Hz MUHAMMED (s.a.v)

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Resulullah´a(s.a.v.) Hitap
Son Peygamber Hz. Muhammed


Verdiği nimetlerden dolayı hamd Allah´a mahsustur. Yaptığı ikramlardan ötürü fazilet Allah´a mahsustur. Çünkü O, Muham­med (s.a.v)´i, hidayet ve hak din ile göndermekle, dini kemale er­dirmiş ve ilahi risaleti tamamlamıştır. Bunu, İslamiyet´i bütün dinlere üstün kılmak için yapmıştır. Hidayeti tamamlamış, risa­leti sonuca ulaştırmış, delilleri açıklamış, hakikat yolunu ortaya çıkarmış, güçlü ve yüksek İslam sancağım semalarda dalgalan-dırmıştır. Muhammed (s.a.v)´in sahabileri de Allah´ın kendilerine yüklediği sorumlulukları hakkıyla taşımışlardır. Çağrı görevini yerine getirip omuzlarındaki emaneti korumuşlar ve İslam´ın nu­rundan birer kıvılcım olmuşlardır. Muhammedi risaletin anla­mından taşıdıkları kıvılcımlar sebebiyle Allah onlardan razı oldu ve insanlığa da rahmet etti.

Resulullah´a Hitap

Ey Allah´ın Resulü!

Allah seni normal bir insan olarak yarattı. Ama sen diğer in­sanlardan üstünsün. Senden sonraki nesillerin taşıdıkları sana ait eserler, takdirin üstündedir. Senin yolunda yürümekte olan bizler de sana olan tâbi yetimizden dolayı bir şeref varsa, biz bunu ancak emsallerimizi düşünerek anlarız. Bizdeki hatıra ve duygu­larla ancak başkalarının ruhi yönlerini kavrayabiliriz, hallerine vakıf olabiliriz. Bizden daha yüksek bir kimsenin ruhi yönünü kavramaya çalıştığımız takdirde o kimsenin üstünlük ve yüce­liğinin gözlerimiz önünde müşahede edilmesi ve ufuklarımızın çemberine girmesi gerekir. Ancak o zaman, o kimsenin ruhi yönünü kavramaya çalışır ve sonuca ulaşabiliriz. Ama sen ey Al­lah´ın resulü, o kadar yücesin ki, senin yüceliğine hayalen dahi ülaşamayız. O kadar yükseklerdesin ki, bulunduğun yeri ve seni göremiyoruz. Aramızda sana benzeyen bir kimse yoktur ki, onu temsil edip seni hayalimizde canlandırabilelim. Biz nerede, senin hakkında kitap yazmak nerede? Senin yüceliklerine kavuşmak bizim haddimiz değildir. Bu, ulaşılması gerçekten imkansız olan bir şeydir. Hayallerimiz dahi sana ulaşamaz!

Bu nedenle, bizleri bağışlaması için Allah´a niyazda bulunuyo­ruz. Her ne kadar senin hakkında kitap yazmaya cesaret ediyor­sak da, özrümüz ortadadır. Kusurumuz sabittir. Allah hiç kimse­ye gücünün üstünde bir yük yüklemez.

Ey Allah´ın Resulü!

Senin nurundan bir kıvılcım veya birçok kıvılcımlar olan büyük din önderleri hakkında kitaplar yazdık. Onların nuruna kavuştuk. Bu hususta fayda vereceğini zannettiğimiz noktaya eriştirilmesi için Allah bizi başarılı kılsın. Onların senden aldı­kları kıvılcımlardan bazısına ulaştıysak, bununla şeref duyarız. Onların ulaştıkları amaçlardan ve kavuştukları doğru yoldan feyz alabiîdiysek, bununla gurur duyarız.

Ama senin sahana geldiğimizde ve bu sahanın içine girmeye çalıştığımızda, bizi nurun örttü. Parlak ışıkların gözlerimizi per­deledi. Artık nasıl idrak eder ve nasıl görebiliriz?! Gözlerimiz güneşin aydınlığı karşısında perdelenip çapaklandı. Bundan da­ha yücesine varmaya çalıştığımızda bizi şaşkınlık kapladı. Bizi bu şaşkınlığın içinden Allah´ın bahşettiği hidayet çıkarıp kurtara­caktır. Nitekim noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah şöyle buyuruyor: " De ki: Hidayet, ancak Allah´ın hidayetidir." Şu halde senin tertemiz ve arınmış olan şahsını tasvir etmemiz, ya da gücümüzün üstünde olan tasvirine yakın bir tasvir yapabilme­miz, yalvarıp yakararak bizleri hidayete erdirmesi için Allah´tan başka sığınağımız yoktur. Yalnızca O´na sığınırız. Bu alanda doğru yola kavuşmak hususunda acizliğimiz görününce ancak Al­lah´a yalvarırız ki, bizi doğru yola ulaştırsın. Acizlik, affedilen bir şeydir. Muktedir olamamak, mazur sayılır. Allah bağışlayan ve affedendir.

Ey Allah´ın Resulü!

Büyüklüklerinin önemli yönlerini tasvir etmek için, büyük şahsiyetler hakkında kitaplar yazdık. Bunlardan her birinin, büyüklük alanında sadece bir tek yönü vardır. Bu yöne yönelmek, onun büyüklüğünü anlamak için anahtar teşkil eder ve onu tanı­mada kolaylık sağlar. Ama, sen ey Allah´ın Resulü, bütün diğer şahısların büyüklüklerinin çok üstündesin. Çünkü senin büyük­lüğün yalmzca bir alanla sınırlanmamıştır. Sayılamayacak kadar

üstünlüklerin vardır. Araştırıcılar bunu ortaya çıkaramayacak kadar kudretsizdirler. Buna gücümüz yetmeyince, bu hususta aciz olduğumuzu anladık. Senin bu alandaki varlığın, beşer muci-zesidir. Buna iman ettik. Sen bir insansın, ilah değilsin. Melek de değilsin. Senin makamın, insanlık ve melekîik makamının üstündedir. Rabbin seni her zaman korudu. Çocukluğunda Rab-bin seni koruyup himayesi altına aldı. Cahiliyet devrinde gençler arasında, küfrün pisliklerinden korunmuş güvenilir bir genç ol­dun. Peygamberlik öncesi hayatında da sebep ve müsebbeplerin üstündeki harika bir şahsiyettin. Bu üstünlüğün, ne aile büyükle­rinin verdiği terbiyeden ve ne de içinde bulunduğun çevrenin etki-siyledir. Her ne kadar asil bir aileye mensup olsan da, bu üstünlüğün o asaletten kaynaklanmıyordu. Fakat sen, Allah´ın bir eseriydin. Varlığınla, şahsiyetinle bir mucizeydin. Sende hem insanlık Özelliği vardı, hem de ilahi mucizenin eseri. "Allah, elçi­lik görevini kime vereceğini daha iyi bilir." (En´am: 124)

Ey, insanlığın en hayırlısı!

Sen güçlü bir yaratılışa ve kuvvetli bir ahlaka sahiptin. Her şeyi yerli yerince yapan bir idareciydin. Büyük bir kumandandın. Merhametli bir hakimdin. Ümmetini, şûra ile terbiye ederdin. Va­hiy de sana inerdi. Ümmetine karşı çok şefkatli ve merhametliy­din. Aynı zamanda düşmanlarına karşı da merhametini esirge­meyen bir savaşçıydın. Peygamber merhametiyle, İslam san­cağını taşıyordun- Bu sancağı taşırken güçlü ve üstündün. İmanlı bir cemaat yetiştirdin. O cemaate salihlik tohumlarını ektin. Bu tohumlar senin temiz çevrende gelişip yetişti. Bunlar iman hücre­lerinde gizlenerek geliştiler, filizlendiler ve olaylara karşı muka­vemet ettiler. Oluşumları güçlüydü. Kuvvetlenip kökleri üzerin­de dimdik durdular. Hakkın yeryüzündeki kuvveti oldular. Nite­kim sen de, Allah´ın buyurduğu gibi, oldun: "Muhammed Allah´ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar, kafirlere karşı şiddetli, ken­di aralarında merhametlidirler. Onların, rüku ve secde ederek Al­lah´ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secdele­rin izinden nişanları vardır. Onların Tevrat´taki vasıfları ve incil´deki vasıfları şudur: Bir ekin gibidirler ki, filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı; derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir (Bir duruma geldi)." (Fetih: 29)

Bütün bunlar Rabbi´nin yönlendirmesiyle ve nefsinin ilhamı-yla oldu. Senin fikrinin üstünlüğü ve kalbinin kuvvetiyle oldu. Şu halde araştırmacılar, senin hayatını hangi yönden inceleyip araştıracaklardır? Sendeki her şey güçlü ve muazzamdır. Nite­kim rabbin, hakkında şöyle buyurmuştur: "Doğrusu sen büyük bir ahlak üzeresin."

Allah´ım sen benim Rabbimsin, senden başka yaratıcı, senden başka ilah yoktur. Hiçbir şey senin dengin ve benzerin değildir. Sen her sözü işiten ve her şeyi görensin. Muhammed (sav)´i bir in­san olarak yarattın, onu beşeriyetin efendisi kıldın. Onu alemlere rahmet olarak gönderdin. Onun varlığı ve kendisini çevreleyen şeyler, sebeplerle müsebbepleri yırtıp aşan harikalar olduğuna göre, onu bir mucize olarak insanlığa gönderdin. Onun mucizesi, kıyamete dek insanlığa meydan okuyacaktır.

Ey büyük Rabbim!

Haddimi aşarak senin Peygamber´in ve peygamberlerin so­nuncusu Muhammed (sav) hakkında bir siyer kitabı yazmaya ce­saret ettim. Bu cüretimi bağışla! Sensin bağışlayıp merhamet eden! Gücümü aşan bu işe giriştiğim için bana yardımını ve tevfi-kini ihsan et! Eğer senin yardımın olmazsa, bu işte gerçekten aciz kalırım. Rabbim beni yardımsız bırakma! Bu işi ancak senin tevfî-kin ile başarabilirim. Üstünlük minnet sanadır. "Başarıya ulaşmam, ancak Allah sayesindedir. O´na dayandım ve O´na yöneldim."

Kitabı yazarken sözü kısa tutmaya Özen gösterdim. Ne kadar ayrıntıya girilirse de, bu konuda istenilene ve peygamberimizin yüceliğine ulaşmak mümkün değildir. Bu sebeple gücümüz dahi­linde sözü kısa tutmaya özen gösterdik. Ama yine de sonuca ulaşmayıp bazı yerlerde sözü uzatmak zorunda kaldık. Bu, benim gibi aciz birinin kudretinin üstündedir.

Bu kitabı üç kısma ayırdım:

Birinci Kısım: Burada harikalarla kuşatılmış doğumundan ve peygamber olarak gönderilinceye kadar olağanüstü hallerle çevrelenmiş hayatından bahsettim. Peygamber olarak gönderil­dikten sonra da kendisi ve Allah yolundaki arkadaşlarının uğradıkları eziyetleri ve gösterdikleri dayanıklığı izah etmeye çalıştım. Nihayet İslam kenti olan Medine-i Münevvere´nin ve iman devletinin kurulmasıyla sonuçlanan hicreti anlattım. ,

İkinci Kısım: Bu kısımda Hz. Peygamber´in cihadını, şirki kökten söküp atmasım, Muhammedi çağrı yolunu açmasını, zor­baların tecavüzünü ve engelleri ortadan kaldırmasını, mü´minle-re karşı yapılan fîtnekarlığı bertaraf etmesini anlattım. Peygam­ber efendimiz bu engelleri ortadan kaldırdı. Böylece İslam çağrısı engelsiz bir şekilde yoluna devam etti. Eza ve cefalar onu engelle­medi. Bu kısım Hudeybiye barışıyla sona ermektedir. Hudeybiye barışı ile müşrikler, artık mü´minlere birşey yapamıyacaklarını anlamışlar ve onlara galip gelmekten umutlarım kesmişlerdi. Mü´minlerle savaşmaktan aciz kalmışlardı. Arap Yarımada-sı´nda söz, imanın olmuş, İslam çağrısı her tarafa yayılır hale gel­mişti.

Üçüncü Kısım: Bu kısımda da Hudeybiye barışından sonra­ki safhaları anlattım. Bu safhalarda Peygamber (sav) Efendimiz, Arap müşriklerinin yanında bir güç oluşturan Yahudilerle uğraşmaya başlamıştır. Artık İslam dini Arap Yarımadasını her taraftan hüküm altına almış, hatta Arap Yarımadası´nın dışında da yayılmaya başlamıştı. Örneğin Mûte savaşının arkasından, artık şeytan Araplar arasında tapınılır bir mabud olmaktan umu­dunu kesmişti. İslamiyet, Arap Yarımadası´nın çevresinde sözü­nü geçirmeye başlamıştı. Peygamber efendimiz mektuplar, elçiler ve seriyyeler göndererek İslamiyet´i etrafta yayıyordu. Şam´daki mü´minlerin bir kısmını Öldüren Rumlara karşı savaşmaya hazır­lanıyordu. Sonunda onlarla da savaşılmıştı. İslam davetini temi­nat altına alması, fitneyi yok etmesi gerekiyordu. Bu kısım, Pey­gamber efendimizin irtihaliyle sona ermektedir.

Allah´ım! Bizi Muhammed (sav)´in hidayetinden faydalandır. Bizi onun yolunda yürüyen kullardan et. Doğrusu sen dilediğini doğru yola iletirsin ve şüphesiz sen her şeye güç yetirensin.



