Kıyametin Kopması,Canlıların Dirilmesi,Mahşer ve Şefaatın Başlaması

  • Konbuyu başlatan umitergun
  • Başlangıç tarihi
U

umitergun

Guest
Kıyametin Kopması ve Canlıların Dirilmesi

Kıyamet:


Allahü teâlâ, Sûr üfürüldükden sonra, kıyâmetin kopmasını
murâd buyurduğu vakt, dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeğe başlar.
Denizlerin ba’zısı ba’zısına taşar. Güneşin nûru giderek simsiyâholur. Dağlar toz hâline gelir. Âlemler birbirine girer. Yıldızlar, dizili
incinin kopup dağıldığı gibi olur. Gökler gülyağı gibi erir ve değ
irmen döner gibi deverân eder ki, şiddetli bir şeklde hareket eder.
Ba’zı kerre toplanır, ba’zı kerre de dümdüz olur. Allahü teâlâ, göklerin
parça parça olmasını emr eder. Yedi kat yerde ve yedi kat
gökde ve kürsîde diri olarak kimse kalmaz. Her canlı vefât etmiş
olur ve eğer rûhânî ise, rûhu gitmiş olur. Her dürlü varlık ölür.
Yerde taş taş üstünde kalmaz. Göklerde hiç canlı kalmaz.

Allahü teâlâ ilâhlık makâmında tecellî buyurup, yedi kat gökleri
sağ kudreti dâhiline ve yedi kat yeri sol kudreti dâhiline alıp der
ki: (Ey alçak dünyâ! Senin içinde rablık da’vâsı edenler ve ahmakları
n rab tanıdıkları âcizler nerededir ve senin güzel ve latîf görünerek
aldatdığın ve âhıreti unutdurduğun kimseler nerededir?) Bundan
sonra kahr, yok edici kuvveti ve hikmeti ile iftihâr eder. Sonra,
Mü’min sûresinde bildirildiği gibi, meâlen, (Mülk kimindir) der.
Hiç kimse cevâb vermez. Kahhâr olan Allahü teâlâ kendi kendine
meâlen, (Vâhid ve kahhâr olan cenâb-ı Allahındır) buyurur.
Bundan sonra evvelkinden dahâ büyük bir irâde ve kudret-i ilâhiyye
zâhir olur. Sonra meâlen, (Ben azîmüşşân, Melik-ü deyyânı
m [Ya’nî kıyâmet gününün tek hâkimi ve sâhibiyim]. Benim verdiğ
im rızkı yiyip de, bana ortak koşanlar ve benden gayrı, putlara
ibâdet edenler nerededirler? Benim verdiğim rızk ile kuvvetlenip
de âsî olan cebbâr ve zâlimler nerededirler? Kibrlenen ve öğünenler
nerededirler? fiimdi mülk kimindir?) buyurur. Buna cevâb verecek
kimse bulunmaz. Hak sübhânehu ve teâlâ, murâd etdiği bir
zemân kadar bekler, sessizlik olur ki, o zemân, Arş-ı a’lâdan makâm-ı
ehâdiyyete kadar düşünen ve görünen bir canlı yokdur. Zîrâ
cenâb-ı Hak, hûrî ve gılmânın da Cennetlerinde rûhlarını kabz
etmişdir.

Bundan sonra Allahü teâlâ, Cehennem derekelerinden, çukurları
ndan olan Sakardan bir kapı açar. Oradan ateş fışkırır. işte bu
ateş, her şeyi yakdığı gibi, ondört denizi kurutup, yeryüzünü kapkara
eder ve gökleri sarı zeytinyağı yâhud erimiş bakır gibi bir hâle
koyar. Sonra, ateşin şiddeti göklere yakın olduğu vakt, Allahü
teâlâ öyle bir dehşet ile men’ eder ki, temâmen söner. Ateşden hiç
eser kalmaz.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın hazînelerinden birini
açar. Onda hayât denizi vardır. Bu deniz, Allahü teâlânın emri ile
yer üzerine şiddetli yağmur yağdırır. Yağmur, o derece devâm
eder ki, yeryüzünü kaplayıp, kırk arşın kadar yukarı yükselir. O zemân,
toprak olmuş olan insanlar ve hayvanlar, ot gibi biterler. Zîrâ,
hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (insan kuyruk sokumu kemiğinden
yaratılmışdır. Sonra yine ondan yaratılacakdır). Diğer bir hadîs-
i şerîfde, (Kişinin her yeri mahv olup çürür. Lâkin, kuyruk sokumu
kemiği çürümez. insan ondan çıkmışdı. Yine ondan iâde
olunur) buyuruldu. [Bu kuyruk sokumu kemiği omurganın son kemiğ
idir.] Nohud kadar bir kemikdir ki, içinde iliği olmaz.

