Dini Hikayeler....

  • Konbuyu başlatan umitergun
  • Başlangıç tarihi
U

umitergun

Guest


PEYGAMBER ALEYHİSSELAM ve sahabeleri bir gaza yolundaydılar. Sahabelerden bazıları acıkmıştı. İçlerinden Selman-ı Farisî’yi, kendisinden yiyecek birşeyler istemek üzere, Allah’ın Resulû’nun huzuruna gönderdiler. O, arkadaşlarının istekleri üzere, Peygamber Aleyhisselam’ın yanına doğru yola çıktı. Geride kalanlardan bazıları, onun arkasından konuşmaya başladılar:
“Bu, ağzına kadar suyla dolu bir kuyunun başına varsa, o kuyunun suyunu kurutur da, eli boş döner!”

Arkasından söylenenlerden habersiz olan Selman, Peygamber Aleyhisselam’ın yanına vardığında, arkadaşlarının isteklerini iletti. Peygamber Aleyhisselam ise, ona hiç beklemediği bir cevap verdi:

“Git arkadaşlarına söyle, onlar yemeklerini yediler.”

Bu cevaba çok şaşıran Selman, arkadaşlarının nasıl olup da kendisinin gidişinin ardından yiyecek bulduklarının merakı içinde, onların yanına döndü ve sordu:

“Siz yiyecek bulmuş ve yemişsiniz!”

“Hayır!” dediler. “Biz ağzımıza koyacak bir lokma olsun, bulmuş değiliz!”

Arkadaşlarının bu cevabı üzerine hayreti ve şaşkınlığı daha da artan Selman, işin aslını öğrenmek üzere tekrar Peygamber Aleyhisselam’ın huzuruna döndü ve işin aslını O’ndan sordu.

Peygamber Aleyhisselam, kendisine şöyle cevap verdi:

“Onlara söyle! Sen buraya gelirken arkandan konuşup, gıybetini edip, senin etini yediler. Bu onlara yeter! Daha ne yemek istiyorlar?”



*Gıybet: Orada bulunmayan biri hakkında hoşuna gitmeyecek şeyler söyleyip ileri geri konuşma. Söylenenler o kişide varsa, konuşanlar gıybet etmiş olur. Yoksa, o zaman hem gıybet, hem iftira etmiş olur ki, iki kat günahtır.
 

[TB] Benzer konular

U

umitergun

Guest
Önce deveni bağla sonra Allaha tevekkül et.



Ömer yeni bisikletine binmiş hızla pedallara basıyordu. İkindi Ezanı'na az bir vakit kalmıştı. Henüz abdest almamıştı. Namazdan sonra İmam Efendinin dersine katılacaktı. Ramazan ayı boyunca bu sohbetleri hiç kaçırmamıştı.

Aceleyle camiye ulaşan Ömer bisikletini camiin dış duvarına dayadı. Abdestini aldıktan sonra gelip kilidini takmayı düşünüyordu. Abdest aldıktan sonra camiye girdi, ancak bisikletini kilitlemeyi unutuvermişti.


Namazı büyük bir huzur ile kılan Ömer, namaz sonrası can kulağı ile dersi dinledi. Hoca Efendi'nin tatlı sesi insanı ne kadar da etkiliyordu. Bunda Ramazan ayının o güzel havasının da tesiri vardı şüphesiz.


Dersten sonra cemaat kalktı. Bir bir Hoca Efendi'nin elini sıktıktan sonra camiden çıkıyorlardı. Herkesle beraber dışarı çıkan Ömer bisikletini bıraktığı yere geldiğinde şaşkına döndü. Bisikleti bıraktığı yerde yoktu. Küçücük yüreğinin titremesine mani olamıyordu. Üzüntü içinde etrafına bakındı. Ama bisikleti ortalarda görünmüyordu. Ümitsizlik içinde ğlamaya başlayınca camiden çıkan insanlar etrafında toplandılar. Ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlardı ancak Ömer ağlamaktan derdini zor anlatıyordu.
Herkes bir şeyler söylemeye başlamıştı. Bazıları bisikletini kilitlemeden bıraktığı için Ömer'e çıkışıyor, kimisi de bisikleti çalanlara verip veriştiriyordu.


İmam Efendi, camiden en son çıkanlar arasındaydı. İnsanların toplandığı yere yöneldi. Onlara yaklaştı ve ne olduğunu sordu. Olan biteni anlayınca elini şefkatle hâlâ ağlamakta olan Ömer'in omuzuna koydu. Tatlı sözlerle onun heyecanını yatıştırmaya çalışıyordu:

- Ömer bisikletini kilitlemiş miydin?

- Ben... ben biraz gecikmiştim, yani geldiğimde ezan bitmişti. Daha sonra kilitlerim diye öylece bırakmıştım, sonra da unuttum. İçimden de nasıl olsa bir şey olmaz, Allah korur demiştim.

- Allaha güvenmek, dayanmak, işlerin sonucunu ona bırakmak elbette çok önemlidir. Bize emredilen de zaten böyle davranmaktır. Ancak bunun bazı şartları vardır...

Herkes, Hoca Efendiyi dinliyordu. İçlerinden birisi:

- Hocam, bu şartlar nelerdir? diye sordu.

- Bu konu biraz uzun, ama ben kısaca birkaç şey söyleyeyim, belki daha sonra devam ederiz.

Her işin meydana gelmesinde bir takım şartlar vardır. Başka bir deyişle bir işin meydana gelmesi bu şartların bir araya gelmesine bağlıdır. Alınacak tedbirler, ihtiyatlı davranmak, sakınılması gereken şeyler... bunların hepsi bahsettiğim bu şartların içindedir. İnsan bu istenen şeylerde elinden geldiğince dikkatli olmak zorundadır ki, kendisinden kaynaklanan hatalardan dolayı zarara uğramasın. Size konuyla alakalı bir hadiseyi anlatayım:

Asr-ı saadette bir adam uzak bir yerden, Allah Rasülünü görmek için yola çıkmıştı. Bu ne güzel bir düşünce öyle değil mi? Allahın Son Peygamberini görmek kadar ulvi bir maksat olabilir mi?
Bineğine bindi, yollara düştü. Dağları-tepeleri, vadileri-ovaları aşıyordu. Yollarda karşılaştığı sıkıntıları da hiç umursamıyordu. Uzun bir zaman sonra Medineye ulaştı ama çok yorulmuştu. Bineğinden indi, ipini salıverdi. Gitsin karnını bir yerlerden doyursun istiyordu.
Mescide girdi. Hemen Allah Rasülünün dizleri dibine koştu. Geliş sebebini söyleyince Peygamberimiz memnun olmuştu. Onun İslam dini hakkındaki sorularına tebessüm ederek tatlı sesiyle cevap veriyordu.
Peygamberimiz, adamın halinden uzak bir yoldan geldiğini anlamıştı. Nasıl ve nereden geldiğini ona sordu. Adam uzun bir yoldan geldiğini söyleyince Allah Rasulü:

- O halde senin ağır bir yükün olması gerekir, onları nereye bıraktın?

