Kalbin Zümrüt Tepeleri

M

Mercan

Guest
Riyazet
Hayatın disipline edilmesi; yeyip-içme ve yatıp-kalkmanın hamd ü şükür gayeli ve ihtiyaç ölçüleriyle mukayyet hale getirilerek dengelenmesi şeklinde yorumlayacağımız riyazet; sofiye ıstılahında, nefsin terbiyesi ve ahlakın tehzibi manalarında kullanılmış, yemek-içmek-uyumak dahil, nefsin arzu ettiği şeylere karşı kesin tavır belirleyerek cismani istekleri gemleme yolu kabul edilmiştir.
Zühd ü takva ve kurb u mükaşefe maksadıyla, dünyanın beden-i hayvaniye bakan zevklerinden kaçınma ve nefsin balapervazane arzu ve “dayatma”larına karşı, kalbi ve ruhi hayat atmosferine sığınarak, vicdani ve iradi melekeleri harekete geçirip sürekli Allah yolunda olabilme de riyazetin bir diğer yorumu.
Tasavvufta belli işaret kristalleri sayılan “hal” ve “makam”; rıza ve muhabbet yörüngeli Hak yolculuğunda, riyazatla ulaşılan ve duyulan bir kısım ukba buudlu televvünlere ve televvünler ötesi, tariflere sığmayan zevk-i ruhani havuzlarıdır. Bu havuzlara ulaşabilme ve onlarda ruhun muhabbet ve rıza kanatlı ferah-feza dünyasını duyma, yaşama hep riyazetin kolları arasında, nefsin terbiyesi ve ruhun tehzibi vadilerinde gerçekleşir.
Riyazet insanı, aynı zamanda bir sadakat eridir. O hem Hak’la muamelesinde hem de halkla münasebetlerinde hep vefa ve sadakat peşindedir. Zaten, insanın, dünyevi eğilimlerden ve cismani temayüllerden sıyrılarak, kendini Cenab-ı Hakk’a adayıp, hakikat eri olmayı hedeflemesi manasına gelen riyazetin gayesi de, nefsin terbiye edilip insanlığa yükseltilmesi, Allah sevgisinin, insani duygu, düşünce ve davranışların kaynağı haline getirilmesi; yani hep Allah için düşünülmesi, Allah için konuşulması, Allah için muhabbet duyulması “lillah, livechillah, lieclillah” dairesi içinde kalınarak, her zaman Hakk’ın soluklanmasından ibaret sayılmıştır.
Bazılarına göre riyazet, nefsin horlanıp hakir görülmesi şeklinde de yorumlanmıştır ki, bunu fenalıktan başka bir şey düşünmeyen “nefs-i emmare”ye veya hodgamlık cihetiyle insanın kendi kendini sıfırlayıp enaniyetten tecerrüdüne ya da şahsi arzuları itibarıyla “Ölmeden evvel ölünüz!” teklifine bir cevap sayılabilecek mahiyetteki bedeni istekleriyle ölme manasına hamletmek mümkündür. Bu itibarla da buna, “terbiye-i nefs” değil de “riyazet-i nefs” demek daha uygun olur ki; tıpkı toprak gibi nefsin de didik didik edilip sürülmesi, bağrına iyi ve güzel şeylerin nüvelerinin saçılması, üzerine, varlığın esas unsurları sayılan su, hava ve ateşin salınması suretiyle yoğrulması, yumuşatılması ve güllere, çiçeklere kaselik yapabilecek kıvama getirilmesi demektir ki:
خَاك شُو خَاك تَا بَروُيد گُل
كه بَجُز خَاك نِيست كهِ مَظهَرِ گُل
“Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zira topraktan başkası gülün mazharı değildir..” sözleri de zannediyorum bu terbiye ve tekamülü, bu mahviyet ve tevazuu anlatmaktadır.
Ayrıca, tasavvuf düşüncesinde, nefsi, kendi boşluklarından, kendi zaaflarından uzaklaştırarak ona ikinci bir tabiat kazandırma manasına “riyazatü’l-edeb”; sülukte, muradın çok iyi belirlenip tek hedef haline getirilmesi manasına “riyazatü’t-taleb” şeklinde ikili bir yaklaşım da söz konusu olmuştur ama, bunları da yine, nefsin terbiyesi ve ahlakın tehzibi manalarına irca ederek yorumlayabiliriz. Lücce sahibinin:
حِكمَتْ اَندَر رَنج تَن تَهذِيبِ عَقل
و جَان اَست
“Teni incitmedeki hikmet akl ü canın tehzibidir.” şeklindeki sözleri de bu mülahazayı teyit eder mahiyettedir.
Riyazet mevzuunda, riyazet erbabınca, farklı şöyle bir taksime de gidilmiştir:
a- Mübtedilerin riyazatı ki; ilim ile ahlakın, ihlas ile amelin tehzib edilip, tam bir hakşinaslıkla Hakk’ın da, halkın da hukukuna riayetten ibaret görülmüştür.
b- Yolun sonuna yaklaşmışların riyazatı ki, iç dünyası itibarıyla salikin, bütün bütün ağyardan tecerrüd edip, derunundaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesini alarak, sürekli vicdan ibresinin gösterdiği istikameti takip etmesi.. dahası onun yol mülahazası ve yolculuk televvünatını tamamen unutması şeklinde yorumlanmıştır.
c- Müntehilerin riyazatı ki, hal ve zevk itibarıyla şahid ve meşhud ikiliğinden kurtularak cem’u’l-cem –ileride üzerinde durulacak– mertebesine yürünmesinin yani kalbin derinliklerinde esma ve sıfatın vahdetini duyarak Mün’im’i aynen Müntakim, Kabız’ı tıpkı Basıt, Mani’i de Mu’ti gibi görüp zevketmek, farklı ve birbirine zıt gibi görünen esma-i İlahi, sıfat-ı Sübhani ve onların bütün eserlerini denge ve uyum televvünüyle bir tek şey gibi duyup hazzetmenin unvanı saymışlardır.
* Bu yazı Sızıntı dergisinin Kasım 1994 tarihli 190. sayısından alınmıştır.Eylül 2007
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Kalbin Zümrüt Tepeleri

