CuMA NotLaRı/17-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/3

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Tevessül

Tevessül, bir şeyi vesile, aracı kılmak demektir. Vesile ise, kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anlamına gelir. Oysa “Bu zamanda İslam ve sün­nete mensub olanlar bilsin ki, birçok sebeplerden dolayı İslam'dan çık­maktadırlar. Bunlar bazı şeyhler, Ali b. Ebi Talib, Mesih hususundaki aşırılıklardır... Mesela, ey filan efendim bana yardım et, benim elimden tut, bana rızk ver... ve benzeri sözler. Bunların hepsi de şirktir ve sahibi­nin tövbe etmesini gerektirecek sapıklıktır. Tövbe ederse ne ala; aksı hal­de öldürülür... Kendisi ile ALLAH arasına, kendisine tevessül edeceği, onla­ra yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, icmaen küfre girmiştir.(Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecid, Kahire 1377/1957, s. 167.)

Vehhabilerin, bu görüşleriyle salih kişiler ve evliyayı kastettikleri açıktır. Onlara göre, “tasavvuf İslami olmayan bir bidattir... Tarikat ise, başkalarını istismar etmek için bir vasıta ve mürşidin kendisini vesile itti­haz ettirmesine bir yoldur... Mutasavvıfanın mükaşefe dedikleri şey ta­mamen asılsızdır. Başkalarının kendi yoluna intisab etmelerini istemesi ise, din içinde din ihdas etmektir.(Vehhabiler böyle söylemelerine rağmen, kendileri tam zıddı bir davranışı sergilemişlerdir. Nitekim "İbn Vehhab, ‘bir kimse Peygamber'e tevessül ederse kafir olur’, der. Kardeşi Şeyh Süleyman İbn Abdilvehhab, alim bir adamdı. Birgün kardeşine sordu: “Erkan-i İslam kaçtır?” O da, “beştir”, cevabını verdi. O da, “sen bunlara altıncısını ilave ediyorsun, sana tabi olmayı din erkanından sayıyorsun”, dedi. Bir diğeri ona “İslam'ın şartı müslümanları tekfir etmek değildir”, demişti. Bkz. Yusuf Ziya Yörukan, "Vehhabilik", İFD., 1953-1/61-63.)“ Onlara göre, “Müslümanlar arasında, velilerin hayatta iken de, ölümlerinden sonra da tasarruf sahibi oldukları­na inanıp himmetlerini dilemekte ve onlara tevessül etmekte olanlar var­dır. Kabirlerine gidip, kerametlerini delil göstererek dilekleri için yalvar­maktadırlar. Onların gavs, kutup, abdal, kırklar, yediler, üçler gibi merte­belere ayrıldıklarını ve bunlara nezretmek ve kurban kesmenin caiz oldu­ğunu söylemektedirler. Bu sözler tam anlamıyla ifrattır. Bu söylerde ebedi helak oluş ve azab vardır... Bunlar Kitab, imamların akideleri ve ümmetin icmaina muhaliftir. Kur’an-ı Kerim'de, “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra Peygamber’den ayrılıp inananların yolundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisa, 115) buyurulur. Evliyanın hayatlarında ve Ölümlerinden sonra ta­sarruflarının bulunduğu hakkındaki sözleri de, Yüce ALLAH’ın “Göklerin ve yerin hükümranlığı ALLAH’ındır. ALLAH her şeye. kadirdir.” (Al-i İmran, 189) aye­tini reddeder; çünkü ALLAH, yaratma, tedbir, tasarruf, takdir hususunda, tekdir... O halde ALLAH’tan başkasına yalvarmak küfürdür, şirktir ve sapıklıktır(Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecid, Kahire 1377/1957, s. 168-172.).

Vehhabilerin büyük imamlarından meşhur İbni Teymiye ve İbni Kayyıme'l-Cevzi gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabi gibi büyük evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya Ehl-i Sünnetin mezhebini Şiilere karşı Hazret-i Ebu Bekir'in Hazret-i Ali'den faziletini müdafaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali'nin kıymetini çok düşürüyorlar. Harika faziletlerini adileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabi gibi çok evliyayı inkar ve tekfir ediyorlar.

Muhammed b. Abdilvehhab’in şefaat ve tevessül konusunda da, Ehl-i Sünnet’in anlayışından farklı bir anlayışa sahip olduğu açıktır. Şöyle ki, Ehl-i Sünnet, şefaatin elbette ALLAH’a ait ve ancak O’nun izni ile olaca­ğına Hz. Peygamber’in büyük ve küçük günah işlemiş mü'minlere şefaa­tinin hak olduğuna inanır ve şefaat, Kitab, Sünnet ve icma ile sabittir, der.