Canlılar ve bütün parçaları, mezârlarında yeşil ot gibi biter. Her
biri o kemikden neş’et ederler. Ba’zısı ba’zısına girmiş ağ örgüsü
gibi dolanmış olur ki, birinin başı diğerinin omuzunda, öbürünün
eli, diğerinin sırtında olarak insanın çokluğundan böyle girift olurlar.
Allahü teâlâ Kaf sûresinin dördüncü âyetinde meâlen, (Hakîkaten
biz biliriz ki, arz onlardan birini noksân etmez. Zîrâ, bizim
indimizde mahfûz kitâb vardır. Ya’nî biz yaratdıklarımızın hepsini
biliriz) buyurur.

Bu dirilmek hâli temâm olunca, hesâb üzere, sabî, yine sabîdir.
ihtiyâr, yine ihtiyârdır. Olgun yaşda olanlar, yine öyledir. Yiğit o
lanlar yine delikanlıdır. Ya’nî Fenâ âlemi olan dünyâdan Bekâ âlemi
olan âhırete geçdikleri zemân ya’nî ölürken ne hâldeyseler, yine
o sûret ile dirilirler. Allahü teâlâ, Arş-ı a’lânın altında bir latîf
rüzgâr esdirir. Bu rüzgâr yeryüzünü baştanbaşa kaplar. Yeryüzü
toz gibi ince kum hâline girer.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, isrâfil aleyhisselâmı diriltir. Kudüs
şehrindeki mubârek taşdan sûr üfürülür. Sûr, nûrdan boynuz gibi
bir mahlûkdur ki, ondört parçadır. Bir parçasında karada olan hayvanları
n adedince delikler vardır. Karada olan hayvânâtın rûhları
onlardan çıkar. Arı sesi gibi sesler işitilir. Yerle gök arasını doldurur.
Sonra her bir rûh kendi cesedlerine girerler. Hak sübhânehu
ve teâlâ bunlara kendi cesedlerini ilhâm eder. Hattâ dağlarda ölmüş
olan, vahşî hayvanların ve kuşların yimiş olduğu insanların
rûhları, kendi cesedlerini bulur. Nitekim Allahü teâlâ Zümer sûresinin
altmışikinci âyetinde meâlen, (Kıyâmetin yok edici sûrundan
sonra, ikinci bir sûr üşenir. Bu sese bütün beşeriyyet tâbi’ olur. Bu
emr ile kalkıp, hâzır olurlar) buyurur.

insanlar kabrlerinden ve yanıp kül oldukları, çürüdükleri yerlerden
kalkdıkları vakt görürler ki, dağlar atılmış pamuk gibi, denizler
susuz kalmış, yer ise, kendisinde ne iğrilik, ne de yükseklik
var. Hepsi dümdüz olmuş, bir kâğıd sahîfesi gibi görünür.




Kaynak: Kıyamet ve Ahiret Kitabı İmam-ı Gazali
 

[TB] Benzer konular

U

umitergun

Guest
Ynt: Kıyametin Kopması,Canlıların Dirilmesi


Diriliş ve Hesabı Bekleyiş


Herkes kabri üzerine çıkıp, ba’zısı çıplak, ba’zısı siyâh, ba’zısı
beyâz elbiseli, ba’zısı da nûr saçar bir hâlde oturur. Her biri başları
nı eğmiş olarak, ne yapacağını bilmiyerek, bin sene kadar dururlar.
Sonra magribden bir ateş zuhûr eder ki, onun gürültüsüyle
halk mahşere sürülür. Bu zemânda her mahlûk dehşete düşer. insan
olsun, cin olsun, vahşî hayvanlar olsun, her birini kendi ameli
alıp, kalk mahşere git, der.

Ameli güzel olan kimsenin ameli eşek, ba’zısının da katır sûretinde
görünür. Amel sâhibini üzerine alıp mahşere götürür. Ba’zısı
nın da, koç şeklinde görünür. Ba’zı kerre amel sâhibini üzerine
alır götürür, ba’zan da bırakır. Her mü’minin bir nûru olur ki,
önünden ve sağ yanından, o zemânki karanlık içerisinde her tarafı
aydınlatır.

Sol taraşarında nûr yokdur. Belki karanlıkda hiçbir kimse hiçbirşey
göremez. O karanlıkda kâfirler hayretde kalır. Îmânlarında
şek ve şübhe olan kimseler [ve bid’at sâhibi olanlar, mezhebsizler]
şaşırırlar. Ehl-i sünnet âlimlerinin “rahmetullahi aleyhim ecma’în”
bildirdiklerine uygun olarak doğru inanmış olan [Sünnî] mü’minler
ise, onların zulmet ve tereddütlerine bakıp, Allahü teâlânın
kendilerine hidâyet nûru verdiğine hamd ederler. Zîrâ, Cenâb-ı
Hak, mü’minler için, azâb gören şakîlerin hâllerini ortaya koyar ki,
bunda ba’zı fâideler vardır. Nitekim, Cennet ehli ve Cehennem ehli
ne yapmışlarsa hepsi belli olur. Onun için, Allahü teâlâ meâlen,
(Arkadaşına nazar etdi. Onu Cehennem ateşinde gördü), buyurdu.
A’râf sûresinin kırkyedinci âyetinde de meâlen: (Cehennem ehline
bakdıkları zemân, Cennet ehli: Ey Rabbimiz! Bizi zâlim kavmlerle
berâber kılma derler) buyurdu. Zîrâ, dört şey vardır ki, kadrini,
kıymetini ancak dört kimse bilir:

Hayâtın kadrini ancak ölü bilir. Ni’metin kadrini azâb çeken bilir.
Servetin kadrini fakîr bilir. (Burada dördüncüsü yazılmamış.
Fekat, Cennet ehlinin kadrini, Cehennem ehli bilir, demekdir).

