SaBaH KaHVeSi/6

MiM

Admin
Yönetici
Membership




Bilge kişi, öğrencilerine şöyle sual etti: "gündüzün
geceden ayrıldığını nasıl hissedersiniz?"

öğrencilerinden biri şöyle cevap verdi:
"bir koyun sürüsüne baktığım zaman, keçileri
koyundan ayırt edebildiğim zaman anlarım ki,
gündüz olmuştur."


Bir başka öğrencisi söz aldı: "bir kaç renkli iplik
alırım. ne zaman onların renklerinin ne olduğunu
anlamaya başlarsam, gecenin bittiğini anlarım."

cevabını alınca, bilge kişi sustu.

öğrencileri meraklanmaya başladı ve bilge
kişiye sordular: "efendim, siz görüş belirtmediniz.
peki sizce gündüz olduğunu nasıl anlarız?"
bilge
kişi öğrencilerini şöyle bir süzdükten sonra ağır
ağır konuşmaya başladı: "ne zaman ki, bir kadın
görürüm; güzel mi, çirkin mi diye düşünmeden
onun benim kardeşim olduğunu düşünürsem... ne
zaman ki, erkek bir bey görürüm, onun zengin mi,
yoksul mu olduğuna, siyah mı, beyaz mı olduğuna
kafayı takmadan onun bir insan kardeşim olduğunu
düşünebilirsem, benim için aydınlık doğduğunu anlarım!"







Her çocuğun şahsiyeti yedi yaşına kadar oluşur.
oysa işi bilmeyen anne-babalar her şeyin yedi
yaşından sonra başladığını sanırlar. bu yaş,
herşeyin başladığı değil, nerdeyse kişilik oluşumunun
tamamlandığı yaştır. elbette yedi yaşından sonra da
yapılacak çok şey vardır, fakat çocuğun şahsiyet iskeleti
ilk yedi yıl içinde kurulur, daha sonra yapılanlar bu
iskeletin ete büründürülmesi ve süslenmesidir.

her çocuk ilk yedi yıl içinde insan şahsiyetinin omurgası
olan şu beş özelliği, beş aşamada kazanır...

1. emniyet ve güven duygusu:
emniyet ve güven, çocuğun daha sonraki yaşamını
doğrudan etkileyecek en temel duygudur. bu duygunun
temeli 0-1.5 yaş arasında atılır. emniyet duygusunun
oluşumunda ağlama, korkma, çaresizlik, sinirlenme
gibi etkenler ciddi rol oynar.

a) ağlama: bilindiği gibi bebekler çevresindekilerle
ağlayarak iletişim kurarlar. Onların bu yöntemi seçmeleri
çaresizliklerindendir. ağlama bir bebek için hem duyuru,
hem bildiri, hem ceza, hem savunma aracıdır. onun
başkaca bir savunma aracı yoktur. bebeğin güven
duygusunu zedelememek istiyorsanız, onun ihtiyaçlarını
mümkünse ağlatmadan gideriniz. ağladığında ihtiyacı
giderilmeyen bir bebek, güven duygusunu kazanamayacaktır.
her ihtiyacı ağladığında giderilen çocuk, kendini normal
yolla ifade edemez. büyüyünce kendisi de başkalarının
ihtiyaçlarını onları ağlatmadan yalvartmadan gidermez.


bebeğinize bu yaşta sabrı öğretmeye kalkmayınız. şimdi
sabrı öğretme sırası onda, öğrenme sırası sizdedir. bu yaş
grubundaki bebekler çok hassas olurlar. anadolu analarının
ifadesiyle "melekleri görüp, onlara gülecek kadar" hassas.
yalnızca fiziksel olumsuzluklardan değil, evdeki karı koca
kavgasından, huzursuzluktan dahi etkilenirler ve huzursuz
olurlar. onların yürek alıcıları yetişkinlerden çok daha nettir
ve en ufak olumsuzluğu hassas yürekleriyle anında
hissederler.

Bebeğinize güven aşılamanın en geçerli yollarından
biri de onunla sürekli konuşmaktır. onun, sizin ne
dediğinizi anlamaması ve size cevap vermeyecek
olması onunla konuşmanıza engel olmasın. evet, bebek
sizin ne dediğinizi anlamaz, fakat kendisiyle ilgilendiğinizi,
kendisini farkettiğinizi, kendisine önem verdiğinizi
kesinlikle anlar ve o da tıpkı sevilen bir kuşun, okşanan
bir kedinin, sulanan bir çiçeğin cevap verdiği gibi size
kendi diliyle cevap verir, bundan kuşkunuz olmasın.
(devam edecek)








Afrika kaşiflerinden gezgin David Livingstone'a
güney afrika'daki bir dernek şu mektubu göndermişti:
"bulunduğunuz yere ulaştıracak iyi bir yol buldunuz mu?
eğer buldunuzsa, bize bildirin de size katılmak
isteyenleri yanınıza gönderelim."
Livingstone'un bu
isteğe cevabı şu oldu: "eğer buraya iyi yol varsa gelmek
isteyenleri ben istemiyorum. benim, yol olmadığı halde
buraya gelmek isteyenlere ihtiyacım var."


