CuMA NotLaRı/16-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/2

MiM

Admin
Yönetici
Membership
Görüşleri:
Geçen hafta verdiğimiz umumi bilgilerin arkasından bu haftadan itibaren de bir kaç hafta sürecek olan vehhabiliğin görüşleri yer alacaktır.
1. Tevhid

Vehhabilik inancını tesis eden Muhammed b. Abdilvehhab’ın gö­rüşlerinin temelini tevhid anlayışı teşkil eder. Şirk, bid’at, şefaat ve benzeri görüşlerinin hepsi de tevhide dayanmaktadır.

Ehl-i Sünnet kelamcılarının büyük çoğunluğuna göre “tevhid”, ALLAH’ın zatı, sıfatları ve fiilleri yönünden birlenmesi; O’nun her hususta eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması demektir.

Yüce ALLAH, Kur’an-ı Kerim'de şöyle buyurur: “ALLAH, Kendisine ortak koşmayı ebette bağışlamaz; bundan başkasını dilediğine bağışlar. “ (Nisa: 4/48). “Muhammed’e, yüzünü doğuya yöneltmiş alarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma; ALLAH’tan başkasına fayda da zarar da veremeyecek olan şeylere yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz zalimlerden olursun, denildi, ALLAH sana bir sıkıntı verirse, onu O’ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse, O’nun nimetini engelleyecek yoktur...” (Yunus: 10/105-107).

Ayrıca Resulullah (s.a.s.), bir hadislerinde, “LailaheillALLAH diyen ve ALLAH’tan başka ibadet olunacak şeyleri inkar eden kimsenin malı ve kanı haramdır; onun hesabı da ALLAH’a aittir” buyurur.

Bu ayet ve hadisler, tevhidin, ALLAH’ın birliğini tanımak, inanmak ve ikrar demek olduğunu göstermektedir. Oysa Muhammed b. Abdilvehhab, “Lailaheillallah"ı yalnızca telaffuz etmeyi kişinin mal ve kanı için yeterli bir koruyucu olarak görmemekte, aksine lafzı ile birlikte anlamını bilme­nin, ikrar etmenin, ortağı bulunmayan tek ALLAH’a ibadet etmenin, ALLAH’tan başka ibadet olunacak şeyleri tanımadıkça, bu hadisin insanın malı ve kanı için koruyucu olamayacağını söyler(Abdurrahman b. Hasan, Fethu’l-Mecid, Kahire 1377/1957, s. 115.). Ona göre tevhid, kalple, lisanla ve amelle olmalıdır. Bunlardan birisi eksik olursa, insan Müslüman sayılmaz.(Muhammed b. Abdilvehhab, Keşfu’ş-Şububat, 43.)"

O, bu hususta Cahiliyye devri Arapları’nın davranışlarını misal gös­terir ve “Resulullah (s.a.s.)’ın kendileriyle savaştığı müşrikler de ALLAH’ın birliğine inanıyorlardı... Bunlardan bazılarının gece gündüz ALLAH’a dua ettiklerini ve bazılarının ALLAH’a yakınlık veya şefaat niyetiyle meleklere, Lat gibi iyi insanlara veya Hz. İsa gibi peygamberlere dua edip onlardan bir şeyler istediklerini” söyler(Muhammed b. Abdilvehhab, Keşfu’ş-Şububat, 4-5.). İbn Abdilvehhab için, Cahiliyye devri Arapları’nın şirki, bugünkülerin şirkinden daha hafiftir. Bu konuda der ki: “İlk müşrikler, yalnız boş ve kaygısız oldukları zaman şirk koşarlar; me­leklere, evliyaya ve putlara iltica ederlerdi. Şiddet ve sıkıntı anında ise, yalnız ALLAH’a ihlasla yönelirler; içreklerini O’ndan isterlerdi. ALLAH buyu­rur:
"Denizde bir sıkıntıya düştüğünüz zaman, ALLAH’tan başka yalvardıklarınız, kaybolup gider; fakat O, sizi karaya çıkararak kurtarınca yüz çevirirsiniz; Zaten insan pek nankördür.” (İsra, 67).
"De ki: Üzerinize ALLAH’ın azabı gelse veya kıyamet saati size gelip çatsa, ALLAH’tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru iseniz Bana bildirin. Hayır, sadece ALLAH’a yalvarırsınız. 0 dilerse, yalvardığınız şeyi giderir; siz de O’na koştuğunuz ortakları unutursunuz.” (En’am, 40-41).

