Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

  • Konbuyu başlatan DAMRAM
  • Başlangıç tarihi
D

DAMRAM

Guest


Nevşehirin Târihi

Nevşehir ve civarının yaklaşık beş bin senelik bir târihî geçmişi vardır. Bölgenin ilk sâkinleri Hititler olup, bu bölgeye “Nissa” ismini verdiler. Hititlerden sonra Frigler ve Lidyalılar bölgeye hâkim oldu.

Kapadokya’ya Asurlular “Katputuka” ismini verdiler. M.Ö. 6. asırda Persler bu bölgeyi ele geçirdiler ve M.Ö. 4. asırda Makedonya Kralı Pers (İran) Devletini ortadan kaldırarak Anadolu ve İran’ı Makedonya Krallığına kattı. Makedonya Kralı İskender’in ölümü ve Makedonya İmparatorluğunun dağılışı üzerine bu bölge Kapadokya Krallığının eline geçti. Roma İmparatorluğu Kapadokya Krallığını ilhak edince bu bölge de Roma İmparatorluğunun eline geçti. M.S. 395 yılında Romaİmparatorluğunun bölünmesi üzerine Anadolu’nun diğer bölgeleri gibi Doğu Roma (Bizans)ın payına düştü.

İslâm orduları “Niğde-Aksaray-Kayseri” üçgeni içinde kalan bu bölgeyi 8. asırda fethederek 300 sene hâkim oldular, İslâm Devleti, iç isyan ve bölücü faaliyetlerle zayıflayınca bölge tekrar Bizans’ın eline geçti.

1071 Malazgirt Zaferinden sonra AnadoluFâtihi Kutalmışoğlu Süleyman Şah, bütün Anadolu gibi bu bölgeyi de fethetti. Türkler bu köye “Muşkara” ismini verdiler. Selçuklu Devletinin yıkılışından sonra İlhanlılar 14. asır ortalarında da Eratnaoğulları ve Karamanoğulları bölgeye hakim oldular. On dördüncü asrın sonlarında Nevşehir ve civârı Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altına girdi. Bu esnâda “Muşkara” köyü 10-12 hânelik bir yerleşim merkeziydi.

Lâle devrinin sadrâzamı (1718-1730) Nevşehirli Dâmâd İbrahim Paşa “Muşkara” köyünü genişleterek îmâr etti. Yeni kurulan şehre “Yeni şehir” mânâsına gelen “Nevşehir” ismi verildi ve bir kazâ olarak Niğde Sancağına bağlandı.

Cumhûriyet devrinde Niğde iline bağlı iken, 20.7.1954 târihinde 6429 sayılı kânunla il hâline geldi. O günden beri İç Anadolu bölgemizin şirin bir ilidir.

Kapadokya



Kapadokya, (Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelir). Bölge 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgar tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmış.

İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanıyor. Hititler'in yaşadığı topraklar daha sondaki dönemlerde ise Hırıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuş. Kayalara oyulan evler, kiliseler bölgeyi devasa bir sığınak haline getirmiş Hıristiyanlar için.

Kapadokya'nın tarihi



Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin dünyada en güzel bütünleştiği yerdir. Coğrafik olaylar Peribacaları'nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da, bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık yaşlı medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır. İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya'nın yazılı tarihi Hitit'lerle başlıyor. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu'nun da önemli kavşaklarından biri.

MÖ XII. yüzyılda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle bölgede karanlık bir dönem başlar. Bu dönemde Asur ve Frig etkileri taşıyan geç Hitit Kralları bölgeye egemen olur. Bu Krallıklar MÖ VI. yüzyıldaki Pers işgaline kadar sürer. Bugün kullanılan Kapadokya adı, Pers dilinde \"Güzel Atlar Ülkesi\" anlamına geliyor. MÖ 332 yılında Büyük İskender Persleri yenilgiye uğratır, ama Kapadokya'da büyük bir dirençle karşılaşır. Bu dönemde Kapadokya Krallığı kurulur. MÖ III. Yy. sonlarına doğru Romalıların gücü bölgede hissedilmeye başlar ve MÖ I. yy ortalarına doğru Kapadokya Kralları, Romalı generallerin gücüyle atanır ve tahttan indirilir. MS 17 yılında son Kapadokya kralı ölünce, bölge de Roma'nın bir eyaleti olur.

Kapadokya'nın jeolojik oluşumu [değiştir]
Tatlarini-Nevşehir60 milyon yıl önce 3. Jeolojik devirde Toroslar yükseldi. Kuzeydeki Anadolu Platosu'nun sıkışmasıyla yanardağlar faaliyete geçti. Erciyes, Hasandağı ve ikisinin arasında kalan Göllüdağ, bölgeye lavlar püskürttü. Platoda biriken küller yumuşak bir tüf tabakası oluşturdu. Tüf tabakasının üzeri yer yer sert bazalttan oluşan ince bir lav tabakasıyla örtüldü. Bazalt çatlayıp parçalara ayrıldı. Yağmurlar çatlaklardan sızıp yumuşak tüfü aşındırmaya başladı. Isınan ve soğuyan hava ile rüzgârlar da oluşuma katıldı. Böylece sert bazalt kayasından şapkaları bulunan koniler oluştu. Bu değişik ve ilginç biçimli kayalara halk bir ad yakıştırdı: \"Peri bacası\".

Bazalt örtüsü olmayan tüf tabakları ise erozyonla vadilere dönüştü. İlginç şekilli kanyonlar oluştu. Daha sonraları insan eli, emeği ve duygusu işe koyuldu. Dokuz-on bin öncesine ait yerleşimlerden ilk Hıristiyanların kayalara oydukları kiliselere, büyük ve güvenli yer altı kentlerine kadar uzun bir dönemde büyük bir uygarlık yaratıldı.

Bölge günümüzde turizm açısından büyük bir öneme sahiptir. Avanos, Ürgüp, Göreme, Akvadi, Uçhisar ve Ortahisar Kaleleri, El Nazar Kilisesi, Aynalı Kilise, Güvercinlik Vadisi, Derinkuyu Yeraltı Şehirleri, Ihlara Vadisi, Selime Köyü, Çavuşin, Güllüdere Vadisi, Paşabağ- Zelve belli başlı görülmesi gereken yerlerdir.Kayalara oyulmuş geleneksek Kapadokya evleri ve güvercinlikler yörenin özgünlüğünü dile getirirler. Bu evler ondokuzuncu yüzyılda yamaçlara ya kayaların ya da kesme taştan inşa edilmişlerdir. Bölgenin tek mimarı malzemesi olan taş yörenin volkanik yapısından dolayı ocaktan çıktıktan sonra yumuşak olduğundan çok rahat işlenebilmekte ancak hava ile temas ettikten sonra sertleşerek çok dayanaklı bir yapı malzemesine dönüşmektedir. Kullanılan malzemenin bol olması ve kolay işlenebilmesinden dolayı yöreye has olan taş işçiliği gelişerek mimari bir gelenek halini almıştır. Gerek avlu gerekse ev kapılarının malzemesi ahşaptır. Kemerli olarak yapılmış kapıların üst kısmı stilize sarmaşık veya rozet motifleriyle süslenmiştir. Yöredeki güvercinlikler 19. yüzyılın sonları, 18. yüzyılda yapılmış küçük yapılardır. İslam resim sanatını göstermek açısından önemli olan güvercinliklerin bir kısmı manastır veya kilise olarak inşa edilmişlerdir. Güvercinliklerin yüzeyi yöresel sanatçılar tarafından zengin bezemeler, kitabeler ile süslenmişlerdir.

Bölge şarapçılık ve üzüm yetiştiriciliği ile de ünlüdür.


Nevşehir Üçgüzeller Peri Bacaları





Nevşehir Uç Hisar Kalesi




Nevşehir Paşabağ






Nevşehir Paşabağ

 

[TB] Benzer konular

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

artvin



Artvin Doğu Karadeniz dağlarını derin bir şekilde yaran Çoruh vadisinin sol yamacında 230-110 rakımı arasında,meyilli bir arazide kurulmuştur. M.Ö.2000 yıllarından kalan kalıntılara rastlanmaktadır.M.Ö.IX.yüzyılda Urartu hakimiyetine girmiş,I.yüzyılda Pontus Krallığına katılmış,V.yüzyılda Bizans egemenliğine geçmiş,646 yıllarında Halife Hz.Osman döneminde İslam topraklarına katılmış,Bizanslılarla İslam orduları arasında birkaç defa el değiştirmiş,bu değiştirmelerde Artvin nüvezi teşkil edilmiştir.

Müslüman ordularının akınlarını gözetlemek için 939 yılında Artvin Livane Kalesi yapılmıştır.Artvin’de 1068 yılından itibaren Selçuklu hakimiyeti başlamış,daha sonraları Gürcülerin eline geçmiş,tekrar Selçuklu hakimiyetinde Artvin yöresi Azerbaycan Atabegleri idaresinde kalmış,XIII.yüzyılda da Moğol ve İlhanlı istilalarına uğramış,XV.yüzyılda Akkoyunlu Osman Bey Çoruh boyların inmiş,Uzun Hasan ise bu toprakları Akkoyunlu hakimiyetine almıştır.Bölge daha sonra Gürcü istilasına uğrayınca Artvin Beyleri Trabzon Valisi Yavuz Sultan Selim’den yardım isteyerek Gürcüleri kovmuşlardır.




Kanuni döneminde Erzurum Beylerbeyi Dulkadirli Mehmet Han Yusufeli ve Artvin’i alarak Livane Sancağı kurup(1536-1537) Erzurum Beylerbeyliğine bağlanmıştır.1578’de Osmanlı-İran mücadelesi sırasında Osmanlı hakimiyeti sağlanmış,Çıldır eyaleti kurulunca da Artvin buraya bağlanmış,Livane Sancağı da merkez olmuştur. XIX.yüzyıla kadar Türk’lerin elinde kalan Artvin iki defa Rus işgaline uğramıştır.Haziran 1828 ‘de imzalanan Edirne Muahedesi ile Ahıska Ruslara terk edilince,Çıldır eyaletinin bozulması üzerine Artvin Trabzon eyaletinin Batum sancağına bağlı Livane kazası merkezi olmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonuna kadar sürmüş,5 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayestefanos antlaşması ile Batum,Kars Ardahan,Eleşkirt,Beyazıt ve Artvin Ruslara savaş tazminatı olarak bırakılmıştır.Bölge halkını yıldıramayacağını anlayan Ruslar,3 Mart 1918 tarihinde yapılan Brest Litavsk barışı ile halk oylaması sonucu %99’dan fazlası Türk hakimiyetini istemeleri neticesi Artvin savaşsız olarak Türklere bırakılmıştır.I.Dünya savaşı sonuna kadar işgalde bulunan Artvin halkı 1914 Kasımında direnişe geçerek Yüzbaşı İsmail Bey komutasında Melo sınır taburu şehir ve çevresini Ruslardan bir süre de olsa temizlemiştir.





2 Kasım 1914’de 18 Aralık 1917 ‘de imzalanan Erzincan ateşkes anlaşmasıyla Ruslar 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı öncesi sınırlarına çekilmiştir.Artvin Osmanluların elinde kalmış,imzalanan Mondros mütarekesi ile Artvin Osmanlıların elinde kalmış,imzalanan Mondros mütarekesi ile Artvin tekrar boşaltılmış,17 Aralık 1918’de İngilizler tarafından işgal edilmiş,İngilizler çekilirken de şehir Gürcistan’a bırakılmıştır.

Bu badirelerden sonra Artvin,T.B.M.M.Hükümetinin yoğun çabalarıyla 7 Mart 1921 sabahı Gürcülerin çekilmesiyle Türk topraklarına dahil edilmiştir. Artvin 4,5 ay süreyle Ardahan Sancağına bağlı kalmış,7 Temmuz 1921’de Artvin Sancağı kurulmuş,1924’de Türkiye İdari Teşkilatı değişikliğiyle vilayet olmuştur.1 Haziran 1933 tarihinde Artvin vilayeti kaldırılarak ,merkezi Rize olan Çoruh vilayetine kaza olarak bağlı kalmıştır.

4 Ocak 1936’da Çoruh vilayeti merkezi Artvin olmuş,20 yıl süreyle kullanılan “Çoruh” adı 1956 yılında “ARTVİN” olarak değiştirilmiştir.




 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

bu da benim ilçem; ŞAVŞAT



Şavşat Tarihi


Tarih kaynaklarına göre Şavşat civarında M.Ö.900-650 yılları arasında Urartu ve Kimer kabileleri yaşamışlardır. Bölge daha sonraları sırasıyla Saka Türklerinin, Romalıların ve Sasanilerin elinde kalmıştır.

Yavuz Sultan Selim’in Trabzon Valiliği sırasında Rize İlinin Osmanlı topraklarına katıldığı zaman şimdi Batum yakınlarındaki Gönye kasabası da kendiliğinden teslim olmuştur. Sultan Selim Trabzon’a döndükten sonra Artvin Beyleri kendilerinin de korunmasını istemişlerdir. Bunun üzerine yapılan ikinci seferde Artvin, Ardanuç, Şavşat ve Borçka çevreleri Osmanlı topraklarına katılmış beylerine yarı beylik verilmiştir. Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’dan ayrılması üzerine Şavşat, Ardanuç, Oltu, Tortum ve Artvin yeniden Osmanlı Devletinden ayrılmışlardır. Fethedilen bölgemiz (Gürcistan Vilayeti ) adlı idari bölümü için alınmış ve Artvin, Şavşat, Ardanuç birer sancak haline getirilmiştir.



Birinci Dünya savaşının başlaması ve Osmanlı Hükümetinin savaşa girmesini müteakiben Rus orduları 1 KASIM 1914’de sınırlarımızı geçmiştir. Mevcut ermeni düşmanlığı da tehlikeyi fazlasıyla artırdığından, Ardanuç ve Artvin halkının tamamı yolların kesilmesinden dolayı Şavşat halkının pek az bir kısmı her türlü maddi varlıklarını bırakarak Anadolu içlerine göçmeye mecbur kalmışlardır.

Gürcülerle imzalanan anlaşmadan hemen sonra kuvvetleri ile birlikte Kars’ta bekleyen Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya talimat verildi. 22 ŞUBAT 1921 tarihinde Kars’tan hareket eden ordumuz 23 ŞUBAT günü Ardahan’a geldi, aynı kuvvetler daha sonra Sahara dağını aşarak Şavşat, Ardanuç ve Artvin ile Borçka’yı geri alarak bir daha müdahale edilmeyecek şekilde Anavatana dahil etti.



bu benim güzel köyüm; ILICA






Bu da, güzel mahallem; sarıkavak (eski adı, lagunet)