Hürriyet
Meşru her isteğin, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirilmesi.. veya herhangi bir baskı, mahkumiyet, boyunduruk altında bulunmama hali.. ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi şeklinde yorumlanan hürriyet, ister düşünce tarihi, ister hukuk açısından üzerinde en çok yazı yazılan ve söz söylenen bir mefhum.

İnsanın temel hakları kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; şahsi haklar, siyasi haklar, umumi haklar kategorileri ve bunların teferruatı sayılan, inanma, ibadet etme, barınma, çalışma, mülk edinme, düşünme, düşünülen şeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danışma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeşitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri?ne, doğrudan doğruya mevzu teşkil etmeseler de, her zaman insanoğlunun en önemli meseleleri olarak kabul edilegelmiştir.

Hürriyet; insan vicdanının önemli bir rüknü sayılan iradenin en esaslı rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayati bir buudu olarak Allah?ın insanoğluna en müstesna ihsanlarından biridir. Bu büyük ve müstesna ihsan, İslam literatüründe, ferdin kendi haklarına sahip olması şeklinde tarif edilmiştir ki; vuzuhu biraz da aksinin kavranılmasına bağlıdır. Bunun aksi ise, ferdin haklarına başkasının sahip olmasıdır ki, bu da düpedüz kölelik demektir. İnsana bu hakları, hususi bir çerçevede bahşeden Allah?tır. Bu itibarla da insanın, bu hakları değiştirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakkı yoktur. Hürriyetle alakalı bu günahlardan birini işleyen insan, insanlığının bir bölümünü yitirmiş sayılacağı gibi, Allah indinde de ciddi bir sorumluluk altına girmiş sayılır. Zira, böyle bir anlayış ve davranış her şeyden evvel insani değerlere karşı saygısızlık demektir. Böyle bir saygısızlığı irtikap edenin, kendi varlığının şuurunda olduğu söylenemez; kendini idrak edememiş birinin de, gerçek muhabbet ve Hakk?a kulluktan nasibi yoktur.

Hulasa olarak diyebiliriz ki, Allah?ı tanımayan haknaşinasların, insani haklara sahip olma manasında, hür olduklarından bahsedilemeyeceği gibi, Allah?tan başkasına kul olma düşüncesinden sıyrılamamış kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün değildir.
Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri?ne esas teşkil eden hürriyet için birer mebadi mahiyetindedir ve ?maksudun bizzat? sayılmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanın Allah?tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şeye serfüru etmemesi manasına hamledilmiştir ki, riyazetin en önemli meyvelerinden biri sayılır.. ve kalbin Hakk?ı gösteren bir mir?at-ı mücella haline gelmesinin de en açık emaresidir. Bin riyazet veya inayetle bu noktaya ulaşmış hak yolcusu, kalben, topyekün varlık ve eşya ile alakasını keser; hürriyet semalarında pervaz eden hülyaları, hürriyet iştiyakıyla şahlanan gönlü, hürriyet mırıldanan duyguları ve egosunu saran kayıtları bir bir kırmış benliğiyle, biricik mihrabına yönelir ve Hz. Haris İbn Malik el-Ensari felsefesiyle, düşünce dantelasını ötelere ait atkılar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevi endişelerden, mal-menal gibi gailelerden kalben sıyrılıp, alem-i halka ait bütün hususiyetleri ve alem-i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk?a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Büyükler bu düşünceyi ifade için:

?Evlat, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?? demişlerdir ki, Hz. Cüneyd?in hürriyeti kendisine soranlara: Cenab-ı Hakka bağlılıktan başka bütün kayıtlardan kurtulduğun zaman gerçek hürriyeti tatmış olursun.? şeklindeki cevabı da aynı gerçeğin bir başka şekildeki ifadesinden ibarettir.
Evet, eğer hürriyet, Cenab-ı Hakk?a halisane kullukla mepsuten mütenasip (doğru orantılı) ise ?ki öyledir? hayatlarını başkalarının gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarını söylemek oldukça zor, hatta imkansızdır. Konu ile alakalı, bir hak dostu şöyle der:
?Eğer namus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvaylık defidir.?