- Hayır, yok. Sadece bir bineğim var. Onu da dilediği yerden karnını doyursun, suyunu içsin diye salıverdim

- Yani onu hiçbir yere bağlamadan salıverdin öyle mi? Ya kaçar veya bir yerden yuvarlanır ve ölürse!

- Ey Allahın Rasülü, onun ipini saldım ve işimi Allaha bıraktım. Yani Allaha tevekkül ettim.

Allah Rasulü tebessüm etti:

- İpini bir yere bağlayıp sonra Allaha tevekkül etsen daha iyi olurdu.
Adam bunu duyunca hemen dışarıya koştu. Bineği bıraktığı yerde yoktu. Sağa sola baktı, bir zaman sonra bin bir güçlükle onu buldu ve getirdi bir ağaca bağladı.

İmam Efendi sözlerine devamla:

-Allah Rasülü bize adeta şunu öğretiyor: İşinizi sağlam yapın, sonra Allaha tevekkül edin. O dönemin ifadesine göre Önce deveni bağla sonra Allaha tevekkül et.
Ömerin, İmam Efendiyi dinleyince üzüntüsü biraz hafiflemişti. Hemen durumu bildirmek için Polis Karakoluna koştular. Hadiseyi karakola bildirip işin neticesini bekleyeceklerdi. Artık yapılacak olan sadece bu idi. Sonra da Allaha tevekkül edeceklerdi. İşte tevekkülün manasına uygun olanı buydu.
Karakola vardıklarında Ömer sevinçle bağırdı:

- Hocam! Hocam! İşte benim bisikletim!
Sonradan öğrendiklerine göre bisikleti çalan hırsız, kaçarken yaşlı bir bayana çarpmış, daha sonra da bisikleti de bırakarak kaçmıştı. Olayı görenler de bisikleti getirip karakola bırakmışlardı. Kısa bir işlemden sonra bisikleti Ömer�e teslim ettiler. Ömer polis memuruna teşekkür etti. İmam Efendi ile de vedalaştılar. Ayrılırken İmam Efendi:

- Ömer sakın unutma, Önce deveni bağla, sonra tevekkül et tamam mı?

- Bunu asla unutmayacağım Efendim! Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum. Bugün anlattığınız şeylerden çok şey öğrendim.
Ömer eve dönünce olanları ailesine anlattı. Olayları dinleyen babası şöyle dedi:

- İnsanın yaşadığı olaylar büyük bir okuldur. Bu okulda bizim en büyük öğretmenimiz Sevgili Peygamberimizdir. Her gün ondan yeni yeni şeyler öğreniyoruz öyle değil mi?
 
U

umitergun

Guest
Allah'ın varlığına inanmayan berbe



Adamin biri her zaman yaptigi gibi sac ve sakal
trasi olmak için berbere gitti.
Onunla ilgilenen berberle güzel bir sohbete
basladilar. Degisik konular üzerinde konustular. Birden Allah ile ilgili
konu acildi...
Berber:"Bak ben senin söyledigin gibi Allah'in
varligina inanmiyorum."
Adam:"Peki neden böyle diyorsun?"
Berber:"Bunu açiklamak çok kolay. Bunu görmek için disariya çikmalisin.
Lütfen bana söyler misin, eger Allah var olsaydi, bu kadar çok
sorunlu,sıkıntılı,hasta insan olur muydu, terk edilmis çocuklar olur
muydu? Allah olsaydi,kimse aci çekmez, birbirini üzmezdi. Allah olsaydı,
bunların olmasına izin verecegin e inanmiyor um..." Adam bir an durdu ve düsündü, ama gereksiz bir tartismay a girmek istemedig i için cevap vermedi. Berber isini bitirdikt en sonra adam disariya çikti.
Tam o anda caddede uzun saçli ve sakalli bir adam gördü. Adam bu kadar daginik göründügüne göre belli ki tras olmayali uzun süre geçmisti.
Adam berberin dükkanina geri döndü.
Adam:"Biliyor musun ne var, bence berber diye birsey yok"
Berber:"Bu nasil olabilir ki? Ben buradayim ve bir berberim."
Adam:" Hayir, yok. çünkü olsaydi,caddede yürüyen uzun saçli ve sakalli adamlar olmazdi."
Berber:"Himmm... Berber diye birsey var ama o insanlar bana gelmiyors a, ben ne
yapabilirim ki?"
Adam:" Kesinlikl e dogru! Püf noktasi bu! Allah var, ve insanlar ona gitmiyors a, bu gitmeyenlerin tercihi. Iste dünyada bu kadar çok aci ve keder olmasinin
nedeni!"
 
U

umitergun

Guest
Yapılan iyilik



Vaktiyle bulunduğu küçük yerde geçim sıkıntısı çeken dürüst ve temiz yaratılışlı genç bir adam, bir gün memleketine çok uzakta bulunan bir şehir merkezine giderek iş bulup çalışmaya, kendine yeni bir hayat düzeni kurmaya karar verdi Bu niyetle vakit kaybetmeden hazırlanıp yola koyuldu Genç adam bu yolculuğu sırasında yorum ve açıklaması kendisi için imkânsız olan bir takım olaylarla karşılaştı

Bunlardan biri şuydu: Bazı kimseler bir tarlaya buğday ekiyorlar, ekilen buğdaylar hemen yetişip olgunlaşıyor, onlar da hiç vakit kaybetmeden hasat ediyorlar, sonra bunları ateşe verip yakıyorlardı

İkinci olarak şuna şahit olmuştu: Bir adam büyük bir taşı kaldırmaya çalışıyor, kaldıramıyor; ama bu taşa bir tane daha ekleyince kaldırabiliyor, bir üçüncüyü ekleyince daha da rahat kaldırabiliyordu

Şahit olduğu bir başka olay da şu idi: Bir adam bir koyuna binmiş, onun üzerine birkaç kişi daha binmiş koşturuyorlar, arkalarından birileri de onlara yetişmek için çabalıyor ama yetişemiyorlardı

