Gülelim&Düşünelim

  • Konbuyu başlatan senarist081
  • Başlangıç tarihi
S

senarist081

Guest
Yönetim Dersleri



Yönetim dersleri 1:



Bir gün bir tavşan, ağaç dalında boş boş oturan baykuşa sordu:

- Senin gibi bütün gün boş boş oturabilir miyim?

- Tabii, neden olmasın.

Tavşan da öyle yaptı. Birden bire bir kaplan ortaya çıktı ve tavşanı yedi!

Boş boş oturmak için çok çok yüksekte oturuyor olmanız gerek…

Yönetim dersleri 2:

Hindi: Şu ağacın en üst dalına çıkmak istiyorum ama hiç gücüm yok…

İnek: Neden benim dışkımdan biraz yemiyorsun? Onlar besin deposudur.

Hindi bir parça dışkı yedi ve gerçekten bunun İlk dallara ulaşacak kadar enerji verdiğini fark etti. Ertesi gün biraz daha yedi ve ikinci dala ulaştı.Bir kaç gün sonra ağacın en üstüne çıkmayı basardı.Aniden bir çiftçi ağacın tepesindeki hindiyi fark etti ve onu vurdu. Mok yemek sizi en üste çıkartabilir.Ama orda kalmanızı sağlayamaz…

Yönetim dersleri 3:

Küçük bir kuş kışı geçirmek üzere güneye gidiyordu. Havaçok soğuktu ve kus donarak yere düştü.Yerde öylece yatarken bir inek geldi ve üzerine bir parça dışkı bıraktı. Donmak üzere olan kuş dışkının sıcaklığıyla ısındı. Çok mutlu oldu, neşe içinde şarkı söylemeye başladı.Oradan geçmekte olan bir kedi kuşun sesini duydu. Onun nerde olduğunu keşfetmekte gecikmedi. Kuşu dışkıdan sıyırdı ve yedi!

1. Üzerinize pislik atan herkes düşmanınız değildir!

2. Sizi pislikten kurtaran herkes dostunuz değildir!

3. Pisliğin içine düştüyseniz çenenizi kapalı tutun!!!
 
S

senarist081

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

Tembellik Anayasası

Tembellik Yasası
Madde 1 :

İnsanlar yorgun doğar dinlenmek için yaşar.

Madde 2 :

Çalışmak yorar.

Madde 3 :

Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.

Madde 4 :

Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden çıkamayacağın gibi yap.

Madde 5 :

Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.

Madde 6 :

Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele.

Madde 7 :

Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.

Madde 8 :

Oturmak mümkünse ayakta durma, yatmak mümkünse oturma.

Madde 9 :

Tembellikten kimse ölmemiş.

Madde 10 :

Çalışma isteği duyunca biryere otur isteğin geçmesini bekle.
 
S

senarist081

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

" Çok Çalışıyor " Görünmek İsteyenlerin Yapması Gerekenler


Gülmeyin aşağıda yazanlar gerçektir.Çalışma hayatım boyunca aşağıdaki davranış tarzlarının hemen hemen hepsiyle karşılaşmışımdır.

Gösterimde olduğu ülkelerde ilgiyle izlenen Seinfeld dizisinde George Costanza´yı canlandıran Jason
Alexander, iş yerinde ´çok çalışıyor´ görünmek isteyenlerin yapması gerekenleri sıraladı. İnternet kullanıcıları arasında dolaşan kurallar listesinin ilk maddesi; "Her zaman ellerinde dokümanla yürü"... Alexander´a göre, ellerinde çeşitli doküman bulunan insanlar, özellikle işverenlerin gözünde kolayca çok çalışıyor imajı çizebiliyorlar. Jason Alexander´a göre "Çalışıyor Görünmenin 10 Kuralı" şöyle:,

1.Her zaman ellerinde dokümanla yürü.

