CuMA NotLaRı/15-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/1

MiM

HiÇ
Yönetici
Tema üyesi
çok uzun bir süreden beridir ele almak, incelemek ve ülkemizi bir kanser virüsü gibi sarmalamaya çalışan bir ideolojiden bahsetmek istedim hep; ama kısmet olmadı bi türlü... zira çok uzun ve kökü derinlerde olan zor bir konuydu bu. duygusal davranarak haksızlık etmemek adına, çok titiz ve yorucu bir gayretin içinde oldum. bu vesileyle de uzun bir yazı dizisi oluştu. umarım sabırla okur, geleceğimizi adeta tehdit eden bu kökü derinlerde olan oluşumu tanımaya çalışırsızınz ki, bir çin atasözünde olduğu gibi pirincin içindeki pirince benzeyen taşlardan evlad-ü iyalinizi koruyabilesiniz. bu bahsettiğim ideolojinin adı: VEHHABİLİK!

Mezhep çalışmalarında önemli olan mezhebin görüşlerini artısı ve eksisi ile yansıtmaktır. Ne taraf olup sadece iyi taraflarını, ne de muhalif olup tamamen olumsuz taraflarını aktarmaktır. Vehhabilik ile ilgili bu yazıda da yapılan budur.
***
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahiret yurduna göç etmesinden sonra bir takım ihtilaflar zuhur etmiştir. Bu itilaflar ilk iki halife dönemlerinde yok denebilecek seviyede az iken, Hz. Osman’ın hilafetinin son altı yıllık döneminde artmaya başlamış, Hz. Ali döneminde iyice fazlalaşmıştır. Bunun ardında yatan pek çok neden bulunmaktadır. Bu yazımızda bunlardan söz edecek değiliz. Ancak Hz. Ali’nin zamanında zuhur eden ve ileride işi iyice olumsuz olarak ileri götüren Haricilik cereyanı ve düşüncesi, aradan uzun zaman geçtikten sonra farklı isimler altında tekrar canlandığı söylenilebilir. Kaldı ki, pek çok İslam mezhebi bir müddet yaşayıp kaybolduktan sonra, ileride ya farklı isimler altında ya da en kötü ihtimalle şahıslar bazında fikirlerini bir şekilde devam ettirmiştir. Haricilik düşüncesi de böyledir ve Vehhabilik genel görünüm olarak Hariciliğin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.
***
İki asır kadar önce Arap Yarımadası’nda Necd dolayların­da Muhammed b. Abdilvehhab (1115-1206) tarafından kurulan Vehhabilik, bugün Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer bazı İslam ülkelerinde taraftarları vardır.

Pek çok İslam mezhebinde olduğu gibi, “Vehhabi” ismi de kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından ve­rilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadırlar. Vehhabiliğe, Türk tarihinde “Haricilik” hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir. Zira, davranışlarındaki sertlik, gösterdikleri taassub ve kendi inanışlarında olmayanları küfürle suçlamak bakımlarından Vehhabilik ile Haricilik arasında benzerlik bulmak, tabii karşılanmaktadır.

Bununla birlikte Vehhabiler, kendilerine “Muvahhidun” derler ve kendilerini İbn Teymiye’nin açıkladığı şekilde Ahmed b. Hanbel’in mez­hebini devam ettiren Sünniler olarak görürler. Nitekim onlar, “Biz, itikadda Selef, amelde de Hanbeli mezhebindeniz. Esasen Ahmed b. Hanbel, itikad hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyye) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Binaenaleyh biz, amelde ve itikadda Hanbeliyiz; Vehhabi diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdilvehhab, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir” derler. Ancak bunların amelde ve itikadda yeni birtakım esaslar kabul ettiklerini, taassuptan kan dökecek derecede ifrata vardıkla­rını, fikir ve vicdan hürriyeti tanımadıklarını, birçok konuda Ahmed b. Hanbel ve İbn Teymiye'den ayrıldıklarını ileri sürenler de vardır. Bu ba­kımdan Vehhabiliği müstakil olarak ele alınmak durumunda­dır.

