KadınLar İçinde KadınLar...!!!

...Tefekkür...

Hüznüm yüreðime dokunan dûamýn sûkûtudur...

Elektrik direklerindeki kayıp ilanlarından alınmış yüz ifadesiyle, bir Adilcevaz masalının içinden geçercesine yürüyor Süreyya yağmurun üstüne. Günlük güneşlik zamanlardan kalma beyaz ayakkabısı, iki kat üst üste giyilmiş hırkası ve kolunda parlak, çiçekli çantasıyla buralı olmaya alışıyor belki de. Kimi zaman kulpundan tutup kaldırdığı, kimi zaman sürükleyerek aşındırdığı siyah torbası fazlalık geliyor onun dışında cadde boyunca yürüyen herkese. Siyah torbadan etek, bluz, çocuk elbisesi taşıyor. İki odalı evlerden şehrin en kalabalık caddesine hastalıklı ve kırgın haberler taşıyor. Torba aşınmış, ıslanmış… Genç kızın eli acımış… Göğüs kafesindeki can her an çıkmaya hazırmış… Kimin umurunda. Yokuşlar çıkmalı, yokuşlar inmeli… Caddedeki kaldırımı sonuna dek takip etmeli Süreyya. “Her Salı öğlen on ikide…” diyor işleri teslim alan kadın. “Parça başına iki yüz elli kuruş alırsın”.

Süreyya her hafta iki yüz parça iş bitirmeli. Fason üretilmiş kazakların, bluzların dikiş hatalarını salondaki sobanın yanına kurulmuş Prenses marka dikiş makinesinde düzeltmeli. Her sabah, her akşam, her gece… Ayakları makinenin pedalında bir ileri bir geri gitmeli. Gözleri küçülmeli uykusuzluktan, siyah etekteki dikiş hatasını düzelteyim derken hep aynı noktaya bakmaktan. Mutfaktan, annesi “Yine akşam oluyor… Ne pişirsek Süreyya?” diye seslenmeli. Babaannesinin çayı, tütün sigarası, Adilcevaz’dan hatırı sayılır bir misafiri gelirse diye kahvesi hiç bitmemeli. Yalnızca gözünü açıp kapatarak yaşayan babası sağdan sola, soldan sağa saat başı yattığı yerden döndürülmeli. Faturalar ödenmeli, ilaçlar alınmalı… Olur da o hafta için üç beş lira artarsa kumaş pazarından alınmış çiçekli divitinden mutfak tezgahının kenarına ip gerilip, tencereleri, tabakları gizleyecek örtü dikilmeli.

Gözleri yerden kaldırmıyor bu kız. Gözleri hiç gülmeden vitrinlerden, otobüs camlarından bile kendisine bakmaktan korkuyor. Sanki sağ yanı acıyor da hissetmiyor sol yanı. Parçalanmışlık… Adını söylerken, haftalığını koymak için elini çiçekli çantasına uzatırken, her Salı çıkarken ve inerken yokuşları… Parçalanmışlık hali ele veriyor adını dahi söylerken çekinen Süreyya’nın kalbinden geçen o ayrılık muskasını. Hepsi hepsi bir Adilcevaz masalı… Elleri henüz gece gündüz dikiş dikmekten çizgi çizgi olmadan Süreyya’nın… Eşyalar toplanıp da bir kamyonun arkasında yüzlerce kilometre, annesi ve babaannesiyle yola çıkmadan. Süreyya oradayken… Dallarına kış vurmuş bir ağacın şahitliğinde. Giderayak “Gideceğim” diyemez ya insan… Mazeretler üretemez ya… Öyle işte. Razı ya Süreyya, burada bir Adilcevaz masalında kalmaya. “Olmaz” diyor ya babaannesi, “Gelmelisin”. “Adilcevaz’dan sonra da bizim kızımız olmaya devam etmelisin”. Prenses marka dikiş makinesinin yanına oturup, bir gün bir gece ağlaya ağlaya bu şehre geliyor Süreyya. Hiç unutulmamış bir Adilcevaz hayalini de içinde saklayarak…