2.Bilgisayarı meşgulmüş gibi kullan! Tabii iş yapıyorum diye maillerini kontrol edebilir, chat yapabilir, hatta sevdiğin bir arabanın özelliklerini takip edebilirsin. Eğer patron yakalarsa, ´´Yeni bir yazılım deniyorum´´ mazereti genellikle işe yarar.,

3.Masanı kalabalık tut. Çalışma masası üzerinde ne kadar çok malzeme varsa o masanın sahibi, işverenlere, o kadar çok çalışkan gözükür. Bu sebeple masanızda ilgili ilgisiz her zaman bir sürü şey bulundurun.

4.Sesli mesaj sistemi kullan. Gün boyu seni sürekli birileri arayarak onlar için bir şeyler yapmanı isteyecektir. En önemlisi de senin İnternet´te surf ile geçebilecek zamanını çalacaklar. Bu sebeple eğer mümkünse sesli mesaj sistemi kullanmak akıllıca bir çözüm olur. Hatta cihaza ´´Yoğun işlerim sebebiyle şu an yanıtlayamıyorum, lütfen adınızı ve telefonunuzu bırakın, daha sonra size döneyim´´ mesajı yerleştirmek akıllıca bir davranış olur.

5.Sabırsız ve huzursuz davran. Eğer işverenlerin gözü önündeyken aceleci ve huzursuz davranırsan, patron sizin çok çalışmaktan gerilmiş olabileceğini düşünecektir.

6.Ofisi geç terk et. Her zaman çalıştığın yeri geç terk et. Özellikle patron oradaysa ondan önce asla çıkma. Masanda bazı magazin dergilerini ya da gazeteleri oku ama sakın erken çıkma.

7.Etkileyici iç geçir. Aynı ortamda birileri varken yüksek sesle iç geçirmek, çevrendekilere son derece yoğun ve baskı altında olduğun mesajını verir. Patronlar buna bayılır.

8.Yığın stratejisini iyi uygula. Odanın kalabalık ve sürekli çalışılır bir yer olduğu mesajını vermek için sadece masanı değil, yerleri de bir şeylerle doldur. Kalın bilgisayar kitapları olabilir. Özellikle patron odaya geldiğinde üzerinde kitapların bulunduğu bir koltukta kendisine yer açmanız patronun size minnetle bakmasını sağlayacaktır.

9.Kendi sözlüğünü kendin yarat. Bazı teknik terimleri öğren ve bunları özellikle toplantı zamanlarında bol bol kullan. Kimse ne söylediğini anlamayabilir ama öğreneceğin bu kelimeler patronunun gözünde minnettarlık olarak sana geri dönecektir.

10.Patrona göndereceğin yazılara dikkat et. Örneğin burada anlattığım taktikleri arkadaşlarına gönderirken sakın patrona da gönderme!
 
S

senarist081

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

EN İLGİNÇ TÜRK GELENEKLERİ !


Türkiye Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Merkezi (TÜBİKAM) Başkanı Prof. Dr. Alemdar Yalçın’ın fikir babalığında, çoğu bilim adamı 50’ye yakın araştırmacı, Anadolu’yu karış karış gezerek hálá yaşayan Türk geleneklerini ölümsüzleştirmek için kamera arkasına geçti.

Edirne’den Iğdır’a, hatta Suriye ve Irak’ı da içine alan bir coğrafyada, henüz kentleşmenin olumsuz etkisine girmemiş 320 köyle bağlantı kuruldu. 25’inde tanık oldu, "doğan, evlenen ya da ölen" için yapılanlara. Bayramdan sonra ise Bulgaristan ve İran’daki renkler girecek fotoğrafa. Yapım ve yönetimini Maltepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin üstlendiği "Anadolu’nun Renkleri: Doğum, Düğün, Ölüm" belgeseli en geç aralık ayında tamamlanacak. Yeni yılla birlikte önce uluslararası, ardından ulusal platformda görücüye çıkacak. Uluslararası belgesel film yarışmalarında Türkiye’yi temsil edecek; 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda Anadolu’yu tanıtacak. 13 bölüm olması planlanan belgesel, ulusal bir televizyon kanalında da Türk seyircisiyle buluşacak. Bu yazı dizisiyle de önce Hürriyet okuyucusuyla tanışacak.