Yolu olan yere herkes gider. Hüner, yolu olmayan yere
varmayı başarmaktır. tüm keşifler bu gibi azimli
insanların eseridir.








Miraç'ta cenneti gezen ALLAH Resulu onu ümmetine
anlatırken şu ifadeyi kullanmıştı: "Ne göz görmüş,
ne kulak işitmiş, ne de bir beşerin hatırına, hayaline
gelmiş."
Cenab-ı Hak da, "Ben salih kullarım için
hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve
hiçbir beşer zihninin tasavvur edemeyeceği mutluluklar
hazırladım"
buyurmuştur. Cennet o kadar güzel bir
yerdir ki oranın bir saati dünyanın bin senelik mutlu
hayatından daha üstündür. Cennette Cenab-ı Hakkın
cemalini seyretme ise onu görmenin dışındaki bin
senelik cennet hayatından daha üstündür. Her şeyi
bir başkadır cennetin. Dağları, taşları, ağaçları, nehirleri,
tabanı, tavanı dünyadakilerle karşılaştırılamayacak
güzelliktedir. Cennet köşklerinin dünyada bir benzeri
bulunmaz. Birçok ayette bu köşkler anlatılırken altından
ırmakların aktığı belirtilir.








Büyük bir nehrin bir yakasından öteki yakasına
yolcu taşıyarak geçimini sağlayan yaşlı bir kayıkçı,
kayığındaki küreklerden birinin üstüne "inanç",
ötekinin üstüne ise "çalışmak" yazmıştı. Bu sözcüklerin
ne anlama geldiğini soranlara kayıkçı şöyle yanıt
veriyordu. "Nehri karşıdan karşıya geçmek için her iki
küreğe de gereksinim vardır. çalışmaksızın inanç ve
inançsız çalışmak, kişiyi bir dairede döndürür, durur.
yaşam yoluna tek kürekle çıkmak, nehri tek kürekle
geçmekten farksızdır. ikisinde de tek kürek, kişiyi
ileri götürmez."









Ma'ruf-i Kerhi hazretlerinin bir dayısı şehrin valisi idi.
vali, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu.
Ma'ruf'u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü.
önünde de bir köpek vardı. bir lokma kendi yiyor, bir
lokma da köpeğin ağzına veriyordu. dayısı, "köpekle
birlikte yemeğe utanmıyor musun?"
dedi. Maruf, "utandığım
için bu zavallıyı yediriyorum"
dedi ve başını kaldırıp havadaki
kuşa seslendi. kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını
ve gözünü örttü.
Ma'ruf, "ALLAH'tan utanandan her şey utanır"
dedi. dayısı bu hali görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti,
hem de oradan uzaklaştı.






Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında,
üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki
çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle
vurmaya başlamış. biraz sakinleşince oğlunu hemen
hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini
kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve
çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış.
Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında bandajlı ellerini
fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacığım,
kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm" demiş.
sonra babasına şu soruyu sormuş: "parmaklarım ne zaman
yeniden çıkacak?"


birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin
ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. çok
sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda,
önce biraz düşünün. kamyonlar onarılabilir, ama kırılan
kemikler ve incinen duygular hibir zaman onarılamaz;
genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz.
öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, innsanı sonsuza
kadar rahatsız eder. harekete geçmeden önce durun ve
düşünün. sabırlı olun. anlayış gösterin ve sevin.






Ölümün en net tefekkürü, ölenlerin mor dudaklarında
düğümlenen çözülmez sükutun sırrında gizlidir. Ölümün
öğüt vermekteki belagatı karşısında dünyadan gelen
cevaplar, ancak gözyaşları ve kuru hıçkırıklardır.







Son nefes selametini Kur'an, şu ayet ile tebliğ eder:
"Siz ALLAH'a yardım ederseniz, ALLAH da size yardım eder;
ayaklarınızı kaydırmaz!"
(muhammed, 7) ALLAH'a yardım,
Kur'an ve sünneti hayatımızın he safhasına yaygınlaştırmak,
islam kimliği ve şahsiyetiyle islam'ı tebliğ edebilmektir.







Bu dünyadaki işler, çocukların kumda oyun oynamasına
benzer. Onlar kumları üst üste yığarlar ve "kale yaptım,
ev yaptım" derler. sonra denizden bir dalga gelir ve
hepsini alır gider. insan bu fani alemde dünyaya ait ne
yaparsa yapsın, akibet bir ecel dalgası gelip onu hak ile
yeksan etmektedir. O halde yapılacak iş, kalıcı olana ter
dökmek, yani cennet-i alada ebedi yıkılmayacak olan
saraylar inşa edebilmek... Bunun özü de,
"tazim li-emrillah(ALLAH'ın emirlerini titizlik ve ihtiram
içinde yerinde getirmek)
, şefkat ala halkillah (yaratandan
ötürü yaratılanlara şefkat ve merhamet göstermektir."








