Seçtiklerim....

  • Konbuyu başlatan senarist081
  • Başlangıç tarihi
S

senarist081

Guest
Şeytan Seyyar Satıyor

Taçlarım var, acınızı kutsarım, kendimce, üzüntüyü kat be kat katlarım. Yeni moda bunlar, yalanlarınızı renklerle süslerim, pembe, beyaz.

Ayrıntılarınızda değilim artık, sırtınızdayım. Bana ulaşmak bir telefondan daha kolay, bela oku, yeterim, yetişirim, kesintisiz hizmet var meramımda.
Celallenmeyin hemen, istemeseniz gelir miydim hiç? Sipariş üzereyim, kan istersiniz oluk oluk, daha ne olsun, mazeretler şirketten, beleş yani. Seyyarım ama tok satıcıyım.

Cesarette indirim var, en dekolte giymek kadar ucuza, hizmetinizde.
Kininizi ödemekte gecikmeyin yeter ki, mutsuzluktan ne kuleler dikerim, aklınız durur.

Haydi! Bir öfke alana, onlarcası bedava, körüklerim, imansızca. Siz eşeği suya gönderin yeter ki çocuklarınızla ben ilgilenirim.
Akla ziyan sözlerim var, keyfe keder hazlarım var, kuş misali isteklerinizin kapanı.
Her günaha kılıfım var, allı, yeşilli, basma, pazen. Aklınızı hesabıma yatırın, sınırsız kredi açayım, namınıza.
Görevimi sizden daha iyi yapmak hedefim, var mısınız?!
 
[TB] Benzer konular Forum Tarih
S Geliştiren Yazılar 0 1K
S Dini Klipler & Videolar... 0 989

[TB] Benzer konular

?

...

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Uygulamalı Ders


“Ben…”



Diye sızlanmaya başladığımızda; “ben”in dışındaki her şeyi unuturuz.

Kainat “ben”den ibaret olur.

Ne kadar önemliyizdir o an…

Ve ne kadar vazgeçilmez!

Topu topu bir hayatlık canımız varken…




Bir hayat…

Doğumla ölüm arasında…

Gittikçe daha hızlı geçen…

Her an bitmeye doğru giden…

Bir hayat…

Ve “Ben” duygusu…

İstediğin kadar “ben” diye sızlan…

Herkes sorar içinden ve asla sezdirmez karşısındakine; “Kimsin sen? Senden bana ne?”

Sahtekar tebessümler… Sahtekar dinleyişler…



Sen ilk kandırılan değilsin.

Sen ilk yaralanan değilsin…

Sen ilk yarı yolda bırakılan değilsin…

Sen ilk “ayrılık” yaşayan değilsin…

Sen ilk derde ve belaya düşen değilsin…

Ve sen ilk aşık olan değilsin…

Sen ilk “üzülen” değilsin.

Ve aslında “sen” bir baksan aynaya…

“Ben” bir baksam…



İlk insan ve ilk kandırılan… Kandırılma acısını ondan daha fazla kim yaşamıştır?

Ve bedeli cennetten çıkmak kadar büyük olmuştur? Ve Kabil Habil’i, yani, bir evladı, diğer evladını kıskançlıktan katlederken, kim onun kadar üzülmüştür?

İki türlü evlat acısı… Kim çekmiştir?

Ve evladın Baba’ya güvenmemesi. Ve bir eşin, kocasını yarı yolda bırakması… Nuh Aleyhisselamın imtihanı… Oğlu Kenan’ın gemiye binmemesi… Eşi Vaile’nin kavminin reisine, Nuh Aleyhisselam’ı çekiştirmesi…

Kim böylesine yaralanmıştır? İhanete uğramıştır?

Ya Hazret-i İbrahim?



Sevgili eşini ve sevgili oğlunu ilahi bir buyrukla çölün ortasında bırakmak zorunda kalışı…

Hazreti Hacer’in, arkasından “Bizi burada yapayalnız kime bırakıyorsun?” sorusu…

Ama “ilahi bir buyruk” olduğunu öğrendiğinde, tevekkülle teslimi…

Hangi anne bebeğiyle çölün ortasında kalmaya razı olmuştur.