Bilmediğimiz bir dünyaya gözümüzü açar, bilmediğimiz bir dünyayla birleşir, bilmediğimiz bir dünyaya göçeriz. Her doğumla çoğalır hayat, her düğünle bütünleşir; her ölüm yeni bir başlangıçtır kimi dönencelerde. Bu üç bilinmeyenli denklem, üç önemli eşiktir hayatta. "Bilinmeyen" korkusu birleştirince insanları, her eşik, eşin, dostun, akrabanın desteğiyle aşılmış bugüne kadar. Zamanla her eşik için farklı bir ritüel çıkmış ortaya.

ALLAR BAĞLAMAK

Eşiklerin "en sancılısıdır" doğum. Hem bebek için hem anne için "eşik"tir. Yeni durum, 9 ay anne karnında yaşayan bebeğin de, annenin de ezberini bozar. Bebek, farkında olmadığı yeni yaşamına baş aşağı tutulup ağlatılarak başlarken, anne, loğusa ve kırklı çocukları öldürdüğü varsayılan "Al Karısı"nın kötülüklerine uğramamak için kırmızılar bağlar.

GÖBEK ADI KOYMAK

İlk ritüel anne ile bebeği birbirine bağlayan göbek kordonunun kesilmesinde yaşanır. Orta Karadeniz Bölgesi başta olmak üzere Anadolu’nun bazı yerlerinde, "Sesi az çıksın, kocasının karşısında çok konuşmasın" diye kısa kesilir kız bebeğin göbek kordonu. Bazı kültürlerde ise oğlanın göbeğinin kısa kesilmesi halinde sesinin kız gibi ince olacağına inanılır. Göbek kordonu kesilirken bir de "göbek adı" konulur bebeğe. Kişinin kabirde bu adıyla çağrılacağına inanıldığı için bu ad, çoğunlukla Kuran’dan seçilir. Ardından, sağ kulağına ezan okunur.

KORDON SAKLAMAK

Bebeğin karnı doymaya başlayınca, göbek bağının da düşeceğine inanılır. 4-7 gün arasında düşen göbek bağı itinayla bir yerde saklanır. Kimi, "Gezgin olmasın, dışarıya çok gitmesin" diye 1-2 sene beşiğine asılı tutar göbek bağını; kimi "Okusun, büyük adam olsun" diye okul bahçesine, kimisi de "Devlete hayrı dokunsun, devlet adamı olsun" diye devlet dairelerinin avlusuna gömer.

HAMİLE KADINLAR BUNLARA İNANIYOR

Araştırmacı-Yazar Gülsen Balıkçı, hamile kadınların, yapılması ya da kaçınılmasına inandığı davranışları derledi. Bunların bazıları şöyle:

Hamile kadın ayıya, maymuna, deveye bakmaz, çocuk çirkin olur.

Cenazeye gitmez, cesede bakmaz; yüzü renksiz olur.

Canı ne isterse onu yemelidir; yemezse çocuğun herhangi bir yerinde iz çıkar.

Sakız çiğnemez, çiğnerse çocuk çişli olur veya ağzı çok akar.

Kelle eti yemez, yerse çocuk sümüklü olur.

Hamile kadın ve kocası yılan öldürmez, öldürürse çocuk sakat olur.

Hamile kadın habersiz kimsenin bir şeyini alıp yemez, çocuk hırsız olur.

Hamile kadın diş çektirmez, çocuğu düşer; saç kestirmez, çocuğun ömrü kısa olur.

Ekşi yerse kız, tatlı yerse oğlan doğurur. "Ye ekşiyi doğur Ayşe’yi, ye tatlıyı doğur atlıyı" denir.

Kız doğuracağı zaman çirkinleşir, oğlan doğuracağı zaman güzelleşir. "Kız kendini, oğlan anayı süsler" derler.

Kadın doğuma giderken, doğum rahat olsun diye, evdeki tüm kilitler açılır. Doğacak çocuğa hazırlanan giysilerin düğmeleri de açık bırakılır.

