Harun Yahya Yani Adnan Oktar Hakkında Bilinmeyen Gerçekler

fussilet

Active Member
Yönetici
Adnan Oktar[/size]Kod adı: Harun Yahya HER ŞEY 13 YIL ÖNCE BAŞLADISorunlar ne zaman başladı?- 13 yıl önce. Bizim dört numara Tuğba, Adnan Hocacılar diye tabir edilen insanlarla görüşmeye başladı. Başta ciddiye almadık. Geçici bir şey zannettik. Fakat sonra baktık ki, öyle değil. Durum ciddi. Önce gündüzleri birkaç saat kayboluyordu, sonra geceleri de gelmemeye başladı. Derken evi de terk etti, mürit oldu.Diğer dört kardeş, nasıl tavır alıyordu?- Oktar başta, Tuğba’nın tamamen saçmaladığını düşünüyordu. Hatta dalga geçiyordu. Diğerleri de fevkalade karşıydı, Tuğba’ya cephe aldılar. Ama Tuğba, zaman içinde hepsini Adnan Hoca’nın yanına götürdü.Hepsini mi?- Hepsini! Yıllar içinde 5 çocuğum, sonra da iki torunum onlara katıldı. Zincirleme oldu. Birbirlerine tesir ettiler. Toplu paranoya gibi. Hüma, ABD’de Georgetown’da okuyordu, kocasına çok aşıktı. Dört günlüğüne geldi. Sadece dört gün. Geliş o geliş. Tuğba, onu da Adnan Hoca’ya tanıştırdı. Dört gün içinde, o yanıp tutuştuğu kocasını boşayıverdi. Bitti. Bir daha Amerika’ya dönmedi. Herkes şaştı kaldı. Mani olamadık. Sonra Eda’yı aldılar. Bilgi Üniversitesi’nde okuyordu, en küçük kızımız. Okulu da bıraktırdılar...Bu arada çocuklarınızı geri kazanmak için ne yapıyorsunuz?- Elimizden ne geldiyse yaptık. Anlattık: "Bu kadar iyi eğitim aldınız, mesleğinizi yapmanız lazım, çalışmanız lazım, aile kurmanız lazım..." Yalvardık ama dinletemedik.Ne diyorlardı?- Ne diyecekler? Onlara göre İsa mesih, Adnan Oktar da mehdi. İkisi ele ele verip, bütün dünyaya hakim olacaklar. Çocuklarımız buna inandılar.NEREDE YAŞADIKLARINI BİLE BİLMİYORUMBu çocuklar bunca yıldır nerede yaşıyor?- Bilmiyorum.Nasıl yani?- Bilmiyorum işte. Soruyorum, "Tedbiren söyleyemeyiz!" diyorlar. Sadece 18 yaşındaki küçük torunumla oğlum Oktar, alt katımızda yaşıyorlar. Kızlarımın nerede yaşadığını 13 yıldır bilmiyorum.Bari dört kız kardeş, birlikte mi yaşıyorlarmış?- Hayır. Onlar için aile, kardeş ya da evlat önemli değil. Böyle kavramlar yok. Bir arada değiller, yabancılarla yaşıyorlar. 20 yaşındaki torunum bile annesiyle değil. Kendinden 15 yaş büyük bir adamla kalıyor.Hiç mi hafiyelik yapmaya kalkmadınız? Çocuklarınızın peşine düşmediniz?- Yaptık. Yapmaz mıyız? Hiçbir netice elde edemedik. Çünkü evler devamlı değişiyordu. Onlar lütfederse, görüşebiliyorduk. Yanlarında bir yabancıyla eve geliyorlardı.Anlamadım...- Kızlarımdan biri eve geliyor değil mi? Yanında tanımadığım iki kızla birlikte geliyor. Bu toplulukta hiçbir çocuk, annesi babasını yalnız başına göremez. Belli mi olur belki etki altında filan kalır. Yanında hep birileri olacak. Yemek masasına bile o yabancı birileriyle birlikte oturulur. Banyoya bile gitse yanındadırlar. Ve Adnan Oktar hakkında kötü bir laf etmeye kalkışırsanız, apar topar çocuklarınız evi terk eder. Zaten bu mahkeme yüzünden de, son altı aydır çocuklarımızla görüşmedik. Bize yaptıkları tehdit şu: "Bizi görmek istiyorsanız, Bilim Araştırma Vakfı ve Adnan Oktar hakkında, tek bir kötü söz etmeyeceksiniz. Edersiniz, bizi hayatınızın sonuna kadar unutmak zorunda kalırsınız..."Peki oğlunuz alt katınızda oturuyor, onunla görüşebiliyor musunuz?- Evet ama ilişkimiz çok resmi. Oğlumuza biz bakıyoruz. Beyin cerrahı olmasına rağmen çalışmıyor. "Muayenehane açalım, mesleğine geri dön" diyoruz, kabul etmiyor. Daha önemli vazifeleri varmış...Neymiş onlar?- Dünyanın her tarafında Adnan Oktar için konferanslar veriyor. Yaratılış ve evrim teorisini anlatıyor..."Biz bakıyoruz" derken, harçlık mı veriyorsunuz?- Yurtdışına giderken, hayır. Bulunduğu yer gönderiyor. Ama onun dışında, bütün ev ihtiyaçlarını, giyeceklerini, yemeğini, telefon paralarına kadar aklınıza gelen her şeyini biz karşılıyoruz.Biraz tuhaf değil mi, oğlunuz 43 yaşında...- Öyle söylemeyin. Oğlum, bir mucize eseri hayatta. Çok ağır hastalıktan kurtuldu. Tanrı onu bana bağışladı. Elimde değil...Adnan Oktar, belli ki oğlunuzun alt katta oturmasına ses çıkarmıyor, kızlarınızdan ne istiyor?- Bilmiyorum. Onları bizden mümkün olduğu kadar uzak tutmaya çalışıyor.Peki torunlarınız gideli ne kadar oldu?- Birkaç yıl. Onları da tek başlarına göremiyorum. Yatıya kalamıyorlar. Ziyarete geldiklerinde yanlarında hep birileri oluyor.Torunlarınızın annesinin için rahat mı?- Büyük kızım, iktisat profesörü ve milletvekili Tevfik Ertüzün’le evliydi. Damadım ve kızım, kardeşlerini kurtarabilmek için çok uğraştı. Olmadı. Başaramadılar. Sonra Tevfik, bence şaibeli bir araba kazasında rahmetli oldu. Kızım, iki oğluyla kalakaldı. Bize sığındı. Çok yumuşak, melek gibi bir kızdır. Bir de şimdi görün onu. Yüz çizgileri sertleşti, bambaşka biri haline geldi. Maalesef onu da içlerine aldılar, oğullarıyla birlikte. Ama bir gün kurtulacaklarına inanıyorum. Kendilerini sorgulayacaklar ve gerçeği bulacaklar. Bunu başaranlar var. Onlar gruptan çıkıyor. Evleniyorlar, iş kuruyorlar, hayata geri dönüyorlar...Kurtulanlar, o dönemi nasıl tanımlıyorlar?- "Kabus" diye, "Uyandım ama onlarca senem boşa gitti..." diye anlatıyorlar.Peki siz nasıl açıklıyorsunuz bu durumu?- Açıklayamıyorum. Bu çocuklar, benim bildiğim çocuklarım değil. Bambaşka bir karaktere büründüler. Sanki içleri boşaltılmış gibi. Gözleri donuk. Robot gibi.
Kendi yollarını, kendi iradeleriyle çizmiş olamazlar mı?
- Hayır, bence olamazlar. Tamamen bir beyin yıkama faaliyeti. Hipnoz mudur, metapsişik bir şey midir, çözebilmiş değilim.Peki talep etsem benimle konuşurlar mı?- Deli misiniz, tabii ki konuşurlar. Emin olun, karşınızda son derece düzgün, eğitimli, kibar ve zeki çocuklar görürsünüz. Şöyle diyeceklerdir: "Ne alakası var? Tabii ki kendi isteğimizle buradayız. Biz yaşını başına almış insanlarız, kendi kararlarımızı kendimiz verebiliriz!" Hatta daha da ileri gidip, anneleri babalarını olmayacak şeylerle suçlayacaklardır.
Peki dersem ki, aileniz neden sizi yalnız göremiyor, neden nerede yaşadığınızı bilmiyorlar. Ne cevap verecekler?
- "Yok efendim böyle bir şey!" diyecekler. "Annemizin, babamızın, ne yazık ki akli dengesi yerinde değil" bile diyebilirler.Yarabbi diyorum bu bir korkulu rüya elbet uyanacağızHálá çocuklarınızı kazanacağınızı söylüyorsunuz. Bunu nasıl yapacaksınız?- İnşallah sonunda kazanacağız. Onlara tekrar kavuşacağım. Umuyorum. Elimizden geleni yapıyoruz. Kendilerini sorgulayacaklar. Akıllanacaklar. "Annemize babamıza ne yapıyoruz?" diyecekler.Bu son olay üzerine diğer çocuklarınızla görüştünüz mü?- Hayır, hiçbiriyle görüşmedim. Çünkü son zamanlarda, bizim, diğer ailelerle birleştiğimizi, bir araya geldiğimizi hissediyorlardı. Bir duvar gibi birlikteyiz artık ailelerle, bu yolda beraberiz. Ankara’ya gidişlerim oldu, bazı görüşmeler yaptım. Bazı şeyleri maalesef duyuyorlar. Son olarak kızlarım, "Böyle yaparsan, bizi kaybedersin" diye rest çektiler. Zaten altı aydır eve uğramıyorlardı. "Aleyhimize birtakım şeyler yapıyorsun, bunu duyduk. Mahkemeye çıkacakmışsın, Ankara’da bazı insanlarla görüşmüşsün. Ya vazgeç ya da bir daha bizi göremezsin." "Sizden çok memnunum" diye bir kağıt yazarsam beni affedeceklermiş...Ne demek o?- "BAV topluluğundan çok memnunum. Hiçbir şikayetim yoktur" diye bir kağıt imzalamamı istiyorlar.Annelerin, babaların bir araya gelmesinden neden bu kadar rahatsızlar?- Çünkü yeniden BAV’a ve Adnan Oktar’a karşı bir hareket başlıyor. Yıllarca kimseyi bize tanıştırmadılar. Evimize arkadaşlarını getirdiler, isimleri farklı söylediler. Hakiki soyadlarını asla söylemediler. Kimin kızı dersin, cevap vermez. Çünkü ailesiyle temasa geçmenden korkuyor. Ama işte sonunda aileler bir araya geldik.Daha önce de aileler bir araya geldi bir sonuç alınamadı. Herkes şikayetlerini geri çekti...- Doğru, orada bir hata yaptık. Daha doğrusu, hepimiz aldatıldık. "Adnan Oktar nişanlandı, artık evleniyor" dendi. "Çocuklar evlerine dönüyor. Bu adam, artık evlatlarımızı rahat bırakıyor. Bundan sonra hayat normale dönecek. Evlenecekler, iş hayatına atılacaklar." Madem öyle dedik, çocuklarımız ceza görmesinler diye dilekçelerimizi geri aldık. Ama bu sefer kararlıyız. Sonuna kadar gideceğiz. Nasıl bir derttir bu. Allah kimseye vermesin. Bazen, "Yarabbi" diyorum, "Bu bir korkulu rüya, elbet uyanacağız..."Baba Prof. Cevat BabunaO GÜN MAHKEMEDE O SÖZÜ SÖYLEYEN BENİM OĞLUM DEĞİLDİ, ROBOT GİBİ43 yaşında beyin cerrahı oğlunuz, nasıl oldu da sizin için, "Bahçıvanın geri zekalı oğluna cinsel tacizde bulundu annem" diyebildi?- Bunu söyleyen adamın, benim çocuğum Oktar’la hiçbir alakası yok. Oktar, ahlakı düzgün sevecen bir çocuktur. O gün mahkemede konuşan başka biriydi. Yandan gördüm. O yüzü tanımıyorum. Oğlum Oktar’ın yüzü değil. Benim de aklım almıyor. Onlara söyleneni yapıyorlar. Robot gibi. Koşulsuz itaat ediyorlar. Ama ben, beni assalar, vursalar ya da öldürseler, asla annem-babam hakkında böyle şeyler söylemem. Bu yüzden neler olduğunu açıklayamıyorum.Ne hissettiniz?- Şoke oldum. Kahroldum. Bir annenin yaşayabileceği en büyük acı. Atamazsın, satamazsın. Evladım o benim. O günden beri telefonlarımız susmuyor. Bütün Türkiye durumun vahametini gördü. Oğlum çok ağır bir hastalıktan kalktı. Bir mucize eseri, Allah onu bana bağışladı. Birilerinin sıkıştırmaları yüzünden strese girip hastalığı nüksederse, yemin ederim bunun hesabını sorarım..."Bunlarda her tür numara var. Karşılarındaki insanı yıldırmak için her şeyi yapıyorlar. Bir Ebru Şimşek, bir de Fatih Altaylı yılmadı. Öyle insanlar ki, 300 tane dava açıyorlar. Uğraş uğraşabilirsen. Bir davayı burada kazanıyorsun, bir bakıyorsun, başka bir mahkemede başka bir iftiradan dava açılmış. Bunlarda yalancı şahit de bol. Yalan fevkalade mübah bir olay. İnsanları çocuklarıyla karşı karşıya getiriyorlar. Annesine karşı yalancı şahitlik yaptırıyorlar mesela. Kız çıkıyor diyor ki mesela, ’Annem gruptan para istedi sizin hakkınızda şikayetçi olmayayım diye, para verilmeyince benim nerede olduğumu bilmediği konusunda şikayette bulundu’. Hakim anneye bakıyor, annenin kolunda Louis Vuitton filan var bu arada, yani belli ki kadının paraya filan ihtiyacı yok, ’Ne diyorsunuz?’ diyor. Anne hakime bakıyor, ’Ne diyebilirim Hakim Bey, o benim kızım’ diyor."ANNEYİ SEVMEK ALLAH’A ŞİRK KOŞMAKMIŞPeki sizi öyle ağlarken, perişan vaziyette görünce etkilenmiyorlar mı? Onların annesisiniz...- Ah, ah. Anneye babaya şefkat göstermek, ilgi yapmak, onların felsefesine göre Allah’a şirk koşmak. Evladına da sevgi göstermeyeceksin. Kızım Ceyda mesela, özellikle oğullarından uzak duruyor. Nadiren de olsa görüştüğümüzde usulen öpüşüyorum çocuklarımla. Asla eskiden olduğu gibi gerçekten, samimi kucaklaşamıyoruz. Aramızda hep bir duvar var.
Hiç kendi kendinizi sorguladığınız oluyor mu? "Acaba, bir yerde hata mı yaptık?" diye...
- Sorgulamaz olur muyum? "Ne yaptık da, böyle oldu?" diyorum. Yedi çocuk birden. Neden böyle bir girdabın içinde girdiler? Kendime bakıyorum, sorun bende mi diye, suç bulamıyorum. Düşünüyorum da, yapabileceğim her şeyi yaptım. Zaten kocamın psikiyatr arkadaşları da bana, "Suçu kendinde arama, bu bir beyin yıkama faaliyeti" diyorlar.
Sizce çocuklarınızda manevi bir boşluk mu söz konusu acaba?
- Ne alakası var? Orada çocukları günde 14 saat çalıştırıyorlar. Rahat değiller ki. Manevi boşluk doldurma filan söz konusu değil ki. Bilgisayar başında, gece yarılarına kadar kitap yazıyorlar. Sohbet edecek zamanları bile yok.Peki sizin için maddi bir kayıp da söz konusu mu?- Çocuklarımı kaybetmişim, maddiyatın lafı mı olur? Ama maddi kayıp da var. Bırakın çocuklarımızın üzerine yaptığımız dükkanları, şunları bunları... Rahmetli damadımdan torunlarıma kalan mülkler, evler, çiftlikler, milletvekili maaşı bile gitti. Vakfa devredildi.Nereden biliyorsunuz devredildiğini?- Hiçbiri ortada yok. Sahipleri değişmiş. H�rriyet - Adnan Oktar bana 5 �ocuk, 2 torun bor�lu-----------------------Tuğçe, birgün annesi ile birlikte Beyoğlu Muammer Karaca Tiyatrosu'nda bir panele katıldı. İşte o gün annesi Tuğçe'nin "Adnan Hocacılar"ın arasına düştüğünü anladı. Ancak, kızını o çevreden kopmaya ikna edemedi.Tuğçe, artık tarikatın dini toplantılarına katılıyor, Seçkin ile birlikte "Kardeşler" denilen grupla görüşüyordu. Sonunda Adnan Hoca'yla tanıştı. Genç kızı Silivri'deki çiftlikte gören Adnan Oktar'ın ilk sözü, "Sende islamı görüyorum" oldu. Ve Hoca, o akşam, Tuğçe'nin Kandilli'deki villada kendisine getirilmesini istedi. Bahadır Güven, Tuğçe'ye Adnan Hoca'ya sunulmak üzere hazırlanmasını söyledi. Tuğçe, Adnan Hoca'nın cariyesi olacaktı. Ancak, polis baskını genç kızı bu tuzağa düşmekten kurtardı. Gözaltına alınanlar arasında Tuğçe de vardı. İlk başta konuşmak istemedi. Ama diğer genç kızların durumunu görünce nasıl bir uçurumun kenarından döndüğünü anladı. Ve tarikatın çirkin yüzünü bir bir anlattı.Özkan ARSLAN-Bekir BATU-Tülay ACAR (SHA)
"Çırılçıplak soyup bakıyordu.."
TUĞÇE düştüğü tuzağı şöyle anlattı:"KULELİ, Kanlıca, Rasathane, Maltepe ve Dragos'ta evleri, villaları vardı. Bizi buradaki dini toplantılara götürüyorlardı. Bu toplantılarda, Adnan Hoca ve Adnan Hocacılık üzerine bilgiler veriliyor, normal cinsel ilişkinin nikah yapmadan gerçekleşirse zina olacağı anlatılıyordu. Ancak anal ve oral seksin dince sakıncası olmadığı özellikle telkin ediliyordu.BİR genç kızı örgüt evine getiren erkek ilk anal birleşmeyi yapıyor, daha sonra o kızı Adnan Hoca'ya götürüyordu. Kız Adnan Hoca'nın yanında yalnız bırakılır, çırıl çıplak soyulduktan sonra sözde muayene edilirdi. Çekinen kızlara, Adnan Hoca, "Beni doktor gibi gör, çekinme. Ben sağlıklı mısın, diye kontrol ediyorum" derdi. Hoca "olur" verirse, kız tarikatta kalır, aksi halde örgütle ilişkisi kesilirdi."Genç kızın tarikatın içyüzünün aydınlatılmasını sağlayan bu ifadesine, DGM'nin hazırladığı iddianamede de yer verildi. Ve Tuğçe, bir sanıktan çok mağdur olduğu için serbest bırakıldı. Şimdi genç manken, ailesinin onu gönderdiği bir yerde dinlenip, atlattığı tuzağın, son anda uyandığı kabusun izlerini silmeye çalışıyor. Mesleğine ve okuluna döneceği günü bekliyor.16 ERKEKLE YATTIMSeks kölesi gibi kullanılan kızlardan Ş.E'in itirafları ise ibret verici boyutta. Erdilek, "Örgüt, her ay 200 milyonluk cep harçlığımın 4'te 3'ünü alırdı" diyerek başladığı ifadesini, "Ecir felsefesi, erkeğin cinsel ilişki ile mutlu edilmesini öngörüyordu. Mutlu olan erkek, kardeşinin de mutlu olmasını sağlardı bu felsefeye göre. Yani bir kız, birçok kardeşle birlikte olurdu. Ben 16 erkekle cinsel ilişkiye girdim" diye bitiriyor.
Seçkin'in üzüntüsüONUNLA aynı kaderi paylaşan arkadaşı Seçkin Pililer de benzer yollarda tarikata girmiş. Tarikatın kirli yüzünü polise anlatan Seçkin, ifadesinde Adnan Hocacılar'ın genç kızları kandırma yöntemlerini ayrıntılarıyla anlattı. Buna göre Adnan Hocacılar, üniversite okuyan ya da medyada boy gösteren kızların peşine düşüyor, onlarla ilişki kurup yavaş yavaş tarikata çekiyordu."Ahmet Abi" Adnan Hoca'nın kod adıADNAN Oktar'ı, kamuoyu Adnan Hoca olarak tanıdı. Gerçek adı olan Adnan Arslanoğulları, 19 harften oluştuğu için müritlerine 19 rakamının Mehdiliğin habercisi olduğunu telkin etti. Şantaj ve seks tarikatında, aynı zamanda peygamberimiz Hz. Muhammed'in isimlerinden biri olan "Ahmet" ismini kullandı. Müritleri de ona hep "Ahmet Abi" diye hitap etti. Erkek müritleri, tuzaklarına düşürdükleri kızları "Ahmet Abi"lerine götürdüler. Bazı yazı ve özellikle masonluk ile islami konulardaki kitaplarını ise "Harun Yahya" kod adını kullanarak yayımladı. Kendisine önce Ahmet adını yakıştıran ve Mehdiliğini ilan eden Adnan Oktar'ın "Harun Yahya" takma adı ise Hz. Musa ve Hz. İsa'nın yardımcılarının adlarından oluşuyor.
S A B A H O N L I N E 15.01.2000------------------------Önceki gece tutuklanıp cezaevine konulan Adnan Oktar'ın 7 ayrı hastaneden şizofren raporu bulunuyor.S A B A H O N L I N E 20.11.1999-----------------------------------------'Adnan Hoca çete lideri'Ayrılmak isteyene şantajKararda, dört erkek ve üç kadın üyenin Oktar'ın talimatları doğrultusunda örgütü yönettikleri belirtildi. Kararda, "Örgüt yöneticisi ve örgüt adına faaliyette bulunanların, Oktar'ın belirlediği kurallarla uyguladıkları farklı cinsel anlayışlarını devam ettirebilmek için yaşı küçük çocukların da bulunduğu kızları lüks yaşam tarzıyla etkileyip gruba kattığı, ayrılmak isteyenlere karşı gizli kamera görüntülerini kullandıkları anlaşılmıştır" denildi. Radikal-çevrimiçi / Politika / 'Adnan Hoca çete lideri'Adnan Hoca'ya 3 y�l hapis - Mynet Haber--------------------------------Adnan Hoca 19 rakamının uğuruna inanıyordu. Gerçek adı Adnan Arslanoğulları, 19 harften oluşuyordu. Ve bu 19'un Mehdiliğin habercisi anlamını taşıdığını iddia ediyordu.Zamanla müritlerine, kıyametin yaklaştığını, Mehdi'nin ortaya çıkmak üzere olduğunu telkin etmeye başladı.27 Mart 1988 tarihli Nokta Dergisi'nde, Mehdi konusuna, kendince usturuplu yaklaştı:Nokta: Geleceği söylenen Mehdi'nin fiziksel özellikleri nelerdir?Adnan Oktar: İkiyüze yakın alamet sayılıyor. Mesela, orta boylu, geniş alınlı, kaşı kavisli gibi.Nokta: Yaş söyleniyor mu?Adnan Oktar: Rivayetlere göre 30-40 yaşları arası deniyor.Nokta: Siz Mehdi misiniz?Adnan Oktar: Ben Peygamber Efendi'mizin neslinden değilim. Çocuklara alametlerden söz edince beni Mehdi sanmışlar. HURRIYET INTERNET--------------------İnternetin en popüler sitelerinden Ekşi Sözlük’ün yayını, Adnan Hoca lakaplı Adnan Oktar’ın başvurusu üzerine mahkeme kararıyla durduruldu.Adnan Oktar’ın, Ekşi Sözlük’te hakkında yer alan ifadelerle ilgili başvurması üzerine, Eyüp 3. Asliye Hukuk Mahkemesi "ek$i sozluk - kutsal bilgi kaynagi'' adresinden yayın yapan sitenin yayınının durdurulmasına karar verdi.Ek�i S�zl�k kapanacak! / T�rkiye / Milliyet �nternet---------------------------Kızımı Adnan Hoca'dan kurtarın13 Mayıs 2007 Pazar 08:32"Tam 3 senedir ne anneler günü biliyorum ne de bayram... Ne olur kızımı onların elinden kurtarın" diye seslendi...Kızımı Adnan Hoca'dan kurtarın haberi - 13 Mayıs 2007 Pazar 08:32----------------------------Aslında bu adı duymak bile tüylerimi ürpertir. İnsanlardan nefret etmek gibi bir adetim yok. İstesem de edemem pek.. Ama birkaç isim var listemde.. Adnan Hoca bunlardan biri.. Etrafına topladığı ´Mürid´ adlı gençlere ise acırım.. Öfke dolu bir acıma..Uluç´tan Adnan Hoca´ya teşekkür! haberi GÜNCEL haberleri haberiHaber7 haber7.com - Güncel Haberler, Son dakika haberleri - Bu noktada haber var