Yapayalnız…

Hangi baba bırakmaya?

Ve kardeşlerin yanlışta birleşip, bir başka kardeşi kuyuya atmaları… Yani ölüme…

Kim Hazreti Yakup kadar hasret çekmiştir.

Kim Hazreti Yusuf kadar meşakkat?

Ve kim Züleyha gibi aşık olmuştur; üstelik yaratılmışların en güzeline…

Ve kim onun gibi mahcup olup, onun gibi kavuşmuştur?

Kim?

Sonra…

Hazret-i Eyyub…

Malını, mülkünü ve evladını bir anda kaybedip…

Derdin, belanın, hastalığın en ağırına…

Kim onun gibi sabretmiştir?

Kim onun sevgili hanımı Rahime gibi, şehirden kovulduklarında yıkılmamış, eşine bakmaya devam etmiştir.

Hangi kadın?



Ve kavminin Hazret-i Musa’ya çektirdikleri?

Her an vazgeçmeleri…

Her an şüphe duymaları…

Her an akıl almaz ve edep dışı isteklerle bunaltmaları…

Ve yaratılmışların en üstünü… En güzeli…

En…

Sevgili Peygamberim…

En çok çile çekeni…

Anlatamam…

Rabbimizin bütün elçileri, bütün sevgilileri, doğmakla ölmek arasındaki kısacık hayatları kurtarmak için gelmişler…

Ve o hayatlara ibret olsun diye acıyı, ihaneti, kandırılmayı, terk edilmeyi, hastalığı, derdi, belayı yaşamışlar…

“Ben” değil, “hiç” olduğumuzu anlatmışlar…

“Hiç” olunca “sevgili” olunacağını anlatmışlar…

Anlamış mıyız?

Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felaket…

Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler…

Hiç “Ben…” dememişler…

Anlamış mıyız?



Murat Başaran
 
Y

Yara ßenim

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Ben” değil, “hiç” olduğumuzu anlatmışlar…

“Hiç” olunca “sevgili” olunacağını anlatmışlar…

Anlamış mıyız?

Acı, çile, ihanet, ayrılık, aşk, hüzün, hastalık, zarar, ziyan, hasret, felaket…

Anlayalım diye, en zorunu, uygulamalı olarak göstermişler…

Hiç “Ben…” dememişler…

Anlamış mıyız?
çokçok harikaydı emeğinize sağlık
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

ALLAH RAZI OLSUN ABLAM EMEGINE YÜREGINE SAGLIK
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Bugün Allah için ne yaptın


Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bir tohum ektim, bolluk ve bereketin kaynağı olan toprağın bağrına, öyle bir tohum ki, mizacında rahmet var, ilahi dokunuş var, derinliklerinde sakladığı nice sırlar var, keşfedilmeyi bekleyen… İşte ben bugün bu tohumu vatanına kavuşturdum, filizlensin, boy versin, yeşersin, erdem çiçeklerinin kokusunu salsın kainata, mutluluğu ve huzuru yaysın dallarıyla dört bir yana, yeşilliği ferahlık olsun, nefes almayı unutmaya yüz tutmuş solgun simalara…
Toprağın karakterine bakmadan attım bu tohumu ki, bir atıldığı topraktan, bin olarak çıksın ve tohumun bereketi beni Hakkın kapılarına getirsin…Toprağın karakterine bakmadan attım bu tohumu ki, bir atıldığı topraktan, bin olarak çıksın ve tohumun bereketi beni Hakkın kapılarına getirsin…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bir mum yaktım, karanlıkları aydınlatmak adına. Yolunu kimse kaybetmesin diye, ışığa hasret yüreklerin hanelerine mutluluk eşiklerinden süzülüp aydınlığı getireyim diye. Güzellikler kuytularda kaybolmasın diye. Umutlarını sessizlik deryalarında yankılandıranların ve şafakları hiç ağarmayanların, gecelerini güne eş değer kılayım diye. Onlarında ışıkla hasbi haline vesile olayım diye bugün bir mum yaktım. Ve belki de bu mumum aydınlığıyla karanlık olacak olan yollarımda ışığa kavuşacak, aydınlanmalarına vesile olduğum ışık erlerinin dualarıyla hiç sönmeyecek bir kandilim olacak…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…
Ben bugün gökkuşağına bir renk kattım. Kırmızı sevgiyi, Turuncu neşeyi, Sarı beklentiyi, Yeşil uyumu, Mavi huzuru, Lacivert seziyi ve mor ruh sağlığını simgelerken, ben umudun beyazını ekledim semadan gönüllere ulaşan sevgi köprüsüne… Bilmeli ki bir gönül, bir yüreği ayakta tutandır dirhem de olsa umut. Umutla bekleyenlerin ufukları hep bembeyazdır, başka renkleri, umduğu gelip elinden tutunca kadar yaşamına katmaz bir yürek… Þimdi ben o beyazın taliplisiyim, bir gönlün umudu olmalıyım ki, umudu olmayanları kapısında istemeyen Rabbimin karşına umutla çıkabileyim…
Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün ummandan bir damla suyu alıp, kurak topraklara getirdim. Avuçlarıma ve suyun azlığına aldırmadım. Çünkü biliyordum ki o toprağın bir karesi bile ıslansa geriside suya kanmış gibi olur. O ki, hiç olmazsa damlanın düştüğü yer ferahlayıp, bir damlalıkta olsa avuçlarımla getirdiğime dua olur. O dua ki, ebediyete getirir seni… Toprak serinler, bağrından buketler sunar hiç solmayan ve fanilikle son bulmayan buketler… Rabbim o rahmet ummanından bir damlada yüreğimize akıtsın, kurumuş topraklara bin bir zorlukla getirilen suların hürmetine, Rabbimde katından en güzel af demetlerini sunsun bu çiçeklerin yeşermesine vesile olanların kutsi gönüllerine…

Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…

Ben bugün bekleyen garip bir yüreğin yörüngesi oldum. Kah çaresizlik buzullarını eriten, çare güneşi... Kah sıcaktan kavrulmuş umutsuzluk çöllerinin, umut vahaları. Kimi zaman hasret yağmurlarında ıslananların, vuslat sancağı. Kimi zamanda hazanda olana baharı kucaklayıp sunanı… Sahillerde yolları gözleyenlerin, küçük şişeler içinde de olsa beklediğini yollayanı... Bunları yapmalı ki bir yürek, beklediğini bulsun, O(c.c), umut ettiğini gariplik deryasında bekleyen yüreğine sunsun…

Eğer bir tohum atmışsan toprağa ve tohumun bereketi senden sonrakilere de ulaştırmışsan…
Karanlıkta kimsenin kalmaması için bir mum yakıp, etrafını aydınlatmışsan…
Bir gökkuşağına umudun beyazını katıp seni bekleyenlerin gönlüne varabilmişsen…
Kurak bir toprağa bir damlada olsa suyu getirip aç olan toprağı ferahlatmışsan…
Her şeyi senin yörüngende olan bir yüreğin yükünü taşımışsan…

Bil ki, bugün Allah için bir şey yaptın…
Seni tanımasa da, sen onu tanımasan da yüreğine yakınlardan ve uzaklardan nice dualar ulaştırdın.
Ebediyetini belki de hiç ummadığın bu küçücük damlalarla rahmet deryalarına kavuşturdun.
Ellerinle verdiklerin seni Hakkın rızasıyla buluşturdu.

İlknur Doğanay
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Ahde Vefa



Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki


-Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.


Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:


-Söyledikleri doğrumu diye sorar.


Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:


-Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.


Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :


-Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi.

Hayvanlarımın arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadaşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.


Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin…
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:


-Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indin’de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der.


Hz Ömer dayanamaz derki:


-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,


Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,


-Bu zat benim yerime kalır, o zat Hz peygamber (s.a.v) efendimizin en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelen Amr ibni Asr’ dan başkası değildir. Hz Ömer Amr ‘a dönerek


-Ey amr delikanlıyı duydun, der.


O yüce sahabi:


-Evet, ben kefilim der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medinenin ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr ibni Asr’a verilecek idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler.


Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,


-Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.


Hz Amr ibni Asr ise tam bir teslimiyet içerisinde derki,


-Biz de sözümüzün arkasındayız.


Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.