Ba’zısının nûru, iki ayağı üzerinde ve parmakları ucunda görünür.
Ba’zısının nûru, bir parlar, bir söner. Bunların nûrları îmânları
kadardır. Kabrlerinden kalkdıkları vakt, hareketleri de, amelleri
mikdârıdır. Sahîh olan bir hadîs-i şerîfde Peygamber efendimize
“sallallahü aleyhi ve sellem” (Yâ Resûlallah! Biz nasıl haşr olunuruz?)
diye sorulunca, cevâbında, (iki kişi bir deve üzerinde, beş kişi
ve on kişi bir deve üzerinde haşr olunur) buyurdu.

Allahü teâlâ bilir, bu hadîs-i şerîfin ma’nâsı: (Bir kavm, islâmda
birbirine yardım eder, dîni, îmânı, halâli, harâmı birbirlerine öğretirlerse,
Allahü teâlâ onlara rahmet eder. Onların amelinden deve
yaratır da, onun üzerine binerler. Öylece haşr olunurlar) demekdir.
Bu ise, amelin za’îf olmasındandır. Çünki bunların, kendi
amelleri bir deve olamadığından, ancak bir kaçının ameli bir deve
olmakda ve buna müşterek binmekdedirler.

Bunlar şu insanlara benzerler ki, yolculuğa çıkmışlar. Fekat hiç
kimsenin bir hayvan satın almağa vakti olmadığından, hayvan alıp
gidecekleri yere gidemezler. Bunlardan iki veyâ üç kişi, bir hayvan
satın alıp yolda ona müşterek binerler. Bu yolda ba’zan bir deveye
on kişi binerler. Bu âcizlik amellerindendir. Bunun ma’nâsı, malda
elini kısmakdır. Ya’nî hasîs olmakdır. Bununla berâber, selâmete
çıkarılırlar. Öyle ise, bir amel işle ki, o amel sebebiyle Allahü teâlâ
sana binek hayvanını nasîb etsin.

fiunu bilmelidir ki, bu kimseler âhıret ticâretinde fâide görüp,
kâr edenlerdir. Bu takdîrde Allahü teâlâdan korkanlar,Allahü teâlânı
n dînini yayanlar, binicilerdir. Bunun için, Allahü teâlâ Meryem
sûresinin seksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâdan
korkanlar, o gün, Rablerinin ni’metlerine müşterek olarak giderler)
buyurdu.



Kaynak: Kıyamet ve Ahiret Kitabı İmam-ı Gazali
 
U

umitergun

Guest
Ynt: Kıyametin Kopması,Canlıların Dirilmesi


Diriliş ve Hesabı Bekleyiş



Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” birgün Eshâbına
buyurdular ki: (Benî-isrâilde bir kişi vardı. Çok hayr yapardı. Hattâ,
o zât sizin içinizde haşr olunacakdır). Eshâb-ı kirâm dediler ki:
(Yâ Resûlallah! Bu zât ne hayr yapardı?) Resûlullah “sallallahü
aleyhi ve sellem” buyurdu ki: (Ona babasından çok mal kalmışdı.
Bununla, bir bostan satın alıp, onu fakîrlere vakf etdi. Rabbim huzûruna
vardığım zemân, bu, benim bostanım olur dedi. Yine bir
çok altın ayırıp, onu fakîr ve za’îf kimselere verdi. Bununla da, cenâb-ı
Hakdan câriye ve köle satın alırım, dedi. Yine birçok köle
âzâd etdi. Bunlar dahî, Allahü teâlânın huzûrunda benim hizmetçilerim
olur, dedi. Birgün de, bir a’mâya rast geldi. Gördü ki,
ba’zan yürür, ba’zan düşer. Ona bir binecek hayvan satın alıp, bu
da, Allahü teâlânın huzûrunda benim binecek hayvanımdır dedi.)

Peygamber efendimiz bu hikâyeyi haber verdikden sonra da,
(Nefsim, kudreti elinde olan Allahü teâlâya yemîn ederim ki, bu
hayvan onun için eyerlenmiş ve gem vurulmuş hâzır olduğunu görüyorum.
Bu zât, ona biner de mahşere öylece gelir) buyurdu.
(Sırât-ı müstekîm üzre gidenle, gözleri a’mâ olup yüzüstüne gitdiğ
i yolu bilmiyen müsâvi midir) meâlindeki Mülk sûresi yirmiikinci
âyet-i kerîmesinin tefsîrinde buyuruldu ki, Allahü teâlâ, kıyâmet
günü için mü’minlerin haşr olunması ile, kâfirlerin haşrine,
bu âyet-i kerîmeyi misâl kıldı.

