Fâtiha Sûresi Tefsiri

  • Konbuyu başlatan Resulehasret
  • Başlangıç tarihi
R

Resulehasret

Guest
-1-


FÂTİHA SÛRESİ TEFSİRİ



Mushaf’taki sıralamaya göre bi-rinci, nüzûl sırasına göre beşinci sûre-dir. Âyetlerinin sayısı yedidir. Mekke’de nâzil olmuştur.












“Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla”


Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir. Salât ve selâm Allah’ın Rasûlü-ne, âline ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duala­rımızı işiten ve her şeyi hak­kıyla bilen­sin.
















1: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”
2: “Hamd Âlemlerin Rabbine mahsustur.”
3: “O, Rahmân ve Rahîmdir.”
5: “Ancak sana kulluk eder ve ancak yardımı sen­den dileriz.”
6: “Bizi doğru yola hidâyet eyle!.”
7: “O kendilerine nîmet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. O gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna de­ğil.”

Tertip sırasına göre kulluk kitabımızın birinci sırasında yer al­mış, Mekke’de nazil olmuş Fâtiha sûresi diye maruf bir sûreyle karşı karşıyayız. İnşallah iki üç haftalık bir ders süresi içinde Rabbimizin bu sûrede bize intikal ettirmeyi murad buyurduğu mesajlarını, bize ulaş­tırmayı dilediği kulluk maddelerini tanımaya çalışacağız. Rabbim, an­latana anlatılanın güzelliğine uygun bir vüs’at, bir anlatım güzelliği versin. Hem anla­tana, hem de dinleyenlere iman etmek ve amel et­mek üzere, Allah kelâmını dinleme şuuru nasip buyursun inşallah.

Şunu itiraf edeyim ki; Fâtiha sûresini anlamak ve anlatmak ger­çekten çok zordur. Çünkü “Ümmü’l Kitap” Kita­bın anası ve “Fâtihatu’l kitap” Kitabın açıcısı, kitabın anahtarı sayılan bu sûre, hemen hemen Kur’an’ın tümüne bir bakıştır. Onun içindir ki bu sûreyi anlayabilmek ve anlatabilmek için Kur’an’ın tü­münü anlamayı, Kur’an’ın tümüne vukûfiyeti gerektirecektir.

“Kur’an’ın tamamı Fâtiha’da, Fâtiha’nın tamamı da besmelede toplanmıştır”.

Buyuran Hz Ali (r.a) hazretleri de herhalde bunu kasteder. Kur’an’ın tamamı Fâtiha’da, Fâtiha’nın tamamı da besmelede özetlenmiştir. Onun içindir ki Fâtiha’yı an­layabilmek Kur’an’ı anlamaya bağlıdır. Kur’an’dan on sûre bilen bi­risinin Fâtiha’yı anlaması ve anlatmasıyla, yirmi sûre bilenin anlaması ve anlat­ması farklı olacaktır. Kur’an’ın tümüne vakıf olan birisinin anlat­ması elbette farklı olacaktır. Keşke şurada, içimizde böyle birisi ol­saydı da Fâ­tiha’yı ondan dinleseydik.

Ama inşallah ben anlayabildiğim kadarıyla size anlatayım, duyabildiğim kadarıyla size duyurmaya çalışayım, ben de, sizler de Fâ­tiha’yla kuşanalım. Ben de, sizler de yarına Fâtiha bi­len birileri ola­rak çıkalım. Ben de, sizler de Fâtiha’yla dirilip çevremiz­dekileri Fâ­tiha’yla diriltelim inşallah.

Kur’an’ın daha bir güzel anlaşılabilmesi için âlimlerimiz onu ikiye ayırırlar; Mekkî ve Medenî diye. Yine meselâ Mevlânâ Ebul Ke­lâm ve Elmalı merhum gibi bazıları da Fâtiha ve diğerleri diye Kuranı ikiye ayırır. Bunların delilleri de Kur’an-ı kerim’deki şu âyet-i kerimedir:
“Andolsun ki, sana daima tekrarlanan yedi âyetli (Fâtiha’yı) ve Kur’an-ı Azîm'i verdik.
(Hicr 87)

Rabbimiz kitabını işte böyle tekrar edilen yedi ve Kur’an diye ikiye ayırırken, kimilerinin de günümüzde farklı ayırımlar yap­tıklarına şâhit oluyoruz. Meselâ kimilerinin iman ve diğerleri diye kitabı ikiye ayırdıklarını ve sadece kitabın iman âyetlerini gündeme getirip öteki âyetleri görmezden geldiklerini, kimilerinin zikir âyet­leri ve diğerleri diye onu ikiye ayırıp sadece zikre konu olan âyet­leri bayraklaştırıp ötekileri örttüklerini, kimilerinin cihad ve diğerleri diye onu ikiye ayırıp sadece cihad âyetlerini terennüm edip diğerle­rini diskalifiye ettiklerini, kimilerinin kıssa ve diğerleri diye, kimileri­nin ahlâk âyetleri ve diğerleri diye, kimilerinin tevhit âyetleri ve di­ğerleri diye onu ikiye ayırıp bir bö­lümünü sürekli gündeme getirip öteki bölümü görmezden geldiklerini görüyoruz. Tabii böyle işine gelen tarafı gündeme getirip öbür tarafı örtmek adına değil de Kur’an daha güzel anlaşılsın diye âlimlerimiz Fâtiha ve diğerleri diye onu ikiye ayırmışlardır.

Fâtiha’nın genel muhtevasına baktığımız zaman üç bölüm­den müteşekkil olduğunu görürüz:

1, Övme (hamd),

2, Talep (isteme),

3, Talebe cevap.

Sûrenin bu üç bölümü ihtiva ettiğini görüyoruz. Bunu şöyle anlayabiliriz: Farz edin ki resmi bir daireden, bir makamdan bite­cek bir işimiz var. Bir daire müdürüne sunacağımız bir maruzatı­mız, yahut ondan bitecek bir işimiz var. Ne yaparız? Önce bu mü­dürün yanına kadar gidilir ve övülür müdür. İşte sen bu makamın sahibisin, sen bu işin ehlisin diyerek methedilir. Sonra da halimizi, maruzatımızı ona arz ederiz. Benim durumum şudur, şöyle bir müşkilim var ve hu işin halli sendedir, bunu sen halledersin. Ne olur bu işime bir el atıp ta­vas-sut ediversen, şuraya bir telefon ediversen, bir emir veriversen deriz.

İşte Fâtiha’nın muhtevası da aynen böyledir. Fâtiha’da da önce överiz Rabbimizi, hamd ederiz O’na. Hamdimiz, övgümüz sana­dır ya Rabbi! Sen buna lâyıksın! Sen bunun ehlisin! Senden başka ham-de lâyık birini bilmiyoruz! Bu işin sahibi sensin! deriz. Sonra da kulluğumuz sanadır Allah’ım! Köleliğimiz sanadır! Sen­den başkasına kulluk yapmayız! Senden başkasına minnet etme­yiz! Senden başka­sının önünde el açıp dilencilik yapmayız! Sen­den başkasına halimizi arz et-meyiz! Senden başkasından bir şey beklemeyiz! dedikten sonra hemen müşkilimizi, maruzatımızı, ta­lebimizi söyleriz. Allahım! Sen bu işin ehlisin, ne olur bize sırat-ı müstakimi gösteriver. Bize doğru yolu gösteriver! Bizi doğru yola iletiver! Bizi doğru yoldan ayırma! deriz.

Fâtiha’daki bizim bu ısrarlı talebimize karşılık Rabbimiz de bun­dan sonraki sûrenin, yâni Bakara sûresinin ikinci âyetinde ce­va­ben buyurur ki: Kullarım! Gerçekten siz bu talebinizde ciddi mi­siniz? Gerçekten benden ne istediğinizin farkında mısınız? Eğer sarhoş filan değilseniz, eğer aklınız başınızdaysa, eğer gerçekten benden ne is­tediğinizin farkındaysanız, yâni sırat-ı müstakim tale­binizde ciddi ise­niz, öyleyse işte istediğiniz sırat-ı müstakim. İşte istediğiniz hidâyet buyurarak kitabını karşımıza çıkarıveriyor:
“Elif lâm mîm. İşte kendisinde şüphe olmayan bu kitap muttakiler için hidâyet kaynağıdır."
(Bakara 1,2)

İşte Kur’an! İşte hidâyet! İşte doğru yol! İşte kendisinde asla şüphe olmayan ve kendisiyle yol bulmak isteyenlere yol gösterici olan Kur’an! buyurarak bize kitabını gösteriveriyor, önü­müze kitabını açı­veriyor. İşte bizim Fâtiha’daki talebimizin cevabı budur.

Bir insan düşünün ki günde en az kırk defa namazlarında Al­lah’tan sırat-ı müstakim istiyor. “Ya Rabbi ne olur bana dosdoğru yolu göster, ne olur beni sırat-ı müstakime hidâyet et” di­yor. Allah da; “Ey kulum, işte sırat-ı müstakim! İşte istediğin dosdoğru yol!” buyurarak kitabını kendi­sine arz ettiği halde, yine de Kur’an’la beraber olmu­yor-sa, Kur’an’la yol bulmaya çalışmıyorsa, Kur’an’ı anlamaya çalışmı­yor-sa, ona müra­caata yanaşmıyorsa, esasen bu adam ne istediğinin farkında ol­mayan bir sarhoştan başkası değildir. Namazlarında ne dediğinin, ne okuduğunun, ne istediğinin farkında olmayan sarhoştur bu in­sanlar.

