Siz, Hiç Bir Şey Bilmezken ALLAH, Sizi Analarınızın Karnından Çıkardı

  • Konbuyu başlatan Hüda_i gülü
  • Başlangıç tarihi
H

Hüda_i gülü

Guest
Ayetlerde ilahi nimetlerin diğer bir bölümüne değiniliyor, ardından bu ayetler, Allahın birliği, rablığı, ölümden sonra diriliş, peygamberlik misyonu ve kanun koyma gibi temel sorunlarla ilgili gerçek açıklamayı günyüzüne çıkaran, bundan önce değerlendirdiğimiz ayetler grubuyla irtibatlandırılıyor.

"Siz, hiç bir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı." el-Ümmehat, Ümm sözcüğünün çoğuludur. Sözcüğün kapsadığı "ha" harfi fazladır. Aslı Eraq olan ihraq gibi. Kimi zaman el-Ümmat şeklinde de kullanıldığı oluyor. Bir görüşe göre, ümmehat sözcüğü insanlar, ümmat sözcüğü de diğer canlılar için kullanılır. el-efideh, el-Fuad sözcüğünün azlık bildiren çoğul şeklidir ve kalp ve saf akıl anlamına gelir. Çokluk bildiren çoğul kalıbı yoktur.

"Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı." insanların doğuşlarına işaret ediliyor : " Siz, hiç bir şey bilmezken " ifadesi ise, hitab zamirine ilişkin hal konumundadır. Yani, Allah sizi, doğum yoluyla analarınızın karınlarından çıkardı. Halbu ki siz, o sırada, bundan sonra algılama, düşünme ve akıl yürütme yöntemleriyle elde ettiğiniz bütün bilgilerden yoksundunuz.

Bu ayet, psikologların, insan zihni ilk oluşumunda bilgilerden yoksun bir levha gibidir. Söylendiği gibi peyder pey bilgiler bu levhaya işlenir. Kuşkusuz, burada sözünü ettiğimiz husus, insanın kendini bilmesi, nefsinin bilincinde olması olgusundan farklı bir durumdur. Çünkü normalde, insanın kendi bilincinde olması "bir şey biliyor.." olarak nitelendirilmez. Bunun kanıtı da önceki ayetler grubunda, ömrün en kötü çağına erişen kimselerle ilgili olarak yer alan şu ifadedir: "Daha önce bilgili iken hiç bir şey bilmez hale gelsin diye..." Çünkü bir insanın bu çağda iken kendi nefsinin bilincinde olması bir zorunluluktur.

Bazıları bu ayetin kanıtsallığının genel olduğunu ve sonradan elde edilen diğer bilgiler gibi, insanın kendi nefsinin bilincinde olması anlamında doğuştan gelen bilgileri de kapsadığını, yani ilk etapta insanın zihni doğuştan gelen bilgiler olarak tanımladığımız bilgi türlerinden yana da boştur. ardından sözünü ettiğimiz bu bilginler, insanın kendi nefsinin bilincinde olmasının da doğuştan gelen bilgiler kapsamına girdiğine ilişkin ilginç argümanlar ileri sürmüştür.

Fakat bu yorum isabetli değildir; çünkü ayetin içerdiği kanıtın genelliği , sonradan edinilen bilgilere yöneliktir ve bundan önceki ayette bunu kanıtlar mahiyettedir.

"şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi." insanoğluna bahşedilen bilgi kaynaklarına işaret ediliyor. çünkü tasavvur etme, düşünme eyleminin başlangıç noktası, hissetme, algılamadır. Bunun de temel iki öğesi vardır; işitme ve görme. Kuşkusuz bunların dışında dokunma, tatma ve koklama gibi başka duyu organları da vardır. Tasavvurların düşüncelere dönüştüğü kaynak da kalptir.

"Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allahtan başkası tutamaz. el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: el-Cevvu, yerden uzak havaya denir." Ayette deniliyor ki: Gökte Allahın emrine boyun eğdirilen kuşları görmüyorlar mı? Yerden uzak havalarda uçuşan kuşları? Bu soruyu sorduktan sonra yeniden açıklamaya geçiliyor ve böyle bir bakmanın sonucuna işaret ediliyor: "Onları orada Allahtan başkası tutmaz."

Kuşların havada durmaları üzerinde etkileri bulunan başka sebepler olduğu halde ve Kur'anda da sebep sonuç esasına dayanan doğa yasası onaylandığı halde, kuşların havada tutulmaları hususunda Allahın etkinliğinin olumlanmasına karşın başka etkenlerin etkinliklerini olumsuzlanmasının bir tek izahı vardır, o da şudur: Kuşun yere düşmeden havda durması hangi sebebe dayanıyorsa dayansın, bu olay, olayın maddi sebebi ve ikisi arasındaki nedensellik ilişkisi Allahın yaratmasına dayanırlar. Odur kuşa varolmayı ve onunla sebebi arasındaki ilişkiyi bahşeden. Dolayısıyla varlığının gerçek sebebi Odur. Kuşun havada durmasını sağlayan yakın maddi bir sebep olsa da.

Bir şeyin varlığı itibariyle maddi bir sebebe dayanıyor olması, maddi sebebin kendi varlığını Allahtan aldıktan sonra ona varlığını bahşettiği anlamına gelmez. Tam tersine sebeplerin sonucu olarak varolan bir olgu varlığını maddi sebebinden önce yüce Allahtan alır. Çok kısa bir süre önce bu konuyla ilgili açıklamalara yer vermiştik.

Kur'anın işlediği tevhid ilkesinin anlamı budur. Sözlü olarak buna delalet eden bir çok ayeti örnek gösterebiliriz: " Haberiniz olsun ! Yaratma da emir de Ona aittir." (Araf, 54) "Bütün kuvvet Allaha aittir." (Bakara, 165) "Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer, 62) "Allah her şeye kadirdir." (Nahl,77)

Biraz önce ayette yer alan olumlama ve olumsuzlama anlamıyla ilgili olarak sunduğumuz açıklamanın kanıtı: " boyun eğdirilmiş olarak.." ifadesidir. Çünkü boyun eğdirme, ancak iki sebepten birinin ötekisini istediği fiili yapmaya zorlaması ile gerçekleşebilir. Dolayısıyla boyun eğdirme lafzından, zorlananın bir tür nedensellik özelliğine sahip olduğunu algılayabiliriz.

Aslında bir kuşun gök boşluğunda uçması, insanın yeryüzünün üzerinde durmasından daha ilginç değildir. Bunların her biri aynı oranda yüce Allahın yaratmasıyla ilintilidirler; ne var ki insan bazı olaylara alışır, bazılarını sıkça gözlemler. Bunlar da onun merak duygusunu köreltir ve araştırma isteğini törpülerler. Bu yüzden bütünsel bir olgudan müstesna olan her hangi bir şey gibi alıştığından, sık sık gözlemlediğinden farklı bir şeyle karşılaştığı zaman hemen dikkat kesilir, araştırma isteği uyanır. insan normalde ağır cisimlerin yere dayandıklarını, yer tarafından çekildiklerini gözlemlemektedir. Fakat kuşun bütünüyle bu kuralın dışına çıktığını gördüğünde, buna hayret eder. Bunu araştırmaya ve sebebini öğrenmeye koyulur.Kuşkusuz böyle bir araştırma yapmakta haklılık payı da vardır. Kur'anda bu gibi genel alışkanlıklardan farklı olguların kanıtsallığını özü olarak ele alınmasının nedeni de budur.

"Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için ibretler vardır." Kuşların gök boşluğunda boyun eğdirilmiş olmalarında inanan kimseler için ayetler vardır. Çünkü kuşlar havadayken yere yakın seyirterek uçmak, kanatlarını açarak süzülmek, kanatlarını yaymak veya kanat çırpmadan uçmak, havada durmak, yer değiştirmek, yukarı çıkmak, inmek gibi hareketler yaparlar. Yüce Allahın da belirttiği gibi bütün bunlar, inanan bir topluluk için birer ayet mahiyetindedir.

"Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı." el-Müfredat adlı eserde şöyle deniyor: el-Beyt, insanın gecesini geçirdiği barınak demektir. Araplar: Bate billeyli= geceleyin bir yerde ikamet etti" derler. Gündüz bir yerde ikamet etmek için de : "Zelle binnehari" ifadesini kullanırlar. Zamanla gece olgusu dikkate alınmadan insanın meskenine 'beyt' denilmiştir. Çoğulu ebyat ve büyut şeklinde gelir. Ancak büyut daha çok mesken, ebyat da daha çok şiir beyitleri anlamında kullanılır. Bu kelime taştan, çamirden, yünden ve yapağıdan imal edilen meskenler için kullanılır."

es-Sekenu, insanın sükunet ve huzur bulmasına aracı olan şey demektir. ez-Za'nu, ikamet etmenin karşıtı, göç etmek demektir. es-Suf, koyun yünü, el-Veberu ise, deve yapağısı anlamına gelir. Nitekim eş-ş'aru da insanın vücudunun çeşitli yerlerindeki kıllar için kullanılan bir sözcüktür. Keçi kılı da tıpkı insanların kılları gibi eş-şa'ru olarak nitelendirilir. el-Esas, çok sayıdaki ev eşyası demektir. Evin bir tek eşyasına 'esas' denmez. el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: el-Meta sözcüğünün tekili olmadığı gibi el-esas sözcüğünün de tekili yoktur. " el-Meta sözcüğü anlam olarak el-esas sözcüğünden daha genel kapsamlıdır. Çünkü, meta, mutlak insanların yararlandıkları her şeyi içine alır, sadece ev içinde yararlanılan şeyleri değil.

"Allah, evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı." Evlerinizin bir kısmını sizin için huzur ve sükun yeri haline getirdi. Çünkü evlerin bazı bölümleri dinlenme ve sükun yeri olarak kullanılmaz. Malların depolandığı, eşyaların saklandığı bölümler gibi. " Sizin için davar derilerinden evler meydana getirdi." Davarların dabağlanmış derilerinden " evler.." yani büyük ve küçük kubbemsi çadırlar meydana getirdi. "Kolayaca taşıyacağınız.." taşınması kolay : " göç gününüzde.." yerinizden ayrılıp taşındığınızda: " konaklama gününüzde.." taşınmadığınız, sefere çıkmadığınız günde kolayaca taşıyabileceğiniz, hafif evler meydana getirdi.

"Yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından.." ifadesi : " derilerinden.." ifadesinin yerine atfedilmiştir. Demek isteniyor ki: Bir de sizin için koyunların : "yünlerinden..." develerin " yapağılarından " ve keçilerin: " kıllarından.." ev eşyası " meydana getirdi. Bunları evlerinizde kullanırsınız: " bir ticaret malı" yaptı, ki bunlardan yararlanırsınız. : " bir süreye kadar" belli bir zamana kadar. Bir görüşe göre, burada , bütün bunların geçici ve tükenici olduklarına , aklı başında olan bir insanın ahiret nimetlerini bırakıp bunları tercih etmemesi gerektiğine işaret edilmiştir.

"Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı." "Sizin için.." ve " yarattı." zarfları "meydana getirdi.." fiiliyle ilintilidirler. Gölgeler ifadesinin de Allahın yarattıklarıyla ilintilendirilmesinin nedeni, gölgenin aslında yoksal bir olgu olmasıdır. Böyle bir olgu kendisinden başka bir varlıkla tabi olmadığı sürece gerçekleşemez. Bununla beraber gölge, yüce Allahın insanlara, diğer canlı türlerine ve bitkilere bahşettiği büyük bir nimettir. insanlar ve diğer canlılar ışıktan yararlandıkları kadar gölgeden de yararlanırlar. Eğer gecenin karanlığı, evlerin, ağaçların ve mağaraların gölgeleri olmasaydı yeryüzünde hiç bir canlı yaşayamazdı.

"Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı." el-Kınnu, bir şyin örtülmesini sağlayan şey demektir. Nitekim gömlek beden için bu anlamda bir örtüdür. Dağlardaki barınaklardan maksat, mağaralar ve oyuklardır.

"Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler yarattı." Sıcaktan korunmanızı sağlayacak giysiler, gömlekler meydana getirdi. el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: Ayette :" Sizi soğuktan koruyacak.." denilmemiş, çünkü sıcaktan koruyan bir şey soğuktan da korur. Giysilerin soğuktan korumaları daha çok gerçekleştiği halde, özellikle sıcaktan korumalarından söz edilmesinin nedeni, muhatabların sıcak bir memlekette yaşayan kimseler olmalarından dolayıdır. Onların daha çok sıcaktan koruyacak şeylere ihtiyaçları vardı. Bu yorum Atadan rivayet edilmiştir.

Kaldı ki, Araplar bilinen iki şeyden birini zikretmekle yetinirlerdi. şair der ki:

Bilmiyorum, bir memlekete sefer yaptığım zaman

Hayır ümidiyle.. ikisinden hangisiyle karşılacağımı?

Burada şair, şerre sadece ima etmiştir. Çünkü onun kastedildiği net olarak anlaşılıyor, ayrıca zikretmeye gerek yoktur. Bu açıklamayı el-Fera yapmıştır. "

Sadece sıcaktan söz edilmesiyle yetinilmesinin bir nedeni de şu olabilir: ilk insanlar sıcak bölgelerde yaşıyorlardı. Bu yüzden soğuğun şiddetinden çok sıcağın şiddetini hissediyorlardı. Kendilerini koruyacak giysiler edinmelerini altındaki neden, işte bu en yakın ve somut olgu, yani sıcaklık olmuştur. Bununla beraber doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.

"Ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı." Burda demir ve diğer madenlerden üretilen zırhların kastedildiği açıktır.

"işte böylece Allah, müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor." Yüce Allah, sözünü ettiği nimetleri tamamlamış olmasıyla insanlara minnet ediyor. Bu nimetlerin tamamlanmasıyla güdülen amaç, onların nimetleri bilerek Allaha teslim olmalarıdır. Çünkü nimetleri ve onların kendisi için tamamlandığını bilen bir insandan kendini nimetleri bahşedenin iradesine teslim etmesidir, ona karşı çıkıp büyüklenmesi değil. Çünkü bu şekilde kendisine nimet bahşedenin kendisine kötülük dilemediği açıktır.

