SÜNNETİN DELİL OLUŞUNUN DELİLLERİ

  • Konbuyu başlatan haydarı kerrar
  • Başlangıç tarihi
H

haydarý kerrar

Guest
SÜNNETİN DELİL OLUŞUNUN DELİLLERİ

Daha önceki anlattıklarımızdan anlaşıldı ki; sünnetin delil olu¬şu, dini bir zarurettir. Aslında bu kadar açıklama, bize ve kalbinde zerre kadar imanı olan kimseye yeterlidir; delillerini söylemeye hacet yoktur.

Ancak zamanımızda iyice çığırından çıkmış fikri hürriyet ve gerçeği araştırma perdesi arkasına gizlenerek İslam'ı içten yıkmak ve aklı zayıf müslümanları oyalamak isteyen zındıkların düşmanlık¬larını ve dinsizlerin patırtılarım kesmemiz için bu delilleri açıklama¬mız, yerinde bir tutum olacaktır. Bütün kuvvet ve kudret Allah'a ait¬tir, deyip söze başlıyoruz:
Sünnetin dinde hüccet olduğunu gösteren deliller yedi tanedir:
1. İsmet.
2. Allah Teala'nın, Sahabe-i Kiram'm, Hz. Peygamber'in haya¬tında sünnete sımsıkı yapışmalarını tasdik etmesi.
2. Kur'an-ı Kerim.
4. Sünnet-i Şerif.
5. Sadece Kur'an'la amelin mümkün olmayışı.
6. Sünnetin vahiy ve vahiy derecesinde iki kısımda oluşu.
7. İcma.

Birisi çıkıp: "Sen, sünneti onun hüccet oluşuna nasıl delil gös¬terebilirsin; bu, aynı noktaya dönmek gibi bir şey değil midir?" diye¬bilir, biz de deriz ki: Bir kimse, aşağıdaki gelecek ismet delilinin açıklamasını biraz düşünecek olsa bu itirazın cevabını anlar.
Çünkü biz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in yalandan masum olduğu tebliğle ilgili haberini, O'nun, emir, nehiy, fiil ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz. Bunun açıklaması ileride geniş olarak gelecektir.

Diğer bir ifadeyle biz, hasmın da hüccet olduğunu inkar edeme¬diği bir çeşit sünneti, o derece olmayan ve hasmın bazen eleştiri imkanı bulabildiği diğer bir çeşit sünnetin hüccet olduğuna delil gös¬teriyoruz. Hasmın ilk kısmı inkar edemeyişi, Peygamber (s.a.v)'in risaletini kabul eden herkese göre O'nun, bu haberlerinde hata ve ya¬landan masum oluşunun apaçık bilinmesindendir. Bu durumda, inkara gidenin, bunu tamamen azgınlık ve kibirden dolayı yaptığı or¬taya çıkacaktır.

Nitekim biz, sünnetin hüccet olduğuna, Kur'an'ı da delil gösteri¬yoruz. Malumdur ki, delil gösterdiğimiz ayet veya bir parçasının Kur'an'dan olduğu ancak Hz. Peygamber (s.a.v)'in haberiyle sabit ol¬maktadır.

Aynı şekilde, hüccet olduğu haberle sabit olan Hz. Peygamber (a.s)'in emrini, O'nun fiillerinin ve tasviplerinin hüccet olduğuna delil gösteriyoruz.
Kısaca, delil olarak gösterdiğimiz kısmın hüccet oluşu, hüccet oluşuna delil gösterdiğimiz kısımla sabit olmamıştır. Burada aynı ye¬re dönüş yoktur. Şimdi delilleri açıklamaya başlıyoruz.

Birinci Delil: İsmet
Bil ki Rasulullah (s.a.v), mucizenin delaleti ve ümmetin icmaı ile tebliği zedeleyecek şeyleri kasden yapmaktan masumdur ve yine sahih görüşe göre bu konuda hata ve yanılmaya düşmekten de ko¬runmuştur. Hem O'nun bu alanda hataya düşmesini kabul edenler, böyle bir durumda Allah Teala tarafından hemen uyarılması ve tas¬vip edilmemesinin şart olduğunda icma etmişlerdir.
Bu, şunu gerektirir: Gerçekten, tebliğle ilgili her haber, -Allah Teala'nm tasvibinden sonra- icma ile doğrudur. Allah'ın katındakine uygundur. Bu durumda, ona yapışmak vacibdir.

İşte bu şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Kur'an hakkındaki: "Bu Allah'ın kelamıdır," sözünün delil oluşu sabit olur. Yine hadis-i kudsideki: "Rabbu'l-izzet şöyle buyurdu..." şeklindeki sözleriyle, Ebu Davud ve Tirmizi'nin, Mikdam b. Ma'dikerib'den (r.h) rivayet et¬tikleri hadis-i şerifte geçen: "Dikkat edin! Bana, Kitab (Kur'an) ve beraberinde benzeri (değerde sünnet) verildi. Ensesi kalın, karnı tok bir adamın, koltuğuna yaslanarak: 'Size bu Kur'an'la amel vacibdir. Onda helal bulduğunuzu helal, haram bulduğunuzu haram sayın, başka şeye bakmayın,' demesi yakındır. Gerçek şu ki, Peygamber'in haram kıldığı, Allah'ın haram kıldığı gibidir, " [44] sözünün delil oluşu, bu şekilde sabit olmuştur.

Yine Huzeyfe'nin (r.h) rivayet ettiği hadiste geçen: "Bu, alemlerin Rabbinin elçisi Cibril'dir. Kalbime şunları ilham etti: Hiç¬bir nefis, ulaşması gecikse de rızkı tamamen eline geçmeden ölmez. Öyleyse Allah'tan korkun ve rızkınızı güzel yollardan arayın. Sakın, rızkınızın gecikmesi, sizi, onu Allah'a isyan ederek almaya sevketme-sin. Hiç şüphesiz, Allah katındaki şeylere ancak ona itaat edilerek ulaşılır," [45] sözünün delil oluşu da onun masumiyeti ile sabit olur.
Bütün bu haberler, yalandan korunmuştur. Bu da gösterir ki, vahiy iki kısımdır:
Biricisi, Kitab-ı Kerim'dir ki o, tilavetiyle ibadet yapılan mu'ciz bir kelamdır.

İkincisi de hadis-i kudsi ve hadis-i nebevidir ki, manası vahye, ifadesi Hz. Peygamber (s.a.v)'e dayanır.
Bütün bunlar, Allah katından olunca, hepsi kıyamete kadar hal¬kın önünde duran deliller olmaktadır.
Yine Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğde yalandan korunmuş ol¬masıyla, fem-i saadetlerinden çıkan:
"Ameller niyetlere göre değerlendirilir." [46]
"iddia sahibine delil, inkar edene de yemin gerekir." [47]
"İslam beş temel üzerine kurulmuştur,” [48] gibi ahkama delalet eden sözlerinin de yalandan korunmuş haberler ve deliller olduğu or¬taya çıkmaktadır.

Yine bu sıfatı sebebiyle: "Ey insanlar! Ben, size ancak Allah'ın emrettiğini emrediyor ve O'nun size yasakladıklarından nehyediyo-rum," sözüyle az yukarıda, el-Mikdam rivayetinde geçen: "Allah Rasulü'nün haram kıldığı, Allah'ın haram kıldığı gibidir," [49] sözünün delil oluşu, sabit olmaktadır.
Bu ve benzeri haberler, yalandan korunmuştur/Bu da bize gös¬terir ki, Allah Rasülu (s.a.v) ancak Allah'ın emrettiğini emreder ve O'nun yasakladıklarını nehyeder. Bu durum, bütün emir ve nehiyle-rinin delil olmasını gerekli kılmaktadır.

Yine bu delil sebebiyle Hz. Peygamber'in (s.a.v): "Benden gördü¬ğünüz şekilde namaz kılınız, " [50] sözünün hüccet olduğu, sabit olmak¬tadır. Bu söz hüccet olunca namazı açıklayan bütün fiillerinin de hüccet oluşu sabit olacaktır.

Aynı şekilde: "Hac ibadetlerinizi benden öğreniniz," [51] sözünün hüccet olmasıyla da hacla ilgili fiillerin delil oluşu ortaya çıkmakta¬dır.
Yine aynı delille, Ebu Davud'un (275/888) Irbaz b. Sariye'den (r.h) rivayet ettiği hadisde geçen: "Size, Allah'tan korkmanızı, başı-nızdaki idareci bir Habeşli köle de olsa, dinleyip itaat etmenizi tavsi¬ye ederim. Sizden uzun müddet yaşayanlar, pek çok ihtilaf görecek¬tir. O durumda size, benim sünnetim ve hidayet üzere yürüyen raşid halifelerin gidişatı gerekir. Onlara sımsıkı tutunun, azı dişlerinizle (canla-başla) sarılın. Sonradan uydurulan ve dine sokulan işlerden sakının. Şüphesiz (dince makbul olmayan) yeni şeyler bid'attır. Her bid'at, bir dalalet; her dalaletin sonu ateştir," [52] Peygamber sözleri¬nin de delil olduğu ortaya çıkar.
Bu hadiste geçen sünnete sarılma emrinin hüccet oluşu sabit olunca Hz, Peygamber (s.a.v)'in söz, fiil yahut tasviplerinden oluşan bütün sünnetlerin birer delil olduğu da ortaya çıkmaktadır.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle ilgili haberlerinde, yalan¬dan masum olması sebebiyle ve bunun kesin delaletiyle, Hakim en-Neysaburi'nin (405/1014), İbn Abbas (r.h)'dan rivayet ettiği şu hadişin de delil oluşu ortaya çıkmaktadır. Rivayet şudur: Rasulullah (s.a.v), veda haccında, bize bir hutbe verdi ve bu hutbesinde buyurdu ki: "Şüphesiz şeytan, bu beldenizde Allah'tan başkasına ibadet edil¬mesinden ümidini kesmiştir. Fakat o, bunun dışında, basit gördüğü¬nüz amellerinizle kendisine itaat edilmesine de razı olur. Bu hale düşmekten sakınınız. Şüphesiz ben, size kendilerine sarıldığınızda hiç sapıtmayacağınız iki şey bıraktım: Bunlar, Allah'ın Kitabı ve PeyganıberVnin sünnetidir." [53]

Bu hadiste olduğu gibi Buharı (256/870), Müslim (261/874), Ebu Davud (275/888) ve İbn Mace'nin (273/886) rivayet ettikleri: "Bizim işimizde (dinimizde), dinin kabul etmediği bir şeyi icad eden kişi ve işi reddedilir," [54] hadisi de bir delil olmaktadır.

