Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

  • Konbuyu başlatan Mercan
  • Başlangıç tarihi
M

Mercan

Guest
Katıldığım bir konferansta bir anne yanımdaki kalabalığın dağılmasını bekledikten sonra, biraz da mahcup bir eda ile yanıma yaklaştı.

Kırk yaşlarına yakın annenin gözleri doluydu. Titrek bir sesle, “Bana lütfen yardım edin. Çocuklarıma karşı çok sert davranıyorum, çocuklarım yanlış yaptığında çok çabuk öfkeleniyor ve hemen şiddete başvuruyorum. Ama artık kullandığım şiddet öyle bir hal aldı ki, ne çocuklar “dayak”tan korkuyor, ne de ben kullandığım şiddetin önüne geçebiliyorum.

Çok zaman sinirlerime hakim olamıyor, vurduğum tokatların tesiri ile, burunlarının, ağızlarının kanadığını görüyorum. Çocukları yatırdıktan sonra ancak kendime gelebiliyorum, o zaman da vicdan azabından kıvranıyorum…

onlar uyuduktan sonra o masum yüzlerine bakıyor, elbiselerini kokluyor, oyuncaklarını döşüme basıp ağlıyorum. Ama ertesi gün, içimdeki canavar tekrar uyanıyor, ne kadar şiddet uygulamayacağım diye dirensem de bir yerde kontrolümü yine kaçırıyorum… Lütfen bana yardım edin, ” diyerek karşımda ağlamaktan konuşamaz hale gelmişti.

Bir başka anne, “Eşimle ne zaman kavga etsek, hırsımı çocuklardan çıkartıyorum. Halbuki bunun çok saçma olduğunu da biliyorum. Ama aklım, duygularıma hakim olamıyor. Yanlış olduğunu bildiğim halde, eşimle olan kavgalar beni şiddet uygulamaya itiyor” demiştir.

Yukarıdaki iki örnekte de görüldüğü gibi, şiddet bir defa başladığında durdurulması çok zordur. Anne bilinçli bir yol izlemedikçe, yada profesyonel bir yardım almadıkça, şiddet bataklığına çırpınmaya devam edip duracaktır.

Şiddet – Morfin, Ceza – Esrar gibidir Şiddet uyuşturucu madde bağımlılığında “morfin” gibidir. Hiçbir uyuşturucu bağımlısı birdenbire morfin kullanmaya başlamaz. Morfinden önceki aşamalar vardır.

Tıpkı bunun gibi, “şiddet morfini” kullanmaya başlayan annenin bu tehlikeli yolculuktaki ilk durağı çocuklarına uyguladığı “ceza”lardır. Ceza ise, “esrar” gibidir. Daha az zararlı gibi görünen, ama, bir gün “keşke bulaşmasaydım bu işe” dedirttirecek kadar tehlikeli bir bağımlılıktır.

Madde bağımlılığı gibi, şiddet ve ceza da insan bünyesinde psikolojik bir bağımlılık oluşturur. Hiçbir bağımlı kendi halinden memnun değildir. Anne, bir yandan bu bağımlılığın kendine ve çocuklarına verdiği cezayı görecek ve pişman olacak, diğer yandan da kendine hakim olamayıp aynı davranışları sergilemeye devam edecektir.

Ne yazık ki, günümüzde çocuk terbiyesinde en çok başvurulan “davranış değiştirme” metodu “ceza”dır. Ama etrafınıza bir bakın lütfen, “ceza” alarak “adam olmuş” bir çocuk görüyor musunuz? Göremezsiniz zira ceza almak ve ceza vermek onur kırıcıdır. Ceza, çok defa düzelebilecek bir davranışın, çocuğun içinde gizlenip bir gün yeniden hortlamasına sebep olabilecek bir “baskı” yöntemidir.

Ceza, çok defa düzelebilecek bir davranışın, çocuğun içinde gizlenip, bir gün yeniden hortlamasına sebep olabilecek bir “baskı” yöntemidir.

Ancak ve ne yazık ki, çocuk terbiyesinde çok rahatlıkla ve çok sıklıkla kullanılmaktadır. Çocuklarına karşı ceza kullanan anne, çocuğunu düşürdüğü durumu eğer bilmiş olsa idi, sanırım ki yılandan kaçar gibi, şiddet ve cezadan kaçacaktı.

Ceza ne alanı, ne de vereni memnun eder

Ceza -yanlış olarak- öylesine yayın bir terbiye metodu olarak kullanıldığına şahit olmaktayız ki, bazen neden şiddet toplumu olduğunu araştırmaya bile gerek kalmadığını hissediyoruz.

Ceza sosyal hayatta kabul görmektedir ki, cezasız bir terbiye artık neredeyse düşünülemez hale gelmiştir.

Ceza ve cezanın oluşturduğu ruhtaki dalgalanmaları ilerleyen satırlarda ele alacağız, ancak burada şu hususa değinmeden edemeyeceğiz, ister fiziksel ceza, ister materyal ceza ve ister duygusal ceza asıl tesirini, çocuğun ruhunda oluşturur. Annesinden küçük bir tokat yiyen çocuk, yediği dayağın fiziksel acısı ile ağlamaz.

Çocuk o dayak sırasında ruhunda aldığı yara ve duygularındaki ezilmenin tesiri ile ağlar. Tıpkı, eşinden dayak yiyen bir kadın gibi. Eşinden “sadece bir tokat” yiyen kadın, acaba tokadın acısı ile mi eşine karşı bir soğukluk hisseder? Eşinin kendisini dövmesinin acısı ile mi uzun bir süre eşi ile konuşmak dahi istemez? Hayır, dayak yiyen eş, kırılan onuru, yok sayılan kimliği ile kocasına karşı soğukluk hisseder.

Her ne kadar dayakçı eş, “Ya ne var bunda altı üstü bir tokat attık, sanki çok mu acıdı, bu kadar abartmaya gerek yok?” derken, ne kadar “duygusuzca” bir yaklaşım sergiliyorsa, tıpkı bunun gibi, çocuğuna bir tokat atan anne, “Niye bas bas bağırıyorsun ki, usulca bir defa vurdum, abartmaya gerek yok” demesi de o derece duygusuzca bir yaklaşımdır.

Annesinden küçük bir tokat yiyen çocuk, yediği dayağın fiziksel acısı ile ağlamaz. Çocuk o dayak sırasında ruhunda aldığı yara ve duygularındaki ezilmenin tesiri ile ağlar.


Ceza nedir, cezanın çocuk terbiyesinde yeri nedir?

Ceza, kelime anlamı olarak, yapılan bir davranış karşısında karşılık vermek, yada mukabelede bulunmak olsa da, bilinen anlamı ile ceza, işlenilen bir kabahat karşılığında, kabahati işleyen kişiye, fiziksel, ruhsal veya psikolojik güç kullanmaya verilen isimdir.

Ceza kısa vadeli çözümdür. Yanlış yapan çocuk, ceza baskısı ile geçici olarak durdurulabilir. Ama çocuğun bu durduruluşu, arzu ettiği davranıştan vazgeçmesi anlamına asla gelmez.

Yukarıdaki annelerin çocuklarına uyguladığı şiddet örneğini ele alacak olursak, bahsi geçen iki annenlerin çocukları ile aralarında bir sevgi problemi yok.

İki anne de çocuğunu çok sevdiğini söylemişti. Yani anneler çocuklarını döverlerken, onları sevmedikleri için değil aksine onları “çok sevdikleri için” dövmektedirler. Bu iki anne şiddet uygulamaya ilk önce masum cezalar ile başladıklarını belirtmişlerdir. Sonra masum cezalar, ağır cezaları, ağır cezalar, daha ağır cezaları, daha ağır cezalar da şiddeti doğurmuştu.

O halde şu soruyu sormadan edemeyeceğiz, “Madem ki, ceza böylesine tehlikeli bir silahtır, o halde neden hemen hemen her annenin başvurduğu bir terbiye aracıdır?”

Anne, eğer ceza vererek terbiye etmeye çalıştığı çocuğunun, çocuğu içinde yaşadığı depremi görebilseydi, çocuğuna ceza vermekte bu kadar rahat davranmazdı.

Ceza’nın tesiri hemen görülmediği için, anne, ileride karşısına çıkacağı tehlikeden habersiz ceza vermeye, cezadan yardım almaya devam edip duruyor. Ceza’nın bir çocuğun dünyasında hangi duygusal değişiklikleri yaptığını ilerleyen satırlarda göreceğiz.

Bununla birlikte, ceza günümüzde ne yazık ki “yasal” ve “kabul gören” bir terbiye metodudur. Çocuğuna ceza vererek terbiye etmeye çalışan bir anne, toplumun diğer fertleri tarafından “anormal” bir şey yapıyor olarak değerlendirmez.

Hatta daha da ötesi, çocuğuna ceza veren anneye için, “Vardır elbet bir sebebi” diye sahip çıkılır. Anne ise, bu günkü “şiddet içerikli sosyal yaşantıda” çok rahatlıkla kabul gören bu ceza uygularını sorgulama ihtiyacı bile duymadan uygulamaya devam eder.

Annenin çocuklarına karşı ceza verme yetkisi o kadar doğaldır ki, çocuklar bu konuda “yasal koruma” altına alınma ihtiyacı bile hissedilmemiştir. Avrupa’nın birçok ülkesinde, özellikle fiziksel cezalara karşı çocuklar yasalar ile koruma altına alınsa da, psikolojik ve duygusal cezaların hem tespit edilmesi hem de yasaklanması pratikte imkansızdır.

Bununla birlikte, ceza günümüzde ne yazık ki “yasal” ve “kabul gören” bir terbiye metodudur. Çocuğuna ceza vererek terbiye etmeye çalışan bir anne, toplumun diğer fertleri tarafından “anormal” bir şey yapıyor olarak değerlendirmez. Hatta daha da ötesi, çocuğuna ceza veren anneye için, “Vardır elbet bir sebebi” diye sahip çıkılmaktadır.

Bir suçlunun suçuna ceza vermek için normal şartlarda bir mahkeme heyeti kurulup – bir değil birkaç kişinin kararı ile – ceza verilmesinin mecbur olduğu düşünülürken, çocuklara verilecek cezalarda, ne bir mahkeme, ne de bir heyet ihtiyacı duyulmamaktadır.

Çok defa anne, hem savcı, hem yargıç, hem de hakim olarak, çocuğunu hem yargılamakta, hem de hak ettiğini düşündüğü cezayı tek başına sorunsuzca uygulayabilmektedir.