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------





Adnan Oktar’ın Darwinizm, materyalizm ve ateizm aleyhine yürüttüğü fikri çalışmalar bir süre sonra daha geniş çevrelerden de tepki almaya başladı. Sayın Oktar’ın milli ve mukaddesatçı çalışmalarından rahatsız olan bazı çevrelerin etkisiyle, aleyhinde büyük bir komplo kuruldu. Bu komplo, Adnan Oktar’ın büyük yankılar uyandıran Yahudilik ve Masonluk adlı eserini yazıp yayınladığı günlere denk gelmektedir.
1986’nın yazında Adnan Oktar, "Türk Milletindenim, İbrahim ümmetindenim.” sözlerinden ötürü tutuklandı. Bu ifade bir gazetede yayınlanan bir röportajda yer almıştı. Aynı dönemde çeşitli yayın organlarında, yukarıda ifade edilen çevrelerin etkisiyle, birtakım yanlış haberler, mesnetsiz bilgiler ve iftiralar yer almaya başladı.
Adnan Oktar önce tutuklandı ve cezaevine kondu. Sonra Bakırköy Akıl Hastanesi’ne nakledildi ve akıl sağlığı yerinde olmadığı iddiasıyla müşahade altına alındı. Hastanede, en tehlikeli hastaların bulunduğu "14A” koğuşunda tutuldu. 14A koğuşuna birkaç kilitli demir kapıdan geçilerek gidiliyordu. İçerisi oldukça bakımsız, izbe ve pisti. Bu ağır hastaların arasında cinayet çok sıradan bir olay olarak görülüyordu. İşte böyle bir ortamda Adnan Oktar, 6 hafta yatağına ayak bileklerinden zincirlendi. Şuur bulandıran ilaçlar kendisine zorla verildi. Bu arada, onu ziyaret etme ve görme imkanı bulan genç arkadaşları onun bu dönemde de kararlılığını ve şevkini hiç kaybetmediğine şahit oldular. Onları İslam ahlakına davet edeceği düşünülerek, doktora öğrencilerini, hemşireleri ve hatta doktorları bile görmesine izin verilmiyordu. Bir süre sonra ailesi, yakınları ve YAZININ DEVAMI TIKLAarkadaşlarıyla da görüşmesi yasaklandı. Hatta, telefon görüşmesi bile yapmasına müsaade edilmiyordu. Faaliyetlerini durdurmadığı takdirde hayatı boyunca hastanede kalacağına dair tehdit edildi. Bazı kesimlerden Yahudilik ve Masonluk kitabını basmaktan vazgeçmesi için yoğun baskılar gelmeye başladı. Eğer kitabı basmaktan vazgeçerse, hemen hastaneden çıkabileceği, yaşamının bundan sonrasını refah içinde geçirebileceği gibi teklifler geldi. Kitabın tüm dosyalarını vermesi karşılığında, büyük maddi imkanlar teklif edildi. Ancak, kendisi tüm bu teklifleri geri çevirdi, baskı ve tehditlerden yılmadı. Tam tersine bu yaşadıkları, onun kararlılığını daha da arttırdı.
Oktar hapishanede ve akıl hastanesinde toplam 19 ay tutuldu ve sonra savcılığın, "ifadelerinde suç unsuru bulunmadığını” belirtmesiyle beraat etti ve mahkemece serbest bırakıldı.