Neşet Çağatay, Vehhabilerin akıl, nakil ve amel konularında kendilerine örnek aldıklarını söyledikleri Selefiyye’nin, Ahmed b. Hanbel’in ve İbn Teymiyye’nin görüşlerini karşılaştırarak sonuçta Vehhabiliğin ayrı bir mezhep sayılması gerektiğini söyler. Çağatay, Vehhabilerin temel prensiplerini sayıp açıkladıktan sonra, bunların dışında bazı feri meselelerde de Ehl-i Sünnet’ten ayrıldıklarını dile getirir bunlar şunlardır: 1- Namazın cemaatla kılınması farzdır ve her müslüman beş vakit namazda camiye gelmek zorundadır. 2- Müslümanlığı ameli tevhid inancına göre yerine getirmeyenlere harp ilan edilir ve bu gibilerin kestikleri kurbanlar yenmez. 3- Zekat vergidir. Hükümetin vergi almadığı kazançlardan da zekat alınmalıdır. 4- Sigara ve nargile içenlere, içki içenlere olduğu gibi kırk değnek vurulur (Neşet Çağatay, “Vehhabilik”, İ.A., XIII, 264).
***
Buraya kadar yazdıklarımız genel bir görünüm, özet bir sunumdu. şimdi buyrun tarihçesinden başlayarak günümüze uzayan içimizde dal budak salmaya çalışan bu ideolojinin köklerini kuruluşundan günümüze izlerini sürerek görmeye çalışalım.
***
Tarihçe:

Mezhebin kurucusu Muhammed İbn Abdilvehhab, 1115/1703 tari­hinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir köy olan Uyeyne'de doğmuştur”. İlk tahsilini, Uyeyne kadısı olan babasının yanında tamamlayan İbn Abdilvehhab, daha sonra Mekke ve Medine'de okumuştur. Burada İbn Teymiye’nin fikirleri ile temasa gelmiş; oradan Basra’ya gitmiştir. Orada tevhid konusunda tartışmalarda bulunmuş ve dinin, doğrudan Kur’an ve Sünnet'ten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Daha sonra 1139/1726 yılında Riyad’ın kuzeyindeki Hureymila kasabasına gelmiştir. 1153/1740 yılında, babasının ölümü üzerine, orada “el-Emru bi'l-Ma'ruf ve’n-Nehyu ani'l-Munker” (iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama) prensibini ilan ederek bu fikri Necd bölgesine yayma faaliyetine girmiştir. Hureymila'dan tekrar Uyeyne’ye göçmüş; ve oranın emiri Osman b. Hamd b. Muammer ile dostluk kurmuştur. Hatta onu kendi görüşüne davet ederek, ihlasla ALLAH’ın dinine yardım ettiği takdirde ALLAH’ın onu Necd bölgesinin hakimi kılacağını söylemiştir. Daha sonra Emir Osman’a Der’iyye ile Uyeyne arasında küçük bir köy olan el-Cebile'de bulunan Zeyd b. el-Hattab (12/634)’ın mezarını, ALLAH ve Resulü’nün emirleri dışında türbe haline sokulduğu ve insanlar tarafından ziyaret edildiği; dolayısıyla türbelerin insanların dinden çıkmalarına sebep olduğu için yıkmayı teklif eder ve bu teklifi kabul edilerek oradaki mezar yıkılır ve hatta ağaçlar bile yok edilir. Böylece İbn Abdilvehhab Uyeyne’nin önem­li bir ismi haline gelir.

