Fetih Suresi’nden İdrakimize-1

  • Konbuyu başlatan gurselc
  • Başlangıç tarihi
G

gurselc

Guest
Fetih Suresi’nden İdrakimize-1

Sure-i Fetih, kelam sıfatının mütecellisi olan Kur’an-ı Kerim’in hususi fazilete muhatap üns esintilerindendir. Vakıa, her sure umumiyet itibariyle hususi mazhariyetin saykalını tatmıştır tatmasına ama, yüce kitabımızın en büyük müfessiri ve icraata dökeni olan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), bu sure-yi celileye atf-ı nazarda bulunmuşlardır. Hususi faziletin olması, umumi faziletin şümul keyfiyetine engel teşkil edemez. Yasin suresi hadis muvacehesinde “Kur’an’ın kalbi”dir; fakat hayata hayat veren (maddi manevi cihetle) kalb ve yürek olduğu gibi; yüreğe de hayat veren kan borularının varlığı, ayrı bir hususi fazilet icra etmektedir.

Sahabe efendilerimizin derece olarak en üstünü, muteber akaid kitaplarımızda da belirtildiği üzere Hazreti Ebu Bekir’dir (radıyallahu anh). Hadislerde de ifade edildiği üzere, “Ebu Bekir’in imanı terazinin bir kefesine konulsa, ümmetimin imanı diğer kefeye konsa, Ebu Bekir’in imanı daha ağır gelir” beyanı hususiyet nezdinde umumiyet arzetmektedir. Her Sahabe efendimizin kendisine has büyüklüğü, derecesi ve fazileti vardır ki gökteki yıldızlara teşbih edilmesi de erkan-ı imaniyeye hüccettir. Ahzab suresinin 37. ayetinde ismi geçen Zeyd bin Harise’nin (radıyallahu anh) Kur’an’ın bağrında siyanet altına alınması ve kıyamete kadar o mübarek sayfadan silinmeyecek olması da ayrı bir mazhariyet ve fazilettir; ama dediğimiz gibi umumi faziletin limitini egale edemez.

Fetih suresinin idrakimize nazar eden sayısız kenz-i mahfileri vardır; bu ifadeyi özellikle kullanmamızdan murad, araştırmacı ufkun bu işe temayül göstermesi ve azm ü cezm ü kasteylemesidir. Allah dilediğini dinde fakih kılıp da bu uçsuz deryada ona bir rahmet sunduğu gibi, tefekkür burcunda da çeşitli ledünniyat ve zahiri olarak da varidat-irade azmi verecektir.

Fetih; kapıyı açmak, ukdeyi çözmek, gam ve gusseyi gidermek, müşkil bir meseleyi halletmek vb. gibi anlamlara gelmektedir. Anlamlara bakıldığı zaman görülmektedir ki, karşımıza bir derya çıkmaktadır. İnsan hayatında çeşitli kapıların olması, çeşitli ukdelerin olması, her an gam ve gusseye muhatap olabilmesi ve bunda izlediği yolların kesret teşkil eylemesi, engel görünümündeki akabelerle hayatını berdevam eylemesi ilh.. derin düşünen talihliler için görülecektir ki, sure-i Feth’in muhtevasına da bakıldığında nur içinde mücevherat görülecek ve aklı-kalb izdivacı gerçekleşecektir. (Allahu a’lem bissavab)

Sahabe efendilerimizin ekseriyetine ve Cumhura göre, sure-i Feth Hudeybiye sulhü üzerine nazil olmuştur. (Hudeybiye sulhünün her bakımdan asrımıza bakan yönleri mevcuttur ki, bunu da inşaallah diğer yazımızda yazmayı düşünmekteyiz.)

Açılması gereken kapıların o süreçte açılması ihtiyacı ve dinin temsiliyeti adına Sahabe efendilerimizin İslam’ın sadasını duyurma gayeleri bu vetireye tevafuk etmiştir. İnanmış gönüllerin siyak-sibak dengesinde, muhataplarına imanın erkanını öğretme metodunun birinin de bu olduğu ilham edilmiş, kalbe girme alternatiflerinin de tahşidatı yapılmıştır. Hayatta karşılaşılması muhtemel akabelere muhabbet sağanaklarıyla muamele etmenin daha manidar ve isabetli olacağı tevcih edilmiş, dinin ruhunun bu gibi amellerle hayata ereceği vurgulanmıştır. İhtişam yelpazesinin zimamının İslam’ın mübarek elleriyle tutulacağı ima edilmiş ve bu nurlu kabzanın bırakılmaması mülahazası tertemiz vicdanlara zerkedilmiştir.