Öyle değil mi? Meselâ birine yol sorup da o yola koyulma­yan insan, ya küstahtır, ya da ne dediğinin, ne istediğinin, ne sor­duğunun farkında olmayan bir sarhoştur. Madem ki gitmeyecektin niye sordun? Sordun niye gitmiyorsun? Ama adam sarhoş. Aklı ba­şında değil. Ne dediğinin, ne istediğinin farkında değil. Günde an az kırk defa namazlarında:
“(Ya Rabbi) Bizi doğru yola hidâyet eyle!.”
(Fâtiha 6)

Diyor. Ya Rabbi! Ne olur bizi hidâyete ulaştır! Bize sırat-ı müsta­ki­mini göster! diyerek Allah’tan böyle bir talepte bulunurken, söy­lediği bu cümlenin, okuduğu bu âyetin ne anlama geldiğini bilme­diği için, o anda ne dediğinin, ne istediğinin farkında olmadığı için, tıpkı bir sarhoş gibi bu âyeti okuduğu için bu talebin cevabı olan Kur’an’la beraber olma gereği, Kur’an’la yol bulma gereği de duy­ma­maktadır.

Ve işte Fâtiha’daki bu talebine karşılık Rabbimizin gösterdiği hidâyet rehberi olan Kur’an’ı gece gündüz anlamaya çalışmayan her­kes sarhoştur. Kitaptan habersiz yaşayan herkes Allah’a karşı büyük bir küstahlık içindedir. Elinde kendisi rehberliğinde bir hayat yaşaması gereken Kur’an olduğu halde o kitaptan habersiz yaşayanlar, kitaptan habersiz hayatına program yapanlar kesinlikle yolsuz yordamsızdırlar.

Daha önce ifade ettiğimiz gibi Fâtiha sûresi için Rabbimiz “Seb'ül Mesânî” buyurur. Tekrar edilen yedi mânâsına. Çünkü Fâtiha sûresi tüm namazların tüm rekatlarında tekrar edilir. As­lında namazın bir önceki rekatında okunan bir sûrenin bir sonraki reka­tın-da okunması mekruhtur. Ama Fâtiha böyle değildir. Her rekatta okumaktayız bu sureyi.

Fâtiha sûresinin yedi âyeti vardır. Yedi, İslâm’da son­suzluk ifade eder. Kâbe’nin etrafındaki tavafın sayısı yedidir. Safa ve Merve arasındaki say’in sayısı yedidir. Yedi kat sema vardır. Allah’ın günle­rinin sayısı yedidir. Bunlar hiç durmadan nasıl sürekli devam edip du­rurlarsa Fâtiha da hiç durmadan sürekli okunur du­rur.

Sûrenin ismi sadece “Seb’ül Mesâni ve Fâtiha” de­ğil­dir. Bunların dışında onun başka isimleri de vardır. “Ümmü’l kitap, Fâtihatu’l kitap, Sûre’tül hamd, Esas, El Vâfiyye, El kâ-fiyye, Kenz, Es Salât, Sûre-i Şükür, Sûre-i Dua, Sûre-i Şifa, Ta’lim-i Mesele” gibi isimleri de vardır.

Allah’ın Resûlü Fâtiha’nın faziletiyle alâkalı bir hadislerinde bu­yurur ki:

“Şu dört âyet Rabbimin arşının altında asılı idi de Rabbim onları çok sevdiği kullarına hediye olarak in­dir-di.”

Bunlardan birisi de Fâtiha’dır. Hattâ melekler: “Ya Rabbi sen onları, onların kıymetini bilmeyen insanlara mı indiriyorsun?” Demiş­lerdi de Cenâb-ı Hak: “Siz bilmezsiniz, ben bilirim!” İnsanlar onun kıy-me­tini bilecekler buyurmuştu. Gerçekten de tarih boyunca onun kıy­metini bilenler bildiler. Kitabın kıymetini, Fâtiha’nın kıymetini bi­len­ler hiç bir zaman eksik olmamıştır. Onun anlaşılması, tebliği ve mu­hafa-zası adına niceleri kendilerini feda ettiler. Kur’an adına bu üm­metten nice başlar verildi. Nice canlar feda edildi. Onun anla­şılması ve mu-hafazası adına niceleri başlarını verdi de başlarının gittiğinin farkına bile varmadılar.

Hiç bir kitaba nasip olmayan hıfz ancak bu kitaba nasip oldu. Yeryüzünde baştan sona ezbere bili­nen hiç bir ki­tap yoktur, ama yoklayın Müslümanlardan en az onda biri bu kitabın hafızıdır. Yeryüzü bu kitabın hafizlarıyla doludur.

Bir gün Ayşe annemizin yanında Hz Yusuf (as) ve Mısır’daki ha­yatından söz açılır. Mısır’daki saray sosyetesi kadınların Hz Yu­suf’-un güzelliği karşısında dayanamayarak elma yerine ellerini doğra­dıklarından söz edilir. Kadınlık duyguları galeyana gelen an­nemiz der ki: “Ne yâni! Mısır’da üç beş kadın Yusuf’u görünce onun güzelliği karşısında hayrete kapılıp parmaklarını doğramış­lar. Bu da büyük bir şey mi sanki? Halbuki benim sevgilim öyle güzel ki onu bir kere gö­ren, benim sevgilimin cemalini bir kere seyreden nice binler vardır ki, onun yolunda başlarını vermişlerdir” Hattâ onun yüzünü bile görme­dikleri halde ona inanmış nice binler vardır ki onun uğrunda boyunla­rını verdiler de o başı verenlerin haberleri bile olmadı. Onun uğrunda nice canlar verildi de o canların sahipleri can verdiklerinin farkına bile varmadılar.

Hattâ işte şu anda ondan asırlarca sonra geldik­leri halde, onun cemâlini bile görmedikleri halde, bir kere adını duyup ona gönül vermiş, onun dâvâsına iman etmiş niceleri onun uğruna kellerini ver­meye devam etmektedirler. İşte Çeçenistan, Filistin, Bosna ve doğu­suyla batısıyla tüm İslâm dünyası.

Tarih boyunca ve bugün bu kitabın, bu peygamberin kıymetini bilenler hiç bir zaman eksik olmamıştır. Bu kitabın ezber­lenmesi adı-na, bu kitabın okunup anlaşılması adına, bu kitabın muhafazası, ha-yata hâkimiyeti adına nice kelleler, nice canlar, nice ömürler, nice me-sailer fedâ edilmiştir.

“Ben isteseydim Fâtiha’dan yüz deve yükü kitap telif eder­dim” buyuran Hz. Ali Efendimizden tutun da, Fâtiha’dan bin mesele çıkaran Fahreddin Râzî’ye kadar, Fâtiha’yı anlayabilmek için on, on beş yılını veren selef­ten pek çoklarına kadar onun kıymetini bilenler bildiler. Al­lah biz­leri de Fâtiha’nın kadr u kıymetini bilenlerden, onu anlayıp onun is­tediği gibi inanan ve yaşayan kullarından eylesin inşallah.

Bu kısa mukaddimeyle genel bir bakış yaptığımız sûrenin âyetle­rini tek tek tanımaya çalışalım inşallah.


1: “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”

Fâtiha sûresinin birinci âyeti besmeledir. Âlimlerimizin ekseri­ye­tinin görüşü budur. Kur’an-ı Kerim’de 114 yerde besmele vardır. Bunlardan 113 tanesi sûre başlarında, bir tanesi de Neml sûresinde, sûre ortasındadır.
“Süleyman’dan bana Rahmân ve Rahîm olan Al­lah’ın adıyla bir mektup bırakıldı.”
(Neml 30)

Âlimlerimizin ekseriyetine göre Neml sûresinin ortalarında ge­çen bu besmele sûreye ait bir âyettir. Diğer sûre başlarında ge­çen besmeleler de o sûrelere ait birer âyettirler.

Besmele çok çeşitli fonksiyonlara sahip bir muammadır. Bes­mele bizim dilimizde koruyucu bir melektir âdeta. Bir türlü dilimizden düşürmeyiz onu. Çin’den gelmiş çok kıymetli bir vazo. Bir yere koyar­ken besmele, silerken kırılmasın diye besmele. Yemek yerken şeytanı yediğimize ortak etmemek için besmele, az yemek için besmele, doymak için besmele. Ticaretle uğraşıyorsak müş­teri bol olsun, kazancı­mız iyi olsun diye dükkanın kapısını açarken besmele, aman hırsız girmesin diye kapatırken besmele. Para sayarken aman yanlışlık yapmayalım diye besmele. Tehlikeli bir iş yaparken besmele, ampulü takarken, sökerken aman elektrik çarpmasın diye besmele, bes-mele, besmele. Âdeta koruyucu bir melek gibi onu dilimizden hiç düşürme­yiz. Hattâ bazılarına göre iyi bir besmele çekersen suda yürür, gökte uçarsın. Besmele sadece bu işler için kullanılıyor bugün. Onun bizim hayatı­mızdaki fonksiyonu işte bu kadar basitleştirilmiş.

