GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARININ DURUMU

  • Konbuyu başlatan Þehadete Vurgunum
  • Başlangıç tarihi
Þ

Þehadete Vurgunum

Guest
GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARININ DURUMU

Bugün müslümanlar ile varmaları gereken o yüce hedefe ulaşma hizmeti arasında tam anlamıyla bir denge sağlanmış değildir. Bu halen devam edip gitmektedir.

Aslında müslümanlar savaş veriyorlar, cihad ediyorlar. Ancak istedikleri şey çok büyük ve önemlidir. Bundan ötürü de gönülleri ürperiyor. Bunun için şehitlerini Allah yolunda ortaya koyuyorlar. Fakat tüm bunların yanında bu apaçık bir şekilde kendisini ortaya koymuş değildir.

Meselâ şurada bir İslâm devletinin kurulması arzusu vardır. Müslümanları esaretten kurtarıp özgürlüklerine kavuşma isteği, problemlerini çözüme götürme temennisi bulunmaktadır. Fakat tüm bunların hepsini yerine getirecek çalışma ve program, meseleyi kökünden uygulama alanına koyacak temel nedir? Acaba işin neresinden başlanılmalıdır? Tüm bunlar için mutlaka bir nizamın bir düzenin ve programın olması düşüncesi var. Fakat bunların en iyisi acaba hangisidir. Hangisi daha sağlam olarak sonuca götürebilir?

Tüm bu ve benzerı sorulara ne acıdır ki, ikna edici bir cevap, müslümanların kalbinde yer almış değildir. Aslında bu zaaf noktalarından biridir. Bu bizim bugünkü müslümanların durumlarını ortaya koymaktadır.

Müslümanların ikna edici bir cevap getirememeleri, pratikte ve gidişatta buna bir çözüm bulamamaları, kendilerini hoşnut edecek bir durumun çıkmamasına neden olmaktadır.

İslâmi bir hareket, İslâmi bir cemaat veya İslâmi bir grup pek az ülkeler dışında, müslümanların kalbinde taht kurmuş değildir. Müslümanların gönlünde bu manada bir sevgi ve sempati kazanamadığından dolayı da, müslümanların çalışmasından kendisini uzak tutuyor. Hatta müslüman kardeşinin başına gelen bir belâ, felâket ve musibetin bizzat kendisine geldiğini düşünememektedir.

İslâmî bir cemaat, pratikte her taraftan tüm müslümanları kapsayacak bir çalışmaya girememektedir. Ancak bazı fertler ve gruplar arasında yapılan çalışmalar ise, çok farklı bulunmaktadır. Kimisi fikrî mücadeleyi ele alırken, kimisi ilme önem verilmesini, kimisi zikri savunurken kimisi de bir başka yol tutmakta ve böylece bu çalışmalar fayda getirmemektedir. Aralarında bir bağ ve birlik doğurmamaktadır.


Her gurup kendi grubunun çok daha üstün olduğunu, kendilerinin yaptıklarının en iyisi olduğunu, diğerlerinin ise yaptıkları şeylerin hep boş şeyler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Kısaca: "Her gurup kendi yanındakiyle sevinip avunmaktadır." Her bir gurup kendisinin yanılmayacağını ileri sürerken, birbirlerinden yararlanabilecekleri şeylerin oduğunu ise kabullenmemektedirler.

Çok az kimseler İslâm ümmetinin yakalandıkları hastalığın farkına varabilmiş, bunlar da diğer müslümanların da kendileri gibi İslâm ümmetini kurtarma çalışmalarına girmelerini ve kendi seviyelerine gelmelerini istemektedirler.

Yine çok az müslüman, tüm müslümanları ilgilendiren geniş çapta bir harekete geçilmesi gereği üzerinde duruyor, cihadı ele almalarını bildiriyorlar. Bunlar ölümün istenmesi halinde zaferin geleceğini, cihad edebilenlerin, siyasi harekete de ulaşabileceklerini haykırıyorlar. Bu gurup, mü'minlere şefkat gösterilmesi gereğini vurgularken, diğer taraftan da, kâfirlere karşı amansız ve güçlü olmaları gereği üzerinde de duruyor. Allah sevgisini ileri sürerlerken, hakimiyetin kayıtsız şartsız Allah'ın
olduğunu ve gerçek anlamda velayetin O'na verilmesi gerektiğini de bildiriyorlar, çaba sarfediyorlar.