“Muhakkak biz sana apaçık bir fetih nasip ettik. Ta ki Allahu Teala senin evvel ve ahir günahını afv ü setretsin, üzerindeki nimetini de tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola iletsin. Ve Allahu Teala sana bir nusretle yardım buyursun.” (Fetih, 1-2) ayet-i kerimesiyle serlevha olan nurlu beyanda mutlak bir fethin olduğu, kalblerin (maddi-manevi) nedrete, sekinete ve nusrete erdikleri ve erecekleri müjdelenmiştir. Mazi-müstakbel yörüngesinde belirtilen kelamın derin vecheli fesahat arzetmesi göstermektedir ki; istikbal adına müslümanların ufku açılmıştır.

Ayetin bidayetindeki (mütekellim-i maal gayr) “biz” hitabının manasını merhum Ömer Nasuhi Bilmen hocamız şöyle açıklamaktadır: “İnna fetahna” nazm-ı şerifinde mütekellim-i vahde yerine mütekellim-i maal gayr zamiri getirilmiş, yani: Ene/Ben yerinde inna/Biz denilmiştir. Şüphe yok ki bu zamirden adet maksut değildir. O halde bundan murad nedir? Bundan murad, azamettir, tebşir buyrulan fütuhatın vüs’at ve ehemmiyetine işarettir. Bu, mukteza-i belagattir.”

Ayet-i kerimenin haşmet ve haşyet arzetmesini ve mü’minlere edep açısından tevazuunun nasıl yapılması gerektiğini meşiet-i ilahinin gölgesinde idrak etmekteyiz. Edeb ile girdiğimiz ve edebi muhafaza etmemiz gerekli olan bu yolda, yola ışık veren kutsi fenerin mevcudiyeti vahyedilmiş, kainatın ayetlerle şahitliğine (tefsirler perspektifinde) dilbeste olunmuştur.

“Muhakkak biz seni şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ta ki siz Allah’a ve O’nun peygamberine iman edesiniz, O’na ihtiramda bulunasınız, ve O’nu sabah-akşam tenzih ve takdis edesiniz.” (Fetih, 8-9)

Rabbimizin, Efendiler Efendisi’ni (sallallahu aleyhi ve sellem) şahit tutması ve tutarken de ona bu büyük vazifeyi hediye eylemesi ne büyük payedir. Hukukta dahi mahkemenin tutarlılığı, geçerliliği ve gerçekliği şahidin mevcudiyetine bağlıdır. Akıl-kalb izdivacında bizim aciz melekelerimize beyan-ı ilahi bu şekilde yansımaktadır ki, vüs’atimiz ölçüsünde anlayabilmiş olalım.. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem), kıyamete kadar üzerimizde nurunu tebşir edecek ve en büyük nezir olarak vazifesine devam edeceklerdir. Bir nezir olarak reca dünyamıza imanın letafetini duyuracak ve küffarın da varlığını belirterek uyarıcı olduğunu akıllardan uzak eylemeyecektir. O’na olan ittiba ve inkıyad anlayışımızda bir pürüzün olmaması bize necat-ı İlahiyi bahşedecek ve “üdhuluha biselamin eminin” fermanı tecellli edecektir.

“Muhammed Allah’ın Rasulü’dür. O’nun beraberindeki mü’minler de kafirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rüku ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alameti yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. Bunlar, Tevrat’taki sıfatları olup İncil’deki meselleri ise şöyledir: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kafirleri de öfkelendirir. İşte böylece Allah onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Fetih, 29)

Bediüzzaman hazretleri buyurur ki: “Muhammedun Rasulullah demeden rah-ı selamet muhaldir.” Akidemize göre de sabittir ki, imanın altı erkanından birisi olması hasebiyle üzerimize farz-ı ayn olan bir hakikattir. Tasdik makamında olan bizler bu En Büyük Devlet (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ve yoluna sarılmak mecburiyetindeyiz.