Karnında çocuğu durmayan kadın; çocuk doğana kadar ve doğduktan sonra bir yaşına gelene kadar gece lambayı hiç söndürmez.

ÇOCUĞUN ÖMRÜ, YUMURTA SARISIYLA HESAPLANIR

Uşak’ta bebeğe kına yakılması, kutlamaya gelenlere yemek verilmesi ve helva kavrulması, başta Ege Bölgesi olmak üzere birçok yerde "hayatın üç rengi"nin ortak ritüeli olarak karşımıza çıkıyor. Uşak’ta bebeğin altı, sıcak toprakla (höllükle) bezleniyor ve keçe ile kundaklanıyor. Böylece bebeğin dışkısının "tok" olacağına inanılıyor. Tören mevlit okunarak "Uzun ömürlü olsun" dilekleriyle noktalanıyor.

İç Anadolu ve Karadeniz bölgesinin özelliklerini taşıyan Çorum’da doğan bebeğin ömrü ise yumurtanın sarısından anlaşılıyor. Bebeğin kırklanması sırasında beşiğinin altına yumurta kırılıyor. Bir gün boyunca beşik altında kalan yumurtanın sarısı, ertesi gün bakıldığında dağılmamışsa bebeğin "uzun ömürlü" olacağına inanılıyor.

Başta Güneydoğu Anadolu Bölgesi olmak üzere Anadolu’nun birçok yerinde ise önce tuzla tanışıyor bebek. Kokmasını, gözlerinin çapaklanmasını, hasta olmasını engellemek için tuzlanıyor. Tuz "kırklama" suyunun içine de atılıyor. İlk yıkamada erkek bebeğin sabunla, kız bebeğin ise "Eti azgın olmasın" diye sabunsuz yıkandığı da söyleniyor.
 
S

senarist081

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

Newsweek dergisi şaşkınlık içinde!



Editörlerin ağzı açık kalmış, muhabirler, ellerinde kahve dolu kupalar, öylece bakıyorlar! "Tanrım, George" diyor bir tanesi, "Türkler ha? Gerçek olabilir mi? Ama nasıl?"

Çok mu dramatik oldu?

Şu daha dramatik:

2003 yılından beri, dünyada ilk defa Türkiye´de bu kadar çok insana (21 kişi!) kuş gribi bulaşıyor, ama sadece dört kişi hayatını kaybediyor!

Virüsün görüldüğü diğer ülkelerde hastalığa yakalananların yarısından fazlası ölmüş.

Türk hastalardan ise tamamına yakını iyileşip taburcu olmuş, işine gücüne dönmüş. Kalanlarda, hastalık "son derece etkisiz"!

Newsweek "Bu duyduğumuz katil hastalık değil" ifadesini kullanıyor ve şu ihtimalden bahsediyor:

Türkler kuş gribine karşı dirençli!

Hayretlere düşüren "fenomen"i, International Herald tribune gazetesi "Bilimsel Bilmece" olarak nitelendiriyor!

Ve bu vesileyle bilimsel olarak kanıtlanmış ve dünya alem görmüş oluyor ki, "Biz Türküz, bize bir şey olmaz"!

Hatta, Türkiye´de kuş gribine yakalanmış, ama belirtiler çok hafif olduğu için farkına varmamış yüzlerce insan olabilirmiş!

Bakın bu ilginç!

Birkaç hafta önce kendimi berbat hissederek kalktım. Daha önce yaşamadığım tür bir soğukalgınlığı. Dayak yemiş gibiyim, boğazım şiş, burnum akıyor, akşamları ateşim çıkıyor.

Haftada yedi gün çalışan biri grip olduğunda ne yapar? Yatak döşek yatmaz tabii. İlaçlar milaçlar, ayakta geçirdim. Dört gün sonra bomba gibiydim.

Gribim süresince her akşam zarif eşimi kuş gribine yakalanmış olabileceğim endişesiyle daralttım, bunalttım!

Kendisi ise hiç oralı olmadı ve olayı muhtelif esprilerle, ya da duymamış gibi yaparak geçiştirdi.