Gerçekten şu iki haber, -yalandan masum iki haber olmaları se¬bebiyle- Hz. Peygamber (s.a.v)'in kavli, fiili ve takriri bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu, bunlara sarılmanın sapıklık olmadığını, asıl sapıklığın, onları terk edip aksine amel etmekte olduğunu gös¬termektedir. Inşaallah, sana sünnetin bu konuda delil oluşunu göste¬rirken pek çok hadisler zikredeceğiz, onları iyi düşün ve anla. Sakın şeytan, aklını karıştırıp seninle oynamasın.

Bütün bunlardan anladın ki, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğle il¬gili haberlerinde masum oluşu, yukarıda geçtiği gibi bütün sünnet çeşitlerinin delil olduğunu isbat etmede, tek başına bize yetmektedir. Fakat bununla birlikte biz, diğer ismet çeşitlerini de açıklamak ve onun delalet yönünü kuvvetlendirmek istedik. Bunun için diyoruz ki: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, ümmetin üzerinde icma ettiği gibi tebliği zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, sadece tebliğle ilgili haber¬lerinde yalandan korunmuş olmasına ait değildir. Hiç şüphesiz hü¬kümlerin tebliği, sözlü haberle olduğu gibi fiil ve tasvip, emir ve ne-hiyle de olmaktadır. Bütün bunlar, tebliğin bir çeşididir.
Şu halde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in tebliğe ait haberlerin dışında, tebliği zedeleyecek şeylerden korunmuş olması, onun bütün fiil, tas¬vip, emir ve nehiylerinin de bizzat delil olmasını gerekli kılmakta, bunun için başka bir habere ihtiyaç duyulmamaktadır. Yine bilmek¬tesin ki Rasulullah (s.a.v), günah işlemekten korunmuştur. Bu konu¬da değişik görüşte olan ve bunun bazı çeşitlerini kabul edenler de bir hata anında, hemen uyarılmasını ve tasvip edilmemesini gerekli gör¬müşlerdir.

Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v), aslında kendisiyle tebliği kas-detmediği, herhangi bir yemeği yemek veya bir tür şeyi içmek gibi bir fiil yaptığında yahut herhangi bir fiile sükut buyurduğunda veya kendisinden -dünyevi konulardaki konuşmaları gibi- herhangi bir söz çıktığında, Allah Teala tarafından uyarılmıyor ve bu haliyle tasvip görüyorsa o zaman, kendisinden meydana gelen bu şeylerin günah ve hata olmadığına kesin olarak hükmederiz. Bu durumda o şeyler, en azından, alınmasında sakınca bulunmayan bir delil olurlar.

Biz, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisiyle tebliğ kasdetmediği fiil¬lerinin -mesela, tabii fiilleri gibi- delil oluşundan bahsettiğimizde, bununla maksadımız, onların vücub veya menduba delalet ettiği de¬ğildir ki bazıları, bu konuda bizimle çekişmeye girsin. Bundan kasdı-mız, onların, bu fiillerde bir sakınca bulunmadığına veya mübah ol¬duklarına delil olduklarını göstermektedir.

Aynı şekilde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünya meseleleriyle ilgili emir ve nehiylerinin delil oluşlarından maksat da onların, vücub, mendub, haram veya mekruha delalet etmesi değildir. Çünkü Hz. Peygamber (s:a.v), bunlarla -bir alimin cahili, bir dostun dostu irşadı gibi- sadece irşadı kasdetmiştir.
Demek ki, bu fiillerin delaletindeki hüccet olma, bir fiilin yapıl¬masını veya yapılmamasını, kesin veya başka bir şekilde istemeyi ifade eden kullandığımız lügat manasında değildir. Bununla anlatıl¬mak istenen, bu tür fiillerin, bir başkası tarafından işlenmesinin mübah olduğunu göstermektir. Yine bildiğin gibi Hz. Peygamber (s.a.v)'in içtihadla ibadet etmesiyle ve bunda bazen yanılabileceği ko¬nusunda ihtilaf vardır. Caiz görenlere göre de hatasına göz yumul¬mayacağı, aksine, derhal uyanlıp hatasının açıklanacağı bilinmekte¬dir. Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından içtihadı bir hüküm ortaya kon¬duğunda, Allah Teala onu tasvip ve takrir ettiğinde hiç şüphesiz o, icma ile delil olur.

İkinci Delil: Rasulullah'ın (s.a.v) Zamanında Ashab-ı Kiram'ın Sünnete Sarılmasını Allah Teala'nm Tasvip ve Takdir Etmesidir
Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.v), ümmetini, sünnetine sarıl¬maya teşvik ediyor ve ona muhalefetten de sakındırıyordu. Allah kendilerinden razı olsun, gerçekten Sahabe-i Kiram da O'nun bu konudaki emrine yapışıyor, ona uyuyor, bütün söz, fiil ve tasviplerinde kendisine tabi oluyor ve O'ndan sadır olan her şeyi, kendilerine ittibayı gerekli kılan bir delil olarak görüyorlardı.

Ancak bu hüküm, Hz. Peygamber (s.a.v)'in dünyevi konularla il¬gili bir içtihadı olunca o zaman, bunun nasıl ve niçin olduğu konu¬sunda kendisine danışıyorlardı.
Aynı şekilde, kendisinden dini konularda bir içtihad vaki olunca -bir an onun olduğunu düşünelim- içtihad esnasında yahut hüküm bizzat tarafından açıklanınca veya o konuda Allah Teala'nm takrir ve tasvibi gerçekleşmeden önce Ashab-ı Kiram, hükmün işaret ettiği noktalarda kendisiyle konuşup tartışabiliyorlardı.
Yine indirilen bir hüküm, kendilerince anlaşılmaz bir durumda olunca, gerçek olduğuna inanmadıkları için değil, ancak hikmetini anlamak için onu, Hz. Peygamber (s.a.v)'e sorup hakikatim anlama¬ya çalışıyorlardı.

Yine bazı vakitler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in birtakım fiillerinde, -bu fiillerin, özellikle Efendimize has kılınmış olabileceğini düşün¬düklerinden- kendisine tabi olmuyorlardı. Yahut Rasulullah (s.a.v)'ın, kendilerine emrettiği bir fiili, Efendimiz (s.a.v) yapmadığı zaman: "Bu emir, o işin mübah ve ruhsat olduğunu bildirmek için¬dir. Efendimiz (s.a.v), onu yapmadığı için emredilenin dışmdakini yapmak daha faziletlidir," diye düşündüklerinden o fiili yapmıyor¬lardı. Yoksa bu çeşit davranışlar, Rasulullah'a (a.s) uymanın vacib olmadığını ve O'na muhalefetin de yasaklanmamış olduğunu kabul ettiklerinden kaynaklanmıyordu. Çünkü onların diğer davranışları, bunun aksini göstermektedir. Yine malumdur ki Sahabe-i Kiram, Ki-tab'dan hüküm çıkarmaya ve içtihad yapmaya bizden daha muktedir idiler.
Bununla birlikte onlar, başlarına gelen bir hadisede, çözümü için sadece Kur'anla yetinmiyorlar di. Bilakis, başlarına gelen her hadisede, sorma imkanı buldukları müddetçe Rasulullah (s.a.v^a da¬nışıyorlardı.

Eğer onlardan birisi, Efendimiz (s.a.v)'den uzakta bulunduğun¬da başına bir hadise gelirse, onun halli için önce Kitab'da cevabını araştırır, O'nda bir cevap bulamazsa sünnette araştırır, orada da bir cevap bulamazsa kendi görüşüyle içtihad ederdi. Rasulullah (s.a.v)'a döndüğü zaman da durumu O'na arz eder; eğer içtihadında isabetli ise Efendimiz (s.a.v) onu tasvip eder, hatalı ise hatasını gösterir, boyladığında Allah Rasulü (s.a.v) de üç defa: "Evet, iki için de böyledir," buyurdu. [55]
İbn Abdilberr (463/1071), Muaz b. Cebel'den (r.h) şu nakli yapmaktadır. O, demiştir ki: Rasulullah (s.a.v), beni Yemen'e vali olarak gönderdiği zaman bana: "Önüne bir dava getirildiği zaman nasıl hüküm verirsin?" buyurdu.

Ben:
"Allah'ın Kitabı'yla hükme bağlarım," dedim. Efendimiz (a.s): "Allah'ın Kitabı'nda bir çözüm bulamazsan, ne yaparsın?" diye sordu. Ben:
"Allah Rasulü'nün sünnetiyle hüküm veririm," dedim. Efendi¬miz (s.a.v):
"Allah Rasulü'nün sünnetinde de bir çözüm yoksa, ne yapar¬sın?" buyurdu. Ben de:
"Kendi görüşümle içtihad ederim; meseleyi yüzüstü bırakmam," dedim. Bu cevap üzerine Rasulullah (s.a.v) göğsüme vurarak:
"Rasulü'nün elçisini, onun razı olduğu şeyde muvaffak kılan Al¬lah'a hamd olsun..." diye hamd etti. [56]

İbn Abdilberr, Ebu Hureyre'den (r.h) rivayet ediyor: O, de¬miştir ki: "Rasulullah (s.a.v), bir gün, Ubeyy 6. Ka'b'ın (r.h) yanına vardı. O, namaz kılıyordu. Efendimiz (a.s): Ya Ubeyy! diye seslendi. Ubeyy, namaza devam etti. Allah Rasulü'ne icabet etmedi. Namazı hafif tutup Allah Rasulü'ne döndü. Allah Rasulü, kendisine:
'Ya Ubeyy! Seni çağırdığımda bana icabet etmene engel olan neydi?' diye sordu. Ubeyy:
'Namaz kılıyordum, ya Rasulallah,'dedi. Efendimiz (a.s): ' Sen, ayet-i kerime'de: 'Size hayat veren şeye çağırdığı zaman Al¬lah'a ve Rasulü'ne icabet edin,' buyurduğunu bilmiyor musun? diye sorunca, Ubeyy:
'Evet, ya Rasulallah! Biliyorum, inşaallah bir daha böyle yap¬mayacağım, dedi." [57]

Buhari, Ebu Vail Şakik b. Selme'nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Sıffln savaşının yapıldığı ve iki hakemin hüküm verdiği günde Sehl b. Hanifin: 'Ey insanlar, dininize karşı kendi görüşünü¬zü kusurlu görün. Ben, Ebu Cendel'in, anlaşma gereği düşmana tes¬lim edildiği Hudeybiye gününü hatırlıyorum. O an, Rasulullah (s.a.v)'ın emrini geri çevirmeye gücüm yetseydi, mutlaka yapardım. Bizi rezil duruma düşüren bu durum karşısında kılıçlarımızı omuz¬larımıza koymamız, bize, bildiğimiz daha sonraki işleri kolaylaştır¬dı. Fakat bugünkü iş, böyle değil,'dediğini işittim.' [58]

Ebu Ya'la el-Mevsili, Müsned ve Beyhaki, el-Medhal adlı eserinde, Hz. Ömer'in (r.h) şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ey insanlar, dininizin hükümleri karşısında kendi görüşlerinizi kusurlu görün- Ben, Ebu Cendel'in, düşmana geri verildiği Hudeybiye gü¬nündeki halimi hatırlıyorum. Ben, kendi içtihadımla, Rasulullah (s.a.v)'ın emrini değiştirmeye çalışıyordum. Vallahi ben, haktan yüz çevirmiş değildim. Durum, şöyle cereyan etmişti: Rasulullah (a.s) ile Mekke müşrikleri arasında anlaşma metni yazılıyordu. Efendimiz (s.a.v): 'Bismillahirrahmanirrahim yazın,' buyurdu. Müşrikler: 'Söy¬lediklerini kabul ettiğimizi mi zannediyorsun? Söylediğin gibi değil, fakat Bismikellahumme yaz,* dediler. Rasulullah (s.a.v), razı oldu; bense dediklerine yanaşmadım. Ben itiraz edip dururken Rasulullah (s.a.v), bana: 'Ben razı olmuşken, sen razı olmuyor musun?' dedi. O zaman razı oldum."