 
D

denge

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

bende ardahanlıyım arkadaşlar

GENEL BİLGİLER
Yüzölçümü: 5.576 km²
Nüfus: 170.117 (1990)
İl Trafik No: 75
Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesindeki sınır illerinden olan Ardahan, sınırları içerisindeki Damal Dağları'nda beliren Atatürk silüeti ile ünlüdür. Her yıl Haziran ayının 15 ile Temmuz ayının 15’ine kadar saat 18’den itibaren Karadağ sırtlarında Atatürk’ün bu silueti net olarak yaklaşık 20 dakika izlenmektedir. Ardahan'da bu tarihlerde Atatürk'ün İzinde-Gölgesinde Damal Şenlikleri düzenleniyor.
İLÇELER:
Ardahan (merkez), Çıldır, Damal, Göle, Hanak, Posof.
NASIL GİDİLİR?
Karayolu: İlin Karadeniz Bölgesi’ne açılımını sağlayan tek yol Ardahan-Şavşat Karayolu’dur. Ancak gerek yol güzergahının dağlık olması, gerekse yolun bozuk olması nedeniyle kış aylarında sık sık ulaşıma kapanmaktadır. Bu yola alternatif olarak düşünülen Ardahan-Yalnızçam-Ardanuç Karayolu ise hem mesafe hem de coğrafi bakımdan elverişli şartlara sahiptir. Bu yolun tamamlanması ile ilin Karadeniz Bölgesi ile bağlantısı kolaylaşacaktır.
GEZİLECEK YERLER
Ören Yerleri
Akçakale Ada Şehri Kalıntıları: Çıldır Gölü’nün içerisinde yer alan Akçakale Adası, doğal güzelliklerinin yanı sıra, birinci derecede arkeolojik sit alanıdır. Çıldır ilçe merkezinin yaklaşık 27 km. güneydoğusunda yer alan Akçakale köyünün hemen batısında bulunan bir ada şehrine ait kalıntılardır.
Çıldır / Taşköprü Kitabeleri: Çıldır ilçe merkezinin yaklaşık 30 km. güneyindeki Taşköprü köyünde köyün kuzeyini sınırlayan kayalıkta, büyük bir kaya üzerinde yer alan bir kitabedir.
Bölgedeki en eski kitabe olduğunu sanılan bu kalıntının Urartu Krallarından II. Sarduri’ye ait olduğu ifade edilmektedir.
Kaleler
Ardahan Kalesi Ardahan Kalesi çevresinde yapılan Prehistorik araştırmalar, (M.Ö. 3500-2000) Eski Tunç Çağı’na ait yarlaşmanın varlığını ortaya koymuştur. Ardahan Kalesi, Osmanlı döneminde 16. yüzyıl ortalarında, Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle inşa edilmiş ve günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Tarihi oldukça eskilere dayanan Ardahan Kalesi’nde yapılan kazılar bölgenin çeşitli krallıkların hakimiyetine girdiğine göstermektedir.
Savaşır (Cancak) Kalesi Posof ilçesine bağlı Savaşır (Cancak) köyünün güneydoğusunda, üç yanı vadi ile çevrili sivri bir tepe üzerinde konumlandırılmıştır.
Kinzi Kalesi Ardahan’ın yaklaşık 30 km. batısında Bağdeşe (Kinzodamal) köyünün kuzeyinde, Bülbülan Yaylası’nın güneydoğusunda yer alan bir kaledir.
Sevimli Kalesi Hanak ilçe merkezinin yaklaşık 18-20 km. güneydoğusundaki Sevimli (Vel) köyünün takriben 500 m. güneyinde, Kura Nehri vadisinde, yarımada biçimli sarp bir tepe üzerinde yer almaktadır.
Kalecik Kalesi Göle ilçesine bağlı Kalecik köyünün yaklaşık 450-500 m. güneyinde, köyden gelen derenin oluşturduğu vadi ile Kura Vadisi’nin kesiştiği noktada sarp bir alana kurulmuştur.
Şeytan Kalesi Çıldır ilçesinin Yıldırımtepe köyü civarında olan bu kalenin, Ortaçağ’da yapıldığı tahmin edilmektedir. Çıldır’a 1 km. uzaklıktaki Yıldırımtepe köyünün yaklaşık 1,5 km. kuzeydoğusunda bulunan Karaçay Vadisi’nde oldukça sarp bir alana inşa edilmiştir.
Kurtkale Çıldır ilçe merkezinin yaklaşık 36 km. kuzeydoğusundaki Kurtkale nahiyesinin 1 km. güneyinde ve Gürcistan sınırında bulunmaktadır. Yakınındaki nahiyeye de adını veren Kurtkale’nin tarihi ve adını nereden aldığı konusunda kesin bilgi yoktur.
Kazan Kale Ardahan’ın yaklaşık 12-13 km. kuzeydoğusunda, Kura Vadisi’nin nehrin akış yönüne göre sağında, vadinin sınırlandığı dil biçimindeki yükselti üzerinde yer almaktadır. Kesin tarihi bilinmeyen kale çevresinde, eski yerleşim izleri mevcuttur.
Altaş ( Ur) Kalesi Ardahan- Hanak karayolunun 18. km’sindeki Altaş (Ur) köyünün doğusunda yer alan sivri bir tepe üzerine kurulmuştur. Tarihi kaynaklarda sadece adı ve yeri belirtilen kalenin, ilk yapım tarihi kesin değildir. Ancak 7.- 8. yüzyıldan beri bu kalenin mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Kırnav Kale Hanak ilçesinin 5 km. güneyindeki Çayağzı köyünün yaklaşık 400 m. batısında Ardahan– Hanak karayolu üzerinde Hanak Çayı kenarında yer alır. Bu kalenin de kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak bugünkü kalıntıların, Ardahan Kalesi’ne ait kalıntılarla aynı duvar tekniğine sahip olması dikkat çekicidir.
Camiler
Ardahan Merkez Mevlit Efendi Camii: Ardahan şehir merkezinde Halil Efendi Mahallesinde, kalenin yaklaşık 150-200 m. doğusunda yer almaktadır. Giriş kapısında bulunan kitabeye göre, yapımı 1701 tarihinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu caminin yakın tarihlerde beden duvarlarının yarıdan yukarısı ve üst örtüsü yenilenmiştir.
Posof Merkez Camii: Posof merkez camisinin minberinde kitabeye göre 1868 tarihinde inşa edildiği anlaşılmaktadır. Cami, boyuna dikdörtgen planlı olup, kesme taşlardan yapılmıştır. İç yapısı Osmanlı mimarisini yansıtmaktadır. Ayrıca caminin doğusunda yer alan dikdörtgen hazire alanında bulunan bir lahitte yazan 1771 tarihi caminin tarihinin minberindeki tarihinden daha eskiye dayandığını düşündürmektedir.
Mağaralar
Övündü Mağaraları: Çıldır’a bağlı Kurtkale nahiyesinin 1 km. doğusundaki Övündü köyünün yaklaşık 250-300 m. güneyindeki kalker kaya kütlesine oyulmak suretiyle oluşmuş iki grup mağara yerleşimidir.
Ortakent (Büyük Nakala) Mağaraları: Hanak ilçesinin 10 km. kadar doğusunda yer alan Ortakent (Büyük Nakala) nahiyesinin yaklaşık 7-8 km. güneyinde, Kura Nehri Vadisi’nde, nehrin akış yönüne göre sol yanındaki kayalıkta, çok sayıda mağara yerleşimi ve büyük bir kaya kilise bulunmaktadır. Tarihi kaynaklarda bu mağara yerleşimi grubunun da kendisinden sonra gelen Tahtalı, Vaşlop, Ampur ve Colit Mağaraları gibi Yontma Taş Çağı izleri taşıdığı belirtilmiştir.
Göller
İl merkezine 45 km. uzaklıkta bulunan göl, deniz seviyesinden 1956 m. yükseklikte ve 25 km2’lik bir alanı kaplamaktadır.
Çıldır Gölü kışları çok soğuk geçtiği için kasım ayı sonlarında donmakta ve buz derinliği 1 m’yi aşmaktadır. Gölün buzları nisan ayı başlarına kadar çözülmemektedir. Kışları yüzeyinde 2 m. civarında buz oluşan Çıldır Gölü’nde, buz delinerek balık avı yapılmaktadır.
Çıldır Gölü dışında, Aktaş ve Aygır gölleri ile Posof Çayı’nda da sportif olta balıkçılığı yapılabilmektedir.
Kuş Gözlem Alanı
Ardahan Ormanı Kuş Alanı,Aktaş Gölü Kuş Alanı ve Çıldır Gölü Kuş Alanı Ardahan ili sınırları içinde bulunmaktadır.
Aras Havzası
COĞRAFYA
Kuzeyde ve doğuda Gürcistan toprakları, güneyde Kars, batıda Artvin ve Erzurum illeriyle sınırlıdır. İlin en önemli akarsuyu Kura ırmağı, en büyük gölü üçgen biçimli Çıldır gölüdür. Van gölünden sonra Doğu Anadolu Bölgesinin ikinci büyük gölü olan Çıldır, lav akıntısı sonucunda oluşmuş bir "lav seti gölü"dür. Suları tatlı olan göl aralık ve nisan ayları arasındaki dönemde yer yer donmaktadır.
Karasal iklime hâkim olup kışları uzun, sert ve kar yağışlı, yazları ise kısa ve serindir. Yalnızca etrafı dağlarla çevrili olan ve ortalama 900 m. yükseklikte bulunan Posof ilçesi mikroklimatik iklim koşullarına sahip olup, kışları yumuşak ve yağışlı, yazları ise sıcak geçmektedir.
TARİHÇE
Ardahan ili, 27 Mayıs 1992’de çıkarılan yasayla, Türkiye Cumhuriyeti’nin 75. ili olarak kurulmuştur.
Ardahan Kalesi’nde yapılan araştırmalar, yörede Eski Tunç Çağı’na ait kalıntıları ortaya koymaktadır. Eski adı Artan’dır. Ardahan Kalesi uzun yıllar, Osmanlı topraklarını Kafkasya yönünden gelen saldırılara karşı korumuştur. 1878 Ayastefanos Antlaşması’yla Rusya’ya verilen yöre, 1918 Brest-Litovsk Antlaşması’yla geri alınmıştır. Yerleşim, 26 Nisan 1919’da Gürcülerin işgaline uğramış, 23 Şubat 1921’de Türkiye topraklarına katılmıştır.
NE YENİR?
Ardahan’ın kaşar peyniri ve balı ülke çapında isim yapmıştır. Elma dolması, evelik aşı, pişi, bozbaş, kuymak, ekmek aşı ve helvası en ünlü yemek türleridir.
NE ALINIR?
Halıcılık ve gümüş işlemeciliği ildeki en önemli el sanatlarındandır. Yöre motiflerini taşıyan gümüş kemer, başlık ve takılar yöreye gelen turistlerin ilgisini çeken hediyelik eşyalardır.

YAPMADAN DÖNME
Ardahan Kalesini, Posof Savaşır köyü kalesini, Posof çeşmelerini görmeden,
Çıldır Şeytan Kalesini, Çıldır'ın tarihi camilerini gezmeden,
Damal dağında Atatürk silüetini görmeden,
Çıldır'da güneşin batışını izlemeden,
Çıldır Aktaş Gölü'nü görmeden, Gölün alabalıklarından yemeden,
Kaşar peynirinin ve balının tadına bakmadan,
...Dönmeyin.​
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

masallah masallah döktürmüsünüz türkiyemın her ılınde tarıh kokusu var neredesınız üyeler hadın gari
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

İSTANBUL TARİHİ İSTANBUULDA DOGDUGUM ICIN ISTANBULUDA BEN EKLEYEM
İstanbul'un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlanmıştır.
M.Ö. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı'da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. Yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.

İSTANBUL TARİHİNDEKİ BELLİ BAŞLI DÖNEMLER
Bizantion (M.O. 660 - M.S. 324)
Yunanistan'dan gelen Megara'lılar M.Ö. 680'lerde Marmara Denizi'ni geçerek İstanbul'a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy'de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. "Körler Ülkesi" olarak da anılan Halkedon'un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660'larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega'lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu'nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı'ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara'lılar, komutanlarının adından hareketle, kente "Bizantion " adını verdiler. Bu yörede Megara'lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara'lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır.

Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu'nun etkisi başlamış ve M.Ö 146'da kent Roma'nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir.

73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar'ın tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 313'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus, Nicomedialılar'la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.

Roma İmparatorluğu'nun başkenti (324 - 395)
Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi.
I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı.

Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı Constantinopolis olarak ilan edildi.

Önce Aya İrini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Constantinus, kenti Hırıstiyan dünyası için önemli bir merkez haline getirdi.

Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 - 1453)
476'da Batı Roma'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'na dönüşmüş ve İstanbul da, bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.

6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. İmparator I. Jüstinyen yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543'lerde kentte görülen ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir.

7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar'ın saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar.

1204'de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü.

Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik'e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi.İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan'daki Epiros'ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmis hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul'u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul'daki Latin dönemi sona erdi.


Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453-1923)
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.
Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. İstanbul'un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşun güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz'lilerin elinde bulunan Galata'nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi 29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Bu tarihten itibaren İstanbul bir Osmanlı kenti oldu.

Fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri oluşturuldu.
Bizans'ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi.

Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler daha sonraki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459'da İstanbul her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer üçü ise surdışında yeralan ve "Bilad-i Selase" olarak adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve Silivri dahil), Galata ve Üsküdar'dı. 1457 sonunda eski başkent Edirne'nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, fetihten elli yıl sonra Avrupa'nın en büyük şehri haline geldi.

16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 8 Şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artçı sarsıntıları 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı, binlerce kişi öldü.

İstanbul, 1510'da Sultan II. Bayezıd tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.

1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde İstanbul birçok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak, gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda eser inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.

Lale Devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadrazamlığındaki 1718-1730 yılları, itfaiye teşkilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çeşitli fabrikaların inşasıyla İstanbul'un değişmeye başladığı dönemdir.

3 Kasım 1839'da Topkapı Sarayı'nın Gülhane Bahçesi'nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbul'da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul'da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.

Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi'nde Sarıyer'e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz'a doğru büyüdü.
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye'nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti'nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi'nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.

23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ve 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilanlarına sahne olan ve halk arasında "Üçyüzon Depremi" denen 1894 depreminde büyük zarar gören İstanbul', II. Dünya Savaşı'nın ardından 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri donanmasınca işgal edildi.

1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla İstanbul'un başkent dönemi sona erdi.
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

HUUUUUUUU KIMSE MEMLEKETININ TARIHINI YAZMAYACAKMI YAHU NEDEN NICIN :((
 
R

Resulehasret

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

SİNOP




Eski Zamanlarda SİNOP

BÖLÜM 1

Tarih Öncesi

Türkiye' nin en kuzey noktasını araştırırken, eski zamanlarda "Lepte" olarak adlandırılan muhteşem yarımadayla karşılaşırız. Bugün ise Türkler "İnce Burun" (Başyöz Burnu ve Hamroros' un birlikte oluşturdukları yeri tanımlamaktadır.) ve "Sinop Burnu" olarak iki yarımada şeklinde bir adlandırma yapmaktadırlar.

Sinop Burnu, iki mil uzunluğunda ve bir mil genişliğinde denizden ortalama 600 feet yükseklikte bir adadır. Ankara' ya bir çeyrek mil genişliğindeki bir boğaz (istmus) ile bağlanmaktadır.

Yarımada Kuzey Anadolu Dağları olarak adlandırılan kuzey dağ zincirleri ile Anadolu' dan izole olmuştur. Yüksekliği 6512 feet olan "Yaralıgöz Dağı" , yarımadaya yakın en yüksek zirve noktasıdır. Yarımada, İnce Burun ve Sinop Burnu' nu ayıran " Karasu Nehri" ile ikiye ayrılmaktadır. Yaklaşık 60 mil doğuda, eski zamanlarda "Halys Nehri" olarak bilinen "Kızıl Irmak" akmaktadır.

Dünya yüzeyinde insan hayatı başlamadan ve hatta Türklerin şu andaki yurtlarına yerleşmelerinden önce Karadeniz su (Karadeniz, eski zamanlarda "Euxine" ve "Pontos" olarak adlandırılmaktaydı) volkanlarının etkisi altındaydı. Sinop Burnunda bu etkiler şu anda bile görülebilmektedir. Eski zamanlarda zamanla, denizin ölü hayatı ile birlikte oluşturduğu fosilleşme gerçekleşti. Bu durum, zengin kireç taşlarının volkanik kayalar üzerine birikmesine neden oldu. Ve sonrasında insanın yeryüzüne gelmesiyle -bu zamanda denizler buzullardan oluşmaya başlamıştı ve karalarda depremlerden- Sinop Burnu denizden şekillenmeye başladı. Boğazın (Yarımadayı ana karaya bağlayan) kireç taşından ziyade volkanik kayalardan oluştuğu görülmektedir ve buraya Sinop Burnunun oluşumundan çok zaman sonra toprak birikmeye başlamıştır. Eski zamanlarda bile, boğaz seller altında kalmıştır ve su daha fazla kumu buraya taşımıştır.

İLK YERLEŞİM

Sıklıkla, Asurluların ve özellikle Hititlerin Sinop bölgesine yerleştikleri belirtilmektedir. Bazı tarihçiler, Hititlerin "Sinuwa" olarak adlandırdıkları yerin Sinop olduğunu iddia etmektedirler. Fakat, Asurlular ve Hititliler Sinop'a gelmiş olsalar bile, Arkeologlar Dr. Akurgal ve Budde'nin 1951 ve 1953 de keşfedebilecekleri hiçbir izi geride bırakmamışlardır. M.Ö. 1200'lerde, Gasgas'lara ait olan Asur tabletlerinden okuyoruz. Gasgas'ların Sinop bölgesinde yaşadıklarına inanılmaktadır, fakat onların kalıntılarına henüz rastlanmamıştır.