Adam bunlarla kafası Karışmış birhalde uzun yolculuğun nasıl geçtiğini anlamadan şehrin kapısına geldi Burada nurani bir ihtiyar kendisini durdurup nereden geldiğini, niçin geldiğini yolculuğun nasıl geçtiğini sordu Adam herşeyi anlattı ve yolda karşılaştığı alışılmamış hadiseleri de serüvenine eklemeyi unutmadı Bunun üzerine ihtiyar bu genç adama rastladığı olayları bir bir açıkladı:

"Senin yolda ilk rastladığın buğday ekip hemen hasat eden ve sonra ateşe verip yakan insanlar, iyilik edip de onu sağda solda konuşarak değerini sıfıra indiren insanları simgeler

Taş kaldırmaya çalışan kimse de şunu anlatır: İnsana ilk işlediği günah ağır gelir, onun altında ezilir Ama ona tevbe etmeden başka günahlar işlemeye devam ederse artık o günahlar ona hafif gelmeye başlar

Koyun ve ona binenlere gelince, koyun cennet hayvanıdır Sırtındakileri cennete taşımaktadır Koyuna ilk defa binen alimlerdir Ondan sonra binenler her sınıftan müminlerdir Bunlara yetişmek için koşanlar ise inançsızlardır
 
U

umitergun

Guest
Müslüman Güler Yüzlü Olur



Müslüman, güler yüzlü olur
Filibe’de medfun bulunan “Muhammed bin Ömer” hazretleri, bir gün bâzı sevdiklerine;
- Müslümanlık, herkese güler yüz, tatlı dil göstermektir, buyurdu.
- Ya namaz ve oruç? dediler.
- Namaz ve oruç, herkesin kulluk vazifesidir, buyurdu. Elbette yapacaktır.
Ve ilave etti:
- Mümin olmanın şiarı “güler yüz”, münafıklığın alameti “asık surat”tır.
Namaz, dînin direği
Sohbetin devamında;
- Beş vakit namazınızı mutlaka kılın! buyurdu. Namaz, dînin direğidir.
- Namaz kılmayanın îmanı gider mi? diye sordular.
- Gidebilir, buyurdu.
- Nasıl gider efendim?
- Eğer namazı birinci vazife kabul etmez, önemsemez, kılmadığı için üzülmez ve azâbından da kormazsa, o zaman îmanı gider.
Şöyle bitirdi:
- Hadîs-i şerîfte; “Kıyamette ilk sual, namazdan olacak. Namaz hesabını veren kurtulacak, veremeyen büyük tehlikeye düşecektir” buyuruldu.
En üstün haslet
Ordakiler;
- İnsandaki en üstün haslet nedir? diye sordular.
- Kâmil akıldır, buyurdu.
- O yoksa? dediler.
- Güzel edebtir.
- O da yoksa?
- Kendisiyle istişâre edilecek şefkatli bir arkadaştır.
- O da yoksa?
- Susmaktır.
Dîni için evlen!
Onların arasında bir genç, evlenmek istediğini arz edip bu zattan nasihat istediğinde;
- Oğlum, bir kadınla, ya güzelliği için, ya malı için, ya da dîni için evlenilir, buyurdu. Sen, dîni için evlen!
Delikanlı sordu:
- Hikmeti ne hocam?
- Evladım, güzelliği için evlenirsen güzelliğinden, malı için evlenirsen malından mahrum kalırsın, buyurdu.
Ve ekledi:
- Ama dîni için evlenirsen, dünyada da rahat edersin, âhirette de.
 
U

umitergun

Guest
Şeytanve elinde bir bardak su



Allah dostlarından Ebû Zekeriyya hasta döşeğinde ölümle pençeleşiyordu. Yakın dostlarından biri kendisen "Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah! (Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir.)" sözlerini telkin etmek istedi. Bir etti, iki etti, üç etti. Ebu Zekerriya her defasında söylemeyi reddediyordu.
Bu durum karşısında yakın dostu Ebu Zekerriya'nın son nefesinde imansız gideceğinden korktu ve endişeye kapılmıştı. Bütün bir ömrünü Allah'a ibadet ve taat etmekle geçiren böylesine bir kimsenin şimdi hasta döşeğinde ölüm ile pençeleşirken Kelime-i Tevhid getirmemesine bir mana veremiyordu. Şeytanın bir kandırışına mı yenilmişti yoksa? Veyahut da yüce Allah'ın tecellisi karşında mı idi?
Bir müddet kafası bu düşünceler içinde çalkalanan dost baktı ki Ebu Zekerriya sanki kafasında resmi geçit yapan düşünceleri okuyormuş gibi bir aralık gözlerini açarak, "Bana bir şey mi dediniz?" diye sordu. Orada bulunanlar. "Evet, üç defa şehadet getirmeni söyledik, her defasında reddettin. O yüzden büyük bir endişeye düştük." diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Ebu Zekerriya şu olayı anlatmaya başladı:
"Lanetlik şeytan elinde su bardağı ile gelmişti: Sağ yanıma dikilmiş elinde suyu göstererek "içecek misin?" diye soruyordu. Karşılınğında ise, "İsa, Allah'ın oğludur" dememi istiyordu. Reddettim. Sonra sol yanıma geçip dikildi. Yine aynı hareketleri tekrarlayarak "İsa, Allah'ın oğludur" cümlesini söylememi istedi. Yine reddettim. Üçüncü olarak "La ilahe (Allah yoktur)" diye söyledi, yine reddettim. Böylece her çareye başvurarak tam manasıyla yoklamasını yapıp da müspet bir netice alamayınca elindeki suyla dolu bardağı yere çarptı ve sıvışıp gitti. İşte gerçekte ben sizi değil, onu reddediyordum."
Ardından da Şehadet getirerek ruhunu teslim eden Ebu Zekerriya gülen bir çehreyle Cennete yolculuk ettiğini müjdeliyordu.
 
U

umitergun

Guest
Müslüman Akıllı olur



Şam'a ticaret için gelen Medineli tüccarlardan biri devesini kaybeder. Her tarafı arar ve nihayet devesini bir ahırda bulur. Medineli tüccar, bunun üzerine Şam Valisi Hazret-i Muaviye'ye müracaat ederek devesini kurtarmasını ister. Vali olayı doğrulatmak için iki adamını bahsedilen ahıra göndererek, burada böyle bir devenin var olup olmadığını öğrenmelerini ister. Ahırda kayıp deveyle karşılaşan görevliler, bunu valiye bildirirler. Vali sorar: "Baktığınız deve erkek miydi, dişi miydi?"