İmam Ahmed (241/855) ve Buhari (256/870), Hudeybiye hadi¬sesini anlatırken şunları rivayet etmişlerdir: Hz. Ömer (r.h), demişÂ¬tir ki: (Hudeybiye anlaşmasıyla Kabe'yi tavaf etmeden geri dönmeye karar verince) Rasulullah'a (a.s) geldim ve:
"Sen, Allah'ın gerçek peygamberi değil misin?" dedim. "Evet, peygamberiyim," dedi. Ben:
"Bizler hak üzere, düşmanlarımız da batıl üzere değil mi?" de¬dim.
"Evet öyledir," dedi. Ben:
"Öyleyse niçin dinimiz konusunda basit tavizler veriyoruz?" de¬dim. Hz. Peygamber (s.a.v):
"Ben, Allah Rasulü'yüm; O'na isyan edecek değilim. O, benim yardımcımdır," buyurdu. Ben:
"Sen, bize Kabe'ye gidip tavaf edeceğimizi söylemedin mi?" de¬dim.
"Evet, bunu sana söyledim; sana, gelecek yıl muhakkak oraya gideceksin demedim mi?" dedi.
"Hayır," dedim.
"Sen, muhakkak oraya gidecek ve tavaf edeceksin," dedi. Dura¬madım, Ebü Bekir'in yanına gittim. Ona:
"Ya Eba Bekir, bu zat, Allah'ın gerçek peygamberi değil mi¬dir?" dedim.
"Evet, Allah'ın hak peygamberidir/' dedi.
"Biz, hakk üzere, düşmanlarımız da batıl üzere değil midir?" de¬dim. Ebu Bekir:
"Ey adam! O, Allah'ın Rasulü'dür.,Rabbine isyan etmez. Allah, O'nun yardımcısıdır. Sen, O'nun sözüne ve gidişine yapış. Vallahi O, hak üzeredir," dedi.
"Peki O, bize Kabe'ye gideceğimizi ve onu tavaf edeceğimizi söy¬lemedi mi?" dedim.
"Evet, söyledi; sana gelecek yıl oraya gideceğini bildirmedi mi?" dedi.
"Hayır," dedim.
"Sen mutlaka oraya gidecek ve Kabe'yi tavaf edeceksin," dedi.
Hz. Ömer (r.a), anlatmaya devam ediyor: "Bu iş için çok uğraşÂ¬tım. Sonra Kitab'ın hükmü geldi. Fetih Suresi nazil oldu. Allah Rasulü, ilahi haber ve hükümleri okuyup bitirince, ashabına:
'Kalkın, kurbanlıklarınızı kesin, sonra da traş olun,' buyurdu. Vallahi onlardan hiçbiri (üzüntüsünden) ayağa kalkmadı. Rasulullah (s.a.v), aynı emri üç defa tekrarladı. Hiçbiri ayağa kalk¬mayınca, hanımı Ümmü Seleme'nin çadırına girdi ve ona insanlar¬dan gördüğü davranışı anlattı. Ümmü Seleme (r.h):
"Ya Nebiyellah! Sen bunu istiyor musun? Öyleyse çık, hiç kim¬seyle bir şey konuşmadan kurbanlık deveni boğazla ve bir berber ça¬ğır, başını traş etsin,' dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), dı¬şarı çıktı; hiç kimseyle bir şey konuşmadan kuranlık devesini boğazladı. Sonra bir berber çağırdı; berber, başını traş etti. Ashab bunu görünce kalktılar, kurbanlık ^evelerini boğazladılar ve birbirlerini0 traş etmeye başladılar. Öyle bir haldeydiler ki, üzüntüden, neredeyse birbirlerini öldüreceklerdi." [59]

İbn Hacer el-Askalani (852/1448), Fethu'l-Bari adlı eserinde, yukarıdaki hadisin şerhinde: "Ashab-ı Kiram, Rasulullah'ın (s.a.v) kendilerine, müşriklerle savaşmaya izin vereceğini ve onlara gal$ aelerek umrelerini tamamlayacaklarını ümid ederek, verilen emre derhal uymaktan geri kaldılar," demiştir.
İmam Buhari, Ebu Hureyre'den (r.a) rivayet ediyor. O, de¬miştir ki: Hz. Peygamber (s.a.v), ashabına:
"Hiç ara vermeksizinpeşpeşe oruç tutmayın," buyurdu. Onlar: "Siz bunu yapıyorsunuz," dediklerinde Hz. Peygamber (s.a.v):
"Ben, sizin gibi değilim; Rabbim, bana yedirir ve içirir. Siz, bu¬na dayanamazsınız," buyurdu. Fakat onlar, visal orucuna son ver¬mediler. Hz. Peygamber (s.a.v), onlarla, iki gün ara vermeden oruç tuttu. Sonra yeni ayın hilalini gördüler ve ara verdiler*. Bunun üzeri¬ne Hz. Peygamber (s.a.v), onlara ta'zir yollu:
"Şayet hilalgecikseydi, size bunu artıracaktım," buyurdu. [60]
İmam Malik (179/795), Muvatta adlı eserinde, Ata b. Yesar'm şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir adam, oruçluyken hanımını öptü ve bundan büyük haz aldı. Bunun üzerine, durumu sormak üzere ha¬nımını Hz. Peygamber (s.a.v)'e gönderdi. Kadın, Ümmü Seleme'nin (r.h) yanına gitti ve hadiseyi anlattı. JJmmü Seleme (r.h), kendisine, Rasulullah (a.s)'ın da oruçlu iken hanımlarını öptüğünü haber verdi. Kadın, bunu kocasına haber verince, kocası:
'Biz, Allah'ın Rasulü gibi değiliz. Allah, dilediğini Peygamberi¬ne helal kılar,' dedi. Kadın, tekrar Ümmü Seleme'nin yanına gitfy. Hz. Peygamber (s.a.v)'iyanında buldu.'Efendimiz (a.s):
'Bu kadının derdi nedir? Ne istiyor?' diye sordu. Ümmü Seleme (r.h) de kendisine durumu haber verdi. O zaman Hz, Peygamber
(s.a.v):
'Ona, benim oruçlu iken hanımlarımı öptüğümü söylemedin mi?'dedi. Ümmü Seleme (r.h):
'Söyledim. O da gidip kocasına haber verince kocası, biz, Al¬lah'ın Rasulü gibi değiliz. Allah, Peygamberine dilediğini helal kılar demiş,'deyince, Rasulullah (s.a.v)gazablandı ve:
'Ben, sizin Allah'tan en çok korkanınızım ve O'nun çizdiği sınırı en iyi bileninizim,' [61]buyurdu."
İmam Buhari ve Müslim, Hz. Ali'nin şöyle dediğini naklet-miştir: "Ben, kendisinden, çok mezi gelen bir adamdım. Bunu Rasulullah (s.a.v)'a sormaya utandım ve Miktad b. el-Esved'den,
gidip Hz. Peygamber (s.a.v)'e sormasını istedim. O da gidip sordu. Efendimiz (s.a.v): 'Mezigelince abdestgerekir,' buyurdu." [62]

Tirmizi hariç, bir grup hadis imamı, İbn Ömer'den (r.a) şu ha*~ diseyi nakletmişlerdir: İbn Ömer, hayız halinde olan hanımını boşa¬dı. Hz. Ömer, durumu Hz. Peygamber (s.a.v)'e anlattı. Allah'ın Rasulü (s.a.v), buna çok kızdı ve hanımına dönmesini, sonra temizle¬ninceye kadar yanında tutmasını, sonra tekrar hayız görüp boşamak isterse ona yanaşmadan boşamasını emretti ve Allah Teala'mn em¬rettiği iddetin bu şekilde olduğunu söyledi. [63]

İmam Ahmed, Buhari ve Müslim'in, Ya'la b. Ümeyye'den rivayet ettiklerine göre O, şöyle demiştir: Ömer b. Hattab'a (r,a), "Kafirlerin size kötülük etmesinden endişe ederseniz namazı kısalt¬manızda size bir günah yoktur," [64] ayetini okudum ve: "Bugün in¬sanlar, bundan emin değil midir?" dedim. Hz. Ömer (r.a): "Ben de senin gibi bu ayette hayrete düştüm ve Rasulullah'a sordum. Efendi¬miz (a.s): 'Bu, size Allah'ın bir ihsanıdır. Allah'ın ihsanını kabul edi¬niz, [65] buyurdu."
Suyuti (911/1505), demiştir ki: "Ulema, ashabın bu ayetten, düşman korkusu bulunmadığı zaman, namazı kısaltmanın kalktığı¬nı anlamışlar; Hz. Peygamber (s.a.v), kendilerine her iki halde bu¬nun bir ruhsat olduğunu bildirmiştir." [66]

Buhari ve İbn Abdilberr, İbn Ömer'in (r.h) şöyle dediğim rivayet etmişlerdir: "Rasulullah (s.a.v), Ahzab günü (Hendek Sava-şı'nda), 'Ben-i Kurayza'ya varmadan, kimse ikindi namazını kılma¬sın,' buyurdu. Bazıları yolda iken ikindi namazına ulaştılar. Içlerinden bir kısmı: 'Ben-i Kurayza'ya varmadan namazı kılmayalım,' de¬diler. Bazıları da: 'Hayır, kılalım. Rasulullah bizden bunu istemedi,' diyerek ikindiyi kıldılar. Durum Hz. Peygamber'e (s.a.v) aktarılınca, hiçbirine kızmadı." [67]