Halbuki besmelenin bizim hayatımızdaki mânâsı ve rolü bu ka­dar basite indirilmemeliydi. Çünkü besmelenin bizim hayatımızda ta­şıdığı çok daha büyük fonksiyonları vardı.

Besmeleyi biraz tanımaya çalışalım inşallah. Hani demin söyle­miştim; Hz. Ali Efendimiz der ki:

"Kur’ân’ın tamamı Fâtiha’da, Fâtiha’nın tamamı besmelede, besmelenin tamamı da (B) harfin de toplan­mıştır.”

Her gün, her namazımızda defalarca okuduğumuz ve âlimle­rimi­zin beyanıyla Kur’an’ın tamamını içine alan bu besmele­nin “B” harfi nedir acaba? “B” harfi Türkçe’de “ile” mânâsına gelen bir bağ­laçtır. Arapça’da bunun adına “ilsak” denir. Bir konuş­mada, bir ya­zışmada “ile” kelimesini gördüğümüz veya duydu­ğumuz zaman he-men anlarız ki, iki taraf var ve bu iki taraf ara­sında bir ilgi, bir bağ, bir münâsebet kuruluyor. Meselâ “Hasan ile Tahir” ifadesinde, bu “ile” bağlacını görünce hemen iki taraf arasında, yâni Hasan ile Tahir arasında bir alâkanın, bir münâsebetin kurulduğunu anlarız. Bu cümle nasıl tamamlanırsa tamamlansın fark etmez. Hasan ile Tahir Afganistan'a gittiler, veya beyaz giyinmiş­ler gibi. İşte bu “İle” kelime­siyle ikisi arasında bir münâsebetin ku­rulduğunu anlarız.

Biz Besmelenin daha “B” harfine başlarken, “Bi” ”İle” der­ken hemen iki taraf olduğunu ve bu iki taraf arasında bir münâse­betin kurulduğunu görürüz. Peki kimle kim arasında bir münâse­bettir bu? Allah ile kul, âbid ile Mâbûd, Rab ile âbid arasında bir münâsebet. Allah ile kul arasında bir ilişki kuruluyor. Peki nedir bu münâsebet? Kulluk münâse­beti, ubûdiyet ve rubûbiyet münâsebeti. Demek ki Besmele Al­lah’la kulun irtibatının beyanı, Rab ile âbid arasındaki kul­luk mu­kavelesidir. Başka bir ifadeyle Allah’la kul arasındaki program maddelerinin tespitidir. Yâni bir mü'min besmelenin daha “B” har­fine başlarken şunu demektedir: Ya Rabbi! Şu anda senin adına, senin namına, senin için, sen istediğin için, senin benim hayatıma aldığın kulluk maddelerinden birini söyleyeceğim veya yapacağım demekte­dir.

İnsan ya konuşmaya başlarken, ya da bir iş yapmaya başlar-ken besmele çeker. Meselâ ben burada konuşmaya başlarken bes­mele ile başladım. Bu şu demektir: Ben Allah adına, Allah he­sabına, Allah namına bu işi yapmaya başlıyorum. Ya Rabbi! Ben şu anda se­nin namına, senin hesabına, senin adına konuşuyo­rum. Yâni yapaca­ğım bu konuşmayı yapmamı sen benden istedi­ğin için, bunları ko­nuşmamı kulluk maddesi olarak benim haya­tıma sen aldığın için ko­nuşmaya başlıyorum. Çünkü Allah’la kul arasındaki bu kulluk mad­delerini tespit eden kimdir? Bunu da he­men Besmelenin ikinci keli­mesinden anlıyoruz ki “Bismillah” Allah adına.

Öyleyse kul için, kulu adına kulluk maddelerini tespit eden Allah’tır. O halde besmeleye başlarken biz demek istiyoruz ki: Ya Rab-bi! Şu anda ben senin benim için, benim adıma tespit ettiğin, hayatıma koyduğun, yapmamı istedi­ğin kulluk vazifelerinden, kulluk mad­delerinden birini yapacağım, yapmaya başlıyorum. Yâni bir ko­nuş-maya veya bir iş yapmaya baş­larken besmele çekerek ya Rabbi bunu yapmamı sen istediğin için senin adına yapmaya baş­lıyorum diyoruz, ya da bunu ortaya koyma adına besmele çekiyo­ruz.

O halde meselâ içki içerken, içki içmeye başlarken çekebilir-se­niz besmele çekin. Veya zinaya başlarken, faizli muamelelere gi­rer-ken, tesettüre uymayan bir elbiseyi üzerinize giyerken, sakalınıza usturayı vururken, vurdururken, yabancı bir kadının elini sıkarken, ha­ramla, israfla kurulmuş bir sofraya otururken, parmağınıza altın bir yüksük takarken, meşru olmayan bir paraya el uzatırken, kanalizas­yonları seyretmeye başlarken, eliniz onun düğmesine giderken, mâlâ-yâni işlerken çekebilirseniz besmele çekin. Allah adına, Allah namına, Allah istediği için ben bunu yapmaya başlıyorum deyin diye­bilirseniz.

Eğer Allah içki içmenizi istiyorsa, veya üzerinize tesettüre uygun olmayan bir elbise giymenizi istiyorsa besmele çekin. Ya Rabbi, ben bunları senin adına, senin namına, sen istediğin için yap­maya başlıyorum deyin. Ama yok Allah bütün bunları yapmanızı iste­mi­yor-sa, o zaman bunların başında “bismillah” demeye hakkınız yoktur. Ya Rabbi ben bunları se­nin adına, senin namına yapıyorum, sen istediğin için yapıyorum diyemezsiniz.

Hattâ haramın başında besmele çekmek insanı din­den bile çıkarır. Çünkü haramın başında besmele çekmek onu helâl kabul etmektir ki bu küfürdür Allah koru­sun. Haramın ba­şında besmele çekmek Allah’a akıl vermeye kalkış­mak ve Allah’a en büyük iftira etmektir. Allah’ın istemediklerini O isti­yormuş po­zisyonunda, O’nun adına yapmaya çalışmak zulümlerin en büyüğü­dür.

İşte besmelenin bizim hayatımızdaki rolü budur. Öyleyse ha-ya­tımızda başında besmele çekemeyeceğimiz işimiz olmamalıdır. Yâ-ni bismillah diyerek, Allah adına diyerek yapacağımız her işimiz, ko-nuşacağımız her sözümüz İslâmî olmalıdır. Esasen besmele İslâmî bir hayatın ifadesidir. Besmele mahza İslâm’dır. Onun içindir ki Kur’-an’ın tamamı onda toplanmıştır. Mü’min besmele çekeme­yeceği bir hayatın adamı değildir. Onun yaptıklarının tamamı kul­luk akdine uy-gun olmalıdır. Yaptığı her şeyin yaptırıcısı Allah ol­malıdır. İşte o za-man mü’min her işinin başında besmele çekebi­lecektir.

İşte bu mânâda insanların kimilerinin besmelesi farklıdır. Ha­yat­larının programlayıcısı Allah olmayan, amellerinin yaptırıcısı Allah olmayan, hayatlarının kulluk maddelerini Allah’tan başkalarının aldığı kimselerin besme­leleri farklıdır. Meselâ hayatlarını Firavunlar adına yaşayan, yap­tıklarını Firavunlar adına, onları razı etme, onları yü­celt-me adına yapanlar “Bi iz­zeti Firavun” Firavun adına, Firavun namına, Firavun şerefine derler. Kimileri “Bi ismi para” Kimileri “Bi ismi kadın” Kimileri “Bi ismi menfaat”Kimileri “Bi ismi Tâğut” Kimileri “Bi ismi dünya” Kimileri “Bi ismi moda” “Bi ismi çevre” “Bi ismi âdet”diyorlar. Çünkü onların hareket nokta­ları bu varlıklardır. Onların hayat programlarını belirleyenler bu var­lıklardır.

Yâni onların kulluk maddeleri bu varlıkların istediği biçimde gerçekleşmektedir. Yâni onların yaptıklarının tümünün yaptırıcısı bun-lardır. Hayatlarını Al­lah’tan başkaları adına yaşayan insanların el­bette besmeleleri de farklı olacaktır.
O halde önemine binaen şu gerçeği bir daha söyleyelim: Müs­lüman olarak bizim hayatımızda başında besmele çekemeye­ceğimiz işimiz olmamalı. Veya besmele çektiğimiz her işimiz, Allah adına diye başladığımız her şeyimiz Allah’ın rızasına uygun olmalıdır. Allah’ın istediği cinsten olmalıdır. Çünkü bizim hayatımıza kulluk maddesi alan sadece Allah’tır. Bizim program yapıcımız, yaşam belirleyicimiz sadece Allah’tır, bunu hiçbir zaman unutmamalıyız.