Muhammed Ebu Zehra
 

[TB] Benzer konular

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Fikri İstikrarsızlık


Miladın 5. yüzyılı ve onu izleyen devrelerde insanlık, kötülük­ler içinde çalkalanıyor, nefisler ıztırap ve sıkıntı içinde bocalıyor­du. Hevesler her şeye hakim olmuş, insanlar gruplara ve fırkalara ayrılmıştı. Yürürlükte olan kanun, hakkın kuvvetliye verilmesi, kuvvetin de hak olması şeklinde cereyan etmekteydi. Fikirler dar­madağınık hale gelmiş, sebepler kopup parçalanmıştı. İnsanoğlu fıtratının gerektirdiği görevleri kulak ardı etmiş, kuralları çiğne­miş, derleyici toparlayıcı olan insani bağlar çözülmüştü. Akıl, in­sanlar arasında hükmetmekten aciz kalmıştı. Hatta akıl, batılı revaçlandırmak için bir vesile edinilir olmuştu. Bu vesile ile hak geçersiz kılmıyordu. İbrahim, Musa ve İsa´dan sonra insanlara bı­rakılan nübüvvet mirası, oyuncak haline getirilmişti. Hz. Musa, İsa ve diğer nebilerle mürsellerin ilke ve öğretileri geçersiz hale gelmiş, kötülükler revaç buîmuştu. Hıristiyanlar, imparatorların hükmüne boyun eğmiş, onların her dediklerini doğrulamış, hatta onları teyid etmiş ve kendi aralarında parçalanmışlardı. Birbirle­rine karşı yırtıcı canavarlar haline gelmişlerdi. Noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, kıyamet gününe dek onların arasına düşmanlık ve kin tohumları saçmıştı. Hıristiyanların Meliki kolundan olanlar, Yakubiler´e tahakküm etmişler ve birbirlerinden nefret eder hale gelmişlerdi.

Yahudiler, Musa Peygamber´in öğretilerini çirkinleştirmiş, bu nedenle de zillet ve meskenet altına girmişlerdi. Kalpleri öylesine fesada uğramıştı ki, varlıklarını ancak kendilerine tehakküm edecek bir kimsenin yardımıyla sürdürebilir hale gelmişlerdi. Bü­tün insanlığa karşı düşmanlık besliyorlardı. Sadece kendilerini akıllı ve dini meziyetlere sahip kimseler olarak görüyor, başkala­rını akılsız ve meziyetsiz sayıyorlardı. Kendilerinin, Allah´ın ço­cukları, dostları ve seçkin milleti olduklarım; başkalannınsa aşa­ğı seviyedeki milletler olduklarım iddia ediyorlardı. Birarada ya­şamanın uğursuzluk getireceğine inandıkları Araplar hakkında da: Araplar´m mallarını haklı haksız, olur olmaz demeden ellerin­den alıyor, onlara hiç bir şey vermiyorlardı. Çünkü Araplar´m ve diğer milletlerin herhangi bir hakları olmadığına inanıyorlardı.

Herkes fikrî bir kargaşa içindeydi. Beşeri akıl, bu varlığın prob­lemlerini çözmekten aciz hale gelmişti. Varlığın aslını kavrama hususunda akıl, yolunu kaybetmişti. Iyonya felsefesi de bu varlı­ğın problemini çözme iktidarım gösterememişti. Varlığın kayna­ğına nüfuz edip ulaşamamıştı. Bu da akim, ne kadar güçlü olursa olsun, görünür şeylerin sırrını açıklamaktan aciz olduğunu ispat­lıyordu. Akıl, eşyanın dış yüzünü anlar, ama onun varlığını mey­dana getiren gizli sırları çözemez. Isının ve elektriğin tesirlerini görür, fakat onu harekete getiren şeyin ne olduğunu anlayamaz. Ancak eserden müessire, sebepten müsebbibe doğru yöneldiği za­man bu sırları çözebilir. Oysa maddi şeylerin ve kuvvetlerin dış görünümü ile meşgul olan akıl, bu gibi şeylerle perdelendiği için, bunların kaynağını anlayamaz olmuş, aslı görmeyen kör bir var­lık haline gelmiştir. Ayrıntılarla uğraşarak aslı unutmuştur. Her ne kadar etkilerini ve dış yüzünü görmüş ve anlamış olsa da bun­ları meydana getiren zatın kim olduğunu kavrayamamıştır.

Semavi dinlerin ortaya çıkıp İslamiyet´le son bulmasına rağ­men, akıl, maddi şeylerin esareti altında kalmaya devam etmiş, madde ötesini anlayamamıştır. Aklın bütün otoritesi ancak zahiri alanda görülmekte, bu alanın dışına geçememektedir. Sadece maddi şeyleri kullanmakta, ama bunları meydana getirenin kim olduğunu bilememektedir. Ancak görünenden kaynağa, varolan­dan varedene yöneldiği takdirde bunu anlayabilecektir. Şunu da belirtelim ki, bu kainatı ancak, kendisini varedene iman etmekle tam olarak kavrayabiliriz.

Semavi dinler insanları, yaratıcıyı bilmeye ve tanımaya çağır­maktadırlar. Yaratıklardan hareket ederek yaratıcıyı tanımaya davet ederler. Yaratıcısını tanımak için, yaratıklar üzerinde ince­leme yapmaya çağırırlar. Bu nedenle kainatı ve varolanları ince­lememizi, şu görünen mevcudatın gerisindeki yaratıcıyı tanıma­mızı isterler. Geçmişteki incelemeci ve araştırmacılar, kainatı bu gözle incelemediler. Onun yalın görüntülerini inceleyen çağdaş araştırmacılar da bu yönde hareket etmemektedirler. Ama bizi il­gilendiren şey, Muhammed (sav) öncesi ve mevcudatın o zaman­daki durumudur.

İyonya felsefesi ile, onun mirasçısı olan Yunan felsefesinin o za­manki durumu böyleydi. Yunan felsefesinin öncüsü ve büyük filo­zofu Sokrates, göklerde dolaşan felsefeyi yere indirip insana ulaş­tırmak istedi. Fizik ötesini ve tabii âlemin görüntülerini bıraka­rak insana yönelmeye çağırdı. İnsan yaşantısında faydalı olacak şeylerle uğraştı. Fizik ötesini araştırırken doğru yola ulaştıran bir yol gösterici olmadan, sapıklığa düşmektense, insana fayda verecek şeylerle ilgilenmeyi yeğledi. İnsanların birbirleriyle iliş­kilerini düzenleyen ilke ve erdemleri, rezilliklerden ayırdeden öl­çüyü incelemeye çalıştı. Böylece, hakkı batıldan ayıran ilkeler or­taya çıkardı. İyiyi kötüden nasıl ayırdedeceğini bilmek ve yanlış gidişle doğru gidişi birbirinden ayırabilmek için bu yolu tuttu. İn­sanları da buna davet etti. Ancak öğrencileriyle, uygulayacakları metodlar üzerinde görüş ayrılığına düştüler. Hakkı batıldan ayır-detmenin Ölçüsünün bilgi olduğunu söyleyenler ortaya çıktı ve Sokrat bu görüşü benimsedi. Diğer bazılarıysa bu ölçünün hik­met, adalet, şecaat, iffet ve fazilet olduğunu söylediler. Eflatun bu görüşü benimsemişti. Bazılarıysa hakkı batıldan, iyiyi kötüden ayırdedecek ölçünün haz, ya da menfaat olduğunu söylediler. Bi­rey olarak insana fayda veren şeyin iyi, faydasız şeyin de kötü ol­duğunu söylediler.

İşte akıl, insanlan birbirlerine karşı nasıl muamele edecekleri­ni belirleyen düzenin esaslarını algılama hususunda bu gibi yan­lışlıklara saplandı. Doğru inancı öğrenme hususunda şaşkınlık içine düştü. Tek başına akıl, insani ilişkilerin sağlıklı bir zemine oturmasında yeterli olamaz. Varlığın sırrını kavramayı da beceremez. Aksine, değişmez hakikatlara ulaşamadan bu teoriler içinde şaşkın vaziyette dolaşır.

İşte bu karanlıklar içinde sofîstik düşünce ortaya çıktı. Bu dü­şünce sistemi, hakikatler üzerinde şüpheye düşmüştür. Bazıları bu hakikatları inkar etmiş; diğer bazılarıysa her şeyden şüpheye düşmüşlerdir. Bu arada bir kısım düşünürler ise, hakikatin in­sandan insana değiştiğim, yani hakikatin ölçüsünün insan oldu­ğunu söylemişlerdir ki, bu görüşe "subjektivizm" adı verilir. Bun­lara göre eşyanın hakikati diye bir şey yok, ancak varolduğuna inanılan şey vardır. Doğru yolu bulmayan bu felsefe ortamında, sırf akla güvenildiği için, böylesine açık bir sapıklığa düşülmüş­tür. Bu felsefe doğru yolu bulamadığı gibi, düşünceyi de saptır­mıştır. İnsanlar bu tür felsefelerle yollarını kaybetmişler ve bü­yük yanlışların içine düşmüşlerdir.






 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Mecusilik
Yunanlıiar´ı ve onlardan öncekileri bırakıp, İran´a ve daha Öte­lere yöneldiğimizde, hayretler içinde kalırız. Başka felsefelerin de etkisi altında kalan Yunan felsefesinin çevresinde şu gerçekle karşılaşırız: Bu felsefe, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemeyi ve varlık probleminin aslım bazı vehim ve efsanelere dayanarak çözmeyi hedef edinmiştir. Örneğin Zerdüşt mezhebine mensup olanlar, kainatta biri iyilik, diğeri de kötülük tanrısı ol­mak üzere iki tanrı bulunduğuna ve bu ikisinin insan nefsi üze­rinde ve kainat hususunda çekişmekte olduklarına inanırlardı. Şüphesiz bu inanç batıldı ve dini bir dayanağa istinat etmemek­teydi. Ancak bu inancın, semavi bir dinin tahrifinden ibaret oldu­ğu söylenebilir. Bu din de insanları, bir olan Allah´a kulluk etmeye çağırıyordu. Bunun akli bir engeli de yoktu. Çünkü Zerdüştlükun bazı kitaplarında, Muhammed (sav)´in peygamber olarak gelece­ğine dair müjdeler bulunuyordu. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Al­lah şöyle buyurmuştur: "Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir ." (Fatır: 24)

Fakat bunun yambaşmda insanları kuvvete ve zayıflara itibar etmemeye çağıran tehlikeli sosyal bir ekolle de karşılaşıyoruz. Bunlara göre zayıf kimseler, yaşamaya değmeyecek insanlardı. Hak, her zaman güçlüden yanadır. Batıl da her zaman zayıfla beraberdir. Hayat kanunu, güçlüleri zayıflara hakim kılar ve bu doğrultuda icraat gösterir. Güçlülerin hayatta kalması, zayıfla-rınsa yok olması gerekir. Adalete inanç yoktur. İnanç, ancak kuv­vetledir.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Manizm


İran´da yayılan bir diğer mezhep de, insan varlığım bütünüyle kötülükten ibaret gören ve bunun ortadan kalkmasına inanan Manizm´di. Bu inanç, insanları yokluğa davet eder. Bu nedenle de, insan neslinin türemesini önlemek için evlenmeyi yasaklar. Varlığı yeryüzünde bir lanet olan insanlık neslinin tükenmesini ister. Çünkü ona göre, insan nesli türediği müddetçe lanet de var olmaya devam edecektir. İnsanlığın babası Adem, işlediği günah­la birlikte yeryüzüne indiği için, günah ve hata da, insanlık varol­duğu sürece varlığını devam ettirecektir.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Mazdekizm


Şimdi de tahripçi bir mezhebe geliyoruz. Bu mezhep, insanlar arasındaki birlik bağlarını ve fazilet ilişkilerini kökünden çöker­ten ve İran´da yayılmış olan Mazdekçilik mezhebidir. Bunun te­mel görüşü, kadınları toplumun ortak malı sayması, dolayısıyla evlilik bağlarını ortadan kaldırmasıdır. Bu mezhebe göre evlen­mek ve aile bağlarım kurmak diye bir şey yoktur. Kadınları bir eş­yadan ibaret gören bu inanca göre, herkes neseplere ve soylara, gelecek olan çocuklara aldırış etmeksizin ve herhangi bir kayda bağlı kalmaksızın dilediği kadınla çiftleşebilir. Bunlara göre mül­kiyet dokunulmazlığı da yoktur. Herhangi bir yasaya bağlı kal­maksızın mal ve mülk herkese mubahtır. İsteyen, dilediği maldan yararlanabilir. Kadınları ve malları herhangi bir kimseye mülk olarak bağlayacak bir kayıt mevcut değildir.

Özetle bu mezhep, bütün kayıt ve bağlardan sıyrılmayı hedef­ler. İnsanları, çölde veya ormandaki yularsız hayvanlara benzet­mişlerdir. Ancak güçlü kimselerin çizdikleri sınırı aşamazlar.