Yine rivayet edilir ki, ashabdan iki kişi, beraberce yolculuğa çık¬tılar. Namaz vakti geldi. Yanlarında su yoktu. Teyemmüm abdesti alıp namazlarını kıldılar. Sonra, vakit çıkmadan su buldular. İçlerin¬den birisi, su ile abdest alıp namazını iade etti, diğeri etmedi. Hadise Hz. Peygamber'e (s.a.v) intikal edince, ikisini de doğru buldu ve na¬mazı iade etmeyene: "Sünnete uydun, kıldığın namaz sana yeterli¬dir," dedi. Namazını iade edene de: "Sana da iki kat ecir vardır,"'bu¬yurdu. [68]

İçlerinde, Hz. Ömer ve Hz. Muaz'ın (r.a) da bulunduğu sahabeden bir grup, yolculuk yapıyorlardı. Hz. Ömer ve Muaz'ın gusül abdesti almaları icab etti. Yanlarında su yoktu. Herbiri içtihadını ortaya koydu. Muaz (r.a), toprakla yapılacak temizliği su ile yapıla¬na kıyas etti ve cünubluktan temizlenmek için bütün vücuduyla top¬rakta yuvarlanıp sonra namaz kıldı. Hz. Ömer ise bunu yeterli bul¬madı ve namazım tehir etti. Rasulullah (s.a.v)'a döndüklerinde ken¬dilerine işin doğrusunu açıklayarak Hz. Muaz'ın kıyasının yanlış ol¬duğunu, çünkü onun, "Su bulamadığınız zaman temiz bir toprakla teyemmüm yapın, yüz ve ellerinize mesh edin," [69] ayetine ters düştü¬ğünü söylemiş ve ona, teyemmümün yer ve şeklim gösterek: "Böyle yapman sana yeterlidir," buyurmuş Hz. Ömer'e de teyemmümün, küçük hadesi ortadan kaldırdığı gibi büyük (hayız ve cünubluk gibi) hadesi de ortadan kaldıracağını, hem ayet-i kerime'de zikredilen ve teyemmümün yeterli olduğu, kadınlara dokunmakla kasdedilenin (Öpmek, ellemek gibi) cimaya sevkeden şeyler olmayıp, bizzat cima-nın kendisi olduğunu anlatmıştır. [70]

Bu ve bunlardan başka pek çok rivayet, bize az önce konu başın¬da açıkladığımız delilin doğruluğunu göstermektedir.

Üçüncü Delil: Kitab-ı Kerim Kur'an-ı Hakim'dir
Allah Teala'mn Kitabı, sünnetin delil oluşunu kesin olarak ifade eden pek çok ayet-i kerimeyle doludur.

Bu ayet-i kerimeler, birkaç gruba ayrılmaktadır. Bazen bir ayet-i kerime, birden fazla gruba ait olabilmektedir. Biz, burada beş gru¬bu zikretmekle yetineceğiz.

Birinci Grup Ayetler:
Hz. Peygamber (s.a.v)'e iman etmenin vacib olduğunu gösteren ayet-i kerimelerdir.
Burada Hz. Peygamber'e imanla anlatılmak istenen, O'nun pey¬gamberliğini ve Kur'an'da zikri geçsin veya geçmesin, O'nun Allab katından getirdiği bütün şeyleri tasdik ve kabul etmektir. Yine Hz. Peygamber'e uymamanın ve hükmüne rıza göstermemenin imanla bağdaşamayacağını ifade eden ayet-i kerimeler de bu gruba girer.

Şimdi ilgili ayet-i kerimeleri ve ulemanın yaptığı bazı açıklama¬ları sunuyoruz:
Allah Teala şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler! Allah'a, Pey-gamberi'ne, indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği Kitab'a (tam manasıyla) iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını ve kıyamet gününü inkar ederse, tam manasıyla sapıtmıştır." [71]
"Artık Allah'a, Rasulü'ne ve indirdiğimiz nara (Kur'an'a) iman edin, Allah, yaptıklarınızdan tamamen haber dardır,' [72]

"Rasulüm de ki: Ey insanlar! Gerçekten ben, sizin hepinize ge¬len, Allah'ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu O'nundur. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. Onun için Allah'a ve O'nun bütün kelimelerine iman eden o ümmi Peygambere iman edin ve o Peygambere uyun ki, doğru yolu bulaşı-
nız.' [73]

Kad-ı Iyaz (544/1149), demiştir ki: "Allah'ın peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v)'e iman, kesin bir farzdır. İman ancak O'nunla tamam olur ve İslam ancak O'nunla sıhhat bulur," [74] Allah Teala, buyurmuştur ki: "Kim Allah'a ve Rasulü'ne iman etmezse bilsin ki muhakkak biz, kafirler için tutuşmuş bir ateş hazırladık." [75]
Allah Teala, yine buyurur ki: "(Ey Rasulüm) Gerçekten biz, seni (ümmetine) şahid (Cennetle) müjdeleyici (Cehennemle) korkutucu bir peygamber olarak gönderdik ki siz insanlar, Allah'a ve Peygamberine iman edesiniz. Rasulü'ne yardım edip O'nu yüceliksiniz ve sabah aksam Allah'ı teşbih edesiniz." [76]

Allah Teala, buyurur: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasulü'ne iman eden, sonra imanlarında asla şüpheye düşmeyen ve Allah yo¬lunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar, gerçekten sadık kimselerdir." [77]

Bir başka ayet: "Mü'minler ancak Allah'a ve Rasulü'ne gönül¬den iman etmiş kimselerdir. Onlar, o Peygamber'le toplu bir iş üze¬rinde bulundukları vakit, O'ndan izin isteyip O da izin vermedikçe bırakıp gitmezler. (Rasulüm) Şu, senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve Rasulü'ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağış dile; Allah çok mağfiret edici ve merhametlidir." [78]

İmam Şafii (204/819), demiştir ki: "Allah Teala, kendisine ve Rasulü'ne imanı, diğer bütün amellerin başlangıcı ve kamil imanın kaynağı yapmıştır. Bir kul, Allah'a iman edip de Rasulü'ne iman et¬mese, imanı tamam ve sahih olmaz. Hatta kabul görmez. " [79]

İbn Kayyım el-Cevziyye (751/1350) ise şöyle demektedir: "Al¬lah Teala, Ashab-ı Kiram'ın, Hz. Peygamber'le toplu bir işteyken on¬dan izin almadan herhangi bir yola ve yere gitmemelerini, imanın gereklerinden kılınca, O'nun izni olmaksızın, ilmi bir mezhebe ve hükme gitmemeleri, daha öncelikli olarak imanın bir gereği olmakta¬dır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle bir konudaki izni ise getirdiği va¬hiy ve sünnetin o şeye izin verdiğini göstermesi ile bilinmektedir." [80]

Allah Teala, buyurur: "Güçsüz durumda bulunanlar, hasta olanlar ve infak edecek bir şey bulamayanlar, Allah ve Rasulü'ne sadakatlerini korudukları takdirde kendilerine, cihaddan geri kal¬dıkları için bir günah yoktur. İyilik sahiplerini ayıplamaya bir yol yoktur. Allah Gafur ve Rahlm'dir." [81]

Ebu Süleyman el-Hattabi (388/998), demiştir ki: "Ayet ve ha¬dislerde geçen nasihat, kendisi için nasihat yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir. Nasihata tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın lügat manası, ihlas ve samimiyettir.
Buna göre Allah Teala için nasihat, O'nun birliğine doğru bir şekilde itikad etmek, O'nu layık sıfatlarla vasfetmek, hakkında caiz olmayan şeylerden tenzih etmek, sevdiği şeylere rağbet, gazablandığı şeylerden nefret ve ibadetinde ihlas üzere hareket etmektir.

Allah'ın Kitabı için nasihat; ona iman, onunla amel, güzel oku¬mak, kıraati anında huşu üzere olmak, onu yüceltmek, onu anlamak ve hükümlerine vakıf olmak, haddi aşanların hevalarına göre yo¬rumlarından ve dinsizlerin hücumlarından onu korumaktır. Allah'ın Rasulü için nasihat ise O'nun peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında kendisine var güçle itaat etmektir."

Ebu Bekir el-Acuri, demiştir ki: 'Allah'ın Rasulü için nasihat, O'nu desteklemek, kendisine yardım etmek, hayatta ve vefat ettikten sonra himaye etmek; sünneti öğrenip savunarak, halk arasında yaya¬rak, yüce ahlakı ve güzel edebiyle ahlaklanarak O'na ait şeyleri ihya etmektir."
Ebu İbrahim İshak et-Tucibi (Ö.352 h.), demiştir ki: "Rasu-lullah (s.a.v) için nasihat, getirdiklerini tasdik, sünnetini tatbik, onu yaymak ve buna teşvik, Allah'a, Kitabı'na, Rasulü'ne, O'nun sünneti¬ne ve onunla amele davet etmektir." [82]

Allah Teala, buyurur ki: "Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Rasu¬lü'ne gelin,' denildiği zaman, münafıkların, kibirlenerek senden yüz çevirdiklerini görürsün."' [83]

Yine Allah Teala, buyurur: "(Bazı İnsanlar) Allah'a ve Rasu¬lü'ne inandık ve itaat ettik diyorlar, sonra da içlerinden bir grup yüz çeviriyor. Onlar gerçekten mü'min değillerdir."
"Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldıklarında, içlerinden bir kısmının yüz çevirip döndüğünü gö¬rürsün!"
"Ama eğer (Allah ve Rasulü'nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise itaat içinde gelip boyun eğerler."
"Bunların kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve Rasulü'nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar1? Hayır, gerçekten onlar zalim kimseler¬dir."
"Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasulü'ne çağrıldık¬ları vakit, mü'minlerin sözü, ancak: 'Dinledik ve itaat ettik,' demele¬ridir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir."
"Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat eder, Allah'tan içtenlikle korkar ve O'na isyandan sakınırsa, işte onlar, saadeti ele geçiren kimseler¬dir."
"Bir de münafıklar, kendilerine emrettiğin zaman, muhakkak (savaşa ve hicrete) çıkacaklarına dair en kuvvetli yeminler ettiler. (Ey Rasulüm, onlara) de ki: Yalan yere yemin etmeyin. Sizden istenen halis bir itaattir. Muhakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haber¬dardır. "
"(Ey Rasulüm) de ki: Allah'a itaat edin, Peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz Peygambere düşen tebliğ, size düşen de itaat etmektir. Eğer O'na itaat ederseniz hidayete erersiniz; Peygam¬bere düşen, sadece hakkı açıkça tebliğ etmektir." [84]