Hz Ömer gence dönerek derki,


-Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.


Genç vakurla başını kaldırır ve:


-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.


Hz Ömer başını bu defa çevirir ve Amr ibni Asr’a derki,


-Ey amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?


Amr ibni Asr :


-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der.


Sıra gençlere gelir derlerki,


-Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :


-Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?


Gençlerin cevabı dehşetlidir :



- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.
 
B

Bevadih

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Ahde vefa,yerle yeksan...

Teşekkürler anlamlı paylaşımlar için..
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Çalınmış Anlar


Belki onuncu defa baktı adam saatine. Her sabah alıştığı saatte kalkmış hazırlanmıştı. Ama bu sabah kan tahlili yaptırmak için kliniğe uğraması gerekiyordu. Bu yüzden daha geç çıkacaktı evden. Ve şu yarım saati nasıl geçireceğini bilemiyordu.



-Otursana, dedi karısı. Otur da keyfine bak. Ne bu, ağrısı tutmuş gibi dolaşıp duruyorsun?




Kliniğegitti, kanı aldırdı adam. Sonucu bir saat sonra alabileceğini söylediler. Merak ediyordu eni konu, bir şey çıkacak mı diye.



Büroya gidip geri gelmektense, bir saat dolaşıp raporu aldıktan sonra gitmeyi tercih etti. Böylece çalışması da bölünmemiş olurdu.



Mayısa taş çıkartacak ve onun gibi “işkolik” birini bile baştan çıkaracak kadar güzel bir gündü. Yılardır yapmadığı bir şey yaptı: Yürüdü. Elleri pantolonun cebinde aylak, başıboş bir serseri rahatlığıyla gelişigüzel yürüdü Boğaz yolunda. Bomboştu sokaklar. Tek tük geçen otobüsler de öyle.



Bir başka dünyadaymış gibi hissetti kendini. O, durmadan bir yerlere yetişme telaşıyla koşuşturanlar, birbirini itip omuz vuranlar neredeydi?



Koyu gri takım elbisesi, tiri tiril pardesüsü, cam gibi boyalı siyah ayakkabılarıyla pek fazla ciddi, çatık kaşlıydı görünüşü. Ama pardesünün önünü açıp ellerini pantolonunun ceplerine sokunca, o da uymuştu o genel rehavet havasına.



Gevşedi, rahatladı, huzur doldu içi. Şıkır şıkır güneşle yıkanan sokaklar, kış uykusundan uyanmaya başlayan tabiat, kuru dallarda kabaran tomurcuklar, çimenlerin taze, canlı yeşili içini rahatlatıyordu.



Aceleci Japon elmaları pembe çiçeklerle baştan ayağa donanmıştı bile. Alçak bahçe duvarının üzerinde nazlı nazlı yürüyen beyaz kedi, kaldırıma atladı. Ve de otomobillere aldırmadan, yürüyüş temposunu hiç değiştirmeden kırıta kırıta karşıya geçti. Deniz soluk alır gibi düzenli kıpırtılarla ışıl ışıl yansıtıyordu güneş ışığını. Her şey, her şey çok güzeldi. Dingin, huzur dolu…



Büronun o gerilim dolu, kasvetli havası aklına gelince soğuk bir rüzgar esmiş gibi ürperdi sırtı. Dışarıda harika bir dünya vardı. Unuttuğu, belki de tanımaya hiç fırsat bulamadığı bambaşka bir hayat.



Elinde tutkal kovası, boynunda duvar ilanları, dudaklarında günün sevilen melodisi, ıslık çalarak bir delikanlı geçti yanından. İlerde bir duvarı beğendi. Kovayı yere koydu. Fırçayı kovaya batırıp uzunlamasına katlanmış afişleri inanılmaz bir ustalıkla yan yana yapıştırmaya başladı. Duvar bir anda sarı saçlarını tek eliyle kaldırmış, dirseğinin arasından çapkın bakışlar atan çiçeği burnunda bir assolistin yüzüyle doldu.