Hakiki hürriyet kemal-i ubudiyetin lazımıdır; bu iki şeyi eş anlamlı bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah?a kulluğu ölçüsünde hürdür. Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacakları gibi, gerçek insani değerleri kavramaları da mümkün değildir. Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismaniyetin girdaplarından kurtulamaz, kalbin, ruhun hayat ufkuna ulaşamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.
Hayatını, hep bedeni mülahazalar ağında geçiren, mazhar olduğu nimetler karşısında iki büklüm olacağına küstahlaşan, üzerindeki ilahi mevhibeleri bozbulanık hırslarla yaşayan, kazandığında şımarıklaşan, kaybettiğinde inkisardan inkisara düşen ve elindeki imkanları yitireceği endişesiyle tirtir titreyen bir tali?siz, cihanlara sultan olsa da hür değildir.

Evet, kalb, değişik matluplara, mahbuplara, maksudlara dilbeste olduğu sürece kat?iyen hür olamaz. Değişik mülahazalarla sürekli başkalarına bedel ödeyen birisi nasıl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kısım dünyevi çıkarlar ve cismani hazlar karşılığında şuna-buna ipotek etmiş birinin hür olmasına imkan var mı?.

Allah?ın bir insanı, kesrete müptela edip, onun kalbini faniyat u zailat arenası haline getirmesi ve onu hep cismaniyetin girdaplarında dolaştırması böyle bir tali?siz için en büyük ?mekr-i ilahi? olmasına karşılık, bir diğerinin, batınını, dünyanın; nefis ve hevesatımıza bakan yanlarına karşı kapaması; diğer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayı da kalbten uzaklaştırması en büyük bir ihsan-ı ilahidir. Bu ise insanı gerçek hürriyete taşıyan bir manevi köprüdür.

*Bu yazı Sızıntı dergisinin Aralık 1994 tarihli 191. sayısından alınmıştır.
Sızıntı /Ekim 2007
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Kalbin Zümrüt Tepeleri

İSAR
Sızıntı/ Kasım 2007

İnsanın, başkalarını kendisine tercih etmesi manasına gelen isar; ahlakçılara göre, toplumun menfaat ve çıkarlarını şahsi çıkarlarından önce düşünmek.. tasavvuf erbabınca ise, en halisane bir tefani düşüncesiyle topyekün şahsiliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla var olmanın unvanı kabul edile gelmiştir.

ÃŽsarın tam karşıtı, “şuhh”tan doğan cimrilik ve şahsi çıkar duygusudur ki, Hak’tan, halktan ve Cennet’ten uzak kalmanın amili sayılmıştır.1 Evet, “şuhh”tan, “buhl” diyeceğimiz cimrilik; “isar” ruhundan da “cud”, “seha” ve “ihsan” sözcükleriyle ifade edeceğimiz cömertlik, semahat ve civanmertlik doğmuştur.

Cud; ferd-i mü’minin, gönlünde herhangi bir rahatsızlık duymadan, sahip olduğu şeylerin hiç olmazsa bir kısmını infak etmesinin ve başkaları için o kadar var olabilmesinin adıdır.
Seha; müminin, infakı ve başkalarını düşünmeyi önde götürmesi ve kendi mutluluğu içinde, hatta onun da önünde onların mutluluğunu düşünebilmesi.. ihsan ise; onun, ihtiyacı olduğu halde başkalarını kendine tercih edebilmesidir ki:
وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”2 ayetiyle işaret edilmek istenen isar zirvesi de işte budur. Biz buna, o has ve enfes tarifiyle ihsan da diyebiliriz.