Hiçbir gurup veya teşkilat, her ülkeyi kapsayacak şekilde kâmil anlamda kültürel, eğitsel bir program ve metod ortaya koyamamış, bir kesin çalışma çizgisi belirleyememişlerdir.

Yine herhangi bir gurup veya teşkilat, hem kültürlü tabakanın ve hem halkın gücünü yanına alarak iki kanatlı kuş misali hareketi başaramamıştır. Eğer böyle bir başarıyı sağlamış olsalardı, iki kanatlı kuş misali uçmalarına devam ederlerdi.

Hiçbir İslâmî teşekkül veya kuruluş, düşmanlarının kendileri için kurmuş oldukları tuzakları ortaya koyabilmiş, bunu elemanlarına anlatabilmiş değildir. Hatta İslâmî kuruluş ve teşkilatlarının dağınık olmaları nedeniyle, kime karşı ve nasıl bir düşmanlık sürdürmelerini bile tesbit edememişlerdir. Ancak tüm bunlara rağmen müslümanlar temelde hayır üzeredirler. Sahih hadiste belirtildiğine göre Rasûlüllah (a.s.) şöyle buyurmuşlardır: "Kim, müslümanlar helak olmuşlardır, derse, bunu söyleyen kimse onları helâka götürmüştür."

Gerçek şu ki, çok yakın bir döneme kadar her şey, müslümanları İslâm'dan uzaklaştırmak için yapılıyordu. Değişik kuruluşlar, okullar, partiler... Fakat işin en acı yanı şu ki, bunların karşısına bina edilmiş veya harekete geçirilmiş düzenli bir İslâmî kuruluş ve teşkilat yoktu. Müslümanı dininde sabit kılacak, ya da müsülmanı dini sebebiyle övünür bir kimse haline getirecek bir çalışma da yoktu.


Fakat şimdi ise, Rabbimin fazlına sonsuz şükredeyim ki, hemen her İslâmî bölgede haylice müesseseler harekete geçmiş, tüm bunlar İslâm ve müslümanlar için çalışıyorlar. Şayet aralarına yine bir fetret girecek olursa, İslâm kültüründen habersiz kimseler gelir. Çünkü gördüğüm gerçek şu ki, İslâm kültürlü tabaka nezdinde çok daha güçlü bulunuyor. Tüm bunlar iyi şeylerdir. Ancak aşağıda sunacağım şu iki maddenin mutlaka ehemmiyetini Öğrenmeliler de, bunun ışığında harekete geçebilsinler. Şimdi bu iki önemli noktayı söyleyelim:

1- Hemen her İslâm bölgesindeki müslümanlar, bugüne kadar tam anlamıyla ve kamil manada "Hizbullah" dediğimiz bir teşkilat kuramamışlardır. Çünkü Allah askerinde veya taraftarlarında bulunması gereken ahlâkî seviyeye henüz erişememişlerdir. Yine hepsinin tek bir çatı altında belli bir program dahilinde, hedeflerini tesibt etmiş ve seçebilmiş düzenli bir tek metod üzerinde de anlaşmış değillerdir. Zira bu sayılan şartları tamamlayan ordusuna ve taraftarlarına Rabbimiz başarı vaadetmiştir.

2- İşte müslümanlar tam ve kamil anlamda bir teşekkül haline gelebilselerdi, Rabbimizin şu vaadi mutlaka gerçekleşecekti:

"Ve hiç şüphesiz, bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar da onlardır." (Saffât sûresi, âyet: 173.)

"Hiç şüphe yok ki, üstün gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır." (Maide sûresi, âyet: 56.)

"Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın taraftarı olanlar, felah bulanların ta kendileridir." (Mücadele sûresi, âyet: 22.)

"Allah, emrinde üstün gelendir, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf sûresi, âyet: 21.)



Şimdi düşünün, olaylara sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde ve bu gözlük ile bakanlar, görünürde pek güçlü kuvvetlere karşı koyabilme gücünü ne İslâm'da ve ne de müslümanda bulamaz. Görünürde bulamaz. Çünkü her şeyi dış sebeplere bağlı görmektedirler. Fakat gerçek manada iman etmiş olanlar, zaferin gerçek anlamda kaynağının Rabbani olduğunu ve yardımın da O'ndan geldiğini bilirler ve ona göre hareket ederler. Nitekim Rabbimiz buyuruyor:

"Zafer ve yardım ancak Allah'ın katındandır."( Enfal sûresi, âyet: 10.)

"Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır. Aziz olandır. Onlar ki yer yüzünde kendilerini yerleşik kılıp, iktidar sahibi yaparsak, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler, kötülükten sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir."( Hac sûresi, âyet: 40-41.)


İşte bütün bu gerçeklerin ışığı altında çok sıcak ve samimi bir davete girişmeli. Bu davet müslümanların her tabakasına yönelik olmalıdır. Teşkilatları birbirinden uzaklaştıracak konuşmalardan uzak ve fakat onları birbirlerine yaklaştıracak davranışlara girilmelidir. Böylece müslüman, rabbani Hizb olabilme niteliğine yücelebilsin de, Allah için bir ordu oluşsun. Ayrıca kesin ve mutlak olarak her kesimdeki müslüman guruplarla görüşmeler yapılmalı. Meseleler ve olaylar yapılmak istenenler aktarılmalı, müslümanların başına gelenlerden haberdar olunmalıdırlar. Böylece her bir gurubun habersiz kaldığı şeylerden haberdar kılınmaları sağlanmalı. Böylece kendi durumlarını düzeltebilsinler ve onlar da gerçek manasıyla Hizbullah olabilsinler.

Mutlaka çok sıcak ve samimi bir davete girişilmelidir. Bu davet her kesimdeki insanı kapsamına almalıdır. İster fasık olsunlar, ister mürted, ister çizgiden ayrılmış olanlar olsun, İslâm'da hatalı olanlar veya müslüman olmayanlar olsun, davet her kesimi kapsamalıdır, Zira Hizbullah oldukları gerçeği böylece ortaya çıkacaktır.

Şayet müslüman olmayan bir tabaka ile davet üzerine bir çalışma yapmak zorunluluğu meydana gelirse, anlattığımız gibi, müslüman bir tabaka ile de görüşme zorunluluğu var ise mutlaka çok dikkat edilmesi gerekir. Müslümana verilecek olanlar ile, müslüman olmayana verilecekler arasında farklar bulunmaktadır. Bir tabakadan diğer tabakaya geçerken çok farklı uygulamalara ve taktiklere başvurulmalı, Önceden bu hususta gereken araştırma yapılmalıdır. Çünkü tabakalar arasında, mutlaka birbirlerine tenkitler gelecektir. Guruplar arasında da buna dikkat edilmesi gerekir. Zira bu husus gerçekten pek hassas olan bir noktadır.

Allah'ın erlerinden tutup, İslâm'ı pratikle olsun, ilimde olsun, Allah taraftarlarında bulunması gereken sıfatları kavrarlar. Bununla da, müslüman olmayanlara karşı nasıl bir davette bulunması gerektiğini anlarlar. Ayrıca her bir tabakadaki müslümana da görevinin ne olduğunu yine bu anlayışlı kesim görevini idrak eder, her iki tarafa da nasıl bir davet yapılacaksa onu yapar.

İslâm hükümlerinden, İslâm kanunlarından, İslâm'ın devlet düzeyinde uygulanmasından habersiz olanlara ise, onlarla yapılacak konuşma ve müzakerelerde kendilerine Allah'ın şu âyetleri hatırlatılmalıdır. Rabbimiz buyuruyor:

"Ey iman edenler, öldürülenler hakkında size kısas yazıldı (farz) kılındı." (Bakara sûresi, âyet: 178.)

"Savaş hoşunuza gitmediği halde size yazıldı (farz kılındı),"( Bakara sûresi, âyet: 216.)

"(Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir süredir? "( Nur sûresi, âyet: 1.)


İşte bu ve benzeri farzlar, müslümanların yerine getirmekle yükümlü bulundukları farzlardır. Bunların yerine getirilmesi ise ancak bir İslâm devletinde mümkündür. O halde Allah'ın hükümlerini yerine getirecek bir İslâm devletinin kurulması için çalışmak farzı ayındır. Zira bir hüküm ki, uygulanması başka bir şeyin varlığına bağlıdır. Onsuz mümkün olamamaktadır. O zaman o şeyi de yerine getirmek farzdır.( Buna bir örnek verelim: Meselâ, namaz kılmak farzdır. Fakat abdest alınmadan namaz kılınamaz. O halde, namaz kılmak için abdest almak da yine farzdır. Önce abdest, sonra namaz. Önce İslâm devleti kurulması çalışması, daha sonra da safha safha uygulaması ki, hepsi ayrı ayrı farzdır. (Çeviren).)


Rabbimiz buyuruyor:"Hiç şüphesiz, Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) hainlerin savunucusu olma."( Nisa sûresi, âyet: 105.)