Bu mezhebin dayandığı esas, bir vehimden ibarettir. Bunlara göre kin ve düşmanlıklar, ancak evlilik ve benzeri bağlarla kadın­ları eş olarak nikah altında tutmaktan ve mülkiyet nedeniyle mallan toplamaktan doğmaktadır. Bu gibi kayıtlar ortadan kalkınca; insanlar barış ve esenliğe kavuşacak, birbirlerine asla düşman ol­mayacaklardır! Bunlar, insanları tıpkı hayvanlar gibi değerlendir­mişlerdir. Erkekle dişiyi birbirine bağlayan bağlar ve mülkiyet or­tadan kalksa bile aynı cins ve soydan gelen hayvanlar arasındaki karşılıklı kuvvet ve canavarlık gücü, yine varlığını koruyacaktır. Herşeye rağmen bu mezhep İran´da yayılmış, soy ve nesepler birbirine karışmıştır. Kisralar´ın bazısı da bu mezhebe intisap et­mişler ve bu Kisralar´ın egemenlikleri süresince İran´da hakimiye­tini devam etirmişti. Bu mezhep, Peygamber (sav) efendimizin bi´setinden az öncesine kadar varlığım devam ettirmiş; daha sonra ortadan kalkmıştı.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Brahmanizm



İran´dan daha doğulara yöneldiğimizde, Hindistan´daki dinler ve mezheplerle karşılarşınz. Burada insanları farklı tabakalara ayıran ve sınıf esasına dayanan bir din görmekteyiz. Bu dine göre insanlar hak ve yükümlülükleri bakımından eşit değildirler. Aksi­ne Brahmanizm, insanları ibadetleri ve Brahma´ya yakınlıkları nisbetinde sınıflara ayırmaktadır. En büyük ilahları Brahma´dır. Bu dine göre insanlar atadan oğula devredilen mesleklerine göre sınıflara ayrılırlar. Bunlara göre meslek, soy gibi değerlendiril­mekte ve atadan oğula torunlara geçmektedir. Bunlar, insanları dört sınıfa ayırmışlardır:

Birinci tabaka en yüksek sınıfı oluşturur. Din adamlarından ibaret olan ve dini hükümleri açıklayan bu sınıfa Brahmanlar sını­fı denir. Bunların tanrı Brahma´nın başından yaratıldığına inanı­lır. Bu sebeple, insanlar arasında en yüksek ve en üstün kimseler olduğu kabul edilir. Çünkü ilahlarının üst tarafı olan başından ya­ratılmışlardır. İnsanların düşü-nen aklı ve yöneten başıdırlar. Çünkü baş, bütün bu saydığımız şeylerin unvanıdır.

İkinci tabakayı asker sınıfı oluşturur. İnançlarına göre bunlar, tanrı Brahma´nın omuzlarından ve ellerinden yaratılmışlardır. Bu nedenle onlar devletin ve milletin koruyucusu, savaşçıları ve kuv­vetin kaynağıdırlar. Dereceleri, Brahmanlar´ın derecesinden biraz daha aşağıdır. Fakat onlardan hemen sonra gelirler.

Üçüncü tabaka, ziraatçı ve tüccarlardan oluşur. Bunlar, tanrı

Brahma´nın dizlerinden yaratılmışlardır. İlk iki sınıfla, bunlar arasındaki mesafe çok uzaktır. Bunlar kendilerinden sonra gelen sınıfa yakındırlar. Çünkü yaratılış ve oluşumları daha çok onlara yakındır.

Dördüncü tabakayı, hizmetçi ve köleler meydana getirir. İnanç­larına göre bunlar, tanrı Brahma´nın ayaklarından yaratılmışlar­dır ve en aşağı tabakaya mensup olduklarından Brahma´ya en uzak olanlardır. Çünkü bunlar, Brahma´nın başından çok uzakta­dırlar.

Yukarıdaki sınıflara girmeyen ve onların altında bulunan gayr-i meşru, yani nesepten mahrum olarak dünyaya gelen diğer insan­lar ise şehirlerde düşük işlerde çalışır ve aplic adını alırlardı. Aplic adı, "necis" ve "murdar" anlamını ifade eder. Brahmanizm´e göre Hind asıllı olmayan herkes, necis ve murdardır. Bunların murdar­lıkları sadece manevi değildir. Aksine Brahmanizm´e göre bunlar hem maddi, hem de manevi olarak pistirler. Öyle ki, Hind asıllı ol­mayan bir kimse, kendilerinin testisinden su içtiği takdirde, o tes­tiyi kırıp parçalarlardı. İnanışlarına göre kast adı verilen bu sınıf sistemi, atadan oğula geçerdi. Bir sınıfta bulunan bir kimse, bir üst sınıfa yükselemezdi. Üst sınıfla bulunan bir kimse de bir alt sı­nıfa düşmezdi. Bu inanışa sahip kimselerin dereceleri, mensup ol­dukları sınıfa göre değişirdi. Örneğin Brahma sınıfında bulunan bir kimsenin erdemli olabilmesi için; akıllı, sakin kalpli, düzgün konuşan, nefsine hakim, adaleti uygulayan, temizliği gözle görü­lebilen, ibadete yönelen ve bütün gayreti dindarlığa yönelik olan bir kimse olması gerekirdi.

Asker sınıfında bulunan kimsenin de heybetli, savaşçı, yiğit, cö­mert, fasih konuşan, felaket ve zorluklara aldırmayan^ düşmanla karşılaşmak için can atan bir kimse olması gerekirdi.

Ziraatçı ve tüccar kimseden ise, mesleğine özen göstermesi, zi­raat işlerini titizlikle yerine getirmesi, davarlarını güzelce besle­mesi istenirdi. Tüccarın ticaret işlerini yapması, piyasayı bilmesi ve alış- veriş sözleşmelerinin gereğine riayet etmesi ve bu konular­da uzman olması gerekirdi.

Hizmetçilerin, esirlerin ve murdar sayılan apliclerin, hizmet hususunda gayretli olmaları ve kendilerini insanlara sevdirmeleri gerekirdi. Çünkü bu, onların sahip olmaları gereken edebin gere­ğiydi. Toplumda gördükleri iş de böyle olmalarını gerektiriyordu.

´Hindliler´in Akla Göre Makbul, ya da Makbul Olmayan Sözle­ri´ adlı kitabında, Ebu Reyhan el Biruni sınıf sistemini açıkladık­tan sonra şöyle der: "Bu sınıflarda bulunan herkes, kendisi için belirlenen işleri yerine getirir ve gereklerine uyar, ibadetini ek­siksizce yerine getirip görevlerini unutmazsa hayra ve mükafata nail olur. Ama kendi sınıfının özelliklerini bırakarak başka sınıf­lara mahsus adetlere yönelirse, haddi aştığı için günahkar olur."

Bu, içinde putperestlik bulunan nizam ve ibadetlerdir. Bu din­deki putperestliği bir tarafa bırakıp, işin ameli yönünü ilgilendi­ren nizamlarına yöneldiğimizde, yine bir tuhaflıkla karşılaşıyo­ruz. Çünkü bir milletin, düşünce sistemi ne olursa olsun, böylesi­ne utanç verici bir sınıf sistemini kabul etmesi ve bunu uyulması zorunlu bir kural olarak görmesi düşünülemez. Onlardaki ruhi ve sosyal gerilemenin sebebi bu sınıf sistemi olmuştur.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Brahmanizm´in Semavi Bir Kökeni Var mıdır?
Şüphesiz hiçbir semavi din, insanlar arasında sınıflaşmayı ön-.görmez. Ama Brahmanizm, bu sınıf sistemini benimsemiştir. Bu din, İsa Peygamber1 den önce, Hindistan´da yayılmıştır. Kalıntıla­rı hala mevcuttur. Her ne kadar bu dindeki sınıf sisteminin şidde­ti bazan zamanın etkisiyle törpülenmişse de, halen mevcuttur. İn­sanlar arasında eşitlik düşüncesinin yayılmasından sonra bu sis­tem, eski geçerliliğini koruyamamıştır. Ancak insanlar arasında eşitliğin sağlanması gerektiğini savunan düşünce ve uygulamala­ra rağmen, Brahmanizm´deki bu sınıf sistemi, varlığını, kısmen de olsa hala korumaktadır.

Ebu Reyhan el-Biruni´nin sözlerinden anlaşıldığına göre, Brahmanizm´in semavi bir kökeni ve peygamberinin olması ihti­mal dahilindedir. O, bu ihtimali iki delille kuvvetlendirmektedir. Bu delilleri şöyle ifade etmek mümkündür:

1- Tevrat´ta ve Kur´an´da adları sayılan peygamberlerden baş­ka peygamberlerin de bulunduğu bilinmektedir. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Andolsun biz, senden önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini (n hayatını) sana anlattık, kimini de anlatmadık" (Mu´min:78)

Bir başka ayet-i kerimede de Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiş­tir." (Faür: 24)

Güçlü bir kültürün ve düşünen insanların bulunduğu Hindli-ler arasında, semavi bir dinin mevcut olması mümkündür. Hatta Kur´an nassı gereğince bu kesindir.

2- Ebu Reyhan el- Biruni´nin, "Hindliler´in Akla Göre Makbul, ya da Makbul Omayan Sözleri" adlı e-serinde de anlatıldığına gö­re Hindiler, muvahhid olma özelliğine sahiptirler. Avam tabaka­larının inancına putperestlik yerleşmiştir.

El - Biruni, bu konuda şöyle der: "Hintliler, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın bir ve ezeli olduğuna, başlangıç ve sonunun olmadığına, işini yapmaya muktedir ve serbest irade sa­hibi olduğuna, her şeyi yerli yerince yaptığına, insanlara ve bütün varlığa hayat veren müdebbir bir zat olduğuna, mülkünde tek ba­şına yönetim gücüne sahip olduğuna, zıtlarmın bulunmadığına, hiçbir şeye benzemediğine ve hiç bir şeyin de kendisine benzeme­diğine inanırlar. Bu anlattıklarımızın, kulaktan duyma şeyler gi­bi telakki edilmemesi için, onların kitaplarından bazı iktibaslar yapacağız: Adamın biri, Yatencel kitabında şöyle sorar: "Şu güçlü mabud kimdir?" Cevap veren şöyle der:" O ma´bud, üstündür, eze­lidir. Evveli yoktur, birdir. İşini kendi başına yapar, dengi yoktur. Kendisinden sevap ve mükafat ümit edilir. Azabından korkulur ve sakınılır. Düşüncelerimizin çemberine girmeyecek kadar yüce­dir. Hoşlanmadığı zıtlarından, sevdiği benzerlerinden yüce, üs­tün ve münezzehtir. Kendi zatı ile bilendir ve ebedidir. Çünkü sonradan öğrenilen ilim, bilinmeyen şeyin bilgisidir. O´na karşı bilgisizlik isnadı ileri sürülemez. Bu, her hal ve zamanda böyle­dir." Sonra adam şöyle sorar: "O´nun, bu anlattıklarından başka sıfatları var mıdır?" Cevap veren şöyle der: "O´nun tam üstünlüğü, mekan itibariyle değil şeref ve yücelik bakımındandır. O mekana sığmaz. Eksiksiz ve saf iyiliktir.

O hali^ ilimdir. Heva ve cehalatin pisliğinden münezzehtir." Soran adam yine der ki: " O kelam ile konuşur mu, konuşmaz mı?"Cevap veren: "Eğer alim ise mutlaka konuşacaktır." der. So­ran der ki: "Eğer bilgisi nedeniyle konuşuyorsa, onunla, ilim sahi­bi oldukları için konuşan alimler arasında ne fark vardır?" Cevap veren der ki: "Onunla alimler arasındaki fark, zamandır. Onlar bu hususta ilim tahsil ettiler; önce bilmediği ve konuşmadığı halde, sonradan öğrenip konuşurlar. İlimlerini, konuşmak suretiyle başkalarına aktarırlar. Onların sözleri ve ifadeleri zaman içinde olmaktadır. Oysa ezeli işlerin zamanla bağlantısı yoktur. Nok­sanlıklardan münezzeh olan yüce Allah ezelde ilim sahibi ve ko­nuşan bir zattır. Brahma ile konuşan O´dur. Brahma´dan Önce de bazı zatlarla çeşitli şekillerde konuşmuştur. O, zatlardan bazıla­rına kitap vermiştir. Kimine papanın vasıtasıyla konuşmuş, ki­mine vahiy göndermiş ve kiminin de fikrini coşturarak ilhamda bulunmuştur."

Soran adam dedi ki: "Bu ilim nereden geliyor?" Cevap veren adam şöyle dedi: "Onun ilmi ezelde olduğu gibidir. O sürekli ola­rak bilgi sahibidir. Onun zatı alimdir. Kendisine has olmayan bir ilmi yazmamıştır. Nitekim Brahma´ya indirdiği "Buda" da şöyle demiştir: "Buda ile konuşanı ve onu kabul edeni övün". Soran adam dedi ki: "Maddi nişlerimizle algılayamadığımız bir zata na­sıl ibadet ederiz?" Cevap veren şöyle dedi: "O´nun adlandırılması varlığını ispat eder. Haberi bize ulaşan şey, var demektir. Ortada olmayan bir şeye isim verilmez. Duygu alanımızın dışına çıksa da, aklımız onu idrak eder. Fikrimiz ve düşüncemiz onun sıfatlarını kuşatır. İşte halis ibadet budur."

Birûnî´nin adı geçen kitabında, Hindliler´e ait kutsal kitaptan yaptığı nakiller işte bunlardı. Bu nakiller üç şeye işaret etmekte­dir.

1- Bu kutsal kitaplardaki ifadeler, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah´ın birliğine inancı göstermekte ve O´nu, sonradan yaratılan varlıklara benzemekten tenzih etmektedir. O, benzeri bulunmayan bir zattır. Söylenenleri işiten, yapılanları gören, bi­len ve konuşandır. Bütün kemal sıfatlarla muttasıftır. Hiç kimse bu sıfatlar hususunda O´na ortak olamaz. O´nun birliği ve yüceliği, yaratma ve icat etmededir: Sıfatları yücedir, Noksanlıklardan münezzeh olan yüce zatı mabud olmaya mahsustur. Brahma­nizm´in asli kitaplarında bu hususlar üzerinde herhangi bir şüp­he yoktur.

2- Brahmanlara da peygamberler gönderilmiştir. Tevrat, İncil ve Kur´an´daki dini naslar bu hususu desteklemektedir.

Brahma´da tanrılık değil, fakat Allah tarafından gönderilen bir elçi özellikleri vardır. Biruni´nin, Brahmanlar´ın kitaplarından yapmış olduğu nakiller, bu hususu açık ve mutlak bir şekilde gös­termektedir.