2. Kokain Komplosu
1991’in ortalarında yaptığı kültürel çalışmalardan rahatsız olan birtakım çevrelerin etkisiyle, Adnan Oktar yeni bir komployla karşı karşıya kaldı. Bu dönemde kendisi, masonluk tarihi ve dünya masonluğunun örgütlenmesiyle ilgili son derece önemli bir kitap çalışması yapıyordu. Oktar’ın annesiyle birlikte yaşadığı Ortaköy’deki evine gelerek arama yapan polisler, yaklaşık iki bin kitaptan oluşan kütüphanede, ellerini attıkları ilk kitabın içinde bir paket kokain buldular.
Bu olaydan hemen sonra, o günlerde İzmir’de birkaç arkadaşıyla birlikte olan Adnan Oktar tutuklandı. Daha sonra, 62 saat boyunca alıkonulduğu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne nakledildi. 62 saat sonunda kokain testi için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Sonuçlar gerçekten oldukça ilginçti! Adnan Oktar’ın kanında kokainin bir yan ürününün çok yüksek miktarlarda bulunduğu açıklandı.
Ancak daha sonra ortaya konulan delillerin tümü, bu iftiranın sadece bir komplo olduğunu kanıtladı. Öncelikle Adnan Oktar’ın evinde bulunduğu iddia edilen kokainin komplonun bir parçası olduğu ortaya çıktı. Bu komplodan kısa bir süre önce Adnan Oktar kendisine karşı gizli bir planın kurulmaya başlandığını hissetmiş ve Ortaköy’deki evinden ayrılmıştı. Sonra annesini arayıp kendisine karşı bir komplo kurulmasının muhtemel olduğunu söylemiş ve annesinden şahit olmaları için birkaç kişiyle birlikte evi temizleyip kontrol etmesini istemişti. Bunun üzerine Adnan Oktar’ın annesi Mediha Oktar komşularından birini ve kapıcılarını çağırmış ve hep beraber evi iyice temizleyip kitaplıktaki kitapların teker teker tozunu almışlardı. Adnan Oktar’ın bu temizlikten sonra eve hiç gitmediği gerçeğine rağmen, 16 polis memuru eve operasyon düzenlemiş ve eve girer girmez kitapların arasında "bir paket kokain” bulmuştu. Mediha Hanım’ın komşusu ve kapıcısı, olaydan sonra "Adnan Oktar’ın kütüphanesini hep beraber detaylıca temizledik, orada böyle bir paket yoktu” diye noter tasdikli bir ifade vermişlerdir.
Kokain komplosunun ikinci aşaması, yani Adnan Oktar’ın kanında çıkartılan kokain yan maddesi konusu da, bilimsel ve adli delillerle çürütülmüştür. Adnan Oktar emniyette 62 saat kalmış, tahlil bundan sonra yapılmıştı. Ancak kokainin kandaki yan maddesine bakılarak, kaç saat önce ne kadar kokain alınmış olduğu bilimsel olarak hesaplanabiliyordu. Adnan Oktar’ın kanında çıkartılan kokain dozu ise, 62 saat önceden alınmış olsa, Adnan Oktar’ın ölümüne neden olacak kadar yüksek bir dozdu. Bu durum, kokainin Adnan Oktar’ın vücuduna, 62 saatten çok daha kısa bir süre önce, yani gözaltında bulunduğu sırada girdiğini gösteriyordu. Yani kokain, Adnan Oktar’a gözaltındayken,yemeğinekarıştırılmaksuretiyleverilmişti.

Bu gerçek, aralarında Scotland Yard’ın da bulunduğu 30′a yakın uluslararası adli tıp kurumu tarafından teyit edildi. Hepsinin de, incelemeleri için kendilerine gönderilen dosya hakkındaki ortak cevabı şöyleydi: Kokain Adnan Oktar’a göz altındayken yemeğine karıştırılarak verilmiştir. Olay komplodur.
Daha sonra Türk Adli Tıp Kurumu da kokainin gözaltında yemeğine karıştırılmak suretiyle verildiğini teyid etti ve Adnan Oktar mahkemede beraat ederek aklandı.

3.Mankenlerle basıldı ebru şimşek Davası santaj çete suçlamaları- TANTAN SAÇAN İŞBİRLİĞİ vb.zeri iddia ve iftiralar..
Gerçi tüm gazetelerde tam sayfa ilanlarla bu söylenenlerin iftira olduğu yayınlandı lakin hala bu şerefsizce iddiayı yalan olduğunu bile bile gündemde tutanlara cevaben ..

http://www.ebrusimsekecevap.com/index.php

http://www.bilimarastirmavakfi.org/basin…17aralik05.html

http://www.millidegerlerikorumavakfi.org/20delil.html

http://www.bav-savunma.org/belgeler.htm

http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=127230

http://www.bav-savunma.org/belgeler/yeni…es/beraat_3.jpg

KAMUOYUNA ÖNEMLİ DUYURU!

BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI DAVASINDA TOPLANAN DELİLLER BAV MENSUPLARINI AKLAMIŞTIR

Kamuoyunda "Bilim Araştırma Vakfı Davası” olarak bilinen ve aralarında BAV Fahri Başkanı Sayın Adnan Oktar’ın da bulunduğu 35 kişinin yargılandığı dava, 11.01.2000 tarihinde İstanbul 1. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başlamış ve 24.11.2005 tarihinde İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde zamanaşımı kararıyla sonuçlanmıştır.

BAV Davası’nın zamanaşımı nedeniyle düşmesi bazı çevreler tarafından "BAV mensuplarının cezadan kurtulması” olarak yorumlanmıştır. Oysa gerçek bundan çok farklıdır.

Gerçek, BAV Davası’nın 6 yıllık sürecinde, davaya dayanak yapılan iddiaların istisnasız tümünün çürütülmüş olduğu ve davanın bir beraat kararıyla sonuçlanma noktasına gelmiş olduğudur. Beraat kararıyla sonuçlanması beklenen bir davanın düşmesi, takdir edileceği üzere, o davada yargılanan kişiler açısından bir "kurtulma” değil, "BERAAT KARARIYLA AKLANMA İMKANININ KAYBI”dır. Aşağıda bir kısmını sıralayacağımız somut deliller, bu davada yargılanan kişilerin masumiyetini kanıtlamaya fazlasıyla yeterlidir.

1. DELİL: Davada toplanan deliller, davanın en önemli tanığı olarak gösterilen Ebru Şimşek’in gerçekleri gizlediğini, çarpıttığını ve davanın sanıklarına iftirada bulunduğunu belgelemiştir. Bu nedenle Ebru Şimşek aleyhinde başta İstanbul C. Başsavcılığı olmak üzere çeşitli savcılıklarca İFTİRA SUÇUNDAN açılmış ve halen devam eden 8 AYRI CEZA DAVASI bulunmaktadır.

2. DELİL: Resmi bilirkişi raporu, Ebru Şimşek’in mahkeme önünde gerçek dışı iddialar ortaya attığını ispatlamıştır. Ebru Şimşek, mahkemede, dava konusu görüntülerinin BAV mensuplarından birinin İstinye’deki evinde çekildiğini öne sürmüş ve bu evi polise de göstermiştir. Ne var ki, mahkeme tarafından görevlendirilen bilirkişi tarafından hazırlanan 18.10.2004 tarihli rapor, GÖRÜNTÜLERDEKİ EVİN İSTİNYE’DEKİ EV OLMADIĞINI, dolayısıyla olayın BAV mensupları ile ilgisinin olmadığını tartışmasız biçimde ortaya çıkarmıştır.

3. DELİL: Ebru Şimşek’in görüntülerindeki gerçek ev ile iftira ettiği (İstinye’deki) evin MİMARİ SİSTEMLERİ TAMAMEN FARKLIDIR. Ebru Şimşek’in 10 seneden beri yargıdan, basından, kamuoyundan gizlediği gerçek evin tüm duvarlarında kolon ve kirişler vardır. Oysa, iftira ettiği İstinye’deki evin duvarları ve tavanları düzdür, hiçbir kolon veya kiriş bulunmamaktadır. Görüntüdeki ev ile gösterdiği ev apayrı binalardır.

4. DELİL: Deliller toplandığında, Ebru Şimşek’in tehdit ve şantaj iddialarının da gerçekdışı olduğu kesinleşmiştir. Bu konuda bilirkişi raporu hazırlayan İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Anabilimdalı Başkanlığı Ebru Şimşek’in görüntülerini incelemiş ve bu kişinin "bana silah tehdidi yapıldı”, "bana uyuşturucu hap verildi”, "ben rol yaptım” gibi iddialarının gerçekdışı olduğunu tespit etmiştir.

5. DELİL:Ebru Şimşek’in malum görüntüleri 1994 yılında yayınlandığında "bunu BAV Camiası mensuplarının üzerine atalım” aklını veren kişi, tanık olarak mahkeme önünde her şeyi itiraf etmiştir. O dönem Ebru Şimşek’le aynı evi paylaşan Filiz Karataş isimli tanık, Ebru Şimşek’in görüntülerindeki olayla BAV Camiası mensuplarının hiçbir ilgilerinin bulunmadığını, BU İDDİAYI BİRLİKTE UYDURDUKLARINI açıklamıştır.

6. DELİL: Şikayetini sürdüren diğer kişi olan Fatih Altaylı’nın "sanıklar bana hakaret içeren fakslar gönderdiler” iddiasının gerçekdışı olduğu, Kartal 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı, İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararı ve İstanbul Üniversitesi’nin bilirkişi raporuyla anlaşılmıştır.

7. DELİL: DYP Genel Başkanı Sayın Mehmet Ağar ile Genel Başkan Yardımcısı Sayın Celal Adan, deliller toplandığında bu davada yargılanan kişilerin kendilerine karşı hukuka aykırı bir davranışlarının bulunmadığına KESİN KANAATLERİNİN GELDİĞİNİ ifade ederek şikayetlerini geri çekmişlerdir.

8. DELİL: İddianamede isimleri bulunan diğer kişilerin tümü, 1999 operasyonunda gözaltına alınan hanımların anne ve babalarıdır. "Eğer şikayetçi olmazsanız kızınızı bir daha göremezsiniz” diyerek korkutulup şikayetçi olmaya zorlanan kişilerdir. Bu kişiler, evlatlarına kavuştuklarında, savcılığa ve mahkemeye başvurarak, kimseden şikayetlerinin bulunmadığını ifade etmişlerdir.

9. DELİL: Maliye Bakanlığı’nın denetim birimi olan Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) bu dava kapsamında yargılanan kişilerin tümünün mal varlıklarını, şirketlerini, gelirlerini incelemiş, hiçbir suç unsuruna rastlamamış, bu gerçeği belgelendiren 3 AYRI RAPORU dosyaya sunmuştur. Nitekim mahkeme, gözaltına alınan kişilerden zaptedilen tüm eşyaları, paraları, araçları, gayrimenkulleri sahiplerine iade etmiştir.

10. DELİL: İddianamede şantaj iddialarına dayanak yapılan ve tutanaklarda "gizli kamera” olarak isimlendirilen eşyaların SIRADAN BAHÇE KAMERALARI olduğu çeşitli üniversitelerin bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkmıştır.

11. DELİL:Hayal mahsulü şantaj iddialarının hiçbir delili ya da dayanağı yoktur. Bu tür iddiaların kanıtı olarak basın mensuplarına teşhir edilen ve "şantaj kaseti” olarak gösterilmeye çalışılan CD’lerin SIRADAN BELGESEL FİLMLER olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca basında kendilerine şantaj yapıldığı iddia edilen isimler, hem şantaj iddialarını hem de görüntülerinin çekildiği iddialarını her aşamada reddetmişlerdir.

12.DELİL: İddianamede sözde suç delili olarak zikredilen ve tutanaklarda yasadışı bir eşya havası verilmek için "disket silici” olarak isimlendirilen elektronik eşyanın, her bilgisayarda kullanılan ve bilgisayara disket takmaya yarayan SIRADAN DİSKET SÜRÜCÜSÜ olduğu ortaya çıkmıştır.