Nitekim Meryem sûresi seksenaltıncı âyet-i kerîmesinde meâlen,
(Kâfirleri yüzleri üzerine sürünerek, Cehenneme göndeririz)
buyurdu. Bu ma’nâ, ba’zı kerre yürürler, ba’zı kerre de sürünürler
demekdir. Çünki, cenâb-ı Hak, başka bir âyet-i kerîmede, (Yürürler)
buyuruyor. Nûr sûresi yirmidördüncü âyetinde meâlen, (Ve
yapdıklarını dilleri, elleri ve ayakları haber verir) buyurdu. Bunun
gibi, âyet-i kerîmedeki (Kör olarak) ma’nâsı da, kâfirler, mü’minlerin
önünde ve sağ yanında parlayan nûrdan mahrûm olurlar demekdir.
Temâmen kör olurlar demek değildir. Ya’nî karanlıkda
kalır, göremezler demekdir. Çünki, biliyoruz ki, kâfirler semâya
bakarlar, bulut ile yarılmış olduğunu, meleklerin indiğini, dağların
yürüdüğünü, yıldızların döküldüğünü görürler.

Kıyâmet gününün korkuları, meâli, (Bu Kur’ân-ı kerîm sihr midir?
Yâhud siz onu göremiyorsunuz) olan Tûr sûresinin onbeşinci
âyet-i kerîmesinin tefsîridir. Bunun için, kıyâmetde olan a’mâlıkdan
murâd, karanlığa dalmakdır. Ve Allahü teâlânın cemâl-i ilâhîsini
görmekden men’ olunmakdır. Çünki, Allahü teâlânın nûru ile
mahşer yeri aydınlanır. Hâlbuki, o zemân, onların gözlerine perde
gelip bu nûrlardan birşey görmezler.

Allahü teâlâ, onların kulaklarına da perde çeker. Kelâmullahı
işitmezler. Hâlbuki melekler, meâl-i şerîfi, (fiimdi sizin üzerinize
korku yokdur. Siz mahzûn dahî olmazsınız. Siz ve zevceleriniz,
Cennete sevincle dâhil oldunuz) olan A’raf sûresi kırkdokuzuncu
ve Zuhruf sûresinin yetmişinci âyetleri ile nidâ ederler. Mü’minler
bunu işitir, kâfirler işitmezler.

Kâfirler konuşmakdan da men’ olunur. Onlar dilsiz gibidirler.
Bu da, Allahü teâlânın meâli, (Bu bir zemândır ki, onlar söylemezler
ve söylemeğe izn dahî verilmez) olan, Mürselât sûresinin otuzbeş
ve otuzaltıncı âyet-i kerîmelerinden anlaşılmakdadır.

insanlar dünyâdaki işlerine göre haşr olunur. Ba’zıları çalgı
çalmakla ve dinlemekle meşgûl olmuşdur. [Her çalgı kasd olunmakdadı
r. ibâdetleri, Kur’ân-ı kerîm ve zikr okumağı, çalgı ile
yapmak da buna dâhildir. Çünki hiçbir çalgıda Allahü teâlânın rızâsı
yokdur.] Hayâtlarında çalgı çalmağa ve dinlemeğe devâm
edenler, kabrinden kalkdığı vakt, sağ eliyle onu alır ve atar. O çalgı
ya der ki, (La’net olsun sana! Beni Allahü teâlânın zikrinden

meşgûl etdin!). O çalgı ona geri gelir. Der ki, (Allahü teâlâ, aramı
zda hükm edinceye kadar, ben senin arkadaşınım. O vakte kadar
ayrılamam). Böylece dünyâda alkollü içki içenler, serhoş olarak
haşr olunur. Başları, kolları, bacakları açık olarak sokağa çıkan
kadınlar, kızlar, buralarından kanlar, irinler akarak haşr olunur.
Zurnacı zurna çalarak haşr olunur. Her kimse, böyle Allahü teâlânı
n yolundan ayrılırsa, o hâl üzere haşr olunur.

Sahîh olan hadîs-i şerîfde rivâyet olundu ki: (fierâb içen kimse,
ateşden şerâb kabı boynuna asılmış ve kadehi elinde olarak yeryüzündeki
leşlerin hepsinden dahâ fenâ kokduğu ve yeryüzündeki
eşyânın hepsi ona la’net etdiği hâlde haşr olunur).

Zulm edilerek ölenler, zulm olundukları üzre haşr olunurlar.
Sahîh olan hadîs-i şerîfde buyuruldu ki: (Allah yolunda öldürülüp,
şehîd olanlar, kıyâmet gününde, yaralarının kanı akarak gelirler.
Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzûr-ı Mevlâya haşr
oluncaya kadar, bu hâl üzre bulunurlar.)