Bu sual karşısında birbiriyle bakışan görevliler, "Biz devenin erkek mi dişi mi olduğunu bilmiyoruz" derler.

Halbuki devenin cinsiyetini ilk bakışta öğrenmekten daha kolay birşey yoktur. Hazret-i Muaviye o zaman Medineli tüccara dönerek, şu tarihi sözünü sarfeder:

"Hazret-i Ali'ye (r.a) söyle. Baktığı devenin erkek mi yoksa dişi mi olduğunu bilemeyeceklerden yüz bin kişilik bir orduyla üzerine geliyorum."

Çok enteresan bir sözdür bu. "Baktığı devenin erkek

mi yoksa dişi mi olduğunu bilemeyecek" kadar kültür seviyesi, zekâ durumu, mantık ve muhakemesi aşağıda olan düşük insanları iyiye de yönlendirmek mümkün, kötüye de...

İşte biz bu günün Müslümanının böyle olmasını istemiyoruz. Hareketlerinin mânâsını ve davasına ne kazandırdığını bilsin, bunun muhakemesini yapabilsin. Yani, hissi olmaktan çıkıp aklî ve mantıkî olsun. "Baktığı devenin erkek mi yoksa dişi mi olduğunu bilemeyecek" durumda olmasın.

Aslında dindarlar, akıllı, mantıklı ve muhakemeli olmalıdırlar. Çünkü irşad eserlerinde dindar insanın özellikleri böyle zikrediliyor.

Allah-ü Azimüşşan Hazret-i Âdem'i (a.s.) topraktan yaratıp, heykelini ortaya serdiğinde kendisine hiçbir duygu ve düşünce vermezden evvel aklı yaratmış, sonra imanı, daha sonra da utanma duygusunu yaratmıştır. Cenab-ı Hak, Cebrail'e (a.s.) buyuruyor ki:

"Ben Âdem isminde bir varlık yarattım. Ona şu üç vasfı götüreceksin: Akıl, iman ve utanma. Sonra kendisine diyeceksin ki, Cenab-ı Hak emrediyor ki, bunlardan birini tercih etsin. Cebrail (a.s.) bu üç vasfı Hazret-i Âdem'e getirerek bunlardan birini seçmesini ister. Hazret-i Âdem (a.s.) biraz düşündükten sonra, aklı tercih ettiğini söyler.

Bunun üzerine Cebrail (a.s.) İlahî emre uyarak, sadece aklı Hazret-i Âdem'e (a.s.) verir. İman ile utanma vasıflarıyla dönmek isterken, iman der ki: "Dur bakalım ey Cebrail. Sen aklı buraya verdin, ama ben akıldan ayrılmam. Öyle bir ikiziz ki birbirimizden ayrılamayız. Akıl nerede ise biz de oradayız. Madem aklı verdin, ben de oraya gideceğim."

Cebrail (a.s.) bu vaziyet karşısında haya (utanma duygusu) ile birlikte yola devam etmek ister. Ancak haya da der ki:

"Ben imansız olamam. İman.neredeyse ben de oradayım. Aklın yanında iman oldu, imanın yanında da ben varım, üçümüz de birbirimizden ayrılamayız." Böylece akıl, iman ve haya birlikte Hazret-i Âdem'e verilerek, bütün mahlukattan üstün olur.

Âdem (a.s.) bir peygamberdir ve biz ona sahip çıkıyoruz. İlk babamızdır ve rehberimizdir. Âdem'in (a.s.) kitaplarda geçen bu misali bize neler anlatıyor: Akıllı olacaksınız. Nitekim Efendimizin (a.s.m.) hadisi de bunu anlatıyor:

"Aklı olmayanın imanı yoktur."

Yani akıl hastaları için dini mesuliyet yoktur. Demek ki, Müslüman akıllı.olur. Aklın yanında iman, imanın yanında haya olmalıdır. Müslüman bu üç vasfıyla bariz bir şekle gelebilir. Müslüman, olaylar karşısında aklını iptal edemez, aklın yanında olan dinin emirlerini de iptal edemez, dinin emirlerinin yanında olan hayayı da iptal edemez.

Hangi hâdise kendisine ne kadar imkan verir, ne kadar hareket kabiliyeti verir, aklıyla bunları düşünür. İmanıyla o düşündüğü şeyi tatbik eder, hayasıyla da o tatbik ettiği şeyi şekillendirir. Dolayısıyla baktığı şeyin erkek mi yoksa dişi mi olduğunu bilemeyecek duruma düşmez mü'min olan kişi. Düşerse, aklını, mantığını, düşüncesini ve muhakemesini geliştirmiyor demektir. Öyle toplulukları yanlışa yönlendirmek, istismar edip kullanmak çok kolay olur. Halbuki mü'min kolayca istismar edilip âlet edilen kimse değildir, olmamalıdır. Efendimiz öyle buyuruyor:

"Mü'minin ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar."
 
U

umitergun

Guest
Allahın sevgili Kulu



Allah'ın sevgili kullarından biri bir rüya görür; rüyasında kendisine şöyle denir:
"Sabah olunca* karşına ilk çıkanı ye* ikinci çıkanı sakla* üçüncü çıkanın dileğini kabul et* dördüncü geleni üzme* beşinciden de kaç!"
Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı.
Kendi kendine şöyle dedi: Rabbim bana bunu yememi emretti. Sonra şöyle dedi: Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez.
Onu yemeye karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü.
Onu tutup yedi* baldan tatlı buldu. Allah'a hamdetti* yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı. Şöyle dedi: Rabbim* bunu da saklamamı emretti.
Bir çukur kazdı* onu gömdü. Yürüdü* az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü* tekrar gömdü.
Biraz gitti; baktı ki* yine çıkmış bir daha gömdü* yine toprak üstüne çıktı.
Kendi kendine* "Ben emredileni yaptım." diyerek bırakıp gitti. Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.
Kuş ona şöyle dedi: "Ey Allah'ın sevgili kulu* beni sakla. Bana yardım et." Onu aldı. Koynuna sakladı.
Peşinden şahin geldi; şöyle dedi: "Ey Allah'ın sevgili kulu* ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum.
Kısmetime engel olma. Kendi kendine şöyle dedi: "Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi* yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi.
Şimdi ne yapacağım? Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti* şahine attı; o da kapıp kaçtı.
Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra* yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı.
Akşam olunca şu duayı yaptı: "Ya Rabbi* emrini yerine getirdim.
Bu işlerin manası ne ise bana bildir." Daha sonra* rüyasında şöyle anlatıldı: "Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa* baldan tatlı olur.
İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.
Üçüncüsü* sana bırakılan bir emanettir* ona hıyanet etme.
Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa* onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.
Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç. Şüphesiz her şeyi bilen Allah'tır..."
 