M.Ö. 1148'den sonra, "Argonauts" olarak bilinen Yunanlılar Karadeniz'i keşfetmeye başladılar. Karadeniz, bazılarınca açık deniz manasına gelen "Pontus" olarak adlandırmaktadır. Karadeniz, macera ve zenginlik arayan genç Yunanlılar için bir hedefti. Jason'ın hikayeleri de bunu belirtmektedir. Homer'in "Odyssey" i da - bugün hala yanlış kavranmaktadır - Karadeniz'i temsil etmektedir. Sinop, " Cyclop" ların evi olmuştu. Argonaut'lu Herakles'in takipçilerinden biri, Cyclop'lara esir düştü; fakat kurtulmayı başardı ve bir süre Sinop burnunda yaşadı. Muhtemelen bu süre zarfınca yerlilerle arkadaşlık kurdu ve sonraki Yunanlı kolonistler için bir yerleşim yeri ihtimalini ortaya çıkardı. Sonra, Herakles tarafından kurtarıldı. Autolycus, Milet'de (Milet, Anadolu'nun batı kıyılarında bulunan bir Yunan şehridir.) ilginç Yunanlılar buldu ve M.Ö. 780 ve 756 arasında, Miletliler boğazda bir yerleşim buldular ve ona Sinop dediler. Sinop ismi Yunanca "sinomai " den gelir ve manası da zarar vermek, yok etmektir. Yani, Sinop "Yokedici" (Destroyer) olarak isimlendirildi. Bazı tarihçiler, Sinop isminin Asurluların ay tanrısı "Sin" den geldiğini iddia etmektedirler, fakat bu iddia, Asurluların Sinop bölgesinde hiç yerleşim birimi oluşturmadıkları nedeniyle zayıf kalmaktadır. Sinop, aynı zamanda eski Yunanlılar tarafından "Sinope" olarak da adlandırılmaktadır; fakat bu kelimede ki son "e" sesi kısadır ve okunmamaktadır.

GEÇİCİ YIKILIŞ

M.Ö. 700 de, Kral Midas kontrolündeki Frigya'lılar (Frigya'nın başkenti Gordium, bugünkü Ankara'nın birkaç mil güneybatısına düşmektedir), barbar Cimmerian'ları durdurma ümidiyle Sinop'taki yeni yerleşimin kontrolünü ele geçirdiler. 1951 ve 1953 'de Alman ve Türk arkeologlar, Sinop'ta Frigyalılara ait çeşitli çömlek kalıntıları buldular. Sinop'un Frigyalılar zamanında bir zirveye ulaştığı görünmektedir. Fakat, atlı Cimmerian'lar Karadeniz sahillerine akın akın geldiler ve Sinop M.Ö. 677 'de onların denetimine ve tahribatına maruz kaldı. Cimmerrian'lar zaman zaman kral Assarhaddon yönetimindeki Asur gücü tarafından yenilgiye uğratıldı. Sonrasında Asurlular Frigyali kral Midas'ı da ezerek Lidya'lılara doğru sınırlarını genişlettiler. M.Ö. 716 'da Sinop'ta doğan "Gyges", Argonaut'lu Herakles'i yenilgiye uğratacağını iddia ederek, M.Ö. 687'de Lidya'lıların kralı olmuştu. Gyges, Asurlularla yardımlaştı ve Cimmerian'ların ilerlemesini de durdurdu. Daha sonra, asurlularla ilişkilerini kopardı ve Cimmerian'lardan gelen yeni bir taarruz ile karşı karşıya geldi. M.Ö. 657'de, savaşta öldürüldü ve başkenti, Sardis alındı. Sonunda, Lidyalıların yeni kralı Ardys, Asurluların da yardımıyla, Sinop'ta kalan son Cimmerian'ları da ortadan kaldırdı.

BÖLÜM 2

İKİNCİ YERLEŞİM

Miletliler, Crimealıların yeniledikleri ve Karadeniz sahillerinin tekrar kolonizasyon için güvenli olduğunu gördükten sonra, bir kez daha ticaretlerini kurdular. Yaklaşık M.Ö. 635'te, Sinop'a geri geldiler ve ikinci ve kalıcı yerleşim tarihi M.Ö. 73 oldu. Sinop'tan Miletliler yünlü eşyalarını, gümüş ve Coichis kölelerinin ticaretini yapmaktaydılar. Miletliler her bir şehrin bir tarafında olan iki liman inşa etmişlerdi. Kuzey limanı, dengesizce kısa sürede büyüdü fakat sadece güney limanı hırçın Karadeniz sularına karşı kırılgan gemilerini yeterince koruyabiliyordu. Ticaretleri geliştikçe, yeni bir liman daha kurdular. Bu limana, Yunanca gemilerin donatılması manasına gelen "armena" , Harmene, ismini verdiler.

Sinop, Karadenizdeki ticareti ile ünlenmeye başladı. Çok iyi bir coğrafi mevkiye sahip olduğu için, yerel ticaretin merkezi olmasına ilaveten Yunan'lı ve hatta Colehis ve Crimea (Crimea, eski zamanlarda Boğaziçi krallığı olarak bilinmekteydi) ile uğraşan Mısır'dan da uzaktaki tüccarların karargahı oldu. Sinop, başlıca balmığıyla ünlüydü. Sinop ticarette geliştikçe, kendi kolonilerini kurmaya başladı. Amisus (Samsun), Trapezus (Trabzon), Cotyora ve Cerasus Sinop'un önemli kolonileri haline geldiler. Bunlardan, Sinop buğday, mısır, pirinç, şeftali, armut, erik, elma, fındık ve zeytin ihraç etti. Cerasus kolonisi ve Sinop'un dış bölgeleri kiraz üretimi bakımından oldukça zengindi. İlaveten, Sinop, Cotyora'nın güneyindeki dağlarda demir madenciliği de yaptı ve çelikten eşyalar üretti. Kapadokyanın iç bölgelerinden "Sinopik" olarak adlandırılan kırmızı bir toz getirildi çünkü bu toz Sinop'un tıbbi ve renk pigmenti olarak baqş ihraç maddesiydi. Yunanlılar, çeşitli renklerdeki gemilerini gururla gösterirlerdi ve bu gemilerde Sinopik kırmızı yaygın bir şekilde kullanılmıştı. Ceviz ağacı gibi çeşitli ağaçlar mobilya yapımında, çam gibi diğer ağaçlar ise gemi yapımında kullanılmıştır.

Miletliler aynı zamanda şehrin görünümünü de güzelleştirmeye başladılar. Bugünkü kale ve cezaevi olan yerde baş tapınak ve şehrin hazineleri bulunmaktaydı. Miletliler, fiziksel kültürlerinde ve Yunan oyunlarında da oldukça başarılıydılar. Sinop gençleri, tüm Yunan dünyasında oyunlara katılanlar arasından fark edilirlerdi. Gimnazyum, Miletlilerin temel yapılarından biri olmuştur. Ünlü tanrılarına tapınaklar inşa ettiler. Poseidon ve Apollo'ya ve daha sonra da Zeus, Athena, Hermes, Ceres, Demeter, Dionysus, Ascleipus, Diocuri, Serapis ve İsis'e atadılar. M.Ö. 560 larda, Sinop'lu iş adamları yüksek bir hayat standartına sahiptiler ve Corinth'den (Corinth çömlekleri, 1951 ve 1953 teki kazılarda oldukça bulundu) ithal edilen çömlekleri kullanırlardı. Heykeller de ithal ettiler ve çoğu türbeyi de dekore ettiler. Kızıl balçıktan yapılan malzemeleri binaların iç ve dış dekorasyonunda oldukça fazla kullandılar. M.Ö. 7. yüzyıla tarihlenen tapınak kazılarında da görüldüğü gibi mozaik yer döşemelerini tapınaklarda kullandılar. Diğer birçok heykel ya diğer müzelere yerleştirildi ya da koleksiyonlara. Sinop müzesi bu devre ait sadece birkaç parça içermektedir.

M.Ö. 560'da, "Croesus" Lidya'nın kralı oldu ve Anadolu'da hükümran oldu. Sinop bölgesi yetersiz yollar nedeniyle hala Anadolu'dan izole haldeydi. Milletlilerce kolonize olmuş Sinop, (Milet, Lidya'nın bir parçası değildir) Lidya'lılaraca özgürlüklerinin devamı için vergi vermekteydi.

M.Ö. 546'da, kısa bir süreliğine Fars'lı "Cyrus" Lidya'yı fethetti ve Sinop Farslılara vergi vermeye başladı.

ATİNALI BİR KOLONİ

Atina'lılar, Karadeniz sahillerindeki ticareti tehlikeye sokan korsanlar nedeniyle, Sinop'un ihtiyaç duyduğu balık, mısır ve tahtanın nasıl güvenli bir yolla ithal edilebileceğini düşünmeye başladılar. M.Ö. 444 de, "Pericles", ticareti korumak amacıyla, Karadeniz'i ve Sinop'u ziyaret etti. Ve Sinop'u Atina'nın bir vilayeti haline getirmeyi kararlaştırdı. Teğmenlerinden "Lamachus" a, Sinop hükümetini gaspeden "Tomesilaus"u önlemesi için 13 gemi bıraktı. Pericles Atina'ya döndüğü zaman , şehir Sinop'un kolonizasyonu lehine oyunu kullandı ve 600 gönüllü kolonisti yenilen zorbanın evleri ve arazilerini almaları için Sinop'a gönderdi. M.Ö. 431'de "Peleponnesian" savaşı olduğunda, Sinop Atina'lıların Amisus'u da kurdular ve şehre "Piraeus" adını verdiler. Ve Amisus'u, Sinop'tan bağımsız bir şehir haline getirdiler. Yolların da yapılmasıyla, Piraeus ticarette Sinop'la rekabet etmeye başladı. Sinop'un refahı deniz ticaretine dayanmaktaydı ve karadan Piraeus'da olduğu gibi ulaşılması hayli zordu. Fakat Sinop diğer kolonileri olan Trapezus, Cotyora ve Cerasus'u elinde tutmayı başardı ve ticaretine devam etti.Şehirde, Miletlilerinin gelenekleri de yitirilmedi. İyon'ya konfedarasyonunun hamisi Poseidon Heliconicus ve Miletlilerin favori tanrısı Apollo, hala ağırlıklarını hissettirmeye devam ettiler. Sinop'taki kazılarda sıklıkla bulunan Yunan adası Cos'un iki kulplu çömlekleri ve Atina'nın siyah sırlanmış çömlekleri Atina'lıların buraya verdiği büyük önemi göstermektedir. Atina kolonizasyonundan sonra Sinop, demokrasinin altın çağına ulaştı. Daha sonra, Aristo, Sinop'un yapılanmaya değer olduğunu anladı ve coğrafyacılar Sinop'a ilişkin özelliklerle haritalarını çizmeye başladılar. Yunanlılarca bilinen iki büyük nehir Nil veDanube idi. Yunan coğrafyası, bu iki nehrin kuzey ve güneyden düz bir şekilde aktığını ve ikisinin de aynı meridyende olduğunu düşündüler. Çizdikleri bu meridyen Sinop'tan da geçen meridyendi.

M.Ö. 412' de, ünlü Cynic filozof, Diyojen Sinop'ta doğdu. Gerçi, bir filozof olarak ününü Sinop'ta elde etmemişti. Onun Sinop'taki doğumu başkan Dwight D. Eisonhower'ın Texas'ta doğmasıyla aynı karakterdedir. İkisi de doğdukları yerde ünlenmemişlerdi. Diyojen'in babası bir bankacıydı ve sahte para basımı nedeniyle halk tarafından suçlanmıştı. Daha sonra, Diyojen ve babası, Icesias, sinirli Yunan'lıların ellerinden kaçmayı başardılar. Atina'da Diyojen Antisthenes'in okuluna katıldı ve buradan ününe kavuştu. M.Ö. 323'de, Corinth öldü.

ON MİLYONLARIN İLERLEYİŞİ

M.Ö. 401 'de, Yunanlılar Farslı yönetime karşı devrim yaptılar. Tüm Yunan şehirlerindeki halk dövüşmek için biraraya geldi. Generallerinin öldürülmesinden sonra, savaş aleyhlerine dönmeye başladı. Askeriye'de geri kalan 10 bin Yunan'lı Yunanistan'a geri dönmek için Xenophon'u lider olarak seçtiler. Daha sonra, Anadolu'ya doğru yürüyüşe geçtiler ve deniz yolu ile Karadeniz sahillerine geri döndüler. Trapezus,Cerasus ve Cotyora'daki Yunanlı halk, bu geri dönen 10 bin Yunanlıdan hiç de hoşnut değillerdi. Aynı zamanda bu insanlar, gıda, giyecek, ilaç ve barınma bakımından zor şartlarda olmalarına rağmen oldukça iyi bir şekilde organize olmuşlardı. Trapezus ve Cerasus'lu Yunan'lılar onlara besin sağladılar. Gerçi, Cotyora'daki Yunan'lılar yanlış anlama nedeniyle onlara besin ve barınma bulmaya devam ettiler. Cotyora'lı Yunanlılar kısa bir süre sonra Sinop'a şikayette bulundular ve bunun üzerine Sinop delegasyonunu gönderdi. Delegasyon lideri, "Hecatonymous" tu. Bu 10 bin insana yaptığı konuşma şöyle idi.

"Askerler, Sinop şehri sizleri tebrik etmektedir.Barbarlara karşı zafer kazanan Yunan'lılar. Buraya sağ salim gelmenizden dolayı çok mutluyuz; Çünkü yolculuğunuz boyunca birçok badire anlattığınızı duyduk. Bizler Yunan'lı olduğumuz için, bize Yunan'lı gibi davranacağınızı umuyoruz. Biz size zarar vermedik, fakat Cotyora'daki halk besinlerini zorla aldığınızı söylemektedir. Biz bunun böyle olduğunu düşünmüyoruz ve kendimizi savunmamız için bir araya gelmenizin şart olacağını düşünüyoruz."

Xenophon şöyle cevap verdi, "Sinop halkı, buraya vücudumuz tek parça halde geldiğimiz için gururlu ve müteşekkiriz. Savaşmak ve ganimetlerimizi aynı anda taşımak için zamanımız yoktu. Şimdi buradayız, Yunan şehirleri arasında, Trapezus'da bize besin verdiler ve biz onların karşılığını ödedik. Ayrıca bize verdikleri hediyeler için de şükranlarımızı sunduk. Gücümüzü tercih edenlere, verdik. Kendinize sorun bizler nasıl ziyaretçileriz. Şimdiye kadar, yerlilerden sadece ihtiyacımız olanı aldık. Cotyora halkından ne almak istediysek, satın almak istediğimizde de bize vermek istemediler. Bizim dostluğumuzu istemedikleri görünümü verdiler, çünkü bizim yaralı ve hasta olan insanlarımıza bile yardım etmediler. Bahsettiğiniz birliği oluştursanız bile, sizinle ve sizin oluşturduğunuz birlikle savaşmaya hazırız. Zaten biz çok büyük güçlerle savaştık ve kazandık. Paphlagonia krallığının, sizin şehrinizi ilgilendiren emellerinin olduğuna dair söylentiler var. Eğer bize ihtiyacı olursa, onun hırsını gerçekleştirmesine yardımcı olabiliriz.

Daha sonra Sinop büyük elçilerinden birisi söz aldı," Sonuç olarak, bir yanlış anlama var. Çünkü, biz savaş istemiyoruz. Sinop'a geldiğinizde, biz sizi en iyi konukseverliğimizle hoşgeldiniz dedik. Cotyora halkına neye ihtiyacınız varsa vermelerini isteyeceğiz."

Bundan sonra, herşey olağan seyretti. Hectonymous, düşman barbarlarla karşı karşıya gelmemeleri için onların daha iç bölgelere ilerlememeliri için uyardı. Sinop için uygun olmamasına rağmen, onlara gemi geçişleri ile ilgili yardımcı olacaklarını Xenophon ve topluluğa belirtildi. "Sinop'un sağlıyamadığı gemileri, eğer Heraclea'ya (Ereğli) karayolu ile giderseniz oradan elde edebilirsiniz" denildi. Xenophon ve topluluk Hecatonymous'un planı üzerinde büyük ölçüde anlaştılar; fakat Xenophon orduyu ikiye bölmek istemedi ve dedi ki, "Ya biz hep birlikte gideceğiz ya da hiçbirimiz gitmeyecek," Daha sonra, gerekli hazırlıkların yapılması için Hecatonymous'la birlikte Sinop'a geri dönecek olan delegasyonu tayin etti. Aynı zamanda, topluluk arasında kendi öz vatanlarına dönmekten ziyade kolonilerin gerisinde kalınmalı mı yoksa kalınmamalı mı diye tartışma vardı. Xenophon dedi ki, "her şartta birbirimize kenetlenmeliyiz, çünkü gittiğimiz her yolda başarılı olabilmemizi sağlayan faktör bizim büyük bir topluluğa sahip olmamızdır."