Bu zemânda melekler, onları, fırka fırka, cemâ’at cemâ’at sevk
ederler. Herbirinin altında, kendilerine zulm edenler bulunarak
haşr olunurlar. insan, cin ve şeytân ve yırtıcı hayvanlar ve kuşlar,
bir yerde toplanırlar. O zemân yeryüzü düz beyâz, gümüş gibi düz
olur.

Melekler, yeryüzündeki bütün cânlıların etrâfında bir halka olmuşlardı
r. Yeryüzünde bulunanlardan on katdan ziyâdedir.

Bundan sonra, Allahü teâlâ, ikinci kat gök meleklerine emr
eder ki, birinci kat gök meleklerini ve mahlûkâtı çevirirler. Bunlar
da, hepsinin yirmi mislinden ziyâdedir.

Sonra, üçüncü kat melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfını bir
halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin otuz mislinden ziyâdedir.


Sonra dördüncü kat melekleri, hepsinin etrâfını bir halka olarak
çevirirler. Bunlar da hepsinin kırk mislinden ziyâdedir.

Sonra, beşinci kat göğün melekleri nâzil olup, bir halka olarak
çevirirler. Bunlar da hepsinin elli mislinden ziyâdedir.

Dahâ sonra, altıncı kat gök melekleri nâzil olup, hepsinin etrâfı
nı bir halka olarak çevirirler. Bunlar da hepsinin altmış mislinden
ziyâdedirler.

En sonra, yedinci kat gök melekleri nâzil olup, bir halka olarak
hepsini çevirirler ki, bunlar cümlesinin yetmiş mislinden ziyâdedirler.

Bu zemânda, halk birbirine karma karışık olur. izdihâmın çok
olmasından birbirlerinin ayaklarına basarlar. Herkes, günâhına göre,
tere gark olur. Ba’zısı, kulaklarına kadar, ba’zısı boğazına kadar,
ba’zısı göğsüne kadar, ba’zısı omuzlarına kadar, ba’zısı dizlerine
kadar, hamamdaki gibi bir tere gark olunmuşlardır. Ba’zı kimseler
de vardır, susuz olan kimse, su içdiği vakt, nasıl terlerse, o kadar
az terler.

(Eshâb-ı rey) ki, onlar minber sâhibi olanlardır. (Eshâb-ı rışh),
terliyenlerdir. (Eshâb-ı ka’beyn), [ya’nî topuklarına kadar terliyenler]
suda boğularak vefât edenlerdir. Melekler bunlara: (Sizin
için şimdi korku ve hüzn yokdur) diye nidâ ederler.

Ba’zı Ârişer bana haber verdi ki, bunlar (Evvâbûn)durlar. (Fudayl
bin iyâd) “rahmetullahi aleyh”[1] ve gayrıları bunlardandır.
Çünki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” (Günâhından
tevbe eden kimse, hiç günâh işlememiş gibidir) buyururdu. Bu hadîs-
i şerîf mutlakdır. Ya’nî bir şarta bağlı değildir. Bu üç sınıf, ya’nî
(ehl-i rey, ehl-i rışh, ehl-i ka’b), (O gün ba’zılarının yüzleri ak,
ba’zılarının ise siyâh olur) meâlindeki Âl-i imrân sûresinin yüzaltı
ncı âyet-i kerîmesince, yüzleri beyâz olanlardır. Bunlardan gayrisinin
yüzleri siyâh olur. Nasıl ızdırâb ve terlemek olmasın ki, güneş
başlarına yaklaşmışdır. Hattâ bir kimse elini uzatırsa yapışacağım
zan eder. Güneşin harâreti şimdiki gibi değildir. Yetmiş kat kadardı
r. Ba’zı selef dedi ki: Eğer güneş, kıyâmetde olduğu gibi, şimdi
yer üzerine doğsa, elbette yeryüzünü yakar, taşları eritir ve ırmakları
kuruturdu.

Bu zemânda, mahlûkât Arasât meydânında beyâz yerde, gâyet
şiddet ile sıkıntı çekerler. Bu beyâz yeri, Allahü teâlâ, meâl-i şerîfi,
(O gün, Vâhid ve Kahhâr olarak yeryüzünü başka şekle, gökleri
de başka şekle çevirdiğim zemândır. O gün, herşey bana itâat
eder) olan ibrâhîm sûresinin kırksekizinci âyetinde beyân buyurmuşdur.


O zemân, yeryüzünde bulunanlar, çeşidli şekllerdedirler. Dünyâda
büyük görünenler, büyüklenenler, mahşerde zerre kadardır.
Hadîs-i şerîfde kibrlilerin zerre gibi olacakları bildirilmişdir. Onlar
hakîkaten zerre kadar küçük değildirler. Belki ayaklar altında kalı
p çiğnendiklerinden, zelîl ve hakîr olmalarından, zerreler gibidir
buyurulmuşdur.