3- Tahrif edilip edilmediği, kelimelerinin yerlerinin değiştirilip değiştirilmediği bir tarafa bırakılacak olursa, Brahma´ya Rab-bi´nden indirilmiş bir kitap vardır. Ancak üzerinden uzun zaman­lar geçtiği için bu kitabın tahrif edilmiş olması mümkündür. Nite­kim Tevrat ve İncil de tahrife uğramıştır. Hatta diyebiliriz ki, bu kitap kesinlikle tahrife uğramıştır. Çünkü bu kitapta Brahma´yı tanrılıkla niteleyen bazı ifadeler mevcuttur. Halkın çoğunluğu onu bir peygamber olarak değil, bir tanrı olarak nitelemektedirler.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Brahmanlar´ın Kitapları
Biruni´nin ifadelerinin gösterdiği gibi, Brahmanlar´ın kitapları vardır. Bilinen en eski kitapları "Veda"dır. Tarihçiler bu kitabın hangi yüzyıla ait olduğunu kesin olarak tespit edememişlerdir. Ancak büyük bir tahmine göre bu kitap M.Ö. 15. yüzyılda mevcutmuş ve Ari ırkına mensup fatihlerle beraber varmış. Çünkü bu ki­tap onların dinlerinin aslını teşkil etmekteymiş.

"Veda" kitabı bir tür şiirler manzumesidir. Onlara göre insanla­rın sözleri ona denk ve benzer olamaz. Brahmanlar´ın çoğunluğu şöyle derler: "İnsanlar, ´Veda´ kitabının benzerini ortaya koymak­tan acizdirler." Binini, Brahmanlar´m havas tabakasımn şöyle de­diklerini nakleder: Biz her ne kadar bu kitabın bir benzerim orta­ya koyma gücüne sahip isek de bu, yasaklanmıştır. Böyle bir şeyi yapmamız haram kılınmıştır.

Biruni, onların "Veda" kitabının benzerini ortaya koymaktan men ediliş yönünü açıklamamıştır. Bu yasaklama, haram kılma manasmdaki bir yasaklamadır. Yani Brahmanlar bu kitabın bir benzerini ortaya koymaya muktedir oldukları halde, bunu yap­maktan menedilmişlerdir. Yoksa bu menediliş, onları bu kitabın bir benzerini ortaya koyma işinden vazgeçirme anlamında mıdır?

Biruni, sözü edilen yasaklamanın bu iki cihetten hangisine yö­nelik olduğunu bize açıklamamıştır. Eğer birinci ihtimali kasdetmisse -ki bu haramlık anlamındaki bir menediştir- bu, kitabın bir benzerini ortaya koymanın imkansızlığını gerektirmez. Şu halde men edilen Brahmanlar´dan bazıları bu emre karşı gelip, söz ko­nusu kitabın bir benzerini ortaya koyabilir, ya da ona ilaveler ya­pabilir. Çünkü insanların hepsi emre muhalefet hususunda ma­sum değildirler. Bu kitabın bir benzerini ortaya koymamn imkan dahilinde olduğuna inanan bir Brahman yoktur. Bu nedenle ya­saklamanın, inançlarına göre onları bu işi yapmaktan caydırmak anlamında olduğu görüşünü tercih ediyoruz ve kitaplarına bu ka-darlık işarette bulunmakla yetiniyoruz.

 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Budizm

Brahmanizm´in tahrife uğramasından ve bu dinin akidesine göre, insanların sınıflara ayrılmasından sonra, bunların arasın­dan, bu düzeni benimsemeyen ve gayrete gelen bir kimsenin çık­ması kaçınılmaz hale gelmişti. Böyle biri ortaya çıktı. Bu kişi bi­rinci sınıfta bulunup yüksek derecelere ulaşan Buda adındaki bir zattı. M. O. 560 yılında doğan Buda, sınıf sisteminin getirdiği me­şakkatler altında ezilen insanlığın bela ve musibetini hafifletme çağrısında bulunuyordu.

Buda, insanlığın çektiği zahmet ve meşakkatleri hafifletme yo­lunda, insanların ihtiyaçlarını hafifletmeyi ve nefisleri şehvetlere karşı frenlemeyi öneriyordu. Çünkü ona göre, insanı mutsuz eden şey, kişisel arzu ve isteklerdi. Madem ki, insamn çektiği azap sınır tanımayan arzulardan ve elinde bulunanlarla yetinmemekten kaynaklanıyor, o halde bu arzu ve isteklerden vazgeçmek ve elin­de olanla yetinmek gerekirdi. Bunun için de nefis terbiyesi şarttır.

İşte bu nedenle Buda, nefis terbiyesi için bir metod ortaya koy­muştur. Buna göre ilk aşamada insan, heveslere sırt çevirmekle işe başlamalı, sonra da, selim bir kalple işlere yönelmelidir. Bu durumda nefis berraklaşır ve parlar. Her şeyi sağlıklı bir şekilde algılar. Daha sonra da sağlam bir inanca sahip olmak gerekir. Eş­ya, selim bir şekilde algılandıktan sonra düzgün ve doğru konuş­ma aşamasına, bunun arkasından düzgün hareket ve davranış aşamasına gelinir. Bütün bunlardan sonra da ahlak esasına da­yalı bir toplum meydana" gelir.

Buda, ahlakî prensipler ortaya koymuştur. Örneğin insanların on şeyi yapmalarını yasaklar:

1- Hiç kimseyi öldürme.

2- Çalma ve öfkelenme. Sana verilmeyen şeyi alma.

3- Yalan Söyleme.

4- İçki içme ve uyuşturucu kullanma.

5- Zina yapma. Cinsel hayatla ilgili haram işlere girişme.

6- İyi pişmemiş yemeği yeme.

7- Koku sürünme. Çiçeklerden yapılmış tacı başına koyma.

8- Oynama, oyun alanlarında ve şarkı söylenen meclislerde bu­lunma.

9- Yumuşak yataklar, koltuklar sergi ve yaygılar edinme. Kon­forlu yastıklar ve divanlar kullanma.

10- Altın ve gümüş edinme.

Bu Budist ilkelerin birtakım kusur ve noksanlıkları vardır. Bir kere bunlar, insanı yönlendirici bir inanca dayanmamaktadırlar. Aksine Buda´nın kendisinden kaynaklanmaktadırlar. O, bu varlı­ğı yoktan var eden bir tanrının varlığım inkar etmiştir. Bu neden­le kendisinden sonra gelenler arasında putperestlik yaygın bir inanç haline gelmişti. O kendisine tabi olanlara bir inanç sistemi bırakmamıştı. Ortaya koyduğu şeyler, aklı saptıran birer vehim­den ibaretti. Doğru yola insanları iletmiş değildir.

Bunun yanında o, insanları hayatta az şeylerle yetinmeye ve zahidliğe çağırmaktaydı. İnsanları, hayatın birtakım nimetlerin­den faydalanmaktan engellemekteydi. Çünkü ona göre insan, gözleriyle gördüğü güzelliklerden uzak durmak ve nefsim onlar­dan men etmek için yaratılmıştır.

Faziletleri hep olumsuz yönde gören Buda, hep olumsuz ilkeler ortaya koymuştur. Yani onun ilkeleri hep yasaklara dayanmak­tadır. Dolayısıyla Budist ilkeler, olumlu emirler yerine, sadece kö­tülüklerden sakmdırıcı yasaklar içermektedir.

Kuşkusuz insani erdemler iki unsurdan oluşur: Olumlu unsur, insani faydaya öncelik tanıyarak, insanın, kardeşi olan diğer in­sana hakkını vermesidir. İnsanlar arasında yardımlaşma bağla­rını kurmaktır. İşte faziletteki en kuvvetli unsur budur.

İkinci unsur i-se, başkalarına eziyet vermekten kaçınmaktır. Olumsuz olan unsur, işte budur. Ama bu diğerine nisbetle daha alt seviyededir. Erdemin özü, birinci unsurdur. Bu gerçek hayır ve iyiliktir. Bu unsur mevcut olunca diğerlerini yok eder. Yani orta­da bulunan iyilik, eziyetlerin bir kısmını yok eder. Budizm sadece olumsuz unsurlara dayandığı için, ondaki olgunluk manası da ek­siktir.

Budizm ilkelerini ancak havas tabakasına mensup kimseler uygulayabilirler. Bu ilkeleri avam tabakasının uygulaması müm­kün değildir. Halbuki mezhepleri ve doktrinleri, sadece havas ta­bakasının değil, bütün insanların uygulayabilmesi şarttır. Böyle olunca Budizm bazı tasavvuf ekolleri gibi olur ki, bu ekollerin prensiplerini sadece şeyhler uygularlar. Müridler bu şeyhlere yaklaşırlar. Bunları göz önünde bulundurduğumuz takdirde Bu­dizm, herkesin tatbik edebileceği bir düzen olma imkanına sahip görülmemektedir. Bu nedenle, Budizm ilkelerini bütün Budistler uygtdayamamışlardır. Aksine bizzat Budistler kendilerini iki kıs­ma ayırmışlardır:

1- Biraz önce anlattığımız prensipleri benimseyen ve bu pren­siplerin dışına çıkmadan kendilerini sadece birkaç çeşit yiyecekle sınırlayıp diğer yiyeceklerden mahrum bırakan, kaba ve sert giy­sileri giymeyi tercih eden Budistler. Bunlar, hayata egemen ol­mak ve onun boyunduruğu altına girmemek için, hayatın zevkle­rini terketmişlerdir.

2- Medeni Budistler: Bunlar zorluk ve meşakkate katlanma­yan kimselerdirler. İfrata kaçmadan, lezzetlerden mahrum kal­madan ve lezzetleri terketme zorluğuna katlanmadan orta bir yo­lu takip eden kimselerdirler.

Bunlar Buda´nm alçak gönüllülük, doğruluk ve güvenilirlik gi­bi ahlaki ilkelerini benimsemişler ve sonucunda elem duyulma­yan bazı lezzetleri elde etmişlerdir. Başaramadıkları takdirde mahrumiyet acılarına düşmemek için, zevklerini tatmin etme hu­susunda aşırılığa sapmamışlardır. Özetle bunlar, Budizm´in ilk beş prensibini benimsemişlerdir. Yani adam öldürmeme, içki içip sarhoş olmama, çalmama, yalan söylememe ve zina etmeme gibi ilkelere sadık kalmışlar, bunların dışındaki yasaklara riayet et­memişlerdir.

Bunların tuttukları yol, medeni Budistler´in çoğalmasına ne­den olmuş, hatta bu prensiplere riayet etmeyen bir fırkanın doğ-masınada yol açmıştır. Böylece tek başına din, emir ve yasak icat etme hususunda zayıf kaldığımı göstermiştir.






 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Konfüçyanizm
Hindistan´da doğan Budizm´in izleyicilerinin çoğu Hindis­tan´da değil, Çin´dedir. Putperestlik Hindistan´da olduğu gibi, oraya da geçmiş, ayrıca içine daha başka şeyler de ilave edilmiştir. Bu nedenle akıllar, doğru yol çizgisinin dışına çıkmışlardır.Budizm, Çin´e geçince, putperestlikle temayüz etmiş bir çevre­de itibar gördü. Büyük ölçüde kanunlarıyla uyum sağlayan pratik ilkelerle imtizaç etti. Ama kuvvetli bir akideye dayanmadığı için, kalplerde iz bırakmadı. İnançtan yoksun kalplere yerleşen ilkeler, çok geçmeden unutulur giderler. Varlıklarını devam ettiremezler.

Çin´de Konfüçyüs adındaki bir filozof Budizm´i benimsedi. An­cak medeni Budistler´in ilkelerine tutundu. Bunun mezhebi, ken­disine tabi olunan bir din değil, propagandasını yaptığı bir reform niteliğini taşımaktaydı, Konfüçyüs´ün reformlarında bilimsel bir metod bulunmasına rağmen, bunun yamsıra kendisinden daha yaşlı bir filozofa da rastlamaktayız. Bu filozof M.Ö. 551 yılında doğmuştu. Buda´yla çağdaş olup adı Lotis´di. Konfüçyüs´den elli yaş daha büyüktü. Uzlete çekilmeyi ilke haline getirmişti. Kendi­ni ve kendisine uyanları kötülüklerden korumak için, bir köşeye çekilmeyi tercih ediyordu.

Ahlaki ilkelerin esasının olumsuz uzlet değil de olumlu faydacı­lık olduğu görüşünde olan genç filozof Konfüçyüs, ahlaki ilkelerin esasının sadece olumsuz uzlet olduğunu savunan yaşlı Filozof Lo-tis´le karşılaştı. Ve aralarında şöyle bir muhavere geçti:

Yaşlı filozof Lotis, genç filozof Konfüçyüs´e şöyle dedi: "Hayır ve iyilik, bozulmuş toplumu düzeltmek için çalışmak ve insanların arasına katılmakla elde edilemez. Çünkü insanların arasına ka­tılmakla toplum daha da bozulur. Şu halde hayır elde etmek, za-hidlik, kanaat ve uzlete çekilmekle mümkündür. Hayır, başkala­rına karşı müsamahakar davranmak ve kötülüğe iyilikle mukabe­lede bulunmakla elde edilebilir."