Bizim hayatımızın kulluk maddelerini alan Allah’tır. Bu­rada kul olarak bizim hatırımıza şöyle bir sual gelebilir. Tamam, benim haya­tımda yaptıklarımın, yapacaklarımın tümünün kararını alan Allah’tır. Ben O’nun benim adıma tek taraflı seçtikle­rini yapacağım. O benim adıma neleri yapmamı istemişse ben sadece onları yapacak, neleri yapmamamı istemişse onlardan uzak dura­rak irademi O’na teslim edeceğim. Tamam bunu anladım ve ka­bullendim de, acaba Rabbimin tek taraflı, bana sormadan, benim fikrimi almadan benim hayatıma tespit ettiği bu programın, bu yaşam biçiminin, bu kulluk prensiplerinin tamamı benim menfaatim icabı mıdır? Acaba Rabbimin benim adıma aldığı kararların tamamı benim hayrıma mıdır? Acaba Rabbimin ka­rarlarının tamamını yapayım mı? Yap­mayayım mı? Yaparsam ne ka­zanır, ne kaybederim? Kul olarak aklımıza böyle bir soru gelebilir.

Meselâ ben insanlardan birisiyle, içinizden birisiyle bir ticaret ortaklığı yapmaya karar versem, ortaklık anlaşmasının şartlarını tek taraflı olarak karşımdaki şahsın hazırlamasına razı olmam, ola­mam. Çünkü karşımdaki bir insandır. Zaafları vardır, menfaat duygusu var­dır. Kendi lehine hareket ederek beni kandırabilir. Onun içindir ki bu konuda ondan kuşkulanabilirim ve gözü kapalı ona teslim olmayabili­rim. Zira karşımdaki bir insandır ve her ân beni kandırabilir. Meselâ karşıma şöyle bir anlaşma metniyle ge­lebilir: Sermayenin 10/9 unu bana, 10/1 ni kendisine, kârın da 10/1 ni bana, 10/9 nu kendine ayı­rabilir. Böyle bir anlaşma şart­namesiyle, metniyle karşıma çıkıp baş­tan beni kandırabilir. İnsan olduğu için kuşku duyabilir, onunla böyle bir ilişkiye girmeyebilirim.

Ama Allah için böyle bir şeyi düşünmek mümkün değildir. Çünkü bakın bizim hayatımıza bize danışmadan tek taraflı kulluk maddesi alan Rabbimiz bu konuda herhangi bir endişemiz olma­sın diye besmelenin üçüncü kelimesinde bizi serinletmek ve ra­hatlatmak üzere şöyle buyurmaktadır.
“(O) Rahmân ve Rahîmdir”

Er Rahmân, Er Rahîm. O Allah Rahmân ve Rahîmdir. Sanki bu­nunla bize diyor ki Rabbimiz: “Kullarım! Benim sizin adınıza tek ta­raflı alacağım kulluk maddeleri, yapacağım hayat programı konu­sun-da sakın aklınıza bir şüphe, bir tereddüt gelmesin. Acaba Rabbimizin bizden istedikleri, isteyecekleri bizim hayrımıza mı, şerri­mize mi? Bizim adımıza yapacağı hayat programı acaba bizim men­faatimize mi, zararımıza mı? diye sakın bir endişeniz olmasın. Çünkü bilesiniz ki ben Rahmân ve Rahîmim. Ben sizin için Rahmân ve Ra­hîmim. Sizi sizden daha çok bilen, sizin hayrınızı, sizin menfaatinizi siz­den daha çok düşünen benim. Sizin bilmediklerinizi bilen be­nim. Benim size karşı ilişkim rahmet ve merhamete dayanmakta­dır. Zaten sizi yoktan var ederken benim bu rahmetim açığa çık­mıştır” buyura­rak, Rahmân ve Rahîm sıfatlarının gündemiyle biz­leri serinletiyor Rabbimiz. O halde Rabbimizle böyle bir kulluk iliş­kisine girerken zerre kadar bir tereddüt ve korku duymuyoruz. Çünkü adına iş yaptığımız, hatırına hareket ettiğimiz, hayat prog­ramımızı kendisinden aldığımız, bizim adımıza tek taraflı kulluk maddeleri belirleyen Rabbimiz bize karşı Rahmân ve Rahîmdir. Bizi bizden çok bilen, bizim hayrımızı, menfaatimizi bizden çok düşünendir O. Onun için gözü kapalı O’nun programına teslim oluyoruz.

Rabbimiz bu bölümde bizim tüm tereddütlerimizi izâle ederek kendini bize böylece Rahmân ve Rahîm olarak tanıtıyor. “Kulum, sa­kın sen bu ko­nuda merak etme! Seni senden daha çok düşünen, se­nin adına aldığım kararlarla bildiğin bilmediğin bütün zararlardan seni koru­yan, sana bildiğin bilmediğin bütün menfaatlerini celbeden Rah­mân ve Rahîm’im ben” diyor ve böyle bir kuşkuyu ta işin başında izâle ediyor, bizi serinletiyor Rabbimiz.

“Rahmân ve Rahîm” Cenâb-ı Hakkın besmele ile zikredilen iki ismidir. Biliyoruz ki O’na ait olan 99 isminden sadece bu ikisi besmele ile zikredilir. Rabbimizin bu iki ismiyle alâkalı kısaca şunları söyleye­lim: Rahmân; düşünebileceğimiz, hayal edebileceğimiz merhame­tin, şefkatin tümünü içine alır. O’nun Rahmetinin, merhametinin hudu­dunu insan aklının ihata etmesine imkân ve ihtimal yoktur. Bir hadis­ten öğreniyoruz ki Rabbimizin Rahmeti 99 parçaya bö­lündü ve bu parçalardan sadece bir tanesi dünyaya indirildi. Onun içindir ki, anne yavrusuna merhamet etmektedir. Onun içindir ki, hayvan yavrusuna merhamet etmektedir. Onun içindir ki insan eşine merhamet etmekte­dir. Onun içindir ki, mü'min mü'mine mer­hamet etmektedir. Dünyada O’nun rahmetinin sadece 100/1’ inin tecellisi böyle ise, varın cennette 100/ 100 ünün tecellisini siz düşünün.

Ama Rabbimizin dünyaya indirdiği bu rahmetinin bu dünyada bazen ters tecelli ettiğini görüyoruz. Meselâ bir Janjark çıkar ve top­lumu adına kendini yakıverir, rahmet ters tecelli eder. Veya meselâ bir anne sabahleyin yatağında mışıl mışıl uyuyan yavrusunun başucuna gelir, merhametinden dolayı onun uykusunu bölmeyeyim diye çocu­ğunu sabah namazına uyandırmaz, rahmet ters tecelli eder. Veya bir Müslüman darılt­mayayım diye arkadaşının namazsız hayatına göz yumar, rahmet ters tecelli eder. Veya karısının, kocasının İslâm dışı tavırlarını ona olan sevgisinden ötürü sîneye çeker, onu uyarmaz, rahmet ters tecelli eder. Böyle bizim toplumda ters tecelli etmiş rah­met misalleri pek çoktur.

Rabbimizin bu Rahmân ve Rahîm isimlerini bazıları şöyle an-la­maya çalışmışlar: Rahmân sıfatı dünyadakilere umûmîdir. Cenâb-ı Hak mü’min demez, kâfir demez, dinsiz demez, ateist de­mez, komünist demez, şinktoist demez herkese nîmetlerinden bol bol ihsan eder. Hattâ Allah’ın günü kendisine küfredenlere bile mer­hame­tiyle, rahmetiyle muamele eder. Havalarını, sularını, güneşlerini, ni­metlerini kesivermez insanların. İşte bu Rahmân sıfatının ge­reğidir. Ama tabi burada mü’minin hatırına bir sual gelebilir. Ya Rabbi! Ben dünyada seni Rab ve İlâh bildim. Ben hayat progra­mımı senden al­dım. Bir ömür boyu senin benim adıma aldığın kulluk maddelerine ri­âyet ede-rek yaşadım. Ama sen beni bir kâ­firle denk tutuyorsun. Beni ondan niye ayırmıyorsun ya Rabbi? diye eğer mü’minin hatırına bir soru gelirse, o zaman da Cenâb-ı Hak buyurur ki: Kulum! Sen üzülme, ben senin için Rahîmim de aynı zamanda. Benim Rahîm sı­fatım da var. Bu sıfa­tımın gereği ve tecellisi olarak öbür tarafta sa­dece mü’minlere merhamet edeceğim diyor besmelenin bu bölü­münde. Kulum, sen hiç endişe etme, öbür tarafta seni cennetime ko­yacak ve yalnız mü’min-lere cemâlimi göstereceğim buyurur. Rabbimizin Rahmân sıfatının tecellisini burada görüyoruz, ama belki de Rahîm sıfatının tecellisini öbür tarafta göreceğiz. Cennette cema­lini bize göster­mek sûretiyle Rabbimiz bize Rahîm sıfatıyla tecelli edecektir.

Rahmân ismi tek başına çocuklara isim olarak konmaz, eğer ko­nursa o şeytan olur diyor Allah’ın Resûlü. “Abdurrahmân” şek­linde konulabilir.

Rabbimizin “Rahmân” ismi öyle bir isimdir ki, tüm isim ve sı-fatları buna bağımlıdır. Meselâ Allah “Hâdî” dir, kullarını hidâyet edicidir, ama bu ismi Rahmân ismine bağlıdır. Yâni eğer Rabbimiz Rahmân olmasaydı, sonsuz merhamet sahibi olmasaydı kullarını hi­dâyete ulaştırmazdı. Veya meselâ Rabbimiz “Rezzâk” dır, tüm ya­ratıklarını doyurup besleyendir, ama eğer Rahmân olmasaydı hiç kimseye rızk vermezdi. Öyleyse Rabbimizin tüm isim ve sıfatlarının başı bu “Rahmân” sıfatıdır.