Kaynak: Kıyamet ve Ahiret Kitabı İmam-ı Gazali
 
U

umitergun

Guest
Ynt: Kıyametin Kopması,Canlıların Dirilmesi


Hesabı Bekleyiş



Bunların arasında bir kavm, tatlı ve soğuk sâf sular içerler. Zî
râ, sabî, küçük çocuk iken vefât eden mü’min çocuklar, babalarını
n etrâfında, Cennet ırmaklarından doldurdukları kâselerle dönerler
ve onlara su verirler.

Selef-i sâlihînden ba’zılarından rivâyet olundu ki, bir zâtın
rü’yâsında kıyâmet kopmuş. O zât, mevkıfde gâyet susuz olarak
dururmuş. Küçük çocukların su dağıtdığını görmüş. O zât buyurur
ki:(Aman bana da bir yudum su verin). içlerinden bir sabî dedi ki:
(Bizim içimizde senin çocuğun var mıdır?) Ben hayır dedim. (Öyle
ise Cennet şerâbından sana nasîb yokdur) dedi.

Bu hikâyede evlenme ve çocuk sâhibi olmanın efdal olmasına
işâret vardır. Su dağıtan çocukların şartları (ihyâ-ül-ulûm) kitâbımı
zda anlatıldı.

Bir kısm insanlar da bulunur ki, başlarına yakın bir gölge gelmiş.
Mahşerin harâretinden onları muhâfaza eder. Bu gölge ise,
dünyâda verdiği zekât ve sadakalardır.

Bu hâlde bin sene kadar dururlar. (ihyâ-ül-ulûm) kitâbımızda
anlatılan Müddessir sûresinde meâl-i şerîfi, (Sûra üfürüldüğü zemân)
olan âyet-i kerîmeyi işitince bu hâlde dururlar. Bu âyet-i kerîme
Kur’ân-ı kerîmin sırlarındandır.

Sûra üfürmenin dehşetinden tüyler titrer, gözler nereye bakacağı
nı şaşırır ve mü’min ve kâfirler sevk olunurlar. Bu kıyâmet gününün
şiddetini ziyâdeleşdiren bir azâbdır.

Bu vakt, Arşı sekiz melek yüklenip götürür. Onlardan bir melek
bir adımında, yirmibin senelik dünyâ yolunu yürür.

Melekler ve bulutlar, Arş-ı a’lâ karâr edinceye kadar, aklların
anlayamıyacağı tesbîhler ile tesbîh ederler. Bu şeklde, Arş-ı a’lâ,
Allahü teâlâ kendisi için halk eylediği beyâz arzın üzerinde karar
kılar. Bu zemân, hiçbirşeyin tâkat getiremiyeceği, Allahü teâlânın
azâbından, başlar aşağı eğilir. Cümle halk sıkıntı içinde mahbûs ve
şaşkın kalıp, şefkat ararlar. Peygamberlere ve âlimlere korku gelir.
Evliyâ ve şehîdler “rahmetullahi aleyhim ecma’în” hiç tâkat getirilemiyecek
olan Allahü teâlânın azâbından feryâd ederler. Bunlar,
bu hâl üzereyken, güneşin nûrundan çok dahâ fazla olan bir nûr
bunları içine alır. Zâten güneşin harâretine tâkat getiremiyen kimseler,
bunu müşâhede etdikleri gibi, karma karışık olurlar. Bin sene
de, bu hâl üzere kalırlar. Allahü teâlâ tarafından kendilerine bir
şey söylenmez.


Kaynak: Kıyamet ve Ahiret Kitabı İmam-ı Gazali
 
U

umitergun

Guest
Ynt: Kıyametin Kopması,Canlıların Dirilmesi


Hesabın Başlaması için Şefaat Arayışları - Peygamberlerin Gezilmesi



Bu vakt insanlar, ilk Peygamber olan Âdem aleyhisselâma giderler.
(Ey insanların babası! Hâlimiz pek fenâdır). Kâfirler ise:
(Yâ Rab! Bize merhamet et. Bizi şu şiddet ve meşakkatden kurtar),
derler.

insanlar Âdem aleyhisselâma derler ki, (Yâ Âdem “aleyhisselâm”!
Sen azîz ve şerîf bir Peygambersin ki, Allahü teâlâ seni yaratdı.
Melekleri sana secde etdirdi. Sana kendi rûhundan üşedi.
Kazâ ve hesâba başlaması için bize şefâ’at eyle ki, Allahü teâlâ ne
murâd ederse, onunla mahkûm olalım. Ve nereye emr ederse, herkes
oraya gitsin. Herşeyin hâkimi ve mâliki olan Allahü teâlâ,
mahlûklarına dilediğini yapsın) diye yalvarırlar.

Âdem aleyhisselâm buyurur ki: (Ben Allahü teâlânın yasak etdiğ
i ağacın meyvesinden yidim. Bu zemânda Allahü teâlâdan utanı
rım. Fekat siz, Resûllerin ilki olan Nûh aleyhisselâma gidiniz).
Bunun üzerine bin sene aralarında meşveret ederek dururlar.