ALLAH’ın Kur’an-ı Kerim'de açıkladığı bu mes'eleyi, yani Resulullah’ın harp ilan ettiği müşriklerin boş zamanlarında ALLAH’tan başÂ­kasına iltica ettiklerini, şiddet ve sıkıntı anlarında ise efendilerini unutarak yalnız ALLAH’a yöneldiklerini ve O’na şirk koşmadıklarını anlayan kimse, zamanımızdaki şirkle eskilerin şirki arasındaki farkı da anlamış olur... İlk zaman müşrikleri ALLAH’la beraber ALLAH’a itaat eden, O’nun emrine bo­yun eğen peygamberlere, evliyaya, meleklere ya da taşlara ve ağaçlara iltica ederlerdi. Bunların hiçbirisi ALLAH’a karşı gelmez. Zamanımız İnsanları ise, ALLAH’la beraber fasıkların en şiddetlilerine iltica ederler, onları yücel­tirler. Bunlar, haddi aşanlar, zina yapanlar, hırsızlık edenler, namazı kıl­mayanlar ve benzeri kimselerdir. Salih insana yahut taş ve ağaç gibi ALLAH’a karşı gelmeyene iltica etmek, fasıklığı, bozgunculuğu apaçık görülen kimseye iltica etmekten daha hafiftir.(Muhammed b. Abdilvehhab, Keşfu’ş-Şububat, 27-29.)”

İbn Abdilvehhab’a göre tevhid üçe ayrılır: “İlki Tanrı’nın isim ve sı­fatlarında birliktir; diğeri Rabblıkta tevhid (Tevhidu'r-Rububiyet)'dir ki, ALLAH’ın her şeyin Rabbi ve maliki olduğunu bilmek ve ikrar etmekten ibarettir. Diğer üçüncüsü ise, “Tevhidu'l-Uluhiyettir.” Muhammed b. Abdüvehhab’ın anlattığına göre bu çeşit tevhidden maksat, kulların fiilleri ile ALLAH’ın birlenmesidir. Bu, kulun açık ve gizli söz ve eylemlerine taal­luk eder. Tevhidu'l-Uluhiyet, ortağı olmayan ALLAH’tan başkasına dua ve recada bulunmamak, başkasından medet ummamak, büyük bir melek ve bir Peygamber için bile kurban kesmemektir. ALLAH’tan başkasından yar­dım isteyen, ALLAH’tan başkası için kurban kesen ve nezreden kimse kafir­dir.”

Buna göre ALLAH’ın emirleri ve Peygamberi’nin Sünnet’i dışında emir ve yasak tanımayarak, Peygamber devrinde olmayan her şeyi (bid’at) ve tevessülü terk ederek ALLAH’ı birlemeye Tevhid-i Ameli denir. İman ile küfrü ayırt eden ameli tevhiddir. Bu tevhidi yerine getirmeyen, yani ALLAH’a ortak koşan, tazim ve ibadeti yalnızca ALLAH’a tahsis etmeyen, yardım ve mededi ALLAH’tan istemeyen, O’nun haram kıldığından sakınmayan kimse kafir ve bu gibilerin malları ve canları helaldir ve “hakiki muvahhidlerin, bu müşriklerin üzerine hücum ile bunları katil ve mallarını yağ­ma etmeleri helaldir.”