Pedagog Adem Güneş
 

[TB] Benzer konular

M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

“Suç” denilince hemen aklımıza “ceza” gelir ve hatta çocuk terbiyesinde, suç işleyen çocuğa nasıl ceza verileceği, ceza alan çocuğun nasıl “adam olduğu” ballandıra ballandıra anlatılır.
Peki, ama ceza ile terbiye etmeye çalışmak acaba ne kadar “bizim pedagoji” anlayışımız içinde yer alır, hiç düşündük mü? Ya da soruyu şu şekilde soralım:
Suç işleyen çocuğu, ceza korkusu ile terbiye etmek ne kadar vicdani ve ne kadar İslami bir usuldür?
Madem ki, çıkmaza girdiğimiz her meselede Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hayatına bakıyor ve O’nu örnek alıyoruz, o halde Peygamber Efendimiz’in sünnetlerini bu konuda mercek altına alalım ve bakalım acaba O -sallallahu aleyhi ve sellem- çocuklara hangi ceza (!) usullerini uyguluyordu?
İşte bu yazımızda, günümüz anne-babalarının “anlık çözüm” olarak her an rahatlıkla kullandıkları ceza konusunu masaya yatıracağız, bir yandan da tarihin altın sayfalarında kayıtlı bulunan Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in davranışlarını “çocuk ve ceza” konusunda analiz edeceğiz.
Ceza ve Çocuk İsterseniz suç ve ceza konusunu daha somut/müşahhas bir şekilde ele almak için bir örnekle yola çıkalım. On yaşlarında bir çocuğunuz olduğunu düşünün. Ve çocuğunuzun, evde misafirleriniz olduğu her an sizi misafirlerinize karşı hep mahcup ettiğini hayal edin.
Örneğin, siz ne zaman konuşmaya başlasanız, çocuğunuz sizin kullandığınız cümleleri alaya alarak ve eğip bükerek arkadaşlarınızın içinde sizi mahcup ediyor. Ne yaparsınız böylesi bir çocuğa? Örneğimizi biraz daha zorlaştıralım. Siz dini değerlere hassasiyet gösteren bir ailesiniz ve namaz kılıp ibadet ediyorsunuz. Ancak çocuğunuz, bu sefer de okunan ezanla dalga geçiyor.
Siz namaz kılmak üzere hazırlık yaparken, çocuğunuz da, okunan ezanı hafife alıyor, kelimeleri eğip bükerek tekrar ediyor.
Ne yapardınız? “Önce ikaz ederdim, ezan’ın önemini anlatırdım.” dediğinizi duyar gibiyim… Peki, çocuğunuz ısrarla aynı davranışı tekrar ediyorsa ne yaparsınız? Sanırım çocukla bir-iki defa konuşur, eğer hala aynı davranışı tekrar ediyorsa, öfkelenir, kızar ve bir daha yaparsa cezalandırılacağını haber verirdiniz değil mi? Öyle ya, ezan ile dalga geçen çocuğunuzu yanınıza çağırıp:
“–Maşaallah... Aman ne de güzel sesin varmış, al sana bir avuç dolusu para!..” diyecek halimiz yok ya!..
Zaten böyle bir şey yapacak olsak, aklımıza ilk gelen şey:
“–Çocuğa yumuşak davranırsak, çocuk bugün ezanla dalga geçer, yarın namazla…” diye düşünülür ve kaşlarımızı çatmak zorunda hissederiz kendimizi, değil mi? Peki, böylesi bir hadise, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında olsaydı,
O -sallallahu aleyhi ve sellem- nasıl davranırdı?
İşte, tıpkı yukarıdaki örneğin bir benzerini, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında da görüyoruz. (Kütüb-i Sitte, 16 cilt, sayfa 597, Bab: “Ezanda terci”) Bir gün ezan okunurken, bir grup çocuk okunan ezanı hafife alıyor ve müezzinle dalga geçiyordu. Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- çocukların bu halini gördü. Çocukları yanına çağırdı. Okunan ezanla kimin dalga geçtiğini sordu. Çocuklar içlerinden birini gösterdi. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- o çocuğa döndü ve çocuğun sesinin ne kadar da güzel olduğunu söyledi ve ardından çocuğa ezan okumasını buyurdu. Çocuk, ezan okumasını bilmiyordu. Mahcup oldu. Utandı. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- çocuğa tebessüm etti ve önce kendisi ezan okudu ve sonra çocuğa dönerek: “Hadi, tekrar et!” buyurdu.
Çocuk duyduğu kadarı ile ezan okudu. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- çocuğa bir kese para verdi. Kendisinin cezalandırılacağını bekleyen çocuk, böylesi bir mükafatla karşılaşmanın şokunu üzerinden atmadan,
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- mübarek elini çocuğun alnına koydu ve saçlarını okşadı. Sonra elini çocuğun göğsüne getirdi ve ona: “–Allah seni mübarek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın.” diyerek dua etti.
Çocuk, o ana kadar ürküp korktuğu Kainat’ın Sultan’ı -sallallahu aleyhi ve sellem-’e karşı sevgi duymaya başladı. Biraz önce çirkin bir davranışla Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in huzuruna gelen bu çocuk, saf yüreği ile Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e: “–Beni Mekke’ye müezzin olarak tayin eder misiniz?” diye sordu. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- tebessüm ederek, çocuğun bu isteğini de geri çevirmedi.

Eğer bu olayı pedagoji perspektifinden analiz edecek olursak:
Müslümanların mukaddes olarak kabul ettiği bir değeri hafife alan, dalga geçen bir çocuk var. Tıpkı kendi evimizde okunan ezan ile dalga geçen çocuğunuz gibi. Bu suç karşılığında Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- nasıl davranıyor?
1-Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- az önce ezanı hafife alan çocuğa, “Hadi, ezan oku!” diye bir iltifatta bulunuyor. Halbuki alışkanlığımız o ki, eğer bir çocuğun bir suçu varsa, çocuğun o suçu bir daha işlememesi için, o davranışı bir daha yapmamasını tembih ederiz. Halbuki Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bunun aksine; “Hadi, ezan oku!” diye buyuruyor. Belki etraftaki herkes, çocuğun çirkin davranışına dikkat ettiği halde, Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, çocuğun güzel sesine dikkat ediyor. Böylesi bir davranış, çocuk terbiyesinin en önemli kısmına işaret eder ki, biz buna “Çocuğun kabiliyetlerini görebilme” ya da “pozitif çocuk terbiyesi” diyoruz. Halbuki ceza, çocuğun kabiliyetlerini körelttiği gibi, negatif bir terbiye usulüdür.
2-Çocuk, ezan okuduktan sonra, ona bir kese içinde para ikram ediyor. Halbuki o an karşısında duran çocuk, suçlu bir kişi olmasına rağmen Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu çocuğa bir kese para veriyor ki, böylesi bir muamele “maddi mükafat”tır. Suç işlemiş olan bir çocuğa maddi olarak mükafat vermek, sanırım hiç kimsenin aklına gelmez. Belki de çocuk bu davranışı bir kere daha tekrar eder diye korkarız. Zaten bu anlamsız korkularımız değil mi ki, çocuk terbiyesinde, kaşları çatık bir anne-baba rolü oynamak zorunda olduğumuzu hissettiriyor bize!..
3-Daha sonra, çocuğun saçlarını okşuyor. Saç okşamak da bir mükafat türüdür. Bu davranış “duygusal mükafat”tır. Az önce ezanla dalga geçen çocuk, hala ceza almadığı gibi, üçüncü kez mükafat ile karşılaşıyor.
4-Ardından; “Allah, seni mübarek kılsın, Allah sana bereket yağdırsın” diyerek dua ediyor.
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu davranışı ile de çocuğun vicdanına hitap ediyor ve bir kere daha “duygusal mükafat”la ona yaklaşıyor. Bu da aynı olay içinde dördüncü mükafattır.
5-Daha sonra çocuğu Mekke’ye müezzin olarak tayin ediyor ki, böylesi bir paye herkesin gıpta ile bakacağı bir makamdır. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- suç işlemiş bir çocuğa karşı çokça cömert davranıyor ve bunca mükafattan sonra, bu defa da en üst perdeden bir “sosyal mükafat” veriyor.
İşte size Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bir suçlu çocuğa yaklaşım tarzı!..
Efendimiz bu çocuğa ne kaşlarını çatarak, ne parmağını sallayarak, ne de “Bir daha böyle yaparsan sana şöyle şöyle yaparım.” diye tehdit ederek yaklaşıyor...
Aksine çocuğun vicdanına giden bütün kanalları kirden temizler gibi, çocuğu mükafat yağmuruna tutuyor. Kütüb-i Sitte’de rastladığımız bu sahabi efendimizin adı Ebu Mahzure -radıyallahu anh-!.. Efendimizin terbiye usulünün, onun üzerindeki tesirine bakın ki, o günden sonra bu sahabi efendimiz saçlarını hiç kesmiyor. Yaşlılığına yakın bir dönemde ona: “-Saçların böyle çok çirkin görünüyor, kes artık şu saçlarını Ya Ebu Mahzure!..” denildiğinde, o çok hiddetleniyor ve: “-O saçlara kim dokundu siz bilmiyor musunuz?” diye soruyor. İşte size peygamberane çocuk terbiyesi...
Hadis ansiklopedilerini alt-üst edelim, bakalım, Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in sünnetlerini tek tek ele alalım. Eğer O’nun -sallallahu aleyhi ve sellem- suç işleyen çocuklara karşı uyguladığı bir tek ceza şekline rastlar isek, o usulü hep birlikte çocuklarımıza uygulayalım... Ama yok!.. Bunca yıldır bu konuda araştırma yapmış birisi olarak söyleyebilirim ki; Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in hiçbir çocuğu ceza ile terbiye ettiğine şahsen ben rastlamadım. Düşünün lütfen!.. Eğer, suç ile mücadelede “Ceza” etkili bir yöntem olsaydı, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu çocuğa, en azından kaşlarını çatmaz mıydı? Çatmazdı ve çatmadı da...
Çünkü bugünkü pedagojik veriler de mükafatın çocuk terbiyesinde çok olumlu bir tesir gücünün olduğunu ortaya koyuyor. Ceza ile davranış değiştirmeye çalışmak ise, çocuğun dünyasında negatif bir tesir oluşturarak onu yeni yeni yanlışların içine sürüklüyor. Evet, belki hayvanları terbiye etmek için ceza metotları kullanılabilir, ama insan terbiyesinde “ceza” kalp kırıcıdır, onur kırıcıdır, izzet ve haysiyete düşmandır.
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Allah, İnsanları “Rab” İsmi ile Terbiye Ediyor