Babasının ilaç parası, şehrin hiç bitmeyen faturaları, kış gelince kömür telaşı, okullar açılınca kırtasiye masrafı giriyor araya. Süreyya Prenses marka dikiş makinesinin başında ömürlerden kendine bir sürgün biçiyor. Adilcevaz’dan haber gelince kapatıyor kulağını, misafirler gelince kendini küçük odaya kilitliyor. Annesi elinden tutmaya kalksa, her an ağlamaklı haliyle bırakıyor. Hiçbir yere yetişemiyor Süreyya, hep ertelenmiş, hep parçalanmış, hedefi on ikiden bir türlü vuramamış zamanlardan geriye kalan kadınlar gibi. Omuzlarından çok ellerinde taşıyor bahtının kaybetmiş hallerini. Her Salı saat on iki miladı oluyor Süreyya’nın. Zaman orada başlayıp, orada bitiyor. Haftalığı; ekmek, ilaç, tütün ve kırmızı kalem arasında eriyip gidiyor. Omuzları düşmüş, rengi solmuş bu kızın sağ yanağındaki gamze, hayat bulaşığı bir düşü Adilcevaz günlerinden kalma bir hatıra gibi hep orada saklıyor. Süreyya, aynalarla anılan kadınlar diyarında ışığın hiçbir haliyle barışamayacak kadar yorgun düştüğü gecelerde kayboluyor.
. . .

Münevver Hanım, erkenden uyanmıştır sabaha. Çayını demlemiş, elektrik sobasının derecesini yükseltmiş, pencere önünde dizlerinde pelüş battaniyesi ile ötekilerin de sabaha karışmasını beklemiştir. Yedi ahtı, yedi kaybetmişliği, yedi vazgeçişi olan bu şehre yedi Fatiha okumuş… Kayıtlara geçmeyecek bir sesle “Bu da biter” diye iç geçirmiştir. Şimdi saçlarını dağıtmıştır iki yana. Gümüş tarağıyla her geçen yıl azalan saçlarını daha bir özenle taramış; tarağın sivri ucu ile iki yana ayırmıştır. Siyah firkete ile ayrılan saçları en altta, küçük bir topuzla tutturmuş; omuzlarına şalını, eline örgüsünü almıştır. Tıpkı Ören Bayan etiketlerindeki o kadın gibi, her bakana bir ömür örgü örebileceği hissini veren elleri ve bakışlarıyla koltuğuna oturmuştur. Sitede oturan komşularının deyimiyle “Münevver Hanım artık Ören Bayan” olmuştur.

Varlıklı ailelerin yoksul düşmüş kızlarına has o yüz ifadesini takınmıştır yine Ören Bayan. “Hoş geldiniz kuzum” diye açmıştır kapısını, kendisini merak edip gelen üniversite öğrencilerine ya da sitedeki komşularından birisine. Evin girişine astığı Prenses Diana posterinin yanında uzun süre kalmış ve kendisine yöneltilecek soruları umursamadan, hikayesini o gün canının istediği yerden anlatmaya başlamıştır. Belki geçirdiği trafik kazasını ve o kazadan sonra kaybettiği tek gözünü anlatmıştır. Belki zengin, çok zengin, o sitede oturanlara göre pek çok zengin babasının biricik kızına protez göz bulma telaşını… İngiltere yolculuğunu belki… İngiltere’de on yaşındaki Münevver için hazırlanan protez gözün serüvenini… Kaldıkları otelde annesine “Tek gözlü prenses olur mu anne?” sorularını… Babasına inat, kızının nazara geldiğine inanan annesinin hiç durmaksızın ağlayışlarını… Protez göz için geçirdiği ameliyatlar tamamlanınca ve açılınca yüzündeki sargılar, Leydi Diana’nın Katedral’deki düğün törenini izlemeye gidişini… Tüm dünyanın yakından ilgilendiği düğünü, protez gözüyle saatlerce takip edişini… İçindeki çocuksu sesi sonra… Gençliğini… Anne ve babası vefat ederken, ağabeyleri Türk filmlerinden fırlamış ‘miras yedi’ pozlarıyla elde avuçta kalanı eritirken… Genç kız Münevver’in üçüncü bir göz arayışını… Aşka teğet geçmiş her kadın gibi… “Bir şey olmalı; beni anlatacak, ötekilere yetişmemi sağlayacak” halini… Ayrılıkları sonra, hep yukarıdan aşağı düşmüş hallerini… Annesinden kalma porselen Çin fincanları, birkaç örtü, birkaç kıyafet ve Prenses Diana’nın posteri ile sokakta geçirdiği geceyi… Sosyal Yardımlaşma Derneği tarafından bu siteye, kapıcı dairesine yerleştirildiği günü sonra… Hiç nefes almadan; itirazlara ve sorulara aldırmadan anlatıyordur Münevver Hanım örgüyle tanıştığı günleri. Dışarı çıkmak, nefes almak, yaşamak, su içmek, var olmak için örgüye tutunuşunu… Elli numara iple, üç zincire üç dolgu ilerleyen salon takımlarındaki zarafeti. “Yaşım elli oldu, ne evlenebildim ne de anne olabildim” cümlesini… Gençliğinde yürürken topuklu ayakkabılarının çıkarttığı sesteki ahengi… Ama en çok da örgüleri, dantelleri, perdeleri anlatıyordur. Ören Bayan’ı kendisine üçüncü bir göz ilan etme halini.