Ancak onun fikirlerim zorla kabule mecbur etmesi, halkı korku ve endişeye sevk eder ve Necd’in kuvvetli kabilelerinden biri olan Halid oğullarının reisi Süleyman b. Urey’ir’e müracaatla, duruma çare bulmasını isterler. O da Uyeyne emirinden onu öldürmesini veya sürmesini ister. Bunun üzerine İbn Abdilvehhab, Riyad’a çok yakın bir yer olan Der’iyye’ye gelir. Orada emir Muhammed b. Suud'la anlaşır ve böylece Vehhabi devletinin temelleri atılmış olur (1157/1744). Bu birleşme ile Muhammed b. Abdilvehhab fikirlerini müdafaa ve yaymak için sağlam bir maddi güç ve destek, Muhammed b. Suud da bu fikirlerin doğuracağı imkanla kendi nüfuz bölgesini genişletmek ve hakimiyetini arttırarak Arap Yarımadası’na sahip olmak için iyi bir fırsat elde etmiş olur.

İbn Abdilvehhab, Der’iyye'de “Kitabu't-Tevhid” adlı kitabındaki gö­rüşleri yaymaya, insanları şirk ve bid’atlerden kurtularak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde durdu. O, insanların dalale­te düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve malların kendine inanan muvahhidlere helal olduğunu ilan etti.

Bütün bu tedbirler zaten bu nevi işlere müsait olan Necd bölgesi halkına pek cazip gelmişti. Nitekim Necd bölgesi, Hz. Peygamber (s.a.s) devrinde Müslüman olmakla birlikte, çok önceleri Yemen ve Aden, İran ve Hind, Irak ve Şam’ın tesiri altında çeşit­li akidelere sahne olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra Müseylemetü'l-Kezzab, Secah, Tuleyha ve Esvedu'l-Ansi gibi yalancı peygamberler yine bu bölgede çıkmıştı. Sonraki dönemlerde muhalif is­yancı gruplar burada görülmüştü. Kısaca isyankar ruhlu ve yağmacılığa mütemayil idiler ve cehalet yaygın idi. İşte bu anlayıştaki bölge halkına, İbn Abdilvehhab’ın ganimet vaadeden fikirleri cazib gelmişti. Öyle ya, bir müddet evvel, saldırganlık ve yağmacılıkla elde edilen ganimet, bu defa İbn Abdilvehhab’ın “Tevhid dinini” yaymak için cihad adına kudsiyet kazanıyor ve meşrulaşıyordu. Böylece bu yeni görüşleri kabul etmeyenler kılıçtan geçiriliyor ve malları, beşte bir ganimet hukukuna göre devlete ayrıldıktan sonra, kalanı savaşanlar arasında taksim ediliyordu. Bize göre bu husus, İbn Abdilvehhab’ın görüşlerinin çölde revaç bulup taraftar kazanmasının önemli sebeplerinden biri oldu.

Konuyla ilgili işin şu yönüne de dikkat etmek gerekiyor: Vehhabi meselesinin kökü derindir. Sahabe dönemine kadar gider. Hazret-i Ali (r.a.), Vehhabilerin ecdadından ve çoğunluğu Necid halkından olan Haricilerle savaşmıştı. Nehrivan'da onlardan pek çoğunu öldürmüştü. Bu durum onları derinden derine yaralamış ve Hz. Ali'nin faziletlerini inkarla ona düşman olmuşlardı. Hazret-i Ali (r.a.) “Şah-ı Velayet - Velilerin şahı” ünvanını kazandığı ve tarikatların çoğunluğu ona bağlanması cihetinden, tarihte Hariciler ve şimdi ise Haricilerin bayraktarı olan Vehhabiler, ileride söz edileceği gibi velayeti inkar etmişlerdi.

Müseylime-i Kezzab’ın fitnesiyle irtidada yüz tutan Necid yöresi, Hazret-i Ebu Bekir'in (r.a.) hilafetinde, Halid İbni Velid'in kılıncıyla darmadağan edildi. Bu yüzden Necid ahalisi Hulefa-i Raşidin'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e gücenmişlerdi. Halis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdatlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlardı. İran’daki eski devlet Hazret-i Ömer'in (r.a.) darbesiyle yıkıldığı ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şiiler Al-i Beyt sevgisi perdesi altında Hazret-i Ömer'e ve Hazret-i Ebu Bekir'e ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate sürekli intikam niyetiyle saldırmışlardır.