"Yine de yüz çevirirlerse , artık sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir." el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: el-Belağ isim, et-Tebliğ ise masdardır. Tıpkı el-Kelam ve et-Teklim gibi."

Anlatılması ve kanıt olarak ortaya konulması istenen nimetlerin zikredilmesinden sonra, ayetlerin akışı içinde küfürden dolayı azarlamaya, kınamaya ve tehdit etmeye işaret eden, Allahın rablık makamı itibariyle tekliğini, ahireti ve peygamberlik misyonunu ifade eden bir açıklamaya yer veriliyor. Başlangıçta peygamberin (s) aldığı mesajla ilgili olarak üstlendiği görevin açık bir tebliğ olduğu açıklanıyor: " Yine de yüz çevirirlerse.." Sırf dünya ve ahiret çıkarlarını gözeten ve kesinlikle bir zorlamaya ve baskıya dayanmayan bu çağrıdan sonra arkalarını dönerlerse, bu çağrıya uymakya, onun yolgöstericiliğinde hareket etmeye yanaşmayıp yüz çevirirlerse : " sana düşen ancak açık bir tebliğden ibarettir." Senin görevin kapalı , üzeri örtülü bir tarafı bulunmayan açık bir duyuru yapmaktır; çünkü sen elçisin, elçinin bundan başka görevi yoktur.

Ayet bu açıdan peygamber efendimizi (s) teselli etmekte ve görevinin ne olduğunu açıklamaktadır.

"Onlar Allahın nimetini bilirler. Sonra da onu inkar ederler. Onların çoğu kafirdir." itiraf etmek ve inkar etmek, tıpkı bilmek ve bilmemek gibi karşıt kavramlardır. Bu da gösteriyor ki, tanımamak demek olan inkardan maksat, anlamının ayrılmaz sonucudur. Yani pratikte tanımamak, amel bazında tanımamak. Bu da Allaha , resulüne ve ahiret gününe iman etmemek demektir. Ya da kastedilen anlam, kalben tanıyıp da sözle inkar etmektir. Ne var ki, ileride de değineceğimiz gibi : " Onların çoğu kafirdir." ifadesi inkarı, onların çoğuna özgü bir bir özellik olarak sunuyor. Dolayısıyla inkar kavramı ile ilgili olarak işaret etitğimiz ilk anlam önplana çıkıyor.

"Onların çoğu kafirdir." "Kafirdir." ifadesinin orijinalinin başında "lam" edatının bulunması 'tamamlanmışlık' anlamına işaret eder. Bu, onların ilahi nimetleri inkar ettikleri anlamına gelir.Veya tevhid inancının ve diğer temel inançların tümünün inkarı anlamını ifade eder. Fakat bunların çoğu eksiksiz bir küfre sapmıştır. inatla ve ısrarla inkarcı tutumlarını sürdürüyor ve Allahın yolundan insanları alıkoymaktan vazgeçmiyorlar.

Buna göre ayetin anlamının şu şekilde belirginleştiğini görüyoruz: Onlar Allahın nimetlerini, Onun tarafından sunulmuş olan nimetler olduklarının bilincinde olarak tanıyorlar. Böyle bir tanımanın ve bilincin gereği Allaha, peygamberine ve ahiret gününe iman etmeleri ve pratik olarak bu bilince uygun olarak hareket etmeleridir; ancak iş pratiğe gelince, tanımalarıyla ve bilinçleriyle taban tabana zıt bir tavır sergileyerek nimetleri tanımak yerine onları inkarı yeğlediler. Üstelik bunların çoğu pratik inkarla da yetinmiyor. Eksiksiz bir küfre sapmak, hakka karşı inat etmek, inkarcılıklarını sürdürmek ve ısrarla reddetmek hususunda ellerinden geleni yapıyorlar.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar: " Onların çoğu kafirdir.." ifadesiyle ilgili olarak müfessirlerin yaptıkları uzun değerlendirmelere gerek bırakmayacak yeterliliktedir. Bunların tümü kafir olduğu halde, "çoğu kafirdir.." şeklinde bir ifade kullanılmış olmasını izah etmek maksadıyla bir müfessir şu değerlendirmede bulunmuştur: "Onların çoğu." denilmiş, çünkü bazıları için kesin kanıt ortaya konulmamıştı. Söz gelimi bir kısmı henüz mükellef olacak yaşta değildi veya bazısı aklen yetersizdi ya da daveti duymamıştı. Böyle kimseler için kafir niteliği kullanılmaz.

Bu değerlendirmeyi şu şekilde cevaplandırırız: Adı geçen müfessirin sözünü ettiği gruplar, baştan itibaren ayetin kapsamında değildirler. Çünkü ayet, azarlayarak, azapla tehdit eder bir tonda onların tanıdıkları halde Allahın nimetlerini inkar ettiklerini dile getiriyor. şayet bu gruplar Allahın nimetlerini inkar ediyorduysalar, bu tavırlarıyla kafirdiler eğer inkar etmiyorduysalar, o zaman ayetin genel ifade tarzının içine girmezlerdi. Sonra, ortada yüce Allahın sıraladığı ve onların da tanıdığı nimetler gibi bir kanıt bulunurken, onların karşısına kanıt konulmamıştı, denebilir mi?

Bir müfessirin görüşü de şöyledir: "Onların çoğu kafirdir." denilmiştir; çünkü yüce Allah, onların içinde ileride iman edecek kimselerin bulunduğunu biliyordu." Ne var ki, bu , kanıtlanması mümkün olmayan bir sözdür.

Bir diğer müfessirin yorumu ise şöyledir: "Çok" tan maksat, bütünüdür. Geri kalan azınlıktan söz edilmemesinin nedeni onların zikredilmeye değmeyecek kadar basit kimseler olduklarının anlatılmak istenmesidir." Bu görüş Hasan el-Basriye nisbet edilmiştir. Her bakımdan tuhaf bir yorumdur bu.

Kimine göre, bu ayet, Cebriyenin, Allahın kafirlere yönelik hiç bir nimeti yoktur; Allahın onlara sunduğu her şey, onları alçaltmaya ve onlardan öç almaya yöneliktir, şeklindeki görüşlerinin yanlış olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü yüce Allah, bu ayette Cebriyenin görüşünün aksini ortaya koymaktadır."

Doğrusu nimet kavramının iki boyutu vardır. Birincisi: Nimetin, varoluş çizgisi üzerinde oluşu veya bedensel mutluluğu açısından nimetlenen kimsenin durumuna uygun olması, ona haz vermesi boyutu. ikincisi: Nimetlenen kimsenin yasama çizgisi üzere oluşu boyutu. Nimetlenen kimsenin nimeti tanımasının Allaha, peygamberine ve ahiret gününe iman etmesini, onu Allahın hoşnut olacağı doğrultuda kullanmasını gerektirecek şekilde insani-ruhsal mutluluk sağlaması yani. Mümin insan, nimet kavramının bu iki boyutu açısından da nimetlenmiştir; kafir ise, dünyada nimetin birinci boyutuaçısından nimetlenmiş, ama ikinci boyutundan yoksun kalmıştır. Kur'anda buna tanıklık eden bir çok ayet vardır.

"Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kafir olanlara izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir." el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: ez-Zeccac der ki: el-Atebu, kızgınlık ve üzüntü demektir. Araplar: Atebe/ Ya'tubu= Ayıpladı, kınadı, üzdü" derler. Bundan vazgeçih gönlünü almak izterse: A'tebe=Memnun etmek istedi, gönlünü hoş tutmaya çalıştı." derler. Bu sözcükten türeyen isim, el-Utba'dır. Azarlanan kimsenin azarlayanın istediği tavra dönmesi anlamına gelir. ista'tabehu= ondan gönül almasını istedi"

"Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün.." Ayetin akışından anladığımız kadarıyla, 'gün'den maksat, kıyamet günüdür. şahitlerden maksat da, her ümmetten şahit olarak diriltilen kimselerdir. Bunlar şahitlik ettikleri ümmetlerin işledikleri amellerin gerçeklerini pratikte temsil eden kimselerdir. Ümmetler bunların amellerini örnek alırlar ve kıyamet günü de onların amelllerine tanıklık ederler. Daha önce tefsirimizin birinci cildinde: " Siz insanlara ve peygamber de size şahit olsun diye.." (Bakara, 143) ayetini tefsir ederken "şahitlik" kavramının anlamına ilişkin açıklamalarda bulunduk.

Tefsirini sunduğumuz ayette, her ümmetin şahidinden maksadın, o ümmetin peygamberi olduğuna ilişkin bir kanıt yer almıyor. Yine ümmetten maksat da, peygamber gönderilen ümmet olduğuna ilişkin bir ipucuna rastlamıyoruz. Dolayısıyla peygamberden başka ümmetinden , örneğin bir imamın şahit olması mümkündür. Nitekim: " Peygamberler ve şahitler getirilir.." (Zümer, 69) ayetinden böyle bir anlam çıkarmak mümkündür. O halde, diyebiliriz ki, ayette geçen ümmetten maksat, diriltilen şahidin çağdaşı toplumdur.

"Artık ne kafir olanlara izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir." Ümmetlere şahitlik edecek kimselerden söz edilmesi gösteriyor ki, bu şahitler, ümmetlerinin dünyadaki amellerine şahitlik edeceklerdir. Bu, aynı zamanda izin verilmemsinden maksadın da, kafirlerin konuşmalarına izin verilmeyeceğidir. Bu da hiç kuşkusuz özür dileme maksadıyla konuşmadır. Onlara konuşma izninin verilmemesi, şahitlerin şahitliklerini yerine getirmelerine hazırlık içindir. Nitekim başka ayetler de buna işaret etmektedir: " O gün onların ağızlarına mühür vururuz, ellerini konuştururuz. Ayakları da şahitlikte bulunur." (Yasin, 65) "Bu, kafirlerin konuşamayacağı bir gündür. Onlara izin de verilmez ki mazeretlerini beyan etsinler." (Mürselat, 35-36)

Kaldı ki: " Artık onlara izin verilmez.." ifadesinin akışı, anlatılanlardan maksadın, o gün ilişmesinden korkulan kötülüklerden koruyacak çarelerin olumsuzlanmasıdır. Bu aynı zamanda, dünyada iken kaçırdıkları fırsatları yeniden ele geçirmenin ve işledikleri bozguncu amelleri ıslah etmenin mümkün olmadığının açıklamasıdır. Çünkü bu söylediklerimizi temin etmenin iki yolu vardır: Özür dilemek ve yeniden amel etmek. ikinci yolulun: " onlardan özür dilemeleri istenmez." Birinci yol, yani sözlü olarak özür dilemeleri yöntemi için de: " Kafir olanlara izin verilmez." ifadesi kalıyor.

Bundan da anlıyoruz ki: " Ne de onların özür dilemeleri istenir.." ifadesinin anlamı şöyledir: Onlardan Allahı hoşnut etmeleri, özür dileyerek rızasını kazanmaları istenmez. Böyle bir ifadenin kullanılmış olması, yeniden amel etmek ve tekrar dinleyip itaat etme pozisyonuna dönerek kaçırdıkları fırsatları yeniden değerlendirmek imkanının kendilerine tanınmayacağını anlatmaya yöneliktir. Çünkü o gün ceza günüdür, amellerin karşılıklarının verileceği gündür, amel edilecek gün değil. Tekrar dünyaya geri dönmenin, yeniden amel edip bu amellerin karşılığını görmenin imkanı yoktur.

Yüce Allah, bu gerçeği, Kur'anın başka ayetlerinde, değişik üsluplarla dile getirmiştir: " O gün incikten açılır ve secdeye davet edilirler; fakat güç getiremezler. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbu ki onlar sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı." (Kalem; 43) " O günahkarların, rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri, "Rabbimiz ! Gördük duyduk, şimdi bizi geri gönder de , iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık" diyecekleri zaman bir görsen !" (Secde, 12)

"O zulmedenler azabı gördüklerinde, artık onlardan azap hafifletilmez, onlara mühlet de verilmez." Bundan önceki ayet, gerçekte kıyamet günündeki ceza ile , dünyadaki gerçekleşen kimi cezalandırma olguları arasındaki farkı anlatmaya ve kıyamet günündeki cezanın özür dilemeyle , yeni telafi etme girişimleriyle ortadan kaldırılamayacağını ve değiştirilemeyeceğini vurgulamaya yönelikti. Bu ayet isekıyamet gününün azabı ile dünyada iken zaman zaman zalimlere ilişen dünyevi azaplar arasındaki farkı anlatmaya, dünyevi azabın hafifletilebeliceğini veya bir şekilde ertelenebileceğini, buna karşılık kıyamet günündeki azabın ne hafiletileceğini, ne de erteleneceğini vurgulamaya yöneliktir.

"O zulmedenler azabı gördüklerinde.." ifadesinin sıla cümlesinde sadece zülümden söz edilmiş, buna karşılık küfür ve benzeri niteliklere işaret edilmemiştir. Bununla verilen hükmün nedenine ve özüne işaret etme amaçlanmıştır. azabı görmekten maksat da, ayetin akışından da anlaşılacağı gibi hükmün kesinleşmesinden sonra azapla burun buruna gelmeleridir. Azaptan maksat da kıyamet günündeki azap, yani cehennem ateşidir.

Dolayısıyla- Allah herkesten daha iyi bilir- şöyle bir anlamın kastedildiğini söyleyebiliriz: azaba çarptırılmalarına ilişkin hüküm verildikten ve azabı somut olarak görebilecekleri şekilde yüzyüze geldikten sonra, hafifletme veya erteleme ya da ihmal etme şeklinde bir çıkış yolu, bir kurtuluş çaresi bulmaları mümkün değildir.

"Allaha ortak koşanlar, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman..."Diriliş gününde yaşanacak olayların anlatımına devam ediliyor. " Ortak koşanlar (...) gördükleri zaman." Bu niteleme Mur'an terminolojisinde putlara ve heykellere tapan putperestler için kullanılır. Bu da : " Ortak koştukları şeyler.." ifadesiyle, onların bir iftira olarak Allahın ortakları olduklarını iddia ettikleri bu tür put ve heykellerin kastedildiğine ilişkin bir karine hükmündedir. Ayetin son kısmı ve onu takip eden ayetin içeriği de bu ipucunu destekler mahiyettedir.