İmam Şafii (204/819), demiştir ki: "Allah Teala, bu ayet-i kerimelerde insanlara, onların aralarında hüküm vermesi için Rasulullah (s.a.v)'a davet edilmelerinin, aslında, Allah'ın hükmüne bir davet olduğunu bildirmiştir. Çünkü aralarında hakem, Allah'ın Rasulü'dür. Allah farz kıldığı için O'nun Rasulü'nün hükmüne tes¬lim oldukları zaman hakikatte onlar, Allah'ın hükmüne teslim olmuş olacaklardır." [85]

Allah Teala, buyurur: "Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadına, kendi işlerinden dolayı Allah'ın ve Peygamberin hükmüne aykırı olanı seçme hakkı yoktur. Kim, Al¬lah'a ve Rasulü'ne isyan ederse açık bir şekilde sapıtmış olur." [86]

İbn Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Allah Teala, bir mü'min için Allah ve Rasulü'nün hükmünden sonra başka şeyi seçme hakkı¬nın bulunmadığını, böyle bir tutum içine girenin, apaçık sapıtacağı¬nı haber vermiştir." [87]

Allah Teala, buyurur: "Hayır, Rabbine yemin olsun ki, araların¬da çıkan bir anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hü¬kümden, içlerinden hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar." [88]

İbn Kayyım el-Cevziyye, demiştir ki: "Allah Teala, kullarının (büyük-küçük) aralarında çıkan her anlaşmazlıkta, Rasulü'nü ha¬kem yapmadıkça mü'min olamayacaklarına zatı üzerine yemin etti.

İmanlarının kabulü için sadece O'nu hakem seçmeyi yeterli bul¬mayıp verdiği karar ve hükümlerden, içlerinde herhangi bir darlık ve sıkıntının bulunmamasını ileri sürdü. Bununla da yetinmeyip veri¬len hükme tam teslimiyetle boyun eğmelerini istedi.” [89]

İmanı Şafii (r.h) demiştir ki: "En doğrusunu Allah bilir, bize ulaşan haberlere göre bu ayet-i kerime, Zübeyr b. Avvam (r.a) ile arazi konusunda çekişmeye giren bir adam hakkında nazil olmuştur. Davayı, Hz. Peygamber'e götürdüklerinde, Allah Rasulü, Zübeyr'in (r.h) lehine hüküm vermiştir. Verilen hüküm, Rasulullah'a ait bir uy¬gulama olup Kur'an'da, buna dair bir ayet yoktur, Allah en iyisini bilir, Kur'an da bu anlattığıma delalet etmektedir. Çünkü bu konuda Kur'an'da bir hüküm olsaydı, ilgili ayetler bulunurdu." [90]

İmam Şafii (r.h), özetle şunu demek istiyor: Ayet-i kerime'nin nüzulüne sebep olan hadisedeki hüküm, Allah'ın Kitabı'nda açıkça mevcut değildir. Hüküm, Allah Rasulü'ne aittir. Çünkü bulunmuş ol¬saydı imansızlık, Kitab'm hükmünü reddedişlerinden ve ona teslim olmayışlarından olur, Rasulullah'm hakem seçilmeyişinden, hükmü¬ne teslim olmayışından ve karara karşı iç sıkıntısından kaynaklan¬mazdı. Bu durumda zahiren şöyle denilirdi: "Rabbine yemin olsun ki onlar, Kitab'ın hükmünü kabul edip ona teslim olmadıkça, iman et¬miş olmazlar." Böyle bir ifade bulunmadığına göre bu hükmün, Rasulullah'a ait olduğu anlaşılır.

İkinci Grup Ayetler:
Bu gruptaki ayetler, Rasulullah (a.s)'m, Kitab'ı (Kur'an'ı) açıklayıcı -Allah'ın hükmüne uygun olarak-, Allah Teala katında makbul olacak şekilde şerh edici olduğunu ve Hz. Pey-gamber'in ümmetine Kitab'ı ve hikmeti (sünneti) öğrettiğini gösteren ayet-i kerimelerdir.

Biz, hikmete, İmam Şafii ve başkalarının dediği gibi sünnet manasını verdik. Hikmetin de Kur'an manasına geldiğini kabul etme durumunda, Rasulullah'm (s.a.v) onu ümmetine öğretmesinden anla¬şılması gereken, Kur'an'ı şerh, mücmelini beyan ve müşkilini tavzih etmesidir. Bu da O'nun Kitab'a getirdiği sözlü, fiili ve takriri açıkla¬malarının delil olmasını gerektirir. Şimdi ilgili ayetleri görelim:
Allah Teala, buyurur ki: "İnsanlara kendilerine indirileni açık¬laman için sana Kur'an'ı indirdik. Belki düşünüp anlarlar." [91]
"Biz bu Kitab'ı sana, sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi in¬sanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indifdik." [92]
"Nitekim kendi içinizden size, ayetlerimizi okuyan, sizi kötülük¬lerden temizleyen, size Kitab'ı ve hikmeti ta'lim edip bilmediklerinizi öğreten bir Rasul gönderdik." [93]
"And olsun ki, içlerinden, kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan (kötülük ve küfür kirinden) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü'minlere bü¬yük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki onlar, daha Önce apaçık bir sapıklık içinde idiler." [94]
"(Okuma yazma bilmeyen) ümmilere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları küfür ve isyan kirlerinden temizleyen, onla¬ra Kitab'ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O'dur. Şüphe¬siz onlar, Önceden apaçık bir sapıklık içindeydiler." [95]
"Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere in¬dirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın. Allah'tan korkun. Bilin ki Al¬lah, herşeyi hakkıyla bilmektedir," [96]
"Allah, sana, Kitab'ı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti, Allah'ın sana ihsanı çok büyüktür." [97]
"(Ey Peygamber hanımları!) Evlerinizde okunan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah, herşeyin iç yüzünü bilen ve herşeyden haberdar olandır." [98]
İmam Şafii (r.h) (204/819), demiştir ki: "Allah Teala, 'Kitab' deyince Kur'an'ı, 'hikmet' ile de -görüşlerine katıldığım ehl-i Kur'an alimlerin dediği gibi- Rasulullah'm sünnetini kasdetmiştir. Bu gö¬rüş, Kur'an'ın ifadesine uymaktadır. Allah, en iyisini bilir. Çünkü Kur'an, Önce Kitab'ı, peşinden hikmeti zikretmiştir. Allah Teala da kendilerine, Kitab ve hikmeti öğretmekle kullarına yaptığı ihsanı zikretmektedir. Allah, en doğrusunu bilir. Buradaki hikmetin, Rasulullah'ın sünnetinden başka bir şey olduğunu söylemek de uy¬gun değildir. Sebebi şudur: Allah Teala, hikmeti, Kitab'la yanyana zikretmiştir. Ayrıca Peygamberine itaati ve herkese onun emrine uy¬mayı farz kılmıştır. Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetinden başÂ¬ka hiçbir söz için 'farz' denilmesi caiz değildir. Bunun sebebi de Al¬lah Teala'nın, Rasulü'ne imanı, kendisine iman ile beraber zikr ve emretmesidir." [99]

İmam Şafii (r.h), bu ifadeleriyle şunu açıklamak istiyor: Allah Teala, bütün bu ayetlerde hikmeti, Kitab üzerine atfederek zikret¬miştir. Atıfla, yanyana zikredilen iki şey aynı olmayacağı için bura¬daki hikmet, sünnettir. Ayrıca hikmetin, Kitab ve sünnetin dışında başka bir şey olması da sahih değildir. Çünkü Allah Teala, bize hik¬meti öğreterek ihsanda bulunduğunu bildirmiştir. Böyle bir ihsan, ancak doğru, gerçek ve katındaki ilmine uygun bir şeyle olabilir. Şu halde hikmet, Kitab (Kur'an) gibi uyulması gereken bir şeydir. Özel¬likle Allah Teala'nın, hikmetle Kitab'ı beraber zikrettiğini düşünür¬sek, söylediğimiz daha rahat anlaşılır. Hem Allah Teala, bize, ancak Kitabı'na ve Rasulü'nün sünnetine uymamızı emretmiştir. Şu halde hikmetin sünnet olduğu ortaya çıkmaktadır.

Üçüncü Grup Ayetler:
Bu gruptaki ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)'e emir ve nehiylerinde mutlak olarak uymanın vacib, O'na ita¬atin Allah'a itaat olduğunu gösteren, kendisine muhalefetten ve sün¬netini değiştirmekten sakındıran ayet-i kerimelerdir.

Allah Teaia, buyurmuştur ki: "Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin ki, merhamet olunasınız." [100]
"De ki: Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin. Eğer itaatten yüz çevirir¬seniz (şüphesiz bilin ki) Allah kafirleri sevmez." [101]
"Ey iman edenler! Allah ve Rasulü'ne itaat edin. Dinlediğiniz halde O'ndan yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde, işittik diyenler gi¬bi olmayın." [102]
"Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. İsyandan sakının. Eğer itaatten yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasulümüze düşen, sadece apaçık tebliğdir." [103]
"Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; yoksa dağılırsınız ve gücünüz gider. Sabredin; şüphesiz Allah, sabredenler¬le beraberdir." [104]
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin ve Peygambere de itaat edin. (İnkar ve isyanlarla) amellerinizi boşa çıkarmayın." [105]
"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan ulü'l-emre (idarecilere) de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düştüğünüzde, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Al¬lah'a ve Rasulü'ne götürün. Böyle yapmanız, sizin için daha hayırlı ve sonuç olarak daha güzeldir." [106]
Kad-ı Iyaz (544)1149), Ata'dan, İbn Abdilberr (463/1071) Beyani'l-İlim'de ve Beyhaki (458/1066) el-Medhal'de Meymun b. Mihran'dan, şunu rivayet etmişlerdir: "Bir davayı Allah'a götür¬mek, onu Kitabı'na arzetmektir."