Sonra Nûh aleyhisselâma giderler de: (Sen Resûllerin ilkisin.
Hiç dayanılmayacak bir hâldeyiz. Bizim muhâkememizin çabuk
yapılması için bize şefâ’at eyle! fiu mahşer cezâsından kurtulalım)
diye yalvarırlar. Nûh aleyhisselâm onlara cevâb olarak: (Ben Allahü
teâlâya düâ eyledim. Yeryüzünde ne kadar insan varsa, o düâ
sebebiyle boğuldu. Bunun için, Allahü teâlâdan utanırım. Fekat
siz, ibrâhîm aleyhisselâma gidiniz ki, o Halîlullahdır. Allahü teâlâ
Hac sûresinin son âyetinde meâlen, (ibrâhîm “aleyhisselâm” siz
dünyâya gelmezden evvel, size müslimân diye ism verdi) buyurdu.
Belki o size şefâ’at eder) der.

Yine evvelki gibi aralarında bin sene dahâ konuşurlar. Sonra,
ibrâhîm aleyhisselâma gelirler. (Ey müslimânların babası! Sen o
zâtsın ki, Allahü teâlâ, seni kendine halîl, dost eyledi. Bize şefâ’at
eyle! Allahü teâlâ, mahlûkat arasında, hükmünü versin) derler. ibrâhîm
aleyhisselâm onlara: (Ben dünyâda üç kerre kinâye söyledim.
Bunları söyliyerek din yolunda mücâdele etdim. fiimdi Allahü
teâlâdan bu makâmda şefâ’at izni istemekden utanırım. Siz Mûsâ
aleyhisselâma gidiniz. Zîrâ, Allahü teâlâ onunla konuşdu ve
kendisine ma’nevî yakınlık gösterdi. O, sizin için şefâ’at eder) buyurur.
Bunun üzerine yine bin sene durarak birbirleriyle istişâre
ederler. Fekat bu zemânda hâlleri gâyet güçleşir. Mahşer yeri ise,
çok daralır. Sonra Mûsâ aleyhisselâma gelip, derler ki: (Yâ ibni
imrân! Sen o zâtsın ki, Allahü teâlâ seninle konuşdu. Sana Tevrâtı
indirdi. Hesâbın başlaması için bize şefâ’at eyle! Zîrâ burada
durmamız çok uzadı. izdihâm pek ziyâdeleşdi. Ayaklar birbirleri
üzerine birikdi). Mûsâ aleyhisselâm onlara der ki: (Ben, Allahü teâlâya,
âl-i Fir’avnın senelerce hoşlanmıyacakları şeylerle cezâlandı
rılması için düâ etdim. Sonra gelenlere ibret olmalarını ricâ eyledim.
fiimdi şefâ’at etmeğe utanırım. Fekat, Cenâb-ı Hak rahmet,
mağfiret sâhibidir. Siz Îsâ aleyhisselâma gidiniz. Çünki yakîn cihe

tiyle Resûllerin en esahhı, ma’rifet ve zühd cihetinden, en efdali ve
hikmet cihetinden en üstünüdür. Size O şefâ’at eder) buyurur.
Bunlar, aralarında bin sene müşâvere ederler. Hâlbuki, onların sıkı
ntıları dahâ ziyâde olur.

Sonra Îsâ aleyhisselâma gelirler. Derler ki: (Sen Allahü teâlânı
n rûhu ve kelimesisin, Allahü teâlâ senin için Âl-i imrân sûresinin
kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Dünyâda ve âhıretde “Vecîh”
ya’nî çok kıymetli) buyurdu. Bize Rabbinden şefâ’at eyle!) Îsâ
aleyhisselâm buyurur ki: (Benim kavmim, beni ve annemi Allahdan
başka ilâh ittihâz eylediler. Nasıl şefâ’at ederim ki, bana da
ibâdet etdiler. Ve bana oğul ve Allahü teâlâya baba ismini verdiler.
Fekat, siz gördünüz mü ki, birinizin kesesi olsun da, içinde nafakası
olmasın. Ve ağzı da mühürlü olsun. O mührü bozmadan o
nafakaya vâsıl olsun. Peygamberlerin en üstünü ve sonuncusu Muhammede
“sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” gidiniz. Zîrâ O, da’vetini
ve şefâ’atini ümmeti için hâzırladı. Çünki, kavmi Ona çok kerre
ezâ etdiler. Mubârek alnını yardılar. Mubârek dişini kırdılar.
Kendisine delilik isnâd etdiler. Hâlbuki, o yüce Peygamber “sallallahü
aleyhi ve sellem” onların iftihâr cihetinden en iyisi ve şeref cihetinden
en yükseği idi. Onların tehammül olunmıyacak ezâ ve cefâları
na mukâbil, Yûsüf aleyhisselâmın kardeşlerine söylediği,
(fiimdi sizin, başınıza kakmak yokdur. Erhamürrâhimîn olan Cenâb-ı
Allah, size mağfiret eder) meâlindeki âyet-i kerîme ile cevâb
verirdi.) Îsâ aleyhisselâm, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve
sellem” fazîletlerini anlatır, hepsi Muhammed aleyhisselâma bir an
evvel kavuşmak ister.