ÃŽsarın gayri ihtiyari olanına “esere” denir ki, ortada çiğnenen bir hak söz konusu değilse sabır varidatından öte bir meziyeti yoktur ve kat’iyen isar seviyesinde de değildir.
Yukarıda yarım yamalak karşılıklarıyla aktarmaya çalıştığımız cud ve seha, aynı zamanda seviye ve derece farkını da ifade etmek üzere şöyle sıralanabilir:
1- Hak yolunda ve O’ndan ötürü iman ve ehl-i iman uğrunda candan geçilmesidir ki, civanmertliğin zirvesi sayılır.
2- Riyaset ve makam mevzuunda her türlü fedakarlıkta bulunmadır ki, birincisine nispeten bir kadem daha geri kabul edilmiştir.
3- Maddi refah ve mutlulukta başkalarını düşünme ki, öncekilere göre oldukça ucuz bir kahramanlıktır.
4- Bedel ve karşılık beklentisine girmeden ilim ve fikir bezlinde bulunmak ki diğerleri kadar ağır olmasa gerek.
5- Sa’yin semeresini infak ki, zekat ve sadaka gibi sorumluluklarımız bu cümleden sayılabilir.
6- Güler yüz, tatlı dil ve değişik hayırlara vesile olma ki, hemen herkesin muvaffak olabileceği bir hayır türüdür.
Bunlardan birincisi, cud ve sehanın zirvesi, isarın da esaslı bir derinliğidir ki, ona muvaffak olmak her babayiğidin karı değildir. Bu babayiğitliği Baharistan sahibi şöyle seslendirir:
بَسِيم و زَر جوَانمَردِي توان كَرد خُوش آنكَس که جوَانمَردِي بَجَان كَرد“Gümüş ve altınla cömertlikte bulunmak kolaydır; hoştur o kimse ki, canıyla cömertlik eder.”
İnsanların temsil durumları itibarıyla isar da kendi içinde derece derecedir:
1- Başkalarını yedirip içirip kendisinin aç ve susuz durması ve başkalarını görüp-gözettiği halde kendisini yer yer ihmal etmesi ki, herhangi bir kul hakkını çiğnememe kaydıyla ebrar ahlakındandır ve insanı evc-i kemalat-ı insaniyeye çıkarır.
2- Herkese ve her şeye rağmen, Allah’ın ona olan bütün ihsanlarını, sadece ve sadece O’nun rızasını düşünerek bezletmek, bezlettikten sonra da düşünmemektir ki mukarrabinin tavrıdır. Bu tavrın temsilcilerinde verme hazzı birkaç kadem daha alma sevincinin önündedir.
3- “ÃŽsar-u isarillah” sözleriyle ifade edilen haldir ki; apaçık hususi mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ücret ve huzuzat vaktinde bütün mevhibeleri nisyana gömüp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlığının ziyasının gölgesi olduğunu hissetmektir ki, “Akrabü’l-Mukarrabin”in yoludur. Bu manada, Hz. Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferid-i Kevn ü Zaman bir isar kahramanıdır; O kahramanın miracı da bu engin arayış sayesinde O’nu aranan biri haline getirmenin serencamesidir. O’nun gökler ötesi alemlerden dönüp insanlar arasına inmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “isar” derecesi ise, ümmeti adına Cennet’ten çıkıp cehennemlere gözyaşı salması, salıp bütün insanları dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceği bir başka isar derinliğidir.

Dipnotlar
1. Bkz: Tirmizi, birr 40.
2. Haşr suresi 59/9.

* Bu yazı, Sızıntı dergisinin Ocak 1995 tarihli 192. sayısından alınmıştır.
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Kalbin Zümrüt Tepeleri

Edeb
Sızıntı /Aralık 2007

Akıllılık, usluluk, hal, tavır ve davranış güzelliği veya insanlara iyi muamelede bulunma manalarına gelen edeb; sofilerce “edeb-i şeriat”, “edeb-i hizmet”, “edeb-i Hak” unvanları altında yanlışlıklardan korunma ve yanlışlığa sürükleyen sebep ve saikleri bilmekten ibaret sayılmıştır. Edeb-i şeriat; dinin usulünü bilip uygulamak; edeb-i hizmet; cehd ü gayret ve hizmette her zaman birkaç kadem önde; ücret, takdir ve bilinmede birkaç kadem geride bulunmak; ayrıca, esbaba tevessülde kusur etmemenin yanında bütün iyilik ve güzellikleri Allah’tan bilmek; edeb-i Hak da; Hakk’a yakınlığı temkinle bezeyip, şatahat ve laubaliliğe girmemekten ibarettir.

Bir diğer yaklaşım da, “edeb-i şeriat”, “edeb-i tarikat”, “edeb-i marifet” ve “edeb-i hakikat” şeklindedir ki, birincisi; Allah Resulü’nün, hususi, umumi, kavli, fiili, hali ve takriri bütün sünnetlerini hayata geçirip yaşamak; ikincisi; mürşid ve muallime karşı tam teslimiyet, tam muhabbet, ölesiye hizmet, sohbete devam ve kalbinde itiraza yer vermemek; üçüncüsü; yakınlık ve temkin dengesini, havf ve reca muvazenesini, lütuflara mazhariyet ve acz u fakr mülahazasını muhafaza etmek; dördüncüsü; Cenab-ı Hakk’a tahsis-i nazarla beklentilere girmemek, endişelere düşmemek ve gönül gözlerini ağyar hayalinden bile korumak şeklinde yorumlamışlardır.

Aslında, bir bakıma tasavvuf da “edeb” demektir.. her “vakit”, her “hal” ve her “makam”ın hususi edebiyle bir edeb.