U

umitergun

Guest
Allahın Emaneti



Hz.Ümm-i Süleym, gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman, sabır ve metanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp, komşularına dönerek:

- Babasına haber vermeyin.


Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde, çocuğu sordu, hanımı:

- Gördüğünden şimdi çok iyidir, der.


Sonra yemek yediler, oturdular, birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym, beyine gayet metanetle şöyle der:

- Ebu Talha, ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?

- Söylediğin bu söz nasıl bir söz, elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.

- O halde, Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
Ebu Talha bu sözü duyunca :

- Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz, der ve şükreder.


Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):

- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver, diye dua eder.

Nitekim, dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk, Peygamberimizin himayelerinde büyürler, İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur
 
U

umitergun

Guest
Yağmur ve Göz yaşı....



Hicretin 18. yılı başında, Hicaz’da büyük bir kıtlık musibeti yaşanmıştı. Bu yıla ‘kül yılı’ denilmiştir. Çünkü yağmur yokluğundan çorak topraklar kül şeklini almış, rüzgar önünde toprak kül gibi savrulur olmuştu.

Çevre halkı azık için Medine’ye akın ediyor, vahşi hayvanlar da açlıktan insanlara yaklaşmaya çalışıyordu. Halife Hz. Ömer r.a. beytülmalda (hazinede) bulunan bütün gıda maddelerini halka dağıttı. Ayrıca Basra, Mısır ve Şam bölgelerinden kervanlarla gelen yardımlar çevre halkına dağıtıldı. Daha önce süte ekmek doğrayarak yemek yiyen Hz. Ömer, kıtlık döneminde sadece zeytinyağı ve ekmekten başka yemek yiyemez olmuş, bu yüzden rengi değişmiş ve vücudu iyice zayıflamıştı. Bu kıtlık afeti dokuz ay kadar sürmüş, bu arada birçok kişi de açlıktan ölmüştü.

Bu müthiş kıtlık dönemi sonlarında bir zat (Bilal b. Haris), Peygamber s.a.v.’in türbesine yaklaşıp şöyle demişti:

- Ya Rasulallah! Ümmetine yağmur vermesini Allah’tan dile! Çünkü helâk olmak üzereler.

Daha sonra o şahsın rüyasına giren Rasulullah s.a.v. şöyle demişti:

- Ömer’e git, ona selamımı söyle. Yağmur yağacağını müjdele ve benden ona de ki: Ey ömer! Sen sözünde duran bir kişisin. Aklını başına al!

Adam uyanınca, kalkıp Hz. Ömer’e gitti ve rüyasını anlattı. Bu haberden ürperen Hz. Ömer, halka haber salıp onları mescidde topladı ve onlara:

- Sizler bende hoşlanmadığınız bir şey gördünüz mü? dedi.

- Öyle bir şey görmedik. Fakat neden böyle soruyorsun? dediler.

Hz. Ömer r.a. onlara rüya haberini anlattı. Onlar da bunun yağmur duasına işaret olduğu kanaatini belirttiler. Topluca yağmur duasına çıkıldı. Hz. Ömer, Rasulullah s.a.v.’in amcası Hz. Abbas r.a.’ın elinden tuttu, ‘Ya Rabbi, Rasulünün amcası vesilesiyle sana yaklaşıyor, senden mağrifet diliyor ve sana yalvarıyoruz’ diyerek, yağmur dileğiyle duasını sürdürdü. Oldukça yaşlanmış olan Hz. Abbas r.a.’ın da gözyaşları göğsüne dökülüyordu. O anda yoğun bulutlar gökyüzünü kapladı. Oradakiler, başlayan şiddetli yağmurla geri döndüler.
 
U

umitergun

Guest
Mezarindan Ilk Kalkacak Olan Kimdir



Allah-u Zülcelal Cebrail'i, Mikail'i ve İsrafil'i diriltince onlar Hz. Peygamber (S.A.V)’in kabri başına varırlar. Yanlarında bir binek hayvanı ile birlikte cennet elbiseleri bulunur. Onlar yanına varınca Peygamber Efendimizi örten toprak yarılır. Peygamber Efendimiz, Cebrail'i görünce: “Ya Cebrail, bu gün ne gündür?” diye sorar. Cebrail de Peygamber Efendimize; “Bugün kıyamet günü, Hakke günü ve Karıa günüdür.” diye cevap verir.

Peygamber Efendimiz Cebra'il'e: “Peki, Cenab-ı Allah, ümmetime ne yaptı?” diye sorar. Cebrail de Hz. Peygamber Efendimize: “Sana müjde, çünkü mezarı üzerindeki toprağı ilk yarılan kimse sensin.” diye cevap verir. Bir süre sonra, Allah İsrafil'e emir verir ve o da Sur'u üfler. O zaman bir de bakarsın ki, tüm canlılar ayağa dikilmiş bekliyorlar.

Bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı üzere kıyamet aniden kopacaktır. Hadislerde de geçtiği gibi insan kumaş satınca kumaş topunu toplayamadan, havuzunu sıvadığında ondan su içemeden, hayvanından sağdığı sütü içemeden, ağzına götürdüğü lokmayı yutamadan kıyamet kopmaktadır.

İşte kıyamet böyle hemen aniden koptuğundan insanın buna kendisini hazırlaması lazımdır. Her an ben öleceğim diyerek hazırlanması, kendi ile Allah arasındaki durumu düzeltmesi lazımdır. İnsan kendini Allah'ın affına layık yapmak için, ölmeden önce daima Allah'ın istediği şekilde hareket etmelidir.

Allah-u Zülcelal’in emri ile İsrafil (Aleyhisselam) sûr’a üçüncü sefer üflediği zaman, insanlar dirilip kabirlerinden dışarıya çıkarlar. Bu esna da bazı insanlar şöyle derler:

“Vay halimize! Bu ceza günüdür. Bu inkar ettiğimiz hüküm günüdür.” (Saffat; 20-21)

“Ah keşke ölmüşken kökten yok olsaydık!” (Hakka; 27)

Bundan sonra tüm canlılar mahşer yerine çağrılırlar. O dehşetli günde herkes ameline göre mükafat veya ceza görür.