Sonra yeniden kovasını eline aldı. Fırçayı koltuğunun altına sıkıştırdı ve ıslığına kaldığı yerden devam ederek yola koyuldu. Az ilerdeki seyyar börekçiden bir açma, salepçiden bir fincan salep aldı. Deniz kenarındaki banklardan birine oturdu. Denize karşı iştahla karnını doyurdu. Üstüne de bir sigara tellendirdi.



İmrendi adam afişçinin bu gösterişsiz mutluluğuna, huzuruna; bu sorumsuz ve sorunsuz, olabildiğince özgür yaşamına… Bir an onun yerinde olmak istedi. Bürosu, masası bir mezar gibi iç karartıcı geldi ona.



Saatine baktı. Neredeyse iki saattir aylaklık ediyordu. Omuzlarını silkti. Hiç istifini bozmadı. Oturduğu banka iyice kaykılıp ayaklarını uzattı. Kollarını kavuşturdu ve bir okul kaçağı gibi şu çalınmış anın keyfini çıkarmaya devam etti.



Nasıl olsa dönecekti o kürkçü dükkanına, girecekti o çarka yeniden. Bir saat daha geç gitse kıyamet kopmazdı ya…



Belma Aksun

sanatalemi.net
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Kalbinde, Allahu Teala’nın zatından başka ne varsa at!


Şöyle bir hikaye anlatırlar:

Bir kimse mescidin çevresinde geziyordu. Onu bir irfan sahibi gördü :

-Ne arıyorsun ? diye sordu.. O da :

-Tenha bir yer arıyorum ; namaz kılacağım , deyince :

- Kalbinde, Allahu Teala’nın zatından başka ne varsa at!

Ve istediğin yerde namazını kıl , dedi



Ahmed Rufai
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma İstiyorsun?


İçimden geçenleri tek tek anlatacaktım ona;

Onunla ikimiz bir dalın iki kirazı, bir kurnanın yan yana akan iki musluğu olacaktık.

Hayat denilen bu köhne mahallede; yıkılmak üzere olan taraçalarımı, balkonumu onun sağlam ve dik duvarına dayayacak ve istimlak görmemiş iki ahşap ev gibi bitişik nizam yaşayıp gidecektik.

Dışarının tarrakasından bezip dumanlı başımla saadet yuvamıza girdiğim an, onun boynunu bir gelincik gibi büküp, ok kirpiklerini kırpıştırarak “hoş geldin” deyişinde felah bulacak ve mükerreren rabbime şükür duaları edecektim: “rabbim bana iliği mundar bir hatun vermediğin için sana hamdolsun”

İnsanlar avaz avaz, bar bar bağırıp sokaklarda zift ile sıvanmış gemiler gibi yol alırken mehpare yüzlü sevdiceğimle biz şal desenli koltuklarımızda oturup ayaklı fincanlarımızla kahvelerimizi yudumlayacaktık... ve ben çocukluktan kalma bir alışkanlık ile fincanın dibindeki telveyi yalamaya çalışırken bir an onun müstehzi yüz ifadesi ile karşılaşıp utanacaktım.

Sinirden morardığım, eski bir taka gibi yalpaladığım anlarda marifetli zevcemin yaptığı balıksırtı desenli cevizli tarçınlı kurabiyelerle kendime gelecek; tüm çakralarım açılacak, ruhumda tarçın çubuklarından saraylar yükselecekti.

Geçim yoluna koymuşuz ya başımızı efendim. Benim kazdığım çukurları o dolduracak, onun ördüğü zindanları ben yıkacaktım. Benim yaktığım ateşi o söndürecek, onun çattığı darağacını ben yakacaktım. O giderken ben dönecektim, ben kaybederken o bulacaktı. İşte böylece yirmi dört saat mesai yapan iki işçi gibi saadet sarayımızı inşa edecektik.

Ufak tefek tartışmalar da yaşayacaktık elbette. Rica ederim. Elbet biz de hataya namzet bir beşeriz. Misal “LCD televizyona zekat düşüp düşmeyeceği”, “pazar arabasına önce sebzelerin mi meyvelerin mi konulacağı”, “yumurtanın sarısının mı yoksa beyazının mı daha faydalı olduğu” mevzularında elbette sağlıklı beyin hücrelerine sahip her birey gibi biz de tartışacaktık.