Ayrıca Vehabilerin, tevessülü ibadet şeklinde anlayarak karşı çık­maları da yanlıştır; çünkü ibadet, ALLAH’a tarifsiz bir inanç ile boyun eğ­mek, kulluk etmektir. Tevessül ise, bir şeye yaklaşmak, aracı kılmaktır. Görülüyor ki tevessülde, kesinlikle ubudiyyet, yani kulluk bulunmamakta ve belki samimi bir hürmet söz konusudur. Bu hususta ashabın Resulullah’a tevessülü, bizzat O’nun başkaları için ALLAH’a tevessülü ve vefatlarından sonra da O’nun ve salih kişilerin aracı kılınması, Ehl-i Sünnet’in tamamen benimsediği ve üstelik bütünüyle Kur’an’ın ruhuna uygun bir davranıştır(Örnekler için bkz. Abdülkerim Polat, Teymiyyecilik-Vehhabilik, İstanbul 1977, 56 vd., 109 vd..).

Tasavvuf hakkındaki gayr-i ciddi ve mesnetsiz iddialarına gelince... Tasavvuf için burada uzun açıklamalara ihtiyaç hissetmiyoruz; çünkü tasavvuf, her şeyden önce İslam’ın özü ve ruhu demektir, özsüz ve ruh­suz din olmayacağına göre, İslam'da tasavvufun olması fevkalade tabiidir. Kaldı ki mutasavvıflar, bu öz ve ruhun izahını yapmaktan başka bir gaye­yi benimsememişlerdir. Onların bütün hedefi Kur’an ve Sünnet’in, nefsani arzulara göre değil, ilahi iradeye göre izahı ve yaşanmasıdır. ALLAH’ı görüyormuşçasına ibadet etmek ve O’na bağlanmak, aslında, İslam’ın tam anlamıyla içinde olmak demektir. Bu bakımdan, Vehhabilerin, tasavvufun İslami olmadığı yolundaki sözleri, baştan sona batıldır. Tasavvufun İslami olmadığını söyleyebilmek, her şeyden önce İslam’ın, yani Kur’an ve Sün­netin “künhüne” nüfuz edememek ve bunları, vazgeçilmez hayat unsurla­rı olarak bünyeleştiremeyip iğreti mal gibi görmek demektir. Tasavvuf, insanı Kur’an ve Sünnet’in temet hedefi içinde en iyi, en güzel ve en mü­kemmel şekilde anlamış ve böylece onun, ALLAH’la, kendi kendisi ve diğer insanlara münasebetini fevkalade yüksek bir seviyeye yükseltmiştir. İlim­lerin medresesiz düşünülemeyişi gibi, tasavvufun da tekkesiz düşünülmesi mümkün değildir. Bu bakımdan dinin yayılışında ve özellikle bizim tari­himiz açısından, Anadolu’nun İslamlaşmasında mutasavvıfların ve tekke­lerin gördükleri büyük hizmeti hiç kimse görmezlikten gelemez. San’at, musiki, edebiyat, ahlak, cesaret, doğruluk hususunda en mükemmel ör­nekleri sunan tekke, aynı zamanda “halka hizmet Hakka hizmet demek­tir” anlayışını kitlelere cömertçe sunmuş ve İslam’ı yaşanan ve yaşayan bir ahlak ve nizam halinde teşahhus ettirmiştir. Bütün müesseselerimiz gibi, tasavvuf ve tekkenin de, içinde yaşadığı cemiyetin şartlarından tecrit edilmesi elbette düşünülemezdi. Cemiyetin diğer müesseselerinde görülen duraklama, gerileme ve hatta çöküş, tekkelerde de görülmüş; bir zamanla­rın bu canlı ve şuurlu kuruluşları, cehalet ve ataletin pençesine düşmüşÂ­tür. Bir müessesenin belli bir devresindeki hatalı tatbikata takılarak, onu bütünüyle kötülemeye kalkışmak, ancak cehaletin ve hatta bu muhteşem kuruluştan korkunun bir tezahürü değil de nedir? Aslolan İnsanın daim ALLAH’ın huzurunda olduğunun şuuruna ermesidir; bunun pratiğini veren de tasavvuftur, tekkedir.