Put ve heykellerin Allahıno rtakları olarak nitelendirdikleri halde, ayette bunların bizzat müşriklerin ortakları olarak isimlendirilmesi, bu put ve heykellerin gerçek anlamda bir ortaklıklarının olmadığı, sadece vehimleriyle böyle bir ortaklığı tasavvur ettikleri ifade ediliyor. Salt müşriklerin ortak koşmaları açısından bir ortaklıkları söz konusudur, ki bunun da gerçekliği yoktur.

Bu da gösteriyor ki, ortakları ifadesinin putlar ve batıl mabudlar olarak açıklanması; bunların ortaklar olarak nitelendirilmesinin gerekçesinin de müşriklerin mallarında ve hayvanlarında bunlara bir pay ayırmaları olduğu ya da bunlardan maksadın şeytanlar oldukları, çünkü şeytanların müşriklerini mallarına ve evlatlarına ortak oldukları ya hut bundan maksadın küfürde ya da küfrün vebalında kendilerine ortak olan kafirler oldukları şeklindeki yorum ve değerlendirmeler yersizdir. Biz bunları teker teker ele alıp uzun tartışmalara girmek niyetinde değiliz.

" Derler ki: Rabbimiz ! işte bunlar, seni bırakıp da tapmış olduğumuz ortaklarımızdır." ifadenin anlamı açıktır. Burada dünyada iken Allaha ortak koşup kulluk sundukları düzmece ilahlarını rablerine tanıtıyorlar. Müşriklerin Allaha ortak koştukları düzmece ilahları tanıtmalarının gerisindeki amacı araştırmaya gerek yoktur; çünkü o gün mutsuzluğun ve azabın her yönden kendilerini sarıp kuşattığı bir gündür. Böyle durumlarda insan, kendini kurtarmak ve üzüntüsünü dindirmek için aklına gelen her yola baş vurur, her yolu dener.

" Onlar da onlara: Siz mutlaka yalancılarsınız" diye söz atarlar." el-Mecma adlı eserde şöyle deniyor: Bir şeyi uzağa attığın zaman "elqaytuş-şey'e" dersin. el-Leqyu= Uzağa atılmış şey. Elqaytu ileyhi Maqaleten= Sözlerimi ona yönelettim. Teleqqaha= Onu algıladı, kabul etti.

Kastedilen anlama gelince: Allaha ortak koştukları düzmece ilahlar onları reddeder ve sözlerini yalanlarlar. Yüce Allah başka bir yerde, düzmece ilahların kendilerine kulluk sunan insanları yalanlamalarını, küfür=inkar kavramıyla ifade etmektedir: " Kıyamet günü, ortak koşmuş olmanızı inkar ederler." (Fatır, 14) Bir ayette de şeytanın kıyamet günü onlara şöyle hitab edeceği ifade edilmektedir: " Daha önce beni Allaha ortak koşmanızı inkar etmiştim." (ibrahim, 22)

" O gün Allaha teslim bayrağı çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider." es- Selemu, teslim olmak, boyun eğmek demektir. Burada kullanılan, teslim bayrağını çekme ifadesinde, sanki onların ilahi gücün karşısında zorunlu olarak boyun eğmlerinin yanında bunu istediklerine işaret edilmek isteniyor.

"..çekerler.." ifadesindeki zamir, ortak koşanlara dönüktür. Bunun kanıtı da : " Uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider.." ifadesidir. Dolayısıyla, müşriklerin dünyada iken teslim olmaya, müslümanlığı kabul tmeye tenezzül etmedikleri halde, kıyamet günü Allahın gücü karşısında teslim bayrağını çekecekleri kastediliyor.

Kıyamet günü bu şekilde teslim bayrağı çekmelernden maksat, gerçeği ortağa çıkması, Allahın tekliğinin belirginleşmesi değildir. Gerçi bir ayette kıyamet gününün özellikleri arasında şu ifadeye de yer verilmiştir: " Allahın apaçık gerçek olduğunu bilirler." (Nur, 25) Fakat bir şeyin varlığını kesin olarak bilmek ayrı, varlığına teslim olup iman etmek ayrı bir şeydir. Nitekim aşağıdaki ayette bu ayrılığı belirgin bir şekilde gözlemleyebiliyoruz: " Kendileri de bunlara yakinen inandıkları halde, onları inkar ettiler."(Neml, 14)

insanın mutlu sona ulaşması için, sırf yüce Allahın gerçeğin ta kendisi olduğunu bilmesi yetmez. Bilakis, mutluluğun eksiksiz olması için Allaha teslim olmak, Ona iman etmek ve bunun gerektirdiği amelleri yerine getirmek gerekir. Ayrıca bir teslim oluş ve iman ediş vardır ki, bu, insanın kendi isteği ve serbest seçimi sonucu gerçekleşir.biri de var ki, baskı ve zorlama sonucu oluşur. insanın mutlu olması için işe yarayan teslim oluş ve iman ediş, insenin serbest seçimi ile gerçekleşen teslim olma ve iman etmedir. Seçimin yeri ise, çalışma, amel etme yurdu olan dünyadır, ceza ve karşılık görme yeri olan ahiret değil.

Dünyada oldukları sürece, içlerinde kesin bir bilgi ve kabul oluşmasına karşın hakka teslim olmamışlardı.Ahirete geldikten ve hesaplaşma olgusuyla yüzyüze kaldıktan sonra, Allahın hakkın ta kendisi olduğunu bizzat gözlemlediler. Mutsuzluk azabının dörtbir yandan kendilerini sardığını farkettiler. işte o zaman böylesine reel bir baskı altındayken hakka teslim oldular, ama bunun onlara hiç bir faydası olmaz. Yüce Allah bir ayette, bu şekilde baskı ve zorlama altında oluşan bilgi ve zorunlu teslim oluşa şöyle işaret etmektedir: " O gün Allah, onlara hakkettikleri cezayı eksiksiz olarak verecek ve Allahın apaçık gerçek olduğunu bileceklerdir." (Nur, 25) Bu ayetin giriş kısmı, onların hak dine teslim oluşlarını ifade ediyor.Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: " Allah katında din islamdır." (Al-i iMran,19) Ayetin son kısmı ise, onlar açısından gerçeğin ortaya çıkışını ve hakikatın belirginleşmesini ifade etmektedir.

Üzerinde durduğumuz: " O gün teslim bayrağı çekerler ve uydurmakta oldukları şeyler onlardan kaybolup gider." ayetinin girişi, onların teslim oluşlarına, son kısmı ise bu tesli oluşun zorunlu oluşuna , dolayısıyla onlara bir yararının olmadığına işaret etmektedir. Çünkü onlar hem Allaha, hem de düzmece tanrılarına ilahlık yetkisi tanıyorlardı. Fakat düzmece ilahlarına teslim olup ibadet etmeyi Allaha teslim oluşa tercih etmişlerdi. daha sonra kıyamet günü gerçek bütün çıplaklığıyla ortaya çıkıp Allaha ortak koştukları düz mece ilahlar onları yalanlayınca , iddialarının çürüdüğünü bizzat gözlemlediler, uydurduklarının gözlerinin önünden kaybolduğunu farkettiler. Artık tek çareleri yüce Allaha teslim olmaktı. Böylece zorunlu olarak ona teslim oldular, istemeden Ona boyun eğdiler.