Mürtedlikten, mürtedlerden ve bunlara karşı yapılacak ödevlerden habersiz olanlara karşı, bunlarla yapılacak görüşmelerde ise Allah'ın şu âyetleri kendilerine hatırlatılarak bir mücadele verilmelidir:

"Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah da onların yerine öyle bir kavim (toplluk) getirecek ki..."( Maide sûresi, âyet: 54.)


Bir de bir küfrün karşısında olmakla birlikte başka bir küfrü savunan, onlarla birlikte hareket eden tabakalarla Allah'ın şu hükmü hatırlatılarak mücadele verilmelidir:

"Biz Kitab'ı sana, her şeyin açıklayıcısı olarak indirdik."( Nahl sûresi, âyet: 89.)


İslâm'ın sadece bir yönünü ele alıp buna dalanlara ise, şu âyet hatırlatılmalıdır:

"Hiç şüphesiz, müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü'min olan erkekler ve mü'min olan kadınlar, gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar, sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar, sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve (ırzlarını) koruyan kadınlar, Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar; (işte) bunlar için Allah bir bağışlama ve büyük bir ecir (mükâfat) hazırlamıştır."( Ahzab sûresi, âyet: 35.)

"Mü'minlerden öyle erkek adamlar var ki, üzerinde Allah ile yaptıkları sözleşmeye sadakat gösterdiler. Böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi de beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler." (Ahzab sûresi, âyet: 23.)

"Mü'min olanlar, ancak o kimselerdir ki, onlar, Allah'a ve Rasûlü'ne iman ettiler. Sonra hiç bir kuşkuya kapılmadan Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad ettiler. İşte onlar, sadık (doğru) olanların ta kendileridir."( Hucurat sûresi, âyet: 15.)



İmtihan ve eziyet etmeken uzak duran ve aynı zamanda böylesi bir çalışmayı hatalı sayanlara, Tahkiki iman ve Peygamberlere ait yoldan uzak durduklarını hatırlatmalı ve kendilerine şu âyetleri söylemeliyiz:

"Andolsun, biz, sizden mücahid olanlarla sabredenleri bilinceye (belli edip ortaya çıkarıncaya) kadar, sizi deneyeceğiz ve haberlerinizi de açıklayacağız." (Muhammed sûresi, âyet: 31.)

"Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri belirletip ayırdetmeden sabredenleri de belirletip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi sandınız."( Ali İmran sûresi, âyet: 142.)

"İnsanlardan öylesi vardır ki, "Allah'a iman ettik" der; fakat Allah uğruna eziyet gördüğü zaman, insanların (kendisine yönelttikleri işkence ve) fitnesini Allah'ın azabıymış gibi sayar; Rabb'inden bir yardım ve zafer gelirse, andolsun: "Biz gerçekten sizlerle birlikteydik" demektedirler. Oysa Allah, âlemlerin sinelerinde olanı daha iyi bilen değil midir?" (Ankebût sûresi, âyet: 10.)



Ayrıca bu din, Allah'ın dinidir. Ona yardım etmek ve onu zafere eriştirmek Allah'a ait olan bir şeydir. Bunun için bir gayret göstermeye gerek yoktur, gibi fikirler ileri sürenlere de şu âyetler ve benzerleri hatırlatılmalıdır:

"Eğer Allah, dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş-cihad) sizleri birbirinizle denememiz içindir." (Muhammed sûresi, âyet: 4.)

"Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun." (Tevbe sûresi, âyet: 14.)



Ben tarafsızım, hiç bir gurupla ilişkim yoktur diyenlere ise, tarafsızlığın münafıklık olduğunu söylemeli ve gerekçe olarak da şu ayeti gözlerinin önüne sermelidir.
"Arada bocalayıp dururlar, ne onlarla, ne de bunlarla."( Nisa sûresi, âyet: 143.)


Kötülerin iyilere baskın geldiklerinden şikayet edip te, bunu önlemek için bir gayret göstermeyenlere, Rasûlüllah'ın şu hadisini hatırlatmalıdır:

"Ya kesin olarak iyiliği emreder ve yine kesin olarak kötülükten de menedersiniz veya Allah, size en kötülürenizi musallat kılar da, bu defa en iyileriniz dua edip- dururlar, fakat kendileri için duaları kabul olunmaz."( Bezzaz, Taberanî ve Tirmizî rivayet etmişlerdir.)