Ne var ki, bu edeblerden her biri, insanın iç aleminde gerçekleştirebildiği ölçüde, onun ahlak, tavır ve davranışlarında da kalıcı olabilir; yoksa, vicdanın enginlikleri ve duyguların derinlikleriyle bütünleşememiş bir edebin devam ve temadisi söz konusu olmadığı gibi, insanı, iç alemine göre değerlendiren Allah nezdinde de bunlar, hiçbir kıymeti haiz değildirler. O rengin ve zengin ifadeleriyle hem edebi hem de edebin bu farklı yanlarını Hz. Mevlana ne hoş ifade eder:

پيش اَهلِ دِل اَدَب بَر بَاطِنَستزَانكِه اِيشَان بَر سَرَائِر فَاطِن اَست
پيش اَهلِ تَن ادَب بَر ظَاهِرَست كِه خُدَا زِ ايشَان نَهانرَا سَاترست
اَز خُدَا جُويِيم تَوفـيـق ادَب بِى ادَب مَحرُوم گَشت اَز لُطفِ رَب


“Gönül erbabınca edeb batınidir; zira onlar, sırlara açık ve muttalidirler. Beden insanı olan ehl-i ten nezdinde ise edeb zahiridir; çünkü Cenab-ı Hak onlardan batıni olan şeyleri gizlemiştir. Biz, her zaman Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileriz, (zira) edebi olmayan, Cenab-ı Hakk’ın lütfundan mahrumdur.”

Ebu Nasr Tusi’ye göre edeb, şu üç maddede hulasa edilebilir:
1. Söz üstadları ve sözde süs arayanların edebi ki, gönlün sesi ve soluğu olmaması itibarıyla tasavvufçularca “kil u kal” sayılmıştır.

2. Din-i Mübin-i İslam’ı, kalbi ve ruhi hayat seviyesinde temsil edenlerin edebi ki, nefsin riyazatla, duyguların muhabbet ve mehafetle yoğrulması ve kılı kırk yararcasına şer’i hudutlara riayetten ibaret olan şer’i edeb.

3. Sürekli muhasebe ve murakabe ile “tecelligah-ı ilahi” olan kalbi pak tutanların edebi ki, hayallerine bile, huzurun edebine muhalif herhangi bir halin tari olmaması şeklinde yorumlanmıştır.

Hakikat erleri, her manadaki edebe fevkalade önem vermiş ve onu insan ruhuyla bütünleştirme istikametinde her türlü takdirin üstünde bir cehd göstermiş, bu konuda dünya kadar söz söylemiş ve bu sözleri en halisane duygularla temsil etmeye çalışmışlardır.

İşte o altın sözlerin miri olanlarından biri:

لِكُلِّ شَيْءٍ زِينَةٌ فِي الْوَرَى وَزِينَةُ الْمَرْءِ تَـمَـامُ اْلأَدَبِ
قَـدْ يَشْرُفُ الْمَرْءُ بِآدَابِهِ فِـينَا وَإِنْ كَانَ وَضِيعَ النَّسَبِ


“İnsanlar arasında her şeyin bir süs ve zinet yanı vardır; insanoğlunun zineti ise, edebindeki tamamiyettedir. İnsan vardır ki o, nesebiyle göz doldurmasa bile, adabıyla mazhar-ı şereftir.”

Ve işte Divan-ı Ali’den, halk üslubuyla söylenmiş bir başka cevher:

لَيْسَ الْبَلِيَّةُ فِي أَيَّامِنَا عَجَبْ بَلِ السَّلاَمَةُ فِيهَا أَعْجَبُ اْلأَعْجَبْ
لَيْسَ الْجَمَالُ بِأَثْوَابٍ تُزَيِّنُهَا إِنَّ الْجَمَالَ جَمَالُ الْعِلْمِ وَاْلأَدَبْ
“Şimdilerde bela şayan-ı taaccüp değildir; asıl insanı şaşkınlığa sevk eden şey, bunca belalar içinde salim kalabilmektir. Güzellik, giyilen elbisenin insana kazandırdığı güzellik değildir; hakiki güzellik, ilim ve edeb güzelliğidir.”

Avarif’te de, edeble alakalı şu ürperten tespit yer almakta: “İman, tevhidi gerektirir; tevhidi olmayanın imanı da yoktur. Tevhid, dini esasların hayata geçirilmesini iktiza eder; dini hayatı olmayanın tevhidi olduğu da söylenemez. Dinin hayata hayat olması, edebi zaruri kılar; edebi olmayanın, müteşerri olabileceğini düşünmek bir tenakuzdur.” Nasıl olmasın ki:
أَنبِيَا چُون بَا ادَب رَفتَند رَاه هَر يكي شُد خَاصّ دَرگاهِ إله
“Zira nebiler, katettikleri yolu edeble katettiler. Katetti ve her biri Allah dergahının seçkini haline geldi.”

Ayrıca edebi, fiili ve kavli diye ikiye ayıranlar da olmuştur ki, biz bunlardan fiili olanının, edebin genel tarifleri içinde üzerinde durmuş ve izah etmeye çalışmıştık. Şimdi bir kere daha hatırlatmak üzere, o konuda söylenmiş bazı değerli sözleri kaydedip geçelim:
Edebdir kişinin daim libası
Edebsiz kişi üryana benzer.
.............................
Edeb, ehl-i ilimden hali olmaz
Edebsiz ilim okuyan, alim olmaz
.............................
Edeb iledir nizam-ı alem
Edeb iledir kemal-i adem

Kavli edeb, düşüncede safvetin, gönülde istikametin, Allah’la engin bir münasebetin ifadesi açısından, asırlarca hem medrese, hem de tekyede, hakkında çok şey söylenmiş bir konudur.