Hemen Muhammed aleyhisselâmın minberine gelirler. Derler
ki: (Sen Habîbullahsın! Habîb ise, vâsıtaların en fâidelisidir. BizeRabbinden şefâ’at eyle! Zîrâ, Peygamberlerin birincisi olan Âdem
aleyhisselâma gitdik. Bizi Nûh aleyhisselâma gönderdi. Nûh aleyhisselâma
gitdik. ibrâhîm aleyhisselâma gönderdi. ibrâhîm aleyhisselâma
gitdik. Mûsâ aleyhisselâma gönderdi. Musâ aleyhisselâma
gitdik. Îsâ aleyhisselâma gönderdi. Îsâ aleyhisselâm ise, size
gönderdi. Yâ Resûlallah “sallallahü aleyhi ve sellem”! Senden sonra
gidecek bir yer yokdur).

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”efendimiz: (Allahü teâlâ
izn verir ve râzı olursa, şefâ’at ederim) buyurur.

(Surâdikât-i celâl), ya’nî celâl perdesine varır. Allahü teâlâdan
şefâ’at için izn ister. Kendisine izn verilir. Perdeler kalkar. Arş-ı
a’lâya girer. Secdeye kapanır. Bin sene secdede durur. Bundan
sonra, cenâb-ı Hakkı bir hamd ile hamd eder ki, âlem yaratıldığın
dan beri, hiç kimse, Allahü teâlâyı böyle medh etmemişdir.

Ba’zı ârişer dedi ki: (Allahü teâlâ âlemleri yaratınca kendisini
böyle hamdler ile medh ve senâ buyurmuşdu). Arş-ı a’lâ, Cenâb-ı
Hakka ta’zîmen hareket etmekdedir. Bu müddet içinde hâlleri pek
ziyâde kötüleşir. Meşakkat ve zahmetleri artar. insanlardan her biri,
dünyâda sımsıkı sakladıkları malı boyunlarına geçirmişlerdir.
Deve zekâtını vermiyenlerin, boynuna deve yüklenir. Öyle bağırır
ve ağırlaşır ki, büyük dağlar gibi olur. Sığır, koyun zekâtı vermiyenler
de, böyle olur. Bunların feryâdları âdetâ gök gürlemesi gibidir.


Ekin zekâtını, ya’nî uşrunu vermiyenlerin boynuna ekin denkleri
yüklenir ki, dünyâda hangi cins ekinin zekâtını vermemiş ise, o
nev’den, o denkler dolmuşdur. Eğer buğday ise, buğday, arpa ise
arpa dolmuşdur ki, ağırlığından altında “vâveylâ”, “vâseburâ” [1]
diye bağırır. Altın, gümüş ve [kâğıd] para ve sâir ticâret malı zekâtı
ndan vermeyenler de, dehşetli bir yılanı yüklenir ki, o yılanın başı
nda yalnız iki örgüsü vardır. Kuyruğu burnuna girmişdir. Boynu
ile halkalanmış, boynu üzerinde yüklenmiş, hattâ değirmen taşlarını
yüklenmiş kadar ağırlığı vardır. Bağırırlar, bu nedir, derler. Melekler
onlara: (Bunlar, dünyâda zekâtını vermediğiniz mallarınızdı
r) derler. işte bu dehşetli hâl, Âl-i imrân sûresinin meâl-i şerîfi,
(Dünyâda esirgedikleri, kıyâmet günü boyunlarına takılır) olan,
yüzsekseninci âyet-i kerîmesi ile bildirilmişdir.

Diğer bir fırka ise, avret yerleri gâyet büyümüş, cerâhat ve irin
akar. Onların fenâ kokusundan etrâfda bulunanlar çok râhatsız
olur. Bunlar, zinâ yapanlar ve başları, saçları, kolları, bacakları
açık sokağa çıkan kadınlardır.

Diğer bir fırka da vardır ki, ağaç dallarına asılırlar. Bunlar dünyâda
livâta yapanlardır.

Diğer bir fırkası da, dilleri ağızlarından çıkmış ve göğüslerine
sarkmış, gâyet çirkin bir hâldedirler ki, insan görmek istemez.
Bunlar yalan ve iftirâ söyliyenlerdir.

Bir fırka dahî, karınları yüksek dağlar kadar büyümüş olduğu
hâlde bulunur. Bunlar, dünyâda zarûret olmadan ve muâmele yapmadan
fâizli mal ve para alıp verenlerdir. Bu gibi harâm işliyenlerin
günâhları, fenâ hâlde açığa vurulur. [Fâiz için zarûretin ne olduğ
u ve muâmele ile satış yaparak fâiz almak (Se’âdet-i Ebediyye)
kitâbında bildirilmişdir.]


Kaynak: Kıyamet ve Ahiret Kitabı İmam-ı Gazali
 
Üst