...GüL KokuLu AşK

...Tefekkür...

Hüznüm yüreðime dokunan dûamýn sûkûtudur...


Gül Kokulu Aşk


Bir düş’tü gördüğüm…
Gözleri kamaştıran ışık huzmelerinin adıydı Nur…

Gül’ü en çok seven, gül kokar; ziyaretine gelenleri gül kokuları ile karşılarmış. Ondan bu şehrin her karışını saran gül kokusu, düşen yağmur damlalarının dahi gül kokusuna bitmeyen tutkusu… Her birinde ayrı bir gülün kokusunu taşıyan damlalar düşerken avuçlarıma, gözlerim en güzeli görmek arzusuyla deli divane gibi bakınıyordu dört bir yana…

Bazı an’lar vardır hayatta, bir ömrü kaplayan tüm an’lar arasında hiç unutulmayacak olan… Her daim hafızada tazeliğini muhafaza edecek ve güzel hatırlanacak olan… İşte öylesi bir an’dı aşkın boğdurulduğu anlamsızlıktan kurtulup anlamını buldurana kavuşma anı…

Bağrında Alemlere Rahmet olarak yaratılanı, Yaratanın Yar kıldığını taşıyorsa bir şehir, her karışı güzelliğe mahkum demektir. Dağı taşı ile, ağacı toprağı ile, havası suyu ile ve dahi yağmurları ile güzelliğe esir şehrin göbeğinden zümrüt misali parıltılarını semaya ulaştıran yeşil kubbeyi gördüğü an’da kalp yerinde duramaz oluyor. Kanatlanıp kavuşmak, yanı başına konmak arzusu ile çarpıyor göğüs kafesine en hızlı vuruşlarla…

Set olup öne gerilen kapılar,
Aşkın ateşiyle eriyor mum misali…
Nur teninden saçılan ışıklar,
Kararmış gönülleri aydınlatıyor aşk misali…

Şimdi yalnızca birkaç metre kadar uzağımda oluşunuz hüznün kucağına atıyor çaresizliğimi… Duruyorum payıma düşen uzaklığınızda… Cebrail’in eşliğinde bir gece yürüyüşü ile miraca çıktığınız ve Cebrail’in Sidre-i munteha’ya varınca “ Ya ResulAllah benimle buraya kadar bir adım daha atarsam yanarım, kavrulurum” sözlerine denk düşüyor duruşum. Önümde onlarca sevdalı yüreğin sahibi, bir adım daha fazla yaklaşabilmek için yarışa girmiş, itişip kakışanların arasında yer arayıp biraz daha yakın durmaya çalışsam biliyorum ki huzurunuz da saygıda kusur etmiş olacağım. Kapınıza yüz sürmek için sıkışan ve birbirlerini sıkıştıran insanların arasında ilerlemeye çalışsam, incitmek pahasına yaklaşanlara duyacağınız kırgınlığınız nasibim olacak… Kırgınlığınız yangının ortasına düşmekle eş değilse nedir?

Kimseyi incitmeksizin edindiğim bu yerde, önümde çizili gibi duran bu mesafeyi zorlayarak aşacak olursam eğer, yüreğimde taşımakta zorlandığım duygular yangın olup yakacak her zerremi sanıyorum.

İnanıyorum ki; durduğum uzaklıktan gönderdiğim selamlarım, dualarım ve şefaat taleplerim Zat-ı Al-inize ulaşıp hoş tebessümler ile karşılığını buluyor. İnanıyorum ki; dilime vurmaya korkan kelimeler gönlümden doğruca gönlünüze yol alıyor.

Nurları teninde toplayan Sevgili!
Bir yanınızda sağ kol Ebubekir,
Diğer yanınızda sol kol Ömer…
Çevrenizi saran, aşkınız ile aşık gönüller…
Ve gönülleri can evinden vuran heyecan…

Kıpırdamaksızın duruyor bedenim. “Adımlarım rahatsız eder mi efendim? Ya göz yaşlarıma eşlik etmek isteyen hıçkırıkları özgür bırakırsam incitmiş olur muyum?”

Bakışlarım suçlu bir çocuğun bakışları gibi hüzünle dolarak süzerken kapıların ardından sızan Nur’u, yüreğim mahcubiyetinden kırmızının tonlarını deniyor üzerinde… Samimiyetimin göstergesi damlalar süzülürken, ne denli layık bir ümmet olabildiğimin muhasebesi, içimi karmaşa girdaplarında kıvrandırıyor. O Nur yüzün hürmetine af olunacağım ümidiyle sarılıyorum tövbelere…

Secdeye inen başım belki ilk kez böyle yoğun hissediyor Hakkın huzurunda bulunuşu… Yaradan’ın “ En Sevdiğim” dediğinin yanında secdeye varınca insan, Huzur-u İlahiye bir adım daha yakınlaşmış hissi ile doluyor gönül... Zaman ve mekan donsun istiyor içim. Can hapsedildiği kafesinde iç muhasebe ile boğuşurken şefaat için dilenciliğe soyunmuş birkaç kelime dökülüyor kuytulardan.

Hakkıma biçilen mesafeden seyretmek,
Nurlarla çevrili çehreyi…
Ve ardından göz yaşları,
Sessiz hıçkırıklarla haykırmak sevgiyi…
Düştüyse payıma durduğum bu noktada,
Şefaat ya ResulAllah ille Şefaat derim…

Hayatın; acıların toplamından oluştuğuna inandığım şu günlerde huzurunuzda bulunuşum, inandıklarım üzerinde şiddetli sarsıntılara sebep oluyor ve aklımın salvolarına yenik düşen kalbimden dökülen sözcükler, hayat dediğimiz bu muammanın ortasında acılar kadar güzelliklerinde yaşanabileceği gerçeğine inanmak gerektiği oluyor.