13. DELİL: İddianameye dayanak yapılan sahte emniyet ifadelerinin ve emniyet tutanaklarının yasadışı olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu sahte tutanakları düzenleyen emniyet görevlileri İŞKENCE SUÇUNDAN MESLEKTEN İHRAÇ EDİLMİŞLER, bazıları hüküm giyerek cezaevine girmiştir.

14. DELİL: İddianamede "Maddi Sömürü Düzeni” başlığı altında ortaya atılan iddiaların da tamamen asılsız ve hayal mahsulü olduğu ortaya çıkmıştır. Haksız çıkar iddialarına dayanak gibi gösterilmeye çalışılan birtakım gayrimenkul satışlarının ya hiç gerçekleşmediği, ya da bunları satanların gelirlerini kendilerinin kullandığı bizzat ilgilisi durumundaki tanıkların beyanlarıyla tespit edilmiştir.

15. DELİL: BAV Davası iddianamesinde yer alan suçlamalar diğer mahkemelerde defalarca takipsizlik almıştır. Savcılıklar tarafından söz konusu iddialar incelenerek verilmiş olan bu TAKiPSiZLiK KARARLARI, Ağır Ceza Mahkemelerince verilen itirazın reddi kararlarıyla KESİNLEŞMİŞTİR.

16. DELİL: Bu davada yargılanan kişilerin güya bir kişiye kitap tercümesi yaptırdıkları ve ücret ödemedikleri iddia edilmiştir. Bu iddianın muhatabı olan Fulya Vanioğlu isimli tanık mahkeme önünde KİMSENİN KENDİSİNİN EMEĞİNİ SÖMÜRMEDİĞİNİ, iddianın asılsız olduğunu açıkça anlatmıştır.

17. DELİL: Dava dosyasına "sanıkların telefon görüşmeleri” diye aktarılan tutanakların hiçbirinin davada yargılanan kişilere ait olmadığı, sanıklarla uzaktan yakından alakası bulunmayan, kim olduğu belli olmayan kişilerin oluşturduğu hayali konuşmalar olduğu ve hepsinden öte bu tutanakların yasadışı nitelik taşıdığı ortaya çıkmıştır. Nitekim mahkeme dosyalarında BU TARZ BİR BANT KAYDI YOKTUR.

18. DELİL: Sayın Adnan Oktar’ın Harun Yahya müstear adıyla kaleme aldığı eserleriyle ilgili İTHAMLARIN BİLİMDIŞI VE GERÇEKDIŞI OLDUĞU, İlahiyat Fakülteleri’nin öğretim görevlileri tarafından bu eserler hakkında düzenlenen bilirkişi raporlarıyla belgelenmiştir.

19. DELİL: Davada yargılanan kişilerin Babuna Kampanyası kanalıyla haksız gelir temin ettikleri şeklindeki iddianın mesnetsiz olduğu, BAV Camiası’nın bu kampanyayla ilgisinin bulunmadığı ve söz konusu kampanyada herhangi bir usulsüzlük bulunmadığı 5 AYRI YARGI KARARIYLA kesinlik kazanmıştır.

20. DELİL: Davada yargılanan kişilere ait şirketlerin tüm defterleri, kazançları, gelirleri, hesapları en ince ayrıntısına kadar incelenmiştir. Bu incelemelerin tümü usulsüz kazanç iddialarını çürüten resmi raporlara dönüşmüştür.

Bunların dışında da, bu davada yargılanan kişileri AKLAYAN pek çok belge, delil ve tanık anlatımı dava dosyasına girmiştir. TOPLAM SAYILARI 250’Yİ BULAN bu kanıtlar, BAV Davasında yargılanan kişilerin MASUM OLDUKLARINI VE BİR İFTİRAYA MARUZ KALDIKLARINI belgelemiştir. Dolayısıyla, BAV Davası’nda verilen zamanaşımı kararının davada yargılanan kişileri "kurtardığı” şeklindeki iddialar, dosyanın içeriğini hiç bilmeyen ya da bilmesine rağmen çarpıtan kişiler tarafından ortaya atılmaktadır.

4.MASONLARIN KOMPLOLARI
Yıllar boyunca kendilerini bir ’hayır kurumu’ olarak tanıtan masonların en rahatsız oldukları konulardan birisi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması, gizli faaliyetlerinin deşifre edilmesidir. Dünyanın pek çok ülkesinde, bu yönde faaliyet yapan kişiler masonlar tarafından engellenmiş, bir şekilde faaliyetleri durdurulmuştur. İtalya’da P2 mason locasının açığa çıkmasının ardından, bu konuyu soruşturan savcıların, emniyet görevlerinin birer birer faili meçhul bir şekilde öldürülmeleri bu durumun yakın tarihten çarpıcı bir örneğidir. Ülkemizde ise, masonların iç yüzlerini açığa çıkaran çalışmaların başında Harun Yahya serisine ait eserler gelmektedir. 80′li yıllarda yayınlanan "Yahudilik ve Masonluk” isimli eser, bu alandaki en önemli kaynak kitaplardan biri olmuş ve halkımızın masonluk konusunda bilinçlenmesine büyük katkıda bulunmuştur. Bu eser, Adnan Oktar’ın hayatında da önemli bir dönüm noktasını teşkil etmektedir.

O güne kadar toplum içinde son derece gizli bir biçimde faaliyet gösteren masonluk örgütü, bu kitapta tüm karanlık yönleriyle gözler önüne seriliyordu. Kitapta, masonluğa kimlerin üye olduğu, üyelerin teşkilattaki konumları, devlet kademelerindeki, üst düzey mevkilerdeki masonların isimleri, masonik şirket ve kuruluşların listeleri, masonların ülke çapında ele geçirdikleri ekonomik ve siyasi güç kendi belge ve dokümanlarından ortaya konuluyordu. Aynı zamanda, masonluğun gizli bir tür tarikat olduğu yine belgelerle açıklanıyordu. Masonluğun faaliyetlerinin, amaçlarının, organizasyon yapısının, hiyerarşisinin, sembollerinin ve ritüellerinin ifşa edildiği kitapta, masonluğun, Siyonizm, Muharref Tevrat ve Kabala ile olan doğrudan bağlantısı da açıkça ortaya konmaktaydı. Bu eserin yayınlanması ile birlikte, masonlar ve onların gizli uzantıları Adnan Oktar aleyhinde çeşitli komploları hayat geçirmeye başladılar.
İlk başta aracılar vasıtasıyla Yahudilik ve Masonluk kitabının baskısının durdurulması için yüklü paralar teklif edildi. Olumsuz yanıt alınınca sıra tehditlere geldi. Bu da etkili olmayınca Adnan Oktar, suni bir gerekçe ile tutuklandı. Gerekçe olarak bir gazete röportajında yer alan "İbrahim milletinden, Türk kavmindenim” sözü gösterildi. Sahte raporlar, asılsız haberler, iftiralar, hakaretler bir kısım basında ardı ardına yayınlanmaya başladı. Sayın Adnan Oktar 19 ay tutuklu kaldıktan sonra, tutuklanmasına neden olan savcının bizzat, bu ifadelerin suç teşkil etmediğini beyan etmesiyle mahkeme tarafından beraat ettirildi.
1986 Yılındaki Komplo
Ancak bu 19 ay sırasında masonlar Adnan Oktar’ın çalışmalarını engellemek için var güçleri ile çalışmaya devam ettiler. Örneğin, Sayın Oktar’a "Yahudilik ve Masonluk” kitabının basılmaması karşılığında yüklü bir para ve "her türlü kolaylık” vaadinde bulundular. Adnan Oktar ise bu teklifi reddetti. Yahudilik ve Masonluk kitabı herşeye rağmen yayınlandı ve büyük yankı uyandırdı.
Bu durum karşısında masonlar yeni bir yola başvurdular ve Adnan Oktar tutukluluğunun 9. ayında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne yatırıldı. 10 ay boyunca burada tutulan Sayın Oktar, pek çok haksız uygulama ve baskıya maruz kaldı. Cezai ehliyeti olmayan, cinayet bile işlemiş akıl hastalarının yatırıldığı 14 A koğuşunda son derece kötü koşulları olan bir odaya yerleştirildi ve 40 gün süreyle burada ayağından zincirle yatağına bağlı olarak tutuldu. En ağır hastalar bile yakınları ile diledikleri gibi görüşebilirlerken, Adnan Oktar’ın ziyaretçi kabul etme hakkı kısıtlandı. Sayın Oktar sadece yakınları ile değil hemşirelerle, pratisyen hekimlerle, hatta doktorlarla dahi görüştürülmedi. Bu dönemde
kendisine şuur kapatıcı bazı ilaçlar zorla içirilmek istendi. Asıl amacın Sayın Oktar’ın fikri mücadelesini engellemek olduğunun bir diğer göstergesi de, dönemin Hastane Başhekimi’nin "fikirlerin değişmediği sürece buradan çıkamazsın” şeklinde Adnan Oktar’ı tehdit etmesiydi.
Bu baskı süreci hukukun devreye girmesi ile sona erdi. Bilirkişi raporları Adnan Oktar’ın, "İbrahim milletinden, Türk kavminden” sözündeki "millet” kavramının İslami literatürde "din” anlamına geldiğini onadı ve Sayın Oktar aleyhine açılan dava, beraat ile neticelendi. Adnan Oktar’a Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi tarafından haksız yere verilmiş rapor ise, Adli Tıp Kurumu 4. İhtisas Kurulu tarafından bozuldu. Adli Tıp Kurumu’nun hazırladığı raporda, Adnan Oktar için "tüm yaşamını inandığı mukaddes gayeye ve ideale teksif eden kişi” anlamına gelen "idealist passione” deyimi kullanılmakta ve Sayın Oktar’a yapılan uygulamanın haksız ve hukuk dışı olduğu gözler önüne serilmekteydi..

5.M.K-TürkMilleti vs..konulardaki eserler hakkında düşünceler

BUNUN CEVABINI ZATEN AZ AKLISELİM DÜŞÜNEN insanlar KENDİLERİ SİYASİ BİR ÇIKARIM YAPARAK neden Atatürkün yaptığı muhteşem icraatları!bile bile bu ve benzeri eseler yayınlanıyor..un cevabını bulabilirler..

bu noktada harun yahyanın bediüzzaman saidi nursinin yazıalrından alıntı yaprak süfyani deccalden bahsederken bir taraftanda hangi kefeye koyduğunu kıyas ederek anlayabilirsiniz …

http://www.bediuzzamansaidnursi.net/ic4.html

İKİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Ahirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında ’H''z'' k''fir’ yazılmış bulunur.”4

Allahu a’lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla t''mim ettiğinden,

o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha herkes-yalnız istemeyerek-onu giymekle k''fir olmaz.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Riv''yette var ki, "Ahirzamanın müstebit h''kimleri, hususan Deccalın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur.”1

2.bunun bir tevili şudur ki: Hükumet dairesinde karşı karşıya kurulan ve birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, "Biri huri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap ve zindan suretine girecek” diye bir işarettir.

Üçüncü hadise:”İsl''m Deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek”4 denilmiş.

5 bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi ve İsl''miyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu’yu vatan yapmadığından, o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyani Deccal onların içinde zuhur edeceğine işaret eder.

Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İsl''miyetin ve Kur’''n’ın elinde şeref-şiar, b''rika-''s'' bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İsl''miyetin bir kısım şe''irine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor.

Türk islam-birliği söylemleri malum milliyetçi kesime siyasi açıdan yaklaşarak aslolanın İslam birliği olduğunu anlatmaktan başka bir şey değildir yazılanalra bakılırsa türk islam birliğinden kasıt Türkiye öncülüğünde islam birliğidir diyor Osmanlı zamanında olduğu gibi vsair..yeterince anlaşılmıştır sanırım

6.ADNAN OKTAR KENDİNİ MEHDİ GÖRÜYOR İDDİALARI..