İbn Abdilvehhab 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suud tarafından zaten başlatılmış bulunan siyasi cephesi, daha bir ağırlık kazanır. Daha İbn Suud zamanında başlayan toprak ka­zanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra (1179/1766), oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necd'e hakim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devleti’nin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mec­buriyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devleti’nin bu zayıf halinden istifade ile cür’etlerini alabildiğine artıran Vehhabiler, Basra Körfezi civarında haki­miyet kurdukları gibi, Necef’te Şiilerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhabilerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suud, 10 Muhar­rem 1802'de Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirtir ve Hz. Hüseyin’in türbesi yağmalanır.

Taif Vehhabilerce işgal edilir (18 Şubat 1803). Cevdet Paşa, Vehhabilerin Taif’e girince yaptıklarını şu sözleriyle dile getirir:

“Vehhabiler Taif’te buldukları eşyayı ordularına naklederek dağlar gibi yığdılar. Yalnız kitaplara itibar etmeyerek sokaklara attılar. Binaenaleyh Buhari ve Müslim’in Sahiheyn’i ve hadis kitapları, dört mezhep üzere yazılmış fıkıh kitapları, edebiyat, fünun ve saireden binlerce kitap, ayaklar altında sürünür oldu. İçlerinde Mushaflar dahi bulunurdu... Uzun müddet bunca kitap ve muteber eser böyle ayaklar altında kaldı. Malların beşte birini emirleri, geri kalan kısmını da o vahşiler aralarında taksim ettiler” (Tarih-i Cevdet, VII, 206 (VII, 262-263).

Taif, Mekke ve Medine’yi 1803-1806 yılları arasında ele geçiren İbn Suud, bu illerin halkına, “...Sizin dininiz bugün kemal derecesine erişti, İslam’ın nimetiyle şereflenip Cenab-ı Hakkı kendinizden razı ve hoşnud kıldınız. Artık aba ve ecdadınızın batıl inanışlarına meyil ve rağbetten ve onları rahmet ve hayırla yad ve zikirden korkun ve kaçının. Ecdadınız tamamen şirk üzere vefat ettiler... Hz. Peygamber’in mezarı karşısında, önceleri olduğu gibi durarak, tazim için salat-u selam getirmek, mezhebimizce gayr-i meşrudur... Onun için oradan geçenler okumadan geçip gitmeli ve sadece “es-Selamu ala Muhammed” diye selam vermelidir...” (Eyub Sabri, Tarih-i Vehhabiyan, s. 175), gibi gerçekten çılgınca ve fevkalade cür’etkar şekilde hitap ermekten çe­kinmez.

İbn Suud, yukarıdaki ifadelerinin yanında Medine halkına şu uyarılarda da bulunmuştur: 1- ALLAH’a Vehhabilerin inançları ve kaideleri üzere itaat ve ibadet etmek. 2- Hz. Muhammed’e Vehhabi imamının tayin ve tavsiye ettiği şekilde riayet etmek. 3- Medine içinde ve civarında mevcut türbe ve yapılı mezarları yıkıp, balık sırtı toprak yığılmış hale getirmek. 4- Muhammed b. Abdilvehhab’ı ALLAH’tan ilham alarak mezhep kuran din müceddidi olarak tanımak. 5- Vehhabi mezhebini kabul etmek istemeyenleri, öldürmek dahil, şiddetli takibata uğratmak. 6- Vehhabilere kale muhafızlığı verilmesini kabul etmek. 7- Dini ve siyasi her türlü emir ve yasaklara uymak. (Eyub Sabri, Tarih-i Vehhabiyan, s. 135-136; Neşet Çağatay, “Vehhabilik”, İ.A., XIII, 266; Ecer, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, s. 141.)

Artık Vehhabi devleti, 1811 yılında kuzeyde Haleb'den Hind Okyanusu’na, Basra Körfezi ve Irak sınırından doğuda Kızıl Deniz'e kadar yayılmış bulunuyordu.