İmam Şafii (204/819), demiştir ki: "Alimlerin bir kısmı, ayette geçen ulü'l-emirden maksadın, Rasulullah'ın düşmanı takibe gönder¬diği seriyyelerin başındaki insanlar olduğunu söylemiştir. En doğru¬sunu Allah bilir. Bize verilen haber böyle. Allah daha iyisini bilir; bu, şöyle diyenin sözüne benziyor: 'Mekke civarında yaşayan Araplar, disiplinli yönetim bilmezlerdi. Bir idari disiplin içinde, bazısının di¬ğerlerine itaat etmesini gururlarına yediremezlerdi. Allah Rasulü'ne itaatle boyun eğdiklerinde, bu itaati, Rasulullah'tan başkası için uy¬gun görmüyorlardı. Bunun için Rasulullah'ın başlarına tayin ettiği idarecilere itaat etmeleri emredildi. Bu, mutlak manada bir itaat de¬ğildir. Kendileri ve idareciler için istisnaları vardır. Bunun için: 'Herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz,, onu, Allah'a ve Rasulü'ne götürün (onların talimatına göre halledin)' buyurdu." Al¬lah, en doğrusunu bilir. Ulü'l-emre itaatten sonra böyle emir verilme¬si, onlarla halk arasında bazı anlaşmazlıkların olacağını ve bunun hal çaresinin, Allah ve Rasulü'ne götürmek olduğunu gösteriyor ve ayet şunu da ifade ediyor: İhtilafa düştüğünüz zaman, bu konuda Al¬lah ve Rasulü'nün hükmünü biliyorsanız, onlara arzedin; eğer bilmi¬yorsanız, yanına vardığınızda Rasulullah'a veya sizden onunla bulu¬şan birisine sorun. Çünkü bu, kimsenin itiraz etmediği bir farzdır. Ayet-i kerime'de: "Allah ve Rasulü, herhangi bir işe hüküm verdiği zaman, mü'min bir erkek ve kadın için o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur." [107] buyuruhnuştur.

Rasulullah (s.a.v)'ın vefatından sonra, bu şekil bir çekişmeye düşen kimse, meseleyi, önce Allah'm (Kitabı'nda getirdiği) hükmüne, sonra da Rasulü'nün (sünnetiyle ortaya koyduğu) kararma götürür. Eğer o konuda, Kitab ve sünnette veya herhangi birinde bir hüküm ve açıklama yoksa, başka ayet-i kerimelerde belirtildiği gibi Kitab ve sünnete dayanarak kıyasa gider. [108]

Hafız İbn Hacer (852/1448), Fethu'l-Bari adlı eserinde, önce ulemanın, ayette bahsedilen ulül-emrin kimler olduğu hakkındaki ihtilaflarını açıklıyor ve ulü'1-emr, idareciler mi yoksa alimler midir? görüşleri içerisinden birinci gurubun tercihe şayan olduğunu belirtip bir önceki ayetin de buna delalet ettiğini söylüyor. Bu ayet şudur: "Allah size, mutlaka, emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde, adaletle hükmetmenizi emreder." [109]
Daha sonra şunları naklediyor: Ayet-i kerime'de, hakikatte ita¬at edilen sadece Allah Teala olmakla birlikte ''Allah'a itaat edin," şeklinde itaat fiilinin tekrar edilmesi ve bunun ulü'i-emr için ayrıca kullanılmaması, mükellef olunan şeylerin kaynağının sadece Kur'an ve sünnet olduğunu göstermek içindir. Sanki şöyle denilmiş oluyor:
"Kur'an'ın size emrettiği konularda, Allah'a itaat edin. Ayrıca Kur'an'dan açıkladığı konularda ve sünnetiyle ortaya koyduğu hu¬suslarda Peygambere de itaat edin."
Yahut ayetin manası şöyle olur:
"Tilavetiyle ibadet yapılan vahiyle (Kur'an'la), size emrettiği şeylerde Allah'a itaat edin ve Kur'an olmayan vahiyle (sünnetle), size emrettiği şeylerde de Peygambere itaat edin..."
Tabiin'den bir zatın, Beni Ümeyye idarecilerinden birine verdiği cevap ne kadar güzeldir. İdareci, kendisine: "Allah Teala, 've sizden olan idarecilere itaat edin,' ayetinde sizin bize itaat etmenizi emret¬miyor mu?" diye sorunca, o zat:
"Hayır, siz, hakka muhalefet ettiğiniz için size itaat ortadan kalkmıştır. Çünkü, aynı ayetin devamında: 'Herhangi bir konuda an¬laşmazlığa düşerseniz -eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız-onu Allah'a ve Rasulü'ne götürün,' buyurulmaktadır. [110] Sizse bunu yapmadınız," demiştir. [111]

Şerefüddin et-Tayyibi (743 h.), demiştir ki: [112] "Allah Teala: 'Peygambere itaat ediniz/ buyururken, itaat ediniz fiilini ikinci kez zikretti ki, Hz, Peygambere mutlak ve müstakil olarak itaatin vacib olduğu anlaşılsın. Fakat ulü'l-emir'de aynı emir tekrarlanmadı. Al¬lah Teala, bununla, idareciler içinde kendisine itaatin vacib olmaya¬cağı kimselerin de bulunabileceğine işaret etmiş ve bu: Aranızda herhangi bir konuda anlaşmazlığa düştüğünüz zaman, onu, Allah ve Rasulü'ne götürünüz,'ayetiyle açıklamıştır."

Ayette, sanki şöyle denilmiş oluyor: "Eğer idarecileriniz, hakka uymazlarsa, onlara itaat etmeyin ve ihtilafa düştüğünüz şeyi (hallet¬mek için) Allah'ın ve Rasulü'nün hükmüne müracaat edin."

ÃŽbnu'l-Kayyım (751/1350), demiştir ki: "Allah Teala, kendisine ve Rasulü'ne itaati emretti. Peygambere emrettiklerini, Kitab'a (Kur'an'a) arzetmeksizin, bizatihi kendisine itaatin vacib olduğunu bildirmek için 'Peygambere de itaat ediniz,' buyurarak 'itaat' emrini tekrarladı. Hz. Peygamber (s.a.v), bir emir verdiği zaman, o emir Kur'an'da bulunsun bulunmasın, mutlak ve müstakil olarak kendisi¬ne itaatin vacib olduğunu bildirdi. Çünkü O'na Kitab ve beraberinde benzeri değerde sünnet verilmiştir.

Allah Teala, ulü'l-emre müstakil olarak itaati emretmedi. Aksi¬ne fiili hazfedip onlara itaati, Peygambere itaatin içinde emretti. Bu¬nunla onlara, ancak Peygamberin itaatine bağlı olarak itaat edilece¬ğini, onlardan, Peygamberin taatine uygun emir verene itaatin vacib; onun getirdiği hükümlerin tersine emir verenlere hiçbir şekilde itaat etmenin gerekmeyeceğini bildirmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), sahih hadislerinde şöyle buyurmuştur:
Yaratana isyanda, kula itaat yoktur:' [113] 'İtaat ancak hayırda olur.' [114]
İdareciler hakkında: 'Sizden kim, bir günahı emrederse, asla kendisine kulak verilmez ve itaat edilmez,' [115] buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v)'e, başlarındaki komutan ateşe girmelerini emretmiş, ona girmek isteyen bazı kimseler kendisine haber verilince:
'Eğer ona girselerdi, bir daha ondan çıkamaz, Cehennemde de ondan kurtulamazlardı,' [116] buyurmuştur.

Halbuki onlar, ateşe, komutanlarına bir itaat olarak giriyorlar¬dı ve bu emre uymanın, kendilerine vacib olduğunu zannediyorlardı.
Fakat onlar, yanlış ve noksan içtihad yaptılar, Allah'a isyan olan bir emre uymaya kalktılar, Rasulullah (s.a.v)'tan o konuda bir emir gelmemesine ve dinde de bu iş yasak olmasına rağmen onlar, her konuda emre itaat gerekir, fikrine vardılar; böylece içtihadların-da hata ve acze düştüler. 'Bu yaptığımız, Allah ve Rasulü'ne bir itaat midir, yoksa değil midir?' diye hiç araştırmaksızın, nefislerine azap etmeye ve onu helake kalkıştılar. Onlar, bunu bilmediklerinden de ol¬sa, emre itaat ediyoruz diye yaptılar. Sonunda, yukarıdaki tehditle karşılaştılar. Bunun yanında bir de Allah'ın, Peygamberiyle gönder¬diklerine apaçık ters düşen konularda, bir başkasına itaat eden kim¬senin halini düşün!..

'Sonra Allah Teala, rnü'minlere -eğer imanlarında sadık iseler-anlaşmazlığa düştükleri şeyleri, Allah ve Rasulü'ne götürmelerini emretti ve böyle yapmalarının, dünyada kendileri için daha hayırlı, ahirette de sonucun daha güzel olacağını bildirdi.'
'Bu ayet-i kerime, birçok şeye işaret etmektedir:
1- Mü'minler, bazen muhtelif konularda ihtilaf ve anlaşmazlığa düşebilirler; ancak bununla, imandan çıkmış olmazlar.
. 2- Ayet-i kerime'de: 'Herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz...' şeklindeki şartın, umumilik ifade eden bir kelime ile zikredilmesi, küçük-büyük, açık-gizli, mü'minlerin anlaşmazlığa düştüğü herşeyi içine almaktadır. Şayet anlaşmazlığa düşülen şeylerin hükmü, Al¬lah'ın Kitabı'nda ve Rasulü'nün sünnetinde açıklanmasaydı veya bunlar kafi gelmeseydi Allah, onlara götürme emrini vermezdi. Çün¬kü Allah Teala'nın, bir anlaşmazlık olunca, onu bu çekişmeyi halle¬demeyecek bir mercie götürmeyi emretmesi mümkün değildir.
3- Ümmet, davayı Allah'a götürmenin, O'nun Kitabı'na arzet-mek, Rasulullah (s.a.v)'a götürmenin ise hayatta iken kendisine, ve¬fatından sonra da sünnetine arzetmek olduğuna icma etmişlerdir.
4- Allah Teala, herhangi bir anlaşmazlık halinde, meseleyi Allah ve Rasulü'ne götürmeyi, imanın bir gereği ve zarureti yapmıştır. Öyle ki, bu arz yapılmayınca iman da ortadan kalkacaktır. Bir şeyi gerektiren sebebin yok olmasıyla, ona bağlı olanın da yok olması gibi. Özellikle bu iki şey arasındaki mülazemet ve gereklilik daha kuv¬vetlidir. Çünkü bu, iki taraflıdır. Onlardan birisi yok olursa, diğeri de ortadan kalkacak durumdadır.