Hani siz de ziyaretlerine gidersiniz ya, Hac’dan yeni dönmüş, dupduru hacılara “Hoş geldiniz!..” demeye... Sanki bütün hacılar ağız birliği etmişçesine:
“-Anlatamam ki... Orası nasıl bir yer, dilim dönmez ki... Orada neler hissettim, neler yaşadım... Oradan nasıl döndüm bilmiyorum ki... Bu ayrılığa dayanabilir miyim, bilemiyorum.” deyip gözyaşlarını silen hacılar, size de yabancı değildir değil mi?
Mahşer yerinin provasının yapıldığı o meydandan dönen hacılar, annesinden yeni doğmuş bir bebek gibi günahsız olmanın verdiği huzur içinde günah ve haramlara karşı bir baykuş gibi dikkatlidir artık... Affedilmiş olmanın verdiği huzur, günahlardan ya da günaha giden yollardan yılan-çıyandan kaçar gibi kaçmanın da başlangıcıdır... Affolunduğunu bilmek... Adam gibi adam olmaya yemin etmenin de ilk işaret fişeğidir. O’nun “el-Gafûr” (Affeden) olduğunu bilmek, ne de huzur verir insana... Ve rahmetinin gazabını geçtiğini düşünmek, kulluk yokuşunda yorulmuş kişiler için bir enerji olur.
Bir de sabah namazları... O da kendine has iklimini sunar, “huzur” ve “af” soluklamak isteyen insanlara... Öyle düşünür ve hissederim ki, sabah namazlarının diğer namazlardan çok ayrı bir kokusu vardır... Kendine has ve târifi imkânsız atmosferini, o saatte uyanık olan herkese inceden inceye hissettirir... İnsan olana ayrı bir olgunlukla kâinâtı seyrettirir, sabah namazları... Ve ayrı bir hüzün ülkesine sürükler de sizi, direnemezsiniz... Sürüklendiğiniz o hüzün yolculuğu, bazen bir mescide, bazen de bir camiye cemaatle kılınan namazın saflarına götürmüşse eğer sizi... İşte, o an bilemezsiniz neler yaşayacağınızı, neler hissedeceğinizi... Bazen kalbinizin çırpınışlarına bırakırsınız kendinizi... Bazen dudaklarınızı ısırarak sıkarsınız gözlerinizi de birkaç damla gözyaşı olur iniltiniz... Bazen pişmanlıklarınız alır, sizi bambaşka bir âleme götürür de kaldırmak istemezsiniz alnınızı secdeden... Ya da başını secdeden kaldıramayan ve hıçkırıklarla secdede iki büklüm olmuş inleyen kişilerle karşılaşırsınız, siz, sessizce sabah namazının tesbîhini çekerken...
Tıpkı böylesi bir yaz mevsiminde Ankara’da Hacı Bayram Câmii’nde karşılaştığım o kişi gibi... Affedilme ve Sabah Namazı... Kenarda bir yerde, kendi hâlimde, sessizce câmiden çıkanları izlerken gözüme takıldı onun iniltileri... Diz üstü oturduğu yerde, hıçkırıklarını gizlemek için ellerini karnına bastırmış, başını öne eğmiş, Kur’ân ezberi yapan talebeler gibi ileri geri sallanarak inliyordu. Bir müddet o hâlini izledim onun... Bir süre sonra, kendini izlediğimden habersiz, gözyaşlarını sildi, oturduğu yerden doğruldu ve câminin çıkışına doğru gitti. Neden bilmiyorum, ama ben de onun arkasından câmiden çıktım. Sâkin adımlarla etrafı izleyerek merdivenlerden adım adım indi ve câminin bahçesindeki banklardan birine oturdu. Ağlamaktan kızarmış gözleri ile etraftaki hareketliliği izliyordu. Kırk beş yaşlarında güzel giyimli biriydi. Yanına yaklaştım, aynı banka oturmak için izin istedim. Hafifçe kenara çekilerek yer verdi. Nereden başlayacağımı bilmeden konuşmaya başladım. Önce havadan sudan konuştuk. Sona benden ve ondan... Sohbet ilerledikçe çok kötü bir hayatın yorgunluğunu üzerinde taşıyan bir “tevbe insanı” ile konuştuğumu anladım.
“-Yapmadığım iş kalmadı hayatımda!..” diye devam etti konuşmasına...
“Naylon fatura işinden tut da, kaçak sigara ve alkole kadar, her şeyi denedim...
Yalan, üçkağıtçılık, sahtekârlık, bilinçsiz hayatımın parçasıydı...
Bir yandan pişmanlıklarım, diğer yandan alışkanlıklarım, beni sürükleyip götürüyordu. Bir keresinde çocukluk arkadaşımla karşılaştım. Bana, «Gel, yarın sabah namazını Hacı Bayram Câmii’nde kılalım!..» dedi.
Beni hâlâ çocukluğumdaki saf hâlimle yaşıyorum sanmıştı. Önce kendi içimden «Ben! Namaz!» diye tebessüm ettim. Ama arkadaşın ısrarına karşı «Tamam.» dedim. O gün sabah namazı için şu kapıdan içeri girdim...” derken gözleri doldu. Sustu. Eli ile gözlerini sildi. Başını öbür yana çevirdi. Kendisini toparladıktan sonra devam etti:
“-Şu kapıdan içeri girdiğimde Kur’ân sesi ile yıllar sonra ilk defa yeniden karşılaştım. Babam rahmetli, küçükken elimden tutar sabah namazına getirirdi. Ne zaman ki, o vefat etti, ben başıboş kaldım. Kapıdan içeri girdiğimde, çocukluğumu iliklerime kadar hissettim. Çocukluğumun o saf ve dupduru hâlini... Günahsız beni... Ve şimdi de boğazına kadar günahlara batmış beni... Yavaş yavaş câminin içinde ilerledik... Okunan Kur’ân’ı dinlemek için bir köşeye geçtik... Başımı yasladığım duvarda, hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önüne serildi. İçimden binbir pişmanlık duydum, yaptığım yanlışlara karşı o an... O gün benim hayatımda dönüm noktası oldu. Beni câmiye dâvet eden arkadaşa, câmi çıkışında, «Allah, bunca günahlarıma rağmen beni de affeder mi?» diye sorduğumda, o da Kur’ân’dan ve hadîslerden örneklerle Allâh’ın affediciliğini anlattı. İçim öylesine huzur doldu ki, sanki hayata yeni gelmiş gibiydim. Ve o gün, tevbe ettim. O günden sonra sabah namazlarını hep bu câmide kılıyorum.” dedi...
Öyle hüzün dolu bir yüz ifadesi vardı ki, kalbindeki pişmanlık yüzünün yumuşaklığından okunuyordu sanki... Onun bu samimi anlatışını dinleyince, sormadan edemedim:
“-Bugün çok ağladın…”
Cevap veremedi. Gözlerime baktı... Öyle derin bakıyordu ki, kalbime bir ok değdi sanki... Dudakları titriyordu. Sustu... Sustu... Sonra.
“-Allah...” dedi, titrek dudakları ile yine sustu... Bir müddet sonra şöyle devam etti:
“-Allâh’a karşı çok utanıyorum...”
Günahlar ve Cezâsı Gırtlağına kadar günaha batmış, günahlarına baktığı zaman gözyaşlarına boğulan insanlar, nasıl oluyor da yine de doğru yola dönüyorlar? Nasıl oluyor da pişmanlık duyuyor ve her şeye yeniden başlamak için ayağa kalkabiliyorlar? Gerek Hacc’a gidip bütün günahlarından sıyrılıp yeni bir hayata başlayan hacılar ve gerekse yukarıdaki hâdiseyi analiz edersek görüyoruz ki, Allah, insanları doğru yola sevk etmek için bir “terbiye sistemi”nin içerisinden geçirmektedir... Geçirmektedir ki, en azılı suçlular bile bir gün dönüp, “Sana geldim” diye gözyaşı dökebilmekteler... Evet, Allah, insanı terbiye eder. Hem de bu öyle bir terbiye metodudur ki, “Aslâ adam olmaz!..” dediğiniz kişileri bile, bir gün kendine dost eder... Bir hırsız, bir yankesici, bir zehir satıcısı öyle terbiye olur ki, kimsenin görmek bile istemediği kömürleşmiş vicdanları bir gün, paha biçilmez pırlantalara dönüşür. Çünkü o “Rab”dır. Rabb’in kelime anlamı; “terbiye eden” demektir ki, O en büyük terbiye edicidir.
Allah, Suç İşleyene Hemen Cezâ mı Vermektedir?
Madem ki, Allah en büyük terbiye edicidir; o hâlde, sormak gerekmez mi, O’nun, insanları terbiye ederken nasıl bir âdeti vardır? O, insanları “cezâ” ile mi terbiye etmektedir? Suç işleyen kişiye, hemen cezâ mı vermektedir?! Yoksa Allâh’ın âdetinde “affedicilik” daha mı ön plandadır? Evet, O’nun insanları terbiye ederken en göze çarpan terbiye metodu, cezâ vericiliği değil, affediciliğidir. Peki, biz neden korkuyoruz?! Af kapısının devamlı açık olması, insanoğlunu kötülüğe mi sevk eder? Suç işleyen çocuklarımızı affetmekte neden tereddüt yaşıyoruz?! Onları affedersek yeniden suç işlerler diye mi korkuyoruz? Neden, onlar suç işledikçe hemen kaşlarımızı çatıyor ve:
“-Çabuk odana çık, gözüm görmesin seni!..” diye cezâ veriyoruz?
Suç işleyen insana, Allah öyle mi yapıyor? Neden anne-babalar olarak “cezâ” verme yanımız, “affediciliğimizin” önüne geçmiş? Hâlbuki insan, en büyük günahları bile işlerken Allah “ânında” cezâ vermemekte, günahkâra tevbe etme ve günahlarından pişman olup yeni bir başlangıç yapma fırsatı vermektedir. (Çünkü cezâ vermek, rahatlamayı ve peşinden yeni suçlara karşı teşviki getirir ki, cezâ konusundaki tüm analizleri, ilerleyen yazılarımızda ele alacağız.) Eğer Allah, suç işleyen kişiye, ânında cezâ verseydi, saklı parayı çalan hırsızların tepesine tavanı çökertmez miydi? Neden çökertmiyor, düşünün lütfen... Ya da, yalan söyleyen birinin dilini virüs istilâsına uğratır, bir daha o dilini kullanılamaz hâle getirmez miydi? Ama Allâh’ın âdeti öyle değil işte... Öyle değil ki, Hacı Bayram Câmii’nde karşılaştığım o kişi, kırk küsur yaşından sonra bile “Sana döndüm Rabbim!..” diyerek hıçkırıklarla pişmanlığını dile getirebiliyor. Madem ki, en büyük terbiye edici olan Allah, “Rab” ismi ile insanları terbiye ederken suç işlendiği an, hemen cezâ vermiyor; o hâlde bizlere ne oluyor ki, terbiyesinden sorumlu olduğumuz mâsum çocuklarımızın işlediği en küçük kabahatte bile onları cezâ ile terbiye etmeye kalkışıyor ve güyâ onları böylece doğru yola sevk ettiğimizi sanıyoruz? Şefkat Tokadı Cezâ mıdır? Hemen bu noktada bir ince ayrıntının altını çizmek gerek... Hepimiz biliyoruz ki, Allah, bazen insanları doğru yola sevk etmek için “şefkat tokadı” vurur ki, o kişi, doğru yola yönelsin. Peki, nedir şefkat tokadı? Ve bölümümüzün son satırlarına gelmişken o can alıcı sorumuzu soralım, fakat cevabını bir sonraki yazımıza bırakalım...
“O hâlde şefkat tokadı cezâ mıdır?”