Şimdi soruyorum: "Evet, hastalık hastası olabilirim. Ama madem Türkler virüse karşı dirençli, çoğu hafif, hatta belirtisiz atlatıyor, ben de kuş gribi geçirmiş olamaz mıyım?"

Siz gülün bakalım!

Yabancı basının üzerinde durduğu, bana göre zayıf diğer ihtimaller, virüsün güçsüzleşiyor olması ve devletin çok erken ve etkili müdahalesi sonucunda hastalığın yenilmesi.

Benimse konuyla ilgili teorim şudur: Yıllardır içinde muhtelif mikroplarla kanserojen maddelerin el ele halay çektiği gıdalarla beslenen, koli basili yuvası denizlerde yüzen, kirliliğin adam öldüren boyutlara vardığı havayı soluyan, ortasından lağım akan sokaklarda dolaşan Türkleri kuş gribi virüsü falan yıkamaz!

Ha, ne olur, birkaç gün öksürürsün, hafif ateş çıkar, benim gibi dördüncü gün ayağa kalkarsın!

Hatta bir adım daha öteye gidersek, Türkler, "Çernobil çayı" tabir ettiğimiz radyasyonlu çaylardan, uzun yıllar boyunca düzenli olarak içerek bir nevi aşı yaptırmış, radyasyona bağışıklık kazanmışlardır muhtemelen.

Bence dünyanın sonu nükleer bir patlamayla olacaksa, yeryüzünde sağ kalacak tek canlılar Türkler olacak, ve yeni medeniyeti vatandaşlarımız kuracaktır!

Şimdiden hayırlı olsun.
 
S

senarist081

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

iŞ GÖRÜŞMESİ

Adamın birisi yaptığı iş başvurusuna olumlu cevap almış. Şirket görüşmeye çağırmış. Konusmanin sonlarına doğru yönetici adama sormuş; - Peki senin şirketten beklentilerin neler? - Öncelikli olarak bir araba istiyorum. Ayrıca şu anda bulunduğum dairenin kirası biraz fazla. Onu da şirketin karşılamasi iyi olur. Maaş olarak da 3000 Dolar yeterli. Şirket yöneticisi gayet ciddi dinlemiş ve; - Biz sana son model bir Mercedes ve Tarabya´da bir villa vereceğiz. Ayrıca bizim bu pozisyon için planladığımız maaş 6000 Dolardı. Bizim elemanin gözleri fırlamış; - Şaka yapıyorsunuz. Şirket yöneticisi yapıştırmış;


- Siz başlattınız.
 
?

,,,

Guest
Ynt: Gülelim&Düşünelim

Eleştiri Hastalığı


Eleştiri... İnsanoğlunun en çok haşir neşir olduğu, ama ne olduğu, nasıl olması gerektiği konusunda en ufak bir fikrinin olmadığı acayip şey. Kimi insanların, kimilerini yerin dibine sokarken ya da bazı insanların bazılarını yüceltirken kullandıklarını iddia ettikleri çok amaçlı kullanıma uygun -iki tarafı keskin bıçak gibi mesela- araç. Bu araç bazen saldırı için kullanılıyormuş, bazen de muhatabı onure etmek için kullanılıyormuş.






Eleştiri denen bu araçla insanoğlu haşir neşir olur dedik ya, zaten aksi düşünülemez, kainatta tek bir şeye, birbirine taban tabana zıt misyonlar yükleyen herhalde başka bir canlı daha yoktur insandan başka.





Kimleri de hastalık diyor. Eleştiri hastalığı. Eleştiri hastası. Başka tabirler de var mesela “eleştiriye açık insan” ya da kişi aşmışsa kendini bu tip insanlara da “her türlü eleştiriye açık insan” denir. Hele bir de “olumlu-olumsuz) ikilisi var evlere şenlik.