Vehbi:
Boşboğazlık ile açma deheni, lik adabıyla
söyle sözünü!
Eyle evvel sözüne endişe, sonra
düşmeyesin teşvişe.!
sözleriyle katılır bu melek-enis örfaneye.
Bir başkası da:
Edeb bir tac imiş nur-i Huda’dan,
Giy ol tacı, emin ol her beladan!
ifadeleriyle soluklar edeb adına hislerini.
Hz. Mevlana’nın:
خَوَاجَه دَريَاب كِه جَان دَر تَن انسَان اَدَبَست...matlaıyla o uzun ve latiflerden latif edeble alakalı manzumesi ise, takdirlerimizi aşacak mahiyettedir:
“Efendi, bil ki, insanın tenindeki can edebdir. İnsanoğlunun göz ve kalb nuru edebdir. Adem bir ulvi alemdendir, süfliden değil; bu dönen kümbetin hem dönmesi hem de revnak ve zineti edebdir. Şeytanın başına ayağını koymak istersen, gözünü iyi aç, şeytanın canını çıkaran edebdir! İnsanoğlu eğer edebden yoksun ise, o insan değildir; zira insanoğlu ile hayvan arasındaki fark edebdir. Aç gözlerini bak, Allah kelamı olan Kur’an ayet ayet edebdir. Akıldan sordum: ‘İman nedir?’ Akıl, kalb kulağına ‘İman edebdir.’ dedi.”

İslam’ın güzel kabul ettiği söz ve davranışlar şeklindeki tarifiyle edebin ahlakla alakalı olanı ve Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselamın, kavil, fiil ve takririyle şekillenen, şekillenip fıkha esas teşkil eden kısmı, ayrı bir tahlil konusu ve bu çerçevenin dışında kalırlar…

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Şubat 1995 tarihli 193. sayısından alın
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Kalbin Zümrüt Tepeleri

İlim
Sızıntı/Ocak 2008

İnsan duyularıyla elde edilen veya Allah’ın (c.c.) vahiy ve ilham yoluyla bildirdiği bilgi ki, zaman zaman onun herhangi bir tezahürünü ifade sadedinde: gerçeğe, vakıa uygun bilgi veya bir şeyi olduğu gibi kavrama manalarına da hamledilmiştir. Aynı zamanda ilim, kesin olsun olmasın, tasavvur veya hüküm olarak, mutlak manada idrak etme, düşünme ve anlama manalarına da gelir. Hatta çok defa, ilim sözcüğüyle marifet manasını kasdettiğimiz de olur.

İlim bahsinde hangi konunun bizi daha çok alakadar ettiği belli olmakla beraber, az dahi olsa, ilim, ilmin sebepleri ve bölümleri gibi bir kısım tasavvuri taksimlere temasın yararlı olacağına inanıyorum.

İlim, kendi içinde vasıtalı ve vasıtasız olmak üzere ikiye ayrılır:
a- Her insan ayrı ayrı bir kısım hususiyetlerle yaratılmıştır. Bu hususiyetleri bilmek, değerlendirmek her ferde vasıtasız olarak verilmiş bir bilgi mevhibesidir. İnsanın, havasızlık, susuzluk, açlık, tasa, sevinç gibi hususları idrak etmesi.. ve çocukların süt emmesi, kuşların uçması, balıkların yüzmesi, bülbülün yuva örmesi, yeni doğmuş yavruların kendileri için tehlikeli sayılan şeylerden sakınmaları gibi özelliklere veya bu özelliklerle hayatları için yapılması lazım gelen şeyleri anlamaları manasına gelen şuur veya idrake “vasıtasız ilim” diyoruz.

b- Buna karşılık, akıl ve hisler aracılığıyla öğrenilen ilimler de vasıtalı ilimlerdir. Maddi şeylerle alakalı bilgiler daha çok, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularıyla elde edilir. Fizikötesi bilgiler ise, zihin, muhakeme, kalb, sır, hafi, ahfa, hatta saika ve şaika yollarıyla…

Konuyla alakalı değişik bir taksim de, ilmin elde edilme yolları açısından karşımıza çıkar. İslam’a göre ilmin sebepleri üçtür:

1. Göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret olan, bizim “sağlam duyu organları” dediğimiz “havass-ı selime.”
2. “Haber-i sadık” sözcüğüyle ifade edeceğimiz doğru haber ki, o da kendi içinde ikiye ayrılır:
a. Yalan üzerinde ittifakları mümkün olmayacak kadar çok sayıdaki bir cemaatin ihbarı manasına gelen “mütevatir haber.”
b. Allah tarafından gönderilen peygamberlerin mesajları manasına “haber-i resul.”
3. İlmin üçüncü sebebi de akıldır. İster düşünülmeden hemen akılla bilinen bedihiyyat kabilinden olsun, isterse düşünülerek ve istidlal yoluyla ulaşılan bilgiler nev’inden olsun, bu kabil ma’kulatın zahiri sebebi akıldır.
Bundan başka ilim, akli ve nakli olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlardan birincisini şu üç kategoride hulasa etmek mümkündür:
1. Sağlık ve eğitim gibi topluma lüzumlu ilimlerdir ki, lüzumları nispetinde vacip veya farz-ı kifaye sayılmışlardır.
2. Din nazarında mezmum olan ilimlerdir ki, sihir, simya, remil, tılsım ve hokkabazlık gibi marifetleri bu cümleden sayabiliriz.
3. Mübah ve icabında vacip sayılan ilimlerdir ki, hendese, hesap, kelam, tıp, fizik, kimya ve tarih gibi ilimler bu kategori içinde mütalaa edilirler.
Nakli ilimler de kendi içinde mükaşefe ve muamele adlarıyla iki bölümde hulasa edilmişlerdir. Bunlardan muamele kısmı, fiil ve terkten ibaret olmak üzere dört bölümde ele alınmıştır:

1. Usul ki; Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas’tan ibarettir. Aynı zamanda bunlara “edille-i şer’iyye” de denir.
2. Füru ki; bunlar da, ibadet, muamelat, münakehat ve ukubat gibi adlarla kitaplarda yerlerini almışlardır.
3. Mukaddimat ki; lügat, sarf, nahiv, maani, beyan, bedi gibi ilimlerdir.. ve bunlar, hadis, tefsir, fıkıh ilimlerini sıhhatli anlama yolunda sadece birer vasıtadırlar.
4. Mütemmimat ki; bu da tamamen Kur’an ilimleriyle alakalıdır. Kur’an’ın lafzıyla alakalı olan kısmı: Meharic, tashih-i huruf, aşere, takrib unvanlarıyla.. manasına taalluk eden bölümler, tefsir ve te’vil adlarıyla.. ahkamıyla alakalı kısımlar da usul kitaplarının konusu olan, nasih-mensuh, hass-amm, celi-hafi, hakikat-mecaz-kinaye, mücmel-müfesser, muhkem-müteşabih gibi isim ve unvanlarla ele alınmış ve işlenmişlerdir.
Nakli ilimlerin mükaşefe kısmına gelince, bu da, ledünni ve vicdani namlarıyla iki bölümde mütalaa edilmiştir ki, “Kalbin Zümrüt Tepeleri”ni doğrudan doğruya alakadar eden de işte bu bölümdür. Bu bölümde ele alınıp işlenen şeyler, bir açıdan müstakil gibi görünse de, esasen bunlar da yine Kitap ve Sünnet’e dayanmaktadır. Bu temiz kaynaklardan istinbat edilmeyen, Kitap ve Sünnet filtresinden geçmeyen varidat ve mevhibeler kuşkuyla karşılanır. Bunların hücciyetleri bir yana, sübjektif bağlayıcılıklarının olduğu bile söylenemez.

Hz. Cüneyd: “Peygambere uğramayan yollar kapalıdır, neticeye ulaştırmaz.” veya “Kitap ve Sünnet bilmeyenin arkasından gidilmez!” sözleriyle..
Ebu Hafs: “Her zaman hal ve davranışlarını Kitap ve Sünnet’e göre değerlendirmeyen ve kendini kontrol etmeyen, bu meydanın erlerinden sayılmaz.” beyanıyla..
Ebu Süleyman Darani: “Kalbe gelen varidatı ancak Kitap ve Sünnet gibi iki şahid-i sadıkla kabul ederim.” tembihiyle..

Ebu Yezid: “Otuz sene nefsime karşı mücahedede bulundum, ilmi ölçülere riayet kadar ona ağır gelen bir şey görmedim.” tespitleri ve “Bir insana göklerde tayaran etme kerametinin verildiğini görseniz dahi aldanmamalısınız; onun emirler, nehiyler ve şer’i hudutlara riayet mevzuundaki hassasiyetine bakmalısınız!” ikazlarıyla..
Ebu Saidi’l-Harraz: “Dinin ruhuna muhalif olan batın batıldır.” vecizesiyle..
Ebu’l-Kasım Nasrabazi: “Tasavvufun özü, Kitap ve Sünnet’e sımsıkı sarılmak, heva ve bid’atlerden uzak kalmak, kusurlardan dolayı herkesi mazur görebilmek, evrad ü ezkarda tekasül göstermemek, elden geldiğince ruhsatlardan uzak durmak ve dinde şahsi yorumlardan sakınmaktan ibarettir.” irşadıyla bu önemli hususu ders veriyor olsalar gerek.. ve daha nicelerinin, konuyla alakalı ne lal ü güher ifadeleri..!
Bu meydanın erlerine göre “ilim”, “hal”den önce gelir. Zira “hal” tamamen ilme tabidir. Aslında ilim enbiyanın mirası, alimler de bu peygamber terikesinin varisleridirler. Bu konuda (1) اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِferman-ı nebevisi, ulema için payeler üstü bir paye ifade eder.