Pedagog Adem Güneş
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Şefkat tokadı ceza mıdır?
“Mademki O terbiye edicilikte de bizlere örnekler sergiliyor, işlediğimiz kabahat ve suçları yüzümüze vurmuyor ve rahmeti hep gadabının önüne geçiyor ise, o halde O’nun kulları olan bizlere ne oluyor da, suç işleyen çocuğumuza tahammülsüzlük gösteriyor ve affedicilik yanımızla değil de ceza verici yanımızla çocuk terbiyesini yürütmeye çalışıyoruz?” diye sormuştuk. Sonra da bu ayki yazımıza bir girizgah olması açısından, Allah’ın insanları kötü yoldan alıkoymak için sergilediği “şefkat tokadı”ndan bahsetmiş ve şefkat tokadının bir ceza olup olmadığını sorarak, bu sorunun cevabını bu sayımıza ertelemiştik...
“Şefkat tokadı” ve “pedagojik tik” Allah bazen, yanlış yola sapan kullarını kendine getirmek ve gittiği yolun yanlış olduğunu hissettirmek için birtakım sıkıntılar yaşatır ki, o kul, durup düşünsün ve gittiği yolun yanlışlığını bizzat anlasın ve kendine gelsin!..
Allah’ın, insanları doğru yola getirici bu tür uyarılarına İslam literatüründe “şefkat tokadı” denmiştir...
Örneğin, eşini ve çocuklarını ihmal eden bir tüccarın birdenbire işlerinin bozulmasını hayra yoran hikmet ehli, “Doğrusunu Allah bilir.” diye başladıkları sözlerini, “Bu kişinin güzel giden ticaretinin bozulmasının, Allah’ın bu kişiye bir ikazı, bir şefkat tokadı olabilir. Çünkü bu kişi, dünya adına çocuklarını ve eşini çok ihmal ediyordu. Allah onu yeniden çocuklarına döndürmek için işini elinden almış olabilir...” diye tamamlayabilirler.
İşte hikmet ehline böylesi bir hadiseye, böylesi bir “yorum” yaptıran şey, İslam literatüründeki “şefkat tokadı” anlayışıdır. Ancak, biz şefkat tokadını çocuk terbiyesi açısından ele almadan önce, pedagoji biliminde bahsi geçen bir başka terimden bahsedeceğiz; “Pedagojik tik”...
Pedagojik Tik Nedir?
“Pedagojik tik”, çocuğun sergilediği bir anormal davranış karşısında, anne-babanın ani bir refleks ile “çocuğun davranışına” tepki vermesidir.
Gösterilen bu tepki, bazen yüksek sesle bağırma, bazen çocuğa vurma, bazen de çocuğun canının yanmasına kadar uzayabilir.
Bir örnek vermek gerekirse eğer; sıcak bir sobaya elini uzatan çocuğa annesinin; “Aman oğlum/kızım elin yanacak!” diye bağırıp, çocuğun eline vurması bir “pedagojik tik”tir.
Annenin burada çocuğun eline vurmasındaki maksadı, çocuğunun canını yakmak değil, aksine biraz sonra eli yanacak olan çocuğu daha büyük bir tehlikeden korumaktır.
Her ne kadar dışarıdan bakan kişi, bu annenin çocuğunun eline vurduğunu ve çocuğunun canını yaktığını söylese ve hatta çocuk eline vurulmuş olmanın acısı ile ağlasa da, bu anneye hiç kimse; “Çocuğuna neden haksızlık yaptın?” diyemez.
“Pedagojik Tik” Ceza mıdır?
Çocuğunun elinin kızgın sobada yanmak üzere olduğunu gören bir annenin, çocuğunun eline vurup onu ateşten kurtarmasına pedagoji bilimi, annenin çocuğuna şiddet uyguladığı şeklinde bir yorumda bulunmaz. Böylesi bir annenin durumuna; “Bu anne çocuğuna pedagojik bir tik uygulamıştır.” der.
Pedagojik tik, her ne kadar çocuğa bağırma, vurma ve can yakma şeklinde görülse ve içeriğinde her ne kadar şiddet unsurları barındırıyor gibi algılansa da, “pedagojik tik’e çocuğa yönelik bir şiddettir.” denilemez.
Pedagojik tik’e muhatap olan çocuk da, kendisine ceza verildiğini söyleyemez. Zira yukarıdaki örneğe bakacak olursak, annesi, çocuğunu ateşten koruma için eline vurmamış olsa, çocuğun eli sobada yanacaktır.
Annelik şefkati, çocuğun düşeceği bu acıdan kurtarmak için bir refleks halinde çocuğun eline vurmayı gerektirmiştir. Bu açıdan bakıldığında görülmektedir ki, pedagojik tik, (içerisinde şiddet unsuru barındırıyormuş gibi görülse de) bir şefkat davranışıdır.
Kendi çocuğuna pedagojik tik uygulayan anne-babanın niyeti, “çocuğa acı vermek” ve verilen “o acı ile çocuğu terbiye etmek” değildir. “Pedagojik tik”te “niyet”, çocuğu, düşmek üzere olduğu tehlikeden bir şefkat refleksi ile uzaklaştırmaktır.
Halbuki cezalarda ve özellikle, “şiddet içeren cezalar”da, “niyet”, cezalandırılan kişiye, psikolojik, duygusal veya fiziksel baskı oluşturmak, acı vermek ve o acının tesiri ile kişiyi sergilediği kötü davranışından uzaklaştırmak hedeflenmektedir.
Bu izahlardan da çok rahat anlaşılacağı üzere, “Pedagojik tik”te şefkat, cezada “şiddet” vardır.
İşte şimdi tam da bu noktada, “şefkat tokadı”na yeniden dönmekte fayda var.
İnsan, bazen hatayla ya da kasıt ile doğru yoldan uzaklaşabilir, kendisinden beklenilen davranışın aksinde hareket edebilir. Yasak ve haram sınırların kenarında gezinebilir. Kendisinin az sonra düşeceği tehlikeyi fark etmeden, yok oluşa doğru adım atmış olabilir… İşte bu sırada insan, Allah’ın merhametinin bir yansıması olarak bir “ikaz”, bir “uyarı” ile karşılaşabilir.
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, iş hayatına dalarak ailesini ihmal etmiş bir tüccarın işlerinin bir anda bozulması, her ne kadar tüccar için acı olsa da, eğer tüccar, bu hadisenin başına gelişini birazcık durup düşünebilirse, sonuç itibariyle bu hadiseyi, ailesi ve çocuklarına tekrar dönüşün “bir dönüm noktası” olarak değerlendirebilir.
Bu uyarının, her ne kadar dışarıdan can yakıcı ve üzücü gibi görülse de sonucu itibariyle “şefkat” içerdiğinde şüphe yoktur.
Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, anne, ateşe elini uzatan bir çocuğun elinin yanmasına engel olmak için çocuğun eline vurması, her ne kadar dışarıdan şiddet içeriyor gibi görülse de, sonucu itibariyle annenin bu davranışında, çocuğunu ateşin acısından korumak için şefkat içerdiğinden şüphe edilmez. İşte bunun gibi, Allah, insanı ateşin azabından korumak için, onları düşmek üzere olduğu hatalardan uzaklaştırma adına, sarsabilir, canını yakabilir. Bu sarsılmalar ve can yanmalara, Allah’ın insanı cezalandırması olarak değil, Allah’ın insana olan şefkatinin bir yansıması olarak bakmalıdır. Gerek pedagojik tik’te ve gerekse şefkat tokadında bir noktanın altını çizmek çok önemlidir.
Yukarıda da izah edildiği gibi, “pedagojik tik” ve “şefkat tokadı”, “kişinin şahsına” yönelik bir saldırı değil, “o an yapılmakta olan davranışa olan tepki”dir.
Eli yanmakta olan çocuğun annesinin, çocuğun eline vurmasındaki maksad, çocuğun kişiliğine saldırmak için değil, ateşin yakıcı olduğundan dolayıdır. Çocuğun o an yanlış bir davranış içinde bulunduğu içindir, yoksa çocuk kötü olduğu için anne çocuğunun eline vurmuş değildir. “Pedagojik tik”, “çocuk kötü” olduğundan dolayı değil, “davranış kötü” olduğundandır.
Şefkat tokadı da “insanın kötü” olmasından değil, yapılmakta olan “davranışın kötü” olmasındandır.
“Pedagojik tik” Ne Zaman Cezaya Dönüşür?
Yukarıdaki örnekte, eli sobada yanmak üzere olan çocuğun annesinin tepkisi, çocuğun davranışına değil de çocuğun “kendisine”, çocuğun “şahsına” veya “kişiliğine” yönelecek olsa, artık buna “pedagojik tik” denemez.
Yani elini ateşe doğru uzatan çocuğun annesi çocuğuna; “Bıktım artık senden, kaç kere söyleyeceğim sana orada elin yanar.” diyerek çocuğun eline vursa, annenin bu davranışı “şiddet” veya “ceza” adını almaktadır...
Çünkü annenin hedefinde artık çocuğun “davranışı” değil, çocuğun “kişiliği” ve “ben”liğine bir saldırı yatmaktadır. Annenin bu davranışı, artık “şefkat” noktasından çıkmış, “şiddet”e dönüşmüştür. İşte bu hassas nokta, “pedagojik tik” ve “ceza” arasındaki farkı ortaya çıkartmaktadır.
Dışarıdan baktığımızda, her iki anne de eli yanan çocuğunu, ateşten kurtarmak için çocuğunun eline vuruyor olsa da, pedagojik açıdan bu iki annenin durumları birbirinden farklıdır.
Davranış Analizinde “Niyet” Farklılığı; Şefkat-Şiddet Dengesi
Tıpkı “Ameller niyetlere göredir.” (Buhari, İman, 41; Müslim, İmaret, 155)hadis-i şerifinde olduğu gibi, pedagoji bilimi de davranışları analiz ederken, niyetlere ve düşüncelere çok önem verir.
Hiçbir psikolog veya pedagog, sergilenen bir davranışı analiz ederken niyetleri sorgulamadan doğruya ulaşamaz. Sadece olaya bakarak perde arkasındaki niyetleri ihmal etmek, varılacak sonucun da yanlış olma ihtimalini beraberinde getirir.
Pedagog Adem Güneş
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Şefkat-Şiddet Dengesi
Vicdanı ölmemiş hiçbir anne-baba “bilinçli” olarak çocuklarına karşı şiddet kullanmaz. Ama yapılan araştırmalar gösteriyor ki, çocuk terbiyesinde en çok başvurulan yöntem, yine de “şiddet”tir. Ve “Şiddet nedir?” diye analiz edecek olursak görüyoruz ki, şiddet, cezanın ikiz kardeşidir. Birbirlerine o kadar benzerler ki, şiddet ile cezayı ayırt etmek için ya konunun uzmanı olmak, ya da çok bilinçli bir anne-baba olmak gerekir.
Burada “bilinçli” kelimesinin özellikle altını çizmekte fayda var. Zira anne-babalar çoğu defa çocuklarına karşı davranışlarının “şiddet” içerdiğini fark edememekte, çocuklarına duydukları sevgi ve şefkatten dolayı, kullandıkları yöntemleri daha çok “şiddet” değil, “ceza” olarak tarif etmektedirler. Ve çocuklarına uyguladıkları şiddet ve cezalarda kendi vicdanlarının sesini susturabilmek için birtakım bahanelerin ardına gizlenmektedirler. Zira çocuğa verilen ceza ya da uygulanılan şiddet karşısında anne-baba vicdani birtakım bahaneler üretemez ise, çocuklarına yaptıkları eziyetten dolayı vicdan azabı duyacaktır. İşte bu vicdani rahatsızlığı yaşamamak için, anne babalar -çoğu defa bilinç dışı olarak- kendilerini avutmak için birtakım gerekçelerin arkasına sığınırlar.
Çocuklarına şiddet uygulayan veya ceza ile çocuklarını terbiye edeceklerini düşünen anne-babaların kullandıkları bahanelere bakılırsa, bu bahanelerin çoğunda “çocuğumun iyiliği için” ifadesinin kullanıldığını görmekteyiz. Bir başka deyişle, “Çocuğuna neden şiddet ya da ceza uyguluyorsun?” sorusuna birçok anne-baba, “Çocuklarını çok sevdiklerini, onların gelecekte yanlış yollara gitmelerini istemediklerini” belirterek bu şekilde davrandıklarını izah etmeye çalışmaktadırlar. Yani, çocuklarına duydukları aşırı sevgi ve şefkat, bir süre sonra çocuğa yönelik şiddete dönüşebilmektedir.
Şiddet ve Ceza ile Çocuk Terbiye Etmeye Çalışanların Bahaneleri
Çocuğunu cezalar ile terbiye etmeye çalışan bir anne-baba, kendi vicdanlarını birtakım bahanelerle susturmaya çalışır. Örneğin, bayılıncaya kadar çocuğunu döven bir anne-babaya, “Neden bu çocuğu bu kadar dövdün?” diye sorsanız, alacağınız cevap, her zaman hemen hemen aynıdır: “Bir daha yanlış yapmasın diye dövdüm.” Peki, bu cevap ne kadar doğrudur? İşlediği bir suç karşısında dayak yiyerek terbiye edilmeye çalışılan bir çocuk, sağlıklı bir çocuk olabilir mi? İlerleyen satırlarda, ceza ve şiddetin, çocuğun ruhunda açtığı yaralara tek tek değineceğiz. Ancak, daha önce, anne-babaların çocuklarına ceza verirken ya da onlara şiddet uygularken kendi vicdanlarını nasıl teselli etmeye çalıştıklarını, vicdanlarının sesini nasıl susturmaya çalıştıklarına bir göz atalım.
1- Biz de çocukken çok dayak yedik, cezalar aldık, ne olacak ki yani?
Çocuklarına karşı şiddet içerikli cezalar veren anne-babaların en başta kullandıkları bahane, kendi çocukluk dönemlerinde kendilerine uygulanılan şiddeti örnek göstermeleridir. Ve çok defa, “Eğer şiddet uygulanan çocuklarda anormallik olsaydı, biz çocukluğumuzda daha çok dayak yedik, daha aşırı cezalar aldık, biz niye anormal değiliz o zaman?” diyerek kendilerini savunmaya ve vicdanlarını rahatlatmaya çalışmaktadırlar.