Sonra, bir seçim yapıldı, ve varılan karar, yeni bir şehir bulmaktansa tüm ordunun öz vatanlarına geri dönmesi yönündeydi. Daha sonra, Sinop'a doğru ilirlediler ve İnce Burun'da liman olan Harmene'nin dışında kamp yaptılar. Ayrılmaları için gerekli olan gemileri elde edene kadar 5 gün boyunca orada kaldılar. Yeterli erzağı ve 1500 sürahi şarabı Sinop halkından aldıktan sonda, Xenophon Harmene'nin kutsal tepesinde, Sinop halkına şükranlarını belirtmek, on bin kişinin güvenliği ve eve dönüş yolculuğunda başarıya ulaşmaları için zeus'a iki kurban verdi.

ÖZGÜRLÜK İÇİN SON BAHİS

Sinop coğrafi konumu nedeniyle, Farslıların idaresinden kurtulmaya ve özgür bir şehir devleti olmaya devam etti. Gerçi, kısa bir süreliğine, M.Ö. 370'de, Kapadokyalı isyancılardan olan Datame'ler tarafından işgal edilmişti. Bu yönetim altında, Sinop tekrar eski pozisyonunu ele geçirdi.

Alexander'ın saldırı ihtimalini, Sinop hiç de göz önüne almamıştı. Fars kralına karşı sözde boyun eğmeleri Sinop için bir gurur kırıcı durumdu, fakat bu boyunduruk altında dahi bağımsızlıklarını devam ettirebildiler. Yeni hükümranlık ihtimali ve birçok Yunan'lı paralı asker yeni bir bela anlamındaydı. M.Ö. 334'de, Alexander Fars'ın fethine çıktı. Aynı zamanda, Anadolu'nun kuzey sahillerindeki Yunan şehirlerini de dikkatle inceliyordu, Fars kralını yendikten sonra, Sinop'un büyük elçisiyle biraraya geldi, ve Sinop'luların daha önceden sahip oldukları özgürlüklerini devam ettirebilmeleri için onları evlerine geri gönderdi. Bu zamanda, Pirdeus, Farslı zorba bir hükümdarın kontrolü altındaydı; Farslılara karşı Alexander'ın zaferiyle, şehre Amisus ismini geri verdiler ve tekrar hürriyeti geri getirdiler.

Alexander'dan sonra, Selçuklulardan ve hatta Pontus krallarından bile bağımsız bir konumdaydı, Sinop. Fakat Sinop, Diodochi'nin bölünmüş yönetimi nedeniyle içeride sıkıntılı günler yaşıyordu. Katı yönetim ve anarşi yıkılmalarını izledi ve zorba hükümdar "Scydrothenis" yönetimi ele geçirdi. Bu sırada, Mısır hükümdarı, Mısır'daki yeni tapınağı için Sinop'tan Serapis'in heykelini büyük bir para karşılığında aldı. Sinop yönetimi zorba hükümdarların ellerinde kaldı ve M.Ö. 3. yüzyılda bağımsızlığını elde etti. Müttefiği olabilmek için, güçlü Yunan adası Rodos ile yakınlaşmaya başladı. Bu müttefiklik, M.Ö. 220'de, Mithridates II'nin Sinop'a atağını önledi ve bu Pontus kralının şehirle ilgili daha ileriki planlarının gerçekleşmemesini sağladı.

BÖLÜM 3

PONTUS'UN YÜKSELİŞİ

M.Ö. 185' de, Pharnaces I Pontus'un kralı olduğunda, ataları tarafından güçlendirilmiş bir krallığı miras aldı, ilgisini çeken ilk şey kendi topraklarına komşu bir bağımsız şehrin varlığıydı. Sinop daha önceden büyükbabasının ataklarını önlemişti. Amisus gibi diğer şehirlerin bu krallığa bağlandığı zamanda, Cerasus ve Cotyora kolonilerine saldırmanın Sinop'u savaşa çekebileceğini gördü. Entrikların yardımıyla, Pharnaces I, M.Ö.183' de Sinop'u ele geçirdi. Bu durum kolonilerin ilhak edilmesini izledi. Rodos, hemen dostu olan Sinop'un bağımsızlığını kaybettiğinin farkına vardı. Rodos'lu halk lideri, Eumenes, Roma senatosuna protestolarda bulundu. Doğuyla çok da ilgili olmayan Roma, araştırma yapacağı sözüyle protestoları dindirdi. Gerçi, senatörlerden biri, senatonun Pharnaces'i kınamasından ve sinop'a dostlukları nedeniyle Rodos'u ve xEumenes'i övmesinden önce bir konuşma yaptı. Sinop Pontus'ların egemenliği altında kaldı. Pharnaces I, Paphlagonia ve diğer birkaç krallığa da saldırarak Pergamum'a karşı savaşını sürdürdü. Daha sonra Roma araya girdi ve Pontus kralının saldırısına devam ettirmesi halinde kendilerinin devreye gireceğini bildirdi. M.Ö. 178'de, Sinop'un Pontus'a bağlı kalması şartı ile Sinop fetihlerine son vererek Roma ile barış yaptı.

Sinop, yeni kralın gözünde çok önemli bir yer işgal etmeye başladı. Ve, onun favori şehri oldu, krallığının idaresini Sinop'a hareket ettirmeye başladı. Sinop, Pontus'taki en iyi limana sahipti, ve Pharnaces'in bu avantaja ihtiyacı vardı. Anadolu'ya saldırması engellendiği için, gözlerini Karadeniz'in karşısındaki Crimea'ya dikti. Bu bölgeyle büyük ticari ilişkileri vardı. Pharnaces I ölmeden önce, başkenti Ameseia (Amasya)'dan Sinop'a taşıdı. Oğlu, Mithridates V, tahta oturdu ve Sinop'ta sarayını inşa ettirdi. Mithridates V, babasının Roma'lılarla yaptığı anlaşmaları önemsemeyerek, Frigya'ya, Paphlagonia'ya, Kapadokya'ya, Galata'ya ve hatta Crete (Kıbrıs) adasına fetihlerine başladı. Kraliçesi, Laudice, yönetimi kendi eline almak isterken, eşi M.Ö. 120'de suikasta uğradı. Daha sonra kraliçe, Roma ile ilişkilerini sağlamlaştırmak için Pontus güçlerini fetih bölgelerinden geri çekti ve ordusunu azaltmaya başladı. Sonrasında, Sinop'taki sarayında zengin bir yaşam sürdü.

BÜYÜK MİTHRİDATES

Büyük Mithridates M.Ö. 132'de, Sinop'un Pontik sarayında doğdu. Babasının suikastından çok uzun bir süre geçmeden, kendisinin öldürüleceğinden korkarak Pontus'un iç bölgelerine kaçtı. Mithridates, Yunan dili ve kültürünü tercih etti ama atalarının kanlarına önem vermesinde olduğu gibi birçok Fars geleneğini de muhafaza etti. M.Ö. 111'de, Mithridates annesine karşı ayaklanarak, çok fazla direnç gösterilmeden taçı ele geçirdi. Annesinin ve onun kardeşi, Chrestus'un çevirdikleri entrikaları sona erdirmek için onları idam ettirmeye mecbur kaldı. Aynı zamanda, Mithridates Sinop'un güzelliklerini zenginleştirmek için gimnazyum, tiyatro, kütüphane ve tapınaklar yaptırdı. Sinop, Pontus'un başkenti olmasından ziyade imparatorun koltuğu olduğu için çok önemliydi. Mithridates, Crimea' ın (Bundan sonra, Mithritades Boğaziçi'nin de kralı kabul edilir.) kontrolünü ele geçirdi. M.Ö. 95'e kadar, Kapadokya, Paphlagonia ve Galata'yı işgal etti. Ünlü Roma Generali, L. Cornelius Sulla bir elçi olarak Mithridates ve müttefiki Bithynia ile ilişkilerini kopardı. Ve, Kapadokya ve Bithnyia'yı da içeren yeni yeni bir istilaya başladı. Roma'nın protestosu üzerine, tekrar geri çekildi. Kısa bir süre sonra, Monius Aquilius emrindeki Roma'lılar, Bithynia'dan Nicomedes, Galata'dan Cassius ve Sicilya ve kapadokya'dan Opius Pontus'a saldırmaya karar verdiler. Fakat, Mithridates tarafından yenilgiye uğradılar. Büyük ordusuyla birlikte saldırganları Anadolu'dan çıkıncaya kadar takip etti. Sonrasında, Milet, Pergamum ve diğer birçok Yunan ada ve şehirleri ilgisini çekmeye başladı. Cassius, Rodos'a kaçtı, orada muhteşem surları güçlendirmeye devam etti. Bu sırada, Mihtridates Pergamum'a karşı operasyon için ordusunu topladı, fakat Sinop devamlı definelerinin ve savaş ganimetlerinin toplandığı bir yer olmaya devam etti. M.Ö. 88' de, Roma emperyalizmine kini olan Mithridates, 80 bin kadın, erkek ve çocuk Roma'lıyı boğazlattı ve geri kalan ömründe Roma'lıların gazabına uğradı.

Mithridates, Delos adasından Atina'ya Apollo'nun kutsal kutularında hazinelerini gönderdiği zaman, Atina, Sparta ve Thebes Mithridates ile işbirliğine girdiler. M.Ö. 87'ye kadar, Mithridates tarafından fethedilen bir imparatorluğun başkentiydi. Roma, Hannibal'dan ziyade Mithridates'i karşılaştığı en korkunç düşman olarak nitelemektedir.

Sulla, 5 lejyondan oluşan ordusuyla Roma'dan hareket etti ve Atina'yı tekrar aldıktan sonra, Pontus güçlerini yenmeye başlayarak geri çekilmelerini sağladı. Savaş, M.Ö. 83'de, bir ateşkes ile sonlandı ve Mithridates Sinop'a geri döndü. Sinop'ta, krallığının Crimea ve Colchis bölgelerindeki ayaklanmaları bastırarak zamanını geçirdi.

SİNOP'TA SAVAŞ

Anadolu'daki Roma elçisi, Murena kendisini daha da zenginleştirmek için Sulla'nın ateşkesini önemsemeyerek Pontus'u işgal etti. Mithridates tarafından Halys nehrinde yenilgiye uğratıldı, ve Murena anlaşmayı bozduğu için Roma tarafından yeri değiştirildi. M.Ö. 76' da, Nicomedes öldü ve krallığını Roma'ya miras olark bıraktı. Sınırlarına yakın, Roma kuvvetlerinden ve M.Ö. 88'de ki boğazlatmalarının öcünden korkan Mithridates, M.Ö. 75'de Bithynia'yı işgal etti.

Lucullus (Lucullus Lucius Licinius), büyük roma kuvvetinin başı olarak, Mithridates'in Pontus'a geri çekilmesini sağladı. Laicullus Roma'dan Pontus'u istila etmek için emir beklerken,Mithridates büyük bir deniz filosu hazırlayarak Karadeniz'in batı kıyılarını istila etmeye niyetlendi ve Roma'ya karşı olan diğer kuvvetlerle de birleşerek İtalya'yı da istila etmek istedi. Fakat, deniz filosunun büyük bölümü karaya oturarak parçalandı. Bunun sonrasında, Laicullus Pontus'u istila etmeye başladı. Mithridates Cabira (Amasya'ya yakın eski bir kutsal şehir) yaçekildi ve orada savunma ordusunu hazırladı. Fakat, ihanet sonucunda kampının yeri Romalılara söylendi ve tüm ordusu dağıtıldı. Mithridates, bunun üzerine, Ermenistan'a kaçtı. M.Ö. 70'de Mithridates sürgünde olmasına rağmen, Heraclea teslim oldu, fakat Sinop ve Asimus sadık kaldı. Dört bir yanı çevrilmiş Sinop'a, Crimea'dan besin tedarik edildi, Sinop'un kontrolü Mithridates'in korsan arkadaşları olan, Leonippus, Cleocharas ve Seleucus'a bırakıldı. Fakat, Leonippus, Lucullus ve amiral Censorinus ile gizli görüşmelere başladı. Lucullus'un Yunan kültürüne hayran olduğunu ve Sinop'un bir atina kolonisi olduğundan dolayı çok önem verdiğini duydu. Ayrıca, Lucullus kendisinin bir liberal olduğuna inanıyordu ve Sinop'un bir Atina kolonisi olduğundan dolayı çok önem verdiğini duydu. Ayrıca, Lucullus kendisinin bir liberal olduğuna inanıyordu ve Sinop'un kurucusu Autolycus'un rüyasıyla ilgili batıl düşüncelere sahipti. Bu arada, Leonippus'un şehirle ilgili gizli planlarının olduğu anlaşılınca suikasta kurban gitti. Daha sonra Sinop donanması Roma donanmasını bozguna uğrattı. Mithridates'in oğlu Machares Roma ve Lucullus'un dostluğunu elde edebilmek için, Sinop ve babasıyla olan ilişkilerini kopardı ve Sinop'a gönderilecek olan besinleri Lucullus'a göndermeye başladı. Cleochares ve Seleucus, daha fazla direnç gösteremeyerek Sinop'tan ayrılmaya karar verdiler. Şehri ateşe verip yağmaladılar ve kendilerine direnç gösteren halkı da öldürdüler. Daha sonra, açık denize açıldılar. Şehrin ateşler içinde olduğunu gören Lucullus acil saldırı için emir verdi. Herhangi bir direnç gösterilmeden şehre giren Lucullus, yangınların söndürülmesi ve halkın öldürülmemesi emirlerini verdi. Gemilerine ulaşmadan birçok askeri öldürttü. Daha sonra, Sinop'a bağımsız şehir statüsünü verdi. Hemen sonrasında, Asimus ve Amasya da teslim oldu ve Pontus Romalıların eline geçti. Lucullus'un Pontus'da kaldığı sürece, Yunan şehirlerine zarar verilmedi. Pontus ve Machares'in Crimea'sından devamlı hediyeler aldı. M.Ö. 66'da emekli olup, Roma'ya geri döndüğünde, en zengin Roma generallerinden biriydi ve zenginliğini hiç yağmalama yapmadan elde etme ününe de sahipti. Lucullus, Pontus'taki çalışmalarını tamamladıktan sonra Ermenistan'ı istila etmeye başladı. Birçok zafer kazandı, fakat ordusu isyan etti. Bunun üzerine geri çekilmek zorunda kaldı.

Daha sonra, Mithridates bir Ermeni gücü ile Pontus'a geri döndü. Cabira da Fabius ve Triarius'u yendi, fakat Sinop ve Asimus'u geri alamadı. Sahil şehirleri donanmasız onun için gereksizdi. Daha sonra Pompey büyük bir orduyla Pontus'a geldi ve Mithridates tekrar kaçmak zorunda kaldı. Ermenistan tarafından sığınmasına izin verildi ve bunun üzerine Crimea'ya gitti. Orada müttefik kuvvetleri biraraya toplayarak, oğlu Machares'in üzerine yürüdü. Machares'i hapsetti ve ülkelerine ihanet eden diğerlerini de öldürttü. Bu arada, Pompey Ermenistan'a doğru ilerledi ve Tigarane kralını teslim aldı. Mithridates'i izlemek için Crimea'ya gitmek yerine, Judea ve Arabistan'a yolunu çevirdi.