Unutmayalım! insanın dünyada yaşadığı hayatın her anının hesabını vereceği o büyük gün mutlaka gelecektir. Kıyamet günü, dünya hayatının hatta tüm kainatın son günüdür, ama aynı zamanda da ahiretteki sonsuz yaşamın başlangıcıdır.

O gün Allah'a ve karşılaşacakları bu güne inanmış olanlar cennette ağırlanırken, inkar edenler cehenneme sevkedileceklerdir. Ayet-i kerimede; “Beni zikredin, bende sizi zikredeyim.” (Bakara; 152) buyurulmuştur. Bizim O’nu zikretmemiz, dünyadayken O’nun emirlerine itaat edip, Salih amelleri işleyip günahlardan kaçınmamızdır. O’nun bizi zikretmesi ise, bu zor yerlerde imdadımıza gelmesi ve bizlere yardım etmesidir.

Her insan ahirette dünyada yapıp ettiklerinin karşılığını, haksızlığa uğratılmadan, tam olarak alacaktır. O halde Akıllı bir insan gibi ahiretin kesin bir gerçek olduğunu düşünmeli, bu büyük gün için hazırlık yapmalıyız
 
U

umitergun

Guest
Örtülü değilim! Fakat ''Kalbim Temiz'



Altmışına merdiven dayamıştı.Sırtında bluejean saçları boyalı ve yapılı, tırnakları ojeliydi. Kendisi sevdiğim bir hanımdı. Ama örtünenlere sinirleniyordu. Oturup ne zaman sohbet etsek konuyu hemen örtüye getiriyordu. Ruhunun derinliklerinde örtünememenin gizli bir sıkıntısını duyuyor olmalı ki, başörtülülerle fazla uğraşıyordu.
Geçenlerde yine karşılaştık hemen dedi ki: “Ya sizin başörtülüler bu sefer de işi ta AİHM’e kadar götürmüşler.Şunu anlatamadım.Baş örtmek önemli değil. Benim de başım örtülü değil ama kalbim çok temiz. Hiçbir insan hakkında kötü düşünmem. Bütün fakirlere acırım. Mevlit okuturum. Sadaka veririm.Öyle çarşaflı kadınlar var ki, çok fenalar. Bu işler öyle namaz kılıp, oruç tutup, çarşaf giymekle olmaz. Kalbin temiz olacak”.
Sadece bu dostum değil bu sözleri söyleyen. İslamın hiçbir emrini yerine getirmeyen nice insanlar, aynı şeyi söylüyor. Özellikle son yıllarda bu kelime ağızlarda sakız, dillerde tekerleme oldu.
Peki bu nasıl bir Müslümanlıktır ki, Müslümanın yapması gereken hiçbir şeyi yapmayıp sonra da “kalbim temiz” deyip işin içinden çıkmak?
Bu okula gitmeyip , derslerine çalışmayan öğrencinin “benim kalbim temiz okula, derse ve hocalara karşı hiç kötülük düşünmüyorum beni sınıf geçirsinler” demesine benziyor.
Ayrıca ‘ben namaz kılmayıp oruç tutmayıp örtünmüyorum ama kalbim temiz. Nice bu işleri yapanlar var ki ne kötülük yapıyorlar’ demek nasıl bir kalp temizliği oluyor ki, nice Müslümanları zan altında bırakıyor? Onlara, şöyle şöyle yapıyorlar diyerek iftira atıyor? Bir başkasına iftira atmak kalp temizliğiyle bağdaşıyor mu? Gıybet olmuyor mu? Kalp temizliğinin göstergesi böyle mi oluyor?
Hem sonra İslamın şartı beş değil mi? Müslümanım diyen insanların bu farzları yerine getirmesi gerekmez mi? Bunları yapmadan sadece kalp temizliğinden bahsetmek olur mu?
Zaten müslümanın kalbinin temiz olması gerekir.Çünkü peygamberimiz : “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” diyor.
Ayet-i kerimede “Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa Habibullah’a ittiba edilcek. İttiba edilmezse netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki; Habibullah’ın sünnet-i seniyyesine ittibaı intac eder” Al-i İmran.a. 31)
Madem ki, kişi Allah’ı seviyor öyleyse O’nun istediği gibi olmalı ve Allah “benden nasıl razı olur? Ben Allah’ı nasıl razı edebilirim? Allah benden ne istiyor?”diye sormalıdır.
Ayette Allah’ı seviyorsanız Allah’ın sevdiği zata benzemelisiniz deniliyor. Allah’ın sevdiği zat mademki Resulullah’tır. Öyleyse o zat’a benzememiz gerekiyor.
Peki o Habibullah ne yapmış? Namaz kılmış, oruç tutmuş, güzel ahlaklı olmuş , hanımlarını ve kızlarını tesettüre girdirmiştir.
Hatta Hz. Aişe validemizle birlikte otururken yanlarına gelen ama birisinin yanında bile Aişe validemizin örtünmesini istemiştir.
 