Halbuki böylesi bir savunma yanlıştır, mantık dışıdır. Kendisi çocukluk yıllarında dayak yiyerek büyüyen anne-babalar, kendi çocuklarına şiddet uygulamaktadırlar da farkında değildirler. Geçmişte ceza ve şiddet ortamında büyüdüğü için, bu gün kendisi de kendi çocuklarına karşı şiddet uygulamaktadır... İşte cezanın asıl yıkıcı tarafı budur, ceza alan ceza vermeyi öğrenir. “Biz de ceza alarak büyüdük.” bahanesine sığınan anne-babalar, kendi çocukluk döneminde şiddeti tatmamış olsalardı, muhtemel ki, bir çocuğa şiddet uygulayan birisi ile karşılaştıklarında, böylesi birine “normal” biri olarak bakmayacaklardı. Halbuki kendi çocukluğunda şiddet yaşadığı için, “şiddeti uygulamak kendisi için gayet tabii ve çocuk terbiyesinde olması gereken bir yöntemmiş hatası”na düşmektedir. Evet, şiddetin en önemli özelliği “transjenerasyon”[1] olmasıdır. Yani şiddet, bir önceki nesilden bir sonraki nesle aktarılarak nesilden nesle bulaşıcı bir hastalık gibi devam eder gider. Bu itibarla bakıldığında, çocukluk yıllarında devamlı ceza ve şiddetle büyümüş bir kişi, kendisi çocuk sahibi olduğunda, kendi anne-babasından gördüğü şiddeti kendi çocuğuna uygulayacaktır. Nesilden nesle aktarılarak giden bu şiddet kısır döngüsü, artık bir nesilde durmazsa, böylesi bir aileden dünyaya gelen torunlar ve onların torunları, kendileri de anne-baba olduklarında kendi çocuklarına (ve çevrelerine) karşı şiddet uygulayacakları kesindir.
2- Buna “Dayak” diyerek abartmamak gerek, çok acıtmayacak kadar hafif ve etli yerlerine vuruyorum, ceza verirken acı vermemeye özellikle dikkatediyorum.[2]
Fiziksel ceza veya şiddetin oluşturduğu tahribatın büyüğü, çocuğun fiziğinde değildir ki, çocuğa fiziksel ceza verildiğinde canının çok acımadığı bahanesine sarılınsın. Fiziksel ceza ve şiddetin asıl tahribatı, duygularda oluşur. Böyle bir durumda çocuğun izzet ve gururu zedelenir. İster çocuk el tersi ile kenara itilmiş olsun, ister acıtmayacak kadar etli yerlerine vurulmuş olsun, yahut da çocuk acımasızca tekme-tokat dövülecek olsun... Bütün bunlara maruz kalan çocuğun, asıl tahrip olan bölgesi, iç dünyasıdır!.. Çocuğun vicdanının tahrip olmasıdır...
Çocuğun izzet ve gururunun kırılmasıdır... Çocuğun kendini kişiliksiz hissetmesidir... Ve şiddete maruz kalan çocuklar, çok defa canları yandığı için değil, iç dünyaları bu şekilde tahrip olduğu için ağlarlar ve izzetlerini korumak için daha çok hırçınlaşırlar...
Daha çok hırçınlaşan çocuk, daha çok ceza alır ve bu kısır döngü de böylece devam eder gider...
Çocuğun maruz kaldığı böylesi bir ceza veya şiddetin, çocuğun duygularında oluşturacağı yıkımı anlayabilmek için, karı-koca arasındaki aynı türdeki şiddetle kıyas yapmakta fayda vardır. Düşünün ki, eşine karşı şiddet uygulayan bir koca, eşine dönse ve: “–«Dayak» yedim diyerek ne abartıyorsun?! Ben, senin canının yanmayacağı etli yerlerine vuruyorum... Ağlayıp sızlayarak olayı abartma!..” dese, ne kadar zavallı duruma düşer değil mi? İşte bu örnekte olduğu gibi, çocuğuna karşı uyguladığı şiddetin ve fiziksel cezanın acısını çocuğun bedeninde yaşayacağını düşünmek de o derece yanıltıcıdır... Ceza alan çocuğun asıl yıkımı ruhundadır.
3- Gücümü böyle göstermezsem, yarın yanlış şeyler yapabilir
Anne-babalar bazen, çocuklarına duydukları sevgide o kadar ileri giderler ki, ya çocuklarının her an yanlışa düşeceğinin endişesi ile ya da çocukları üzerinde kurdukları hakimiyetin yavaş yavaş ellerinden kaçtığı düşüncesi ile hırçınlaşabilir ve çocuklarına karşı şiddete başvurabilirler. Bu düşüncede olan anne-babaların bahanesi “Gücümü böyle göstermezsem, yarın yanlış yola girebilir.”dir. Ancak bu şekilde düşünmek de gerçekçi değildir!..
Çünkü insanları yanlış ve anormal davranıştan alıkoyan şey, karşıdakinin gücünden korkması değil, kendi vicdanının rahatsız olmasıdır. Örneğin, hırsızlar her zaman polisten korkar ve kaçarlar. Fakat şimdiye kadar hiç bir polisiye tedbir, hırsızı yapacağı hırsızlıktan vazgeçirmemiştir. Polis ne kadar tedbir alırsa, hırsızlar o kadar farklı yöntemler geliştirirler. Çünkü yanlış davranışın düzeltilmesinde güç kullanmak ve şiddet uygulamak çözüm değildir. Bir çocuğun davranışını değiştirmesi, ancak o çocuğun vicdanına hitap edilmesi ile mümkün olur, yoksa güç gösterisi ile olmaz. O yüzden anne-babaların; “Çocuğa gücümü göstermezsem yanlış şeyler yapabilir.” düşüncesi yanlıştır. Çocuk eğer korkacaksa, anne-babasının şerrinden değil, kendi vicdanından korkmalıdır.
4- Annem-babam da bana dayak atardı, ama onlar kötü insan değillerdi.[3]
Bir çocuk için en ağır duygu, anne-babasını suçlu olarak görmektir. Bu çocukluk yıllarında da böyledir, kendisi yetişip anne-baba olmuş biri için de böyledir. Kişinin kendi anne-babasını “kötü insan” olarak görmesi kadar çocuğa ağır gelebilecek duygu çok nadirdir. Çocukluk döneminde anne-babasından şiddet içerikli cezalar almış birisi, her ne kadar anne-babasının kendisini dövdüğünü, ağır cezalar verdiğini itiraf etse de, konuşmasının devamını “ama” ile sürdürerek vicdanını rahatlatmaya çalışırlar: “–Evet, küçükken annem-babam beni çok dövüyordu, «ama» ben de çok yaramazdım, canım!..” Böylesi bir anne-babaya, şiddetin kötü bir davranış biçimi olduğu ve bir annenin çocuğuna şiddet uygulamaması gerektiği söylendiğinde, (vicdanında kendi anne-babasını yargılamamak için) şiddetin kötü bir şey olmadığını, hatta bazen gerekli olduğunu savunacaktır. Kendi çocukluğunda şiddet görmüş biri, eğer “Evet, şiddet kötü bir davranıştır.” diyecek olsa, vicdanında kendi anne-babasını da suçlu ilan edeceğinden dolayı, ceza ve şiddetin “anormal” bir davranış olduğunu kabullenmekte zorluk çekecektir. Ancak, burada unutulmaması gereken ince ayrıntı şudur ki; şiddet ve ceza ile çocuğunu terbiye etmek isteyen kişi kötü niyetli olmayabilir, fakat “şiddetin kendisi” kötüdür, yanlıştır...
5- Her şeye rağmen ben çocuğumu seviyorum[4]
Şiddet uygulayan anne-babanın en çok sığındığı bahanelerden biri de, “Ne kadar çocuğuma vurursam vurayım, ne kadar ceza verirsem vereyim, o benim canımdır... Ve ben çocuğumu çok seviyorum.” bahanesidir. “Ben her şeye rağmen çocuğumu seviyorum.” bahanesi mantıklı bir bahane değildir. Çünkü şiddete maruz kalan kişi, çocuğun kendisidir, anne-baba değildir ki, “Ama ben hala çocuğumu seviyorum.” diye bir şey söylensin. Bu durumda söz hakkı çocuğundur. Çocuğa sormak gerek, “Her şeye rağmen anne-babanı seviyor musun?” diye... Cezayı alan kişi çocuk olduğu halde cezayı uygulayan kişinin “Her şeye rağmen çocuğumu seviyorum.” demesi, ciddi bir mantık hatasıdır. Aynı durumu şöyle düşünebiliriz. Bir erkek, eşine karşı şiddet uygulasa ve sonra kendisine “Neden böyle bir şey yapıyorsun ayıp değil mi” diye soranlara da “Olsun, ben her şeye rağmen eşimi seviyorum.” dese, bu söz ne kadar mantıklı bir söz olur ki?
6- Bir ben değil ki, herkes çocuğuna ceza veriyor, yanlış olsa kimse vermez!
Eğer bir anne-baba vicdanına karşı, “Nasıl olsa herkes yapıyor bunu…” gerekçesine sığınarak çocuğuna karşı şiddet uyguluyorsa, böylesi bir düşünce çok yanlıştır. Yanlıştır, zira günümüz toplumlarının en büyük problemi, zaten şiddet değil midir? Etrafımıza her bakışımızda bizi hayattan bıktıran şey, insanların acımasızca birbirlerine karşı uyguladıkları şiddet değil midir? Siz çocuğunuza karşı biraz şiddet uyguluyorsunuz... Bir başkası daha çok... Diğer bir başkası da daha fazla… Ama üzerinde şiddet uygulanılan bu çocuklar değil midir yarınki toplumu yaşanmaz hale getirenler? Ya da bugünkü toplumu yaşanmaz hale getirenler de dünkü şiddet altında büyümüş çocuklar değil midir? Bütün bunların karşılığında, ortalığı şiddet alanına çeviren birisi, “Bir ben değilim ki, herkes yapıyor, yanlış olsa kimse bunu yapmaz!..” dese ne kadar doğru olur? Tıpkı bunun gibi, çocuğuna şiddet içerikli cezalarla terbiye etmeye çalışan bir anne-babanın başkalarının yanlışından destek alarak, “Yanlış olsa kimse yapmaz.” demesi doğru değildir.
7- İstesem ceza vermeden de çocuğumu yetiştirebilirim
Birçok uzmanın gözlemlerinden elde edilen sonuç ortada. Şiddet, öyle sanıldığı kadar kolay vazgeçilebilecek bir alışkanlık değildir. Şiddet uygulayan anne-babalar, uyguladıkları şiddete son vermek istediklerinde, işte o an gerçeklerle yüz yüze gelmektedirler. Ceza ve şiddetle çocuğu terbiye etmeye çalışan bir anne-babanın kazandığı alışkanlığı terk etmesi, öyle sanıldığı kadar kolay değildir. Ceza ve şiddet kullanmaya alışmış anne-babalar, bu alışkanlıklarından vazgeçmeye çalıştıklarında, o zaman kendilerinin acziyete düştüklerini hissetmektedirler. Ceza silahı elinden alınan anne-babalar, ortada çaresizce kala kalmaktadırlar. Şiddete alışmış bir anne-babanın “İstemesem ceza vermeden de çocuğumu yetiştirebilirim.” düşüncesi, ceza vermeye alışmış bir anne-baba için gerçekçi değildir. Böylesi bir anne-babanın, uzman yardımı almadıkça yahut çok ciddi bir bilinç sergilemedikçe kullandığı ceza yöntemlerinden vazgeçmesi kolay olmayacaktır.
8- Birçok uzman cezayı bir terbiye metodu olarak tavsiye ediyor.
Evet, ne yazık ki, birçok uzman şiddeti kınadığı ve şiddet ortamından uzak durulmasını tavsiye ettiği halde, cezaya sıcak bakabilmekteler. Halbuki ceza, şiddetin ilk basamağıdır. Çocuk terbiyesinde “materyalist” metotlar üzerinde yoğunlaşan psikolog ve pedagoglar, çocuk terbiyesinde cezanın olması gerektiğini savunmaktadırlar. Çünkü materyalist düşünceye göre, “Hayvanlar ile insanlar aynı nesilden gelmektedir. Hayvanlar üzerinde ceza, olumlu etkiler oluşturuyorsa ve hayvanların davranışlarını değiştirmede ceza bir metot ise, o halde insanlar üzerinde de bu metotlar uygulanabilir.” Evet, hayvanlar üzerinde yapılan deneyler gösteriyor ki, ceza ile hayvan terbiyesi mümkündür... Aç bırakılan bir köpek, bir küçük kemik parçası için taklalar atmakta, kırbaç yiyen at daha hızlı koşmak için çaba sarf etmektedir. Ancak, hayvanların ceza korkusu ile istenilen davranışa yönleniyor olması, insanların da ceza korkusu ile istenilen davranışı sergileyeceği anlamına gelmez. Zira insan, hayvanlardan farklı olarak, akıl, vicdan, kalp, gurur gibi özellikler taşımaktadır ki, insana uygulanacak cezalar ve şiddetler, insanın bu dünyasını rencide etmektedir. Dolayısıyla, materyalist felsefe ile çocuk terbiyesi yorumları yapıldığında, çocukların ceza alarak “adam” olacağını savunan birtakım uzmanlar bulunuyor olsa da, -daha önce ifade edildiği gibi- birtakım uzmanlar da, “insan vicdanı kabul etmedikçe davranış değişikliği olamaz...” ilkesini savundukları için “ceza” yerine “vicdan” terbiyesini tavsiye etmektedirler.
9- Annesi-babası değil miyim, hem döverim, hem severim
Anne-baba olmanın verdiği sahiplenme hissi, çocuğa karşı kullanılacak şiddet ve cezayı, bazen anlamsız bir şekilde körüklemektedir. Birçok anne-baba, çocuklarına şiddet uyguladıklarında “Ben annesiyim/babasıyım; hem severim, hem döverim, kime ne?” diye etrafa karşı kendini savunmaktadır. Çünkü anne-babalar kendi duygularından emindir. Çocuğunu canı pahasına sevdiğinden emindir. Böylesi bir duygu ile sevdiği çocuğuna karşı “sahiplenme” hissi, zaten çok tabiidir. Ancak tabii olmayan şey, bu kadar sahip çıktığın bir şeye aynı zamanda şiddet uygulama özgürlüğünün bulunduğunu düşünmektir. Çocuklar, anne-babasının “çocuklarıdır”; onların köleleri değildir. Her ne kadar anne-baba, kendi sevgisinden emin olsa da, çocuğuna bir köle muamelesi değil, bir insan muamelesi yapmalıdır. İnsan muamelesi de, dövülmeyi değil, sevilip saygı duyulmayı beraberinde getirir.