Mithridates, Danube'ye geçmek ve İtalya'yı istila etmek için bir kuvvet oluşturarak Roma'lılara karşı bir teşebbüste bulundu. Fakat, askerleri ayaklandılar ve Mithridtes yalnız kaldı. Oğlu Pharnaces II, daha sonra kendisini kral olarak ilan etti. Mithridates kendi özel korumalarına oğlunun yeni kral olduğunu kabul etmelerini emretti, ve bir şatoya çekilerek yaşamına devam etti, ve sonrasında kendisini öldürdü. M.Ö. 63 yılıydı. Roma'nın 48 yıl başına bela olan bir insanın hayatı son buldu. Birçok savaşta bir efsane haline gelmişti. Pharnaces, doğduğu ve evi olan Sinop'a, babasının cesetini getirdi. Ayrıca, Pompey'e de hediyeler getirdi ve babasının öldüğünü ve Crimea yönetiminde Pompey7in dostluğuna da taahhüt edeceği mesajını verdi. Pompey, Sinop için Arabistan'daki işlerini hemen bıraktı. Sinop'ta Mithridatis'in cesedini görerek öldüğünü kabul etti. Mithridates'in zırhı ve tacı Romalı bir hazine avcısı tarafından çalındığı için, büyük bir defin ödedi. Darius Hystaspes'in 16. neslinden, ve bağımsız Pontus'un 8. Kralı olan ulu lakaplı Mithridates, Sinop'ta krala ait türbede seramoni eşliğinde gömüldü. (Bu türbelerin nerede olduğu henüz bilinmemektedir.) Pharcanes, Roma'nın dostu ve Crimea'nın kralı olduğu kabul edildi. Pompey, Lucullus tarafından kurulan hükümette değişiklik yaptı. Sinop ve yeni organize olan Bithynia-Pontus ilini de kapsayan tüm toplum aynı halktan kabul edildi ve Roma için sansürleri oluşturan yargıçlardan seçilen bir konsül tarafından tüm toplum yönetilmeye başlandı. Daha sonra Pompey Roma'ya geri döndü. M.Ö. 50' de, Pompey ve Ceasar arasında soğuk savaş başladı. Crimea kralı Pharnaces II, Pontus'un atalarına ait bir krallık olduğunu iddia ederek, Karadeniz kıyılarına ulaştı. Sinop'lular tarafından sevgiyle karşılandı ve Calvinus komutasındaki Romalıları yenerek Pontus'un başına geçti. Roma halkını ve yerlileri yağmalamaya başladı. Uzun süre kuşatma altında tuttuğu Asimus'ta, savaşma çağındaki tüm erkekleri öldürttü ve gençleri de sakatladı. Pontus'taki vahşilileri, Cesar'ın Mısır'dan dönmesinden sonra anlaşıldı. M.Ö. 47'de, Zela da (Amasya'ya yakın bir vadi) Pharnaces'in ordusu tamamıyla bozguna uğratıldı. Ve Sinop'a kaçmak zorunda kaldı. Sonunda, güvenliğinin sağlanması koşuluyla Sinop'tan gideceğini belirtti. Fakat Crimea'ya geri döndüğünde isyan çıktı ve öldürüldü. Böylece , büyük bir hükümranlık sona ermiş oldu. Pharnaces'e karşı Cesar'ın zaferi, Roma'ya "Veni, vidi,vici" mesajının gönderildiği önemli zaferlerden biriydi. Daha sonra Ceasar Bithynia'daki Nicea'ya gitmek üzere Zela'dan ayrıldı.

BÖLÜM 4

Bir Roma Kolonisi

Lucullus ve Pompey tarafından özgürlüğüne kavuşturulduktan ve Roma ile kaderini ayırdıktan sonra, Sinop bunun neticesini çekmeliydi. Nicea'da Ceasar bazı Roma kolonistleriyle karşılaştı ve onları Sinop'a göndermeye karar verdi. M.Ö. 45'de, Colonia Julia Felix Sinopensis isimli yeni bir roma kolonisi kuruldu. Kolonideki insanlar Roma vatandaşı olmayı sürdürdüler, topraklarının mülkiyet hakkı ve Roma'ya vergi ödemekten muaf olma gibi tüm haklara sahiptiler. Sinop toplumu, duoviri denilen iki yargıca sahipti. Yeni koloni tarafından piyasaya sürülen madeni paralar, C.I.F ya da C.I.F.S olarak kısaltılmışlardır. (Bu paraların çoğunluğu bakırdandı ve Sinop bölgesinde bulunmuştu) Topluluk, Cumhuriyet süresince şehir valisinin emri altındaydı. Agustus yönetiminde Bithynia ve Pontus senatonun koruması altına girdi. Roma senatosu yılda bir kez bir ön konsül toplardı. M.Ö.19''a, Augustus Roma''a döndüğünde, kızı Julia''ın eşi Marcus Agrippa'yı vekili ve doğu illerinin prokonsülü yaptı. M.Ö. 16'da, agrippa, eşi Julia ve iki oğluyla doğuya doğru seyahate çıkmayı kararlaştırdı. Agrippa, Anadolu'daki Yunan şehirlerinde oldukça ünlüydü. Bu sırada Agrippa Crimea'yla çok ilgilenmeye başladı, ve kendisine Scribonius denilen bir asinin Asander'a (Asander ününü Paharnaces II'ye başkaldırmasından sonra elde etti.) başkaldırdığını duyduğunda, Roma'nın prestiji için bu olaya karışmaya karar verdi. M.Ö. 14'de, Agrippa Sinop'a geri döndüğünde, Kırımlılar zaten Scribonius'a suikast yaparak öldürmüşlerdi. Bunun üzerine, Agrippa Polemo'yu yeni kralları olarak seçti. Fakat, Kırımlılar, Agrippa'nın kendi adayını zorla kral yapma niyetini gösterene kadar onu kabul etmediler. Agrippa sinop'a döndüğünde, oraya gemi ile gelen Judea Kralı Herod ile buluştu. Daha sonra bu ikili, Kırım'a ve Anadolu'ya bir sefer düzenlediler. Augustus zamanında, imparatorun tapınma şekilleri kurumlaştı ve diğer imparatorlarında yönetiminde devam etti.

M.Ö. 17'de, Germanicus Ceasar Roma'da bir zaferi kutlarken, amcası ve üvey babası Tribeus Ceasar ona "Farklı Prens" ünvanını ve diğer Anadolu illerinin komutasını verdi. Seyahatleri onu Karadenizden çok uzaklara götürdü. Sinop'a ulaştığında Sinop halkı tarafından eşi Agrippina'nın (Agrippina, Ceasar Augustus'un torunu, ve Marcus Agripppa ve Julia'nin kızıdır) bir heykeli dikildi.

HIRİSTİYANLIK

M.S. 35'den sonra, ilk Hıristiyan bayramından sonra, Hazreti İsa'nın müritleri yeni dini vaaz etme niyetiyle tüm dünyaya yayıldılar. Aziz Andrew'e Bithynia ve Pontus'ta vaaz etme görevi verildi. Amasya'da iken, Sinop yargıcından oğlunun hasta olduğuna dair bir mesaj aldı. Bunun üzerine Aziz Andrew acil olarak Amasya'dan ayrıldı. Sinop'a vardığında, oğlunun kadınlar banyosunda banyo yaptıktan sonra bir asi tarafından gaspedilmiş olduğunu açığa çıkardı. Asiyi yakalattı ve asinin anne ve babasını da oğlunun başına gelenlerden dolayı kınadı. Aziz andrew birçok insanın doğru yolu bulmasını sağladı. Ve sonrasında Nicea'ya doğru yola çıktı.

Aziz Paul ve aziz Luke'nin Bithynia ve Pontus'a gitmemelerinin olası nedeni, Aziz Andrew'in zaten oralarda yeni dini bildirmiş olması gerçeğinde yatmaktadır. Aziz Peter,Aziz Andrew ve diğerlerine yeni dini yaymalarını onaylamak için iki mektup yazdı. Bu mektupların ikisi de ilk olarak önemli bir toplum olan Sinop'un bulunduğu Bithynia-Pontus'a gönderildi. O, Roma'nın dediklerini yazdı, "Babylon'daki kilise sizleri selamlar."

Yaklaşık M.S. 110'da, Pliny'nin yönetiminde Bithynia ve Pontus bir imparatorluk şehri yapıldı. Pliny, detaylarla ilgili meselelerde imparatora danışması zorunluluğunda bırakıldı; onun mektuplarından, Sinop'u da içeren konularda devamlı düşündüğünü görmekteyiz. Sinop'ta, halkın da yardımını alarak şehirdeki su ihtiyacını karşılamak için bir su kemeri inşa ettirdi. Su kemeri inşasından sonra, iç tarafa doğru 16 mil daha uzatıldı. Bugün, bu kemerin bazı parçalarının Sinop'a girişteki surların içine inşa edilmiş olduğu hala görülebilmektedir. Aynı zamanda, Pliny, şehrin ruhsal refahı ile de ilgilendi, çünkü çoğu insan hıristiyanlığı kabul etmişti. İkinci yüzyılın ilk yarısında, Sinop bir psikoposa sahip olmak için gerekli olan kriterlere sahipti ve aynı zamanda, Marcion isimli bir hıristiyan dine karşı aykırı fikirlere sahip olduğu için şehirden uzaklaştırıldı.

M.S. 250'de Decian'nın son zalimliklerinde, Anadolu'daki Hıristiyanlar çok zulüm gördüler. İmparator Decian, tüm Roma İmparatorluğu üyelerinin Roma'nın resmi tanrılarına kurban edilmesini emretti. Bu ibadet, ibadeti uygun bulan bir veya birkaç komisyon üyesinin sadakatlarını kanıtlamalarından önce yapıldı. İbadeti uygun bulmayanlar ya hapse atıldı, ya sürüldü ya da öldürüldü. Decius ve diğer imparatorların vahşi zalimliklerinden dolayı küçümsemelerine rağmen, yollar ve halk inşa edilen diğer yapıların meydana getirdiği genel refahtan dolayı halk tarafından gözetildiler.

BİZANSLILAR

M.S. 315'de, Hıristiyanlık Büyük Konstantin tarafından imparatorluğun resmi dini ilan edildi. Ve 333'de, Kontantinapol şehrini kurarak burayı başkent yaptı. Bundan sonra, Sinop geri kalan Bizans tarihiyle bağdaşlaştırıldı. Roma gelenekleri 6. yüzyıla kadar ayakta kalmakta ısrar etti. 5. yüzyılda, Doğu, zamanın dine karşı saldıran insanları tarafından yağmalandı. 518'de, Jusatinian tahta geçti. Muhtemelen bu zamanda, Sinop'ta küçük kilise ve bir manastır yapıldı. Aynı zamanda bir de şato yapıldı. Bugün manastırda görülebilecek olan freskolar, manastırın orijinal freskolarından ve yapının diğer kısımlarından daha sonraki bir tarihe tekabül etmektedir. 7. yüzyılda, ilk haçlı seferinde Heraclius Farslıları tekrar kendi emrine aldığında, birçok Sinoplu genç Bizans ordusuna alındı. 8. yüzyılda, tamamen harap edilen manastırdaki ikonaların yoğunluğuna tanıklık etti. 832' de, imparatorluğa karşı Araplar tarafından yapılan isyanla zemini hazırlandıktan sonra, yerel bir general olan Theophobus kendisini Sinop'un yeni kralı olarak ilan etti. Konstantinopolün isyanlara karşı yeterince tepki verememesi ile birlikte başka ayrılıklarda meydana geldi. 9.yüzyılda, manastır restore edildi ve şehre muhtemelen Caesarae (Kayseri ) de yapılan gospellerin kopyaları ithal edildi. Aziz Matthew'un gospelinin el yazması Paris ulusal kütüphanesinde korunmaktadır. Bu, bir Fransız bahriyelinin Sinop'a tütün almak için gittiği zaman, 19. yüzyılın ortalarında keşfedildi. Dükkan sahibi, tütünleri bu el yazmasıyla sarıyordu. Bunun üzerine, Fransız asker dükkan sahibini durdurarak tezgahtaki geri kalan el yamasını korumayı başardı. Bugün, Sinop Codex'i olarak bilinen bu Bizans elyazması çok değerli olanlarından biridir.863' de, Bizanslı Amisus Ömer tarafından yağmalandı. Gerçi, Sinop'tan general Petronas komutasındaki Bizanslılar duruma müdahale ettiler ve Arab ordusunu dağıttılar ve Ömer'i öldürdüler. 1025'de ölen Bizans İmparatoru II Basil zamanında, imparatorluk başarının zirvesindeydi. Onun hükümranlığı süresince toprak miktarı ve zenginlik ikiye katlandı. Fakat 1101'de, imparator Romanus IV,ün Mantzikert'te Selçuklulara yenilmesiyle Bizans'ta gerilemeye başladı. Daha sonra, Comneni hanedanı 1204'e kadar tacı başına taktı. Bundan önce, Selçuklular Iconium'da durdurulmuşlardı. Fakat 1204'te, Palaeologi ailesi tarafından latin yönetimi kurulunca, Yunanlılar Konstantinapolun dışında ikiye bölündüler, biri Trebizond diğeri de Nicea' da olmak üzere. Bu bölünmeyle, imparator Türklerle etkili bir şekilde savaşamadı. 1205'te, Sinop Trebizond İmparatoru David Comnesus tarafından istila edildi. Nicea İmparatoru Thedore Lascaris kısa bir süreliğine Sinop'u elinde tuttu, fakat tekrar David Comnesus tarafından geri alındı. Sonunda, 1215'de, Sinop'taki savaşta Bizans kuvvetleri dağıtıldı ve David Comnesus öldürüldü. Ve böylelikle, Sinop Selçukluların yönetimine geçti.

KAPANIŞ

Sinop'un elden çıkmasından sonra, Konstantinapol'deki Bizanslılar ile Trebizond'dakiler arasındaki bağ da kırılmış oldu. Sinop Selçuklular tarafından yüceltildi ve bu Selçuklular bugüne kadar ayakta kalan surları tekrar inşa ettiler.1460'ta, Osmanlı İmparatoru Fatih sultan Mehmet tarafından alındı ve 1654'te kısa bir periyot haricinde Osmanlı İmparatorluğu'nun elinde kaldı.Sinop'un bugüne kadar ki geri kalan tarihi Türkiye ile birlikteydi.

Kitabının yazarı Sinop'un eski tarihini yazabildiği ölçüde yazmasına rağmen , birçok bilgi de kayıp. Sadece Sinop tarihinin belirli kısımları bize ulaştı, bu da dünya Sinop'a odaklandıktan sonra oldu. Sinop, diğer periyotlar süresince izole edilmiş halde ve bundan dolayı da bu devirlere ait tarihte kayboldu. Fakat, devam eden tarihi araştırmalar ve arkeolojik çalışmalarla, bu devirlere ait tarihte kayboldu. Fakat, devam eden tarihi araştırmalar ve arkeolojik çalışmalarla, bu karanlık devirlerde gün ışığına çıkacak. Sinop'ta kaynakları bilinmeyen birçok anıt var. Sinop boğazının en kuzeyinde, sahil boyunca, Roma kaynaklı yer altı mezarları var, fakat bu da şu anda bir spekülasyondan öteye gidemiyor. İnce Burundaki kutsal Harmene tepesinde, birçok anıt zarar görmüş durumda ve arkeoloji bunların kaynaklarını da gösterecek. Sinop müzesindeki birçok el yapımı eşya da sınıflandırılamadı.

Kaynak : H.Svoboda Sinop ın Ancient Times İ-eslie Payne Delaney Potography by Edward
Capyrıght 1960
 
M

mevhime

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

KONYA'NIN TARİHÇESİ VE KISA TANIMI


Cennet Yurdumuzun, adı eski devirlerden beri değişmeyen şehirlerinden biri de Konya'dır. Konya adının "Kutsal Tasvir" anlamındaki "İkon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran
ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, "İkonion" dur.

İkonion adı, İcconium'a dönüşürken, Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni söyleniş biçimlerine rastlanır. Bunlar; "Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium" dur. Bizans kaynaklarında "Tokonion" olarak geçen şehrimize yakıştırılan diğer isimler şöyledir:

"Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia..."

Arapların Kuniya dedikleri güzel kentimiz, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur: Konya...

Konya İli, M.Ö. 7. bin yılından beri yerleşim yeri olmuş, pek çok medeniyete beşiklik etmiştir. Yazının M.Ö. 3500'de kullanılmaya başlattığı hatırlanacak olursa, Konya'nın, ülkemizin en eski yerleşim merkezleri arasında yer aldığı söylenebilir.

Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, Dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, tarımın yapıldığı, ateşin kullanıldığı, yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı merkez olarak tanınır.

Çatalhöyük, Neolitik, Erbaba ve Karahöyük Kalkolitik, Alaeddin Tepesi, Eski Tunç Devri merkezleridir.

Tarih devirlerinde Hititler ve Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. Yüzyılda Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama krallığı, M.Ö. 2. yüzyılda Roma, M.S. 395'te Konya ve çevresine hakim oldular.

7. yüzyıl başlarında Sasaniler, bu yüzyılın ortalarında Muaviye komutasındaki Emeviler, şehri geçici olarak işgal ettiler.

10. yüzyıla kadar bir Bizans eyaleti olan Konya; Müslüman Araplar'ın akınlarına maruz kaldı. Malazgirt Zaferi'nden önce Konya'ya ilk gelen, Türk akıncıları Selçuklular oldu. (1069)

Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071'de Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i Malazgirt'te kesin bir yenilgiye uğratarak, Türkler'e Anadolu'nun Kapılarını açtı. Sultan Alparslan, zaferden sonra komutanlarına Anadolu'nun tamamen fethedilmesi görevini verdi.

