Pargalı İbrahim dinden çıktığı için mi idam edildi?

fussilet

Üye
Yönetici
“Dü İbrahimi Amed bedeyr-i cihan
Yeki put şiken şüt, yeki put nişan”
(FİGANİ)
Pargalı İbrahim, bu aralar en gündemde olan tarihi kişiliklerden birisi.
Hatta özellikle genç kızların, kadınların hayran olduğu ve sevimli bulduğu “Pargalı” öylesine şöhrete ulaştı ki “Damat İbrahim Paşa” unvanını bile solladı diyebilirim. Peki gerçekten kim bu Pargalı Damat İbrahim Paşa?
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisine göre Yunanistan’ın Parga kasabasında bir balıkçının çocuğu olarak doğmuş ancak korsanlar tarafından kaçırılıp Manisa’da zengin dul bir kadına evlatlık olarak satılmış ve bu kadın tarafından özenle yetiştirilmiştir.
Pargalı, adı sanı bilinmeyen bu kadın tarafından sanattan musikiye, edebiyattan siyasete, dine kadar bir çok alanda üst seviyede eğitim almış yedi sekiz dil bilecek kadar iyi yetiştirilmiş ve Kanuni’nin Manisa şehzadeliği sırasında kendisiyle tanışıp “kanka” diyebileceğimiz kadar yakınlık kurmuş ilginç bir kişilik!
Kanuni bir gün Spil dağlarında gezinirken bir keman sesi duyar ve bu kemanı çalan kişiyle tanışmak ister. Bu kemancı Parga’lıdır. Bu devşirme gence uzun zaman “Dul kadının oğlu” diye hitap edilegelmiştir!
Pargalı Damat İbrahim Paşa, Osmanlı tarihinin en renkli vezirazamıdır! Sonra döneminin en önemli mimarı Mimar Sinan ile de ciddi bir gönül bağı olduğunu görüyoruz…
Peki Pargalı yani “dul kadının oğlu” nasıl oluyor da bu kadar iyi yetiştiriliyor? Ya da ne amaçla böylesine donanımlı ve özel bilgilerle yetiştirildikten sonra kanuni ile karşılaştırılıyor? Bunun başka nedenleri de olabilir mi?
Bazı tarihçiler, Avrupalı hükümdarların kendisine gönderdikleri mektuplarda kendisine ” ağabey, kuzen” gibi akrabalık bağı olan kelimelerle hitap etmelerini manidar buluyorlar!
Bir de Pargalı İbrahim Paşa’nın henüz yirmi sekiz yaşında koskoca imparatorluğun veziriazamı unvanını alması bir tesadüf müydü diye soruyorlar? Özellikle kendisi için vezirlik ihdas edilmiş olması ilginç, diyorlar.
Pargalı İbrahim Paşa’nın idamı hakkında değişik rivayetler vardır. Kimi tarihçilere göre “Türk” kelimesiyle Kanuni’ye aşağılayıcı bir şekilde birkaç kez takılmış olması, kimine göre Hürrem’in düşmanlığını kazanması, kimine göre Osmanlı düşmanlarıyla olan gizli hukuku, kimine göre Padişahı takmayan tavırları kısacası enaniyeti idamında etkili olmuştur.
Tarihçi-yazar Yavuz Bahadıroğlu, geçtiğimiz gün Moral Fm’de birlikte yaptığımız programda bu hususla ilgili olarak “Pargalı’nın gizliden gizliye eski dinini yaşadığı, namazı terk ettiğini, hatta sonradan Kur’an-ı Kerim’i ayakta okuması gibi bir takım dini yaşayışla ilgili kusurlarının da idamında büyük rol oynadığını söyledi.
Peki Hürrem ile aralarındaki soğukluğun sebebi neydi?
İbrahim daha Manisa’da tanıştığı Mahidevran’ı ve Şehzade Mustafa’yı Hürrem’e karşı koruduğu için Hürrem’in düşmanlığını kazanacaktır.
Halk arasında “Makbul İbrahim Paşa” diye bilinen unvanı bir süre sonra “Gavur İbrahim Paşa” unvanıyla yer değiştirecektir. Bunun nedeni Budin seferi sırasında ganimetler dağıtılırken kendisinin altın para gibi maddi değerlerin peşine düşmektense “iki tunç şamdan” ve “ üç heykeli” almak istemeseydi. Bu üç heykel pagan Yunan kültürünün üç önemli tanrısı olan “Herkül, Apollon, Diana” heykelleriydi.
