Verecek Hiçbir Şeyi Olmayan Ne Yapardı..?

Verecek hiçbir şeyi olmayan ne yapardı

Bayramların ana ekseni 'toplumsal sevgi' oluşturmaktı. 'Hediyeleşme - yardımlaşma' ve 'paylaşma' bu maksadın ayrıntılarıydı. Peki verecek hiç bir şeyi olmayan ne yapardı?



Yavuz Bahadıroğlu'nun köşe yazısı

Eski bayramlarımız

Osmanlı’nın bayram kutlamalarında bile sıcaklığın yanı sıra bir azamet de vardı. Ziyaretler, el öpmeler, harçlık vermeler hep bu azametin parçalarıydı ve bayramlar geleneksel bir sistem içinde kutlanırdı.

Eski bayramların temel eksenini “toplumsal sevgi” oluşturma emeli teşkil ederdi. “Hediyeleşme-yardımlaşma” ve “paylaşma” bu maksadın ayrıntılarıydı.

Zengin sofraları zaten ramazan boyunca iftar saatinden imsake kadar açık olur, isteyen destursuz içeri girip karnını doyururdu. Kimse ne dinini sorardı, ne milliyetini, ne de oruç tutup tutmadığını... “Bunları Allah sorar” derlerdi, “kulun kula sorması gereken üç soru var: 1. Aç mısınız?.. 2. Yorgun musunuz?.. 3. Harçlığınız var mı?”

Özellikle bayram günleri, İslamın “kardeşlik” hükmünün hayatı bütünüyle kuşattığı günlerdi.

Verecek hiçbir şeyi olmayanlar bile din kardeşlerine gülümser, böylece “sadaka sevabı” alırlardı.

Kısacası, İmparatorluk Medeniyetinin çocukları hiçbir konuda başıbozuk değildi… Her şey kurallar çerçevesinde gerçekleşirdi… Hayat geçici hevesatın değil, ebedi hayatın hizmetindeydi… Hayat, yaradılışın amacı olan insanın hizmetindeydi.

Yürek pusulaları kıbleyi gösterir, evler dahil her şey kıbleye dönük olurdu.
Bayramlar bu çerçevede yaşanan bir hayatın güzellemeleriydi. Ama bayramın da amacı vardı: 1. Sevmek; 2. Yardımlaşmak…

Bu iki temel öğe, Peygamber-i Alişan Efendimizin vahye dayalı olarak getirdiği “Yürek İnkılabı”nın da özü ve özetiydi zaten.

Efendimiz büyük inkılabını dört temele oturtmuştu:
1. Sevmek;
2. Vermek;
3. Görmek;
4. Hoşgörmek.

Sevmeyen veremezdi. İşte bu yüzden bayramlar sevme ve sevgiyi dışa vurma günleriydi.

Bu çerçevede küsler barıştırılır, bayrama sevgi eksenli bir anlayış içinde el ele girilirdi.

Bunu sağlamak için de, Osmanlı mahallesinin ombudsmanları bayram öncesinde mahallenin küslerini tespit eder, gide gele uzlaşma noktaları bulur, küsleri barıştırıp bayrama mutlu bir şekilde girmeleri sağlanırdı. Bu gelenek toplumsal barışın temelini teşkil ederdi.

Mahalleler de barışık toplumun yeşerme alanlarıydı.

“Sevmek” maddesi böylece hayata geçtikten sonra sıra “vermek”e gelirdi.
Bunun adı “infak”tı. (İnfak: Malını Allah yolunda, sırf Allah rızası için sarf etmek). “İnfak”ın sınırları o denli genişti ki, bunun bir ucunda devlet, bir ucunda saray, bir ucunda vakıf müesseseler ve imaretler (bedava yemek yenen yerler) bulunurdu…

İnfak o kadar yaygındı ki, Osmanlı Devleti’ni gezen Avrupalı gezginler “Dilencisiz bir toplumsal yapı”dan söz etmek zorunda kalırlar, kendi ülkeleri adına utanırlardı.

Eski İstanbul’da bayram hazırlıkları takriben onbeş gün önceden başlardı. Alışverişler yapılır, gerekiyorsa çocuklara ayak ölçülerine göre potin (ayakkabı) siparişi verilir, seçilen kumaşlar evde özenle dikilir (hazır olarak hiçbir şey satılmazdı), yakın akrabalar için işlemeli mendiller, yemeniler ve iç çamaşırları bohçalanırdı.

Ayrıca kurabiyeler, lokmalar, lokumlar dökülür, rengarenk şekerlerden bir “ikram sofrası” oluşturulurdu.

Ama her konuda olduğu gibi bu konuda da mahalleli yetimlerle fakirlerin önceliği vardı. Alışveriş esnasında önce onların ihtiyaçları dikkate alınırdı.

Mahallenin yetim çocuklarıyla fakirlerine dağıtılacak elbiselikler bohçalanır, yanlarına bir miktar gıda maddesi ile nakit para konur, ramazanın son haftasına kadar sahiplerine ulaştırılırdı.

Ancak ondan sonra ailedeki çocuklara elbise dikilirdi. Onları evde çalışan hizmetliler ve ailenin kadınları takip ederdi. Erkekler en sona bırakılırdı.

Bayram sabahı besmele ile kalkılır, abdest alınır, temiz esvaplar giyilir ve çocukların ellerinden tutularak bayram namazına gidilirdi. Camilerde anonim yürekten çıkan tekbirler kubbeleri sarsarak Allah’a ulaşırdı.

Bayram namazından sonra mezarlıklar ziyaret edilirdi. Ancak ondan sonra eve dönülürdü. Bu yaşayanların geçmişlerine duydukları sevgi ve saygının bir ifadesi idi.

Eve dönülünce ev halkıyla bayramlaşma ve hediyeleşme faslı başlardı. Evin reisi (aynı zamanda yaşlısı) bir köşede durur, ev halkı el öperek önünden geçer, her el öpen hediyesini de alırdı. Varsa evin hizmetkarları da hediye alır, ev halkından ayırt edilmezdi.

Ardından evin reisi konağın “selamlık” (erkeklere mahsus bölüm) kısmına geçer, gelmeye başlayan akrabaların ve mahallelinin tebriklerini kabul ederdi.

Eskilerimiz, “Iydiniz said, ömrünüz mezid olsun” diyerek bayramlaşırlardı.

Yani, “bayramınız saadetli, ömrünüz bereketli olsun!” efendim.


[email protected]

(Vakit)
 

[TB] Benzer konular

Üst