"inkar edip de insanları Allah yolundan alıkoyanlar var ya, işte onlara, yapmakta oldukları bozgunculukları sebebiyle, azaplarını kat kat artıracağız." Yeni bir açıklamaya başlanıyor burada. Bu ara açıklama ile küfrün önderlerinin durumları gözler önüne seriliyor. Özellikle önceki ayetlerde genel olarak zalim ve müşrik insanların durumlarına işaret edildikten sonra, özellikle küfrün ve şirkin elebaşılarının durumlarının gözler önüne serilmesi anlamlıdır.

Bir dinleyici, buraya kadar sunulan ayetlerde kıyamet günü yaşayacakları durumla ilgili olarak yüce Allahın sunduğu ayrıntılı açıklamaları, hep birlikte azap göreceklerini, azaplarının hiç bir şekilde hafifletilemeyeceğini veya ertelenemeyeceğini dinledikten sonra, ayrıca, "onların çoğu kafirdir.." ifadesinde işaret edildiği gibi, içlerinden bazılarının küfür bakımından daha şiddetli ve daha bedbaht olduklarını da dinlemişken, haklı olarak , acaba bu küfrün önderleri, sebepleri daha fazla işledikleri, yani küfürde daha ileri gittikleri haled, başkalarıyla eşit düzeyli bir azap mı göreceklerdir? diye sorar. işte dinleyenlerin zihinlerinde uyanabilecek böyle bir soruy acevap olmak üzere şöyle deniyor: " inkar edip de insanları Allah yolundan alıkoyanlar..."inatla ve inkarla küfürde ileri gidip en son noktaya ulaşanlar, başkalarına önderlik yapanlar: " ..azaplarını kat kat artıracağız." Bu ek azap, onların insanları Allahın yolundan alıkoymalarının cezasıdır: " azaplarını" kat kat artıracağız. Asıl azaplarına eklemede bulunacağız. Asıl azapları, mutlak olarak işledikleri zülmün ve küfrün karşılığıdır. Bu hususta onlarla başka zalim ve kafir kardeşleri arasında fark yoktur.Bize öyle geliyor ki azap sözcüğünün orijinalinin başındaki "lam" edatı zihinde tasavvur edilen anlamla ilintilidir ve bununla : " o zulmedenler azabı gördükleri zaman.." ifadesinde zikredilen azaba işaret ediliyor. " Yapmakta oldukları bozgunculuklar sebebiyle.." ifadesi, azabın artırılmasına ilişkin bir gerekçeli açıklama mahiytenidedir.

Bundan da anlıyoruz ki, gerekçeli açıklamada işaret edilen bozgunculuk , insanları Allahın yolundan alıkoymalarıdır; çünkü insanları ALlahın yolundan alıkoyuşları, fazladan sahip oldukları bir niteliktir. Bu, başkalarını Allahın yolnudan alıkoymak suretiyle ifsat etmektir. Diğer bir ifadeyle: Oluşması beklenen salih-yapıcı bir toplumun oluşmasını engelleyecek şekilde insanları Allahın dininden alıkoyarak yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Çünkü bu insanların Allahın dinine yönelmeleriyle birlikte salih bir toplum kurulabilir, ama onlar buna engel olmaktadırlar.

"O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz." Ayetin giriş kısmı, bir kaç ayet önce vurgulanan şu hususun yinelenmesi mahiyetindedir: " Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün..." Fakat, orada bu ifade, o gün onlara konuşma izninin verilmeyeceğinin anlatılmasına ilişkin bir hazırlık mahiyetindeydi. Burada ise, peygamberimizin (s) o gün onlara şahitlik edeceğinin anlatılmasına ilişkin bir hazırlık niteliğinde sunulmuştur. Her iki yerde de bu husus, bizzat kendisi için değil, ama başka bir maksadı vurgulamak için dile getirilmiştir.

Her halu karda: " O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz." ifadesi, her ümmetin içinden bir kimsenin başkalarının amellerine şahitlik edecek birinin gönderileceğinin dile getirmektedir. Ama bu, hesaplaşma için diriltme anlamında bir gönderme değildir. Bilakis, bu, diriltmeden sonra gerçekleşen bir göndermedir. Bu gönderilen şahidin onların kendilerinden olması ise, karşılarına konulan kanıtın daha eksiksiz ve mükemmel olması içindir veya ileri sürülebilecek mazeretlerin önünü kesmek içindir. Nitekim bunu ayetlerin akışından da anlayabiliriz. Tefsir bilginleri de bu uhususa işaret etmişlerdir. Bu arada tefsir bilginleri bu bağlamda Lut peygamberin (a) aralarında soy birliği olmadığı halde kavmine şahitlikte bulunacağını belirtmiş ve bunu, aralarında soy birliği yoktu , ama Lut aralarında yaşayarak, uzun süre onlarla birlikte kalarak onlardan biri haline gelmişti. Dolayısıyla o da o kavmin bir mensubu sayılır." diyerek yorumlamışlardır.

" Seni de şunların üzerine şahid olarak getireceğiz." ifadesi, peygamberimizin (s) onlar üzerinde şahitlikte bulunacağını ifade etmektedir. Ayetin akışından anlaşıldığı kadarıyla "şunlar" dan maksat, peygamberimizin ümmetidir. Bunun içine de peygamberimizin (s) görevlendirilişinden itibaren , onun zamanında yaşayan, onu gören, göremeyen, ondan sonra kıyamete kadar gelecek olan bütün insanları kapsar.

Kıyametle ilgili ayetlerin her birinde belli bir giriftlik ve zorluk olmakla beraber, kıyametle ilgili ayetlerin en karmaşık ve en ağır olanları şahitlik olgusunu ele alan ayetlerdir. Tefsirimizin birinci cildinde: " Siz insanlara şahit olasınız ve elçi de size şahit olsun diye." (Bakara, 143) ayetini incelerken sözü edilen şahitliğin hangi anlama geldiğini belli ölçülerde açıklamıştık.

şahitlik olgusunu ve ayetlerde kıyametin nitelenmesi bağlamında üzerinde durulan duruş, sorgu, mizan ve hesaplaşma gibi olguları ele almaya başlamadan önce şunu bilmek gerekir ki: Yüce Allah sözünü ettiğimiz bu olguları ,işlediği hayırları ve kötülükleri tesbit etmek ve kesin kanıtla kesbit edilen amelleri doğrultusunda hakkında bir hüküm vermek, bu arada mazaretlerin önünü kesmek ve hakkı bütün çıplaklığıyla belirginleştirmek, dolayısıyla hükmün gerektirdiği mutluluk veya mutsuzluk, cennet ya da cehennem şeklinde belirginleşen cezayı vermek için, kıyamet günü insanın önüne konulan kanıtlar kapsamında ele alıyor. Kıyamet gününü ve bu günde insanların yaşayacakları sahneleri açıklayan ayetlerden algıladığımız en net anlam budur.

