Hususi Açıdan İman

  • Konbuyu başlatan oski
  • Başlangıç tarihi
O

oski

Guest
Küfrün ürperticiliğini ve imanın vadettiği huzuru, itminanı haykıran bir mü’mine gelince: “İmansız olan paslı yürek sînede yüktür.” ( M.A.) der ve kestirir atar. Bu paslı yüreklerin pasını çözmeye karar vermiş bir gönül eri ise: “Hakikî zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç yalnız imanda ve iman hakikatleri dairesindedir;” öyle ise, “hayatın zevk ve lezzetini isteyenler, onu imanla hayatlandırmalı, farzları yerine getirmekle bezemeli ve günahlardan uzak durmakla korumalıdırlar;” zira, “bir kimse bâkî hayata tam yönelebildiği takdirde, dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı da olsa; o, bu dünyayı Cennet’in bir bekleme salonu mahiyetinde gördüğünden her şeyi hoş karşılar, her şeye katlanır ve şükreder.” (Az bir tasarrufla Bediüzzaman’dan) der; reçete mahiyetindeki sözleriyle ufkumuzu aydınlatır ve imanın büyüsünü gönüllerimize duyurur.



Muhteva ve özü itibarıyla iman; can âleminden koparılıp ruhlarımıza sunulmuş bir yemiş, duygularımıza içirilmiş bir kevser, gönül dudaklarımızla emilen bir mânâ, his, şuur, idrak pergeli ve cetveliyle sînelerimizde şekillendirilmiş nurdan bir âbidedir. Gönlünü ve duygularını imanla, mârifetle onarıp ihya eden bir iman kahramanı, düşünce dünyasını cennetlere çevirmenin sırrını keşfetmiş, ebedî mutluluk yoluna girmiş ve başka arayışlardan da kurtulmuş demektir. Zira, “Her zaman imanda mânevî bir Cennetin, küfür ve dalâlette de mânevî bir cehennemin mevcudiyeti söz konusudur.. evet, iman mânevî bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıdığı gibi, küfür de içinde mânevî bir Cehennem tohumu saklamaktadır.” (Siyakın üslûba tesiri çerçevesinde küçük bir değişiklikle Bediüzzaman’dan).


Evet, “İman hem nurdur, hem kuvvettir; hakikî imanı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir ve hâdiselerin tazyikatından kurtularak her zaman mutlu olabilir.” Çünkü, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül de saâdet-i dâreyni (dünya-âhiret mutluluğu) netice verir.” (Bir-iki kelime değişikliğiyle Üstad Bediüzzaman’dan). Böyle bir iman âbidesi, her zaman gönlünü, gökler ötesi âlemlere ulaşmak için bir helezon gibi kullanır ve onunla meleklerin, rûhânîlerin iç içe bulunduğu melekûtî derinliklerde kanat çırpar durur. Zaman olur, melekler ve rûhânîler onun kulaklarına bir şeyler fısıldar ve zaman gelir o, rûhânîlerin boyunlarına mârifet gerdanlıkları takar ve bulunduğu âlemin müşârun bil-benânı (parmakla gösterilen) olur. Hele bir de o, imanını irfanla derinleştirip irfanını da rûhânî zevklerle bezeyebilmişse.. evet işte o zaman, melekleri bile imrendiren ufuklarda pervaz etmeye başlar.. hep Hakk’ın hoşnut olacağı zirveleri kollar.. sürekli cennetliklerle oturur kalkar ve “a’lâ-yı illiyyîn” rüyaları görür. Nûr-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne yükselip, Cennet’e lâyık bir kıymet almak hakikî mü’minin kaderi; küfrün zifirî dünyasında aşağıların aşağısına (esfel-i sâfilîn) düşüp Cehennem’e ehil hâle gelmek de kâfirin ma’kus talihidir. (İkinci şık başlı başına bir konu ama, zannediyorum tahliline bu sahifeler yetmez…)
 

[TB] Benzer konular

Üst