[1] Bir önceki nesilden bir sonraki nesle bilgi ve becerinin aktarılması. (Psikolojik Kalıtım)
[2] Geweld in de Kindertijd, Rotterdam University (A University of Applied Sciences) (Reader), Sharan M.
[3] Geweld in de Kindertijd, a.g.e.
[4] Geweld in de Kindertijd, a.g.e
Pedagog Adem Güneş
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Ceza Alan Çocuklarda Görülen Davranış Bozuklukları Nelerdir?
Maalesef günümüz çocuk terbiyesi ve eğitiminde kullanılan metotlar, “insani” olmaktan oldukça uzaktır.
Çocuk terbiyesine ait konularda yardım için başvurulan kitaplarda ve görüşüne başvurulan uzmanların birçoğunda sıkça “hayvanlar”ın nasıl terbiye edildiğinden bahsedilip, daha sonra bu örneklerin insanlar üzerinde nasıl uygulanacağı anlatılmaktadır. Zira birçok psikolog, pedagog ve davranış bilimciler, insanlar ile havanların aynı soydan geldiğini iddia ettikleri için “hayvan terbiye etme usulleri”nin “insan terbiyesi”nde de kullanılmasında bir sakınca görmemektedirler.
Bir süre önce, bir arkadaşımla çocuk eğitimi konusunu konuşuyorduk. Arkadaşım, çocuk eğitimi ile ilgili katıldığı bir konferansta duyduklarını benimle paylaşıyordu. Konferansta “çocuk ve önyargı” konusunda bir örnek verilmiş. Arkadaşın çocuk eğitimi ile ilgili katıldığı konferanstaki bu örnekte, köpekbalıklarının önyargılarından bahsedilmiş. Şöyle ki;
Büyükçe bir akvaryum, ortadan cam bir bölme ile ikiye ayrılmış.Cam bölmenin bir yanına küçük köpekbalıkları konulmuş. Diğer bölmeye ise, köpekbalıklarının en lezzetli yediği bir başka cins balık bırakılmış. Aç köpek balıkları, karşıdaki bölmede bulunan diğer balıkları gördüklerinde saldırıya geçmişler, ama nafile… Hızla avına saldıran köpekbalıkları, ortadaki cam bölmeye çarpıp geri dönmüşler. Bir süre kendi hallerinde yüzmeye devam eden köpekbalıkları, ikinci bir hamle daha yapıp yeniden karşı bölmede bulunan balıklara saldırıya geçmişler, ama yine bir hayal kırıklığı... Çünkü her defasında ortadaki cam bölme, köpekbalıklarının karşı taraftaki balıkların yanına geçişine mani oluyormuş. Köpekbalıkları, haftalarca bu şekilde cam bölmeye çarpıp geri dönmüşler. Sonunda köpekbalıkları, diğer balıklara saldırmaktan vazgeçmişler. Tam da bu sırada köpekbalıklarını gözlemleyen davranış bilimi uzmanları, ortadaki cam bölmeyi kaldırmışlar. Cam bölmenin ortadan kaldırılması ile çok ilginç bir olay yaşanmış. Haftalarca karşı bölmede bulunan balıklara saldırmak için çırpınan köpekbalıkları, gayet aç oldukları halde ve diğer balıkları kendi yanlarına kadar yüzerek geldikleri halde, garip bir “önyargı” ile o balıklara saldırmamışlar. Böylece köpek balıklarında bir “önyargı” oluşmuş.
Örnek bu... Ve uzmanın, bu örnekten yola çıkarak vardığı sonuç da şu: “Anne babalar çocuklarını terbiye ederken, koydukları yasaklardan hiç bir zaman taviz vermemelidirler. Çocuk, yasakları çiğnemek istedikçe, tıpkı köpekbalığının karşı tarafa geçmek isterken çarptığı cam bölmeye çarptığı gibi, sizin cezalarınıza çarpmalıdırlar. Böylece çocuklar, bir süre sonra -tıpkı köpekbalıklarında olduğu gibi- çok istedikleri bir şeyi elde etmekten vazgeçeceklerdir.”
Bu örneği dinledikten sonra çok üzüldüm. Zira çocuklar, köpekbalığı mı ki, böylesi bir deneyin sonucu, insanlar üzerinde de tatbik edilsin.
İnsanda akıl var, onur var, izzet var, kalp var, vicdan var… Köpekbalıklarında olmayan kim bilir daha nice garip hisler var!.. Çocuk, bir şeyi istedikçe anne-baba ona ceza verecekmiş ve çocuk aldığı cezaların tesiri ile isteklerinden vazgeçecekmiş. Tamam, belki çocuk, cezanın korkusu ile o an isteklerinden vazgeçse de, istekler, o çocuğun içinde, ölünceye kadar bir uhde olarak kalabilir.
Maalesef günümüz çocuk terbiyesinde hakim görüşler, çoğunlukla hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin sonuçlarının insanlar üzerinde de kullanılmasıyla elde edilmiştir. Bu yüzden bugünün çocukları, dünkü çocuklar kadar masum ve mütevazi değil!..
Düşünün lütfen, anne-babasının isteğini yerine getirmeyen bir çocuğun devamlı ceza ve yasaklarla karşılaşması halinde, o çocuk, bir süre sonra -tıpkı bir köpekbalığı gibi- isteklerinden vaz mı geçer, yoksa aldığı cezaların yol açtığı “onur kırılması” ile yeni yeni yanlış davranışlara mı meyleder? 1-Ceza, Bir Başka Anormal Davranışı Tetikler[1]
Ceza ile terbiye edilmeye çalışılan çocuklarda görülen en belirgin özellik, verilen cezanın çocuklarda yeni bir davranış bozukluğuna yol açmasıdır. Ceza alan çocuk, her ne kadar kendisine yasaklanmış davranıştan o an için uzak dursa da, ceza almış olmanın verdiği bir tepki ile, yeni bir anormal davranışa yönelir. Bu durum gayet insanidir ve olması gereken bir durumdur. Çocuğun izzeti ve gururu kırılmamışsa, aldığı cezanın tesiri ile çocuk yanlış yapmaya (hatta bu sefer kasıtlı olarak yanlış yapmaya) devam eder. Bir gün, bir okuyucumuzdan çok ilginç bir e-mail gelmişti. E-mailde bir anne, başından geçen şu olayı anlatıyordu: “Ben, iki çocuk annesiyim. Büyük oğlum 7, küçük oğlum ise 4 yaşında. Benim problemim, büyük oğlumla idi. Oğlum, mahalledeki arkadaşlarından duyduğu çirkin söz ve küfürlü kelimeleri kullanmaya başladığında derdimiz başlamış oldu. Oğluma hangi cezayı verdiysem kar etmedi. Çocuk uluorta herkesin içinde bu çirkin sözleri söylemeye devam etti. Sonunda sabrım taştı ve kendisini bu alışkanlıktan vazgeçirebilmek için, ne zaman küfür etse ağzına çok acı bir biber sürmeye başladım. Oğlum, ne kadar çırpınsa da yere yatırıyor, elini-kolunu tutuyor, onu ağlata ağlata ağzına acı biber sürüyordum. Ve çok kısa sürede sonuç aldım. Oğlum, bir süre sonra acı biberin verdiği korku ile küfür etmeyi bıraktı. Ancak ilerleyen günlerde daha garip bir şey geldi başıma... Bir gün hanım arkadaşlarımı eve davet etmiştim. Sohbetler edilip çayların içildiği bir sırada 4 yaşındaki küçük oğlum, hanım arkadaşlarımın oturduğu koltukların karşısına geçerek, arkadaşlarıma ağza alınmayacak küfürler etmeye başladı. Hepimiz şok olduk... O sırada ne yapacağımı şaşırdım, bütün arkadaşlarıma karşı rezil olduğumu hissettim. Misafirlerimi gönderdikten sonra hırsla çocukların odasına girdim. Küçük oğlumun yakasından tutup:
“-Neden böyle bir şey yaptın? Kimden öğrendin, bu çirkin kelimeleri?!” diye sordum. Aldığım cevap, beni bir kez daha şok etti. Meğer büyük oğlum, ağzını biberle yakmaya başladığım için bana karşı içten içe bir hırs duymaya başlamış... Verdiğim cezanın korkusu ile artık bir daha küfür etmeyi bırakmış, ama akşamları yatarken öğrendiği bütün küfürleri, küçük kardeşine fısıltı ile öğretmiş. Kardeşine, o gün “Hadi git, misafirlere bunları söyle!..” diyen de kendisiymiş. Şimdi anlıyorum ki, çocuklar, ceza ile terbiye edilmemeli.” Bu okuyucumuzun anlattığı olayda görüldüğü üzere, ceza alan çocuk, kendi gururunu koruyabilmek için bir başka anormal davranışa doğru yol almıştır. Kendisine ceza veren (annesine) tepki olarak, bildiği bütün küfürleri, dört yaşındaki kardeşine öğretmiş ve annesinin misafir kabul ettiği bir gün (güya) intikamını almıştır. Her anne-baba ve eğitimci bilmelidir ki, “Ceza, bir başka anormal davranışı tetikler.” Ve bunun sonu yoktur. Çocuk ne kadar ceza alırsa, o kadar çok anormal davranış sergileyecektir.
2-Ceza, “Utanma” Hissini Yok Eder
Çocuk terbiyesinin ana unsularından birisi, “utanma” hissinin kırılmadan çocuğun yetiştirilmesidir. Yani çocuğu “arsızlaştırmadan” ve “yüzsüzleştirmeden” yetiştirilmesi gerekir.
Halk arasında yaygın bir atasözünde, “Aç bırakma hırsız olur, çok söyleme yüzsüz olur, çok dövme arsız olur” denilmektedir. İşte bu atasözünde bir-iki cümle ile özetlendiği gibi, ceza ile terbiye olan çocuklarda, “utanma” duygusu zedelenmekte, alınan cezaların tesiri ile çocuklar yüzsüzleşmektedirler.
Çocuğuna karşı fiziki ceza uygulayan anne-babalar bilmelidirler ki, çocuğun yediği her bir darbe, çocuğu “arsız”, işittiği her söz de onu “yüzsüz” yapmaktadır. Bunun haricinde altı çizilecek bir nokta da, sosyal ceza alan çocuklarda görülen davranış bozukluğudur ki, kalabalıklar içinde ceza alan çocuk, (eğer kendini savunma refleksini de geliştirmişse) ne söylerseniz söyleyin, bir süre sonra ceza tesir etmemeye başlayacaktır.
Çocuk, kalabalılar içinde aldığı cezaya karşı kendini otomatik savunma durumuna geçirecek, kendisine yöneltilen ceza içeren sözleri dinlemeden, sadece kendini savunmaya çalışacaktır. Bunun haricinde, kendinde savunma refleksini geliştirmemiş çocuklara kalabalıklar içinde verilen sosyal cezalar ise, çocuğun içe kapanmasına ve muhtemel “sosyal fobi” duygusuna kapılmasına sebep olacaktır.
3-Ceza, “Vicdan” Duygusunu Köreltir
Vicdan, tarafız bir mahkeme gibidir. Doğruyu yanlıştan ayırt etme konusunda çok hassastır. İnsanın bütün bir ömrü boyunca kendisine en çok yardımcı olacak duygulardan biri de vicdandır. Ve ne yazık ki, çocuğu, ceza ile terbiye edilmeye çalışmak, çocuğun bir ömür boyu kullanacağı bu hassas duyguyu tahrip eder.
Çocuk, kendisine ceza verildiği sırada iç dünyasında oluşan yaralanmaların acısını duymamak için kendi duygularını devreden çıkartır. Çocuk ceza aldığı esnada, bir bakıma duygusuz, hissiz olmak zorundadır ki, daha az yara alsın. Bu şekilde ceza ile terbiye edilen çocuklar, ileriki yıllarda dehşet verici olaylara acımasız ve vurdumduymaz bir rahatlıkla karışabilmektedirler. Zira böylesi çocuklar, çocukluk yıllarında öğrendikleri, “duygularını bastırma” ve “onları devreden çıkartıp hissizleşme” konusunda tecrübe sahibidirler. Herkesin vicdanını sızlatan birçok olay, bu tür çocuklar için gayet normal olabilir. Tarihte adı “katliam” yapmakla ve insanlığın başına bela olmakla anılan ne kadar yönetici ve lider varsa, her birisinin çocukluğu analiz edildiğinde, çocukluk yıllarında vicdanlarının ceza ve şiddetle öldürülmüş olduğunu görebiliriz.
4-Ceza, “Ezilmişlik” Duygusu Oluşturur
Ceza alarak yetişen çocukların en belirgin davranış sapması, “ezik ve silik” bir kişiliğe sahip olmalarıdır.
Çünkü ceza vermek, bir güç gösterisidir. Ve cezayı veren güçlü olan taraf, cezayı alan taraf ise “zayıf” ve “güçsüz”dür. Ancak, insan psikolojisinde güçlüye boyun eğmek, kolaylıkla kabul edilen bir davranış değildir.
İnsan onuru, bir güç karşısında boyun eğmeyi çok rahatlıkla kabul etmez. Kendi üzerinde birinin güç gösterisinde bulunmasından hoşlanmaz. Ancak çaresizlik anında, insan, kendisi üzerinde birilerinin güç gösterisine sessiz kalabilir. Tıpkı bunun gibi, çocuk da ceza aldığı an, kendisinden büyük ve güçlü birinin altındaki çaresizliğini hisseder. Kendisine ceza veren kişiye onurluca başkaldırsa, belki de her başkaldırışında yeniden ceza alacağı için, çaresizce kendisine uygulanan cezalara boyun eğer. İşte bu boyun eğmeler, çocukta ezilmişlik duygusunu da beraberinde getirir.
5-Ceza, Kontrolsüz Öfkeyi Körükler[2]
