Mevlananın Düğün Gecesi: Şeb-i Aruz

"Ölümümüzden sonra, mezarımızı yerde arama. Bizim mezarımız arif kişilerin gönülleridir" demesine rağmen, yüzyıllardır O'nun sevenleri, özellikle Aralık ayının ilk iki haftasında Konya'ya giderler.




Bu günlerde, Konya'da 7-17 Aralık tarihleri arasında gerçekleştirilecek, Mevlana'nın 737. Vuslat Yıl Dönümü törenlerinin hazırlıkları devam ediyor.

Bu yıl, 11 günde 16 sema programının gerçekleştirileceği törenlere az bir zaman kala, Konya Büyükşehir Belediyesi de törenlere katılmaları için dünyaca ünlü sporcu, aktör ve şarkıcıya davetiyeler göndermeye başladı bile.


Şeb-i Aruz nedir?

Mevlana’yı ölüm korkutamazdı.

O; bütünleştiği zaman bir olacağını düşündüğü ölüm karşısında sadece sevinirdi. İşte bu sevinçten dolayı Mevlana’nın vefat ettiği güne “Şeb-i Aruz” yani “düğün gecesi” denir.

Şeb-i Aruz’un bir diğer adı da “Leyletü’l-Arus”tur. Şeb Farsçada; ''Leyl'', Arapçada “gece” demektir. Aruz ise; düğün, gerdek anlamına gelir.


Şimdi yine bir Şeb-i Aruz zamanı.

Hz. Mevlana için ölüm, yeniden doğuştu. "Bu yanda ölümdür ama o yanda doğumdur" diyordu. O halde ölüm günü, vuslat günü, sevgilinin sevgiliye kavuşma günü, yani düğünü; gecesi de gerdek gecesiydi. Bu "vuslat" zevki içinde Mevlana, ölüm gününü bir gam, bir üzüntü günü olarak değil, bir zevk ve neş'e günü olarak kabul ediyordu.

Çünkü Mevlana için ölüm Allah’a kavuşmaktır. Ona göre; herkes ölüm için ayrılık der, o ise vuslat.

“Hayatı sen aldıktan sonra ölmek, şeker gibi tatlı şeydir. Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır...”

Mevlana Hazretleri, aslında bir fakihti. Hukukçu idi. Müderristi. Çok talebeleri vardı. Varlıklı ve mülk sahibi bir insandı. O, Şems'le karşılaşmasından sonra daha alim bir fakih, daha farklı bir hukukçu olmadı. Zahiri ilmi değişmedi. Ama bütün bunları çok aştı.

Celaleddin-i Rumi, Şems ile buluştuktan sonra, ortaya asıl Mevlana çıktı. O, Şems ile buluşmasından evvel yalnızca bir alimdi; sonra alim bir aşık ve bağrı yanık bir arif oldu.

Mevlana;


"Aşk gibi bir muallim yoktur!.."
der.

O, önceki alimlik halini "hamdım" diye ifadelendirir. Sonraki halini ise, aşık bir alime dönüşmüş olgunlukla nitelendirir.

Peki "Şems Mevlana’ya ne verdi? Ne öğretti?". Şems, O'na aklın esaretinden kurtulmanın yollarını öğretmiştir. Çünkü aklın hududu muayyendir. Arkası cinnettir. Gönlün hududu ise, sonsuzdur.

Şems, Celaleddin-i Rumi'ye kendi özünü, sahip olduğu değerleri tanıtarak ayağındaki zincirleri kopardı. Çünkü Mevlana uçmaya hazır bir kartaldı. Şems, O'nun ayağındaki bu bağları çözdü. O'na gönül penceresinden öteleri gösterdi. Bundan sonra Hazret-i Mevlana, ışık etrafındaki pervaneler gibi Şems'teki tecellinin cazibesine kapılarak yanmaya başladı.

Ona göre kainatta her şey aşk üzerine kaimdir ve aslolan da aşktır. Aşkın her türlüsü makbuldür. Çünkü mecazı olanı hakikate götürür. Hayatın merkezine aşkı koyarsak bundan sonra yapılan her şey de aşk ile yapılmış olur. Aşk ile yaptıktan sonra kuyumcu da olsan, fırıncı da olsan, demirci de olsan artık bir şey fark etmez. Hepsi zevk bakımından aynı şey olur. Zevk ile kalkan bir çekiç, bir kürek, bir kepçe, ne olursa olsun fark etmez, hepsi bir olur.


Son söz yine Mevlana’dan;



“Bir tane canım var ama yüz bin bedenim.

Can neymiş? Neymiş ki beden? İşte ben’im.

Bir başkası var ya: işte ben, ben! O, beni

Sevsin diye bir başkası oldum kendim.”


Kaynak - Tarih-i Cihan
 
Üst