U

umitergun

Guest
Anne Duası



Musâ peygamber, Tûr Dağında Allah u Tealâ ile konuşma şerefine erdikten sonra: Yâ Rabbi, benim Cennetteki komşularım kimlerdir, bazılarını bildirir misin?diye bir istekte bulunmuştu.
Allah, Musâ peygambere: Senin Cennetteki komşularından biri, falan yerde yaşayan bir kasaptır. Görmek istersen, dükkânı falan yerdedir. Git, bir gece kendisine misafir ol, buyurdu.
Musâ Peygamber, bu kasabın nasıl bir iyilik işleyerek kendine Cennet'te komşu olmayı hak ettiğini düşündü. Bu merakla, onun bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Nihayet kasabı bularak: Ey Allah'ın kulu, bu gece sana misafir olmak istiyorum, kabul eder misin?dedi.
Kasap: Hay hay! Tanrı misafirlerine, kapım daima açıktır, akşam olsun da eve birlikte gidelim, dedi.
Akşam olunca, kasap elindeki sepetin içini yiyeceklerle doldurdu. Birlikte evin yolunu tuttular. Eve gelince kasap:
Bana müsaade buyurun, evvela şu salıncakta, değerli bir misafirim daha vardır. Onun hatırını sorup ihtiyaçlarını karşılayayım, sonra sizinle ilgilenirim, dedi. Odanın bir köşesinde asılı duran salıncaktan yaşlı bir kadın çıkardı. Altını temizledi, elbisesini değiştirdi. Adeta bir iskeletten ibaret kalmış ihtiyarın bütün hizmetini görüp, yemeğini yedirdikten sonra, tekrar yerine yatırdı. O sırada İhtiyar kadının anlaşılır anlaşılmaz bir şeyler söylendiği duyuldu. Kasap da bu sözlere âmindedi.
Musâ peygamber sordu:Bu kimdir ki, kendisine bu kadar özenle hizmet ediyorsun?
Kasap: Bu benim anamdır. Vaktiyle benim bütün zahmet ve sıkıntılarıma katlanmış vefakâr bir kadındır. Şimdi ben de kendisine evlâtlık görevimi yapmaya çalışmaktayım.
Peki, hizmetinin sonunda bir şeyler söyledi, sen de âmin, dedin; ne dedi ki?
Annem, hizmetlerimden çok memnun kaldığı için, bana her gün, Oğlum, Cennette Musâ Peygambere komşu olasın.diye dua eder; ben de âmin derim. Bu olacak iş mi? Musâ Peygamber kim, ben kim? Ben onun yanına bile yaklaşabilir miyim hiç?
Bu esnada kendisini tanıtan Musâ Peygamber: Müjdeler olsun sana, dedi. Ben Musâ Peygamberim. Cennette senin bana komşu olacağını Allah haber verdiği için, komşumu görmek üzere buraya gelmiştim. Anana hizmetten sakın geri kalma, diyerek oradan ayrıldı.
 
U

umitergun

Guest
alın teri




İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce:
- Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu.
- Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır.
- Allah'ın elçisi, Emirülmü'minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah'ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir. (1)
 
U

umitergun

Guest
En Güzel Beddua...



Bir grup sûfî, Dicle kenarında Maruf-u Kerhî ile oturuyordu. O esnada, nehirden, bir sandal içinde def çalan, danseden, içki içen bir genç topluluğu geçti.
Sûfîler, Maruf’a:
“Şunları görüyor musun, açık açık nasıl da Allah’a isyan ediyorlar?” dediler ve eklediler:
“Bu serserilere beddua et!”
Bunun üzerine, Mâruf ellerini göğe kaldırdı ve:
“Allahım” dedi, “bunları bu dünyada nasıl neşelendirdiysen, ahirette de öyle neşelendir.”
Mâruf’un bu duası sûfîleri şaşırtmıştı.
“Biz senden dua değil, beddua istemiştik” dediler.
Mâruf şöyle cevap verdi:
“Eğer Allah bunları ahirette neşelendirmeyi murad ederse, bu dünyada kendilerine tevbekâr olmayı nasip edecektir.”
 
U

umitergun

Guest
ibretlik yaşanmış bir olay




Bu hikaye ünlü bir sanatçımızla ilgili.Sanatçımıza olan saygımdan dolayı ismini vermiyorum.Ve canlı yayında kendi ağzından anlattığı hikayeyi aktarıyorum.
-Çocuk esirgeme kurumunda kaldığım zamanlarda,12-13 yaşlarında herhangi bir yaratıcı olduğuna inanmıyordum.Çünkü bzim annemiz-babamız yoktu.Niçin yaşıyorduk ki biz?Okadar savunmasız ve yapayalnızdık ki...Eğer bir yaratıcı varsa niye bize yardım etmiyordu.Hani nerdeydi?..
Hep bu düşüncelerle büyüdüm.Birgün anne ve babamın yurt dışında olabileceklerini öğrendim yuvadan.Ve yurt dışına gidebilmek için yuvadan kaçtım.Hava limanına gittim arkadaşlarımla.Bir adamla kadının arkasına saklanarak,sinsice uçağa binmeye çalıştım çocuk aklıyla.Ama polisler bunu fark edip beni kovalamaya başladılar.Bende koşabildiğim kadar hızlı koştum.En sonunda yorulup,bir binanın en üst katına saklandım.Ancak fark ettim ki polisler beni görmüştü ve buraya doğru geliyorlardı.Ne yapabilirdim ki şimdi.?.
Ve o gün,hayatımdaki ilk duayı yaptım ellerimi açarak.Dedim ki:
-Bugüne kadar yalnızlığımdan başka bir şeye inanmadım.Şu an da çok yalnızım.Ve yardıma muhtacım.Gerçekten sen var mısın ey yaratıcı?Eğer varsan,varlığını belli et ve beni bu polislerden kurtar.
Çok korkuyordum.O adar çaresizdim ki...Katın kuytu bir köşesine sinip,dizlerim üstüne oturdum ve yüzümü kapadım.Polis yavaş yavaş benim olduğum kata yaklaşmıştı.Ayak seslerinin en keskinleştiği anda,başımı kaldırıp,tam önümdeki polise baktım.Evet polis benim tam önümdeydi.Ancak bana bana bakmıyor,bakamıyordu.Çünkü beni görmüyordu...
O günden sonra gerçekten de bir yaratıcı olduğuna inanmaya başladım.Çünkü yapayalnız bu dünyamda beni O'ndan başkası koruyamaz ve bu şekilde yardım edemezdi.
........................................ÖYKÜ SONU..............................................
 
U

umitergun

Guest
Bir çocuğun Namaz kılma öyküsü



Türkan Hanim dindar bir ailede büyümüstü. Annesi her firsatta ona
ve
kardeslerine namaz kilmalarini söyler, hatta kizarak onlari uyarirdi.
Türkan Hanim namazin kilinmasi gerektigine inanir, ama yine de
kilmazdi, çünkü kilmak nefsine zor geliyordu. Bazen baslar, sonra
terk
ederdi.


Evlendi ve çocuklari oldu. Annesi her geldiginde ayni sekilde namaz
kilmalari için ikaz etmeyi sürdürüyor, o da israrla kilmamaya devam
ediyordu. Çok istemesine ragmen bir türlü nefsine galip gelemiyordu.
Bir gün arkadaslari ona oturmaya geldi. Içlerinden biri annesini de
yaninda getirmisti. Teyze çok mübarekti. Öyle tatli konusuyordu ki,
onu dinleyen saatler geçse usanmazdi. Teyze bir ara namaz konusuna
degindi. O anlatirken, Türkan Hanim annesini hatirlamis ve annesinin
eski günlerdeki namaz ikazlarini düsünüyordu. Misafirler de teyzeyi
zevkle dinliyordu.

