OSMANLI'NIN EVLİYAULLAHA HÜRMET VE MUHABBETİ

  • Konbuyu başlatan senarist081
  • Başlangıç tarihi
S

senarist081

Guest


Osmanlının İlim ve Tasavvuf Erbabına Muhabbeti
Osmanlı Sultanları, hakkı söyleyen, eğriyi doğrultan, rızâ-i ilahî ve istikametten ayrılmayan, mümtaz ulema ve din ulularının hatırına son derece önem vermiş, onlara derin bir hürmet ve muhabbet duymuştur.

Osmanlı Devleti; temellerini atmada, cemiyet ve devlet hayatının esasını oluşturup müşkülatlarını çözmede ve kurduğu medeniyeti sağlam dinî-dünyevî köklere dayandırmada pek çok manevî önderin himmet, himaye, dua ve rehberliğine başvurmuş, devlet şuuru ve millet birliğinin teşekkülünde onların kıvama erdirdiği tasavvufî ruh ve anlayıştan beslenmiştir.

Padişahlar, fetih için her sefere çıkışlarında mutlaka güzergah üzerindeki alim ve evliyaların tekke, zaviye ve türbelerini ziyaret eder, manevî desteklerini dualarını talep ederlerdi. Her şehirde, sultanların kabirlerine komşu olan Edebâliler, Somuncu Babalar, Emir Sultanlar, Helvacı Babalar, Yazmacı Babalar, Geyikli Babalar, Akşemseddinler, Molla Hüsrevler, Güraniler, Kemal Paşalar, Hasan Canlar, Horasan Erenleri ve binlerce Gâzi bu hakikatin en güzel nişanesidir.

Tarihçi Osman Turan'ın şu tespitleri bu noktada fevkalade isabetlidir: "Hiçbir Müslüman devleti, Osmanlılar kadar bütün ilim, din, tarikat ve tasavvuf mensuplarını bu denli İslâm davasına bağlayamamış; onların devletin kuruluşunda bu ölçüde rol oynadıkları tarihte görülmemiş; tarikatlar arasında bu derece sağlam bir ahenk vücuda gelmemiş; hiçbiri Türk-İslâm davası uğrunda birleşmemiştir."

Bu yazıda, kuruluş ve yükselme devri padişahlarından bir kısmının, yanı başlarında adeta bir istinat direği yada gölgelik gibi ağırladıkları devrin manevî kutupları büyük mürşitlerle olan münasebetlerini, onlara karşı sergiledikleri engin sevgi, hürmet ve sadakatlerini müşahhas misaller eşliğinde aktarma gayretinde olacağız.

Osman Gazi ve Şeyh Edebali

Ertuğrul Gâzi, Konya'ya Anadolu Selçuklu Sultanı ile görüşmeye gittiğinde yanında çocuk yaştaki oğlu Osman'ı da götürmüş, resmi temaslarından sonra Mevlana Hazretlerini de ziyaret etmişti. Ertuğrul Gâzi, oğluna Mevlana'nın elini öptürmüş ve iltifat dolu şu hayır duayı almasını sağlamıştı: "Madem ki bunun oğulları ve torunları benim neslime inanırlar, devletleri daim olsun!"

Bu kadarıyla da yetinmeyen Ertuğrul Gazi, küçük yaşlardan itibaren oğlunu Ahi Tarikatı Şeyhi Edebali'ye teslim edecek ve "Bana karşı gel; ama, ona karşı gelme" vasiyetinde bulunarak, Osmancık'a son bir büyük edep ve kemâl dersi verecekti.

Ertuğrul Gâzi onu, Şeyh Edebâli'nin manevî çekim alanında tutarak, tam bir İslâmî terbiyeyle yoğrulmasına hususî bir ehemmiyet göstermişti. İşte, Osman Gâzi'nin yetişmesi, manevî kemâle ermesinde en fazla hissedar olanların başında, birçok vakfı ve müridi olan bu Ahi Şeyhi Edebâli gelecekti.

Aşık Paşazâde, Edebâli ile Osman Gâzi arasındaki özel ilişki hakkında şu bilgiyi aktarmaktadır: "Osman Gâzi niyaz etti ve bir an ağladı. Uyku galip oldu, yattı uyudu. Gördü ki bir aziz Şeyh vardı; hayli kerameti görünür olmuştu ve hepsi halkın itibar ettiği idi. Dünyası, nimeti ve davası çoktu. Ve ışık sahibi ve âlimdi. Hiçbir zaman misafirhanesi boş olmazdı. Osman ki, bu dervişe konuk olurdu."