" Gez Dünyayıda Gör Konyayı" diye Konyamızın nasıl bir medeniyet şehri olduğunu H.z Mevlana sözlerinde dile getiriyor.Konyayı hiç görmemiş veya tam gezememiş arkadaşlar için şehrimizin önemli yerlerini sizlere fotoğraflarla tanıtacağım



Yukarıdaki resimde Hz.Mevlananın Yeşil Kubbeli Türbesi ve Türbenin ön kısmındaki giriş bölümündeki havuz kısmı.Kimi yabancı turist ve yerli halk içine para atar ve dilek tutar.


Yukarıdaki resimde ise Konyamızın nadide yerlerinden olan adına türküler yazılan Şu an adı TCDD de adı Meram Ekspresi olarak kullanılan Konya İl Merkezdeki En yeşil ve en akarsuyu bol olan merkez ilçemizdir.Meram'a yazın gitmenizi tavsiye ederim ve orada Tavus Baba türbesini görmenizi şiddetle öneririm.Çok büyük bir Düşünür ve tasavvuf düşünürü olan Tavus Babanın türbesini yabancı ülkelerden gelen turistler çok yoğun olarak ziyaret ediyorlar.


Resimde görülen Camimiz ise Mevlana Türbesinin Batı tarafına kalan ve ibadete açık olan Selimiye camimiz.

Yukarıdaki resimde ise Selçuklu Anadolu Devletine Liderlik yapmış olan Alaaddin Keykubat ve diğer Devlet erkanından olanların Türbelerinin bulunduğu ve Dünyadaki En büyük Dönel Kavşak ünvanını kotuyan Alaaddin Tepesi.

Konyamızın uydudan merkezi yerlerinin resimleri .Sağ taraf köşeden numaralı yerleri bulabilirsiniz.

Büyük Şehir binamız ve arkadaki bina Kombassan Gökdeleni.

Konyamızın yönetildiği ve yaklaşık olarak 200 yıldır hizmet veren Valilik binamız.

İnce Minare Medresesi Selçuklu Anadolularından Günümüze kadar gelebilen zamanın çok büyük bilginlerini yetiştiren bir medrese olup şu anda kültür bakanlığınca müze haline getirilmiş Alaaddin Tepesinin batısında kalan bir konumdadır.

Mevlananın ünlü yedi öğüdü.Kıssadan hisse çıkarmaya gerek yok.Rehber önümüzde.

Konya Türkiyemizin alan olarak en büyük yüzölçümüne sahip ilidir.(Yüzölçümü 38257 km2 (göller hariç)'dir.İdari yönden, kuzeyden Ankara, batıdan Isparta, Afyonkarahisar, Eskişehir, güneyden, İçel, Karaman, Antalya, doğudan, Niğde, Aksaray illeri ile çevrilidir.

Burası ise Konyamızın kadınlarına önem verdiğinin bir kanıtı olan meşhur Kadınlar pazarımız.Daha eskiden çevre köy ve kasabalarda yaşayan insanlar şehir merkezindeki insanların gıda ve çeşitli ihtiyaçlarını karşıladıkları bu pazarda kadın satıcılar tarafından karşılanırmış.Günümüzde bu bayanlar yine vardır ve ticaretlerini yapmaktadırlar.

Nasreddin Hocamız şirin Akşehir ilçemizin Müstesna Fikir ve Mutahassıs adamıdır.fıkraları ile güldürmüş güldürürkende düşündürerek insanların bazı şeylerden ders almasını sağlamış ünü Dünyaya yayılmış bir Ermişimizdir.En bilinen fıkrası Akşehir gölüne maya çalmaya kalkmasıdır."Ya tutarsa"
Kurban
Hoca, bir sabah firtina sesi ile uyanmis.Pencereden disari bakmis, ne görsün ?! Kurumasi için ipe astiklari gömlek düsmüyor mu?! Baslamis bagirmaya:
-"Hatun kalk kurban kesmemiz lazim." Sabahin körü neye ugradigini sasiran kadin telasla sormus:
- "Kurban nereden çikti efendi."
- "Gömlegim, gömlegim ipten düstü.
- "Gömlek düstü diye kurban kesildigi nerede görülmüs?!"
- "Deme öyle hatun, ya içinde ben olsaydim !! (Az sadaka çok belayi def eder)

Karapınar, Konya'ya bağlı 2675 km2 yüzölçümüne ve yaklaşık 45 bin nüfusa sahip tarihi zenginlikleri olan bir ilçe. Pro-Hitit ve Hititler tarafından M.Ö. 2000 yıllarında kurulmuş. II. Selim tarafından Sultaniye olarak isimlendirilmiş, 1868 yılında ilçe olmuş ve 1934 yılında Karapınar adını almış.Türkiyenin tek ve en büyük çölü buradadır.Türk sinemasındaki çöl sahnelerinin çoğu burada çekilmiştir.5000 yıllık meke gölleri ile dünya gözdesi olmuştur.

Konya otogarı çoğunuz muhakkak uğramışsınızdır.

Bu resimdekilerde Konyamızın Silleli Seymenleri.Sille Konya çok eski bir yerleşke olup bizans imparatorluğundan kalma mezar ve kiliseler bulunmaktadır.Çok güzel bir piknik alanı ve göl manzarası vardır.Hatta Tek Türkiye filmi sille mağaraların da oralarda çekilmektetir.Orayada gitmenizi tavsiye ederim
Hatta gelin gezdiriyim.Rehberlik yaparım ;D
.
 
B

bir garip hafýz

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

MiM' Alıntı:
bu da benim ilçem; ŞAVŞAT


yahu şu şavşat ne kıymetli insanlar yetiştiriyormuş...sevgli nedim urhan hocamda şavşatlı....hocam var mı bi akrabalık..???​
 
G

garip_kul

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

DAMRAM' Alıntı:
İSTANBUL TARİHİ İSTANBUULDA DOGDUGUM ICIN ISTANBULUDA BEN EKLEYEM
İstanbul'un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlanmıştır.
M.Ö. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı'da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. Yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.

İSTANBUL TARİHİNDEKİ BELLİ BAŞLI DÖNEMLER
Bizantion (M.O. 660 - M.S. 324)
Yunanistan'dan gelen Megara'lılar M.Ö. 680'lerde Marmara Denizi'ni geçerek İstanbul'a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy'de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. "Körler Ülkesi" olarak da anılan Halkedon'un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660'larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega'lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu'nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı'ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara'lılar, komutanlarının adından hareketle, kente "Bizantion " adını verdiler. Bu yörede Megara'lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara'lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır.

Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu'nun etkisi başlamış ve M.Ö 146'da kent Roma'nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir.

73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar'ın tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 313'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus, Nicomedialılar'la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.

Roma İmparatorluğu'nun başkenti (324 - 395)
Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi.
I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı.

Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı Constantinopolis olarak ilan edildi.

Önce Aya İrini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Constantinus, kenti Hırıstiyan dünyası için önemli bir merkez haline getirdi.

Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 - 1453)
476'da Batı Roma'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'na dönüşmüş ve İstanbul da, bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.

6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. İmparator I. Jüstinyen yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543'lerde kentte görülen ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir.

7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar'ın saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar.

1204'de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü.

Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik'e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi.İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan'daki Epiros'ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmis hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul'u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul'daki Latin dönemi sona erdi.


Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453-1923)
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.
Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. İstanbul'un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşun güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz'lilerin elinde bulunan Galata'nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi 29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Bu tarihten itibaren İstanbul bir Osmanlı kenti oldu.

Fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri oluşturuldu.
Bizans'ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi.

Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler daha sonraki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459'da İstanbul her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer üçü ise surdışında yeralan ve "Bilad-i Selase" olarak adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve Silivri dahil), Galata ve Üsküdar'dı. 1457 sonunda eski başkent Edirne'nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, fetihten elli yıl sonra Avrupa'nın en büyük şehri haline geldi.

16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 8 Şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artçı sarsıntıları 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı, binlerce kişi öldü.

İstanbul, 1510'da Sultan II. Bayezıd tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.

1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde İstanbul birçok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak, gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda eser inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.

Lale Devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadrazamlığındaki 1718-1730 yılları, itfaiye teşkilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çeşitli fabrikaların inşasıyla İstanbul'un değişmeye başladığı dönemdir.

3 Kasım 1839'da Topkapı Sarayı'nın Gülhane Bahçesi'nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbul'da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul'da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.

Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi'nde Sarıyer'e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz'a doğru büyüdü.
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye'nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti'nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi'nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.

23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ve 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilanlarına sahne olan ve halk arasında "Üçyüzon Depremi" denen 1894 depreminde büyük zarar gören İstanbul', II. Dünya Savaşı'nın ardından 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri donanmasınca işgal edildi.

1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla İstanbul'un başkent dönemi sona erdi.
İSTANBULLUYUYMM
SAOL DAMRACIĞIM
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

bir garip hafız' Alıntı:
MiM' Alıntı:
bu da benim ilçem; ŞAVŞAT


yahu şu şavşat ne kıymetli insanlar yetiştiriyormuş...sevgli nedim urhan hocamda şavşatlı....hocam var mı bi akrabalık..???


eyvallah can hafize'm... yüreğine sağlık. evet, nedim hocam ile akrabalık olmasa da yakın köylümdür...​
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

Artvin Doğu Karadeniz dağlarını derin bir şekilde yaran Çoruh vadisinin sol yamacında 230-110 rakımı arasında,meyilli bir arazide kurulmuştur. M.Ö.2000 yıllarından kalan kalıntılara rastlanmaktadır.M.Ö.IX.yüzyılda Urartu hakimiyetine girmiş,I.yüzyılda Pontus Krallığına katılmış,V.yüzyılda Bizans egemenliğine geçmiş,646 yıllarında Halife Hz.Osman döneminde İslam topraklarına katılmış,Bizanslılarla İslam orduları arasında birkaç defa el değiştirmiş,bu değiştirmelerde Artvin nüvezi teşkil edilmiştir.

Müslüman ordularının akınlarını gözetlemek için 939 yılında Artvin Livane Kalesi yapılmıştır.Artvin’de 1068 yılından itibaren Selçuklu hakimiyeti başlamış,daha sonraları Gürcülerin eline geçmiş,tekrar Selçuklu hakimiyetinde Artvin yöresi Azerbaycan Atabegleri idaresinde kalmış,XIII.yüzyılda da Moğol ve İlhanlı istilalarına uğramış,XV.yüzyılda Akkoyunlu Osman Bey Çoruh boyların inmiş,Uzun Hasan ise bu toprakları Akkoyunlu hakimiyetine almıştır.Bölge daha sonra Gürcü istilasına uğrayınca Artvin Beyleri Trabzon Valisi Yavuz Sultan Selim’den yardım isteyerek Gürcüleri kovmuşlardır.

Kanuni döneminde Erzurum Beylerbeyi Dulkadirli Mehmet Han Yusufeli ve Artvin’i alarak Livane Sancağı kurup(1536-1537) Erzurum Beylerbeyliğine bağlanmıştır.1578’de Osmanlı-İran mücadelesi sırasında Osmanlı hakimiyeti sağlanmış,Çıldır eyaleti kurulunca da Artvin buraya bağlanmış,Livane Sancağı da merkez olmuştur. XIX.yüzyıla kadar Türk’lerin elinde kalan Artvin iki defa Rus işgaline uğramıştır.Haziran 1828 ‘de imzalanan Edirne Muahedesi ile Ahıska Ruslara terk edilince,Çıldır eyaletinin bozulması üzerine Artvin Trabzon eyaletinin Batum sancağına bağlı Livane kazası merkezi olmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonuna kadar sürmüş,5 Mart 1878 tarihinde imzalanan Ayestefanos antlaşması ile Batum,Kars Ardahan,Eleşkirt,Beyazıt ve Artvin Ruslara savaş tazminatı olarak bırakılmıştır.Bölge halkını yıldıramayacağını anlayan Ruslar,3 Mart 1918 tarihinde yapılan Brest Litavsk barışı ile halk oylaması sonucu %99’dan fazlası Türk hakimiyetini istemeleri neticesi Artvin savaşsız olarak Türklere bırakılmıştır.I.Dünya savaşı sonuna kadar işgalde bulunan Artvin halkı 1914 Kasımında direnişe geçerek Yüzbaşı İsmail Bey komutasında Melo sınır taburu şehir ve çevresini Ruslardan bir süre de olsa temizlemiştir.

2 Kasım 1914’de 18 Aralık 1917 ‘de imzalanan Erzincan ateşkes anlaşmasıyla Ruslar 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı öncesi sınırlarına çekilmiştir.Artvin Osmanluların elinde kalmış,imzalanan Mondros mütarekesi ile Artvin Osmanlıların elinde kalmış,imzalanan Mondros mütarekesi ile Artvin tekrar boşaltılmış,17 Aralık 1918’de İngilizler tarafından işgal edilmiş,İngilizler çekilirken de şehir Gürcistan’a bırakılmıştır.

Bu badirelerden sonra Artvin,T.B.M.M.Hükümetinin yoğun çabalarıyla 7 Mart 1921 sabahı Gürcülerin çekilmesiyle Türk topraklarına dahil edilmiştir. Artvin 4,5 ay süreyle Ardahan Sancağına bağlı kalmış,7 Temmuz 1921’de Artvin Sancağı kurulmuş,1924’de Türkiye İdari Teşkilatı değişikliğiyle vilayet olmuştur.1 Haziran 1933 tarihinde Artvin vilayeti kaldırılarak ,merkezi Rize olan Çoruh vilayetine kaza olarak bağlı kalmıştır.

4 Ocak 1936’da Çoruh vilayeti merkezi Artvin olmuş,20 yıl süreyle kullanılan “Çoruh” adı 1956 yılında “ARTVİN” olarak değiştirilmiştir.
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

Sinop - Sinop Kalesi[/COLOR]


Sinop’un, Yalı ve Kefevi Mahallerini kuşatan, İç ve Dış limanları arasında bulunan kalenin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Bazı kaynaklar kalenin yapımını Hititlere kadar indiriyorsa da bu durum kesinlik kazanamamıştır. M.Ö 72 yılında da Pontus Kralı IV. Mithridates Sinop’ta mabet, tiyatro, gimnasium ve saray yaptırmış, şehrin çevresini de surlarla çevirmiştir. Bunları izleyen dönemlerde kale Selçuklular (1215-1218), İsfendiyaroğulları (1434) ve Osmanlılar tarafından da 1451’de onarılmış ve eklerle genişletilmiştir. Bu döneme ait h.612 (1215), h.615 (1218),h.838 (1434) ve h.855 (1451) tarihli onarım kitabeleri kalede bulunmaktadır. Bu kitabelerde surları yaptıran kumandanların isimleri yazılıdır. Selçuklular limanı kontrol amacıyla kaleye bir iç kale eklemişler, burç ve kulelerle de daha güçlendirmişlerdir.

Moloz taş, kesme taş ve tuğla taşlar harç güçlendirilmiş ve sur duvarları ile iç kale yapılmıştır. Kalenin burçlarını Selçuklu Sultanı I.İzzettin Keykavus 1215-1218 yıllarında yaptırmıştır.

Sinop’un güneyinde, iç limana bakan kale deniz kıyısında birbiri içerisine geçmiş olarak iki bölümden meydana gelmiştir. Kaynaklardan kalenin dört kapısı olduğu öğrenilmektedir. Ancak Evliya Çelebi bu kapıların isimlerini belirtmiş ve onlara iki kapı daha eklemiştir. Bunlar Kum Kapısı, Meydan Kapısı, Tersane kapısı, Yeniçeri Kapısı, Dabağhane Kapısı ve Lonca Kapısıdır. Ayrıca Dış kalede bir de Deniz kapısı bulunuyordu. Bu kapıların her biri ikişer kanatlı demir kapılardır.

Sinop Kalesinin bugünkü durumuna göre, dış kalenin uzunluğu kuzeyde 800 m, doğuda 500 m. güneyde 400 m. batıda 270 m.dir. Sur duvarlarının kalınlığı 3 m.yi bulmaktadır. Güneydeki iç kale ise 9.500 m2. lik bir alana yayılmıştır. Kuzeydeki iç kale ise 16875 m2 dir.