Genç filozof Konfüçyüs, yaşlı filozof Lotis´e şu cevabı verdi: "Toplum bireylerinden her birinin uzlete çekilip mağaralarda ya­şamasını zorunlu kıldığımız takdirde, beldeleri kim imar edecek­tir? Toprağı kim sürüp ekecektir? Sanatlar alanında kim ustala-şacaktır? Evrenin mamur hale gelmesi için kim üreyip çoğalacak ve çalışacak? Eğer uzlete çekilmek sadece filozoflarla erdemli kişilerin görevi ise, bunlardan sonra insanları kim terbiye edip eğite­cektir? Yoksa insanları rehbersiz ve mürşitsiz olarak kendi başla­rına şaşkın vaziyette bırakmak mı gerekecektir?"
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Eski Çin İnancı

Konfüçyüs´ün doğru ve hikmetli görüşleri arasına doğru olma­yanlar da katılmıştır. Örneğin o, birkaç tanrının varlığına, gökle­rin, evrenin de iyi olacağına, insanın bozulması halinde evrenin de bozulacağına inanırdı. Konfüçyüs, eski Çinliler´in inandıkları şey­lere inanırdı. Bu inançlarının esasını şu üç şey oluştururdu:

1- Sema ´

2- Eşyanın zahirine hükmeden ruhlar

3- Melekler ve babaların ruhları

Taptıkları semadan kasıt, şu gökyüzü değildi. Sema kelimesiy­le onlar, felekleri ve gök cisimlerinin yörüngelerini ve gökcisimle-rine hükmeden kuvveti kasdederlerdi. Semanın; yer, rüzgar ve yağmurla olan ilintisini kasdederlerdi. Yeryüzünde bitkilerin ye­tişmesini sağlayan yağmurlarla rüzgarlardır. Semaya, ince ve sağlam bir düzene göre hareket eden bir alem olduğu için ibadet ederlerdi. Semanın, alem üzerinde büyük otoritesi vardı. Çünkü semada bulunan hareket halindeki kuvvetlerin hepsi, sema sulta­nının otoritesine boyun eğmişlerdi.

Sözlerinin zahirinden anlaşıldığına göre eski Çinliler, semasıy­la, yeriyle bütün kainat için yaratıcı, düzenleyici, koruyucu, ale­min kuvvetlerim çeşitli yönlere çevirici bir kuvvetin varlığına inanmıyorlardı. Bu sözlerle onlar, bir ve tek olan, hiçbir şeye muh­taç olmadığı halde herşeyin kendisine muhtaç bulunduğu Allah´ı inkar ediyorlardı. Bu sözlerine dayanarak oluşturulan inançları­nın esası batıldı.

Onlar kainattaki değişimleri, kendi idraklerine göre değerlen­diriyorlardı. Sakat inançlarına dayanarak, alemi maddi ve mane­vi olmak üzere iki kısma ayırıyorlardı. Manevi kısmın maddi kısmı harekete geçirdiğini düşünüyorlardı. Böylece onlar, eşyayı hare­kete geçiren şeyin aşkın bir kuvvet değil, kainatın kendisinden kaynaklanan bir güç olduğuna inanıyorlardı. Bu görüşleriyle on­lar, Iyonya felsefesine yaklaşıyorlardı.

Bir ve tek olan, zatı ile münferit olup başka hiç bir şeye benze­meyen Allah´a inanmadıkları halde, kaza ve kadere inanırlardı. Kaza ve kaderi belirleyen şeyin sema olduğu görüşündeydiler. Onlara göre semamn verdiği hükümden kaçıp kurtulmanın imka­nı yoktu. Kader konusundaki hükümlerin evrensel işlerle,insani ahlaka bağlantılı olduğuna inanırlardı. İnsanların ahlakı düzgün olursa, evren de normal ve düzgün olurdu. İnsanların ahlakı bozu­lursa, evrenin düzeni de bozulurdu. Yani insanlar arasında adalet hüküm sürüp nizam ve intizam içinde mutedil olarak yaşantıları­nı sürdürürlerse, evren de varlığını düzenli bir şekilde sürdürür. Depremler, güneş ve ay tutulması gibi şeyler hep ahlak bozuklu­ğundan ve insanların eğri yollara sapmalarından dolayı meydana gelmektedir. Bu gibi haller ahlak bozukluğunun göstergeleridir. İnsanların yaşantıları düzgün olmadığı takdirde, toplum içinde sarsıntılar meydana gelir. Düzgün yaşantı, hayır ve bereket geti­rir. Kainatta insanın sevip memnun olduğu şeylerin meydana gel­mesine vesile olur.

Şu halde evreni etkileyen nedenler üç tanedir:

1- Bütün otoritesi ile sema

2- Semanın hükmünü kabul etmesi ile yer.

3- Ahlaki iradesi ile insan.

İnsan, iyi ahlakı seçip ona yönelirse, kainattaki olaylar da insa­nın hayır ve iyiliğine yönelik olur. Bu takdirde hava , insana teselli verici bir rüzgarla eser; yani yakmayan, hayat verici bir ısıyla ısı­nır. Beldeleri harap etmeyen bir yağmurla canlanır. Ölü toprakla­rı diriltir. Adeta insana imdat eder. Güneş aydınlık saçıp parlak­laşır. Gündüz insana dünyayı gösterir. Gece de sükunet verir.

Yukarıdaki sözler Çin inancının çürüklüğünü ve bozukluğunu göstermektedir. Her ne kadar iyi bir ahlaka ve sağlam bir iradeye sahip olsalar da, fasit bir inanca dayanmaktadır. Fasit ve bozuk şeye dayanan bir varlığın, eninde sonunda yıkılması kaçınılmaz­dır. Çünkü o, yıkılacak olan bir şeyin kenarında durmaktadır. İs­tikrarı yoktur, destekden yoksundur.

Yunan felsefesi ve bir bakıma onun sonucu olan Roma felsefesi, örflerin, mekanların ve zamanların değişmesiyle değişmeyen, sa­bit ölçülü ahlaki bir yönetim tarzı ortaya koyamadılar. Çin, genel olarak hayra yönelmeyi hedef edinen güzel ve pratik bir yönetim tarzı ortaya koymayı başarmıştır. Ama bu, vehimlerden arınmış, hayal mahsulü olmayan sabit ve kesin bir yönetim tarzı değildir.

Sabit ahlakı meydana getiren şey, sağlam ve doğru inançlar­dır. Faziletli bir toplumu ancak güçlü destekleri, sabit dayanakla­rı olan ve imandan kaynaklanan bir kuvvet iyiliğe yöneltir.

Yunan Roma felsefelerini bir kenara bırakarak yakın ve uzak doğuya yönelelim. Peygamberlerin sonucusu Muhammed (sav) Isa Peygamber´den Önceki fetret döneminde, bütün dünya birbi­riyle çekişen görüşlerle çalkalanmaktaydı. Hz. Musa ve ondan sonra gelen peygamberlerle, Hz. İsa´mn getirdiği ve Havariler´in omuzlayıp etrafa yaymaya çalıştıkları tevhid inancı, putperestlik tarafından baskı gördüğü bir zamanda, uzakdoğu bu gibi sapıkla­rın dışında kalarak vahdaniyete sarılmıştır. Diğer yerlerde, me­sela İran´da Mecusilik, Hindistan´da putperestlik ve sınıf tahak­kümü yardı. Çin´de de gök cisimlerine, yıldızlara ve ruhlara tapılı­yordu. İşte o zamanlarda dünya; düşünce ve davranış bozukluğu, yönetim kargaşası, yönetenle yönetilen arasındaki irtibatsızlık, güçlünün zayıfa tahakkümü gibi mefsedetlerle boğuşmaktaydı. Azgınlık, haddi aşmıştı.


 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Yunan ve Roma Putperestliği
Bu sırada Avrupa da putperestliğin karanlığı içinde yaşamak­taydı. Batısındaki Vandallar´la Saksonlar, İsa Peygamber´den ön­ce, kör bir cahiliyet ortamı içinde bulunuyordu. Onları doğruluğa ulaştıracak hidayetçi ye mürşit yoktu. Nitekim Afrika´nın cahil bazı kabileleri de, kör bir cahiliyet ortamı içinde yaşamaktaydı. Afrikalılarla batılılar arasında inanç ve yaşantı bakımından hiç­bir fark yoktu. Sadece renkleri farklıydı. Onlar beyaz, bunlar si­yah idiler. Ama yaptıkları iş aynıydı. Vahşilikleri birbirine yakın derecedeydi. Hatta beyazlar daha katı kalpliydiler.

Nihayet Hıristiyanlık; değişikliğe, tahrif ve tebdile uğradıktan sonra, Avrupa´da yayılmaya başladı. Çünkü Yunan ve Roma fel­sefeleri ahlakı düzeltmekten, kalplere sükunet ve nefislere hoş­nutluk vermekten aciz kalmıştı. Öyleyse aklı, insanların iyiliğine yöneltecek bir dinin gelmesi zorunlu olmuştu. Putlar, toplum için­deki tesirini yitirmişlerdi. Çünkü felsefe her ne kadar doğru yola kavuşturamamış olsa da, akılları uyandırmıştı. Anlayışları hare­kete geçirip düşünceye sevketmişti. İnsanlar belirli bir düşünme biçimine kavuşmuştu. Şu halde felsefenin yanısıra bir dine de ihti­yaç vardı. Özellikle Roma İmparatorluğu´na tabi şehirlerde, in­sanların haklarına razı olacakları sosyal bir denge mevcut değildi. Tarihin kaydettiğine göre, Roma devletinde sosyal adalete dayalı bir servet dağılımı gerçekleştirilememişti. Bir tarafta bir avuç azınlık fetih ve savaşlardan elde edilen ganimetlerle lüks içinde yaşıyor, diğer taraftan milyonlarca insan hayatlarını idame etti­recek şeylerden bile mahrum bırakılıyorlardı. Halk, büyük bir zu­lüm içinde inliyordu. İnsanlar, kendi hakları olan şeylerin başka­larına verilmesinden, kendileri yoksulluk içindeyken ayrıcalıklı smflarm büyük bir zenginlik içinde yaşamalarından huzursuzluk duyarlar. Normalde mahrumiyet içinde olduklarında hissedeme-dikleri eza ve cefayı, bu gibi durumlarda fazlasıyla hissederler. İş­te Roma tebaasındaki elem ve acılar böylesine ileri derecedeydi.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Felsefenin Dinle Birleşmesi
İşte o zamanlarda felsefeyi dinle birleştirmek, ya da felsefeyi dinin yerine koymak istediler. Çünkü putlaşmış heykellerin hal­kın gönlünde hiçbir etkileri kalmamış, putların bulundukları ma-bedler, eski canlılıklarını yitirmişlerdi. Romalılar´m gönülleri şid­det ve üzüntü veren iki güçlü faktörün etkisi altında kalmıştı. Elem ve acıları hissetmeleri, onları dinde teselli aramaya muhtaç kılmıştı. İçinde yaşadıkları günden başka, yaşayacakları bir ahi-ret gününü düşünerek teselli buluyorlardı. Onlara teselli veren ikinci bir faktör -her ne kadar birinciye nisbetle daha zayıf olsa da-putlarda temsil ettikleri tanrıları, kendi inançlarına göre tesir ve kuvvetlerini kaybetmişlerdi.

İşte bu esnada felsefe, dinlerin yerine geçmek istedi. Ama kendi başına bir etkisi yoktu. Bu nedenle dinle birleşmek zorunda kaldı. Artık felsefe, dine karşı düşmanlık göstermekten vazgeçerek, onunla uyuşma yolunu seçmişti. Dinle felsefe, bu çizgi üzerinde birleştiler.

"Felsefi İlkeler" adlı kitapta şu ifadelere rastlamaktayız: "Fel­sefe, dini görüşleri süslemek, tertip ve düzene sokup, katı dinsel şuura takdim etmek için Yunan ilim teorilerini kendi amacı doğ­rultusunda istihdam etmiştir. Bu nedenle dinlerle uyum sağlayan bir dini sistem ortaya çıkarmıştır. Bu sistem madde Ötesini ilgilendirmektedir. Aralarında çok az bir ihtilaf olsa bile, birçok noktalar­da felsefeyle din arasında ittifak görülmüştür."

Görülüyor ki, modern Eflatunculuk diye adlandırılan Yunan fel­sefesi, o zamanlar mevcut olan İki din ile uyum sağlama çabası içine girmiştir. Yunan ve Roma putperestliği, kendinde tek başına ayak­ta duracak gücü bulamamışlardır. Bu nedenle, alemin yaratılma-sıyla ilgili görüşleri ortaya koyarken, kainatı yoktan vareden bir gücün bulunduğu fikrini ileri sürmüşlerdir. Bu zat ibadete layıktır. Mabud olması uygundur. Bu görüş üç hususu kapsamaktadır:

1- Bu evreni ezeli ve ebedi olan bir zat yaratmıştır. Gözler onu id­rak edemez ve kuşatamazlar. Fikirler onu şümullerine alamazlar. İdraklerimiz onun künhünü kavrayamazlar.

2- Bütün ruhlar, tek bir ruhtan doğmuşlardır. Yaratıcıdan su­dur eden akıl vasıtasıyla da ilk yaratıcıyla irtibat kurarlar. Kadim-likte aynı çizgidedirler. Şu halde ilk yaratıcıyı "baba", aklı "oğul" kelimesiyle ifade etmemiz doğru olur. Her ne kadar bu ikisi zaman bakımından birbirinden farklı olmasalar da, bunları bu kelimeler­le ifade etmemiz uygun olur.

3- Düzen, idare ve oluşumu bakımından bu alem, yukarıdaki üç şeye itaat eder ve emirlerine boyun eğer.

 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Felsefede Teslis

Özetle söylenirse, ilk şey, her şeyin kaynağıdır. Her şey ona dö­ner. İlk şey, sonradan meydana gelen şeylerin vasıflarıyla nitelen­mez. O ne cevherdir, ne arazdır. Bizim fikrimiz gibi bir fikir, bizim irademiz gibi bir irade değildir. O tanımlanamaz. Fakat varlığı zo­runludur. Yani varlığı kendi zatının gereğidir. Kendisine layık olan sıfatlarla nitelenir. Varlık nimetiyle bütün eşyanın üzerinde feye­zan eder. O, kendi yarattığı hiç bir şeye muhtaç olmaz.
Bu ekolün kurucusu Eflatun´a göre, sözü edilen yaratıcıdan çı­kan ilk şey akıldır. Onun bir yavrusu gibi ondan doğmuştur. Bu ak­lın üretim gücü vardır, ama ondan doğan bir şey gibi değildir.
Akıldan da ruh fışkırmıştır.
İşte her şey bu üçlüden doğmuştur. Tedbir ve yaratma bundan çıkar.
Burada iki şey üzerinde durmamız gerekmektedir:
1- Modern Eflatunculuk, dinle uyum sağlamıştır. Her ikisi aynı melodiyi terennüm eder hale gelmişlerdir. Yani teslisi kabullen­mişlerdir. Bu üçleme (teslis) Hz. İsa´nın çağrıda bulunduğu tevhi­din bozularak ve çarpıtılarak döküldüğü bugünkü Hıristiyanlık kalıbının içerdiği ve iddialarına göre Hz. İsa´nın davet ettiği teslis akidesidir. Böylece felsefe, bu dinle uyum sağladığı gibi, birçok tanrının varlığını kabul eden putperestlikle de uyum içine girmiş­tir. Bu bileşimin normal olup olmadığına bakılmaksızın bileşimi meydana getiren unsurların dış görünümleri gizlenip gizlenmese de, bu bileşim meydana getirilmiş oldu.