Haber7: Size tepki gösterenlersn bir iddiası da. BAV’ın gerçekte Adnan Oktar’ın Mehdiliğini ilan edeceği güne yönelik bir kurumsal faaliyeti yürüttüğünü savunmak? Bu tamamen bir karalama kampanyası ya da Mehdilik ve Hz. İsa’nın dönüş tarihi üzerine ısrarla vurgu yapmanızdan doğan bir paranoya mı, yoksa birileri işaretlerimi böyle okuyor? Siz BAV olarak bu iddiayı bugün, şu anda nasıl yorumluyorsunuz?
T.Y: Böyle bir iddiamız hiçbir zaman olmamıştır. Bu tarz iddialar zaten hiçbir devirde olmamıştır. Böyle bir iddia olmadığı sayın Adnan Oktar’ın kitaplarından da net bir şekilde anlaşılır. Karıştırılan nokta şu; bir çok İslami konu işlendiği gibi, ahir zaman denilen dönemle ilgili kitapları da vardır. Sünni kaynaklara dayalı olarak Kur’an’da belirtilen bu döneme yoğun bir şekilde dikkat çekmektedir. Dolayısı ile bu kitaplarından dolayı ortaya böyle bir iddia atılmış olabilir. Ama 250 kitaplık büyük bi r çalışma içinde bunlar da belirli bir yeri tutmaktadır. Yani sırf bu tarz kitaplar yazıyor değil. Ama bizim inancımıza göre de gerçekten bu önemli bir dönemdir, yaşanan hadiselerle sabittir. Dolaysı ile buraya dikkat çekilmiştir. Belki o söylentiler de bundan dolayı kaynaklanmış olabilir.
A.B: Ahir zaman ve Mehdi konusunu gündeme getirmek o iddiada bulunmayı gerektirmiyor. Bunu Bediüzzaman hazretleri de kitaplarında bu konuya yüzlerce sayfa ayırmıştır. Hepsini defalarca okudum Hz. Mehdi’nin özelliklerinden, ne zaman geleceğinden nasıl icraat yapacağından Hz. İsa’nın nüzulünden, İslam’ın yayılışından, Hıristiyanlarla ittifak olacağından, İslam’ın yayılacağından pek çok konuda izahları vardır. Diyemeyiz ki Bediiüzzaman Hazretleri de Mehdiliğini iddia etmiş. Hz. Peygamber döneminden beri beklenen insanların özlemini çektiği bir ahir zaman dönemi var. Bu kitaplarda da bu dönemin izahı ve içinde bulunduğumuz ortamın o dönemin işaretlerini taşıyıp taşımadığına dair karşılaştırmalar var.
Haber7: Zaten bu söylentilerin dayanağı da o. Siz 2030 tarihini veriyorsunuz en geç. Rivayetlerdeki porteyi de çiziyorsunuz bu özelliklerin de Adnan Oktarla olan benzerliği bu kuşkuya yol açıyor.
T.Y: Bu zan herkesin kendine ait. Bizim ve Adnan Beyin böyle bir iddiası yok. Eğer Peygamber efendimizin izahları ile günümüzde yaşanan olaylar benzeşiyorsa biz zaten o dönemde yaşıyoruzdur. Yani o benzetmeler bunun doğruluğunu gösterir. Mehdilik iddiası değil ama Müslümanlara bu hali müjdelemek bir Müslüman’ın görevidir. Nasıl Hz. Peygamber müjdeliyor, müjde açısından bunları söylüyor. Bunu fark eden bir Müslüman’ın da ahir zamanda yaşanacak bereket, bolluk, huzur ortamını birbirine müjdelemelidir.

7.TESETTÜR noktasında bu emrin Kuranda olmadığını ve luzumsuz görüyor ,Adnan oktarın cemaatindede açık peruklular var iftirası
Belki onu söyleyen kişiler bilim araştırma vakfı bünyesinde bir araya gelmiş islamla yeni tanışma aşamasında olan insanları kastederek diyor lakin Adnan oktarın asıl CEMAATİ KİMLERDİR VE YAŞAM tarzı nasıldır ..yanlış anlaşılmamaya sebebiyet vermemek için bunu cevaplandırlım.. Adnan oktarın bizzat seçtiği kendinin küçüklükten itibaren farklı alanlarda eğitime vererek yetiştirdiği ve hepsi kendi alanlarında uzman yaklaşık 300 kişiden muteşekkil gece abid gündüz aslan olan nurani talebeleri vardır..bunların yaklaşık 60 tanesi bayandır..ve İslami açıdan bu gün sünnet noktasında ve diğer husularda ne kadar hassasiyet gösteren tarikat cemaat varsa bu nurani insanlarda aynı hassasiyette hatta yaptıkları görev itibari ile daha fazlası ile bu farzı vazifeleri yerine getirmektedirler. insanlardır ve içlerinde bir tane bile başı açık peruk takan kimse yoktur .şimdi gelelim örtü hakkındaki iftirayı Adnan hocanın MilliGazete makalesinden cevaplamaya:
Tesettür, mümin kadınların şerefidir
Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed (sav)’e vahyedilmeden önce, Arap toplumu büyük bir cehalet içinde yaşıyordu. Toplumun cehaletinin en önemli göstergelerinden biri ise, kadının toplum içinde sözde ikinci sınıf bir varlık gibi görülmesiydi. İslam ahlakıyla beraber, kadın da toplum içinde saygın bir yer edindi. Kuran ahlakı, kadınlara saygı, şefkat ve merhametle yaklaşılmasını gerekli kıldı. Peygamber Efendimiz (sav)’in birçok uygulaması da, İslam ahlakında kadına verilen değerin ispatı niteliğindeydi.
İslam ahlakının kadınları seçkin, onurlu, saygın ve değerli kılan özelliklerinden biri de mümin kadınlara getirilen tesettür hükmüdür. Allah’a gönülden itaat eden mümin kadınlar, iffetleri ve asaletleriyle diğer tüm kadınlara örnek olacak bir ahlak gösterirler. Saliha kadınların iffetlerini ve asaletlerini tamamlayan en önemli unsurlardan biri ise tesettürleridir. Tesettür hükmünün bildirildiği Nur Suresi’nin 31. ayetinde mümin kadınlar için, "… ırzlarını korusunlar, süslerini açığa vurmasınlar…” diye buyrulurken, Ahzap Suresi’nin 59. ayetinde ise tesettürün, mümin kadınların "… korunmasına ve iffetli bilinmesine… ” vesile olacağı haber verilmiştir. Dolayısıyla mümin kadınların, tesettür lerinin kendilerine sağladığı bu iffetin, asaletin, saygınlığın, özel korumanın ve nimetlerin bilincinde olmaları ve tavırlarını da buna göre belirlemeleri sonderece önemlidir.
Bediüzzaman Hazretleri de kadınlar için tesettürün önemini ifade ederken, tesettürün kadınlara sağladığı kolaylık ve güzelliklere dikkat çekmiştir:
"Kuran’ın tesettür emri fıtri (yaratılışa uygun) olmakla beraber; o maden-i şefkat (şefkat kaynağı) ve kıymettar birer refika-i ebediyye (ebedi dost) olabilen kadınları tesettür ile sukuttan (ahlaken bozulmaktan), zilletten ve manevi esaretten ve sefaletten kurtarıyor.” (Hanımlar Rehberi, s. 52)
İman eden kadınların şerefi olan tesettür, Kuran-ı Kerim’in, sünnetin ve İslam alimlerinin ittifakıyla sabit olan kesin bir emirdir. Konuyla ilgili ayetlerde Rabbimiz (cc) şöyle buyurmuştur:
Mü’min kadınlara da söyle: "Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Baş örtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar…” (Nur Suresi, 31)
Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. (Ahzap Suresi, 59)
Allah (cc)’ın izniyle, Yüce Rabbimiz’in korunmasını emrettiğini koruyanlar, O’nun sınırlarını asla aşmayanlar, O’nun emirlerine titizlikle uyanlar, Allah (cc) Katında güzel bir makam umabilirler.
Cahiliye toplumlarında insanların hayatlarını yönlendiren, mutlak doğru olduğundan emin olabilecekleri bir güç yoktur. Tam tersine peşinden gittikleri kurallar, büyük çoğunluğu, ne zaman, kim tarafından ve hangi bilgilere dayanarak konulduğu dahi belirsiz geleneklerden ibarettir. Mümin için ise, Allah (cc)’tan bir rahmet olarak, doğruyu yanlıştan ayıran, insanlara doğru yolu gösteren, en mükemmel yaşam ve ahlak şeklini bildiren Kuran ve Peygamberimiz (sav)’in sünneti vardır. Mümin bir erkek ve mümin bir kadın için, yaşayabilecekleri en üstün, en şerefli ve en mükemmel hayat şekli de Kuran ayetleriyle insanlara bildirilmiştir.

Rabbimiz’in emir ve yasaklarına uymak, Kuran ahlakına tabi olmak mümin kadına onur, şeref ve asalet kazandırır. Bu, Allah (cc)’ın mümin kadın için yarattığı çok büyük bir lütuftur. Müslüman kadını tanıtan, iffetinin alametlerini oluşturan özelliklerinden biri de başörtüsüdür. Kuran’da yer alan başörtüsünün ve örtünmenin kadınlara farz kılındığı Müslümanlar tarafından açıkça bilinen bir hükümdür. Dünya hayatındaki asıl amaçları Allah (cc)’ın rızasını, sevgisini, yakınlığını kazanmak olan mümin kadınlar, Rabbimiz’in bu emrini severek, isteyerek ve gönülden bir teslimiyetle yerine getirirler.

Kuran’da yer alan, mümin kadının tesettürü ve başörtüsüyle ilgili ayetlerde Müslüman kadının fıtratının ve ahlakının da nasıl olması gerektiği anlatılmıştır (Nur Suresi, 31). Allah (cc) Kuran’da Müslüman kadınlara başörtüsü takmaları ve örtünmeleri gerektiğini bildirmiş ancak bunun yanında, "gözlerini harama çevirmekten kaçındırmalarını” ve "ırzlarını korumalarını” da hatırlatmıştır. Dolayısıyla mümin kadın, dış görünümündeki titizliğinin yanı sıra, ahlakında da onurlu ve iffetlidir.

İmanını, vicdanını ve aklını en iyi şekilde kullanarak üstün bir ahlak sergiler. Allah (cc) Kuran’da, Müslüman kadının nasıl bir ahlak sergilemesi gerektiğini, yaşadığı toplumda "ırzını korumuş olmasıyla ve iffetine olan düşkünlüğüyle” tanınan Hz. Meryem’in ahlakını örnek vererek açıklamıştır:

"İmran’ın kızı Meryem’i de (Allah örnek verdi). Ki o kendi iffetini korumuştu. Böylece Biz ona Ruhumuz’dan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti. O (Rabbine) gönülden bağlı olanlardandı.” (Tahrim Suresi, 12)

Mümin kadın için iffet ve onurun önemi Kuran’ın pek çok ayetiyle insanlara açıklanmıştır. Müslüman kadın, gerek kıyafeti, gerek davranışlarındaki asaleti ve ölçülülüğü gerekse de basitlikten arınmış, onurlu, seçkin ve vakarlı tavrı ile çevresinde büyük bir saygınlık oluşturur. Allah (cc)’ın mümin kadınlara farz kıldığı başörtüsünün bir hikmeti de işte mümin kadının bu ahlakının ve saygın kişiliğinin oluşmasına yöneliktir. Allah (cc) mümin kadının iffetli tanınması, eziyet görmemesi, yıpratılmaması, zarara uğramaması ve asaletini koruması için en uygun olan giyim şeklini Kuran ile bildirmiştir. Bu gerçek müminlere şöyle haber verilmiştir:

"Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Ahzab Suresi, 59)

Kadınların toplum içerisinde korunup kollanmaları, hak ettikleri saygı ve sevgiyi görmeleri için olabilecek en güzel davranış ve uygulamalar Kuran ile bildirilmiştir. Kuşkusuz ki bu Müslüman kadın için çok büyük bir korunma, rahmet ve nimettir.

Allah (cc)’ın bu emrini güzel bir şekilde yerine getirmek aynı zamanda da, mümin kadının Rabbimiz’e olan bağlılığının, itaatinin, teslimiyetinin bir ifadesidir. Allah (cc)’ın rızasını, dünya hayatının menfaatlerinden, çok daha üstün tuttuğunun asıl olarak ahiret hayatını hedeflediğinin açık bir alametidir.

Müslüman kadın, Kuran’da bildirilen Allah (cc)’ın bu hükmünü imanının ve vicdanının bir gereği olarak severek ve isteyerek yerine getirmektedir. Bu nedenle bu ibadeti imani ve vicdani bir yükümlülük olarak yerine getirdiği unutulmamalı, bu davranışına gereken saygıyla yaklaşılmalıdır. Açıkça ortada olan iyi niyet görülmeli ve bu konunun baskı altına alınmaya çalışılmasının yanlışlığı anlaşılarak vicdan özgürlüğünün yolu açılmalıdır.
Bu makale, Milli Gazete gazetesinde 26 Şubat 2007 tarihinde yayınlanmıştır.diğerleri:

http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/…ail/Number/6842

http://www.harunyahya.org/guncel/basinda…_harunyahya.htm

http://www.harunyahya.org/Makaleler/islamda_kadin.html

8.Namaz 5 vakit değil 3 vakittir diyormuş iftirası..