Yokluğun içinde bir varlık defilesi hazırlamıştır sevgili ziyaretçilerine. Hiç bilmedikleri otları karıştırıp, Ören Bayan çayı demlemiş; hemen hemen hepsine irili ufaklı patikler, lifler, eldivenler hediye etmiştir. Kırk daireli sitenin kapıcı dairesinde “Biz esas yerin esaslı ailesiydik” havasında etrafta gezinmiş… Misafirlerini “Yine gelin olur mu, yalnız bırakmayın beni” cümleleriyle bahçeye kadar uğurlamış… Leydi Diana’nın posterinden Ören Bayan resmine çıkan yolda, o üçüncü gözü bir türlü bulamamanın verdiği yorgunlukla… “Göz göz” örülmüş dantellerle bir günü daha bitirmiştir. Yatağına yatar yatmaz, Ören Bayan yine Münevver Hanım olmuş ve gördüğü ilk rüyada annesine, kapıcı dairesinde yıllardır ördüğü dantelleri kucağında taşıyarak ‘üç gözlü prenses çeyizini’ göstermiştir.
. . .

Yerli malı haftası… Bütün veliler ‘güzel giyinenler kulübüne katılmışçasına’ podyumda yürüyen manken edasıyla giriyorlar tek tek sınıfa. Annesi gelen her çocuğun yüzünün rengi, sesinin tonu değişiyor. Daha dik duruyor, daha çok gülüyor, arkadaşlarını annesiyle tanıştırıyor. Çocukların elinde kartondan yapılmış meyveler… Her biri annesiyle seçtiği bir meyvenin hikayesini yazmış. Daha doğrusu hikaye yazma işini abartan kadınların dizi izleyicisi olmaktan gelen amatör senarist halleriyle, hikayeler yalnızca annelerin elinden çıkmış. Kimisi bir elmanın, kimisi bir şeftalinin hikayesini yazmış. Anneler çocuklarından daha telaşlı… Öyle ya, herkes görecek hangi annenin daha güzel hikaye yazdığını. Hepsi, çocuğunun okuduğu hikaye beğenilirse ‘yılın annesi’ seçilecekmişçesine heyecanlı. Bir türlü yerleşemediler yerlerine… Genç ve insanın üstüne yürüyecekmiş gibi duran öğretmen hanım nihayet giriyor sınıfa. Bazı annelerin ‘güzellik, şıklık’ iltifatlarını kabul ettikten; hal hatır sorma faslını geçtikten sonra “Evet, programı başlatalım artık” diyor.

Herkes, günlerdir hazırlandığı bu özel anın başlamasını beklerken; bir tek Leyla onca öğrencinin arasından sıyrılıp cam kenarında annesini bekliyor. “Şimdi gelecek, birazdan gelecek” derken ve nerdeyse arkadaşlarının yarısı çıktılar sahneye, okudular hikayelerini ve alkışlandılar. Bir tek Leyla’nın annesi görünmüyor ortalıkta. Oysa “Geleceğim” demişti, söz vermişti kızına. Sabah neşeliydi hal bu ki. “Tuhafiyeci bu hafta ödeme yapacakmış, söz verdi. Ben de erkenden ayakkabı alıp gelirim” diyordu. Kahvaltıyı hazırlarken; kasnağı sofra bezinin üstüne koyarken… İyiydi işte, neşeliydi. Gülüyordu sonra. Yani babasının onları terk ettiği günden bu yana, hayat nasıl devam ediyorsa o gün de öyleydi her şey. Ablası bir ara “Leyla annem çekiniyor öyle yerlere gitmekten” dese de bir türlü anlayamıyordu küçük kız durumu. Ne yani annesi şimdi gelse, arkadaşlarının annelerinin yanına otursa, Leyla hikayesini dinlese fena mı olurdu. “Hep ablam geldi okula, bu kez sen gel anne lütfen” diye kaç kez üst üste tekrarlamıştı hal bu ki. Hem annesi gelse, Leyla’yı bir de okulda, arkadaşlarının arasında görse… Olmuyordu, annesi dışarı çıkmamak için onlarla inatlaşıyordu sanki. Günleri gecelere eklediği bir bekleyişte parmağı morarıncaya kadar doladığı elli numara ören bayan iple yalnızca dantel örerek geçiriyordu günlerini. Suskunluk… Suskundu Leyla’nın annesi, gereğinden fazla suskun. Bir ayrılığın kırıntılarını süpürürken bile kızlarının sesini duymasından korkacak kadar suskun. Elindeki ip ve tığ ile yalnızca zincir çekerek, hangi dönüşte kaç zincirle nereye dolgu yapacağını hesaplayarak yaşıyor sanki kadın. Kızlarından çok nakışları, etaminleri, şalları, ipleri sırdaş ediniyor kendine. Salon takımlarını, masa örtülerini, dantel perdeleri zincir zincir dokurken… Ablasının “Anne ben de çalışıyorum, bırak artık ördüklerini satmayı” itirazlarını hiçe sayıp yalnızca örüyordu. Evin içinde bir örgü makinesi gibi yaşıyordu.