Şeyh Edebâli'nin sohbet ve ziyaretlerine düzenli bir biçimde devam eden Osman Gazi, zamanla "Ahirete meyli ziyade, haramlardan son derece kaçınası"; güzel ahlâkı, yiğitliği ve olgun davranışlarıyla çevresinin takdirini kazanıp gönüllerini fetheden salih bir zat haline gelmişti.

Yine bir gece Şeyh Edebâli'nin Bilecik'teki tekkesine misafir olmuş, odanın duvarında asılı olan Kur'an-ı Kerim'e sonsuz hürmet ve edebinden ayaklarını uzatıp yatmaktan haya ederek sabaha kadar huşu içerisinde oturmayı tercih etmişti. "Bu, onun imanının kuvvetine, itikadının sıhhatine hüccetti." Ve o "ulu devletin" rüyasını ve müjdesini Edebali'nin o ulu tekkesinde Hak katından şöyle almıştı: "Mâdem sen benim kelâmıma hürmet eyledin; ben de seni, senin evlâdını, bağlılarını âlemde aziz ve kerim kılacak, kıyâmete kadar sürecek bir ulu devlet verdim!.."

Henüz 23 yaşında beyliği babasından devraldığında Osman Gazi'nin etrafında; Bizans'a karşı "gazâ ülküsünü" bayraklaştırdığından ötürü adeta bir mıknatıs gibi sayısız ulemâ, şeyh, "delişmen tabiatlı" derviş, alperen, abdal toplanmış, Anadolu'nun farklı köşelerinden koşup onun "i'lâ-yı kelimetullah davası" uğrunda çarpışmaya koyulmuşlardı.

Çevresi, Hacı Bektaş-ı Velî, Ahi Evran, Şeyh Edebâli, Şeyh Mahmud, Ahi Şemsüddin, Dursun Fakih, Kasım Karahisarî, Şeyh Muhlis Karamanî, Aşık Paşa ve Elvan Çelebi gibi iman, ilim ve irfan ehli kişilerle, evliyaullahtan şahsiyetlerle dolup taşmıştı. Bu yüzden Osman Gâzi'ye, gazâ düşüncesine olan hizmet ve gayretlerinden dolayı "Fahrü'd-din" (Dinin övüncü) unvanı layık görülmüş, "gâzilik kılıcı" da bizzat Şeyh Edebâli tarafından kuşandırılmıştı.

Orhan Gazi ve Geyikli Baba

Orhan Bey de, babasının yolundan giderek, Mevlana Sinan, Dursun Fakih, Davud-i Kayserî ve Tâcü'd-Din Kürdî gibi sufî ve âlimler; Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba gibi dervişleri çevresinde toplamış ve onları mühim mevkilere getirmişti.

Osmanlı Sultanları ile tasavvuf büyükleri arasındaki ilişkilere verilecek en güzel misâllerden biri de Orhan Gâzi ile Geyikli Baba arasındaki ilişkidir: "Geyikli Baba" namıyla bilinen evliyâullahtan bir mürşit, Bursa'nın fethinden (1326) sonra (ki, geyiği üzerinde altmış okkalık kılıçla harp etmişti) gelip orduya yetişmişti. Hatta, "Ne gelsin, ne geleyim" kararlılığında olmasına rağmen Orhan Gâzi'nin ısrarlı davetlerine daha fazla dayanamamıştı. Gelir gelmez de saray kapısının önüne bir çınar ağacı dikmiş ve şöyle dua etmişti: "Teberrükümüz oldukça dervişlerin duası sana ve senin nesline makbuldür."

Orhan Gâzi, Geyikli Baba'ya çok hürmet ve sevgi besliyordu. Dünya Sultanı, bir "Gönül Sultanı" önünde edebinden eriyor, zaman zaman yanına gidip, duasını ve manevî yardımlarını alıyordu. İnegöl'ü, etrafındaki köyler ve tarlalarla beraber ona vermek istediğinde şu ibretli irşatla karşılaşmıştı: "Bizim gayemiz 'ın rızasını kazanmaktır. Siz bu arazileri fakir ailelere dağıtırsanız daha büyük bir hayır işlemiş olursunuz."