Adnan Oktar, dini ve ahlaki değerlerin saygı görmediği ve neredeyse bütünüyle reddedildiği, materyalist görüşün kontrolündeki bu ortamda, çevresindeki insanlara Allah’ın varlığını ve birliğini anlatmaya başladı. Üniversitenin bitişiğindeki Molla Camii’nde açıkça namaz kılan tek kişiydi.
Cenab-ı Allah 5 vakit namazı müminlerin üzerine farz kılmıştır. İnsan ahirette namaz ibadetini yerine getirip getirmediği konusunda sorgulanacaktır. Namaz büyük bir titizlikle, hiç aksatmadan, tam vaktinde, büyük bir şevk ve huşu ile yerine getirilmesi gereken bir ibadettir. Nitekim Kuran’da pek çok ayette namazın önemi bildirilmiştir. Kıyamet Suresi’nde hesap gününde insanların Allah (cc)’ın rahmetinden mahrum kalmalarının bir sebebinin de ’namaz kılmamaları’ olduğu bildirilmiştir:

"(Ölüm korkusundan) Ayaklar birbirine dolaştığında; O gün sevk, yalnızca Rabbinedir. Fakat o, ne doğrulamış ne de namaz kılmıştı. Ancak o, yalanlamış ve yüz çevirmişti. Sonra çalım satarak yakınlarına gitmişti. Sen buna müstahaksın, dahasına müstahaksın. Yine müstahaksın, dahasına da müstahaksın.”(Kıyamet Suresi, 29-35)

Rabbimiz tüm insanları, beş vakit namaz kılmakla yükümlü kılmıştır. Cehennemdeki insanlar da kendilerine orada bulunma sebepleri sorulduğunda namaz kılanlardan olmadıklarını söylerler. Bu gerçeği Yüce Allah (cc) Kuran’da şöyle bildirir:

"Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten nedir?” Onlar: "Biz namaz kılanlardan değildik” dediler. ” (Müddessir Suresi, 42-43)
Peygamberimiz (sav) de pek çok hadis-i şerifinde 5 vakit namazın önemine dikkat çekmiştir. Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen bir kudsi hadisinde Resulullah şöyle buyurmaktadır: "Beş vakit namazlar, gelecek haftaya kadar cüm’a, gelecek seneye kadar ramazan, büyük günahlardan sakınılırsa, aralarındaki hatalar için kefarettirler.”(Müslim)

Muaz (ra) dedi ki; Resulullah (sav) beni Yemen’e (vali olarak) gönderdi (de şöyle) buyurdu: "Sen, kitap ehlinden bir kavme (vali) gidiyorsun. Onları (önce) Allah’dan başka (ibadete layık) hiçbir mabud olmadığına şehadete çağır. Eğer onlar bu hususta itaat ederlerse kendilerine, Yüce Allah’ın her gece ve gündüz beş vakit namaz (kılmay)ı farz kıldığını bildir. Şayet onlar, buna da itaat ederlerse kendilerine Allah Teala’nın zenginlerden alınıp, fakirlerine verilecek olan sadakayı (zekatı) farz kıldığını bildir. Eğer onlar, buna da boyun eğerlerse mallarının iyilerini almaktan sakın. Mazlumun (bed) duasından sakın. Zira onunla Allah arasında (kabülünü engelleyen) hiçbir perde yoktur.” (Buhari ve Müslim) (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, , Bedir yayınevi, syf. 669))

Resulullah Efendimiz (sav), namaz kılmamanın ya da namaz vaktini geçirmenin ne kadar tehlikeli olduğunu mübarek hadis-i şeriflerinde şöyle bildirmiştir:
Imam-i S''fi ile Beyhaki’ye göre Peygamberimiz (sav): "Herhangi bir vakit namazı kılmaksızın vaktini geçirenler yuvası dağılmış, malını mülkünü elden kaçırmış gibidirler.”
Müminler Allah (cc)’ın rızasını kazanmak, O’na yakınlaşmak, Rabbimize olan teslimiyetlerini ve boyun eğiciliklerini göstermek için bu ibadeti büyük bir fırsat olarak görür, huşu içinde bu ibadetlerini yerine getirirler. Salih müminler için namaz, Rabbimiz’e çok yakın oldukları, O’nun huzurunda kıyam edip secdeye vardıkları bir andır. Bu sırada tüm dünya işlerinden de kendilerini çekerek, sadece Allah (cc)’a yönelirler. Allah (cc)’ın belirlediği vakitlerde ve hiç bırakmadan bu ibadetlerine devam ederler. Namaz kılmayı, diğer tüm işlerinin üstünde görür, tüm ibadetlerine çok önem verirler. Bu konuda hiçbir mazeretin söz konusu olamayacağını bildiklerinden, mutlaka namazlarını vaktinde ve tüm sünnetleriyle birlikte eksiksiz eda ederler. Bunun karşılığında da Rabbimiz’in hoşnutluğunu umarlar.
Bu makale, Vakit gazetesinde 08 Mart 2007 tarihinde yayınlanmıştır.diğerleri:

http://www.harunyahya.org/Makaleler/namaz_ibadeti.html

http://www.harunyahya.net/V2/Lang/tr/Pg/…ail/Number/6825 http://www.ehlisunnetinonemi.com/makaleler.php

http://www.harunyahya.org/Makaleler/sunnetiseniyye.html

9.MADENİN ARDINKİ SIR VAHDET-i VÜCUT MU benzeri Konulardaki İTİRAZLARA

Evrim Aldatmacası adlı kitabın sonunda yer alan "Maddenin Ardındaki Sır” adlı bölümde ve ayrıca Hayalin Diğer Adı: Madde, İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği, Sonsuzluk Başlamış Durumda, Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Gerçeği Bilmek isimli kitaplarda yer alan konu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, maddenin ardındaki sır konusunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.

Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabi gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.

Vahdet-i Vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar Vahdet-i Vücud düşüncesi ile aynı değildir.

Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran’a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar, örneğin Allah’ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah’ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah’ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.

Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah’ın Kuran’da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün tüm tıp fakültelerinde öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı”dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.

Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok” hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.

Bu gerçek İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği isimli kitapta şu şekilde dile getirilmiştir:

DIŞARIDA MADDE VARDIR, ANCAK BİZ MADDENİN ASLINA ULAŞAMAYIZ!

…Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir.
Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah’ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18 )

Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir.

Sayın Mustafa İslamoğlu, yazısında, (”dış dünya” ismini verdiğimiz) etrafımızdaki tüm varlıkların mutlak manada varlıklarının bulunduğunu iddia etmiştir.

Oysa ki, Sayın Mustafa İslamoğlu’nun da çok iyi bildiği gibi, bizim "dış dünya”ya ilişkin tüm bilgilerimiz bize duyu organlarımız kanalıyla ulaşmaktadır. Duyu organlarımız bu bilgileri "elektrik sinyalleri” olarak beyne taşımakta, elektrik sinyalleri ilgili duyu merkezlerine ulaştığında da beyinde ses, koku, sertlik, görüntü ve tat hisleri oluşmaktadır.

Burada önemli olan nokta şudur: beyine ve beyinin ilgili duyu merkezlerine (görme merkezi, duyma merkezi, vs) sadece ve sadece elektrik sinyalleri ulaşmaktadır. Beyne yalnızca elektrik sinyalleri ulaştığına göre, beynin bilgisi bu sinyallerin meydana getirdiği algılarla sınırlıdır. Başka bir deyişle, beyin sadece ve sadece algılarla muhataptır. Hiç bir beyin, bu algıların ötesinde, beynin dışında birşey olup olmadığını bilemez. "Beynimizin dışında şunlar, şunlar var” gibi iddiaların hiç bir bilimsel dayanağı yoktur.

Bu anlattığımız, mutlak bilimsel bir gerçektir. Bilimsellikten ayrılmadığı sürece, hiç kimse bu gerçeği inkar edemez ve şimdiye kadar inkar etmemiştir.

Dolayısıyla, Sayın Mustafa İslamoğlu’nun "bizim algılarımızın ötesinde dış dünya mutlak manada vardır” iddiasının da bilimsel bir dayanağı yoktur. Bu iddia, Sayın Mustafa İslamoğlu’nun kendi kişisel tahmininden ibarettir. Bu kardeşimiz, bizim algılarımızın ötesinde bir dış dünyanın varlığına dair mutlak ve bilimsel bir kanıt, hiç bir zaman getiremeyecektir. Mustafa İslamoğlu, bu noktada muhtemelen hemen şu karşılığı verecektir: "dış dünya vardır” diyemeyiz ama "dış dünya yoktur "da diyemeyiz.

Bu doğrudur. Bilim, bize dış dünyanın ne varlığı ne de yokluğu konusunda herhangi birşey söyleyemez. Böyle bir bilgiye duyu organlarımız kanalıyla hiç bir zaman ulaşamayız. Ama kitabımız Kuran-ı Kerim’de bu sorunun cevabını verecek yeterli miktarda bilgi vardır. Yazar Harun Yahya’nın başta "Evrim Aldatmacası” isimli kitabı olmak üzere birçok kitabında yer verdiği bu konuda, Kuran ayetlerinin ışığında; idrakımızda hissettiğimiz algıların hiç bir maddi karşılıklarının bulunmadığı, bunları Allah’ın yoktan meydana getirdiği açıkça anlatılmaktadır.

Şunu da eklemek isteriz ki, algıların ötesinde bir "dış dünya” ister var olsun ister var olmasın, bizim açımızdan durum kesinlikle değişmeyecektir. Biz, yaşamımız boyunca sadece idrakımızdaki algılarla muhatap oluruz.

Sayın Mustafa İslamoğlu, yazısında, maddenin mutlak olduğuna inanmanın imanın bir esası olduğunu iddia etmiştir. Kendisine hatırlatmak isteriz ki maddenin mutlak olduğuna inanmak, imanın bir esası değildir, olamaz da. İmanın esasları Kuran-ı Kerim’de açıkça belirtilmiştir. Kuran-ı Kerim’de maddenin mutlak olduğuna iman etmeyi emreden hiç bir ayet yoktur. İslam tarihinde maddenin varlığına inanmanın imanın bir esası olduğunu söyleyen tek bir alim bile çıkmamıştır.

Maddenin mutlak olduğuna inanmak, materyalizmdir. Materyalizm ise Kuran-ı Kerim’in bir esası değil, "Kuran-ı Kerim’in inkarı”dır. O nedenle, biz Sayın Mustafa İslamoğlu’nun "maddeye inanmak imanın esasıdır” derken, dikkatsizlik sonucu bu ifadeyi kullandığına inanıyoruz.

Bizler ise, Allah’ın mutlak varlık olduğuna ve Allah’ın dışında hiç bir varlık bulunmadığına inanıyoruz. Maddeyi ve insanı "mutlak varlık” kabul eden, Allah’ı (Allah’ı tenzih ederiz) hayal olarak gören Kuran dışı inanca asla mensup değiliz.

Kardeşimiz Mustafa İslamoğlu, "itirazım, bir yanda Allah’ı mahlukatla açıklamaya kalkarken, öte yanda onun varlık delili olarak sunduğu Varlık Alemi’ni yok farzetme çelişkisinedir” demektedir.

Sayın İslamoğlu’nun Evrim Aldatmacası isimli kitapta anlatılan gerçeğin ne olduğunu tam olarak kavrayamadığı anlaşılmaktadır. Sayın İslamoğlu,”maddesel dünya bir algılar bütününden ibarettir” ifadesini, "hiç bir şey yoktur” şeklinde anlamıştır. Oysa "madde bir algılar bütünüdür” demek, "madde yoktur” demek değildir. Maddesel evren vardır, ama sadece bir algılar bütünü olarak vardır. Tıpkı rüyalarımız gibi, vehim ve hayal mertebesinde vardır.

Maddenin vehim ve hayal mertebesinde var olması Allah’ın varlığının çok kesin bir delilidir. Çünkü (tıpkı bir görüntü gibi) vehim ve hayal mertebesinde olan bir varlık, kendi kendine meydana gelemeyeceğine göre, bunu var eden bir Yaratıcı’nın olduğunu gösterir. Dolayısıyla, maddi evrenin bir "görüntü” olduğu gerçeği, Allah’ın varlığının ve birliğinin kesin kanıtıdır. O nedenle, "maddenin görüntü olması” ile "varlıkların Allah’a delil teşkil etmesi” arasında hiç bir çelişki yoktur, aksine "tartışılmaz mantık bağı” vardır.

Esas çelişkili olan, bir müslümanın maddenin mutlak varlık olduğuna inanmasıdır. Maddenin mutlak varlığını kabul eden biri materyalist felsefenin temel ilkesini kabul etmiş olur. Materyalist felsefenin temel ilkelerinin üzerine ise ancak materyalizm bina edilir, Kuran inancı bina edilemez. Dolayısıyla, maddenin mutlak anlamda bir varlığa sahip olduğunu düşünen birinin Allah inancı, Kuran-ı Kerim’in bize anlattığı Allah inancıyla kesinlikle çelişir.

Eğer konuyu biraz daha dikkatli incelerse, Sayın Mustafa İslamoğlu da, materyalizm ile İslam’ın asla bağdaşmayacağını kolayca görecektir.
Yazısının her satırında Nesefi’den, Sadrettin Konevi’den, İmam-ı Ebu Hanife’den, İbn-i Arabi’den bahsederek kelam ve akaid konusunda bilgi sahibi olduğunu göstermiştir. Ama eğer İslamoğlu eleştirilerini İslam alimlerine dayandırıyorsa, Harun Yahya’nın kitabında İmam Rabbani’nin konuyu tam anlamıyla destekleyen ifadelerine itibar etmesi gerekirdi. İmam Rabbani’nin muteber bir İslam alimi olduğu ve imani konularda çok önemli bir otorite ve referans olduğu İslam aleminde tartışma götürmeyen bir gerçektir. Fakat herhalde İslamoğlu, İmam Rabbani’nin yazar Harun Yahya tarafından aktarılan izahlarına katılmıyor ki bu büyük alimin, eleştirdiği konuyu destekleyen açıklamalarını görmezlikten gelmiştir.

Daha sonra durumu dengelemek için yine İmam Rabbani’nin de bu görüşü reddettiğini söylemiş ve buna delil olarak İmam’ın Vahdet-i Vücut görüşünü yanlış anlayarak şirke sapan kişilere karşı bir eleştirisini vermiştir. İslamoğlu’nun bu yaklaşımındaki mantık hataları şöyledir:

İmam Rabbani bu görüşü reddetmemiştir. Çünkü bu zaten kendi görüşüdür ve önceki sayfalarda yer verdiğimiz ifadelerinde de bu görüşünü açıkça belirtmiştir. Eserlerinin hiçbir yerinde de bu görüşten vazgeçtiğini, bunları reddettiğini belirten bir ifade yoktur.

İslamoğlu’nun "İmam Rabbani’nin bu görüşü reddetti” derken sözü ettiğini konu, aslında İmam Rabbani’nin Vahdet-i Vücud düşüncesini yanlış anlayarak sapan ve putperestliği meşru gören bir takım kişiler hakkında söylediği sözlerdir. Buna karşılık İmam Rabbani maddenin bir algıdan ibaret olduğunu her zaman için savunmuştur. Elbette bu gerçeği çarpıtarak yanlış inançlar geliştiren kişileri eleştirmiştir, ama bu eleştirileri alıp da "İmam Rabbani maddenin algı olduğunu reddetti” demek çok büyük bir yanılgı olur.