Pargalı üstelik bu üç heykeli İstanbul At meydanındaki sarayın önüne koydurunca halkın tepkisini çekti ve dönemin önemli şairlerinden Figani Farsça şu beyti yazdı:
“Dü İbrahimi Amed bedeyr-i cihan
Yeki put şiken şüt, yeki put nişan”
Yani;
“Dünyaya iki İbrahim geldi,
Biri putları yıktı, biri putları dikti”
Bu beytin üzerine Pargalı İbrahim bir ferman yayınlayarak Şair Figani’yi idama mahkum etti. Artık Muhteşem Süleyman’ın yanında “Muhteşem İbrahim Paşa” olarak dolaşıyor ve en tepedeki ikinci kişi olarak dikleniyordu. Ord.Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın yabancı elçilerin raporlarına dayanarak verdiği bilgiye göre Pargalı, Ferdinand’ın elçisine şunları söyleyecektir:
“Bu büyük devleti idare eden benim. Her ne yaparsam yapılmış olarak kalır. Nitekim bütün kudret benim ellerimdedir. Bürokrasiyi ben düzenler, eyaletleri ben takip ederim. Verdiğim kararın reddi yoktur. Muhteşem Süleyman bile, bir karar vereceği zaman ben onaylamasam kararsız kalır. Çünkü barış da savaş da, erk de kuvvet de benim elimdedir” diyecek kadar kendini kaybetmiştir.
Müslüman görünüp gerçekte iman edip etmediğini Allah bilir. Ancak bir çok tarihçinin rivayetine göre Padişahın hayatında bu kadar önemli bir yeri olan bu süper zeki paşanın idamında iki kimlikli gizli yaşantısının da müsebbip olabileceğini söylüyorlar.
Elbette bu idamda tek bir neden söz konusu değildir. Tarihi vesikalara göre Kanuni ile araları bir çok alanda önce soğumuş, sonra görüş ayrılıkları şiddetlenip derinleşmiştir.
Tarihte ilk kez “Serasker Sultan” unvanını alan bu zeki ve başarılı paşa bir gece Kanuni’nin fermanıyla cellatları tarafından boğdurularak idam edilmiştir. Bu sebeplerden hangisi idamına zemin hazırladı bilemiyoruz ancak bildiğimiz bir şey var ki o da tarihin en önemli veziri olarak tarihteki seçkin yerini almış almasıdır!
Muhteşem yüzyılın muhteşem vezirinin akıbeti muhteşem bitmiyor.
Hayatta ne oldum dememeli, ne olacağım demeli gerçekten de.
Öyle değil mi?
Merhum Erbakan’ın vefatı bana ne düşündürdü!
Siyaset diline sanat kattı!
Ölüm anidir!
Haber verip gelmez. Onun rezervasyonu, randevusu yoktur. Telaşı da yoktur aslında. Dar-ı dünyada her birimiz bir misafir olmanın gerçekliğini her dem akılda bulundurmaksızın her ölenin ardından konuşup dururuz. Kimimiz ağlayıp ah-ı vah ederken, kimimiz ölümü korkunç bulurken düşünmediğimiz bir şey vardır. Ne zaman öleceğimiz hususunu düşünmeyiz. Nedense bizim ölüm tarihimiz çok ileriki bir tarihtir!
Ve hatta belki hiç ölmeyiz biz!!!
Türk Siyasi tarihinin en önemli isimlerinden Prof. Dr. Necmettin Erbakan ansızın aramızdan ayrıldı. Siyasi tarihimizden bir yıldız kaydı desek daha doğru olur kanaatindeyim. Erbakan Hoca bizim çocukluk yıllarımızın kahramanlarından biriydi. “Mücahit Erbakan” sloganını bizim mahallede duyduğumda yedi sekiz yaşlarındaydım galiba.
Mahallede bir de “Türkeşçiler” vardı. Sonra “Demirelciler”.
Nedense bizim mahallede sol yoktu, solcu da yoktu galiba! Yani Ecevitçiler yoktu mahallede ya da vardı da azınlıkta olduklarından sesleri mi çıkmıyordu bilmiyorum. Ancak diğer üç parti arasında kıyasıya bir mücadele vardı. Hiç unutmuyorum babam Demirelci, dayılarım Türkeşçi; teyzelerimin kocaları “Erbakancı” idi. Ne zaman büyükçe bahçemizde çay veya kahve içmeye çıksalar kıyasıya bir tartışmaya sahne olurdu bahçemiz.