Türkan Hanimin küçük oglu Zekeriya, dört yasindaydi. Oynadigi
oyunu
birakmis, teyzenin koltugu dibinde iki elini yumruk yapip yüzüne
dayamis bir sekilde, kipirdamadan dinliyordu. Annesi ikram için
mutfakla salon arasinda kosturup dururken mevzu degismisti. O da
onlarin yanina oturup sohbetin güzelligine kapilarak çayini
yudumlamaya basladi.


"Anne, senin yerine ben namaza baslayacagim"

Tam bu sirada mutfaktan bir gürültü geldi. Arkasindan da oglunun
çigligi duyuldu. Telâsla mutfaga kostu Türkan Hanim. Misafirler de
korkuyla pesinden gittiler. Oglu bir sandalye koyarak lavaboya
çikmisti. Bir ayagi lavabonun içinde, digeri ise disaridaydi.
Sandalye
devrilmis yerde dururken, oglu da lavabonun kenarinda korkmus bir
sekilde asili duruyordu. Kosup kucagina aldi. Su içecegini zannederek:

"Isteseydin ben verirdim yavrum, ya düsüp bir yerine zarar verseydin"
diye çikisti.

Türkan Hanim oglunun verdigi cevabi, uzun yillar geçmesine ragmen
hâlâ
unutamaz; çünkü söyle demisti çocugu:

"Anne, ben abdest alacaktim. Teyze dedi ya, namaz kilmayanlara Allah
ceza verecekmis diye. Ben de, sen ceza almayasin diye senin yerine
namaza baslayacaktim."

O an Türkan Hanim, tepeden tirnaga titredigini hissetti. Allah,
yillarca namaz kilmayan Türkan Hanima oglunun davranisiyla müthis bir
ders vermisti. Yavrusuna sarilip dakikalarca agladi.

Bu hikâye birçok bakimdan ders verici. Aslinda çocuklar büyüklere
degil, anne babalar evlâtlarina namazi ögretmeli. Çünkü, Peygamber
Efendimiz (s.a.v.) çocuklarimiza yedi yasina geldiklerinde namaz
kildirmamizi ve on yasina geldiklerinde ise ciddi bir sekilde üzerinde
durmamizi emreder.

Çocuklarimiza -küçük yaslarda gerek camilere götürerek, gerek ise
evde
cemaat yaparak- namazi sevdirmeli ve onlara örnek olmaliyiz. Namaz
çocuklara tatli bir üslûpla, sevdirilerek anlatildigi takdirde
çocuklarin namaza karsi ilgi ve sevgileri kaçinilmaz olur.
 
U

umitergun

Guest
Doğum Günü Hediyesi



Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi. "İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum." Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi. "Benim ikizler acıkmıştır." Fırıncı, adamın kendisine uzattığı torbayı alarak tezgahın altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan ekmeklerden dört-beş tane çıkardı. Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş, tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu. Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum.

Neden taze ekmeği beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!.. "Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."

"Kim bu adam?"diye sordum. "Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla." Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum. "Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.

"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana bugün pasta gibi ekmek vereceğim."

Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi. "Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
 
U

umitergun

Guest
Cennet Analarin Ayaklarının Altındadır




CENNET ANALARIN AYAĞININ ALTINDADIR
Musa Aleyhisselam bir gün: - Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim, dedi.
Musa Aleyhisselam'a şöyle vahyedildi.
- Falan beldeye git! Orada çarşının başında bir kasap dükkanı var. O dükkanın sahibi olan kasabı gör!.. O veli bir kulumdur. Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur.
Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti. Kasabı buldu ve ona :
- Ben sana misafir geldim, dedi.
Kasap Musa Aleyhisselami tanımıyordu. Ona -Hoş Geldin- deyip bir kenara oturttu. Dükkanda ki işi bitince de alıp evine götürdü. Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu. Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam' a ikram ederek dedi ki:
- Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye ! Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti.
Kasap Musa Aleyhisselam'ın yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti. Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi. Karnını güzelce doyurduktan sonra, altındaki kirlenmiş bezleri aldı yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi. Daha yemeğe başlamadığını görünce sordu.
- Niçin yemeğe başlamadınız ?
Musa Aleyhisselam ;
- "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem." dedi.
- Mademki merak ettin anlatayım :
Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten düştü. Evde bakacak başka kimsem de yok. Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum. Her gün gelip iki öğün yemek yediriryorum. Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.
Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki :
- Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp birşeyler söyledi, sen de AMİN dedin. Annen ne söyledi ki amin dedin ?
- "Annem, her hizmet edişimde Allah seni Cennette Musa Aleyhisselama komşu eylesin diye dua eder.
Ben , hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük Peygamberle komşuluk edebileyim. Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki...
O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki :
- Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i Â'lâyı ve orada bana komşu olmayı kazandın. Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamýn elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi.
Cennet Anaların ayağı altýnda sözü boşuna değildir.... Anne ve babalarımıza sevgi ve saygıda kusur etmeyelim. Annelerin dualarıda beddualarıda kabul olur.... bizler dualarını almaya çalışalım, beddualarını değil....



Allah hepimize anna ve babalarımızın hayır duasını almayı kısmet etsin.
 
U

umitergun

Guest
Besmele çeken Kadın




Bir Kadın her söze ve işe başlarken besmele çekermiş. O kadının birde münafık bir kocası varmış. Besmele çekmesine çok kızarmış. Hanımını Besmele ile ilgili bir işte mehcup etmeye karar vermiş.

Bir gün hanımına, içerisinde para bulunan bir kese verir, "Bunu sakla , sonra senden isterim" der.

Hanımı keseyi Besmeleyle bir yere koyup üzerini örter. Kocası, hanımın haberi olmadan gidip keseyi alıp ve kuyuya atar. Sonra gelip hanımından keseyi getirmesini ister.

Kadın keseyi koyduğu yere gidip, Besmele çeker. Allahü teala o anda Cebrail aleyhisselâma, yer yüzüne inip keseyi kuyudan alıp yerine koymasını emreder. Cebrail aleyhisselâm keseyi kuyudan alıp suları akar bir vaziyette yerine koyar.

Kadın keseyi almak için elini uzatınca, keseyi ıslak bir halde bulunca "Bu kese nasıl ıslandı?" diye hayretler içinde kalır. Hiçbir şeyden habersizce kocasına götürüp verir.

Bu durum karşısında Hayretler içinde kalan kocası da hemen tevbe edip salih bir müslüman olur.

Bundan sonra her işe başlarken ve bir şey yaparken Besmele çekmeye başlar.
 
Üst