Örneğin İmam Rabbani, maddenin bir algı olduğunu savunan, ama bunu yanlış anlayarak inkara düşmüş olan Eski Yunan sofistlerini de şiddetle eleştirmiştir. Sözkonusu sofistler "madde kendi kendimize yarattığımız bir algıdır” demişlerdir. Bu görüş, akli ve ilmi yönlerden saçma ve dinen de sapkındır. Doğrusu ise maddenin Allah tarafından yaratılan bir algı olduğudur. İmam Rabbani de Mektubat’ında bu gerçeği şöyle vurgulamıştır:

Alem için ’mevhum’ sözümüz, şu manaya değildir: ’O vehmin yapması ve yontmasıdır.’… Elbette, o sözümüzün manası şudur: Sübhan Hak, alemi vehim mertebesinde yarattı… Vehim, oluşu olmayan bir zuhurdan ve vücuddan ibarettir. Bir noktanın cevelanla (hızla) dönmesinden doğan bir daire misalidir. Onun da zuhuru vardır, amma vücudu yoktur….

Bu arada, mecnunlar güruhu sofestaiyenin kail olduğu (söylediği) mevhum ise, bir başkadır. Bunların kail oldukları (söyledikleri) vehmin icadı ve hayalin yontmasıdır. İki mana arasında çok fark vardır.31

Sayın Mustafa İslamoğlu, maddenin sadece algı olduğu görüşü için "bu teori dinin varoluş nedenini ortadan kaldırmaktadır” ifadelerini kullanmıştır.

Birincisi, değil bir teori, hiç bir güç dinin varoluş nedenini ortadan kaldıramaz. O nedenle hiç bir müslüman, "bu teori dinin varoluş nedenini ortadan kaldırmaktadır” gibi, Kuran-ı Kerim’e ve Allah’a karşı saygı sınırlarını aşan bir ifade kullanmaz. Mustafa İslamoğlu’nun bu fikirlerini mukaddesatımıza karşı daha saygılı bir üslupla ifade etmesi yerinde olacaktır.

İkincisi, maddenin bir algılar bütünü olduğu bir teori değil, bir gerçektir. Teori olan, "dış dünyanın zihnimizin dışında da var olduğu” iddiasıdır.

Üçüncüsü, maddenin sadece algı olduğu gerçeği, dini değil materyalizmi ortadan kaldırmaktadır. Nitekim, materyalizmin Türkiye’deki önde gelen savunucularından Rennan Pekünlü, bu açıklamanın materyalizmin tüm kültür dokusunu tahrip ettiğini itiraf etmiştir. Aylardan beri, komünistiyle, bölücüsüyle, evrimcisiyle, tüm materyalistlerin paniğe kapılmalarının ve yayınlarında Harun Yahya’ya hakaretlerle saldırmalarının nedeni de budur.

Materyalistlerin "madde mutlak değildir” gibi bir görüşten rahatsız olmalarının nedenini anlamak mümkündür. Ama Mustafa İslamoğlu’nun bu görüşten neden rahatsız olduğunu anlamak mümkün değildir.
Maddi dünyanın bir algı olduğu gerçeği, imtihan sırrını, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Madde algı da olsa, gerçekten var da olsa, yine Allah’ın haram kıldığı fiiller haram, helal kıldığı fiiller helaldir.

Aynı şekilde Allah’ın emirleri de, kainat gerçek de olsa, algı da olsa aynıdır. Namaz, oruç, hac gibi müminlere farz kılınmış ibadetlerin hepsi de yine farzdır. Maddenin bir algı olduğunun anlaşılması, bu ibadetlerin yerine getirilmesini engellemez. Örneğin zekat vermek Allah’ın bir emridir. Verdiğimiz zekatın maddesinin, bu zekatı kendilerine verdiğimiz kişilerin ya da bu zekatı veren ellerimizin algı olması, bu farzın yerine getirilmesine mani değildir.

Mustafa İslamoğlu kardeşimiz, yazar Harun Yahya’nın bazı Kuran-ı Kerim ayetlerini çarpıtarak kullandığını iddia etmiştir.

Bu iddia da diğerleri gibi yanlıştır. Yazar Harun Yahya, Kuran-ı Kerim ayetlerini, bunların Kuran metninin içinde taşıdıkları manaları koruyarak aktarmıştır. Harun Yahya’nın kitabında en küçük bir çarpıtma dahi bulunmamaktadır. Nitekim Sayın Mustafa İslamoğlu da iddialarına kanıt teşkil edebilecek tek bir örnek dahi gösterememiştir.
Sayın Mustafa İslamoğlu’nun eleştirilerinde halisane olduğuna inanıyoruz. Bu kardeşimiz, kendisine örnek aldığı Yunan filozof Platon gibi, gerçeği hocalarından daha çok sevdiği için kendince doğru bildiklerini açıkça yazmaktadır. Dolayısıyla Sayın İslamoğlu’nun, vicdani vazifemiz olarak burada aktardığımız cevaplarımızı kardeşçe hatırlatmalarımız olarak karşılayacağına inanıyoruz.

AdnanHoca Beyin Yıkıyor!!İltifatları ve Sabatay Babuna iftiraları..
Kamuoyunda ¨Adnan Hoca¨ olarak tanınan Adnan Oktar`ın grubundan oldukları öne sürülen 6 kişinin ¨Çete¨ ve ¨Tehditle menfaat temin etmek¨ suçlamasıyla yargılandığı davada, anne babaların ifadelerinin ardından çocukları tanık olarak dinlendi. Bu kez çocukları ailelerinin yalan ve iftira söylediklerini öne sürdü.
Adnan Hoca bir aileyi nasıl yaktı
Adnan Hoca olarak tanınan Adnan Oktar’la ilgili ana davanın zamanaşımı ile ortadan kaldırılmasından sonra, dosyası ayrılan 6 sanık geçen cuma hakim karşısına çıkmış, duruşmanın ardından, Dr. Oktar Babuna’nın, ailesiyle ilgili sözleri şok etkisi yaratmıştı.

Öz oğlunun "organ kaçakçılığı” ile suçladığı Prof. Dr. Cevat Babuna ile "cinsel taciz” suçlamasına maruz kalan anne Lütfiye Semin Babuna, bu olayın kendilerini çok perişan ettiğini söyledi.
TORUNLARIM DA ONUNLA
Yıllar önce Adnan Oktar’a yakınlığıyla bilinen Bilim ve Araştırma Vakfı’nın konferanslarında konuşma yapan Cevat Babuna, çocukları Tuğba, Ceydan, Eda, Hüma, Oktar ve 2 torununun Adnan Hoca grubuna mensup olduğunu söyledi.
Aynı binada oturdukları oğulları Oktar’a duruşma günü sabahı hepatit aşısını yaptığını belirten Cevat Babuna "Annesinin nerede olduğunu sordu, bir arkadaşına gittiğini söyledim. Mahkemeden sonra hiç gelmedi” dedi.
BEYİNLERİNİ YIKADI
Baba Babuna, Adnan Oktar yüzünden hayatlarının alt üst olduğunu ifade ederek şöyle konuştu: "Kendisi bilmediğimiz bir usulle bu çocukların beyinlerini hakimiyeti altına alıyor. Onları robotlaştırıyor. Gazetede oğlumun resmini gördüm, robot olmuş. Bakışları bile donuklaşmış. Ben hem onun babası, hem de hocasıyım. Oğlum yıllar önce kansere yakalanmıştı. Hepimiz seferber olduk ve şükürler olsun daha sonra iyileşti. Ancak bu sefer de sosyal kansere yakalandı.
’Çocuklarım mallarını ona verdi’
Cevat Babuna, çocuklarının bazı gayrimenkulleri Adnan Oktar’ın üzerine geçirdiklerini öne sürdü: "5 çocuğum da üniversite mezunu. Terbiyeleri mükemmel. Çocuklarım ve 2 torunum o grupla birlikte. Adama hayranlar. Kızım Ceydan, rahmetli eşinden kalan evi ve yazlık çiftliği ona bıraktı. Çocuklarıma bıraktığım Merter’deki han da Adnan Hoca’ya verilmiş.”(Vatan)
BABAMIN VİSKİ ALIŞKANLIĞI
Babamla ilgili belirtilmesi gereken bir diğer gerçek de onun viski alışkanlığıdır. Babam, içkiye, özellikle de viskiye olan düşkünlüğü ile tanınmaktadır. Her yurtdışına çıktığında mutlaka yanında içki de getirir. Likör, viski, rakı, şampanya gibi çeşitli içkilerden oluşan bir içki dolabı vardır. Her gelen arkadaşına zorla ikramda bulunur. Zaten babama sorsanız, bu düşkünlüğünü kendisi de inkar etmeyecektir. Fakat Ehl-i Sünnete titizliği ile bilinen Harun Yahya (Adnan Oktar)’ya da Ehl-i Sünnet hakkında içkili kafayla fetva vermekten geri kalmıyor.
SABETAY SEVİ KİMDİR SABETAYCILAR KİMLERDİR?
Ailemin ve diğer Yahudi dönmelerinin Peygamber kabul ettikleri Sabetay Sevi 1600′lerde İzmir’de yaşamış bir hahamdır. Yahudilerin mistik kitabı Kabala’yı kendisine göre yorumlayıp sinegoglarda vaazlar vererek çevresine kalabalık bir Yahudi cemaati toplamıştır. Bu cemaatin sayısı artıp önemli bir güç olunca yabancı devletler tarafından manipüle edilmeye başlamış, zamanla devleti bölmeye yönelik kanunsuz hareketlerin odağı haline gelmiştir. Bu yasadışı faaliyetleri nedeniyle Osmanlı Devleti’nin takibatına maruz kalınca Sabetay Sevi stratejisini tamamen değiştirmiştir. Müslüman olduğunu iddia etmiş, Müslüman ismi almış, Müslümanlar gibi giyinmiş ve Müslümanlar gibi davranmıştır. Onun cemaatindeki herkes de onun gibi isimlerini değiştirerek görünüşte Müslüman bir yaşam sürmeye başlamışlardır. Ama sıkı sıkıya bağlı oldukları Yahudi inancını ve geleneklerini hiç terketmemişlerdir.

AİLEMDEKİ SABETAYCILAR
Benim ailem de Sabetay Sevi’nin izinde Yahudi inancını yaşayan ailelerden biridir. Annem ve babamın her ikisi de üç büyük dönme cemaatinden biri olan "Karakaşiler” kolundan gelmektedirler.
Annem Semin (Ataman) Babuna’nın ailesi olan Atamanlar, Karakaşiler’in en popüler ailelerinden biridir. Selahattin Galip’in "Dönmeler ve Dönmelik” isimli eserinin 372. sayfasında Ataman ailesinin dönme olduğu açıkça zikredilmektedir.
Baba tarafım ise Selanik ve Köprülü (Üsküp) dönmelerindendir. Babam Cevat Babuna’nın annesi Nazire Hanım Selanik dönmesidir.
BABAM SABETAYCI CEVAT BABUNA
Sabetaycılar için gerçek dinlerini gizlemek en önemli ibadettir. Sevi’nin protokollerinin 16. maddesi "Müslüman Türklerin adetlerine onların gözlerini örtmek için riayet edilsin, Ramazan orucu ve kurban için sıkıntı gösterilmesin, zahiri olan her ibadet uygulansın” der. Bu amaçla Sabetaycılar Mevlevi, Bektaşi, Melami tarikatlarına gerçek kimliklerini saklayarak girmişler, mutasavvıf Müslüman görünümüyle kendilerini başarıyla gizlemişlerdir.

Bugün de birçok Yahudi dönmesi göstermelik olarak namaz kılıyor, oruç tutuyor, zekat veriyor, hatta hacı oluyor. Bunların yanında namaz-oruç gibi İslami ibadetleri (göster melik olarak dahi olsa) uygulamayanlar da vardır ki benim ailem de bunlardan biridir.
Babam kendisini namaz kılarak değil de muhafazakar TV kanallarına çıkıp dindar bir Müslüman gibi konuşarak kamufle etmektedir. Kendisinin Müslüman profesör zannedilmesi hoşuna gidince bu rolünü pekiştirmek amacıyla "Bilimden İmana” isimli bir kitap yayınlamıştır. Tabii birçok yerini Sayın Adnan Oktar’ın kitaplarından kelimesi kelimesine kopyalayarak. Babamın kitabındaki intihallerin bir dökümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Babamın gerçek yüzü ise evde ortaya çıkar. Babam, her gece yatmadan önce Tevrat’ın Mezmurlar bölümünü mum ışığında ayakta sağa sola sallanarak İbranice olarak gözyaşları içinde okur. Günde 3 vakit Tefila’yı (dönmelerin ibadeti), haftasonları Sidur Duası’nı hiç aksatmaz. Annem de en az babam kadar Tevrat bilir, her ikisi de birçok bölümünü ezbere okurlar. Meyve Bayramını, Ağaç Bayramını ve Kuzu Bayramını düzenli kutlarlar. Babam bu bayramlara beni ve kardeşlerimi götürmez "bunları ileride öğreneceksiniz” derdi.