2- Bu ekolün üstadı olan Emniyos, 242 miladi senesinde ölmüş olup ilk Mesihilik dinini benimsemiştir. İnandığımıza göre bu dini Mesih (a.s)´m ilk tabileri ortaya koymuşlardır. Sonra Emniyos, es­ki Yunan putperestliğine geri dönmüştür.

Emniyos´tan sonra Eflatun gelmiştir. Eflatun önceleri İsken­deriye ekolünde eğitim görmüş, sonra İran´a ve Hindistan´a göç­müştür. Hindistan´da Hind tasavvuf kaynaklarından istifade ederek Budizm ve Brahmanizm hakkında bilgi sahibi olmuş, Bu-distler´in Buda hakkındaki görüşlerini öğrenmiştir.

Eflatun, bu ilmi seyahatinden sonra, ilk eğitim yeri olan İsken­deriye´ye geri dönmüştür.

Miladi 3. yüzyılda dünya, böylesine bir fikri dalgalanma içinde yaşıyordu. Bu dalgalanma ve istikrarsızlık uzun süre devam etti. Nihayet 6. yüzyıla gelindi. O zamanlar çekişmeler ve metod farklı­lıkları daha da fazlalaştı. Fikri alandaki çözülmeler şiddetlendi. Nihayet iş itikat noktasına kadar uzandı.

Meryem oğlu İsa peygamberin öğretilerinden sapan Nasrani­lik (Hıristiyanlık), kendi arasında bölünerek Meliki ve Yakubi gi­bi mezheplere ayrıldılar. Aralarındaki anlaşmazlık şiddetlendi. Bu anlaşmazlık önceleri düşünce alanındaki düşmanlığa, daha sonraları ise cinsler arasındaki düşmanlığa dönüştü. Cenab-ı Al­lah, aralarına kin ve düşmanlık tohumları saçtı. Nefisleri ve dü­şünceleri bölünüp parçalandı. îtikadlan zayıfladı. İmanları çö-züntüye uğradı. İnançları mücadele ve tartışma zemini haline geldikçe zayıflamaya ve şüphelerle dolmaya başladı. Kesin inanç­ları yokoluverdi. Evet 6. yüzyılda Hıristiyanlık dinini kucaklayan beldelerin ve ülkelerin durumu böyleydi.

Miladi altıncı yüzyılda epeyce tartışmalara sahne olduğu için, Hıristiyanlık inancı zayıfladı. Önceleri putperestler, Hıristiyanlar´a zulmetmeye başladılar. Ardısıra Yahudiler, Hıristiyanların aleyhinde tecessüsde bulundular. Hıristiyanlar Roma ve Filistin gibi yerlerde köşe bucak kaçarak Yahudiler´den ve putperestler­den gizlendiler, inançlarım gizlemek zorunda kaldılar. Nerede bir Hıristiyan grubu görülürse, zulüm ve sürekli eziyetle mukabele görüyorlardı. Hıristiyanlar´a zulmetme hususunda Roma hü­kümdarları birbirleriyle adeta yarış içine girmişlerdi. Bu yeni di­ni beşiğinde iken yok edip gömmek için valilerine ilk hedef olarak, Hıristiyanlar´a zulmetmeyi gösteriyorlardı. Bu zulüm ve işkence­ye delalet eden kaynaklar çoktur. Örneğin imparator Trajan´m Asya Valisi Belin tarafından yazılan "Medeniyet Tarihi" adlı eser­de, müellifin şöyle dediğim görmekteyiz : "Hıristiyan olmakla suç­lanan kimselere ttarşı şöyle bir sorgulama tarzı uyguluyordum: Hıristiyan oldukları söylenen kimselere, Hıristiyan olup olmadık­larını soruyordum. Hıristiyan olduklarını kabul ettiklerinde ikin­ci kez üçüncü kez ölümle tehdit ederek Hıristiyan olup olmadıkla­rım yine soruyordum. Eğer Hıristiyan olduklarını söylemekte ıs­rar ederlerse onlara idam cezası uyguluyordum. Hıristiyan olma­nın büyük bir yanlışlık olduğunu düşünüyordum. Bu yanlışlıklan ve şiddetli inatları nedeniyle idam cezasını hakettiklerini düşü­nüyordum. İhbarcıların adlarını bildirmeyen bazı mektuplar se­bebiyle, bir çok kimselere Hıristiyan olduklarına dair ithamlar yöneltiyordum. İtham altında tutulan kimselerse Hıristiyan ol­duklarını inkar ediyorlardı. Önlerinde adlarını saydığım dinlerle bağlantıları olduğunu tekrarlıyorlardı. Kasıtlı olarak getirdiğim bazı dinlere ait heykellerin önünde bulunur ve şarap getirip tak­dim ediyorlardı. Gerçek bir Hıristiyan´ı, İsa´ya sövmeye zorlama­nın çok müşkül olduğu söylenir. Fakat bu arada bazıları Hıristi­yan olduklarını ve bazı günlerde güneş doğmadan önce ibadet için bir araya gelip İsa´ya övgüde bulunmak maksadıyla şiirler oku­duklarım itiraf edîyorladı. Suç işlemek değil, hatta hırsızlık etme­mek, adam Öldürmemek, zina yapmamak ve ahidlerine vefa et­mek maksadıyla bir araya gelip anlaştıklarını da itiraf ediyorlar­dı. Hıristiyan Kilisesi´ne hizmetçilik ettikleri söylenen iki kadına işkence yapmak zorunda kaldım. Şu da var ki, ben asılsız hurafe­lerden başka hiçbir şeye karşı durmadım."

Hıristiyanlar´a karşı zulüm ve işkenceler gerçekten fazlalaş­mıştı. İmparator Neron, Hıristiyanlar´ı yakarak aralarında geziniyordu. Üzerlerine zift döküyor ve ateşe veriyordu. Törenlerinde bu gibi kimseleri meşale olarak kullanıyordu, imparator Dakaldi-yonos, Mısır´daki Hıristiyanlar´a aşırı derecede işkence yapıyor­du. Onları çeşitli zulümlere tabi tutuyordu. Mısır´daki Hıristiyan-lar´ın kökünü kazıyordu. Tarih bu işkenceleri, Kıptî milletinin ta­rihinin başlangıcı olarak kabul etmiştir.

Hıristiyanlara karşı uygulanan işkenceler son bulduktan son­ra ihtilaflar da aşırı bir şekilde ortaya çıktı. Tevhid fikrinin kalın­tıları Ariyos´un dili ile ortaya çıkıyordu. Doğu kiliselerinin ve Fi­listin´deki kiliselerle Mısır´daki kiliselerin çoğu ondan yana ol­muşlardı.

İmparator Konstantin, Hıristiyanlık´a girmek istediği miladi 325 yılında İznik Konsülü´nü topladı. Konsüle giren üyelerden 318´i, İsa Peygamberin tanrılığını ilan etti. Konstantin de bu üye­lerin görüşlerini kabu] etti. Oysa başlangıçta Konsül´e giren üye­lerin sayısı 2048, ya da daha fazlaydı. Ama o, Hıristiyanlık´ı felse­feye ve putperestliğe yakın olacak şekilde değişikliğe uğratmak ve sadece Hıristiyanlık adının ortada kalmasını sağlamak istedi. Putperestliğe karşı savaşarak bir tevhid inancı olan Hıristiyanlık dininin özünü ortadan kaldırmak istedi.

Hıristiyanlık´ı asli manasından uzaklaştıran bu Konsül´ün ar­kasından, bazı Konsüller daha tertiplendi. Bunlardan ilki miladi 381 yılında yapılan Konstantiniyye Konsülü olmuştur. Bu kon­sülde ülûhiyet makamına Ruhül Kudüs unsuru da eklenmiştir. Böylece, önceki sayfalarda işaret ettiğimiz modern Eflatuncu-luk´un öğeleri tamamlanmış oldu.

Ama öyle görülüyor ki, İznik Konsülü´nün, Hz. İsa´nın tanrılığı konusunda vermiş olduğu karar, zihinlere yerleşmiş değildir. Bundan sonra Nastoris ortaya çıkarak İsa´nın gerçekten tanrının oğlu olmadığına inanmıştır. Tanrının oğlu olduğu konusunda ile­ri sürülen görüşün mecazi oldupunu ifade etmiştir. Çünkü İsa, tanrılık bakımından değil, nimef. ve sevgi bakımından onun oğlu­dur. Miladi 431 yılında Efes Konsülü, bu görüşü iptal etmek ve bu iddiayı ileri sürenleri tekfir etmek için toplanmıştır.

Bundan sonra parçalayıcı ve bölücü ihtilaflar birbirini takip et­miştir. Bazılarına göre Meryem, insan olan İsa´yı doğurmuş, son­ra Lahuti alemlere mensup olan oğulluk atmosferinin içine gir­miştir. Lahutilik ve Nasutilik, ya da insanlık ve tanrılık sıfatının İsa´da bulunduğunu ifade etmişlerdir. Oğul ise bu iki sıfatın topla­mıdır. Kısacası bu, teslis inancını oluşturan unsurlardan biridir.

Diğerleri ise, İsa´nın kendisinde lâhutî unsurun cisimleştiği tek tabiat olduğunu, Meryem´in ise hem insan ve hem tanrıyı bir arada doğurduğunu söylemişlerdir. Mısır kilisesi inanç olarak, tabiat birliğini ve Meryem´in de onunla birlikte İsa´yı doğurmuş olduğu­nu benimsemiştir. Böylece iki taraf arasındaki ihtilaf şiddetlen­miştir. Tartışmalar aşın denecek kadar ileriye gitmiştir. Her tar­tışma ise, itikadı gevşetir ve gücü zayıflatır. Bütün bu tartışmalar beşinci ve altıncı miladi yüzyıllarda şiddetlenmiştir.

Böylece iki noktayı rahatlıkla ortaya koyabiliriz:

1- Miladi 6. yüzyılda nefislere yerleşen bir inanç yoktu. Bir ta­kım inançlar ortaya atılıyor, bunlar benimseniyor ve taassup hali­ne geliyordu. Fakat bu taassup, inancın güçlülüğüne işaret etmi­yordu. Aksine söz konusu taassup bireysel sapıklığın ve tek taraflı bir bakışın eseriydi. Melikiier´in, Yakubiler´e karşı taassupları da bu çerçevedeydi. Çünkü bu taassuplar, tek taraflı çarpık anlayışla­rın sonucuydu. Egemen olan iman ve inanç gücü değil, taassuptu.

2- Miladi 6. yüzyılda nefisler, sağlam ve mantıki delillere dayalı sahih inancı kabul etmeye hazır durumdaydı. Özellikle tereddüt içinde bulunan düşünceler, vehim ve kuruntu haline gelmişlerdi. Aklen ayırdedilemeyen ve aklın süzgecinden geçemeyen sözler ha­line gelmişlerdi. Bu gibi görüşler istikrar bulamamışlardı. Taas­suplarından ötürü bazı kimselerin fikirleri seyyar ve her kılığa gi­rebilen düşüncelere dönüşmüştü. Nitekim bu durum, daha sonra­ları Hıristiyanlarca Yahudiler arasında da görülmüştür.

Allah´ın elçisi İsa Peygamber´in getirmiş olduğu gerçek Hıristi-yanlık´ı bir kenara atan tahrife uğramış Hıristiyanlık´m kalplere istikrarsızlık ve sabit olmayan bir tereddüt yerleştirmiş olduğunu görmekteyiz.

Roma´mn putları tesirlerim yetirdikleri zaman putperestliğin ortasına öyle bir din yerleştirdiler *a, bu dinin bir kısmı Tevrat hü­kümlerinden alınmıştı. Ancak İncil´e muhalif olan Tevrat hüküm­lerini almışlardı. Ayrıca putperestliğin de bir kısmım alarak bu ye­ni dine ilave etmişlerdi. Fakat gerçek dinden hiçbir şey almış değil­lerdi. Bu yeni dinsel bileşim yerleşemedi. Bilakis insanların kalp­lerine korkunç bir ızdırap ve istikrarsızlık getirdi. Bu durum altın­cı miladi asrın sonlarına kadar devam etti. O zamanlar insanların kalpleri yeni bir dini kabul etmeye hazır hale gelmişti ki bu yeni din de gerçek dindi.