Geyikli Baba da, Orhan Gâzi'ye halkın işlerini görmenin ve adaleti hakkaniyetle dağıtmanın; dergahlara devam edip kalp ve ruh hayatının zevklerinden daha kutsî bir hizmet olduğunu nasihat edenlerdendi: "Tahtınız, Kâbe'nin nuruna, feyiz ve bereketine mazhardır. Dualarımız gece-gündüz size yöneliktir ve devamlı şekilde şerefle yükselen devletinizle beraberdir."

Yıldırım Beyazıd ve Emir Sultan

Aslen Buharalı olup, soyu Hazreti Hüseyin'e dayanan Emir Sultan Hazretleri, Osmanlı'nın manevî mimarlarındandı. Bursa ve etrafını manevî feyzi, derin ilim ve irfanıyla aydınlatan, kuruluş devrinin en parlak kandillerinden biriydi.

Ledünnî ilme sahip, pek çok kerameti zâhir olduğundan dolayı bu âlim ve evliyaya "Kerâmetler Sultanı" da denmişti.

Yıldırım Beyazıd'ın, Emir Sultan'la tanışması, ona kızını vermesi, Niğbolu Zaferi'nde (1396) onun manevî himayesini görmesi de bir dizi sır ve keramet dolu olayın sonucunda gerçekleşmişti. Yıldırım Beyazıd, Macarlarla savaşında kolundan yaralanmış ve genç bir hekim ona yardım ederek yarasını sarmıştı. Yarası derin olmasına rağmen hekim öyle bir sarmıştı ki, Yıldırım Bâyezid sabah sargıyı çözdüğünde hayretten donakalmış ve yaradan eser kalmamıştı. Bir de sargıda kullanılan bezin bir parçası hanımının nişanlıyken kendisine verdiği mendilin yarısıydı. Bunun sebebini öğrenmek, sırrını çözmek istedi; ancak yarasını saran hekim çoktan sırra kadem basmıştı.

Osmanlı ordusu Niğbolu'da büyük kayıplar vermiş ve kaleye girmekte oldukça zorlanmıştı. Ama Sultan Beyazıd büyük bir azim ve kararlılıkla taarruza geçecek ve kale kapısını açmayı başaracaktı. Orduyu âdeta kaleye buyur eden asker, yarasını saran aynı genç hekimdi. Bu arada padişah Edirne'deyken, kızı Hundi hanımın kendi rızası alınmadan evlendirildiğini duymuş ve çok öfkelenmişti. Bu işi gerçekleştirenleri cezalandırmak için bir adamını Bursa'ya gönderecek; fakat araya hatırı sayılır kişilerin girmesi üzerine, cezadan vazgeçecekti.

Nihayet, Niğbolu Zaferi dönüşünde kendisini karşılayan halk arasında Yıldırım Beyazıd'ın dikkatini bir genç çekmişti. O genç, yarasını saran hekimin ve Niğbolu'da kale kapısını açan askerin ta kendisiydi. Zira, elini sardığı mendilin diğer yarısı onun cebindeydi. Olan biten bunca sırlı hadiseden sonra Yıldırım Beyazıd anlar ki, kendisine savaşta yardım eden bu kişi, damadı Emir Sultan'dan başkası değildir.

Yıldırım Beyazid, bundan sonra Emir Sultan'a daha bir gönülden bağlanıp tesirli nefeslerinden imdat dileyerek nice defa muradına nail olacaktı. Bir keresinde, Rumeli tarafında küffarla vuruşurken ordusu ve kendisi çok çaresiz durumda kalmıştı. Bu sırada Emir Sultan ortaya çıkmış ve "İşaret ve feth-ü nusret guzat-ı Müsliminindir" diye müjde vermişti. Bunun üzerine Yıldırım ve askerleri de atlarını düşmana sürmüş ve Teâlâ'nın izniyle bolca ganimetle birlikte galip gelmişlerdi.

Öte yandan Emir Sultan, çok gayret göstermesine rağmen, Timur-Yıldırım çatışmasının önüne geçemeyecek ve 1402'deki Ankara Savaşı, işaret ettiği üzere Yıldırım Beyazid'in yenilgisiyle (padişah da esirler arasındaydı) sonuçlanacaktı.

Emir Sultan ayrıca, II. Murad zamanındaki İstanbul kuşatmasına (1422) da 500 dervişiyle beraber katılacak ve ordunun manevî destekçilerinden olacaktı.
 

[TB] Benzer konular

Üst