Sürekli olarak mü'minlerin zelil ve geriliklerinden sözeden fakat bundan kurtulma çaresi de göstermeyenlere, zillet içerisinde yaşamanın sebepleri aramızda kaldığı sürece bunun giderilemeyeceği hatırlatılmalı ve kendilerine Rasûlüllah'ın şu hadisi örnek gösterilmelidir:

"Aranızda hile yoluyla alış-veriş yaptığınızda, sığırların kuyruklarına sarıldığınızda, ziraatla yetinip cihadınızı terkettiğinizde, Allah (c.c.) size öyle bir zillet musallat kılar ki, ta ki dininize dönünceye kadar onu sizden kimse gideremeyecektir." (Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud, Taberanî ve İbn Kattan rivayet etmişlerdir.)

"Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz. Artık sizden öyle yapanların cezası, dünya hayatında aşağılık olmaktan başkası değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır."( Bakara sûresi, âyet: 85.)

"Şu halde ne diye münafıklar konusunda ikiye bölünüyorsunuz?"( Nisa sûresi, âyet: 88.)

Bu âyette demek isteniyor ki: "Neden dolayı münafıklara ait işler hususunda ikiye bölündünüz. Onların kâfirliklerinde ittifak edip anlaşmadınız. Çünkü, gerçekten Allah, onları hüküm itibariyle kâfirlere katmaktadır."

"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın. Dağılıp ayrılmayın. "( Ali İmran sûresi, âyet: 103.)

Sadece İslâm'ın bazı yönlerini ve işlerini alıp, diğerlerinden uzak duran gruplara da Rasûlüllah'ın şu hadisi hatırlatılmalıdır: "Her kim, müslümanlara ait işlere önem vermeksizin sabahlarsa, o onlardan değildir." (Beyhaki rivayet etmiştir. Ayrıca Taberânî ve Ebû Nuaym.)



İslâm'dan ve zafere erişmekten tamamen ümidini kesmiş olanlar da, Rasûlülah (a.s.)'ın; Konstantiniyye (İstanbul), Bizans (Roma), gibi yerlerin tekrar müslümanların eline geçeceği ve Raşit Halifeliğin tekrar döneceği müjdelerini kendilerine vermeliyiz.

Yetki ve velayet hakkını İslâmî olmayan esaslar üzerine kurmuş olan kimselere verenlere de şu gibi âyetler hatırlatılmalıdır:

"Sizin dostunuz (veliniz ve yetki vereceğiniz kimseler), ancak Allah, O'nun Rasûlü, rükû edici olarak namaz kılan ve zekatı veren mü'minlerdir."( Maide sûresi, âyet: 55.)


İşte böylece bir yol ve strateji izlenmeli ki, müslümanlardan hiç bir gurup bunun dışında tutulmamalıdır. Hepsinin elinden öyle tutulmalı ki, herbiri Allah taraftarı, Allah ordusunun askeri olabilsinler. Bunların gerçekleşmesi ise edeple, iltifatla, yumuşaklıkla ve müslümanlara karşı kanatlarını germekle sağlanabilir. Nitekim rabbimiz buyuruyor:

"Ve mü'minlerden, sana tabi olanlara (uyanlara koruyucu) kanatlarını ger. Eğer sana isyan edecek olurlarsa, artık de ki: "Gerçekten ben sizin yapmakta olduklarınızdan uzağım."( 83- Şuara sûresi, âyet: 215-216.)


Yapılan faaliyetler bu düşünceyle yapılmalıdır. Evet böyle yapılmalı ki, müslümanlar kâfirlerin ve münafıkların ulaştıkları şeylerle mübtela olmuş olmasınlar, yolları üzerlerine kapanmış olmasın veya hükme varamayacak şekilde bir çalışma olmuş olmasın. Özellikle -bizim daha öncede belirttiğimiz gibi- hüküm onların elinde olduktan sonra, meselâ güç ve kuvvet onlardaysa, davet imkânları onlardaysa, eğitim-öğretim alanları onlardaysa, iktisadî güç onlardaysa, bu gibi hallerde bir İslâm ümmetinin kurtulması mümkün değildir. Partide gereksizdir. Onların yöntemleriyle olduktan sonra ne türden bir çalışma olursa olsun, sonuçsuzdur. Nitekim (Mısır, Suriye) eliyle meydana gelen olay ortadadır. Konuyu güneş aydınlığı gibi ortaya dökmüştür. Gerisi boş sözdür

Said Havva
 

[TB] Benzer konular

Üst