Besmelenin bizim hayatımızdaki fonksiyonu işte böyle çok bü­yüktür. Rabbimizin tüm isimlerini, tüm sıfatlarını ihtiva eden bir cüm­ledir besmele. Bize yansıyan yönüyle de besmele mahza kulluğun iz­hârıdır. Besmele ubûdiyetin, kulluğun izhârıdır. O halde kendisinden sonra gelecek bütün söz ve işlerin İslâmî olması şart­tır. Yoksa her ân Allah’a iftira etmiş olmaktan kurtulamayız. Burası çok önemlidir. Yâni hiç bir zaman unutmayalım ki, besmeleden sonra gelecek bütün amellerimiz, bütün eylemlerimiz kulluk mad­desidir ve besmeleden sonra yapacağımız her şey İslâmî olmalı­dır.

Bakıyoruz Kur’an-ı Kerim’de 114 yerde besmele var. Bunlar­dan 113 tanesi sûre başlarında, sadece bir tanesi sûre içindedir. O da demin ifade ettiğim gibi Neml sûresindedir ve kesinlikle Neml sûresin­deki bu besmele o sûreye ait bir âyettir. Diğerleri ise, yâni sûre başla­rındaki besmeleler ise ulemânın ekseriyetine göre o sûreye ait birer âyettir. Kur’an-ı Kerim’de sadece Tevbe sûresinin başında besmele yoktur ve bu sûreye başlanır­ken bes­mele okunmaz. İslâm âlimleri bu­nun sebebini şöyle açık­larlar:

a- Bu sûre müstakil bir sûre olmayıp, Enfâl sûresinin deva­mı­dır, onun içindir ki, müstakil bir sûre olmayan bu sûrenin başında besmele yoktur derler. Ama biz biliyoruz ki bir sûrenin başından değil de ortasından Kur’an okumaya başlarken de besmele ile başlanır.

b- Âlimlerimizden kimilerine göre de bu sûre müşrikler hak­kında bir ültimatom ve ölüm fermanıdır. Binaenaleyh kâfirlerle bir sa­vaşın, kıtalın gündeme getirildiği bir ortamda besmele çekile­rek yâni Rahmân ve Rahîmle irtibat kurularak bu sûreye başlan­maz demişler­dir. Onun içindir ki böyle bir ortamda inen bu sûrenin başında bes­mele yoktur. Nitekim kurban keserken de biz besmele çekerek Rah­mân ve Rahîmle irtibat kuramıyoruz. “Bismillahirrahmanirrahîm” di­yemiyoruz, ancak “bismillah Allahu Ekber” diyebiliyoruz.

c- Yine âlimlerimizden kimine göre burada da besmele var­dır. Zira madem ki Kur’an-ı Kerim’in tümü Fâtiha’dadır, Fâtiha’­nın tümü besmelededir, besmelenin tümü de (B) harfindedir. O halde bu sûre de zaten (B) harfiyle başlıyor ve bu sûrede de bes­mele vardır.

Fâtiha’nın ilk âyeti olan besmele ile alâkalı bu kadar söz yeter. Sûrenin ikinci âyeti:
2: “Hamd Âlemlerin Rabbine mahsustur.”

Hamd kelimesinin bir kaç mânâsı vardır, inşallah şöyle kısaca özetlemeye çalışalım:

1- Hamd; hamd etmek, tam ve mükemmel kabul etmek de-mektir. Eksiksiz ve kusursuz kabul etmek demektir. Bu mânâda hamd yalnız Allah’a aittir. Zira tam ve mü­kemmel olan, eksiksiz ve kusursuz olan sadece Allah’tır. Allah dı­şında herkes ve her şey ek------, nâkıs­tır, kusurludur, mükemmel değildir. “Hasan çok iyi ama ah şöyle ol­masaydı” “Şu yazı çok güzel ama ah şurası şöyle olmasaydı” “Şu halı çok güzel ama ah şu renk uyumu şöyle olsaydı” deriz değil mi? Ne­den? Çünkü Allah dışında her şey eksik ve nâkıstır. Hiç bir şey tam ve mükemmel değildir. Ama Al­lah için böyle bir şey düşünemeyiz. Al­lah mükemmeldir, tamdır, eksiksiz ve kusursuzdur. O halde hamd sadece Allah’a aittir.

2- Hamd övmek, methetmek, senâ etmek demektir. Bu mânâ-da da övgü sadece Allah’a aittir. Bizler günde en az kırk defa namaz-larımızda Rabbimize bu ahitte bulunuyoruz. Diyoruz ki; “Ya Rabbi! Hamdimiz, övgümüz, senâmız sadece sanadır. Sadece sana hamd eder, sadece seni överiz.” Tabi Allah’ı övmek demek O’nun za­tını öv-mekle beraber, aynı zaman O’nun övdüklerini de övmek de­mektir. Öyleyse biz namazlarımızda okuduğumuz bu âyetle günde en az kırk defa “Ya Rabbi, biz sadece seni överiz, sadece senin övdükle­rini överiz. Senin övüp beğenmediklerini asla övüp beğenmeyiz. Se­nin övüp beğenmediklerini asla sahiplenmeyiz” diyoruz.

O halde, Rabbimize böyle bir ahitte bulunduğumuz namaz son­rası hayatımıza bir bakalım. Eğer günde kırk defa namazları­mız­da; “Ya Rabbi, biz sadece seni ve senin övdüklerini överiz” dediğimiz halde, namaz sonrası hayatımızda Allah’ın övmediklerini övmeye, Al­lah’ın övdüklerini de övmemeye kalkışırsak, bilelim ki bu halimizle Al­lah’a verdiğimiz bu sözü nakzederek O’nunla dalga geçmiş, O’na iftira etmiş oluruz Allah korusun. Meselâ Allah’ın övmediği bir evi, ev tefri­şini, Al­lah’ın övmediği bir sofrayı, Allah’ın övmediği bir kazanma har­cama düzenini, Allah’ın övmediği bir meslek seçimini, Allah’ın övme­diği bir alfabeyi, Allah’ın övmediği bir hukuk sistemini, Allah’ın övme­diği bir ekonomik anlayışı, Allah’ın övmediği bir eğitim sistemini, Al­lah’ın övmediği bir kılık kıyafet modelini, Allah’ın övmediği bir düğün modelini, hâsılı Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, bir ha­yat tarzını hamd etmeye, övmeye ve sahiplenmeye kalkışırsak Allah korusun günde kırk defa Rabbimize verdiğimiz sözümüzü bozuyor ve başkala­rını hamd ederek, başkalarının yasalarını, başkalarının ürünlerini öve­rek, kabullenerek şirk içine düşmüş oluyo­ruz.

Demek ki bir şey övülecek, bir şey methedilecek, kabullenile­cek, sa­hiplenilecek ve hamd edilecekse unutmamalıyız ki o şey ancak Allah’la ilgisi kadarıyla övülecek ve hamd edilecektir. Yâni Allah’ın öv­düğü övülecek, övmediği de asla övülmeyecektir. Namazlarımızda bu sözü veriyoruz Rabbimize. Öyleyse şimdi bir bakın ha­yatınıza. Bir ba­kalım hayatımıza. Acaba namazlarımızda söz ver­diğimiz gibi sadece Allah’ı ve O’nun övdüklerini mi övüyoruz? Yoksa Allah’ın övmedikle­rini övmeye, hamd etmeye, sahiplen­meye mi çalışıyoruz? Yâni ya bi­zim namazlarımızda dediğimiz doğrudur, ya da namaz dışı hayatı­mızda yaptığımız doğrudur. Namazdaki söylediğimiz Rabbimizden ol­duğuna göre kesinlikle doğru olan o dur. Çünkü Rabbimizin bizden istediği o dur.

Şimdi Allah için bir düşünelim. Namazlarımızda Allah’a ne söz veriyoruz ve kimleri ve neleri övüyoruz namaz sonrası hayatımızda? Meselâ bir adam ki, namaz kılmıyorsa, müslümanca bir hayat ya­şa­mıyorsa bu adamın durumu, konumu, makamı ne olursa olsun asla övülmesi mümkün değildir. Çünkü Allah’ın övmediğini bir mü’minin öv­mesi düşünülemez. Namazsız bir adam Allah’ın övmediği bir adam-dır. Bir eğitim sistemi ki, temeli materya­lizme dayanıyor, Allah âyetlerinin kokusuna bile müsaade etmi­yorsa, Allah’ın övmediği böyle bir eğitim sistemini bir Müslümanın övmesi, hamd etmesi, yâni ona sahip çıkması, gerek kendisini, gerek ço­cuklarını böyle bir eğitimin kucağına teslim etmesi mümkün değildir. Bir kılık-kıyafet anlayışı ki, Allah onu övmüyor, bir Müslümanın bunu sahiplenmesi, bunu hamd etmesi kesinlikle mümkün değildir. Al­lah’ın övmediği bir gelinlik ki Sirilanka’-dan getirtilmiş, dünyada eşi ve benzeri yok. Bir Müslümanın böyle bir gelinliği övmesi, sahip­lenmesi, giymesi mümkün değildir. Bir düğün ki onda din adına sadece mevlit okunmuş, bir Müslümanın bunu hamd etmesi, öv­mesi mümkün değildir. Bir sofra ki israflı, ya da haramlarla hazırlanmış ve onu Allah ve Resûlü övmemiş. Böyle bir sofrayı bir Müslümanın övmesi asla mümkün değildir.