Kuzeydeki İç Kale Sinop’un batısında olup, güneyi ile kuzeyi denize karşıdır. On bir burçla desteklenen İç Kalenin duvarlarında antik çağlara ait mimari parçalardan, sütunlardan, sütun başlıklarından, metoplardan yararlanılmıştır. Buradaki surların yüksekliği 18-22 m. arasında değişmektedir. Duvar kalınlıkları 3 m. bulmaktadır. Ayrıca bu bölümde kaleyi bir uçtan diğer uca kadar uzanan gezinti yoluna da yer verilmiştir. Selçuklular Sinop’u ele geçirdikten sonra önüne uzun bir sur duvarı eklemişlerdir. Buradaki duvarlar yapılırken şehirdeki antik çağlara ait yapıların taşlarından yararlanmışlardır. İç Kale savunmanın depo ve cephaneliği niteliğinde idi. İçerisinde İbrahim Bey Camisi vardı. Sonraki yıllarda bu cami ile birlikte depolar yıktırılmış, içerisinden bir yol geçirilmiştir. İç Kale kuzey ve güneyde iç içe iki bölümden meydana gelmiştir. Güney bölümü diğerine göre daha alçak olduğundan sonraki yıllarda burası hapishane olarak kullanılmıştır.

İç Kaleye yol geçirilmeden önce dehlizli büyük bir kapıdan girilirdi. Büyük olasılıkla bu kapı Evliye Çelebi’nin Lonca Kapısı dediği kapıdır. Lonca kapısı üzerinde 0.70x1.00 m. ölçüsünde
Selçuklu nesihi ile yazılmış bir kitabe vardır. Bu kitabeleri M. Şakir Ülkütaşır okumuş ve yayınlamıştır.

Kitabe:

“Bu burç Allahın rahmetine kavuşan Halepli Ketenci oğlu Ebu Ali’nin yaptığı iştendir.”

Bu kitabeden başka İç Kale’nin doğusunda eski hapishane burcunda 0.40x0.55 m. ölçüsünde Selçuklu nesihi ile yazılmış bir başka kitabe daha bulunmaktadır.

Kitabe:

“Galebe çalıcı sultan, dünyanın ve dini şerefi Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında, yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu burcu, zayıf kul, Yüce tanrının esirgemesine muhtaç, korunası Nakiyte (Niğde) ile dolaylarının sahibi Zeynüddin Beşare Elgalibi 612 (1215) yılında yaptırdı.”

Buradaki burcun güneyinde 0.80x1.10 m. ölçüsünde Farsça bir kitabe bulunmaktadır.

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında yüce Tanrının tevfikiyle bu burç ile kale bedenini, Ulu tanrının rahmetine muhtaç Simre Beyi Bedrüddin Ebubekir 612 (1215) yılı Rebiülahirinde yaptırdı. Bu kitabeyi Kayserili Yavaş yazdı.”

Burcun solunda da Selçuklu Nesihi ile yazılmış 0.80x10.00 m. ölçüsünde bir kitabe bulunmaktadır. Bunun altında ise Grekçe yazılı bir kitabe daha görülmektedir.

Kitabe:

“Galebe çalıcı ulu sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Halifenin burhanı fatihler babası Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında ve onun izniyle bu burcu ve kale bedenini, zayıf kul, Yüce Tanrının rahmetine muhtaç ve Kayseri dolayları sübaşısı Bahaüddin Kutluğca 612 (1215) yaptırdı.”

İkinci burcun üzerinde yine Selçuklu nesihi ile yazılmış kitabeler bulunmaktadır:

“Yoktur tapacak, çalaptır ancak, tekdir O; yoktur, ortağı; Muhammettir yalavacı. Tanrının öğüşü ona.”

“Bunu yapan Kayserili mimar Artuğ oğlu Mübarizüddin Mes’ud’dur. Yazıyı Necmeddin Yavaş 612 yılı Rebülevvelinin ikinci gününde yazdı.”

İç Kale’nin batı yüzünde burcun üzerindeki kitabeler ise Candaroğulları dönemine aittir. Buradaki h.833 (1429) tarihli, 0.75x1.15 m ölçüsündeki kitabede;

“Yüce tanrının yardımına mazhar olmalarıyla bu burcun ve bedeni Yenici Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, Fatihler babası müminlerin emirinin Halifenin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında, Ulu çalabın rahmetine muhtaç Emir İmadeddin Ayas, Celalüddin Kayseri ve Saracüddin Ömer adlı zayıf kullarla Sıvas valileri Kul Yusuf Oğlu İsmailin mütevelliliğiyel 612 yılı Cemaziyelevvelisi tarihinde imar etti.” Yazılıdır.

Kalenin batıdaki ikinci burcunun kuzeye bakan yönünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

“Tanrıdan başka tanrı yoktur. Tekdir O; ortağı yoktur onun. Muhammet Tanrının yalavacıdır. Bu burçlarla bedenleri ve üç köprüyü zalıf kul, Çalahın rahmetine muhtaç Mübarizüddevle ved-din Kaymaz oğlu Behram Şahta Amasya Beyleri, Tanrının yardımı rastlamakla, Yüce yenici Sultan, Ulu Şehinşah dünyanın ve dinin değeri, müminlerin emirinin ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus devrinde 612 imar etti.”

İç Kalenin batısındaki sur duvarları üzerinde 0.85x0.85 m. ölçüsünde bir kitabe daha bulunmaktadır:

Kitabe:

“ Galebe çalıcı Sultan, dünyanın ve dinin şerefi, fatihler babası, müminlerin emiri olan zatın ulağı Keyhüsrev oğlu Keykavus’un zamanında Yüce Tanrı’nın tevfikiyle bu kale bedeninin Ulu tanrının rahmetine muhtaç Mihranlı Ali oğlu Mübarizüddin Abdullah 612 yılında yaptırdı.”

Kalenin kuzey yönündeki kitabe:

“Ereğli beyi, Tanrının yardmının rastlamasıyla yenici Sultan Dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında Honas’la vilayetlerinin yeni, zayıf kul, Yüce tanrının rahmetine muhtaç Esedüddin Ayas Elgalibi 612 yılı Rebülahırında bu kale bedenini onardı. Mimar Sixistos.”

Kalenin güney yüzünde de iki ayrı kitabe vardır:

“Ereğli Beyi, Tanrının yargılamasına muhtaç kul Şücaüddin Ahmet bey bu kale bedenini, yenici Sultan, dünyanın ve dinin değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus emriyle 612 yılı Rebiülahir ayında onardı.”

“Tanrı yardımının raslamasiyle Kırşehir ve Aksaray Bey, dinin dayancı, dinin kılıcı, Tanrının rahmetine muhtaç, zayıf kul İldeniz Yenici Sultan, dünyanın değeri Keyhüsrev oğlu Keykavus zamanında 612 Rebiülahiri tarihinde bu kale bedenini onardı.”

Kale surları 10-15 m. yüksekliği arasında değişmektedir. Kalenin doğu surları sağlam bir durumda günümüze gelebilmiştir. İç Kalenin ise batı duvarları yıkılmıştır.
İç Kalenin Sinop’a bakan kapısı üzerindeki kitabede aynı zamanda Alanya Kalesini yapan Mimar Ebu Ali-ül Halebi tarafından tersane ile birlikte kalenin yapıldığı yazılıdır. Kalenin kara kısmına da hendekler kazılmıştır.

Selçuklu döneminde İç kalenin bir bölümü tersaneye dönüştürülmüş ve dönemin en güzel savaş gemileri burada yapılmıştır. Osmanlılar da bunu sürdürmüş ve burada kalyonlar, kadırgalar yapılmıştır.

Güneydeki İç Kale Meşrutiyetten sonra siyasi cezaevi olarak kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra bu hapishanede tutuklulara el sanatları öğreten modern bir cezaevi niteliğini kazanmıştır. Buradaki cezaevi l997 yılında boşaltılmış ve 1999 yılında da Kültür Bakanlığı’na tahsis edilmiştir. Restore edilen cezaevi sosyal etkinlik alanı olarak düşünülmüş, galeriler, konferans ve toplantı salonları, kafeteryalar ile bir kültür yapılar topluluğuna dönüştürülmüştür.


Sinop - Tatlıca Şelaleleri (Erfelek)


Tatlıca Şelaleleri (Erfelek)

Sinop ili Erfelek ilçesine 15 km. uzaklıktaki Erfelek Barajı yakınında yirmi sekiz adet şelale bulunmaktadır. Dar bir vadi içerisinde 2 km. uzunluktaki yürüyüş yolu çevresinde şelaleler sıralanmıştır.

Yörenin doğa harikası olarak nitelendirilen bu şelalelerin aktığı yerde yüzmeye elverişli göller bulunmaktadır. Şelalelerin sırtlarındaki dağlık alanlarda ise dağ sporları, doğa yürüyüşü ve trakkking gibi spor faaliyetlerine uygun ortamlar vardır. Ayrıca bu şelalelerin çevresi yöre halkı tarafından dinlenme ve mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

Hasandere Şelalesi

Sinop ili Erfelek ilçesinin 4 km. doğusundaki Hasandere Köyü’nün ortasından geçen derenin döküldüğü yerde yüzmeye uygun bir göl oluşmuştur.

Bu göle dökülen Hasandere Şelalesinin yanı sıra çevresinde diğer şelaleler de bulunmaktadır.

Deli Kızın Şelalesi

Erfelek ilçesinin Soğucalı Köyü, Kıran Mahallesi yakınında, Karasu Çayı’na dökülen dere üzerinde Deli Kızın Şelalesi bulunmaktadır. Şelale 15 m. yükseklikten dökülmekte olup, çevresi piknik ve mesire alanı olarak kullanılmaktadır.


Sinop - Alaüddin - Ulu Camii

Sinop il merkezinde bulunan bu cami Ulu Cami, Büyük Cami ve Alaüddin Camisi isimleri ile de tanınmaktadır. Sinop’un en büyük camisi olan bu yapının, Selçuklu Sultanı I.Alâüddin Keykubat tarafından 1214 yılında yapımına başlanmış ve Selçuklu Veziri Muinüddin Süleyman Pervane tarafından 1267 yılında tamamlanmıştır. Candaroğlu Beyi Beyazıt tarafından 1385 yılında genişletilmiş, Sinop Mutasarrıfı Tufan Paşa tarafından da 1851 yılında da onarılmıştır.

İbni Batuta Sinop’a geldiği zaman bu camiyle ilgili seyahatnamesinde şunları yazmıştır:

“Sinop’un camii en güzel mescitten biridir. Ortasında bir su havuzu bulunur. Bu havuzun fevkinde, dört ayak üzerine mebni bir kubbe mevcuttur. Her ayağın yanında rühamdan iki sütun mevzuudur. Bunların fevkinde bulunan mahfile ahşap bir merdiven ile çıkılır. Bu, Sultan Barvana İbni Sultan Alâüddin Rumi’nin eseri binası olarak, mumaileyh Cuma namazını meskûr kubbenin üstünde edâ ederdi. Badehû oğlu, Gazi Çelebi canişini oldu. Onun vefatında salihfülbeyan Sultan Süleyman Sinop’u zaptetti”.

Selçuklu dönemi plan tiplerine uygun olarak enine uzanan dikdörtgen, 22.00x66.00 m. ölçüsünde, duvarları bir sıra tuğla, bir sıra kesme taştan yapılmıştır. İbadet mekânının üzeri beş kubbe ile örtülmüş, bahçesine şadırvan, İsfendiyaroğulları zamanında da avlunun kuzeyine İbrahim Bey’in türbesi yapılmıştır.

Caminin kuzey yönünde 12 m. yüksekliğinde bir duvarla çevrilmiş 30x79 m. ölçüsünde bir avlu vardır. Bu avlunun kuzey, doğu ve batıya açılmış üç kapısı bulunmaktadır. Bu avlunun kuzey ve batı kapıları üzerinde kitabeler bulunmaktadır.

Kitabe:
“Yalavacımıza ve kendilerine rahmet olan Allah’ın senâları olan kulun Süleyman Nebi’nin, ey Tanrım bana ve babam da anama ihsan buyurduğun nimete şükredeyim ve hoşlanacağın iyi işi yapayım diye ilham eyle ve beni rahmetinle salâh ehli kullarının arasına koy dedi, yolundaki dua dizisine katılarak sana dua ediyorum. Çünkü sen onun duasına icabet ettin ve ricasını fazlında gerçekleştirdin. Yarabbi aramızı temiz adla birleştirdiğin gibi gönüllerin husulunda ümmetçe aramızı açma. Çünkü rahmetin her istekten daha büyüktür. Rağbeti gerçek olan İslâm dininde akıbetini Tanrı iyi adesi zayıf kulun Mehmet oğlu Ali’nin oğlu Süleyman sana yönelmiştir. Emeli rahmetindedir. Sana niyetini ve emelini arılaştır. Bu bina h.666 (1267) yılının ayında yapıldı.”

Batı kapısının üzerindeki kitabe h.787 (1385) tarihli olup, Candaroğullarından Celalüddin Beyazıt’ın tamir kitabesidir. Ayrıca bu kitabenin üzerinde h.1267 (1851) tarihinde Sultan Abdülmecit zamanında Mutasarrıf Tufan Paşa’nın onarım kitabesi de bulunmaktadır.

Camiye avludan beş kapı ile girilmektedir. İbadet mekânının üzeri biri büyük olmak üzere üç kubbe ile örtülmüştür. Ayrıca batı ve doğu yönünden de birer küçük kubbe ile ortadaki üç kubbe desteklenmiştir. Caminin mihrabı beyaz mermerden olup, bezemeli olarak iç içe iki mihrap görünümündedir. Mihrabın çevresi çiçekli kabartmalar halinde çepeçevre Ayatel Kürsü ile çevrilmiştir. Bu mihrap yanındaki minber ile birlikte camiyi onaran Candaroğullarından İsfendiyar Bey tarafından yaptırılmıştır. Caminin minberi büyük kubbenin 1850 yılında yıkılması sırasında harap olmuş, kalan bölümleri İstanbul Türk ve İslâm eserleri Müzesi’ne Trabzon Valisi Sırrı Bey tarafından gönderilmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde bu minbere değinmiştir:

”Evsaf-ı Mimber-ı cami-i Sinop- öyle bir müsenna ve murassa ibretnümadır ki, sitayişinde kerubiyan bile acizdirler. Lâkin Alâ kaderittaka bu hâkir deryadan katre, güneşten zerre olarak tavsif edeyim. Evvela üstad-ı kâmil bu minberi altı kıt’a mermer-hamdan inşa edip her paresini birbirine öyle mezcetmiştir ki, Kemal-i kuvvet-i basara malik olan hezarfenler bile nazar-ı im’an ile bu taşı muayene etseler her kıt’a taşın birbirine intizaç yerini fark edemezler. Güya yekpare bir minber-i ranâdır. Cenabı İzzet ruyi arzda ne kadar nebatat, Şukufe ve eshar halk etmişse üstat-i mermer yedi tülasını iyan ederek bu mermerde tersim etmiştir ki diyar-ı İslam’da buna muadil bir minber yoktur.”

Caminin arkasında kesme taştan, yuvarlak gövdeli tek şerefeli minaresi bulunmaktadır.


Sinop - Doğal Güzellikleri


Tatlıca Şelaleleri (Erfelek)

Sinop ili Erfelek ilçesine 15 km. uzaklıktaki Erfelek Barajı yakınında yirmi sekiz adet şelale bulunmaktadır. Dar bir vadi içerisinde 2 km. uzunluktaki yürüyüş yolu çevresinde şelaleler sıralanmıştır.

Yörenin doğa harikası olarak nitelendirilen bu şelalelerin aktığı yerde yüzmeye elverişli göller bulunmaktadır. Şelalelerin sırtlarındaki dağlık alanlarda ise dağ sporları, doğa yürüyüşü ve trakkking gibi spor faaliyetlerine uygun ortamlar vardır. Ayrıca bu şelalelerin çevresi yöre halkı tarafından dinlenme ve mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

Hasandere Şelalesi

Sinop ili Erfelek ilçesinin 4 km. doğusundaki Hasandere Köyü’nün ortasından geçen derenin döküldüğü yerde yüzmeye uygun bir göl oluşmuştur.

Bu göle dökülen Hasandere Şelalesinin yanı sıra çevresinde diğer şelaleler de bulunmaktadır.

Deli Kızın Şelalesi

Erfelek ilçesinin Soğucalı Köyü, Kıran Mahallesi yakınında, Karasu Çayı’na dökülen dere üzerinde Deli Kızın Şelalesi bulunmaktadır. Şelale 15 m. yükseklikten dökülmekte olup, çevresi piknik ve mesire alanı olarak kullanılmaktadır.


Sinop - Hamsilos Koyu



Sinop il merkezine 11 km. uzaklıkta bulunan Hamsilos Koyu ve çevresi doğa harikası olarak nitelendirilmekte olup, Kültür Bakanlığı tarafından da 1991 yılında, birinci derece doğal sit alanı olarak ilan edilmiştir.