“Ruhban-ül fil-leyl ve fursan-un minen nehar” olan Ashab-ı Kiram efendilerimiz, sünnet-i seniyyenin en büyük temsilcileridir. Ayet-i kerimenin ilk ve en büyük muhatabı olan Sahabe-i Güzin, dinin ahkamını yeryüzünde eşsiz güzelliğiyle pratiğe aktarmışlar, zamanötesine mesajlarını bu şekilde ithaf eylemişlerdir. Şefkat onların mesleği durumunda iken, onları örnek alanlar ise insanlardan başlayıp hayvanata kadar bu sofra-i ilahiyi sergilemişlerdir. Öyle ki kah güvercinlere billur kubbelerde yuvalar inşa edilmiş, kah leylekler için vakıflar teşekkül edilmiştir. Hatta öyle ki cahiliye adetlerini hortlamama adına geçmişe gömen ve İslam’ı mutlak manada arızasız temsil eden Ashab-ı Kiram efendilerimiz, yerde dolaşan haşereyi ezmemek için mübarek ayaklarına zil tarzında uyarıcılar takmayı düşünecek hale gelmiş ve bize vakur yürümeyi talim buyurmuşlardır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri “Fıkh-ul Ekber” kitabında, ehl-i sünnet akidesini maddeler halinde tasnif buyurmuş ve imana fayda sağlayan rükünlerden birisinin de “Sahabeye karşı olan saygı ve sevgi” olarak ifade eylemişlerdir. Hatta bu sevginin derecesinin de, ashabın derecesine göre (Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Vahşi efendimize kadar) olmasını da vicdanlarımıza şerh eylemişlerdir.

Bediüzzaman hazretleri Lem’alar adlı eserinde, Fetih suresinin 29. ayetini, sahabenin hususi faziletine temas etmesi hasebiyle şu şekilde tefsir eylemişlerdir:

“Şu ayet ma’na-yı sarihiyle (açık manasıyla) tabakat-ı sahabenin istikbalde muttasıf oldukları (vasıflandıkları) ayrı ayrı mümtaz ve has sıfatlarını ifade etmekle beraber, mana-yı işarisiyle; ehl-i tahkikçe vefat-ı Nebeviden sonra makamına geçecek Hulefa-i Raşidin’e, hilafet tertibi ile işaret edip, her birisinin en meşhur medar-ı imtiyazları (seçkin vasıfları) olan sıfat-ı hassalarını (hususi sıfatlarını) haber veriyor. “vellezine meahu” (Ve Onun beraberinde bulunanlar) ile, maiyet-i mahsusa ve sohbet-i hassa ile ve en evvel vefat ederek yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hazreti Sıddık radıyallahu anh’ı gösterdiği gibi “eşiddeu alel küffari” (Kafirlere karşı çok şiddetlidirler) ile, istikbalde küre-i arzın devletlerini fütuhatıyla titretecek ve adaletiyle zalimlere saika (yıldırım) gibi şiddet gösterecek olan Hazreti Ömer radıyallahu anh’ı gösterir. Ve “ruhameu beynehum” (Kendi aralarında gayet merhametlidirler) ile, istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken kemal-i merhamet ve şefkatinden İslamlar içinde kan dökülmemek için ruhunu feda edip, teslim-i nefs (kendini feda) ederek Kur’an okurken mazlumen şehid edilmesini tercih eden Hazreti Osman radıyallahu anh’ı da haber verdiği gibi, “terahüm rukkean sücceden yebteğune fazlen minallahi verizvane” (Onları çokça ruku edeiciler ve çokça secde eden kimseler olarak görürsün; Allah’tan lütuf ve rıdvan (sadece O’nun rızasını) isterler) ile, saltanat ve hilafete kemal-i liyakatle ve kahramanlıkla girdiği halde ve kemal-i zühdü ve ibadeti ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rüku ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak (doğrulanmış) olan Hazreti Ali radıyallahu anh’ın istikbaldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes’ul olmadığını ve niyeti ve matlubu fazl-ı ilahi olduğunu haber veriyor.”

Yukarıdaki orjinal tespitten de anlaşılacağı üzere umumi faziletin önüne hususi fazilet geçememekte, sadece değişik bir formatta derece sergilemektedir.

Sahabedeki imani taravet, mücahede ve riyazette bulunanlara öyle bir manevi ekindir ki, tadına erenler hendesi boyutta sayısız rahmete muhatap olurlar (Allahu a’lem bissavab)...

Sure-i Feth’in, fetih soluklu mümeyyiz insanlara bahşedeceği kenz-i mahfiler kesret içre kesrettir. El verir ki bu derinliğe, bir katre libasıyla temas edelim...

Gürsel ÇOPUR
 

[TB] Benzer konular

Üst