Başındaki yemenisiyle bir gelse kapıdan Leyla’yı nasıl mutlu edeceğini hiç mi düşünmüyordu. Birazdan en güzel hikayeyi okuyacak kızının bir daha tekrarı olmayacak o anına şahitlik etmeyi önemsemiyor muydu? Bir adım geride durma hali. Yağmur yağınca, ayakkabıları olmadığı için çıkamazdı ya çok uzaklara… O kadar örer, diker, satar yine de bir ayakkabı parası koyamazdı ya kenara… Anlamıyordu Leyla, yalnızca anne olmak nasıl yeterdi bir kadına?
Oysa yağmur; güz şehre ilk geldiğinde kadınları ‘ayakkabısı olanlar ve olmayanlar’ diye ayırırdı. Annesi topuklu ayakkabı giyinen kızlarla, annesi hayatı boyunca ayakkabı nedir bilmeden yaşamış kızlar aynı sıralarda otururken… Ve aynı sırada oturmanın, kader birliği mesajına tutunurken… Daha ilk veli toplantısında çocuklar ‘annesi topuklu ayakkabı giyinenler’ ve ‘annesi ayakkabı bilmeyenler’ olarak ikiye ayrılırdı. Evinde örgü örüp satarak, erkeklerin bıraktığı, kaçtığı, terk ettiği hayatları onaran kadınlarla; hayatı billur bir kaseden seyreden kadınlar arasındaki fark en çok ayakkabılardan okunmaktaydı. Şartların, hayatın, alın yazısının, eksikliklerin, terk edilmişliklerin canını acıtmayı bir türlü beceremediği küçük kızları, yalnızca topuklu ayakkabılar ağlatmaktaydı.
. . .

Kadınlar içinde kadınlar… Bir yanı eksik, bir yanı ertelenmiş, bir yanı kaybetmiş kadınlar… Evinde ayırdığı kazak yakalarıyla çocuğuna okul harçlığı yapan, kızına çeyiz hazırlayan, eşini son bir umutla hastanelere taşıyan kadınlar. “Ben senin ördüğünü evime toz bezi yapmam” bakışlarına rağmen, elindeki çantadan her gittiği yerde ip, şiş, tığ çıkartan kadınlar. Köşe başlarına, balkon küpeştelerine dayanıp ‘iki sıra daha’ örmeyi kar sayan kadınlar. Askerdeki oğluna, gelinlik çağındaki kızına, ‘okuyup büyük adam olacak’ torununa ilmek ilmek düş dokuyan kadınlar. Kadınlar içinde kadınlar… Gece gündüz örenler… Siyah poşetlerle atölyelere fason iş götürenler… Geçmişten gelen düşlerini bir hayat bulaşığı farz edip silenler… İki sokak arasında yaşayanlar… Kızının veli toplantısına gitmeye çekinenler… Ayakları hep ıslananlar… Ayak parmakları uyuşmuş bir dünyanın hisseden ayağı olanlar… Kadınlar içinde kadınlar… Ellerine fırsat verilirse, dünyayı baştan sona örmeye ve ‘ötekilerin’ yarım bıraktıklarını tamamlamaya gönüllü kadınlar. Kadınlar içinde kadınlar… Bir Adilcevaz masalında, üçüncü gözünü arayanlar…

Ümmügülsüm Tat
 

[TB] Benzer konular

Üst