Şeyh Sadi’nin “on derviş bir kilime sığar da iki sultan bir saraya sığmaz” sözünü kaidemiz belleyecek ve sultanlar gibi değil etekleri zikir rüzgarları ile uçuşan dervişler gibi gezinecektik saadethanemizde.

Yaralı geyikler gibi titreyecektik mukaddes kitabımızdan sözler işitince…
Şeytanla, sırçalı sıpalar gibi inatlaşacaktık…
Sabah namazına paçalı güvercinler gibi guruldayarak uyanacaktık.
Kertenkelelerin korkudan kuyruğunu bırakıp kaçması gibi biz de “rabbimizin azametini” ensemizde her hissedişimizde günahlarımızı bırakıp kaçacaktık.

Her yanlış bir nakış demiş eskiler. Biz de hayat denilen kilimi işte böyle nakış nakış dokuyacaktık. Bozulmuş bir nesil ters nallanmış at gibi yeldir yepelek dolanırken, biz sağrısı terli, yeleleri rüzgarlı atlar gibi her daim rıza-i ilahi ye doğru koşacaktık.

Vay hormonlu gıdalarmış, vay kansorejen maddelermiş… Uzun kış gecelerinde saç sobamızın tavana vuran ışığında oynaşan renk fevvarelerinde huzur bulmak varken, patlamış mısırlar eşliğinde sobanın üzerindeki bakır demlikten yayılan o musikiyi dinleyerek uyuklamak varken, bu tür mevzulara dalıp asla mekana kesafet katmayacaktık.

Pencereden bakınca bir top akasya bir iki akçakavak muhakkak görecektik. Tevazu, tevekkül, kanaat ve feragat adına ne varsa ağaçların dallarından okuyacaktık. Şövalye kitabı okuya okuya kendini şövalye sanan Don Kişot gibi biz de ağaçlara baka baka onlar gibi mütevekkil olacaktık. Köklerimiz sağlamlaştıkça dallarımıza abı hayat yürüyecekti. Damarlarımızda sabır öz suyu dolaşacaktı. Yüzümüz ağacın gövdesi gibi nasırlaşsa da bedenimiz her daim meyveye duracaktı. Sonbahar gelip yaprağımızdaki son klorofili de içine çekinceye kadar bu böyle devam edip gidecekti.

Asla plaza adamı, cafe müdavimi, İstanbul enteli, vitrin aylağı olmayacaktık. Zamanı geçmiş fraksiyonlardan bize ne? Markasını yitirmiş şehirlerden, gudubet fikirlerden, küfür fıçısına batmış şiirlerden bize ne? Ne yapacağını iyi bilen kurnaz kadınlardan, ne yaptığını bilmeyen mandagöz adamlardan bize ne?

Biz iki mümin olacak, iki mümin gibi yaşayacak ve iki mümin gibi ölecektik….

Lafı çok uzattım farkındayım. İşte bütün bunları ona anlatacak ve desti izdivacına talip olacaktım. Eğer ki tam ona yetişmişken köşeyi dönmeseydi. O meymenetsiz adamın koluna bir piknik sepeti gibi takılmasaydı. Şuh kahkahaları onu bir azize olarak gören ruhumun duvarlarında yankılanmasaydı. Hz. Fatıma asaleti diye nitelendirdiğim o duruşunu bir mazgalın kenarına bırakıp şehrin lağımına karışmasaydı.

Tüm bu düşüncelerimle o menevişli siluetin ardından bakışlarımı çekip kendi ruhuma doğru yeniden yola çıkarken içimde bir sesin yankılandığını hissettim. Diyordu ki bu ses; “sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma istedin, sen Mecnun istidadında mısın ki Leyla aradın karşında”

İşte bu içsel hesaplaşma ile o an Obama gibi irkilmişim. Ayaklarım birbirine karışırken düşmemek için duvardan sarkan elektrik kablosuna sımsıkı tutunmuşum. Ufak bir çarpıntı ve titreme ile üzerinize afiyet kendimi karşı kaldırımda buldum. O an çevreye yayılan yanık kokusunun elimden mi yüreğimden mi geldiğini tam anlayamadım. Ama anladığım bir şey vardı ki; ortada Leyla ve Mecnun yoksa Züleyha ve Yusuf yoksa Ali ve Fatıma yoksa elektrik melektrik bir işe yaramıyor.