Siyasette aktif olan babam, çevresi de daha geniş olduğundan sanırım daha çok söz sahibi olmalıydı ki tartışmaların galibi de sürekli babam olurdu. Dayım ve Eniştelerime “Siz kavgacısınız” der olayı kapatırdı. Onların da şakadan da olsa “Siz de masonsunuz” deyişlerini hayretle gözlemlerdim. Türkeşçilerle, Erbakancıların neden kavgacı olduklarını, Demirelcilere neden “Mason” dendiğini anlayamaz ama kendimi hiçbir yere konumlandıramazdım!
Siyaseti önce kendi aile çevremde bu şekilde yaşadım çok erken yaşlarda. Sonra Kur’an Kursu serüvenimden mahalledeki milli görüşçülerin içine girivermiştim. Gerçekten de şaşkındım. Bu düşüncelerin de Türkeşçilerinkinden pek bir farkı yoktu galiba!
Liseli yıllarımda da her iki düşünce arasında gidip gidip geliyordum. Anlamaya çalışıyordum siyasetten hoşlanmasam da bu iki düşünceden hangisine en yakındım acaba? Erbakan Hocaya sebebini anlayamadığım bir sempati duyduğumu hatırlayabiliyorum.
Bu arada özel televizyonlar de devreye girmiş ve daha net seyrediyorduk olup biteni. Bu dört parti liderinden en güzel konuşanı merhum Necmettin Erbakan’dı hiç şüphesiz. Benzetmeleri, kinayeleri, ironiyi en ustalıklı biçimde kullanma hüneri, beden dilini kullanma biçimiyle benim en çok ilgimi çeken liderdi.
Sonra diğer siyasileri eleştirirken bile nezaketi ve belli bir düzeyi elden bırakmaması ona hayranlığımı bir kat daha artırmıştı. “Sizler gulu gulu dansı yapıyorsunuz” diyen; “Susurluk fasa fiso” diyen, “Sizi gidi batı taklitçileri sizi, kadayıfın altı kızardı, sonunuz yaklaştı” diyen Prof. Dr. Necmettin Erbakan siyaset diline de yepyeni ve ironik anlatımlar kazandırmış, gerçekten de çok renkli bir devlet adamıydı.
Bu ülkede hem aksiyon adamı hem dava adamı, hem de savunduğu görüşü ölünceye kadar sürdüren ve davasına arkasını dönmeyen, nadir değerlerden birisi olduğunu söylemek lazım. Erbakan Hoca milli ve manevi değerlerimizi “milli görüş” adı altında idealize ederek bu alanda Türk gençliğini şuurlandırmıştır. Şu an ülkeyi yöneten kadroların büyük çoğunluğu bu düşüncenin filiz vermesinin sonucudur.
Bunu hiç kimse inkar edemez!
Şu an gençliğin durumu bizim gençlik yıllarımızdan daha iyi değil. Çünkü herhangi bir dünya görüşü olmayan, bir ideali olmayan bir nesil gümbür gümbür geliyor ve bu büyük kalabalığın dayandığı herhangi bir ideolojisi bile yok. Hedonist zevklere göre yaşamayı kendine hedef olarak belirleyen bu nesli gelecekte kafamıza vura vura seyredeceğiz büyük ihtimalle!
Merhum Erbakan olsun, merhum Türkeş olsun ve merhum Yazıcıoğlu olsun ideolojisi ve hedefleri olan bir neslin varoluşlarının baş mimarlarıdır.
Artık siyasileri hiç dinlemiyorum zira artık zevk vermiyor atışmalar. Eskiden tartışmalarda ilginç bir renk vardı galiba. Demirel’in şapkası, Erbakan’ın ironik sözleri, Türkeş’in ciddiyeti, Ecevit’in güzel ve sade Türkçe’si gelip gelip konuyor düşüncelerime, hatıralarıma güzel ve masalımsı yıllar yağıyor her nedense.
Zaman geçiyor.
Biz de böyle ansızın zamandan geçiyoruz.
Erdem Bayazıd’ın dediği gibi;
“Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm
Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm!”
Ölüm bu kez Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kapısını çaldı.
Ruhu şad mekanı cennet olsun.

Muhabbetle Efendim!
Meryem Aybike Sinan/ Haber7
[email protected]
 

[TB] Benzer konular

Üst