Şimdi bükülmüş dizler ile oturan bedenimin, üzerinde taşımakta zorlandığı başım öne düşmüşken ve yüreğim tükettiğim bunca zaman içinde yaşadıklarımı sayıp dökerken, göz yaşlarıma söz geçiremeyişimi mazur görün ister kalbim!…

Şikayetçiyim Efendim, önce nefsimden… Nefsimin yanlışları allayıp pullayıp önüme sermesinden, kolayca ilerlemek varken doğru bildiğim yolda, önüme çıkan tuzakları hoş göstermesinden… Ve şikayetçiyim kendimden… Allah ve Resulüne daha yakın olabilmek arzusu ile yanıp tutuşuyorken kalbim, adımlarımın hızlı olmayışından şikayetçiyim…

Ve şikayetçiyim, inandıklarımı, güvendiklerimi ellerimden acıtarak alanlardan. Dilim derin bir suskuda inlerken ve gözlerim uzaklardan huzurunuza bakarken, yüreğim haykırıyor; hazin geçen ömrün karelerine sığan haksızlıklar, ihanetler ve yalanlar ile örülü hayatlardan payıma düşenleri…

Yalnızca birkaç saat önce, yakınınızda olmama rağmen özleyip de Ravza’nızdan sızan Nurdan nasibimi alayım diye, gül kokunuzla yeniden yıkanayım diye, biraz daha yakınıza varmak istediğim gecenin bir yarısında gördüğüm trajik olayı anmadan edemeyeceğim.

Milletimden olan bir adam, yalnızca birkaç metre uzağınızda, Allah’ın kendisine emanet verdiği eşine bağırıp çağırıyor ve ağır hakaretlerde bulunuyordu. Kadın ağzını açmaya korkuyor uğradığı hakaretler karşında susuyor ve böyle bir yerde, bunca insan arasında yaşadığı bu hakaretten mahcup olmuş olmalı ki yüzü kızarıyordu. Halbuki yüz kızartıcı eylemin sahibi olmaktan çok uzaktı. Zayıflığının eğdiği başını yukarı kaldırmaya korkuyordu.

Adam ise öfkeden delirmiş bir halde; “ ağzını açıp bir laf etsinde tokadı basayım” der gibi, her yeni kelimesinde daha kırıcı olmaya çabalıyor gibiydi. Acıdım, içim parçalandı. Kadının haline değil!... Alemlere Rahmet olarak gönderilen kutlu Nebinin huzurunda, böylesi çirkin bir davranış sergileyen adamın, yaptığı haksızlığa Peygamberi ((S.A.V)) şahit tutma gafletinde bulunuşuna acıdım.

Veda hutbesinde “ Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu konuda Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah'ın emaneti olarak aldınız. Onların namus ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.” Buyuran Peygamber ((S.A.V))’in yanı başında, bu tavsiyeleri hiçe sayarcasına hareket eden adamın zavallılığına acıdım.

Birkaç günün her anında bölük pörçük kelimeleri bir araya toplayarak anlatmaya çalıştıklarımı özetleyen bir olaydı tanık olduğum. Yüreğimi isyana zorlayıp şikayete iten davranışlarının bütününe örnek teşkil edecek bir olaydı huzurunuzda yaşanan… Kalbim sessiz haykırışlarıyla sordu cevabı bilenen soruları… “Hayatta olsaydınız bu olaya tepkiniz ne olurdu? Ne kadar incitirdi bu haksızlığı yapanın davranışı sizi?”

İnsan yalnız kendine baksa, kendini düzeltmeye çalışsa, bir başkasına kendisine uymayı dayatmasa, en güzel örnek olanı her alanda örnek bilse, bunca haksızlık kol gezmez insanlar arasında diye düşünüyorum. Bunun olamayışından doğan acılar birikip isyana dönüşüyor yaralı kalbimde… Haykırmak istiyorum ve dahi şikayet etmek, haksızlık yapmayı kendisine hak bilenleri…

Şikayetlerim size değildi Efendim…. Taşıdığım niyet, huzurunuzda şahitliğinizi alarak Hakka ulaştırmaktı içimde birikenleri…

Huzurunuzdayken Hakka çok yakın,
Hissediş konuşturuyor yaralı yürekleri…
İlahi aşk dolanıp durduğun bu yerlerde,
Durup bir an dolsan diyorum damarlara…
Kaplasan içe dair her zerreyi…
Kalmasa mecazi hissedişlere bir karışlık yer…

“Aşk” diyorum şimdi, durduğum bu yerde yaşlarla ıslanmış sözcüklerimle… Aşk kişinin kendisini güvende hissetmesiyse aşkın olanın yanında hissettiğim güven tüm dünyayı ve dahi dünyada yaşananları ardımda bıraktıracak türdendir.

“Aşk” diyorum susarak anlatabilmekse gönle dolanları, suskumun karşılık bulduğu hissi ile dolan kalbim coşku ile atıyor kafesinde…

Sessiz yakarışlarım ulaşıyor yeşil kubbenin semalarına… Bir işaret alsam, istiyor gönlüm. Bunca iç dökümünün muhatabına ulaştığına dair bir ışık dolsa içerime ve hissedişler kaplasa bedenimi… Aradığı teselliyi bulsa kalbim… Yeter mi göz yaşıyla beslenen dualar beklenen bir işarete kavuşmaya?

Bir düştü gördüğüm…
Nur saçan çehreyi kaplayan tebessüm,
Ulaşınca bakışların mevzisine…
Aradığı işareti almanın sevinci ile,
Yerinde duramayan kalbe basıp elleri…
Şükürleri salmak gerekti göklere…


Hilal Acar
 

[TB] Benzer konular

Üst