Vehhabiliğin, nihayet esaslı bir dert olmaya başladığını farkeden Osmanlı Devleti ve onun başındaki hükümdarı İkinci Mahmud (1808-1839), işin hallini Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya havale eder. Paşa oğlu Tosun emrindeki bir orduyla 1812-1813 yılları arsında Medine, Mekke ve Taif’i Vehhabiler’den kurtarır. Daha sonra bizzat kendisi, Abdülaziz b. Suud’un üstüne yürür. İbn Suud direnirse de 1814'de ani ölü­mü üzerine Vehhabiler hezimete uğrar ve nihayet Kavalalı’nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz’in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul’a gönderir ve 17.12.1819'da asılırlar. Böyle­ce Vehhabiliğin ilk dönemi kapanır.

Ancak Suud hanedanından savaştan kaçıp kurtulmayı başaran Türki b. Abdillah, Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişir ve Riyad’ı başşehir yaparak 1821'den 1891'e kadar sürecek ikinci Vehhabi devletini kurmayı başarır. Daha sonraları birtakım hanedan tartışması olursa da, Suud ha­nedanından Abdülaziz b. Suud, 1901’de Vehhabi devletini ihya eder. Ay­rıca Hindistan-İngiliz hükümetinin sağlam desteğini de sağlayan Abdülaziz b. Suud, İngilizlerce, 26 Aralık 1916 tarihli anlaşma ile Necd, Hasa, Katif, Cubeyl ve kendisine bağlı bölgelerin mutlak hükümdarı olarak ta­nınır. Bu anlaşmaya göre İbn Suud'un söz konusu yerlerdeki mutlak hü­kümranlığı kabul edilmekte ve bunların, kendisinden sonra miras yoluyla oğul ve haleflerine ait olacağı ve hükümdarın hayatta iken seçeceği veli­ahdın, her hususta İngiliz Hükümetinin aleyhtarı olamayacağı, İngiliz Hükümetinin öğütlerine uyacağı ve daha birtakım hususlar tespit edilmiş bulunmaktadır. (Anlaşma için bkz. Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılap Tarihi, Ankara 1957, III, 120-121.)

İngilizlerin de araya girmesi ve Birinci Cihan Harbi’nin hezimetle neticelenmesi üzerine Osmanlı Devleti, 1918 yılı sonlarında Medine'den çekilir. Böylece Vehhabiler, 1921-1925 yılları arasında Hail, Taif, Mekke, Medine ve Cidde’yi ele geçirirler. Abdülaziz b. Suud, Ocak 1926'da “Necd ve Hicaz Kralı” olarak kabul edilir. 20 Mayıs 1927 tarihinde İngil­tere ile yapılan Cidde anlaşması sonunda da tam istiklalini ilan eder ve böylece, İngilizlerle yapılan ilk anlaşmanın ağır şartlarından kurtulur. 18 Eylül 1932 tarihinde ise, Abdülaziz b. Suud, unvanını “Arap Suudiyye Krallığı” şeklinde değiştirir. Abdülaziz b. Suud, 4 Kasım 1953 tarihindeki ölümüne kadar, Suudi Arabistan Kralı olarak, daha 1912 yılında kurduğu ve hem siyasi ve askeri teşkilatının temelini teşkil eden, hem de zayıflamış bulunan Vehhabi zihniyetini canlandırmayı başarır.
***
haftaya, vehhabiliğin muhtelif konulardaki görüşlerini, daha doğrusu ehl-i sünnetten farklı olan mütalaalarını görmeye çalışacağız bi iznillah...
 

[TB] Benzer konular

Ynt: CuMA NotLaRı/15-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/1

Anlamaya çalışarak okunması gereken, uzun zamandır beklediğim bir çalışma. Henüz okumadım. Müstefid olacağımıza inanıyorum.

Allah c.c razı olsun hocam.
 

MiM

HiÇ
Yönetici
Tema üyesi
Ynt: CuMA NotLaRı/15-Ümmetin "Veba"sı:VEHHABİLİK/1

teşekkürler liprade
 
Üst