Sonra Allah Teala, meseleyi, Allah ve Rasulü'ne arzetmenin, kendileri için daha hayırlı ve sonuç olarak da daha güzel olduğunu bildirmiştir." [117]
Allah, kendisine rahmet etsin; müellif, kitabında çok güzel pit ve çok doğru izahlarda bulunmuştur. Rasulullah (s.a.v)'a itaati emreden ayetleri sunmaya devam edelim:
Allah Teala, buyurmuştur ki: "Ey iman edenler! Sizi hayat ve¬ren şeye çağırdıklarında, Allah'a ve Rasulü'ne icabet edin. Biliniz ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Şüphesiz O'nun huzu¬runda hasredileceksiniz." [118]
"Biz, her peygamberi, -Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi Allah'ı çok fazla affedici, esirgeyici bulurlardı." [119]
"Peygamber size neyi verdi ise onu alıp yapın; sizi neden sakın¬dırdı ise ondan da sakınıp kaçın." [120]
"Kim, Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse işte onlar, Allah'ın ken¬dilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddikler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır." [121]
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Al¬lah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim, Allah ve Rasulü'ne itaat ederse, büyük bir kurtuluşa ermiş olur." [122]
"Muhakkak ki sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmektedir¬ler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Artık kim ahdini bo¬zarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah, ona büyük bir mükafat verecektir." [123]
"Biz, seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, şahid olarak Allah yeter. Kim, Peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına koruyucu ve gözetici gönder¬medik." [124]
İmam Şafii (204/819), demiştir ki: "Allah Teala, yukarıdaki son iki ayette, onların Hz. Peygamber (s.a.v)'e bey'atlarının kendine yapılan bey'at, ona itaatlerinin de kendine yapılan itaat olduğunu bildirmiştir." [125]
Yine Allah Teala, buyurmuştur ki: "Kim, Allah'a ve Peygambe-ri'ne itaat ederse, Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere koya¬caktır. Onlar, orada devamlı kalacaklardır. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de Allah ve Peygamberi'ne isyan eder ve Allah'ın koydu¬ğu sınırları aşarsa, Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır." [126]
"(Ey müzminleri) Peygamberi, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek (savaştan veya başÂ¬ka bir işten) sıvışıp gidenleri, muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu se¬beple, O'nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesin¬den veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsın¬lar." [127]
"Kendisine doğru yol belli olduktan sonra, kim, Peygambere karşı çıkar ve mü'minlerin yolundan başka bir yola girerse, onu, gir¬diği yolda ve sapıklıkta bırakırız; ahirette de Cehenneme sokarız. O, ne kötü bir yerdir." [128]
"Kim, Allah'a ve Peygamberi'ne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır." [129]
"Şu muhakkak ki Allah, kafirleri rahmetinden kovmuş ve onla¬ra çılgın bir azap hazırlamıştır. Onlar, orada ebedi olarak kalacak¬lar, kendilerini koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulacaklar¬dır. Yüzleri ateşte eurilip çevrildiği gün, 'Eyvah bize! Keşke, Allah'a itaat etseydik. Peygambere de itaat etseydik,' derler." [130]
"inkar edenler, Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğ ru yol belli olduktan sonra Peygambere karşı gelenler, Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. Ey iman edenler, Allah'a itaat edin. Peygambere itaat edin. (İnkar ve is¬yanla) amellerinizi boşa çıkarmayın." [131]
 

[TB] Benzer konular

H

haydarý kerrar

Guest
Ynt: SÜNNETİN DELİL OLUŞUNUN DELİLLERİ

Dördüncü Grup Ayetler:
Burada vereceğimiz ayetler, Hz. Peygamber'den sadır olan bütün söz ve fiillerde Ö'na tabi olmanın ve kendisini örnek almanın vacib olduğunu, Allah'ın muhabbetinin tah¬sili için O'na uymanın gerekli bulunduğunu gösteren ayet-i kerimelerdir.
Allah Teala, buyurmuştur ki: "Rasulüm, onlara de ki: Eğer siz, Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia ediyor)sanız; derhal bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok affedi¬ci ve çok merhametlidir." [132]

Kad-ı Iyaz (554/1149), Şifa'da, Hasan el-Basri'nin (110/728), şöyle dediğini nakletmiştir: Bazıları Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelerek, "Ya Rasulallah! Biz, gerçekten Allah'ı seviyoruz," dediler. Bunun üzerine: "De ki: Eğer siz Allah'ı seviyor (ve sevdiğinizi iddia edi¬yorsanız; hemen bana uyun ki, Allah da sizi sevsin." [133] ayeti nazil oldu.
Lalckai, es-Sünnet adlı eserinde, Hasan el-Basri'nin şöyle de¬diğini rivayet etmektedir: "Onların Allah'ı sevmelerinin alameti, Rasulullah (s.a.v)'ın sünnetine uymaları oldu."
Allah Teala, buyurdu ki: "Andolsun ki, sizden Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah'ı çok zikredenler için Rasulullah'ta (takip edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır." [134]
Muhammed b. Ali Hakim et-Tirmizi (285/898), demiştir ki: "Peygamber (s.a.v)'i örnek almak, O'na uymak, sünnetine tabi olmak ve sözde veya fiilde kendisine muhalefet etmemektir."
Kad-ı Iyaz da müfessirlerden pek çoğunun, ayetteki "üsve"ye (örneğe) bu manayı verdiğini nakletmektedir. [135]
Yine aynı konuyla ilgili olarak Cenab-ı Hakk, şöyle buyurmuşÂ¬tur: "(Musa duasına devamla): 'Rabbim, bize bu dünyada ve ahirette iyilik ver. Şüphesiz biz sana döndük.' Allah, buyurdu ki: Dilediğime azabımı isabet ettiririm. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır (Dünyada mü'mine de kafire de şamildir). Fakat ahirette onu, küfürden sakı¬nanlara, zekatı verenlere ve ayetlerimizi iman etmiş olanlara has kı¬lacağım."

"Onlar ki, yanlarında bulunan Tevrat ve incil'de ismini yazılı buldukları ümmi peygambere ve Rasule tabi olurlar. O (Rasul), ken¬dilerine iyiliği emrediyor, onları fenalıklardan alıkoyuyor; onlara, (nefislerine) haram ettikleri temiz şeyleri helal kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağları indiri¬yor. Onlar, O'na iman ederler, kendisine ta'zim ve yardım ederler, onunla gönderilen nur'a (Kur'an'a) uyarlar. İşte bunlar, kurtuluşa eren kimselerdir."m)
Örnek almakla ilgili başka bir ayet: "(Rasulüm), Hani, Allah'ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: 'Eşini yanın¬da tut, Allah'tan kork!' diyordun. Allah'ın açığa vuracağı şeyi, insan¬lardan çekinerek içinde gizliyordun. Halbuki asıl korkmana layık olan Allah'tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince, biz onu sana nikahladık ki, evlatlıkları, kanlarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o ka¬dınlarla evlenmek isterlerse) mü'minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." [136]

Beşinci Grup Ayetler:
Burada zikredeceğimiz ayetler, Allah Teala'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'i kendisine vahy-i metluv yoluyla veya vahy-i metluv dışındaki vahyettiği şeylere uymakla ve kendisi¬ne indirilen bütün şeyleri tebliğ etmekle mükellef tuttuğunu, kendi¬sine indirilen şeyleri değiştirmek, bozmak veya herhangi bir şeyi noksanlaştırmaktan nehyettiğini ifade eden ayet-i kerimelerdir.

Vereceğimiz bu ayetler, aynı zamanda Allah Teala'mn, Rasulü'nü, kendisine indirilen bazı şeyleri gizlemesini veya değiştir¬mesini isteyen kimselerden koruduğunu, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ emrine tamamen uyduğunu, peygamberlik vazifesini hakkıyla yerine getirdiğini, onu en mükemmel şekilde ifa ettiğini ve insanları sırat-ı müstakime götürdüğünü ifade etmektedir. Bu ayetler, ayrıca Allah Teala'mn, Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendisine indirilen bütün şeyleri tebliği vasıtasıyla, ümmet için İslam dinini tamamladığını, Hz. Peygamber (s.a.v)'in büyük bir ahlak üzere olduğunu göstermek¬tedir. Ahlak, bütün ihtiyari söz ve fiillerin kaynağıdır. Hz. Peygam¬ber (s.a.v), büyüklük ve güzellikte Allah katında en son noktada olunca, kendisinden meydana gelen söz ve fiiller de aynı şekilde en güzel halde olmaktadır.
Şayet Hz. Peygamber (s.a.v), Allah Teala'mn emrettiklerinin hilafına bir hüküm bildirseydi ve fiili uygulamada bulunsaydı yahut yasak olan bir şeyi emredip, helal ve hayır olandan nehyetseydi; teb¬liğ emrine uymuş ve sırat-ı müstakime sevketmiş olmaz, bilakis üm¬metini sapıtmış ve yukarıda zikrettiğimiz bütün sıfatlarda, Allah Teala'mn hüsn-i şehadetini kaybetmiş olurdu.