Öfke, her insanın içinde, zaten var olan bir duygudur. Öfke sayesinde insan, kendine yönelebilecek tehlikelerden korunur. Ancak öfke hissi kontrol altında tutulmaz ise, yıkıcı bir tesiri vardır.
İşte burada cezanın başka bir yan tesiri ile karşı karşıya geliriz. Zira çocukluk yıllarında alınan cezalar, çocuğun içindeki öfke duygusunu artırır, bu duygunun her an daha fazla tetiklenmesine sebep olur.
Çocuk, kendisine ceza veren güçlü kişi karşısında duygularını ifade edemez ise, hırslanır, yumruklarını sıkar, dişlerini sıkar veya farklı fiziki tepkilerle içindeki öfkeyi bastırmaya çalışır.
Ceza almaya devam eden çocuklarda yapılan gözlemlerde görmekteyiz ki, çocuklar ceza anında bastırdıkları öfkelerini -daha da şiddetli bir şekilde- başka yerlerde kullanmaktadırlar. Bunun yanı sıra, özellikle bir noktanın altını çizmekte fayda vardır ki, çocukluk yıllarında alınan cezaların içte oluşturduğu öfke ateşi, ergenlik yıllarında alev alır.
Günümüzde birçok öğretmen, okullarda öğrencilerin daha küçük yaşta, çok büyük öfke sahibi olduklarından şikayet etmektedirler.
Şahsi gözlemlerimiz odur ki, okulda veya sosyal hayatta etrafına karşı saldırgan ve öfkeli davranışlar sergileyen çocuklar, maalesef aile içinde hep aşırı cezalara maruz kalmışlardır.
(1] Pedagogiek van de Levensloop, Rotterdam University (A University of Applied Sciences) (Reader)
[2]Pedagogiek van de Levensloop, Rotterdam University (A University of Applied Sciences) (Reader)
Pedagog Adem Güneş
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Bir seri halinde yazmaya çalıştığımız bu yazıları topluca değerlendirdiğimizde görüyoruz ki, çocuk terbiyesinde “ceza” yöntemi, faydadan çok zarara yol açmaktadır.
Belki çocuk, ceza korkusu ile o an yapmak istediği davranışı yapmıyor olsa da, -muhtemelen bir süre sonra, şartlar daha elverişli olduğunda- geçmişte ceza korkusu ile yapamadığı ve içinde ukde olarak kalan şeyleri teker teker yapmaya çalışacaktır.
İnsanlara ait davranış değişikliği, “ceza” korkusu ile olmaz. Davranış değişikliği, ancak insanın vicdanının kabul etmesi ile olur.
O yüzden, bu seri yazımıza başlarken “İnsan ceza ile değil, vicdan ile terbiye olur.” demiştik. Bu hususta son bir örneği vererek, “Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?” sorusunun cevabını artık daha net olarak vermeye çalışacağız.
Vereceğimiz örnek, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’in bu konudaki ahlakı ile ilgili… Kaniatın Sultanına eş olma şerefini taşıyan “Müminlerin Annesi” Hazret-i Aişe -radıyallahu anha-, Rasulullah’ın ne kadınlarından, ne de hizmetçilerinden kimseyi dövmediğini, eliyle hiçbir şeye (bu niyetle) vurmadığını kesin bir dille ifade eder.
Sahabeden, Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-’e yakınlığıyla meşhur Hazret-i Enes de:
“Aleyhissalatu vesselam’a (hazerde ve seferde) on yıl hizmet ettiğini, işlerinin her defasında Rasulullah’ın arzu ettiği şekilde olmadığını, buna rağmen kendisine bir defacık ne vurduğunu, ne azarladığını, ne surat astığını, ne de ayıpladığını, hatta bir kere olsun «Of be!..» demediğini, yaptıkları arasında hoşuna gitmeyen için «Ne fena yapmışsın!..» veya yapılan bir şey için «Bunu niye böyle yaptın?», yapılmayan şey için de “Onu niye yapmadın?” diye hesaba çekmediğini, kazara hanımlarından biri, «Keşke şöyle yapsaydın» diye müdahale edecek olsa «Bırakın çocuğu, o Allah’ın murad ettiğinden başka bir şey yapmamıştır.» dediğini” anlatmaktadır.[1] Terbiye hususunda nebevi ahlak böyle… Bütün bu izahlardan sonra akıllara takılan en önemli soru şu olsa gerek:
“Madem ki, çocuk terbiyesinde ceza ne pedagojik açıdan, ne de nebevi ahlak açısından uygun değildir, o halde anne-babalar çocuk terbiyesinde hangi yöntemi kullanmalıdırlar?” Bu birinci soru...
İkinci soru ise, “Hangi yaşa kadar çocukları ceza ile terbiye etmek, aksi te’sir oluşturur? Belli bir yaşı geçen çocuklara ceza verilebilir mi?”
Çocuk Terbiyesinde Pozitif Yöntemler Ceza ile çocuk terbiye etmek “negatif” bir usuldür. Pozitif çocuk terbiyesi usulü ise, muhatabı dikkate almak, sevmek ve mükafatlar vermektir.
Pozitif çocuk terbiyesi, çocuğun vicdanına hitap eder tarzda ve mükafatlar kullanarak çocuğun istenmeyen davranışına önce nüfuz etme, sonra da ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
Bu konuda bir örnek vererek söylemek istediklerimizi daha da somut hale getirelim.
Mahallenin Yaramaz Çocukları ve Yaşlı Zat Bir şahsın kapısının önünde bir grup çocuk, teneke çalarak sabahtan akşama kadar gürültü yapıyorlardı. Mahalleli ne kadar müdahale ettilerse çocukları, bu davranışlarından vazgeçiremediler. Kimi zaman sopa ile kovalandı çocuklar, kimi zaman anne-babasına şikayet edildi, ama bir sonuç alınamadı. Çocuklar daha da öfkeli olarak ellerinde tenekelerle sokakta gürültü yapmaya devam ettiler.
Bu durumdan rahatsız olan bir kişi, mahallede bilgeliği ile meşhur bir yaşlı zatın yanına gitti. Durumu anlattı. Çocuklara hangi cezayı verdilerse tesiri olmadığını, anne-babalarına dahi şikayet ettiklerini, ama meselenin büyüyerek devam ettiğini söyledi.
Yaşlı zat, meseleyi anladı. Çocukların gürültü yaptığı bir gün, evinden dışarı çıkarak teneke çalıp mahalleyi rahatsız eden çocukların yanına gitti. Onlarla konuşup bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre, artık çocuklar günün belirsiz vakitlerinde gelip gürültü yapmayacak, fakat sadece her öğlen saat 14:00 gelerek yine teneke çalarak dilediklerince gürültü yapabileceklerdi. Yapacakları gürültü de tam 15:00’de bitecekti. Anlaşmaya göre, artık çocuklar yapacakları gürültü karşılığında, bu yaşlı zattan günlük olarak 5 para alacaklardı.
Çocuklar, bu anlaşmadan memnun oldular ve ertesi gün heyecanla yaşlı adamın evinin önüne geldiler.
Saat henüz erkendi. Anlaşmaya göre, gürültü saat 14:00’de başlayacaktı.
Çocuklar tam saatin gelmesini beklediler. Bir süre sonra saat tam 14:00 olunca tenekeleri çalarak gürültü yapmaya başladılar. Bir süre sonra gürültü süresi dolan çocuklar, kendileri ile anlaşma yaptıkları şahsı kapıda gördüler. Yaşlı adam, çocukların yanına gelerek, anlaştıkları şekilde bu gürültünün karşılığında belli bir ücret verdi. Çocuklar sevinerek evlerine döndüler.
Çocuklar, ertesi gün yine saatte kapının önüne geldiler ve beklemeye koyuldular. Saat yine tam 14:00’ü gösterdiğinde, ellerinden geldiğince gürültü yapmaya başladılar. Vakit tamam olunca, o yaşlı adam yeniden çıktı ve çocuklara anlaştıkları parayı verdi.
Bu durum günlerce böyle devam etti. Ancak yaşlı adam, bir süre sonra gürültü bitmesine rağmen evden geç çıkmaya ve çocukların paralarını geç teslim etmeye başladı. Bu durum çocukları kızdırdı.
Çocuklar, bir gün yaşlı adama:
“-Biz bütün işimizi gücümüzü bırakıyor ve her gün bu saatte sizin evinizin önünde toplanıp gürültü yapıyoruz. Ama siz, bize hak ettiğimiz parayı geç vermeye başladınız!..” diyerek ikazda bulundular.
Adam, elinden geleni yaptığını söyleyerek çocukları sakinleştirdi. Ertesi gün çocuklar yine aynı saatte gürültü yapacakları yere geldiler ve anlaştıkları şekilde yine gürültü yapmaya başladılar. Çocuklar bir saat boyunca aralıksız gürültü yaptıkları halde, o adam yine gecikerek evden çıkıp çocukların yanına geldi.
Yaşlı adam, çocuklara:
“-Çocuklar, size her gün para vermekte artık zorlanmaya başladım. Size verecek param kalmadı. O yüzden sizinle yeni bir anlaşma yapmak istiyorum. Sizinle daha önce anlaşmış olduğum ücretin bundan sonra yarısı kadarını versem, yine gelir teneke çalmaya devam eder misiniz?” dedi.
Çocuklar, zaten paralarını geç teslim eden yaşlı adamın bu teklifine kızarak:
“-Biz elimizden geldiği kadar fedakarlık yaparak her gün sizin kapınızın önünde toplanıp gürültü yapıyoruz. Yukarı mahallenin çocukları, o saatte ne güzel oyunlar oynarken ve güzel havada gezinirken, biz, sizin isteğinizin yerine getirmek için işimizi gücümüzü bırakıyor, kapınızın önünde toplanıyoruz...
Bir de kalkmış, şimdi bize hak ettiğimizin de yarısı kadarını teklif ediyorsunuz. Bu teklifinizi kabul edemeyiz!..” diyerek teklifi geri çevirdiler.
Yaşlı zat: “-Tamam, ben para vermeyeyim. Ancak hiç olmazsa eskisi gibi gelip teneke çalın. Ona da razıyım!..” dediyse de çocukları ikna edemedi.
Çocuklar, teneke çalmanın karlı bir iş olduğunu düşünerek, artık para vermezlerse o mahallede teneke çalmayacakları açıkladılar. O günden sonra hiçbir çocuk, eline tenekeyi alıp sokaklarda gürültü yapmadı. Bu örnekte de görüldüğü gibi, mahalleli ceza ve şiddette her yolu denedikleri halde çocukların bu davranışından vazgeçirememişlerdir. Ancak yaşlı zat, çocukları önce mükafat ile kendisine bağlamış, sonra da mükafatı yavaş yavaş azaltarak çocukları istenilen davranışa doğru yönlendirmiştir. İşte bu yöntem, pozitif çocuk terbiyesidir. Son bir örnek daha vermek gerekirse pozitif çocuk terbiyesine, o takdirde bir Allah dostu çıkıyor karşımıza...
İnsafa Çağrı Allah dostlarından biri, bir gün amele pazarına gider. Orada aç ve çaresizce iş bekleyen kişilerin yanına varır ve onların arasından on kişi seçer. Seçtiği bu kişileri alıp evine götürür. Bir iş yapılmasını bekleyen kişilere ev sahibi kendi elleri ile ikramda bulunur. Onları yedirir içirir. İkindi vakti geldiğinde ise, onlara Kur’an okur ve birlikte namaz kılarlar. Akşam olduğunda işçiler, şaşkın şaşkın birbirlerine bakarlar. İşçiler, kendisini getiren zata sorarlar: “-Biz bugün hiç bir şey yapmadık, bize yevmiye verecek misiniz?”
Allah dostu cevap verir: “-Siz bugün ömrünüzdeki en hayırlı işleri yaptınız. Hep beraber sohbet edip dini öğrenmeye çalıştık. Oturduk namaz kıldık ve dua ettik. Bundan daha güzel bir iş olabilir mi?” Bu sözü duyan işçilerden biri: “-Biz her gün gelsek, aynı bu şekilde sizi dinlesek, namaz kılsak yine günlüğümüzü verir misiniz?” diye sordu. Ev sahibi:
“-Tabii, neden olmasın?! Her gün gelin, namaz kılın, ibadet edin ve size o günkü yevmiyenizi vereyim” dedi. İşçiler buna çok sevindiler. Artık her sabah erkenden kalkıp bu zatın evine gidiyorlar, sabah namazını, öğlen namazını kılıyor, ikindi namazından sonra da sohbet dinliyorlardı. Saatleri dolunca da paralarını alıp gidiyorlardı.
Bir gün, bu grubun içinden biri: “-Ya, Allah’tan korkmamız gerek!..
Bu şahıs, bizi her gün çağırıyor, namazlarımızı kıldırıyor, dini anlatıp sohbetler yapıyor. Bir de bunun üzerine para veriyor... Bizi doğru yola sevk etmek için böylesi bir yol izleyen şahsa ,karşı bizim daha dikkatli olmamız gerek.” diyerek oradan ayrıldılar...
O günden sonra bu işçiler, o yaşlı zatın dergahında ücret almadan sohbet dinlemeye, ücret almadan namaz kılmaya başladılar.
İşte bu örnekten yola çıkarak diyebiliriz ki, mükafat ve pozitif yöntemlerle insan davranışları çok daha kolay ve kalıcı olarak değişmektedir.
Pedagog Adem Güneş
 