 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Araplar
Uzağı ve yakınıyla, bütün doğu ve batı düşünceleri üzerinde bir gezinti yapmış olduk. Ancak Arap ülkelerine giremedik. Öyle sanı­yoruz ki, Arap ülkeleri, düşünce dünyasının kalbi ve edebiyatın zir­vesidir. Eskiden beri dini gerçekler bu yerlerde gelişip güçlenmiş­tir. Peygamberlerin sesi de hep bu yerlerde yükselmiş, daha sonra ilahi risalet yine bü ülkelerin kalbinde nihayete ermiştir. Peygam­berlerin atası ibrahim (as) Arap beldelerine hicret etmiş, orada oğ­lu İsmail dünyaya gelmiştir. İsmail (as) Allah´ın ona müjdelediği ilk çocuğuydu. İsmail´in doğumu nedeniyle Allah´a hamd ve senada bulunmuştu. İsmail´den sonra İshak adındaki çocuğu dünyaya gel­miştir. İlk çocuğu olan İsmail, zevcesi Hacer´den; ikinci çocuğu İs­hak da zevcesi Sara´dan doğmuştur. Bu iki çocuğun doğumundan sonra şu sözleriyle Allah´a Övgülerini takdim etmişti: "İhtiyarlık çağımda bana İsmail´i ve İshak´ı lütfeden Allah´a hamdolsun" (ib­rahim; 39)

Araplar´ın en üstün ve asil kabilesi olan Kureyşliler İsmail´in neslindendirler. Bunlar, Arapların lideri durumundadırlar. Nite­kim Kabe-i Mükerreme´den bahsederken de bu hususu açıklayaca­ğız. Bütün Arap kabileleri onlara sığınır ve onlara yönelirlerdi. Ku-reyşliler´le kendilerine tabi olanlar, peygamberlerin atası İbrahim (as)´m getirmiş olduğu dine uymuşlardı. Aslında onlar tevhid inan­cına sarılmışlardı. Allah´tan başkasına kulluk etmezlerdi. Putlara, taşlara ve hayvanlara tapmazlardı. Onlarda, bir mahluka tanrı di­ye yönelme düşüncesi ve inancı yoktu. Ancak daha sonra Necran, Tağlib ve diğer mıntıkalardan gelen Hıristiyanlar, onlara tevhid inancı dışındaki sapık düşünceleri aşılamışlardı. Sahip oldukları tevhid inancı, İbrahim Peygamber´le olan irtibatlarını kuvvetlen­diriyordu, ibrahim Peygamber´e mensup olma şereflerini, onun oğ­lu olan İsmail Peygamber vasıtasıyla elde etmişlerdi. Fakat daha sonra durumlarını değiştiren bazı şeylerle karşılaştılar. Bu sebep­le de inançları değişikliğe uğradı. Çünkü kendileri ile İsmail Pey­gamber arasında çok uzun zamanlar geçmişti ve bildiklerini unut­muşlardı.

 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Putperestliğin Arap Topraklarına Girişi

Putperestlik, Araplar ve onların düşüncesine üç yönden girmistir:
1- Her ne kadar ülkede egemen konumunda olmasalar bile, es­ki dinlerin kalıntılarında putperestlik vardı. Örneğin Nuh kavmi içinde de putperestlik yaygındı. Denildiğine göre Nuh peygamber Arap´tı, ya da Araplar´a hitap eden bir peygamberdi. Nitekim Al-lahü Teala, Nuh kavminin putlarıyla ilgili olarak şöyle buyur­maktadır:
"İnsanlara: ´Sakın tanrılarınızı bırakmayın, Veda Suva, Ye-ğus, Yeuk ve Nesruputlarından asla vazgeçmeyin´ dediler. Böyle­ce bir çoğunu yoldan çıkardılar." (Nuh: 23-24)
Şüphesiz bu izler, putperestliğin kalıntılarından kaynaklan­maktadır. Her ne kadar putperestlik, o zamanlar Arap beldelerin­de egemen değilse de, tek sebebi budur. Şüphesiz, görüldüğü üze­re, semavi dinlere bağlı bazı kimselerin kalplerinde eskiden kal­ma bazı izler vardı. Bu izler onların görüş ve düşüncelerini de etki altına almaktadır. İkna edici bir görüşe ulaşılamadığı takdirde taklide saplanır ve öylece giderler.
2- Putperestliğin, Araplar´a geçmesinde komşuları Romalı-lar´ın da büyük etkisi olmuştu. Roma putperestliği, İsa´dan önce ve sonra Araplar´a yakın bir konumdaydı. İnanç salgınları da tıp­kı hastalık salgınları gibi insandan insana, milletten millete ge­çer. Araplarla Romalılar arasındaki ticari ilişkiler nedeniyle, Ro-malılar´ın inançları Araplar´a geçmiştir. Özellikle belirtmeliyiz ki, Roma devleti, Arap topluluklarından daha güçlü ve otoriterdi. Bazı Arap kabileleri, örneğin Gassanlılar, Romalılar´ın otoritesi­ne boyun eğmiş durumdaydı. Bunlar Roma hakimiyeti altında ve onlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu bağlılık nedeniyle birbirleri­ne gidip geliyor ve bu nedenle Romalılar´ın inançlarıyla düşünce­leri Araplar´a geçiyordu.

3- Putperestliğin Araplar´a geçmesine zemin hazırlayan üçün­cü unsuru da İbn İshak şöyle anlatmaktadır:

"Ortaya sürülen iddiaya göre, İsmail oğullarında ilk taşa tap­ma olayı şöyle başlamıştı: Geçim sıkıntısı yüzünden, daha geniş ve bereketli bir ülkeye göçen Araplar, Mekke´ye ve Kabe´ye olan saygılarından dolayı, haseme ait taşlardan birini alır, beraberle­rinde götürürlerdi. Gittiği yerlerde onu yere koyar ve Kabe´yi tavaf eder gibi, etrafında dolanıp tavaf ederlerdi. Nihayet bu durum on­ları, beğendikleri taşları alıp o taşlara ibadet etme noktasına ge­tirdi. Zaman geçtikçe bu işi daha da ilerlettiler ve eski dinlerini unutur oldular. Taşa tapmayı, İbrahim ve İsmail peygamberin di­ni ile değiştirdiler. Artık putlara tapar oldular. Diğer milletler gibi sapıklığa sürüklendiler."

Hafız İbn Kesir, Tarih´inde, İbn Hişam´ın şöyle dediğini rivayet eder: "İlim ehlinin bana naklettiklerine göre, Amr bin Luhay, Mekke´den çıkıp Şam´a gitmişti. Belka topraklarındaki Meab de­nen yere geldi. O zamanlar orada Amakalılar´ın kabilesi yaşarmış. Amakahlar´ın putlara tapmakta olduklarını görmüş ve onlara: "Tapmakta olduğunuz şu putlar nedir? diye sorunca onlar şu ceva­bı vermişler: "Tapmakta olduğumuz bu putlar, istediğimiz zaman bize yağmur yağdırırlar. Kendilerinden yardım istediğimiz za­man bize yardım ederler." Bunun üzerine Amr onlara şöyle bir öneride bulunmuştu: "Şu putlardan birini bana verin. Götürür, Arap beldelerine bırakırım ve Araplar da buna taparlar." Onun bu önerisini kabul ederek kendisine Hübel adındaki putu vermişler­di. O da Hübel´i alıp Mekke´ye götürmüş ve Kabe´nin yanına dik­mişti. Tapmaları için insanlara da tavsiyede bulunmuştu."

Amr bin Luhay, Huzaa kabilesinin başkanıydı. O zamanlar Ka­be´nin bakımı Huzaalılar´ın elindeydi. Bu nedenle Amr, insanlara yön verme pozisyonundaydı. Onun saygı gösterdiği şeye diğer in­sanlar da saygı gösterirlerdi.

Bu da Romalılardan gelen putperestlik salgınının ne kadar bü­yük olduğunu göstermektedir. Şam´daki putperestlik de, Roma putperestliğinin bir eseriydi. Her ne kadar kuvvetlendirici diğer bazı sebepler bulunsa da, Arap putperestliğinin Roma putperest­liğinin bir salgını neticesinde ortaya çıktığı, bu olayla da teyid edil­mektedir. Sebepler çoğalınca, artık putperestlik Arap toprakları­na girdi. Putları kırıp parçalayan İbrahim´in çocukları, yeniden putperestliğe başladılar. Putperestlik Arapların iş ve çalışmaları­nı da etkiledi. Ebu Reca el Utaridi şöyle der: "Cahiliyet devrinde tapacak bir taş bulamadığımız zaman, bir avuç toprağı ortaya ko­yar, etrafında toplanır, sonra da onu tavaf ederdik."
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Putperestlik Döneminde Bile Allah´ı Unutmadılar
Araplar puta^tapmayı çok ileri aşamalara götürdüler. Öyle ki put, onların idraklerinin ve akıllarının bir parçası haline geldi. Taşlardan medet umar oldular. Taşların ve putların kendi sorula­rına cevap vereceklerini ve dilediklerini yerine getireceklerini sanmaya başladılar. Ama bununla birlikte, şu kainatı yoktan ya­ratan yüce Allah´ı unutmadılar. Nitekim bu durumu Allahü Teala şöyle anlatmaktadır: "Andolsun onlara: ´Gökleri ve yeri kim yarat­tı?´ diye sorsan mutlaka: ´Allah´ derler." (Lokman: 25)
İşte bu noktada Roma ve Yunan putperestliği, Arap putperestli­ğinden ayrılmaktadır. Çünkü, Arap putperestliğinde Allah´a iman vardır. Her ne kadar tevhid şeklinde olmasa bile, Araplar Allah´a inanırlardı ama bunun yamsıra başka varlıklara da inanırlardı. Romalılarla Yunanlılar´a gelince, hulul akidesi onlarda yaygın va­ziyette idi. Onların putperestliğinde Allah inancından eser yoktu.
Bu ayrılığın asıl faktörü Araplar´da İsmail ve İbrahim peygam­berlerden gelen tevhid inancının mevcut olmasıydı. Hz. İbrahim ve Yakub´un kendi çocuklarına yaptığı vasiyetin kalıntısı, varlığı­nı hala devam ettirmekteydi. Nitekim bununla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır: "ibrahim de bunu kendi oğullarına vasiyet etti, Yakub da: " Oğullarım, Allah, sizin için o dini seçti. Bundan dolayı sadece müslümanlar olarak ölünüz (dedi)." (Bakara: 132)
Roma ve Yunan putperestliği ile Arap putperestliği arasındaki farklılığın ikinci sebebi de şuydu: Araplar Kabe´ye ve Beyt-i Ha-ram´a saygı gösterirlerdi. Çünkü Kabe, kendilerine ataları İbra­him peygamberden miras kalmıştı. Putperest olmakla birlikte, Kabe´de İbrahim peygamberden kendilerine kalmış dini bir miras vardı. Örneğin Kabe´ye saygı gösterir, onu tavaf eder, hac ve umre ibadetlerini yapar, Arafat´ta, Müzdelife´de vakfede bulunurlar, kurban keserlerdi. Aslında olmayan şeyleri içine katmakla birlik­te hac ve .umre için tehlil ve tekbirler getirirlerdi. İbn İshak, "Siret" adlı eserinde der ki: Kureyşliler´in Kinane koluna mensup kimse­ler, tehlil getirirken şöyle derlerdi: "Lebbeyk ey Allah´ım! Senin emrine itaat ederiz. Senin ortağın yoktur. Ancak kendisine ve elin­de bulunan şeylere sahip olduğun bir tek ortağın vardır." Telbiye getirerek Allah´ı birler, sonra da putlarım O´na ortak kılarlardı. Putlarının mülkiyet ve idaresini Allah´a bırakırlardı. Bununla ilgili olarak Cenab-ı Allah, Peygamber efendimize şöyle buyurmuş­tur: "Onların çoğu Allah´a, ancak O´na ortak koşmuş kimseler ola­rak iman ederler."

Araplar Allah´a iman ile putlara imanı birleştirmeye çalıştıkla­rından dolayı, putlara olan imanları, Romalılar´m putlara olan imanı gibi güçlü ve yaygın olamadı. Özellikle onlar, Peygamber efendimizin risaletle görevlendirilişinden Önceki zamanlarda bu durumdaydılar. Putlara olan inançları sağlam olmadığı gibi, Al­lah´a olan imanları da sahih değildi. Çünkü Cenab~ı Allah´a olan iman, ancak onun birliğine inanma durumunda tahakkuk eder ve hiç kimseyi zatı, yaratması, tekvini, ibadeti hususunda O´na ortak koşmama durumunda tahakkuk eder. Kısacası, ibadet yapılacak­sa sadece bir ve tek olan Allah´a yapılmalıdır ki, sahih iman tahak­kuk etsin.

Onların Allah´a imanla puta imanı birleştirme çabalarına işaret eden husus şudur: Onların puta olan imanları kuvvetli ve kalpleri­ne yerleşik durumda değildi. Aksine putperestlik inançları husu­sunda da tereddüt içindeydiler. Bu alandaki inançları belirli bir is­tikrara kavuşmamıştı. Kalplerinde bu inanç dolayısıyla huzur ve sükûnet yerleşmemişti. Akılları da bu konuda istikrar bulmamış­tı. Bulması da mümkün değildi. Çünkü, bir avuç toprağı, ya da bir parça taşı alıp ortaya koyuyor ve onu kendilerine mabud ediniyor­lardı! Gündüzün başlangıcında ve gecenin yakın bir kısmında ona tapıyorlardı. Ancak onun yaratıcı olmadığına, aksine yaratılmış olduğuna da kesin bir şekilde inanıyorlardı.

Putperestliğin son zamanlarında putların gücü azalmıştı. Arap-lar´ın putlarla ilgili düşünceleri o kadar zayıflamıştı ki, bu putlar kendi elleriyle çelişecek, ya da onları istikrar bulmayan bir duru­ma sokacak faktörleri de beraberlerinde getirmişlerdi. Bu putlar kendi varlıklarıyla birlikte zayıflık ve merdudiyet etmenlerini de taşımaktaydılar. Ama kör taklit uğruna Araplar yine de bunlara tapmaktaydılar. Kör taklit, aklın ve idrakin yolunu tıkamıştı.