Burada tasavvuf, tekkeler ve velilerin, Vehhabiler karşısında savun­malarını yapacak değiliz; çünkü onların, büyük geçmişleri ile buna kesin­likle ihtiyaçları yoktur. Onlar, başkaları ne derlerse desinler, “Sen de sabah-aksam Rablerinin rızasını isteyerek O’na yalvarmakla beraber sakın (onlarla birlikte bulunmağa candan sabret). Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Kalbine bizi anmayı unutturduğumuz ve işinde aşın giderek heva ve hevesine uyan kimseye uyma” (Kehf, 28) emrince, kendilerini ALLAH’a, şeklen değil, asıllarıyla, yani kalben bağlamanın yüceliğine ermiş bahtiyarlar kafilesidir.



3. Bid’at:

İbn Abdilvehhab, bid’at konusunda tamamen İbn Teymiye’ye uyar ve hatta ondan da aşırı gider. Ona göre, “ALLAH’ın Kitabı ve Resulü’nün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel'undur ve ortaya koyduğu şey de reddedilir.” Nitekim “Sahih hadislere göre Resulullah (s.a.s.) da, ‘Her yenilik bid’attir ve her bid’at sapıklıktır’ bu­yurmuştur” diyen Muhammed İbn Abdilvehhab, bu hususta Ahmed b. Hanbel’in şöyle söylediğini nakleder: “(Hadisleri) Senetlerini ve sıhhatini bildikleri halde Sufyan es-Sevri (v. 161/777)’nin görüşlerine uyan topluluklara doğrusu şaşıyorum. Oysa Yüce ALLAH şöyle buyuruyor: “...O’nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar” (Nur, 63). Muhammed İbn Abdilvehhab devamla, “Fitnenin ne olduğunu biliyor musun? Fitne, şirktir” der(Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecid, Kahire 1377/1957, s. 385-387.).

İbn Abdilvdıhab’ın torunu Abdurrahman b. Hasan, Ahmed ibn Hanbel’den rivayet olunan bu görüşün açıklamasında ayrıca, İbn Abbas’ı delil göstererek, “ALLAH’ın sözüne uymayan ve Nebi (s.a.s.)'den başkasını ileri süren bizden değildir” der. Onlara göre Kitab ve Sünnet'te olmayan her şey, yani bid’atler, sa­pıklık alametidir. Ayrıca “akaid konusunda kelamcıların, helal ve haram konusunda fakihlerin sözleri delil olamaz.”

İbn Abdilvehhab’ın en korkunç ve hatta şirk olarak gördüğü bid’atlerin başında mezarlar, türbeler ve bunların ziyaretleri gelir. Onların bu hususta ne derece haşin oldukları, daha Uyeyne'de Zeyd b. el-Hattab’ın mezarını yıkışlarında görülmektedir. Bu yüzdendir ki onlara, bir kısım yazarlarca “Mabed Yıkıcıları” adı bile verilmiştir(Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Siyasi ve İtikadi Mezhepler Tarihi, çev. E. Ruhi Fığlalı – Osman Eskicioğlu, İstanbul 1970, s. 282.). Nitekim Dr. A. Vehbi Ecer, Vehhabilik cereyanına hayranlık duyan Ahmed Emin'den bu konuda şu nakilde bulunur(Ahmet Emin, Zu’amau’l-Islah fi Asrı’l-Hadis, Beyrut ts., s. 19-20; A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhabi Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 81.): “Müslümanların Vehhabilere nefretini ge­rektiren bir husus vardır. O da Vehhabilerin istila ettikleri bir ülkede fikir­lerini zorla yerleştirmeye çalışmaları. İnsanların davetlerine inanmalarını beklemeleridir. Mekke’ye girdiklerinde eserle ilgili birçok kubbeler (türbe­ler) yıktılar: Hz. Hatice’nin türbesi, Peygamberimizin ve Hz. Ebu Bekir’in doğduğu evlerin kubbeleri, bunların yıktığı kubbelerin başında gelir. Me­dine’ye girdiklerinde ise, ALLAH Rasulü’nün kabri üzerinde bulunan birçok ziynet ve süsleri kaldırdılar. Bütün bu davranışlar, Müslümanların gazabı­na ve onların şefkatlerinin yaralanmasına sebep oldu. İnsanlardan bazısı, tarihi eserlerin kaybolmasına üzüldü... Bazıları İslami şefkatin sembolü olan Peygamber’in mezarının süslerinin yok oluşu için üzüldü. Böylece Müslümanların gazabını gerektiren sebepler değişti.”