Böylece İbn Abdilvehhab, bu mes'eledeki sert ve katı tutumuyla Haricileri taklid etmiş olmaktadır. Bilindiği gibi Hariciler de, Vehhabiler gibi, amel’i imana dahil sayarak namaz, oruç, hac ve benzeri emirleri yeri­ne getirmemeyi küfür kabul ederler. 20 Mayıs 1802 (17 Muharrem 1217) tarihli Hatt-ı Hümayunda özetlendiğine göre Vehhabiler amelin imanın bir parçası olduğu hususunda İbn Teymiye’ye uyarlar ve onlara göre farz olanları tembellikle veya inkar için terk eden kimse kafirdir, mal ve kanla­rı helaldir. Nitekim Vehhabiler, amelin imanın bir parçası olduğuna inandıkları için, farzlardan birini terk eden kimseyi dinden çıkmış olarak görmüşler ve kendilerinden olmayan kendileri gibi davranmayan Müslümanları müşrik saymışlar, dolayısıyla malları ve canlarının kendileri için helal olduğunu kabul etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet, “tevhid"i, İbn Abdilvehhab’ın anladığı şekilde fevka­lade dar kalıplar içinde ele almamış ve onun gibi keyfi yorumlara gitme­miştir. Bu anlayışıyla o, Ehl-i Sünnet'ten uzaklaşmış olmaktadır. O kadar ki, “...amelde ve itikadda Hanbeliyiz...” dedikleri halde, Ahmed İbn Hanbel'den de ileri gitmişlerdir. Nitekim Ahmed İbn Hanbel'e göre iman, hem söz hem de ameldir, iman iyi amellerle artar, kötü amellerle eksilir. İnsan, kötü amellerle imandan çıkar; ama tövbe edince yine imana döner, ALLAH’a şirk koşan, farzlardan birini inkar eden kimse İslam'dan çıkar. Tembellik sebebiyle, farzlardan birini terkeden kimse ile ihmal eden kimsenin durumu, ALLAH’a kalmıştır; O, dilerse bağışlar, dilerse azab eder. İbn Hanbel'e göre, iman, kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla ameldir. İslam ise, tasdik ve ikrardan ibarettir. Bu sebepten ALLAH’a şirk koşmamak, Kur’an ve Sünnet'te sabit bir emri inkar etmemek şartıyla, amelde bir ihmal olursa İslam'dan çıkılmış olmaz. Küfür ise şirk ve in­kardır(Muhammed Ebu Zehra, İslam'da Fıkbi Mezhepler Tarihi, çev. Doç. Dr. AbdülkadirŞener (Ankara 1968), 3/221.). Oysa İbn Abdilvehhab ve dolayısıyla Vehhabiler, ameli yerine getirmeyeni imansızlıkla vasıflandırmakta ve böylece Müslümanların cumhurunun görüşlerinden uzaklaşmış olmaktadırlar.

2. Şefaat

Şefaat, birinin bağışlanmasına delalet etme anlamına gelir. İbn Abdilvehhab, şefaat konusundaki görüşlerinde İbn Teymiye’yi takib eder ve delil olarak Kur’an-ı Kerim’in şu ayetlerini gösterir:

"Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. O’ndan başka bir dost ve aracı (şefi') yoktur..” (En’am, 51).

"O’nun izni olmadan katında şefaat edecek olan kimdir?” (Bakara, 255).
"ALLAH katında, kendisine izin verilenden başka kimse şefaat edemez...” (Sebe', 23).

"De ki: Bütün şefaat ALLAH’ın iznine bağlıdır...” (Zümer, 44).
"ALLAH dilediğine ve hoşnud olduğuna izin vermedikçe göklerde bulunan nice meleklerin şefaati bir şeye yaramaz.” (Necm, 26).