Ayşegül Genç
genç dergisi mayıs'09
cemaat.com
 
?

,,,

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

Dünyayı sahibine bırak!..



Geçen hafta bir okurumdan şöyle bir mektup aldım: "Ben 26 yaşında bekar bir gencim. Yaşadığım çevrede çok mutsuzum. Çünkü etrafımda, 'Müslüman'ım' diye geçinen toplum çok bozuk. Güya namaz kılıyorlar ama kadın erkek karma düğün yapıyorlar.

Başları kapalı hanımlar, makyajla, pantolonla dışarıda geziyorlar. Asimile olmaya doğru gidiliyor. Benden sonraki nesiller ne hale gelir, diye düşünüyorum. Akşamları ibadetle meşgul oluyorum, dini kitaplar okuyorum fakat sosyal hayata katıldığım zaman, gayri İslami tavırlar takındığım oluyor. İslam'ı güzel yaşayabileceğim bir yere gitmek istiyorum. Acaba orası, neresi olabilir?"

Bizler aradığımız nizamı bulmaya değil, kurmaya geldik. Mükemmel bir İslam cemaati bulmak yerine, mükemmel bir İslam cemaati olmakla mükellefiz. Çevremizde gördüğümüz olumsuz hallerle, gevşemek veya küsmek yerine, onların aksi şekilde hareket etmeye gayret edeceğiz.

İyiliklerin bütünü İslamiyet'tedir, kötülüklerin bütünü de İslam'ın dışındadır. Bu gerçeği kabul edelim. Gübre gibi pis bir şey bitkilerde verimi artırır. Aynı şekilde çevremizdeki olumsuz hayatı gübreye benzetebiliriz.

Mesela arkadaşlarımın rezil hallerini görünce içim kan ağlıyordu. Arkadaşlarımın hayatına bakarak, "aman ben bunlar gibi olmayayım" diyerek kurtuldum. Gördünüz mü gübreyi; halis gübre...

1939 yılında mahallemizdeki bir hanım, çocuklara Kur'an-ı Kerim öğretiyordu. O dönemde durum şöyleydi; koşa koşa gidiyorduk hoca hanımın evine. Sağa sola bakıyorduk. Bir, polis var mı; iki, jandarma var mı; üç, zabıta var mı? Bunlar yoksa hemen kapıyı açıp içeriye dalıyorduk. Zaten evler o zaman kerpiçten ve tek katlıydı. O hanım hocanın ilk sorduğu 'Kimse gördü mü?' olurdu. 'Yok' derdik 'Kimse görmedi, biz koşarak geldik'. Ondan sonra başlardı okutmaya. Çok da acayip, zor bir öğretme metodu vardı.

Şimdi her şey serbest... Arapça öğrenmek, ibadet yapmak serbest... Şimdiki gençlerin İslam alimi olmamasına şaşıyorum. Her şeyin imkanı var.

İnsan tek başına kalsa da, Müslüman olduğu müddetçe, dinini yaşamalıdır. Evvela kendisini, sonra mıknatıs tesiri yaparak, başkalarını kurtarır. Çöplüğün içinde inci taneleri bulunabilir.

Siz başkalarından şikayet edeceğiniz yerde, İslamiyet'i yaşamaya çalışın.

Allah'a kul olanlara ne mutlu! Onlar verilen emirleri yapar ve düzeltemedikleri şu dünyanın çilesini çekmezler. Bilirler ki bu dünyanın bir sahibi var. Sen, dünyayı sahibine bırak. Kendi kendine sahip olmaya çalış. Başkalarının derdine ağlarken, dert küpü haline gelme.

Dünyanın her yerinden cennete gidecek yol vardır!..

Hekimoğlu İsmail
 
H

HAdeKa

Guest
Ynt: Seçtiklerim....

hepsini okudum çok guzeller eline sağlık
hele "Sen Hz. Ali misin ki Hz. Fatıma İstiyorsun?" başlıklı olan çok guzeldi

paylaşımların için sağolasın, Allah razı olsun..
 
Üst