Kalplerde imandan eser yoktu

Anlatmak istediğimiz şudur; O zaman kalpler ve akıllar bom­boştu. İnsanlar içlerindeki bu boşluğu dolduracak bir şeye ihtiyaç hissediyorlardı. Siyaset adamlarının da ifade ettikleri gibi, uzakdoğuda herhangi bir şeye iman yoktu. İnsanlara hükmeden şey, vehimlerden ve kuruntulardan ibaretti. Vehim ve kuruntular bir kalbe yerleşince artık o kalp, varlığım koruyamazdı. Ancak aklın hakem olduğu ve selim düşüncenin otoritesine boyun eğen nefis­ler ve kalpler, varlıklarım devam ettirebilirlerdi. Vehim ve ku­runtular akla mukavemet edecek gücü kendilerinde bulamazlar. Vehimler, his gibidirler. Güneş ışığı ortaya çıkınca yok olup gider­ler. Aynı şekilde akıl da, vehimleri yok edip götürür, idraklerdeki bulanıklığı giderir.

Hindliler şiddetli bir vehmin egemenliğine girmişlerdi. Sosyal bir zulmün baskısı altındaydılar. Artık varlıklarını sürdürecek halde değillerdi. İranlılar arasında da, insanlığı yok edici tahrip­kar mezhepler zuhur etmişti. Bu mezhepler İranlılar´ın kökünü kazıyordu. Ahlaklarını yıkıyordu.

Romalılar´la onların zulümleri altında bulunanlar, inançlarını yitirmişlerdi. İnançlarını bırakıp kendi uydurdukları Hıristiyan putperestliğini kendilerine din edinmişlerdi. Ama bu putperest­lik ile kalplere iman yerleşemezdi. Nihayet bu durum miladi 6. yüzyıla kadar devam etti.

İnançsızlık sadece fızikötesine özgü değildi. Bütün insani ve ahlaki değerleri kapsamına almıştı. Nitekim ibadet ve uluhiyet alanında da inançsızlık görülmekteydi. O zamanlarda sağlam bir ahlak mevcut değildi. Her millet, diğerine düşmanca nazarlarla bakmaktaydı. Ahlaki düşünce sadece aynı ülkenin vatandaşları arasında cereyan eden muamelelere mahsus olmuştu. Milletlera­rasında genel anlamda ahlaki düşünceye riayet edilmiyordu. Fi­lozoflar bile kendi milletlerinden başka milletlerin haklarını gö-zönünde bulundurmuyorlardı. Örneğin Eflatun, Yunanlılardan başka milletlere mensup kimseleri barbarlar olarak görüyordu. Bir kimse, vatanından uzak bir başka milletlere mensup bir kim­seyi yakaladığında onu köle edinirdi. Eflatun´un kendisi bile köle olarak yakalanmış, nihayet fidye vererek kendini kurtarmıştı. Uluhiyete olan iman ortadan kalktığı gibi, insani değerlere olan inanç da kaybolu vermiş ti. Kalplerdeki iman boşluğunu doldura­cak birisi gerekliydi. Alemlerin Rabbi Allah´ın elçisi Muhammed (sav)´e ihtiyaç vardı. Dünyanın ortasında durup, dünyalıları ilk nübüvvet toprağına davet edecek birinin ortaya çıkması gereki­yordu.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Peygamberliğin İlk Vatanı

Bazı Batılı yazarların Urşelim (Kudüs)´den bahseden kitapla­rını okudum. Bu kitaplarda Urşelim çevresindeki mübarek belde­lerin peygamberler medresesi olduğundan bahsediliyor. Peygam­berler buralarda yetişmişler ve ilahi risaleti insanlara ilan edip seslerini yükseltmişlerdir. Güya başka yerlerde peygamberlere mahsus bir medrese yokmuş! Davud, Süleyman ve Isa peygam­berler buradan çıkmıştı. Musa´nın ele geçirmek istediği ve oraya girmeleri için İsrailoğulları´na çağrıda bulunduğu yer burasıdır. İsrailoğuları ona şöyle cevap vermişlerdi: "Ey Musa, Orada zorba bir millet var. Onlar oradan çıkmadıkça biz asla oraya girmeyiz."
(Maide: 22)
Yazarın bu sözlerinde doğru taraflar olduğu gibi, yanlış taraf­lar da vardır. Doğru tarafları şunlardır: Yazar ifadelerinde Urşe-lim´in şerefli bir mekan olduğunu, Mescid-i Aksa´nın burada bu­lunduğunu, Mirac´a çıkacağı zaman, geceleyin Peygamber efendi­mizin oraya götürüldüğünü, kendisine ziyaret için yönelinen üç mescidden biri olduğunu, Miraç yolculuğunun oradan başladığı­nı, İslamın ilk kıblesinin burası olduğunu ifade ediyor. Evet... Bu ve buna benzer diğer vasıfları nedeniyle Urşelim (Kudüs) Kur´an-ı Kerim´de ve semavi dinlerin kaynaklarında Arz-ı Mukaddes ola­rak adlandırılmıştır.

Yazarın ifadelerindeki yanlışlıklara gelince bunları şöyle sıra­layabiliriz:

1- Urşelim ve çevresi peygamberler için tek mekan ve çıkış yeri olarak bildirilmektedir. Bu doğru değildir. Çünkü Urşelim´den başka beldelerden de peygamberler çıkmıştır. Çünkü her millete mutlaka bir uyarıcı peygamber gönderilmiştir. Cenab-ı Allah, peygamberlerin sayısından bahsederken kutsal kitabında şöyle buyurmuştur:" Onlardan (peygamberlerden) kimin (in hayatını) sana anlattık, kimini de anlatmadık." (Mümin: 78)

Urşelim´den fazla uzaklara gitmeyeceğiz. Onun hemen yanıba-şındaki Arap Yarımadası ile çevresini ele alalım. Buralarda risa-let sahibi peygamberler zuhur etmişlerdir. Bu peygamberlere se­mavi kitaplar gönderilmiştir ki, Kur´an-ı Kerim ile Tevrat bunlar­dan bahsetmiştir. Allah izin verirse bu konuyu ele aldığımızda ge­rekli açıklamayı yapacağız.

Yazar peygamberlik için bir medrese bulunduğu vehmine kapılmıştır. Güya peygamberler bu medreselerden yetişirlermiş! Bu yanlış bir düşüncedir. Çünkü peygamberlik, Cenab-ı Allah ta­rafından kendi kullarım aydınlatmaları için bazı insanlara veri­len bir risalettir. Bu elçiliğin bir okula ihtiyacı olmadığından, pey­gamberlerin bu tür okullarda yetiştiği görüşü yanlıştır. Peygam­berlik, ancak Allah tarafından gönderilen bir vahiy ile gerçekle­şir. O´nun bazı seçkin kullarına yüklediği bir mükellefiyettir. Bu ilahi teklif ile vahiy, ya Cenab-ı Allah´ın peygamberlere yaptığı di­rekt hitap, ya da perde arkasından yaptığı bir bir konuşma ile olur. Nitekim bu şekilde Musa peygambere vahyedip, onunla ko­nuşmuştur. Ya da melek vasıtasıyla vahiy göndermiştir ki, vahiy meleği, Cenab-ı Allah tarafından Nebi, ya da Resul olarak seçilen kimseye ilahi emir ve yasakları, tebliğ etmiştir. Şu halde Urşe-lim´in, peygamberlik medresesi olarak değerlendirilmesi ne dini, ne de ilmi bir dayanağa sahiptir. Bu söz, peygamberler tarihiyle de bağdaşmamakta<%r.

Muhammed (sav) neden Davud ve Süleyman peygamberler gi­bi Kudüs´te risaletle görevlendirilmedi de, Arap Yarımadası´nın Hicaz bölgesinde risaletle görevlendirildi? Bu soruya şöyle cevap verebiliriz:

Peygamberlerin çoğu, özellikle Musa, İbrahim, Nuh, İsmail ve İshak gibi risalet sahipleri, şu Fransız yazarın vehmettiği gibi, Kudüs´te risaletle görevlendirilmemişlerdir. Bu Fransız yazar ri-saletin anlamını kavrayamamıştır. Arap Yarımadası boş bir bölge değildi. Bilakis eskiden beri risalet sahibi peygamberlerin do­ğuş yerleri olmuştur. Isa, ve Süleyman peygamberleri istisna edersek, Kudüs´teki diğer peygamberler kitap sahibi değijlerdi. O peygamberlerin çoğu, kendilerinden önceki peygamberlere indi­rilmiş olan kitaplarla amel ederlerdi. Çoğunluk olarak da Musa peygambere indirilmiş olan Tevrat´ın hükümlerini tatbik etmeye çalışırlardı.

Arap Yarımadası´nda risaletle görevlendirilen peygamberlere gelince, bunlar risalet sahipleriydi. Kendi kitaplarını kavimlerine tatbik ederlerdi. Çalışmaları, kendilerinden önceki peygamberle­rin risaletlerini açıklamaktan ibaret değildi. Yalnız Cenab-ı Al­lah´tır ki kitapları muhtelif olan ilahi risaleti açıklamıştı. İlahi ri-saletin kitapları muhtelif de olsa manası muhtelif değildir. Bunu şu ayeti kerimede Cenab-ı Allah şöyle açıklamıştır: " O size, din­den Nuh´a tavsiye ettiğini, sana vahy´ettiğimizi, ibrahim´e, Mu­sa´ya ve İsa´ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı. Şöyle ki: Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin. Fakat kendilerini çağırdığın (bu) şey, Allah´a ortak koşanlara ağır geldi. Allah dile­diğini kendine seçer." (Şura: 13)

Bu ayeti kerimede adı geçenler, ülü´l- azm peygamberlerdir. Hz. İsa dışında hiçbiri Kudüs´te doğmamıştır. Diğerleri Arabis­tan´da, ya da Arabistan´ın çevresinde Kenani diyarı veya Sina top­rağı gibi yerlerde doğmuşlardır. Arabistan, risaletin ilk vatanıdır. İlahi risalet ilk olarak burada ortaya çıkmış ve yine bu bölgede so­na ermiştir. Muhammed (sav)in Arabistan´da risaletle görevlen­dirilmesi, nurunun şehir ve köylere yayılmış olması, bütün ufuk­ları kuşatması şaşılacak şey değildir.

Bu anlattıklarımız özet mahiyetteydi. Şimdi bunları biraz ge­nişletmemiz gerekmektedir.

 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

İdris Peygamber Arap´tı
Arap beldeleri peygamberliğin beşiğidir. Allah tarafından yüce makamlara yükseltilen İdris (as), rivayetlere göre Adem Peygam-ber´in üçüncü batmndan gelmektedir. Yine rivayetlere göre İdris Peygamber, Arap´tı ve Arap toprağında doğmuştu. Onun, insanlı­ğın atası olan Adem Peygamber´in üçüncü batmndan geldiğine inanmamızı gerektirecek herhangi bir delil yoktur. Bu nedenle bu rivayeti ne yalanlıyor, ne de doğruluyor, olduğu gibi bırakıyoruz. İlk insanların efsane ve uydurması olduğunu da zannetmiyoruz. Ancak kabul ettiğimiz husus şudur ki, İdris, Cenâb-ı Allah´ın da nitelediği şekilde, Allah´ın elçisi olan doğru sözlü ve dürüst bir kimsedir. Onu tavsif ederken Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:
"Kitapta İdris´i de an; çünkü o, çok doğru bir peygamberdi. Onu yüce bir yere yükseltmiştik ." (Meryem: 56-57)
İdris, doğru sözlü, dürüst bir insandı. Allah katında yüce maka­mı olan bir kimseydi. Çünkü noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah onu yüce bir mekâna yükseltti.

Kuvvetle muhtemel olan, onun Kudüs´te doğmamış olduğudur. Çünkü Kudüs´ü, İshak Peygamberin oğlu Yakub (as) korumuş ve teslimiyetini de tamamlamıştır.

Ebü´l-Fida´ya ait "Kısasü´l-Enbiya" adlı kitapta anlatıldığına göre, İdris Peygamber, Muhammed (sav)´in atalarındandır. Aynı eserde bunu destekleyici mahiyetteki şu ifadelere rastlamakta­yız: "Peygamber efendimiz atalarından biri olduğuna göre, Arap sayılır. Kudüslü olduğu kabul edilemez. Şüphesiz ki, tarihin de­rinliklerine gömülen bu mesele üzerinde verilen bir hüküm, kesin hüküm sayılmaz. Ancak tercihe şayan olan ağırlıklı bir hüküm­dür. Tarihin bir çok meseleleriyle ilgili olarak verilmiş olan hü­kümler, kesin değil, zannidir."
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: Hz MUHAMMED (s.a.v)

Nuh Peygamber, Arap´tı

Nuh Peygamberin Babil´de mi, yoksa Arap Yarımadası´nda mı doğduğu hususunda çeşitli görüşler nakledilmiştir. Ama onun Arap beldelerinde doğduğu kesindir. Anlatıldığına göre O´nun ge­misi Kabe´nin karşısında kırk defa dönmüştür. îbn Kesir de, onun, Arap beldelerine defnedildiğini kesin bir ifadeyle söylemektedir. Onun mezarı ile ilgili olarak İbn Kesir, şu açıklamada bulunmuş­tur: "Nuh (as)´m mezarı, İbn Cerir ile Ezrak´m, Abdurrahman bin Samit´ten mürsel olarak yaptıkları rivayete göre Mescid-i Ha-ram´da yani onun inşa edildiği yerdedir.

İbn Kesir der ki: "Bu rivayet, birçok tarihçilerin anlattıkların­dan daha kuvvetli ve daha gerçektir. Tarihçilerin çoğu Nuh pey­gamberin mezarının PKerk-i mıh1 denen yerde olduğunu ifade et­mişlerdir. Bu nedenle orada bir de cami inşa edilmiştir."

Nuh peygamberin birçok yerleri dolaştığı fikrinden yanayız. Onun doğum yeri Babil olsa bile, neticede o, ilk dinlerin kalesi ve peygamberliğin kaynağı olan Arap beldelerine göçmüştür.
 
Üst