Bu temel, söz konsu kanıtlar ile cüzleri ve sonuçları arasında açık, gerçek , aklı, kabul etmek zorunda bırakan ve insanların sahip oldukları fıtri algılama sayesinde geri çeviremeyecekleri, kuşku duyamayacakları bir bağlantının olmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

O halde kıyamet günü gerçekleşen şahitliğin, Allah tarafından öngörülmüş olması ve tartışılmaz gerçekleri kapsayacak nitelikte olması gerekmektedir. Eğer yüce Allah, insanların en bedbahtı olan bir kimseye, onun istemesi sonucu öncekiler ve sonrakiler hakkında şahitlikte bulunmasını isteseydi veya onun bir irade beyanı sözkonusu olmaksızın onun dilinin şahitlikte bulunmasını sağlasaydı veya kendisi dünyada bu tür amelleri yerine getirmediği ve somut olarak şahitlerce gözlemlenmediği halede insanların amellerine şahitlikte bulunsaydı, ya da Allahın ya hut meleklerin duyurması sonucu ya da somut bir kanıt aracılığıyla gözlemlerini aktarsaydı ve yüce Allah da bu kimsenin şahitliğine dayanarak insanlar hakkındaki hükmünü uygulasaydı, bu, Allahın güç yetiremediği, iradesinin geçerli olamadığı bir husus olamazdı; çünkü hiç kimse mülkünde Ona karşı çıkamaz, hükmünü eleştirip Onu sorgulayamaz ve Onun emrini etkisiz hale getirip yenilgiye uğratamaz.

Ne var ki, böyle bir durumda ortaya çıkan kanıt, dayatılmış olacaktı, hem eksik hem de gerçek anlamda mazeretlerin önünü kesemeyecekti. insanların yüreklerindeki kuşkuları gideremeyecekti.Tıpkı hakka ve gerçeğe değer vermeyen, hak karşısında yüzlerini buruşturan zorba insanların ve tağutların dayatmalarında olduğu gibi. Haktan başka bir olgunun ve hakikatten başka bir sonucun olmayacağı böyle bir günde bu tür uydurma, gerçeksiz ve sonuçsuz kanıtların varlığı tasavvur edilebilir mi?

Dolayısıyla bu şahidin Allah tarafından masum kılınmış, yalan söylemesi ve ölçüsüz davranması mümkün olmayan biri olması bir zorunluluktur. Sadece amellerin dış görünüşlerini ve gözle görülür somut biçimlerini değil, nların gerçek mahiyetlerini de bilmesi gerekir. Daha doğrusu kalplerde bunlarla ilgili olarak oluşan niyetlerin özlerini de bilmek durumundadır. Onun yanında insanların hazır bulunanı ile, hazır bulunmayanı aynı düzeyde bulunmalıdır. Bakar suresinin ilgili ayetini tefsir ederken bu hususa işaret etmiştik.

Ayrıca bu kimsenin şahitliğinin bizzat gözleme dayalı bir şahitlik olması da zorunludur. Nitekim şahit kavramından ve bu kavramın : "Her ümmetin içinden bir şahit.." ifadesinde yer alan: " onların içinden.." ifadesiyle kayıtlandırılmış olmasından da bunu çıkarabiliriz. Dolayısıyla bu şahitliğin akli ve işitsel bir kanıta dayanılarak gerçekleştirilmediğini söyleyebiliriz. Yüce Allahın bize aktardığı Hz. isanın (a) şu sözlerinden de bunu anlayabiliriz: " içlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine şahit idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin." (Maide, 117)

Böylece : " O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de şunların üzerine şahit olarak getirceğiz." ayeti ile: " işte böylece sizi insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık." (Bakara, 143) ayetinin anlamlarının birbirleriyle örtüştüklerini gözlemliyoruz.

Çünkü Bakara suresinin ilgili ayetinden açıkça, peygamberimizle (s) onun gönderildiği günden kıyamet gününe kadar gelip geçen bütün insanlar arasında şahitler bulunduğunu, bu şahitlerin insanların amellerine şahitlik ettiklerini ve peygamberimizin de bu şahitler üzerine gözteliyici olduğunu, diğer insanlara ise, ancak bu aracı şahitler vasıtasıyla şahitlik ettiğini anlıyoruz. Ümmet kavramıyla sadece müminlerin kastedildiği ve mümin olmayanların bunun dışında olduğu şeklinde bir vehme kapılmak yanlıştır. Çünkü : " Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kafir olanlara izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir." (Nahl, 84) ayeti, kafirlerin de üzerlerinde şahitlikte bulunulan ümmetin kapsamında olduklarını göstermektedir.

Bundan dolayı da: " O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz." ayetinde geçen 'ümmet' kavramıyla, tek bir şahidin amellerine şahitlik ettiği aynı zaman diliminde yaşayan insanlar topluluğunun kastedilmiş olması gerekir. Bu da, peygamberimizin (s) gönderildiği ümmetin bir kaç ümmete bölünmesi sonucunu doğurmaktadır.

O halde, daha önce de söylediğimiz gibi, şahitlk yapan insandan maksat da masum olarak gözlem göreviyle görevlendirilen bir kimsedir. "Kendilerinden.." ifadesi de bunu destekleyen bir veridir. Eğer şahitliğin bizzat gözlemleme şeklinde gerçekleşmesi sözkonusu olmasaydı, şahidin ümmetin kendisinden olmasının pratikte bir anlamı olmazdı. Ayrıca ümmetlerin sayısına paralel olarak şahitlerin sayısının artmasının da bir gerekçesi olmazdı. O halde her ümmet için bir şahit vardır. Bu şahit peygamber olabilir de olmayabilir de. şahidin mutlaka peygamber olacağı şeklinde bir zorunluluk yoktur. "Peygamberler ve şahitler getirilir.." (Zümer, 69) ayeti de söylediklerimizi desteklemektedir.

"Seni de onların üzerine şahit olarak getireceğiz." ifadesinde geçen "onlar.." zamirinden maksat da insanlar üzerinde şahit olan kimselerdir, insanların tümü değil. Yani, şahitler insanlar üzerinde şahitlik yapmakta, peygamberimiz (s) de şahitlere şahitlik etmektedir. Bir şahide şahitlik etmek, onun şahitliğinin adalete uygun olmasını denetlemek demektir, onun amellerine şahitlik etmek değil. Dolayısıyla peygamberimiz (s) şahitlerin konumlarına şahitlik etmektedir, amellerine değil. Bu yüzden peygamberimizin (s) onlarla aynı çağda yaşaması, aynı zaman diliminde bir arada olması gerekmemektedir. Bu hususa dikkat edilmesi gerekir.

