Ynt: Hizmet İnsanı

  • Konbuyu başlatan erdem1111
  • Başlangıç tarihi
E

erdem1111

Guest
Toplumu İlgilendiren Meselelerde İstişare
Toplumu alakadar eden meselelerin meşverete sunulması, 'Bu iş hususunda onlarla istişarede bulun!' fermanı gereğince, şuraya esas teşkil eden hususu rey ashabına arzetmesi bir sorumluluk olduğundan, idareci bu sorumluluğu yerine getirmediğinde mesul olacağı gibi, idare edilenler de, fikirlerinin alınmak istendiği konularda görüşlerini bildirmediklerinde mesul olurlar. Hatta sadece görüşlerini bildirmemekle değil, görüşlerinin alınmasında kararlı olmadıkları zaman da vatandaşlık vazifesini yerine getirmemiş sayılırlar.
Soru: Bazen dayatmaları, kıdemi kullanmayı, hoşumuza giden fikrin arkasında durup onun tatbikine yönelik tahşidatı istişare zannediyor, bazen de istişare öncesi kulislerle toplantıları kendi fikirlerimiz etrafında örgüleyebiliyoruz. Bütün bu açılardan, dinin özüne ve hizmetin ruhuna uygun istişare nasıl olmalıdır?

İstişareye hislerin karıştırılmaması, heva ve hevesin akıl ve mantık yerine konmaması için insan, aklının, kalbinin ve hislerinin salim olduğu bir anda meşveret mevzularını bir kenara yazmalı ve arz edeceği meselelerin çerçevesini önceden iyi belirlemelidir.
Meşverette her zaman hakkın hatırı ali tutulmalıdır; orada hiçkimse turnikeye önce girmiş olmasını, kıdemini, adını-unvanını ve izafi makamını birer dayatma unsuru yapmamalı, kendi fikrinin kabul edilmesi için diretmemeli ve asla işi inada dökmemelidir.
Sahabe-i Kiram efendilerimiz illa kendilerinin dinlenmesini istemiyor, yaşça kendilerinden çok küçük olan kimselere bile hep söz hakkı veriyor ve tabiinden de olsa Hasan Basri gibi bir Hak eri konuşunca "Bu genç varken, niye bize soruyorsunuz ki?" diyecek kadar hakperest ve mütevazı davranıyorlardı.
Sabah akşam göklerle münasebet içinde bulunan Rasul-ü Ekrem Efendimiz, istişareye hiç ihtiyacı olmadığı halde hemen her meseleyi ashabıyla meşveret ediyor ve ümmetine meseleleri ortak akılla değerlendirerek hizmetleri umuma mal etme ahlakını öğretiyordu.
İstişare meclisinde aynı hak ve hakikati söyleyecek başka kimseler varsa, insan susmasını bilmeli; kendisi söyleyince şahsından dolayı hakikate karşı da bir tepki hasıl olacaksa, onu başkasının ifade etmesini sağlamalı ve asla bir reaksiyona sebebiyet vermemeli.
Gönüllüler hareketinin sevgi erleri pek çok mazhariyete nail olmuşlardır ama bir kısım küfür ahlakından bir türlü kurtulamamışlardır. Bu küfür ahlakının bir şubesi de manevi hayatı felç eden gıybettir.
Muhatabımız kimse değil, fakat herkes. Dini anlatırken, önce bizim yaşamamız gereken kaideler bütünü olarak kendimize anlatmalıyız. İsteyen de, alacağını alır. Her adımda O'nun elini görmemiz lazım. Ne var ki biz, kendimizi asla suçlu görmeyiz. 50 defa çamura batsak, çamura düştük" demeyiz de, "üzerimize çamur sıçradı" deriz. Ne işin var çamurun içinde?
Osman Yüksel anlatmıştı. Üstad Necip Fazıl, elinde çanta koşa koşa istasyona gidiyor. Fakat tam varırken, tren hareket ediyor. "Üstad" diyor Osman Yüksel, "Ne o, treni mi kaçırdın?" Üstad, kendi kabiliyetinin farkında biri. Yenilgiyi hazmedemez; "Ne kaçırması? Kovdum gitti!" diyor. Necip Fazıl gibi, Sezai bey de kendinin, üstün yanlarının farkındadır. Ama, dahi olmaktansa, orta zekalı olup, meşverete, dayanışmaya önem vermek, bence çok daha mühimdir. Evet, başkalarının düşüncelerine müracaat edenler, dahilerden daha başarılı olurlar.

İnsan, kendisinin farkında olsa da, güneşe ayna olmaya bakmalıdır. Ay güneşe ayna olmasa idi, ışık verebilir miydi? Görmez misiniz Tahiri Mutlu'yu, Hasan Feyzi'yi, Hoca Sabri'yi, Hulusi Efendi'yi? Bunlar ne engin ruhlardır! Ne derin mehabettir o öyle! Öyle bir dünya-ukba muvazenesi kurmuşlar ve o kadar derin bir inanç, teslimiyet ve tevekkül içindedirler ki, onları Sahabilerin izdüşümleri sanırsınız. Onların, günümüzdeki iz düşümleri. Allah'ı anlatma, daima birinci işleri olmuş. Bütün dünyanın karşılarında durduğu bir dönemde bile, ümitlerini hiç yitirmemişler; Allah'a güvenlerinde asla sarsıntı yaşamamışlar. Bence şimdi de ye'se gerek yok. Şer, şerliğini, şirret şirretliğini hep yapmış. Dolaştığı yerlerde meleklerin başına gül saçtığı insana nadanlar kum atıyor, çakıl atıyor, yoluna diken döküyorlardı. Siz, insanların gönlüne talip olmuşsunuz. Gönüllere Allah'ın sevgisini aşılayacak, O'nu gönüllere duyuracak, hep bu yolda koşup duracaksınız. Dökülenler de olacak. İş büyük, gönüller sultanlığı. Önemli olan, yapılması gerekeni yapıp, neticeyi hiç düşünmemek, yarın ne olacak diye hiç hesap etmemek ve O'nun işine karışmamak…"

Efendimizin, bütün hayat-ı seniyyelerinde şuraya verdiği önem ve değişik yaş ve baştaki insanların görüş ve düşüncelerine saygı da üzerinde durulması icap eden başlı başına bir mevzudur. Evet, O, hemen her zaman başkalarının düşüncelerine başvurur.. herkesin fikrini alır ve şura yoluyla alternatif plan ve projeleri daha sağlam bir zemine oturtma yollarını araştırırdı. Bazen rey ve görüş sahiplerine birer birer düşüncelerini açarak, bazen de ashap-ı reyi bir araya getirerek kararların kolektif şuura dayandırılmasına fevkalade önem verirdi. Şimdi, isterseniz bu hususu tenvir için birkaç örnek arz edelim; sonra da konuyu noktalayalım:
 

[TB] Benzer konular

Üst