Tamam, sadece Allah’ın övdüklerini övecek, Allah’ın beğen­diklerini sahipleneceğiz, bunu anladık da acaba Allah’ın neleri ve kim-leri övdüğünü nereden bileceğiz? Bizler Allah’ın övdüklerini Allah’ın kita­bından ve Rasulullah Efendimizin hayatından öğreniyoruz. Çünkü ke­sinlikle biliyo­ruz ki Allah’ın Resûlü Allah’ın övdüklerini övmüş ve mahza Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşamıştır. Rabbimizin kitabı bunu tescil etmektedir. Öyleyse bir sofra ki Al­lah’ın Resûlü hayatı boyunca onun başına oturmamış, benimsememiş, hamd etmemiş. Şimdi böyle bir sofrayı mü’minin övmesi mümkün değildir. Me­selâ karşınızda iki sofra var. Birisinde etlisinden, sütlüsünden, tatlısından, Panama mu­zundan, anzer balına, geyik sütünden ceylan pastırmasına kadar ak­lınıza ne geliyorsa her şey var. İkinci bir sofra daha var ki sadece çor-ba, yahut tuz biber var. Hangisini översiniz bunların? Eğer birinci sofrayı över, ikincisini reddederse­niz Fâtiha’da Allah’a verdiğiniz sözü bozuyorsunuz demektir. Hamdi Allah’a mahsus kılmıyorsunuz, Allah’ı ve O’nun övdükle­rini övmüyorsunuz demektir.

Allah korusun da bugün insanlar, namazlarında Allah’a ver­dik-leri ahitlerini bozuyorlar. Allah ve Resûlünün övmediklerini övmeye, hamd etmeye çalışıyorlar. Allah’ın övmediği bir hukuku, Allah’ın öv­mediği bir siyasal yapıyı, Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, Allah’ın övmediği bir eğitim yapılanmasını, Allah’ın övmediği bir kılık kıyafet anlayışını, Allah’ın övmediği bir kazanma harcama usulünü övmeye ve sahiplenmeye çalışıyorlar. İmanı olan değil pa­rası olan övülüyor. Namazı olan değil villası olan övülüyor. Takvası güzel olan değil sesi güzel olan övülüyor. Ahlâkı olan değil mesleği ve şöhreti olanlar övü­lüyor. İlmi yüce olan değil arabası pahalı olanlar övülü­yor. Halbuki ke­sinlikle bilelim ki Allah’ın övdüklerini övmedikçe, Allah’ın övdüklerini sahiplenmedikçe hamdi Allah’a ait kılmış ola­mayız. Allah’ın övdüğü bir yaşam biçimini, Allah’ın övdüğü bir ha­yat tarzını övmedikçe, bile­lim ki Fâtiha’da Allah’a verdiğimiz bu ahdi nakzediyoruz, yok sayıyo­ruz demektir.

Unutmayalım ki; Allah’ın övdüğü hayat tümüyle, Allah’ın söz sahibi olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, her saniyesinde Al­lah’ın egemen olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, Allah için ya-şanan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, yaptırıcısı, belirle­yicisi Allah olan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayatta, dünyanın âhirete ter­cih edil-mesi yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya adına âhiretin ikinci plana atılması yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya zevklerine gömülüp kulluğu terk etmek yoktur. Allah’ın öv­düğü hayatta, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından ha­bersiz bir şekilde heva ve hevesler istikâmetinde yuvarlanıp git­mek yoktur. Allah’ın övdüğü ha­yat-ta, ilim öğrenmek vardır, Kur’an ve sünneti tanımak ve hayatı on­larla düzenlemek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, Allah’ın arzularını her şe-ye tercih etmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, az yemek, az uyumak, çok yorulmak, vahyi tanımak, hakkı insanlara tebliğ etmek ve bu uğurda çile çekmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta sürgün var­dır, sorgulanma vardır, hapis vardır, işkence vardır, maldan ve can­dan, eşten dosttan geçme vardır, kan vardır, şahâdet vardır.

İşte böyle bir hayatı be­nimseyen, kabullenen, hamd eden kişi “Elhamdülillah” demeye hak kazanmış, hamdi Allah’a ait kılmış de­mektir. Allah’ı övmüş, Allah’ın övdüklerini övmüş demektir. Değilse bir kişi namazla­rında dilini kaybedecek kadar “Elhamdülillah” dese de, onun bu ifadesi boştur, yalandır, Allah’la dalga geçmedir.

3- Öyleyse buradan hamdin bir üçüncü mânâsını söyleye­lim: Demek ki bu mânâda hamd, hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hayatı İslâmlaşan bir Müslüman, İslâmlaşan hayatına “Elhamdülil­lah” deme-ye hak kazanıyor demektir. Çünkü hamd Müslümanca bir haya­tın so-nucudur. Bakın Rabbimiz bu gerçeği anlatırken, Kur’an’ın başka bir yerinde şöyle buyurmaktadır:
10: “Oradaki duaları: "Münezzehsin ey Allah'ım" dirlik temennileri: "Selâm size" ve dualarının sonu da: "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.”
(Yunus 10)

Bir hayat ki, neticesinde “Elhamdülillah” gerçekleşecek. Bir ha­yat ki, sonunda o hayatı yaşayanlar “Elhamdülillah” demeyi hak ede­ceklerdir. İşte bu hayat, Allah ve Resûlünün bizden istediği hayattır. Allah’ın kitabıyla ortaya koyduğu, Rasûlullah Efendimizin de bizzat pratik hayatıyla örnekleyip açıkladığı bir hayattır bu. Yâni Allah’ın Re­sûlü bu hayatı bizzat yaşamıştır. Çünkü bir gün, Ayşe annemizden onun hayatı sorulunca mü’minlerin annesi: “Sizler Kur’an oku­muyor musunuz? Onun hayatı mahza Kur’andı” buyurur. Eğer onun yolunun yolcusu olan ve her yönden onu taklit etmek zo­runda olan bizler de onun yaşadığı gibi bir hayat yaşarsak o zaman bu hayata “Elhamdülillah” demeye yü­zümüz ve hakkımız olacak de­mektir. Peki ne yapmıştı Allah’ın Resûlü? Nasıl bir hayat yaşamıştı?

Mekke’de peygamberlik görevine başladığı günlerde Rabbi-miz: “Ey örtülerine bürünen peygamber! Kalk ve uyar! Kalk ve çevreni uyandır! Gece kalkıp Kur’an oku! Gündüz onu yaşa ve çev­rendekilere ilan et! Gece Rabbinle istişare et! Gündüz de Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” buyurmuştu. Rabbinden aldığı bu emirle, Rabbinden aldığı bu hayat programıyla öyle bir kalkmıştı ki Allah’ın Resulü, ömrünün so-nuna kadar bir daha yatma nedir, uyku durak ne­dir bilmemişti. Öm-rünün sonuna kadar bir tek geceyi bile ihmâl etme­den kalkıyor, Kur’-an okuyor, gündüz de tak tak kapıları çalarak gece ilgi kurduğu Allah âyetlerini, Rabbinden aldığı mesajı insanlara ilan etme, du­yurma ve onunla insanları diriltme savaşı veriyordu. Gittiği kapıdan hüsnü kabul görmese de, eli boş dönse de yine “Elhamdülil­lah” diyordu. Neden? Çünkü Allah’ın istedi­ğini yapıyor, Allah’ın iste­diği hayatı yaşıyor, Allah’ın övdüğüne talip oluyordu.

Eğer şu anda bi­zim de böyle bir derdimiz varsa, biz de her gece kalkıp Kur’anla ilişki içine giriyor, iliklerimize kadar Allah vahyini özümlemek ve insanlara duyurmak derdiyle dertlenebiliyorsak, o zaman biz de ha­yatımıza “El­hamdülillah” diyelim. Yaşadığımız hayatımıza hamd edelim.

Yine Allah’ın Resûlü vefatı esnasında, bir yahudi çocuğu­nun baş ucuna gidiyor, acaba onu son deminde cehenneme kaçı­rır mıyım endişesiyle heyecandan kalbi ve kafası kaynıyor ve son derece titrek bir sesle o çocuğu imana davet ediyordu. Müslüman olması için âdeta yalvarıyordu ona. “Evlâdım, gel Müslüman ol ve kurtul diyordu.” O ço­cuğun bu mübarek nefese kulak verip son anında kelime-i şahâdet getirmesi karşısında Allah’ın Resûlünün etekleri sanki mücevherlerle doluyor, yüzü gülüyor ve “Elhamdülil­lah” diyerek sevinçle oradan ay­rılıyordu. “Elhamdülillah” ki cennete bir kişi daha kazandırmıştı. “El­hamdülillah” ki cehennem bir üyesini daha kaybetmişti. “Elhamdülil­lah” ki Allah’ın kendisinden istediğini yapabilmişti.

