Lozan'da Manevi Kayıplar

  • Konbuyu başlatan ,,,
  • Başlangıç tarihi
?

,,,

Guest
En Büyüğü Hilafet

Hilafet 3 Mart 1924 tarihinde Ankara’da ilga edildi. Fakat şu neticenin husulü için yapılmış olan pazarlıklar yürütülmüş olan gizli çalışmaların çok girift bir tafsilatı vardır ki; bu yazının hacmine sığdırılamaz. Ancak bu istikametteki en ehemmiyetli adımın Lozan’da atılmış olduğunu söylemek, yanlış olamaz.

Lozan müzakereleri başladığı sırada, M. Kemal Paşa halife olmak istiyor ve Meclis’te Saltanat’ın ilgası müzakerelerinden başlamak üzere, Hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapıyordu. Hatta İzmir İktisat Kongresi ‘ni açmaya giderken yol boyu yaptığı konuşmalar ve bu arada Balıkesir Zağnos Paşa Camii’ndeki hutbesi herkesçe bilinmektedir.

Diğer taraftan İsmet Paşa da Lozan’da her vesile ile aynı istikamette beyanatlar veriyordu. Bunun üzerine şüphelenen ve yeni Türk idaresinden eski vaadleri istikametinde hareket etmeyerek, Hilafeti yıkmayacağı düşüncesine kapılan Gürzon bir deneme yaptı. Fahreddin Paşa ‘nın emniyet mülahazası ile Medine’den getirttiği “Mukaddes Emanetler” n geriye iadesinin lüzumundan bahseden bir konuşma yaptı.

İnönü ‘nün buna cevabı çok sert oldu. Bu cevap M. Kemal Paşa‘nın Hilafeti yıkmayacağı ve halife olmak isteyeceği yolundaki kanaatleri takviye edince, Lord Gürzon, İsmet Paşa ‘nın müşaviri Hayim Naum Efendi’yi çağırdı ve onun vasıtasıyla Hilafet yıkılmadıkça, sulh olmayacağını bildirdi. İsmet Paşa buna re’sen karar veremezdi.

Bu sebeple Hahambaşı Hayim Naum Efendi İzmir’e geldi ve durumu M. Kemal Paşa ‘ya anlattı. Bunun üzerine İzmir’e gelinceye kadar yollarda her vesile ileHilafeti methetmiş olan M.Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi’nin açılış konuşmasında bu plağı tersine çevirerek, Hilafet ve halifelere veryansın etti. Bununla da kalmayarak daha tek başına verdiği bir kararla, henüz sulh olmadan, ordunun bir kısmını terhis etti.

O sırada Lozan Konferansı kesintiye uğramış, murahhaslar Türkiye’ye dönmüşlerdi. Ankara’ya gitmekte olan İsmet Paşa ‘nın treni Eskişehir’de bekletildi. M. Kemal kendisine mülaki olunca, hareket edildi.

Ondan da mütebaki tafsilat alınınca, Hilafetin ipini çekmek kararı verildi. Bunun safha safha gerçekleşme şekli de mevzuumuz haricidir. Ancak bilahare “Lozan Zafer mi, Hezimet mi?” isimli eserimizin üçüncü cildinde bütün tafsilat bulunacağın¬dan şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz.


Patrikhane

Patrikhane ve yerli Rumlar’ın, huzur ve sükun içinde yaşadıkları vatanımıza, hıyanetlerinin tarihi çok eskidir. Ancak, I.Cihan Harbi ve Türk-Yunan Harbi esnasında bu hıyanetler akla durgunluk verecek bir şekle varmıştı. Din adamlarına ve dini müesseselere tanınan masuniyeti suistimal ederek, papazlar birer tedhiş militanı ve kiliseler silah deposu haline getirilmişti.

Mütarekede daha Müttefiklerin İstanbul’un işgali gerçekleşmeden, Patrikhane’nin kapısına çift kartallı Bizans bayrağı çekilmiş ve güya Ayasofya’ya asılmak için çanlar bile hazır edilmişti. Türk düşmanlığı kazanının kaynatıldığı, bir fitne yuvası haline gelen Patrikhane’nin Lozan’da alınacak bir kararla, Türkiye haricine çıkarılması hususunda, TBMM’den sokaktaki adama kadar tam bir ittifak mevcuttu.

Murahhaslar da önce bu istikamette beyanda bulunmuş fakat daha sonra hem İnönü ve hem de Dr. Rıza Nur bu talepten vazgeçerek Patrikhane’yi ibka etmişlerdir. İnönü , Patrikhane’yi Lord Gürzon ‘a bir doğum günü hediyesi olarak bağışlayıp hediye ederken, Dr. Rıza Nur da Lord Gürzon ‘un muavini Nikolson ile yaptığı bu husustaki pazarlığı, say¬falar dolusu ve safiyane bir surette anlatmaktadır.

Lozan Muahedenamesi’ne bir madde olarak girmeyip, zabitlarda kalmış olan bu husustaki münakaşalar, havanda su dövmekten ileri git¬memiş ve bizi yine de zuhur edecek bir fırsatta arkadan hançerlemeye amade bulunan bu uğursuz müessese, bütün teşkilat ve hususiyetleriyle muhafaza edilmiştir.