İbn Abdülvehhab’ın mezarlarla ilgili görüşleri, tamamen İbn Teymiye'den gelmektedir. Onlar, Hz. Peygamber’in, “Şu üç mescidden başkası için (sevap umarak) yolculuğa çıkılmaz: Mescid-i Haram, şu be­nim mescidim ve Mescid-i Aksa”; “ALLAH, Yahudilere ve Hıristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin mezarlarını mabed yaptılar.”; “ALLAHım! Mezarımı ibadet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabirleri­ni mescid ittihaz edenlere, ALLAH’ın azabı çok şiddetli olur” mealindeki daha birçok hadisini delil getirerek, mezarlarda ibadet edilmesini şirkle aynı seviyede görmüşlerdir. Hatta onlara göre, İbn Teymiye’nin görüşleri istikametinde, şirk koşmak için olmasa bile, mezarda namaz kılmak, ALLAH ve Resulü’ne isyan etmek, dine karşı gelmektir ve bunlar en büyük şirk, en korkunç bid’attir(Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecid, 299 vd..). Ayrıca Hz. Peygamber’in “Evlerinizi mezarlık haline getirmeyin; kabrimi bayram yeri kılmayın. Bana salavat getirin; çünkü salavatınız nerede olursanız olunuz bana erişir” hadisine göre, sevab umarak Hz. Peygamber’in kabrini daha ziyaret edip orada ibadette bulunmak yasaktır; şirke vesile olur. Mezar ziyareti, aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabilir; çünkü puta tapıcılık mezar ziyaretinden çıktığı gibi, Yahudi ve Hıristiyanlar da sırf bu yüzden sapılmışlardır. Mezarlar üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak ve saire de şirk ve ilhada vesile olan en kötü fiillerdir. Bu sebepten mezar ziyareti ve türbe yapımı, ne şekilde olursa olsun, kesinlikle yasaklanmalıdır. Böylece ölülere niyaz, tevessül, müneccimlere, kabirlere ve falcılara inanmak tamamen bid’attir.

Peygamber’in hatırasını ta'ziz, hırka-i şerif, sakal-ı şerif ziyaretleri, bir bakıma ALLAH’tan başkasına tapmaktır; dolayı­sıyla şirktir. Delail-i Hayrat okumak yasaktır; çünkü bu, Peygamber’e iba­det mahiyetindedir. Hz. Peygamber’e salatü selam getirilir; ancak bunu bir ibadet haline getirmemek, “Seyyiduna ve Mevlana” dememek şarttır. Bu sebepten makam ile ezan okumak, Ramazan, Cuma ve kandil gecele­rinde, ezandan önce veya sonra tesbih çekmek ve dua etmek de bid’attir.

Vehhabiler, bid’attir diye birçok mübah olan şeylere hücum etmişÂ­ler, yasaklamışlardır. Mesela mevlid toplantıları bunlardan biridir. Buna göre mevlid okumak, okutmak, sünnet ve nafile namazları kılmak da Vehhabilerin yasakladıkları şeyler arasındadır(A. Vehbi Ecer, Osmanlı Tarihinde Vehhabi Hareketi, Doktora Tezi, Ankara 1976, s. 88.).

Nazar değmemesi için nazar boncuğa taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzer şeyleri kutlu saymak, ALLAH’tan başkası için kurban kesmek, ALLAH’tan başkası için adak adamak, belanın, hastalığın yok ol­ması, güzel görünmek vesaire için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, sihir, büyü, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, salih kişi­lere, evliyaya saygı gösterip ALLAH’tan başkasından niyaz, dua ve yardım dilemek bid’attir, şirktir.

Vehhabilere göre, ALLAH’a şirk koşmanın gizli ve manevi olanı da vardır. Riya olarak namaz kılmak, sofuluk etmek bu nevidendir; çünkü bu işler, ALLAH’tan başkasına gösteriş için yapılmaktadır. Bir kimsenin salih adam gibi görünerek menfaat sağlaması da şirktir. Dehre, havaya, rüzga­ra sövmek şirktir.

Camilerin süslenmesi kubbe ve minare yapılması, Hz. Peygamber zamanında olmadığı için bid’attır. Ayrıca namazların yalnız kılınması da yasaklanmıştır. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. “Namazı terk eden kimse kafirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürted) hük­mü verilir.(Ahmed b. Nasır en-Necdi, el-Fevakihu’l-Azab fi’r-Reddi ala men lem Yahkum bi’s-Sünneti ve’l-Kitab (el-Hediyyetu’s-Sunniyye içinde), s. 66’dan naklen A. Vehbi Ecer, a.e., s. 86.)” Namazın cemaatle kılınması mecburidir.“ “Meşru bir özrü olmaksızın cemaatle namaz kılmayıp münferiden namaz kılanların Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ten hariç Şiilere teşbih olunması, şiddetle kötülenme­si ve suçlanması” ve cami imamlarının, namazların sonunda cemaatın teker teker yoklamasını yapıp ihmalde bulunanlara, üçüncü defa tekerrürü halinde ta'zir cezasının verilmesi, Vehhabilerin davranışları arasındadır.