İşte böyle bir amele “Elhamdülillah” denebilir. Eğer şu anda si­zin de böyle bir heyecanınız varsa, hiç durmayın siz de “Elhamdülillah” deyin. Sizler de eğer in­sanları cennete kazandırma, cehennem yollarına barikatlar koyma derdiyle çırpınabiliyorsanız, bu işi kendinize iş edinmişse­niz, dert edinmişseniz “Elhamdülillah” deyin.

Mekke’de, Medine’de üst üste üç gün karnı doymuyor, gün­lerce ocağı yanmıyor, bacası tütmüyor. Çoğu zaman kepeği alınma­mış arpa ekmeği bulabiliyor ve sonunda böyle bir hayata “Elhamdü­lillah” diyordu Allah’ın Resûlü. “Elhamdülillah” ki Allah’ın istediği, Al­lah’ın övdüğü bir hayatı yaşıyordu. “Elhamdülillah” ki dünyaya meyle­dip, dünya nîmetlerinin içine gömülüp âhireti, hesabı, kitabı ve kulluğu ihmâl etmiyordu. “Elhamdülillah” ki dünya onu kendisine kul köle edi­nememişti. Eğer sizler de böyleyseniz, “Elhamdülillah” deyin.

Tebliğ için gittiği, insanları cennete kazandırmak için gittiği Ta-if’ten kan revan içinde dönüyor, ama o yine “elhamdülillah” di­yordu. Elhamdülillah ki, insanlara Allah’ı duyurmuştu. Elhamdülillah ki, Allah için gitmişti ve görevini başarmıştı. Elham­dülillah ki dönüşünde Allah ona Ninova’lı Addas’ı nasip etmişti. Eğer sizler de Allah için akrabala­rınıza, komşularınıza gidebilmişseniz, başka şeylere üzüldüğünüz kadar Allah için de üzülebilmişseniz elhamdülillah deyin.

Mekke’de müşrikler tarafından boykota maruz kalıyor, Ebu Ta­lip mahallesinde üç yıl boyunca muhasara altında kalıyor, yarı aç yarı tok çile çekiyor, göz yaşı döküyor, ama sonunda “elhamdülillah” di­yordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediği hayat buydu. Elhamdülillah ki, Allah adına katlandığı sıkıntılar ve gösterdiği sabır karşısında Allah’ın nusreti gelmiş ve müşriklerin Kâbe’nin duvarına astıkları boykot an­laşmasını güveler yemiş bitirmişti. Elhamdülillah ki onun sabrını gören kâfir çocuklarından pek çoğunun kalbi erimiş, ve onun kervanına ka­tılmıştı.

Mekke’de, doğup büyüdüğü şehirde tüm kapılar yüzüne ka­panı­yor, evini barkını terk edip hicrete mecbur kalıyor, sonunda “el­hamdülillah” diyordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediğini yapı­yordu. Elhamdülillah ki, Allah ona yepyeni bir vatan nasip edi­yordu. Elham­dülillah ki, Allah ona Akabe’de biat edecek, onu kendi şehirlerine da­vet edecek yiğitler gönderiyordu. Elhamdülillah ki, davası Medine’de çığ gibi hüsnü kabul görüyordu.

Bütün bunlardan şunu anlıyoruz. Demek ki; “elhamdülillah” ha­yatın İslâmlaşması demektir. Elhamdülillah, İslâmlaşan bir hayatın sonucudur. Aslında elhamdülillah’ı anlamak Kur’an’ı anla­mak demek­tir. Elhamdülillah, Kur’an da Allah’ın istediği hayatı ya­şamak demektir. Şimdi bir adam düşünün ki, Kur’an’dan ve sünnetten haberi yok, Al­lah’ın kendisinden istediği hayattan haberi yok. Müslümanım diyor, ama henüz Müslümanlığın farkında değil. Hayatında her türlü İslâm dışı şeyler mevcuttur. Sof­rasında içki eksik olmuyor. Kazanmasında ve harcamasında Allah söz sahibi değil. Zevkini tatmin edecek kadın, müzik, televizyon gibi her türlü İslâm dışı eğlencelere düşkün. Haya­tında sınır tanı­madan, haram helâl dinlemeden, dilediği gibi bir hayat yaşıyor. Şimdi bu adam İslâm’la, Kitap ve Sünnetle tanışınca, Allah’ın iste­diği gibi bir Müslüman olmaya karar verince, hayatındaki İslâm dışı her şeyi atacak ve sonunda “elhamdülillah” diyecektir. İşte, bunu yapabilen bir kişinin “elhamdülillah” demeye hakkı vardır. Çünkü el­hamdülillah, hayatın İslâmlaşmasının adıdır.

Çünkü Uhut’ta yiğit sahabe Amr ibni Cemuh kendisini şa­ha-detten, Allah ve Resûlünün cihad çağrısından engellemeye çalışan, kendisini meşgul eden ağzın­daki hurmaları tükürdüğü anda “Elham-dülillah” demişti. Elhamdülil­lah ki, Allah’la arasına giren o en­geli aşa-bilmiş, nefsinin arzularına teslimden kurtulup Allah’ın istedi­ğine koşa-bil­mişti.

Bir başka yiğit, Abdullah bin Revaha da nefsinin cimrili­ğini yenip en kıymetli bahçesini Allah yolunda infak edebildiği gün,” el-hamdülillah” demişti. Bir başka yiğit Hz Ömer Efendimiz, ya­şama ar-zusundan vazgeçip Allah adına sırtına zehirli bir hançer sapla­nıp şa-hâdetin kokusunu aldığı anda “elhamdülillah” demişti.

Hayat İslâmlaşmalı ki, kişi o hayata “elhamdülillah” diye­bilsin. Böyle değilse İslâm dışı bir hayata “elhamdülillah” demek, Allah’a en büyük iftiradır. Bir Müslüman düşünün ki; Allah’ın ken­disi için hayat programı olarak indirdiği kitabından ve kulluk örneği peygamberinin hayatından habersiz. Âhiretten, hesaptan ve kitaptan habersiz, tıpkı bir kâfir gibi keyfine göre aklına ne geliyorsa yapı­yor. Kendisinin hızla cehenneme gidişi, hanımının, çocuklarının hızla cehenneme gidişi, onu hiç düşündürmüyor. Şimdi bu adam yaşadığı bu hayata nasıl “el­hamdülillah” diyebilir?

Dünyada yaşadığı hayatı Müslümanlaştıkça Müslü­manlaşan hayatına, Müslüman hamd edecek, “elhamdülillah” diye­cektir. Ama Kur’an’ın başka âyetlerinden de anlıyoruz ki, Müslü­manlar sadece bu sözü dünyada değil, aynı zamanda Cennette de Rablerinin kendile­rine lütfettiği, o güzel hayatı gör­dükleri zaman da elhamdülillah diye­cekler ve kendilerine bu ha­yatı sağladığı için Rablerine hamd ede­ceklerdir. Yunus sûresindeki âyeti az evvel okudum:
…Ve dualarının (davalarının) sonu da: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun” dur.”
(Yunus 10)
“Allah Odur; Ondan başka İlâh yoktur. Hamd, dün­yada da âhirette de O’nun içindir; hüküm de O’-nundur. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
(Kasas 70)
Hamd âlemlerin Rabbine aittir. Rab; terbiye eden, hü­küm ko­yan, kanun vaz eden, yeryüzünde yarattığı her canlının hayat prog­ramını çizen, her varlığın kulluk programını belirleyen demektir. Rab; kişiye yaptığını yaptıran, yapmayıp terk ettiğini terk ettiren varlık de­mektir. Yaptıklarımızın tümünü bize yaptıran, bizim hayatımızda ege­men olan güç, sebep, saik, otorite neyse bizim Rabbimiz odur.

Şu anda bizi hareket ettiren güç neyse bizim Rabbimiz odur. Meselâ eğer ben bu kardeşlerime Fâtiha sûresini anlatırsam bana para verirler, bana değer verirler, beni alkışlarlar niyetiyle gelmiş an­latı­yorsam benim Rabbim bu istediğim şeylerdir. Veya, farz edin ki ya­rın adaylığımı koyacağım, bu kardeşlerin oylarına ihtiyacım olacak, beni bir tanısınlar niyetiyle gelmiş konuşuyorsam, Rabbim odur ve Allah’-tan bir şey istemeye hakkım yoktur. Ama, benim burada bu ko­nuşma-yı yapmamı Allah istiyor, Allah istediği için ben bunu yapmak zorundayım ni­yetiyle gelmiş konuşuyorsam, beni şu anda konuşturan güç, se­bep, saik, otorite Allah’sa,o zaman benim bu konuda Rabbim Al­lah’tır ve mükâfatını O’ndan isteyeceğim demektir.
Sizler de şu anda ne için buradaysanız, sizi burada topla­yan sebep ne ise, Rabbiniz O’dur. Eğer sizler de, ben de rıza şar­tıyla Al­lah’tan başka güçler, Allah’tan başka sebepler adına bura­daysak siz­lerin de, benim de Rabbimiz Allah değildir. Konuşan ne için konuşu­yorsa Rabbi O’dur, dinleyen ne için dinliyorsa Rabbi O’dur. Biraz önce namaz kılındı. İmam ne için imamlık yapıyorsa Rabbi odur, cemaat ne için gelip cemaat olmuşsa Rabbi odur. Öğ­retmen ne için öğretmenlik yapıyor, talebe ne için öğreniyorsa Rabbi odur. Yaptığımız amelleri­miz de şunlar şunlar da olabilir; ama ben bunu Allah istediği için yapı­yorum demek, Allah’ı Rab bilmek anlamınadır.