Bunlardan her yıl 22 Martta kutlanan ve sadece evli olanlaryn katıldığı Kuzu Bayramı’nda akıl durdurucu rezillikler yaşanırdı. Şu kadarını söyleyeyim ki 22 Mart Kuzu Bayramı gecelerindeki Cevat Babuna, TGRT ekranlaryndan büyük müçtehit edasıyla ahkam belirleyen Cevat Babuna’dan çok farklıdır. Babamın gerçek halini gösteren bir fotoğrafına buradan ulaşabilirsiniz. Annemin de babamın da normal yaşantıları bu fotoğraftakinden 1000 kat daha dejeneredir.

Benim ailemin sebataycı kökenlerinin, kan kampanyasının büyümesinde ve sonra aniden durmasında büyük etkisi olmuştur. Başta "Oktar Babuna Sabetayist aileden geliyormuş” diye kampanyaya destek veren dönmeler, benim göstermelik değil samimi Müslüman olduğumu öğrendiklerinde kampanyayı durdurmuşlar, beni de ölüme terk etmişlerdir.

Babam, Chicago’da ilk işe başladığında işten atılmıştı. İngilizcesi yetersizdi. Fakat sonra Chicago’da mason olmuş ve ardından gazetelerde "Uçan Türk” diye haber olmuştur. Sonra kendisine tüm yollar açılmıştır.

Babam Chicago mason locasında, locaya kayıtlı bir masondur. Beyaz mason eldivenlerini hatıra olarak getirmiştir ve bunları kütüphanesinde

SABETAYCI BASIN ÇILDIRDI
Sabetaycılar konusundaki gerçeklerin gündeme getirilmesi Sabetaycı basını paniğe sürükledi. Bu nedenle Sabetaycı şeyhlerinden biri ayağa kalktı ve bu yönlendirmeyle tüm basın çıldırmış bir şekilde hareket ediyor. "Nasıl olur da bir çocuk Sabetaycı babasını, ailesini ele verir, Sabetaycıların karanlık gizli yönlerini halka açıklar” diye panik haldeler. Diğer Sabetaycı aileler de deşifre olma korkusu ile büyük bir dehşet yaşıyorlar ve bu nedenle ölüm tehditlerinde bulunuyorlar. Sabetaycılar klasik "medyada tekel ve kartel kurma” yöntemlerinden yararlanarak, dindar Müslümanlara düşmanlık ediyorlar.

10..Zenginlik, lüks Yaşam-pahalı giyecekler-güzel süslü bakımlı gençler vs. Bu PARANIN KAYNAĞI o eserler i basmaya Nereden Para buluyor-Erbakanın Altınlar vs.hakkındaki düşüncelere..

1. HARUN YAHYA eserleri salt Adnan oktarın kendi çabaları ile yürüttüğü bir çalışma değil bu başta Erbakan hocanın bahsettiği Önce AHLAK ve maneviyat yönünde bir çok İslam aliminin bir araya gelerek nasıl bir çalıma yapılmalı sorusunun netcesinde irtikab etmiştir.Bu birliktelikteki insanların önce ahlak ve maneviyat açısından böyle mustear HARUNYAHYA isimle yapılacak fikri mücedeleye başta kendi mal varlıklarından infak ederek desteklek çıkmaktadırlar..

2.Bilim araştırma vakfı yapı itibar iile özellikle Atatürk hakkında yazılmış eserler vesile ile bir çok general –profesör-işadamı-mühendis..vs ve bu seviyede farklı ailelerin-insanların gönlünü mestetmiş bu insanlar bav bünyasinde gerçek manada İslamla tanışıp müslümani bir kimlik kazanmalarının ardından ellerinde bulunan büyük malvarlıkalrını artık eski cahileye dönemlerindeki gibi israfa eğlence gibi işler için değil başta bu çalışmalar için kullanır olmuşlardır onlarında bu cihette olan desteği azımsanamaz ..

Gerçi bu zenginlikten kaynaklanan iddialar hem Adnan Oktar hem Erbakan hoca son olrak cübbeli Ahmed hoca gibi bir çok kimse hakkında söyleniyor.Onun için daha genel cevap vermek yerinde olur herhal:
Başta hz.süleyman hz.davud hz.zulkarneyn ve bir çok peygamber o günek adar görülmemiş zenginlik içinde yaşamışlardır

http://www.harunyahya.org/imani/hz_suleyman/hzsuleyman.html

Erbakan Yüksek Makina Mühendisidir. Şu anda dünyada kullanılan Leopar Tanklarının yakıt sistemini Almanyada icat etmiş, aynı zamanda Wolksvagen araçlarının motor sistemi ile alakalı bir proje yapmıştır ve şu anda yeni araçlarında dahi bu sistem kullanılmaktadır. Bunlar yalan değildir araştıraiblirsiniz. Ayrıca Türkiyede ilk yerli otomobil projesine de yine hoca
imza atmıştır.Altın olayı tamamen safsatadır. Erbakan hoca Almanyada imza attığı bu projelerden PATENT ÜCRETİ OLARAK HER AY sadece buradan 400 KÜSÜR MİLYAR PARA ALMAKTADIR.Ayrıca zaten varlıklı soylu bir aileden gelmektedir. 1800′lü yılların son döneminde Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nden gelip İstanbul’a yerleşen ve Sultan Abdülhamid’e yakınlığı ile bilinen HüseyinBey’intorunudur.
Dolayısıyla "Necmettin Erbakan Türkiye’nin "Saraylılar” diye adlandırılan bir ailesinden geliyor. Baba tarafı 19. yüzyıl sonlarında Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde hüküm süren Kozanoğullarından. Dedesi Kozanoğlu Hüseyin Bey, İkinci Abdülhamit döneminde saraya İşte Erbakan bu zatın oğlu Mehmet Sabri Bey’in oğludur. Annesi Kamer Hanım’dır. "Kamer Hanım ise Sinoplu Kale Kumandanı BinbaşıHalilBey’intorunudur.” Erbakan’ın dedesi Hüseyin Bey, oğlu Mehmet Sabri Bey’e hukuk tahsili yaptırır ve oda mezun olduktan sonra ağır ceza reisiolur.
Zenginlik hususunda diğer tüm peygamerler sahabaler ve bir çok alim padişahlar hükümdarlar ve son olarak mehdi a.s ın benzeri zenginlikte olacağını…Onlar bu zenginliklerin hepisini Allah a şükretmek O nun yolunda sarfederek Rızasını kazanmak için istemişler yada yada sahip olmuşlardır.bunları göz önünde bulundurlunca bu iki insanın zengin olmasına Allah rızasına aykırı bir yolda hareket etmedikten sonra kimsenin itirazı olamaz sanırım..bir kaç hadislede şu güzel pahalı giyinme konusunu noktalıyalım inşallah:

"Bir gün Peygamber (sav) sahabelerinin yanına çıkacağı zaman küpteki suya bakarak sarığını ve sakalını düzeltti ve şöyle dedi: ’Allah kardeşlerinin yanlarına çıkarken kulunun kardeşleri için süslenmesini sever (İbn Adiyye el-Kamil; Huccetü’l İslam İmam Gazali, İhya’u Ulum’id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 679) .’

"Allah güzeldir, güzelliği sever, güzel giyinmek kibir değildir, kibir (mazhar olduğun nimeti kendinden bilip) hakkı reddetmek, halkı hakir görmektir (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 7. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208 ) .”

"Allah güzeldir, güzeli sever ve kuluna verdiği nimetin eserini üzerinde görmekten hoşlanır (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 7. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208 ) .”

Peygamber Efendimiz (sav)’in torunu Hz. Hasan, onun giyim konusu hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:
"Peygamber Efendimiz (sav) bize elde ettiğinizin en iyisini giymemizi ve bulabildiğimiz en hoş kokuları sürmemizi emrederdi (Buhari, et-Tarih’ul-Kebir, I, 382, nu:1222) .”

Bu konudaki Peygamberimiz (sav)’in bir başka hadisi de şu şekildedir:

"Ey müminler! Gönlünüzce yiyiniz, içiniz, giyininiz ve Allah yolunda sarf ediniz. Ancak, israfa veya kibir ve gurura kaçmayınız (Buhari, el-Cami’us-Sahih, VII, 33; İbn Mace, Sünen, II, 1192, nu:3605) .”

Bir adam saçı, sakalı dağınık bir şekilde Rasulullah’a gelmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Birinizin şeytan gibi saçı başı dağınık gelmesinden bu (şekil) daha iyi değil midir?”

"Elbisenizi yıkayınız. Saçlarınızı düzeltiniz. Dişlerinizi misvaklayınız. Tertemiz olmaya ve güzelleşmeye çalışınız. Zira İsrailoğulları böyle yapmadığı için kadınları zinaya düştüler.” (C. Sağir: 1/48 )

Peygamber Efendimiz (sav) ashabından biri dış görünümüne önem vermediğinde veya bakımsız olduğunda onu da hemen uyarırdı. Bu konuya ait bir rivayeti Ebu’l Havas (ra), babasından şöyle nakletmektedir:

Üzerinde adi bir elbise olduğu halde Resulullah aleyhissalatu vesselam’ın yanına gelmiştim. Bana:
"Seninmalınyokmu?”diye sordu.

"Evetvar”cevabıma:

"Hangiçeşitmaldan?”sorusunuyöneltti.

"Her çeşit maldan Allah bana vermiştir”demem üzerine:

"Öyle ise Allah Teala Hazretleri sana bir mal verdiği vakit Allah’ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir” buyurdular (Nesai, Zinet 83, (8, 196), Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)’in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 119) .
"Peygamber Efendimiz (sav)’in parmağındaki yüzüğün parıltısı hala gözümün önünde duruyor”
İbnuAbbas(ra)anlatıyor:

"Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm (Ebu Davud.,s.69) .”
zenginlik Allah’ın insanlara verdiği güzel bir nimettir. Önemli olan bu nimeti Allah’a şükrederek ve O’nu takdir ederek kullanmasını bilmektir. Bu konunun örneklerini peygamberlerde görmek mümkündür. Hz. Süleyman’ın Allah’ı zikretmek, O’nun nimetlerini anmak ve şükretmek için Allah’tan mal istediği Kuran’da şöyle bildirilmiştir:
”O da demişti ki: "Gerçekten ben, mal (veya at) sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim…” (Sad Suresi, 32)

SONUÇ: ALLAH HERŞEYDEN HABERDAR OLANDIR

İnkarcılar, geçmişte olduğu gibi, bugün ve gelecekte de iman edenlere iftira atmaya devam edeceklerdir. Ancak onların iftira ve eziyet verici sözleri, geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de iman edenleri üzmeyecek ve onlara bir zarar veremeyecektir. Çünkü, müminler çok önemli bir gerçeği bilen ve bütün hayatlarını bu gerçeği bilerek yaşayan insanlardır. Bu gerçek şudur: Allah herşeyi gören, bilen ve işitendir. Allah’ın dilemesi dışında hiçbir insan başka bir insana en küçük bir zarar vermeye muktedir değildir ve asla olamaz da.

Her iftira sözü Allah’ın izni ve bilgisi ile söylenir. İftiracılar, aralarında düzenler kurarlarken de, iftiralarının planını yaparlarken de, cümlelerini kurarlarken de Allah onları görmekte ve işitmektedir. En acımasız iftira sözlerini söylerken de, müminlerin artık dinlerinden geri döneceklerini zannederlerken de, Allah onların akıllarından geçenleri bilmektedir. Allah bu gerçeği Kuran’da şöyle bildirir:

Allah’ın göklerde ve yerde olanların tümünü gerçekten bilmekte olduğunu görmüyor musun? (Kendi aralarında gizli toplantılar düzenleyip) Fısıldaşmakta olan üç kişiden dördüncüleri mutlaka O’dur; beşin altıncısı da mutlaka O’dur. Bundan az veya çok olsun, her nerede olsalar mutlaka O, kendileriyle beraberdir. Sonra yaptıklarını kıyamet günü kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah, herşeyi bilendir. (Mücadele Suresi, 7)

Yoksa onlar; gerçekten Bizim, sır tuttuklarını ve aralarındaki fısıldaşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, (işitiyoruz) ve onların yanlarındaki elçilerimiz de (herşeyi) yazıyorlar. (Zuhruf Suresi, 80)

Ayetlerde haber verildiği gibi hiçbir iftiracı başıboş değildir. Ve hiçbir iftira sözü, -iki kişi arasında geçse dahi- karşılıksız kalmaz. İftirayı atan unutsa dahi, onu gören, işiten ve yaratan Allah unutmaz; inkarcıların söyledikleri tüm isyankar sözlerin, asılsız iftiraların, sahip oldukları tüm kötü düşüncelerin, yaptıkları tüm zulümlerin karşılığı hesap günü kendilerine geri dönecektir.

Herşeyin hakimi ve tek sahibi olan Allah, müminlerin dostu ve vekilidir. Müminler, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimizin, her zaman herşeyi en güzel, en hayırlı, en adil, en hikmetli şekliyle yarattığını bilir ve sadece O’na dayanıp güvenirler. Allah’ın dışında hiçbir varlıktan korkmazlar. Hiçbir iftira, saldırı, tehdit, alay, canlarına ve mallarına kastedilmesi onları imanın güzelliğini ve Kuran ahlakını yaşamaktan vazgeçirmeye güç yetiremez. Allah Kuran’da Müslümanların bu kararlılığını ve alacakları karşılığı şöyle müjdelemiştir:

Mü’minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki- Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi beklemektedir. Onlar hiçbir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler. Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükafaatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe)lerini kabul edecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. Allah, inkar edenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiçbir hayra varamadılar…(Ahzab, 23-25)
 

[TB] Benzer konular

Üst