Objektif olarak baktığımızda, şahitlikten söz eden ayetler arasındaki farkılılkların ancak bu yaklaşımla ortadan kalkabileceğini görürüz. Örneğin Bakara suresindeki ilgili ayetle : " Elçi sizin üzerinize şahit olsun ve siz de insanlar üzerinde şahit olasınız diye.." (Hac, 78) ayeti, söz konusu ümmetin müminler olduklarına delalet etmektedir. buna karşılık şahitlik meselesini ele alan diğer ayetler müminlerden daha genel bir topluluğun kasetedildiğine işaret etmektedirler. Yine bu iki ayette peygamberin şahitler üzerinde bir şahit olduğuna, onunla diğer insanlar arasında aracı şahitlerin bulunduğuna delalet ederlerken, konuyla ilgili diğer ayetler bundan farkıl bir anlama delalet etmektedirler. Diğer ayetlerde , insanlar üzerinde bir tek şahidin bulunduğu, onun da onlara gönderilen peygamberleri olduğu ifade edilmektedir. Çünkü böyle bir durumda, bir ümmetin şahidinin o ümmete gönderilen elçi olacağı varsayılır. Dolayısıyla onların kendilerinden bir şahidin tutulması gereksiz, etkisiz bir husus olarak belirginleşir. Buna karşılık şahitlik için hazır bulunma ve aynı çağda yaşama zorunluluğu da kalkmak durumunda kalır. Sonra şahitliğin ancak yaşayan birinden olabileceği zorunluluğunu da geçersiz saymak gerekir. Oysa Hz. isadan aktarılan sözlerden de anlaşılacağı gibi, şahitliği yapacak kişinin yaşayan biri olması zorunluluğu vardır. Bunun gibi daha bir çok problem vardır ki, bunlar kanıtın sonuca ulaşmasına ve geçerliliğini korumasına engel oluşturmaktadır. Ve bunlar ancak bizim yukarıda sunduğumuz açıklama ile giderilebilecek problemler olarak karşımıza çıkıyorlar. Doğruyu gösteren Allahtır.

"Bu kitabı sana , her şey için bir açıklama , bir hidayet ve rahmet kaynağı ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik." Tefsir bilginlerine göre, bu ifade, yeniden başa dönülerek Kur'aı üstün nitelikleriye vasfetmeye yöneliktir. Buna göre Kur'anın genel niteliği, her şey için bir açıklama olmasıdır. Bazı dilbilimcilerinin de söylediği gibi et-Tibyan ve el-Beyan aynı anlama geliyorlar. Kitab bütün insanlar için bir hidayet olduğuna ve bu onun en temel işlevi olarak belirginleştiğine göre, ayette bahsedilen 'her şey'den maksat da insanların hidayet bağlamında ihtiyaç duydukları hidayet olgusuyla ilintili şeylerdir. Hidayete ermek için gerekli olan gerçek bilgiler, dünya ve ahiret hayatıyla ilintili açıklamalar, üstün ahlak , ilahi yasalar sistemi/şeriat, kıssalar, öğütler gibi şeyler yani. Kitab bunlar için bir açıklama mahiyetindedir.

Kitabın, hakka teslim olan müslümanlarla ilintili özel initeliği ise, bir yol gestirici olmasıdır. Müslümanlar onunla dosdoğru yolu bulurlar. Bu özelliğiyle kitap onlar için yüce Allahın rahmetini temsil etmektedir. Kur'an sayesinde dünya ve ahiret için en hayırlı amelleri işlerler. bunun sonucunda Allahın sevabını ve hoşnutluğunu kazanırlar. Onlar için bir müjdedir. Onlara Allahın bağışlamasını, hoşnutluğunu, içinde kalıcı nimetler bulunan cennetleri müjdelemektedir.

Tefsir bilginlerinin yaklaşımı böyledir. Bu yorum, et-Tibyan ve el-Beyan sözcüklerinin normal konuşmalarda ifade ettikleri anlama dayanmaktadır. Maksatların lafızların kanıtsallıkları aracılığıyla ortaya konulması yani. Kuşkusuz, Kur'an ayetinin, lafzi kanıtsallık itibariyle bu söylenenlerden öte bir şeye delalet etmediğini görüyoruz. Fakat elimize ulaşan rivayetlerde , Kur'anın olmuş, olan ve kıyamete kadar olacak olan şeylere ilişkin bilgileri içerdiği ifade edilmektedir. Eğer bu rivayetler sahih iseler, bu durumda, et-Tibyan sözcüğüyle, lafzi kanıtsallıktan daha genel bir olgunun kastedilmiş olması gerekmektedir. Kur'anda lafzi kanıtsallığın dışında, normal anlayış aracılığıyla algılanması mümkün olmayan ısrları ve gizlilikleri gözler önüne seren işaretlerin bulunuyor olması uzak bir ihtimal değildir.

Ayetlerin akışı içinde her fırsatta göndermede bulunulan tevhid, peygamberlik misyonu ve ahiret gerçeği başlığı altında incelenen üç temel ilkeyi kanıtlamaya yönelik ayetlerin akışından anlaşıldığı kadarıyla: " Kitabı sana indirdik.." ifadesi, yeni bir açıklamaya başlagıç değil, bilakis," Seni de getireceğiz." ifaesinde yer alan hitab zamirine ilişkin hal mahiyetindedir. Böyle bir sonucu elde etmek için cümlenin başına "qad" edatını takdir etmek te, etmemek te mümkündür. Bunu belirleyen mazi fiille başlayan hal cümlesiyle ilgili olarak dilbilimciler arasındaki görüş ayrılıklarından hangisini esas alınacağıdır.

Buna göre kastedilen anlam şudur: Seni de bunların üzerine şahit getireceğiz. halbu ki, biz daha önce dünyada sana kitabı indirmiştik. Bu kitapta hidayet ile ilgili her şeyin açıklaması vardı. Onun sayesinde hak ile batıl birbirinden ayırdedilirdi. Bu kitap onların amellerine ilişkin şahitliğin malzemelerini içermektedir. Kıyamet günü zalimlerin zülümlerine ve müslümanların da teslim oluşlarına şahitlik edecektir. Çünük bu kitap hidayet, rahmet ve müjde niteliğindeydi. Sen de bu durumda bir yol gösterici, bir rahmet ve onlar için bir müjdeleyici konumundasın.

Buna göre, ayetin girişi, sonuç bölümü için bir hazırlık niteliğindedir. Sanki şöyel denilmiştir: şahitler gönderilecek ve bunlar amelleriyle insanlar üzerinde şahitlikte bulunacaklardır. Sen de bu şahitlerdensin. Bu yüzden sana bir kitap indirdik. Bu kitap hakkı ve batılı açıklıyor, bunları birbirinden ayırıyor. Bu kitabı sana indirmemezin amacı, kıyamet günü, zalimlerin zalimliklerine ve müslümanların da teslim oluşlarına şahitlikte bulunmandır. Bu kitap dünyada onlar için bir hidayet, rahmet ve müjdeydi, sen de yol gösterici, rahmet ve müjdeleyiciydin.

Bu anlamı destekleyen etkileyeci verilerden biri de, şahitlik olgusundan söz eden ayetlerin bazısında kitap ile şahitlik kavramının birlikte zikredilmiş olmasıdır. Örneğin bir ayette şöyle buyurulmuştur: " Yeryüzü, rabbinin nuru ile aydınlanır, kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir." (Zümer, 69) ileri inşaallah, bununla levhi mahfuzun kastedildiğini detaylı bir şekilde ortaya koyacağız. Bazı ayetlerde Kur'anın levhi mahfuzdan indirildiğine ilişkin açıklamalar yer almaktadır: " şüphesiz bu, korunmuş bir kitapta bulunan değerli bir Kur'andır." (Vakıa, 77-78) "Hakikatte o lvhi mahfuzda bulunan şerefli Kur'andır." (Buruc, 21-22)

Gerçi levhi mahfuzun şahitliği, peygamberin (s) şahitliğinden ayrıdır; ancak her ikisinin şahitliğinde de indirilmiş bir kitabın yargısı esastır.



ALLAME TABATABAİ

 

[TB] Benzer konular

Üst