Tütün ve kahve içmek İbn Abdüvehhab’a göre çirkin ve kötü şey­lerdendir. Sigara ağzın tadını bozar, çirkin koku sebebiyle soğan ve sarım­sağa benzer, üstelik insana da zararlıdır ve hiçbir faydası yoktur. Bu sebepten sigara veya nargile içenlere, sarhoşluk için olduğu gibi kırk değ­nek vurulur. Ancak Vehhabilerin bugün tütün ve nargile konusundaki yasağı sürdüremedikleri görülmektedir.

Vehhabilere göre, bir başka bid’at de delillerle ilgilidir. Onlara göre kesin delil Kur’an'dır. Kütüb-ü Sitte denen altı hadis kitabındaki dirayet ve rivayet yönünden sabit olan hadisler de delil olur. Şiilerin, kelamcıların, mutasavvıfların, ahlakçıların dayandıkları hadisler mutlak surette mevzu­dur, delil olamaz. Kur’an ve hadise dayanan icma ve ictihad muteberdir; başkası geçerli olmaz. Aklın delil olması söz konusu değildir. Kur’an ve Sünnet zahiri anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu manada müteşabihler de delildir; ancak zahiri ile ele alınır, ona göre manalandırılır. Bu işte aklı ve te'vili işe karıştırmak bid’attir, küfürdür.

ALLAH’ın zatı ve sıfatlan ile ilgili Kur’an-ı Kerim'de geçen ayetler, Vehhabilere göre, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister müteşabih olsun, zahirlerine göre manalandırılmalıdır. Ümmet’in selefi, ALLAH’ın zat ve sıfatlarını bildiren müteşabihleri te'vile yanaşmamışlar ve onlar ALLAH’ın Kendini vasfettiği ve Resulü’nün de O’nu sıfatlandırdığı vasıfların varlığını temsil ve ta'tile yanaşmaksızın kabul etmişlerdir. Te'vil bid’at ehlinin işidir. İbn Abdilvehhab’ın, ALLAH’ın zatı ve sıfatları konusunda Ahmed İbn Hanbel’i taklid ettiği aşikardır. Müteşabihlerin ve ALLAH’ın sıfatlarının, zahir manalarıyla olduğu gibi kabul edilmesi, ALLAH’ı cisimlen­dirmek demektir. Ehl-i Sünnet bilginleri, bu hususta ALLAH’ın sonradan olanlara benzemediğini ve dolayısıyla ALLAH’ın sıfatlarıyla ilgili müteşabih hükümlerin te'vil edilmesinin, ALLAH’ı teşbih, tecsim ve ta'tilden tenzih için caiz ve hatta zaruri olduğunda birleşmişlerdir(Örnekleri için bkz. Sayın Dalkıran, Aklın Büyük Yanılgısı Tanrılaştırma, İstanbul 1995.).

Görüldüğü gibi, Vehhabilerin şirk olarak gördükleri bid’atlerden çoğu, aslında göreneklerden kaynaklanan ve dinin aslı ile ilgileri bulun­mayan davranışlardır. Bunların, insanların psikolojik dünyalarının tabii bir tezahürü olarak görülmeleri gerekir. Öte yandan Vehhabilerin mezar zi­yaretine karşı çıkmaları, tamamen dayanaksızdır; çünkü Resülullah (s.a.s.), kabir ziyaretlerinde bulunduğu gibi, ashab ve selef de, İslam’ın başlangı­cından günümüze kadar kabirleri ziyaret etmişler ve ta'zimde bulunmuşÂ­lardır. Elbette kabirleri tapınılacak makam haline getirmek haramdır. An­cak unutulmamalıdır ki, İslam'da “ameller niyetlere göredir.” Hiç kimsenin bir kabri ziyareti sırasında duyduğu huşu ve ta'zimi, şirk olarak değerlendir­meye hakkı olmaması gerekir; çünkü ziyaret, İslam'da, ALLAH adına yapılan bir iştir ve mü'minler de kime taptıklarını bilirler, vasıta ile gayeyi birbiri­ne karıştırmayacak derecede iman salabetine sahiptirler. Hasılı dine ve imana, mü'minlerin masum davranışlarına onların gözüyle bakmak, her şeyden önce Kur’an ve Sünnet’in esas aldığı gayeyi anlamamak ve insanlı­ğın dini olan İslam’ı basit bir kabile dini haline sokmaktan başka ne ile izah olunabilir?
 

[TB] Benzer konular

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: CuMA NotLaRı/17-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/3

:)

tekrar güncelleme ihtiyacı hissettiğim konulardan biriydi...
 
Üst