Düşünüyorum da ne kadar da çok işlevi varmış bu yedi harfli zavallı kelimenin. Asıl zavallı zavallılaştırıldığı iddia edilen midir, yoksa zavallılaştırdığını iddia eden midir? Gibi bir tartışmaya şimdilik girmeyelim ama ortada bir zavallılığın olduğunu da not edelim balık hafızamızın tozlanmaya fırsat bulamayacak herhangi bir köşesine.





Nedir bu dillere pelesenk olmuş yedi harfli, zavallı olup olmadığı bile belli olmayan acayip kelime? Bu yedi harfli kelimenin hayat hikayesine kısa bir göz atmakta yarar var sanırım.





Araplar “tenkit” diyor. İngilizler “criticize”. Bizde sanki çok orijinalmişiz gibi aynısını dememişiz de alıp “eleştiri” demişiz.





Eleştiri bize Tanzimat hareketinin getirdiği yeniliklerden biri. Aslında insanoğlunun fıtratında vardır eleştiri. Sürekli eleştiririz, bu böyle olmasaydı da şöyle olsaydı, böyle olması iyi değil keşke şöyle olsaydı gibi. Sözlü olarak belki ilk insanlardan beri süregelmiş ama yazının icadından sonra söz düzeyinden yazı düzeyine çıktı. Ve bu, insanda var olan başıboş eleştiriyi sistemleştirerek ona bir kimlik kazandırdı. Bilhassa yazılı kültürün batıda hızla gelişmesine paralel olarak eleştiride gelişti. 18. ve 19. yüzyıllarda edebiyat akımları arasında önemli bir yere sahip oldu ama edebiyatta bir tür olarak belirlenmesi ise 19. yüzyılın ortalarında kendini eleştirmen olarak ortaya koyan ve eleştirinin kurallarını belirleyen Sainte-Beuve sayesinde oldu.




İnsanların hislerini, beğenisini veya beğenmeyişini dile getirmeyi eleştiri üstlendi tarih boyu. Eleştirinin ne olduğu konusuna gelince, bu konuda farklı tanımlar var, bir kaçını verirsek sanırım eleştirinin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi olabiliriz;



“Bir edebiyat veya sanat eserini her yönüyle inceleyip açıklamak, anlaşılmasını sağlamak ve değerlendirmek amacıyla yazılan yazı türü, tenkit, kritik.“(1)

* “Bir sanat eserinin (roman, hikaye, şiir, resim ..vb. gibi) yapısı, özü, başarılı ve başarısız yönleri üzerinde yapılmış inceleme yazılarına eleştirme denir.“ (2)

* “ Günümüzde ve geçmişte eleştiri tanımları arasında farklılıklar olmuştur. Tanımlar kargaşası içinde,

-Gerçek eleştiri nedir ve nasıl olmalıdır?-sorularına yanıt arama sürecektir. Çünkü, eleştiri bir bilim değildir. Böyle olunca da duygusallık ve çıkar çatışmaları her zaman eleştiriyi boşlukta bırakmaya tutsak edecektir. Bilim, anlamları inceler; eleştiri ise anlam üretir ve bilimle okuma arasında yer alır.“(3)

* “Eleştiri bir önemsenmenin kanıtıdır.“(4)

* “Herhangi bir sanat ve fikir veriminin özünü, yapısını, değerli-değersiz yönlerini irdeleyen ya da bazı kimselerin toplum karşısındaki tutum ve eğilimlerini eleştiren; bunların, toplumun gelişim düzeyine uyup uymadıklarını belgeler ve örneklerle belirten gazete ve dergi yazılarına eleştiri denir.“(5)

* “Edebiyat ve sanat eserlerini açıklama ve yargılama sanatı.“(6)



Buradaki en güzel tanım “ Herhangi bir sanat ve fikir veriminin özünü, yapısını, değerli değersiz yönlerini irdeleyen ya da bazı kimselerin toplum karşısındaki tutum ve eğilimlerini eleştiren; bunların, toplumun gelişim düzeyine uyup uymadıklarını belgeler ve örneklerle belirten gazete ve dergi yazılarına eleştiri denir.” şeklinde yapılan tanım.