Bütün bunlar, sünnetin gerçek bir delil ve ona yapışmanın vacib olduğunu göstermektedir.
İşte ilahi emir ve şahidleri:
Allah Teaia, buyurmuştur ki: "Ey Peygamber! Allah'tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, herşeyi bilici ve her hükümde hikmet sahibidir. Rabbinden sana vahyedilene uy. Mu¬hakkak Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır." [137]
"Sana Rabbin tarafından vahdeyilene tabi ol. Ondan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir." [138]
"Sonra, (ey Rasulüm) seni dinden bir yol (şeriat) üzere görevli kıldık. Onun için sen, o şeriata uy da ilmi olmayanların arzu ve is¬teklerine uyma." Casiye, 18.
"Ey Rasulüm, sana da bu hak Kitab'ı (Kur'an'ı), kendisinden önceki kitabları hem tasdikçi, hem onların üzerine bir şahid olarak indirdik. O halde sen, ehl-i kitab arasında Allah'ın gönderdiği hü¬kümlerle hüküm ver. Sana gelen bu haktan ayrılıp da onların arzu¬ları arkasından gitme. Ey insanlar! Sizden her bir peygamber için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi tek şeri¬ata bağlı bir ümmet yapardı. Fakat sizi, size verdiği dinle imtihan edip iyiyi kötüden seçmek için sizi serbest bıraktı. O halde siz, hayırlı işler yapmakta birbirinizle yarışın. Sonunda hepinizin dönüşü Al¬lah'adır. O gün, din hakkında düştüğünüz ihtilafları, Allah size ha¬ber verecektir."
"Ve şu emri de indirdik; Aralarında, Allah'ın indirdiği hüküm¬lerle hüküm ver. Onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından, seni şaşırtırlar diye, kendilerinden sakın. Eğer onlar, hükümleri kabulden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, onların bazı günahları sebebiyle, başlarına mutlaka bir musibet getirmek di¬liyor. Şüphesiz insanların çoğu faşıktırlar." [139]
"Ey şanlı Peygamber! Rabbin tarafından sana indirilen şeyleri tamamen tebliğ et. Eğer tebliği tam yapmazsan, Allah'ın peygamber¬lik görevini yerine getirmiş olmazsın. Allah, seni insanların zararla¬rından koruyacaktır. Şüphe yok ki Allah, kafirler topluluğuna mu¬vaffakiyet vermeyecektir." [140]
Bir başka ilahi mesaj:
"Ey Rasulüm! İşte sana, böylece emrimizden bir ruh (Kur'an) vahyettik. (Halbuki daha önce) Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyor-dun. Fakat biz, o Kitab'ı bir nur yaptık. Onunla kullarımızdan dile¬diğimize hidayet vereceğiz ve muhakkak sen, doğru bir yola (islam'a) çağırıyorsun. O Allah'ın yoluna ki, göklerde ve yerde ne varsa hep onundur." [141]
"(Ey Rasulüm!) Eğer senin üzerinde Allah'ın lütfü ve rahmeti olmasaydı, onlardan bir topluluk, seni haktan kesin şaşırtmaya az¬metmişti. Aslında onlar, kendilerinden başkalarını saptıramazlar ve sana hiçbir şekilde zarar da veremezler. Hem nasıl zarar verebilirler ki; Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti indirdi, daha önce bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütfü ve ihsanı çok büyüktür." [142]
Bir başka uyarı:
"Artık yemin ederim, gördüklerinize ve görmediklerinize! Şüp¬hesiz o Kur'an, şerefli bir Peygamber'in (Allah'tan) getirdiği sözdür. O bir şair sözü değildir. Siz, pek az inanıp tasdik ediyorsunuz. Bir kahin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz. O, alemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o Peygamber, bazı sözler uydurup bize isnad etmeye kalkışsaydı, elbet onu kuvvetle yakalar ve kendisinden intikam alırdık. Sonra da onun hayat damarlarını kesip atardık. O vakit, sizden kimse buna mani de olamazdı." [143]
Bir başka tasdik:
"Ey Rasulüm de ki: 'İşte benim yolum (vazifem) budur (Allah'ın dinine davettir). Ben, bir görüş ve anlayış üzere, insanları, Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar, böyleyiz. Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim. Ben, müşriklerden değilim." [144] Diğer ilahi tasdik ve şahidlikler:
"Rasul, kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten nehyediyor; on¬lara (nefislerine) haram ettikleri şeyleri helal kılıyor, murdar şeyleri de haram kılıyor, onların ağır yüklerini, üzerlerindeki bağlarını in-diriyor.” [145]
"Şüphesiz sen, onları, sırat-ı müstakime çağırıyorsun." Mü'minun, 73.
"Yasin! Kur'an-ı Hakim'e yemin olsun ki, şüphesiz sen, dosdoğ¬ru bir yol üzerinde (tarafımızca) gönderilmiş peygamberlerdensin. O Kur'an, Azız ve Rahim olan Allah tarafından indirilmiştir." [146]
"Sen, Allah'a tevekkül et. Şüphesiz sen, apaçık bir hak üzeresın. [147]
"Bugün size, dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Size din olarak İslam'ı seçtim ve razı oldum." [148]
"Nün! Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun ki, muhakkak sen, Rabbinin nimet ve himayesiyle, mecnun değilsin. Ve sana hiç bitme¬yen bir sevap var. Gerçekten sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin." [149]
Sonra Allah Teala, kıyamet gününde ümmetine karşı O'nun şehadetini kabul edeceğim haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Ey müslümanlar, böylece sizi seçkin ve şerefli bir ümmet kıldık ki, bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahidleri olasınız. Peygamber de sizin üzerinize şahid olsun." [150]
Şüphesiz Allah Teala, ancak içi ve dışıyla adalet ve hak üzere olan, kendisinden tebliğ veya başka konularda adaleti ortadan kaldı¬ran söz ve fiiller çıkmayan kimsenin şahidliğini kabul eder. Çünkü Allah (c.c), O'nun (s.a.v) gizli, açık, bütün hallerini bilmektedir.
Bu bahsi, Allah Teala'nm, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki şu övgüsüyle bitiriyoruz:
"Rasulüm! Biz, seni ancak alemlere bir rahmet olasın diye gön¬derdik." [151]
"Ey Peygamber! Şüphesiz biz, seni (ümmetinden tasdik edip et¬meyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kafirleri Cehennemle) bir korkutucu olarak, hem Allah'a, O'nun iz¬niyle bir davetçi ve insanlara nur saçan bir kandil olarak gönder¬dik." [152]
Aslında düşünen ve anlayanlar için şu iki ayette anlatılanlar, bu konunun halledilmesi için yeterlidir.
[44] Ebu Davud, Sünnet, had. no: 4605, Tirmizi.ffim, lO;Müsned, VI, 8.
[45] İbn Mace, Ticaret, 2; Beyhaki, Sünen. VII. 76.
[46] Buhari, Talak, 11; Müslim, İmaret, 155; Ebu Davud, Talak, 11.
[47] Buhari, Şehadet, 1; Müslim, Ekdiyye, 1.
[48] Buhari, iman, 1; Müslim, İman, 19; Tirmizi, İman, 3.
[49] İbn Abdilberr, Beyani'l-İlm, II, 190.
[50] Buhari, Ezan, 18.
[51] Nesai, Menasik, 220; Müsned, III. 318. 366.
[52] Ebu Davud, Sünnet, 5; İbn Mace, Mukaddime, 6; Hakim, Müstedrek, I. 96.
[53] Ebu Davud, Sünnet, 5; İbn Mace, Mukaddime, 6; Darimi, Mukaddime, 16.
[54] Buhari, Sulh, 5; Müslim, Ekdiyye, 17; İbn Mace, Mukaddime, 2.
[55] Buharı, Cenaiz, 6; Müslim, Birr, 152; Tirmizi, Birr, 13.
[56] Ebu Davud, Ekdiyye, 11; Tirmizi, Sünen, Ahkam, 3; Müsned, 230-236; İbn Abdilberr, Camiu Bey&ni'l-İlm, II, 56; Zeylai, Nasbu'r-Raye, I, 23; İbn Sa'd, Tabakat, III, 164.
[57] Ali Nasif, et-Tac, IV, 123; İbn Kesir, Tefsir, II, 297.
[58] Beyhaki, Medhal, had. no: 218. Ayrıca bkz. Buhari, Cizye, 18; Tefsir, 48; Müslim, Cikad, 93-94.
[59] Buhari, Tefsir, 48; Müslim, Cihad, 93-94. Ayrıca bkz : Şevkani, Neylü'l-Evtar, VIII, 29-30.
[60] Buhari, Saum, 49; Müslim, Savm, 57-59.
[61] İbn Mace, Siyam, 19; Muvatta, Siyam, 13; Mümed, VI, 465.
[62] Buhari, Um, 51; Müslim, Hayz, 17; Ebu Davud, Taharet, 82.
[63] Buhari, Talak, 1; Müslim, Rıda, 66; Ebu Davud, Talak, 4.
[64] Nisa, 101.
[65] Müslim, Müsafırun, 4; Tirmizi, Tefsir, 4; Nesai, Taksir, l\ Ahmed, Müsned, I. 25.
[66] Suyuti, Miftahu'l-Cenne, 30.
[67] Buhari, Havf, 5.
[68] Ebu Davud, Taharet, 126.
[69] Nisa, 43.
[70] Nesai, Taharet, 196.
[71] Nisa, 136.
[72] Teğabün, 8.
[73] A'raf, 158.
[74] Kad-ı ly&7.,Şifa, II. 1.
[75] Fetih, 13.
[76] Fetih, 8-9.
[77] Hucurat, 15.
[78] Nur, 62.
[79] Şafii, flisaZe, 75.
[80] İbn Kayyım, İ'l&mu'l-Muvakkiin, I, 58.
[81] Tevbe, 91.
[82] Bu rivayetler için bkz.Şifu, tahkikli baskı, II. 71 vd.
[83] Nisa, 61.
[84] Nur, 47-54.
[85] Şafii, Risale, 84.
[86] Ahzab, 36.
[87] İbn Kayyım, ÃŽ'lamu'l-Muvakkiin, I. 57.
[88] Nisa, 65.
[89] İbn Kayyım, a.g.e., I. 57.
[90] Şafii, Risale, 83.
[91] Nahl, 44.
[92] Nahl,64.
[93] Bakara, 151.
[94] Al-i İmran, 164.
[95] Cura'a, 2.
[96] Bakara, 231.
[97] Nisa, 113.
[98] Ahzab, 34.
[99] İmam Şafii, Risale, 78.
[100] Al-iİmran, 132.
[101] Al-iİmran, 32.
[102] Enfal, 20-21.
[103] Maide, 92.
[104] Enfal, 46.
[105] Muhammed, 33.
[106] Nisa, 58.
[107] Ahzab, 36.
[108] Şafii, Risale, 78-81.
[109] Nisa, 58.
[110] Nisa, 59.
[111] Keşşaf, I, 535 (Bahsedilen Tabii'nin Ebu Hazim, idarecinin de Mesieme b. Abdilmelik olduğu zikredilmektedir. Müt.)
[112] Bu zat, Keşşafa yazdığı Fütuhu'l-Gayb fi'l-Keşfi an Gınai'r-Rayb adlı altı ciltlik haşiyesi ile meşhur bir ehl-i sünnet alimidir. (Bkz. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, II, 549. Müt.)
[113] Müslim, imaret, 39; Ebu Davud, Cihad, 87; Nesai, Bey'at, 34.
[114] Buhari, Ahkam, 4; Müslim, İmaret, 40.
[115] Buhari, Ahkam, 4;SEbu Davud, 87.
[116] Nesai,Bey'af:,34.
[117] İbn Kayyım, İ'lamu'l-Muvakkiin, I. 54.
[118] Enfal, 24.
[119] Nisa, 64.
[120] Haşr, 7.
[121] Nisa, 69.
[122] Ahzab, 70-71.
[123] Fetih, 10.
[124] Nisa, 79-80.
[125] Şam, Risale, 82.
[126] Nisa, 13, 14.
[127] Nur, 63.
[128] Nisa, 115.
[129] Enfal, 13.
[130] Ahzab, 64-65.
[131] Muhammed, 32-33.
[132] Ali İmran, 31.
[133] AI-İ İmran, 31.
[134] Ahzab, 21.
[135] Kad-ı Iyaz, Şi/a, II. 7.
[136] A'raf, 156-157. (98)Ahzab, 137.
[137] Ahzab, 1-2.
[138] En'am, 106.
[139] Maide, 48-49.
[140] Maide, 67.
[141] Şura, 52-53.
[142] Nisa, 113.
[143] Hakka, 38-47.
[144] Yusuf, 108.
[145] A'raf, 157.
[146] Yasin, 1-5. (11-1)
[147] Nemi, 79.
[148] Maide, 3.
[149] Kalem, 1-4.
[150] Bakara, 143.
[151] Enbiya, 107.
[152] Ahzab, 45-46.
 
Üst