Karadeniz’in kıyılarında bulunan koylarından en çok kaya içine kadar sokulanı olmasından ötürü ilginç bir görünümü bulunmaktadır.


Sinop - Paşa Tabyası


Sinop Yarımadası’nın güney ucunda bulunan Paşa Tabyası XIX.yüzyılda Osmanlı-Rus Savaşları sırasında yapılmıştır.

Tabya Karadeniz’den gelecek Rus saldırılarını önlemek amacı ile yapılmıştır. Moloz taştan yapılan tabya yarım ay şeklinde olup, on bir top yatağı duvarlara yerleştirilmiştir. Tabya içerisinde cephanelik bölümü ile çeşitli mahzenler bulunmaktadır.

Günümüzde bu tabya turistik tesis olarak ziyarete açılmıştır. Bunun yanı sıra bir başka tabya olan Korucuk Tabyası da[/COLOR] özel bir şahsın mülkiyetindedir.[/B]
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın







Coğrafi konum itibariyle tabii yol üzerinde bulunan Malatya ön tarihinin Paleolitik çağa kadar indiği, ansır (Buzluk) ve İnderesi mevkiinde bulunan mağaralardan anlaşılmaktadır.

1979 yılında başlayan Karakaya Baraj Gölü kurtarma kazıları kapsamındaki İzollu mevkii Cafer Höyük''te yapılan kazılarda , o yöre insanının paleolitik mağaralardan çıkıp ilk defa ovada tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları ve yerleşik köy hayatına başladıkları anlaşılmıştır. Cafer Höyük kazılarıyla, Malatya ve çevresinin M.Ö. 7000 yılında iskana başlandığı anlaşılmıştır.

1979 - 1986 yılları arasında kazıları sürdürülen Pirot - Caferhöyük çalışmaları sonucu dünyanın ilk heykel örneği sayılan, beyaz kireç taşından yapılmış küçük figüranlar M.Ö. 7000 yılına tarihlenmektedir. Kazı sonrası gün ışığına çıkarılan bu eserlerin bir kısmı halen Malatya Müzesi''nde sergilenmektedir. Tarih kronolojisini takip ettiğimizde, yörenin ana seramiği tek renk olup, ateşte az pişirilmiş koyu astarlıdır. Bu seramik yanında ithal malı Halaf tipi seramik örneklerinin Hekimhan, Kuyuluk, Hinso ve Arguvan-Karahöyük''te; Hassuna boyalı seramik örneklerine Aslantepe, Değirmentepe, İsahöyük ve Fırıncıhöyük''te rastlanmaktadır. Aslantepe ve Değirmentepe kazıları, bölgedeki yerleşimin M.Ö. 5000-3000 yılları arasında Kalkolitik çağda devam ettiğini göstermektedir.

Değirmentepe ve Aslantepe''de çok sayıda taştan ve pişmiş topraktan damga mühürleri ile pişmemiş toprak mühür baskıları bu yörelerin önemli bir ticaret merkezi olduğunu belgelemektedir. Anadolu ile olduğu gibi, Kuzey Mezepotamya ve Suriye ile de Fırat Nehri yoluyla ticaret bu dönemde yapılmıştır.

M.Ö. 3000 yılında Malatya yöresinde seramik genellikle elle yapılmış, hamuruna ince kum karıştırılmış siyah astarlıdır. Bu seramik örneklerine; Aslantepe, Hasırcı, Fırıncıhöyük, Karahöyük, İsahöyük, Morhamam, Kösehöyük, İmamoğlu, Değirmentepe, Köşgerbaba ve Pirothöyük''te rastlanmıştır.

Eski Tunç II. Döneminde, M.Ö. 2500 yıllarında başlayan seramik örneklerine yörede yer yer rastlanılmıştır.

Eski Tunç III. Evrelerine ait elle yapılan, ateşle pişirilen seramikler Malatya bölgesinde çoğunlukla deve tüyü renkli olup, üzerindeki süsler, geniş bantlar şeklinde desenlerle kaplıdır. Bu örneklere Aslantepe, Değirmentepe, Pirothöyük''te rastlanmıştır. M.Ö. 3200 yıllarına tarihlenen tapınak, Aslantepe kazılarıyla 1992 yılında gün ışığına çıkarılmış, bölgenin en önemli bir dini ve kültür merkezi konumunda, Mezepotamya kültürü ile çağdaş ve hatta Anadolu''nun ilk tapınak örneklerinden olarak tarih ve arkeolojiye ışık tutmaktadır.
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

Şanlıurfa İlgi Çekici Yerleri


İlgi Çekici Yerleri:

Astıma iyi gelen havası ve ilginç doğal oluşumlarıyla Ballıca Mağarası ve Sebastopolis antik şehri görülmeli. Halil Rahman Gölü İl merkezinde olup bulunduğu semtin adıyla tanınan Balıklı Göl, turizm açısından oldukça önemlidir. Göldeki balıkların Hz. İbrahim´i yakmak için toplanan odun parçalarından oluştuğu rivayet edilir. Harran Şanlıurfa il merkezinden 44 km. Güneyde, Akçakale ilçesine 15 km. Mesafede olup zamanında dünyanın 16. Büyük şehriydi. Hz. Adem´in burada çiftçilik yapmış, İbrahim Peygamber´in vatanı olarak bilinmektedir. Harran ismi Asur çivi yazılarından da anlaşıldığı gibi yolların birleştiği yer anlamına gelir. Harran eski devirlerde civarındaki bağları ve konserveciliği ile dünyaya ün salmıştır.
Hz. Eyüp Peygamber Çile Mağarası Akçakale´ye giden yolun 500 metre içerisindedir. Mağaraya 5-6 basamakla inilir. Mağara ve cami kutsallığı ile ün salmış bir avluda olup Eyüp Peygamber külliyesi olarak bilinmektedir. Sabır timsali Eyüp Peygamber´in bu mağarada çile çektiği söylenmektedir. Bu mağarada 7 yıl hasta yattığı ve yakındaki su ile yıkanarak iyileştiği söylenir. Ayn-i Zeliha Gölü Şanlıurfa ilinin Kale semtindedir. Rivayete göre Ayn-i Zeliha Nemrut´un üvey kızı olup Hz. İbrahim´in mertliğine ve doğruluğuna aşık olmuştur. İbrahim´i ateşe atmaması için uzun süre babası Nemrut´a yalvarmış fakat Nemrut Hz. Ibrahim´i ateşe atınca o da kendini çifte kubbelerin bulunduğu yerden ateşe atmıştır. Ayn-i Zeliha´nın düştüğü yere Ayn-i Zeliha Gölü denmiştir. Gölün etrafını çevreleyen asırlık çınar ağaçları göle ayrı bir özellik ve güzellik vermektedir. Gölde bulunan balıklar halk arasında kutsal sayılmaktadır.
Rizvaniye Camii (Zulumiye Camii) Halil Rahman Gölü´nün kuzey kenarında göl ve çevresindeki eserlerle birlikte görülmeye değer eserdir. Caminin iç mekanının giriş kapısında Rakka valisi Ahmet Rizvan Paşa tarafından H.1129-M-1716 yapıldığı bilinmektedir. A. Rizvan Paşa çok sert karakterli ve zalim bir adam olduğu için camiye halk tarafından Zulumiye Camii adı verilmiştir. Kale Şehir merkezinin güneyindeki Damlacık Dağı´nın kuzey eteğinde sarp kayalar üzerinde kurulmuş. Üç tarafı hendekle çevrilmiş olan kaleye batı tarafında açılan kapıdan giriliyor. Kral Nemrut´un Hz. İbrahim´i ateşe attırdığı mancınık burada bulunmaktadır. Mancınık diye anılan bu çift sütun Osrhoene Krallığı zamanında yapılmıştır

Arkeoloji Müzesi
Eski şehrin kuzeybatısında bulunan müze özellikle de Urfa'daki Sultantepe ve Harran'da bulunan kalıntıları sergileyerek, İç Kale Dağı'nın içindeki boşlukta bulunan üçüncü yüzyıl Suriye'sine ait bir mozaik sunuyor.

Halil Rahman Medresesi
Yeşil kilise olarak da adlandırılan cami 1211 yılında bir Kuran okulu olarak kullanılmış ve tarihte iç kale içinde yer alan eski bir kilise olarak yer almış. Caminin minaresi sekizinci yüzyıldan kaldığı tahmin ediliyor. Bu binanın hemen önünde büyük su birikintisi bulunuyor ve Birket İbrahim veya Halil Rahman Gölü ismini alarak, sonunda Birket Zulha Parkı'na bağlanıyor. Daha sonra ise, uzayarak Kale Dağı'nın eteğindeki su kaynağı tarafından besleniyor. Gölette bulunan ve yerliler tarafından beslenen kutsal balıklar Hz. İbrahim'e ait bir efsaneden geliyorlar. Hz. İbrahim, M.Ö. 19. yüzyılda birçok göçebe kavimler Mezopotamya'dan batıya göç ettiklerinde, Ur'dan önceki Kanaan yolunda Urfa'da da konaklar. Acımasız Kral Nemrut, İbrahim'i tek tanrılı inancından dolayı cadıların yakıldığı taş üzerinde yakmak ister. Tanrı dev bir fırtına ile İbrahim'i bütün gövdesini havaya kaldırarak bu ölümü engeller ve onu taş üzerindeki diğer küllerle birlikte bir göle bırakır. Küller gölde sazan balıklarına dönüşür ve kutsal sayıldıklarından daha sonra Türkler tarafından beslenirler.

Kapalı Çarşı
Şehrin görülmeye değer başka yerlerinden biri de anacaddenin güneydoğusunda Ulu cami ve Hasan Paşa Camii arasında kalan büyük kapalı bir çarşıdır. Bu çarşı henüz turistik özellikler taşımamaktadır. İç avluya sahip bir Osmanlı kervansarayı olarak, erkeklerin toplandığı bir de çayhaneye sahiptir.

Şovalye Kilisesi
Ulucami'nin batısında oldukça parlak geçen zamanlardaki Şovalye Edessa'dan kalma bir kilisedir. Restore edilmiş ve daha önce hapisane olarak da
kullanılmıştır.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

sevgili DAMRAM, resim için müteşekkirim, yalnız... artvin'i anlatan yazının tamamı benim tanıtımda vardı zaten...
 
M

milysktina

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın



























Üzgünüm arkadaşlar bende sizler gibi şehrimin güzel taraflarını paylaşmak isterdim ama google Srebrenitsa yı bu fotoğraflarla gösteriyor.Hepinizden özür diliyorum bu fotoğrafları yayınladığım için,kimseyi hüzünlendirme amacında değilim,ama insanlığın bu acı dolu tablosunuda bir kez olsun hatırlayalım ve tüm şehitlerimize bu vesile ile bir fatiha gönderelim.
Hepinize teşekkür ederim.
 
D

DAMRAM

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

ALLAH RAZI OLSUN KARDESIM NELER YASANDI NELER CEKILDI ELBETTE BIZ BILEMEYIZ AMA BU RESIMLER EN AZINDA BAZI SEYLERI ANLATIYOR ALLAH MEKANLARINI CENNET ETSIN AILELERINE DE SABIRLAR VERSIN SAGOL
 
S

SeLMa

Guest
Ynt: Herkes kendı memleketının tarıhcesını bulsun kolay gelsın

KAYSERi




(bastan söyLeyim özetlemeye çaListim ::)

Kayseri Orta AnadoLu’ da 3917 m. YüksekLigindeki Erciyes Dagi etekLerinde kuruLmus 6000 yiLLik tarihi oLan en eski yerLesim merkezLerinden biridir.M.Ö. 4000 den yani KatoLitik çagLardan basLayarak Asur, Hitit , Frig , Bizans , SeLçukLu , OsmanLi dönemLerinde önemLi küLtür ve ticaret merkezi oLmustur.

$ehir M.Ö. 3500 yiLLarin Tunç çaginda „ Kani$ti“ adiyLa KüLtepe Kani$-Karum’da kuruLur.
Bu dönemde $ehre >Gane$< de denmektedir .
M.Ö. 550 yiLLarinda PersLer $ehre hâkim oLur ve adi „ Mazaka“ oLarak degistiriLir.
M.Ö. 334 yiLLarinda da Büyük iSkender’in i$gaLi ve DiyadokLar’in hâkimiyet döneminde $ehir „ Evsebia“ adini aLir.
Kayseri’nin bugünkü adini aLi$ tarihi M.S. 17 yiLa rastLar.
Kapadokya KraLi ArkiLaius , Roma imparatoru’nun onuruna $ehrin adini Kaisareia“ oLarak degistirmistir.
$ehir bu adLa ün buLmu$ ve taninmi$tir.

KaySeri deniLince Erciyes dagi, mantisi, pastirma ve sucukLari akLa geLir.
KaySeri, ticâri zekâsiyLa me$hur insanLarin ya$adigi bir yer oLarak da biLinir.
Bir BöLgeyi tanimak için o yerin cografi yapisini, tarihini ve orayi ayakta tutan manevî dinamikLerini , tarihi $ahsiyetlerini biLmek gerekir.



==> KaySeri’ye 07.12.1988 tarihinde 3508 SayiLi KanunLa BüyükSehir“ statüsü veriLdi.
Merkezi ise MeLikgazi ve Kocasinan iLçeLeri oLarak ikiye ayriLdi.




*** Dünyada iLk defa kuruLan TIP FaküLtesi
GEVHER NESiBE TIP FAKÜLTESi $iFÂiYE GIYASiYE MEDRESESi


SeLçukLu hükümdarLarindan I. Giyaseddin Keyhüsrev tarafindan kiz karde$i Gevher Nesibe SuLtan adina yaptiriLmi$tir.
Rivayete göre a$kindan vereme yakaLanan Gevher Nesibe’nin vasiyeti üzerine abisi O’nun adina $ifaiye-Giyasiye adiyLa aniLan bu medreseyi yaptirmi$tir.

Gevher Nesibe $ifaiyesi Erciyes Üniversitesi Tip Tarihi Enstitüsünde tahsis ediLdi ve 14 Mart 1982’de Tip Tarihi Müzesi oLarak Hizmete açiLdi.
HâLen müze oLarak kuLLaniLan medreseyi her yiL yerLi ve yabanci binLerce turist ziyaret ediyor.








*** GEVHER NESiBE HATUN KÜMBEDi

Gevher Nesibe SuLtanin türbesi medrese böLümünün kuzeydogu tarafinda buLunuyor.
Sekizgen , prizmatik küLahLi türbenin aLt ve üst katlarinda mezar mahzenLeri yer aLiyor.
1205 yiLinda Gevher Nesibe’nin kardesi I. Giyaseddin Keyhüsrev tarafindan yaptiriLmistir .





*** HACIKILIç CAMii VE MEDRESESi



*** SAHABiYE MEDRESESi





*** KUR$UNLU CAMii ( MiMAR SiNAN CAMii )

1576 yiLinda , Ahmed pa$a tarafindan MiMar Sinan’a yaptiriLmistir.
Ahmed Pa$a , $am BeyLerbeyi iken emekLi oLarak iStanbuL’a geLip yerLe$en ve soyu HaLid Bin VeLid’e dayanan bir devLet adamidir.





*** iKi KAPILI BÜRÜNGÜZ CAMii

Eskiden « iki kapiLi Camii’nin buLundugu yere , Refik Bürüngüz tarafindan 1977 yiLinda in$a ettiriLmistir.
Meydana cepheLi bu camii , kLasik mimari tarzi temsiL eder.
Büyük bir kubbeyLe örtüLen caminin cam i$çiLigi ve kubbe süsLenmesi dikkat çekicidir.
Önündeki eski dükkanLarin 1985’te kaLdiriLmasiyLa KaLe iLe birLikte meydana hakim haLe geLmistir.






*** SAAT KULESi

IL merkezinde Cumhuriyet Meydani’ndaki saat kuLesi , 1919 yiLinda yaptiriLmistir





***KAYSERi KALESi VE SURLAR




*** KALE CAMii



*** ZEYNEL ABiDiN TÜRBESi





*** HUNAT CAMii VE MEDRESESi



*** KAPALI çAR$I VE KAZANCILAR



*** VEZiR HANI



*** CAMii KEBiR ( ULU CAMii )





*** KAYSERi LiSESi



*** ATATÜRK EVi



*** SEYYiD BURHANEDDiN TÜRBESi






*** ARKEOLOJi MÜZESi




*** BE$TEPELER MESiRE ALANI



***KADiR HAS KENT VE MiMAR SiNAN MÜZESi




*** KARATAY HANI



*** TALAS



*** ERCiYES





 
Üst