Dikkat edilirse değersiz yönlerin yanı sıra değerli yönlerde irdelenir yani sadece olumsuzluklara odaklanma yok. Günümüz eleştiri anlayışının bence en büyük sıkıntılarından biri bu. Olumlu eleştiri-olumsuz eleştiri gibi tabirler -ki bence son derece komik tabirlerdir- bu yüzden ortalıkta dolanırlar. Bence eleştiri sözcüğünün başına “olumlu” ya da “olumsuz” gibi sıfatlar getirmek bu olguyu baştan katletmek demektir. Eleştiri, yukarıda dördüncü maddede verdiğim tanımda Cahit Tanyol hocanın belirttiği gibi “...bir önemsenmenin kanıtıdır.” Siz bir eleştiriye olumsuz derseniz size yöneltilen eleştiriyi yani aynı zamanda sizi önemsemeyi de olumsuzlamış olursunuz. Bir nevi önemsizliğinizi kabul etmiş olursunuz. Ben kendini önemsiz zanneden çok az insana rastladım, ki onlarda eleştiri gibi eleştirilmiş olma gibi dertleri olmayan umutsuz vakalardı. Yani hemen hemen her insan önemsenmeyi bekler. Bekler ama beklerken da aldığı eleştirilere işine gelmediği zaman olumsuz damgasını yapıştırarak kendi önemsizliği ilan eder. Bu garip durum da sadece insan denen mahlukatta var galiba.



Eleştiri olumsuz olamaz, eleştiri yıkıcı olamaz. Amacı iyiye, güzele, doğruya ulaşmak olan bir uğraş nasıl olur da yıkıcı diye nitelendirilebilir. Nasıl olacağınıda ben söyleyeyim, eleştirilen kişinin hesabına gelmiyorsa eleştirilmek, o eleştiri yıkıcıdır, olumsuzdur, kasıtlıdır vs. Ama tabi burada unutulmaması gereken bir durum var. Her değerlendirme, bazen sataşma-hakaret şekline dönüşen her yorum vb. durumlarla eleştiri arasına da bir sınır koymak lazım.



Eleştiri özelde bireylerin genelde toplumun tekamülü için hayati önem arz eden bir müessesedir. Eleştiri eksiklerin ortaya çıkarılması olmamalı, eksiklerin tamamlanmasına yardımcı olmalı. Eleştiri yapılırken kesinlikle peşin hükümlü olmamalı, çok yönlü ve objektif olunabilmelidir.



Evet “eleştiri” denen yedi harfli sözcüğün tanımını da tarihsel gelişimini de verdim az çok.



Başından beri “eleştiri” için yedi harfli kelime diyorum ama yedi harfli değil sekiz harfli. Acaba bu yazıyı okuyan kaç kişi fark etti en başından. Fark edenler acaba neler düşündüler. Ya da fark etmeyenler acaba neler düşünüyorlar. Kim bilir belki en başından fark edip “Hadi be sende. Bir kelimenin harflerini adam gibi sayamıyorsun da tanımını nasıl yapacaksın, tanımında onun gibi olur” deyip ön yargılı davranıpta okumayan ya da şüpheyle okuyanlar olmuştur ya da hiç fark etmeyip “yargısız” “sorgusuz” okuyanlar.



Hangisi makul sizce, ön yargılı davranıp okumayan ya da şüpheyle okuyan mı yoksa hiç sorgulamadan yargısız okuyanlar mı?



Hangisi olması gereken "eleştirel bakış açısı" sizce?


(Bitlisnews.com)


Kaynak
(1) Türkçe Sözlük 1,sy.451,1988


(2) 150 Soruda Türkçe Temel Bilgiler, Ahmet Köklügiller, sy.15, 1975

(3) Roland Barthes, Varlık, sayı: 741, Haziran ‘69

(4) T.E.Yahya Kemal, Cahit Tanyol, sy.28, Remzi Kitabevi, 1985

(5) Kompozisyon Bilgileri, Kemal Gariboğlu, sy.245, Serhat Yayınları

(6) Tenkit veya Tenkid“ maddesi, sy.57, Meydan Larusse
 
Üst