Türkiye’de yaşayan gayr-i müslim ekalliyetler, Müslümanlar’a nazaran imtiyazlı bir zümredirler. O gün Türkiye’de İslam Hukuku’ndan yapılmış olan Mecelle mer’idi. Bunu kendi din ve örflerine aykırı bulan Müttefikler, Hristiyan ekalliyetler için ayrı bir kanun yapılması mecburiyetini öne sürmüş ve bu husus Lozan Muahedenamesi’nin 35. maddesinden itibaren “Ekalliyetlerin Himayesi” başlıklı bölümde serahaten ifadesini bulmuştur.

Aramızda yaşayan bir avuç Hristiyana, onların dinlerine aykırı olan İslam Hukuku’nu tatbik etmeyerek ayrı bir kanun yapmayı insan hakları cümlesinden sayıp bunu muahede metnine dere eden Yeni Türkiye idarecileri, acaba 1926′da bayrağı Haç olan İsviçre’nin medeni kanununu resmen kabul ile, Müslümanlar’a cebren tatbik ederken, bu insan haklarına saygı lüzumunu nasıl olup da unutmuşlardı? Yoksa insan hakları sırf Hristiyanlar için mi mevzubahistir? Türkiye gerçekleri muvacehesinde hala böyle söylemek de kabildir.

Hristiyanlar, Lozan Muahedenamesi’ne göre pazar günü (o zaman resmi tatil cuma günü idi) bir resmi muameleyi ifa etmemekten, çağrıldıkları mahkemelere gitmemekten veya bir resmi tebligatı kabul etmemekten dolayı muaheze olunamazlar ve hiçbir haklan zayi olmaz!.. Yine Lozan Muahedenamesi’ne göre Hristiyan ekalliyetler Türk mahkemeleri huzurunda Türkçe konuşmaya mecbur değillerdir üstelik.

Hükumet onlar için, tercüman bulundurmak zorundadır. Kırk yıldan fazla Türkiye’de yaşamış olan Patrik Atenagoras , Yassı Ada Muhakemeleri’inde şahitlik ederken bu sebeple Rumca konuşmuştur.

Türk Hükumeti, Lozan Muahenamesi’yle gayr-i müslim azınlıklara tanınmış olan hakları, değiştirecek veya onlara üstünlük ifade edecek kanun çıkartamaz.


Yüzellilikler Meselesi

Harp esnasında bizi arkadan hançerlemiş olan gayr-i müslim ekalliyetlerin sulhtan sonra cezalandırılmasından korkan Müttefikler, Türk murahhaslarını bir umumi af protokolü imzalamaya icbar edince, bizimkiler buna yanaşmadılar. Uzun münakaşalar sonunda anlaşıldı ki; bizimkilerin affetmek istemedikleri ihanet etmiş olan gayr-i müslimler değil, yeni Türkiye idarecilerinin şahsi muarızlarıdır.

Fakat kimler affedilmeyecekti? Hangi suçları işleyenler? Lozan’daki murahhasların bunu bilmesine imkan yoktu. Dünyanın her yerinde aftan istisnalar, suç nevi tasrih olunarak yapılır, bizimkiler buna yanaşmak istemiyorlardı.

Böylece muğlak bir muhteva içinde münakaşa edilirken, bizimkilerin tahminen yüz-yüzelli kişi kadar olabilecek şahsi muarızlarını gayr-i hukuki bir surette istisna etmek istedikleri anlaşılınca ve bu hususta hazır bir liste de olmayınca, Lozan’ın eklerinden biri olan af protokolüne bundan yüzelli kişinin istisna edildiğine dair bir hüküm ilave edildi.

Türkiye’ye dönüp geldikten sonra, yazboz tahtası gibi birinin ilavesi diğerinin kayırıp listeden çıkartması gibi yazıp bozmalarla yüzelli kişilik bir liste vücuda getirilmiş ve bunlar aftan istisna edilmiştir.

“Yüzellilikler” denilen ve çoğu vefatlarına kadar vatancüda kalan bu insanların Şeyhülislam’dan köylü Mehmed Ağa’ya kadar aralarında kimler yoktur? Çoğu bir içtihat farkına, rekabet hissi ve intikam duygusuna kurban gitmiş olan şu insanlarla ilgili hakikat, yeni Türkiye’nin hukuki ayıplarından biridir.


Adli Murakabe

Türkiye, Hristiyan Batı Dünyası’na güven vermek için Avrupa hukukçu¬larından teşekkül eden bir grup insanı Türkiye’ye davet edip onlara resmen ve dolgun ücretlerle Türk adliyesini murakabe ettirmeyi kabul etmiştir ki, bu da haysiyet kinci bir hadise olarak Lozan’ın manevi kayıplarından birini teşkil eder.

Buraya kadar yazdıklarımızın hulasası şudur ve aksine zorlamalara rağmen, istikbalin tarihçisinin Lozan hakkında vereceği hüküm de bundan ibaret olacaktır:

” Lozan muazzam imparatorluk mirasının han-ı yağması (yağma sofrası) dır. Türk’ün şahsında İslam’dan intikam alınarak bütün bir İslam Dünyası’nın başsız bırakılmasıdır! Lozan’ın getirdiği; Adalarla Yunan stratejik çemberine alınmış, iktisadi kaynaklardan mahrum bırakılmış, her türlü ünvan ve sıfatı yolunmuş, gayr-i tabii hudutların çizdiği küçük bir Türkiye’dir. “


Yeniden büyük devlet olma imkan ve ümitleri istikametinde yürürken, Lozan’ı değiştirmedikçe “Büyük Türkiye” nin şafağı sökmeyecektir!…

Kadir Mısıroğlu
 

[TB] Benzer konular

Üst