Kul, dünyanın alayişini, rahatını, lezzetini ve şehvetini
terketmedikçe, halkın güzel davranış, övgü ve medih
vadilerinden aşıp kurtulmadıkça, ALLAH Teala, bütün bu
sayılanlardan uzak kalmayı arzulayan kimseye, bunları
birer imtihan vesilesi olarak yaratmıştır.






Eski Çin'de yaşıyan vong ailesi, bir büyükbaba, bir baba,
bir anne ve 12 yaşlarında bir çocuktan ibaretti. Baba, artık
çalışamayan ve yükten başka bir şey olmayan büyükbabadan
bıkmıştı. Bir gün oğul, babasına nehrin kıyısında rastladı.
Babanın sırtında daima pazardan eşya taşıdıkları küfe vardı.
Küfenin içinde de büyükbaba!

Oğul babaya sordu:
"Baba ne yapıyorsun?"
"Büyükbabanın bize yük olmaktan başka işi yok. onu
küfe ile beraber nehire atacağım."
oğul büyük bir endişe ile atıldı.
"Baba, küfeyi atma, eve götür. sen yaşlandığında,
şüphesiz bana da lazım olacak!"








Bahar bütün güzelliğiyle ortalığı sarmıştır. Hizmetçisi
Rabia Sultan'ı dışarı, manzara seyretmeye davet eder:
"Hanımefendi" der "dışarı çık da şu sanat eserlerini seyret!"

Rabia yüzünü dönmeden cevap verir: "Sen içeri gir de sanatkarı seyret!"
Rabia'nın hizmetçiyi davet ettiği yer, gönül alemidir.






"ALLAH katında mertebeni öğrenmek istersen, Hak Teala hazretlerinin
kalbinde işgal ettiği yere ve ona ne kadar hizmet ettiğine bak!"








Halife Ömer bin Abdülaziz hazretleri, "şehrimizi korumak için
etrafını surla çevirmek istiyorum, gerekli parayı gönderiniz"
diye
müracaat eden bir valisine şu cevabı yazmıştı:

"Şehrinizi surla değil, adaletle koruyunuz ve zulümden arındırınız!"







Cüneydi Bağdadi'ye "Sabır nedir?" diye sorduklarında şu
cevabı vermiş:

"yüzünü ekşitmeden acıyı yudumlamaktır."


















Horasanda hırsızlardan birkaçı kaçar. Hiratlı bir demirci,
gece evine dönerken, zaptiyelerce yakınında yakalanan
hırsızlarla beraber tutuklanarak hapsedilir. Demirci,
zindanda namaz kılıp, (Ya Rabbi, bu işte suçum olmadığını,
ancak sen bilirsin. Beni buradan, ancak sen kurtarırsın) diye
dua eder. Adil bir vali olan Abdullah bin Tahir, o gece bir
rüya görür. Kuvvetli dört kimsenin, tahtını, tersine çevirirken
uyanır. Hemen abdest alıp, iki rekat namaz kılar. Tekrar uyur.
Yine o dört kişi, tahtını yıkmak üzere iken uyanır. Kendisinde,
bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar, zindan müdürünü
çağırtıp der ki:
- Zindanda bir mazlum mu var?
- Bilmem ama, biri, dua edip gözyaşı döküyor.

Dua eden mahkumu çağırıp halini sorunca mesele anlaşılır.
Vali, özür dileyip der ki:
- Şu parayı al ve herhangi bir arzun, bir işin olunca da bana gel.

Demirci, minnetsiz konuşur:
- Hakkımı helal ettim, ancak ihtiyacımı görmek için gelmem.
- Niçin?
- Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç
defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileğimi başkasına
arz etmem kulluğa yakışır mı?


 

[TB] Benzer konular

K

Kasým

Guest
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

Çok güzel, ellerinize sağlık...
 
T

toqraq

Guest
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

Hey Maşallah be çok kalite bir paylaşım olmuş teşekkürler...
 

MiM

Admin
Yönetici
Membership
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

toqraq' Alıntı:
Hey MaşALLAH be çok kalite bir paylaşım olmuş teşekkürler...
eyvallah sevgili toprak, teşekkür ediyorum abim. okuyan ve hisseden yüreğiniz varolsun.
 

MiM

Admin
Yönetici
Membership
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

liprade!
bir çakıl taşı takılmıştı gözüne... demek çıkaramadı hala!
ne diyelim,
vatan sağolsun! :)
 
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

MiM' Alıntı:
liprade!
bir çakıl taşı takılmıştı gözüne... demek çıkaramadı hala!
ne diyelim,
vatan sağolsun! :)
Epey emek ettim ama istenilen sonuca ulaşamadım. İşin yazı kısmına bir güzellik yapsaydınız belki olurdu ama hayrolsun. :)
 

MiM

Admin
Yönetici
Membership
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6



liprade, şu resmi yaptım. ama tam bi saat uğraşmama rağmen değiştiremedim. kabul etmedi bi türlü...
işte resim burada buyur, dene abisi, kabul ettirebilirsen eyvallah.
 
Ynt: SaBaH KaHVeSi/6

Evet, veri tabanı hatası var. Daha önce de yayla resimlerini eklerken olmuştu.

Nasip. :)
 
Üst