Gerçeğin ilmi veya gerçeğe ulaştıran bilgi; kalblerin hayatı, basiretlerin nuru, sinelerin vesile-i inşirahı, akılların cevelangahı, ruhların lezzet kaynağı, hayrette kalanların rehberi ve dostu, yalnızların “enis ü celis”i, meleklerin temenna durdukları kıymetler üstü kıymeti haiz, arz televvünlü, sema kaynaklı bir maidedir.

Evet, ilim, imana önemli bir basamak; hidayet ve dalaleti, şüphe ve yakini birbirinden ayıran esaslı bir mihenk ve insanın insani yanlarını ortaya çıkaran ilahi bir sırdır.

بَعِلْمَسْتْ آدَمِـي اِنسَانِ مُطلَق
چُو عِلمَش نِيست شُد حَيوَانِ مُطلَق
عَمَلِ بِي عِلْمْ بَاشَدْ جَهْلِ مُطلَق
بَجَهل اَى جَان نَـشَايَد يَافتَن حَقّّ

“Ademoğlu ilimle mutlak insan, ilim olmayınca da mutlak hayvandır. İlimsiz amel mutlak cehalet, ey can cehaletle Hak bulunmaz.” diyen hak dostu mübalağa etmemiş olsa gerek...

Tasavvuf erbabınca ilim; akıl, sem’ u basar yoluyla elde edilen bilgi ve marifetten daha çok, veralardan akıp gelen tecelli-i ilm-i ilahi dalga boylu öyle bir nur ve ziyadır ki, gelir bütün ruhu sarar ve insanın derunundaki sır yamaçlarında, hafi tepelerinde, ahfa zirvelerinde çiçek çiçek tüllenir ve hep Sonsuz’un varidatıyla gürler. Bu ilahi tecelliye mazhariyetin mebdei, sır ve ötesinin Şems-i Ezel’e teveccühü, beden ve cismaniyetin kalb ve ruh seviyesine yükselmesi ve sinenin iman, muhabbet, aşk ve cezbe ile Zat-ı Hakk’a yönelmesi; müntehası da ilm-i ledünnidir.

İlm-i ledünni: (2)وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا fehvasınca, berzahsız, hicapsız doğrudan doğruya “Haziratü’l-Kuds”den insani enginliklere yağan bir baran-ı rahmettir. Kulluktaki derinlik, Allah ve Resulü’ne karşı vefa ve sadakat, duyguların rıza eksenli, davranışların ihlas yörüngeli olması ve kalbin de yakinden yakine koşması, ledünni varidat için, hatta o varidatın sağanak sağanak boşalması için bir yol ve bir şart-ı adidir.

Bütün enbiyanın ilmi, Cenab-ı Hakk’ın vahiy ve talimiyle zuhura gelmesi açısından bilasale ilm-i ledünni olduğu gibi, onların arkalarından giden ilhama mazhar evliya ve asfiyanın ilimleri de bittebaiyye o mahruların –ay yüzlüler– ziya-i ilimlerinin şuaları olması itibarıyla ledünni sayılır. Bu ilmin Hz. Hızır’a tahsisi (3), belli bir zaman, belli bir makam ve belli bir hal itibarıyladır ki, o ilmin bazı cüz’iyatı açısından Hz. Hızır, kendine faik olan bazı zatlara, mercuhun hususi bir kısım meselelerde racihe tereccühü nev’inden öne geçmiştir. Yoksa onun ne Hz. Musa’ya ne de diğer ulülazm zatlara üstünlüğü söz konusu değildir.

Ayrıca, Hz. Musa’nın ilmi, ilahi ahkamın marifeti ve bu marifetin, eşyanın perde önü ve perde arkası muvazenesini koruma gibi bir derinliğe açık olmasına karşılık, Hz. Hızır’ın bilgisi daha çok eşyanın batınına ait idi. Nitekim, bu ayrıma, Hz. Musa ile konuşması esnasında Hızır da işaret eder: “Ya Musa! Ben Allah’ın bana talim ettiği bir ilme sahibim ki, sen onu bilemezsin. Sen de, Allah’ın sana talim ettiği bir bilgiye maliksin ki, ben onu bilemem.”

Evet, ilm-i ledünni, talim ve taallümle elde edilmeyip Cenab-ı Hakk’ın hususi bir mevhibesi ve bir kuvve-i kudsiyesinin nurani tecellisidir. Bu tecelli, sanattan Sani’e, eserden Müessir’e giden bir bilgi olmaktan daha çok, Sani’den zişuur sanata, Müessir’den esere akan bir marifettir. Hatta o, esrar-ı Hakk’a ait mahrem varidatın insan ruhunda taayyününden ibaret sayılmıştır.

وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Mart 1995 tarihli 194. sayısından alınmıştır.

Dipnotlar:
1)“Alimler, peygamberlerin (Aleyhimüsselam) varisleridir.” (Buhari, ilim 10; İbn Mace, mukaddime 17),
2)“Biz ona nezdimizden Rabbani bir ilim öğretmiştik.” (Kehf suresi, 18/65),
3)Kehf suresi, 18/65.
4)Buhari, tefsir (18) 4.
 
Üst