Demek ki Rabb; kişinin hayat programını belirleyen var­lık de­mektir. İnsanın hayat programını belirleyen kim ise onun Rabbi odur. İnsan, kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa, onun Rabbi odur. Daha öncede söylediğimiz gibi Rabb; insanın yaptıklarını yaptıran yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Peki Kim söyledi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Yâni böyle giyinirken bu­nun yaptırıcısı kim ise, bilelim ki o konuda Rabbimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yö­netmelikler mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi­nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kim ise işte, kişinin Rabbi odur.

Birine küsüyoruz, yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa bir başka sebep mi? Allah mı? Yoksa menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi di-ye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tef­riş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz, kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kim ise bizim Rabbimiz odur. Öy­leyse geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Allah için bunları bir düşünün. Veya geçen haftayı unuttunuz, dün neler yaptınız? Bu­gün neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Bunu düşünmek zo­run-dayız. Yaptıklarımızı yaptıran, yapmadıklarımızı terk ettiren kim? Meselâ namaz kılıyoruz, kıldıran kim? Diz kireç­lenmelerini önlemek için ise O zaman Rabbimiz odur. Oruç tutu­yoruz, tutturan kim? On bir ay yorulan midelerimizi dinlendirmek, perhiz yapmak, vücut güzelleş­tir-mek için ise o zaman Rabbiniz odur.

Yaptıklarımız konusunda bu böyle olduğu gibi yapmayıp terk ettiklerimiz konusunda da böyledir. Negatif davranışlarımız konusunda da etkili varlık kimse bizim Rabbimiz odur. Meselâ içki içmiyoruz, sebep nedir? Siroza yakalanı­rız, kara­ciğeri kaybederiz diye mi? O zaman bilesiniz ki Rabbiniz sağ­lığınızdır. Allah yasakladı diye ise O zaman Rabbiniz Allah’tır. Zina yapmıyorsunuz, sebep nedir? Eids hastalığına yakalanma korkusu ise Rabbiniz odur. Allah haram kıldı diye ise Rabbiniz Allah’tır.

İşte mü’min, bunu düşünen ve yaptıklarını Allah istedi diye , ki­tabında böyle söylüyor diye yapan, ve yaptıklarının tümünü Allah’a lâyık ola­rak yapan kimselerdir.

Çünkü Bizi yaratan, büyütüp besleyen, koruyup doyuran, bi­zim için yeryüzünde yasa belir­leyen Rabbimiz Allah’tır. O’nun tarafın­dan getirildiğimiz şu dünya hayatında neler yapıp, neler yapmayaca­ğımızı, O’na ait olan bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah’tır. Bizim boynumuz­daki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve çek­tiği yere gitmemiz gere­ken Rabbimiz O’dur. Gündüz hayatımızın, gece hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, hukukumuzun, eğitimimizin, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızın nasıl olacağını, soframızda nelerin bulunup, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yi­yip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcaya­cağımızı, çocuklarımızı nasıl eğitece­ğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münâsebet kuracağımızı, kılık kıyafetimizin nasıl olacağını, hâsılı tüm hayat programımızın nasıl olacağını belirleyen Rabbimiz Allah’tır.

Müslüman, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden, ya da bir başka deyişle seçimini Allah’tan yana kullanan kişidir. Müslü­man iradesini Al­lah’a teslim eden kişidir. Müslümanım diyen birisinin gerek kendisi hakkında, gerek evi ve ev halkı hakkında, gerek malı ve işi hak­kında söz söyleme ve hüküm beyan etme hakkı yoktur. Bir müslüman asla, bu benim zevkimi okşamıyor, bu bana yakışmıyor, bu benim mantığıma ters geliyor, diyemez. Bunu ancak Allah’a inanma­yan bir kâfir diyebilir. Çünkü o Allah’a inanmamıştır. Ben Allah filan ta-nımam. Ben kendi hayatımı ken­dim belirlerim demiştir ve dilediğini yapabileceğine inanmıştır. Ama bizler Allah’a iman etmiş insanlarız. Öyleyse kâfirler gibi bizim muhayyerlik hakkımız, seçme hakkımız yoktur. Allah’ın bizim adımıza seçtikleri ve be­ğendikleri güzeldir, gerisi boştur ve batıldır.
Demek ki Rabb, günlük hayat programını çizendir. Gün­lük ha­yatımızın tümünde Rabbimiz Allah olmalı. Hayatımızın bazı bölümle­rinde Rabbimiz Allah, bazı bölümlerinde de başka Rab’lere, başka efendilere hizmet etmemeliyiz. 24 saatin tümünde Rabbimiz Allah ol­malı. Hayatımızın tümünde boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu Allah’ın elinde olmalı. Eğer günlük hayatımızın herhangi bir biriminde arzuları Rabbimizin arzularıyla çatışan bir varlığın arzularını gerçekleştirmeye yönelirsek, o zaman -Allah korusun- hayatımızda başka rab’ler edin-mişiz demektir. Emirleri ve arzuları istikâmetinde hareket ettiğimiz bu varlık baba­mız, annemiz, karımız, kocamız, çocuklarımız, patronu­muz, devletimiz, nefsimiz, şeytanımız olabilir. Allah'ın arzula­rıyla bun-ların arzusu çatıştığı zaman Allah’ın arzuları tercih edilecek ki sonun-da Allah’tan başka Rabbimiz yok diyebilelim.

Ama -Allah korusun- hal-i pür melalimize baktığımız zaman kor­kunç bir manzara görüyoruz. Camide sözünü dinlediği­miz bir Rabbimiz var, sosyal hayatımızda da hayatımıza hâkim başka Rab’le-rimiz var. Camide bir Rabbin şuurundayız ki; fazla yanan elektrik varsa söndürüyoruz. Çünkü O Rab savurganlığı ya­saklamıştır. Ama evi­mizde, yahut dükkânımızda, işyerimizde öyle yanıp giden elektrikler var ki bizi hiç enterese etmiyor. Bu hali­mizle demek istiyoruz ki; sanki ev hayatımıza, iş hayatımıza Allah karışmaz. O konuda söz sahibi başka Rablerimiz var. O sadece ibâdet hayatımıza karışır, ama ev tefrişimize, düğünümüze, ticare­timize, meslek hayatımıza, cebi­miz-deki paramıza, kazanmamıza, harcamamıza, hukukumuza, eğitimimi-ze, siyasal yapılanmamıza, evimize aldığımız avizemize, serdiğimiz halı­mıza karışmaz. Sanki O’nun hükmü ve oto­ritesi sadece camiye ve ibâdete mahsustur.

Halbuki bizim, kul olarak hayatımızın tümü ibâdettir. İbâdetin dışında tutabileceğimiz bir tek saniyemiz bile yoktur . Bi­naenaleyh ha-yatımızın her saniyesinde Rabbimiz Allah olmalı­dır. Yerken, içer­ken, yatarken, kalkarken, konuşurken, yürürken, ticaret yaparken, tır­nak keserken, çocukla­rımızla konuşurken, birine bir şey anlatırken, bir ko-nuda karar ve­rirken, düşünürken, gülerken ağlarken, severken, kü-serken, her ân, her saniye bizim için kulluk ve ibâdettir. Her ânımızda Rabbimiz Allah olmalıdır. İbâdet sadece namaz, oruç, abdest, hac ve zekattan ibaret değildir. Hayatımızın tamamı ibâdettir. Hayatımızın tümünde Allah’ı dinlemeliyiz.

Sabahleyin erken kalkıp namaz kılmalıyım, neden? Çünkü bu konuda benim kulu olduğum Rabbim öyle istiyor. Yemeğimde sof­ramda içki olmayacak, Rabbim öyle istiyor. Yerken, içerken, giyerken, harcarken israf etmeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Konu­şurken hep hayır konuşacağım, yalan söylemeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Gece Kur’an okuyacak, anlayacak ve gündüz onu yaşayacağım, baş­ka-larına anlatacak ve ilan edeceğim, Rabbim öyle istiyor. Harama el sürmeyeceğim, başkalarının namusuna el uzatmayacağım, kendi na-musuma sahip çıkacağım, Rabbim öyle isti­yor. Çocuklarıma, hanı­mı-ma, komşuma, arkadaşlarıma, talebele­rime her fırsatta Allah’ı an­lata-cağım, Rabbim öyle istiyor. En çok O’nu öveceğim, en çok O’nu gündeme alıp O’ndan bahsedeceğim, O’nu ölçü alacağım, Rab
 

[TB] Benzer konular

E

Edeb

Guest
Ynt: Fatiha Suresi Tefsiri

teşekkürler bu güzel paylaşım için.

Fatiha'yı yaşam reçetemiz haline getirmek duası ile..
 
Üst