Ehl-i Sünnet mezheplerinin hepsi de, şefaatin ALLAH’a ait ve ALLAH’ın izniyle olacağını söylerler. Bunun böyle olması da tabiidir; çünkü O, her şeyin Sahibidir, Malikidir, Dileyenidir. Ancak yine Ehl-i Sünnet, Hz. Pey­gamber ve salih kulların şefaat haklarının bulunduğunu da kabul eder. Gerçi İbn Abdilvehhab da, Hz. Peygamberin şefaatinin bulunduğunu kabul eder ve O’nun şefaatini beklediğini söyledikten sonra, “Fakat şefaa­tin hepsi aslında ALLAH’ındır” der ve şöyle devam eder: “Şu halde, şefaati ALLAH’tan iste ve şöyle de ‘ALLAHım beni onun şefaatinden mahrum et­me... ALLAHım, onu bana şefaatçi kıl...’ Eğer, Hz. Peygamber’e şefaat izni verilmiştir; ben de ondan ALLAH’ın kendisine verdiğinden istiyorum, derse şu cevabı ver: “ALLAH ona şefaati vermiş ve seni bundan nehyetmiştir. Zira buyurmuştur ki: ALLAH’la beraber kimseyi çağırmayım...” (Cin, 18). Şayet Peygamberi’ni sana şefaatçi kılmasını istiyorsan, O’na itaat et ve emrine uy. Yine peygamberlerden başka, mesela meleklere, velilere, küçük iken vefat eden çocuklara şefaat izni verilmiştir. Bu durumda sen, ALLAH onlara şefaat izni vermiştir; ben onu onlardan isterim, diyebilir misin? Şayet evet dersen; ALLAH’ın Kitabı’nda zikrettiği iyi insanlara ibadet mefhumuna dönmüş olursun. Hayır, dersen, ALLAH, şefaat iznini (asıl metinde izin ke­limesi yoktur) ona vermiştir; ben de ALLAH’ın kendisine verdiğinden istiyorum, şeklindeki sözünü çürütmüş olursun.(Muhammed b. Abdilvehhab, Keşfu’ş-Şububat, 20-21.)"

Ona göre, “Cenab-ı ALLAH da müşriklerin ALLAH’ın varlığına inandık­larını; fakat meleklere, peygamberlere, velilelere sarılıp, işte bunlar ALLAH nezdinde bizim şefaatçimiz, diyerek küfre gittiklerini beyan eder... Şayet derlerse ki, kafirler doğrudan doğruya onlardan istiyorlar; halbuki biz, fayda ve zarar temin edenin, işleri idare edenin yalnız ALLAH olduğuna inanıyor, şahadet ediyoruz. Ve biz her şeyi yalnız kendisinden istiyoruz. Salih İnsanlar, hiçbir şey yapamazlar; fakat biz onlara yöneliyor ve şefaat­lerini ALLAH’tan bekliyoruz. Onlara de ki, bu, tıpatıp kafirlerin sözüdür.(Muhammed b. Abdilvehhab, Keşfu’ş-Şububat, 13-17.)”

Bu noktadan itibaren, İbn Abdilvehhab’a göre şefaatla bir arada mütalaa edilen tevessül konusu ortaya çıkar.


devam edecektir... (bi iznillah...)
 

[TB] Benzer konular

E

Edeb

Guest
Ynt: CuMA NotLaRı/16-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/2

şevkle bekliyoruz gerisini...

bu bilgiler için Allah razı olsun
 

...Tefekkür...

Hüznüm yüreðime dokunan dûamýn sûkûtudur...
Ynt: CuMA NotLaRı/16-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/2

Yine çok önemli bir konu ve bi okadar önem erz eden arşivlik bilgileri bizlere sunduğunuz için çok teşekkür ederim MiM Hocam...

İnşAALLAH karanlıktaki bilinç/sizliklere fener olur...Kaybolmuşlara aydınlık yol olur...Duasıyla...

Emeğinize sağlık Hocam .RABBİM razı olsun ebeden, daima...
 

MiM

Admin
Yönetici
Membership
Ynt: CuMA NotLaRı/16-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/2

Edeb' Alıntı:
şevkle bekliyoruz gerisini...

bu bilgiler için ALLAH razı olsun
neden geç kalıyorum bu kadar, bir teşekkürü yazmakta aklım almıyor. göremiyorum diyelim, hakkınızı helal edin.
Rabbim sizden de razı olsun sevgili edeb kardeşim, kusura bakmayın e mi?
 
Üst