M

Mercan

Guest
Ynt: Cezasız çocuk terbiyesi olur mu?

Bir önceki yazımızda çocuk terbiyesinde “pozitif yöntemler” olarak adlandırdığımız, “mükafat” ve “ödül”lerin önemini vurgulamaya çalıştık ve “ceza” ile çocuk terbiye etmenin çocuğa “negatif” duygu yüklemek manasına geldiğinden bahsettik.
Ancak burada akıllara hemen şu soru gelebilir: “-O halde çocuklarımıza hiç mi ceza vermeyeceğiz?” ya da:
“-Kaç yaşına kadar ceza vermek doğru değil?” veya:
“-Eğer ceza belli bir dönemden itibaren verilmeye başlanıyorsa, hangi durumlarda ve nasıl cezalar verilebilir?” konusuna değineceğiz...
Terbiye Metodu Olarak Ceza ve Çocuk Terbiyesinde Ceza
Çocuk terbiyesinde ceza yöntemini analiz etmeden önce, genel ceza prensiplerine bir bakmakta fayda var. Ceza, insan var olduğundan beri konuşulan bir terbiye metodudur. Bir başka deyişle, “insanın, insana baskı ve zorlama ile davranışlarını değiştirmeye çalışma usulü”dür.
Tarih içinde öylesi cezalar kayıtlara geçmiştir ki, insanın kanının donmaması elde değil!..
Örneğin, Eski Roma’da “gladyatör” denilen köleler, “Arena” isimli gösteri alanlarında aç arslanlarla güreştirilmiştir. Kral ve soylular, ölüm-kalım savaşı yapan zavallı kölenin hayatta kalma mücadelesini alkışlarla izlerlerdi. Ellerde şarap kadehleri ve büyük bir soğukkanlılıkla bir insanın can çekişmesi seyredilirdi.
Kral, neden saraydaki şövalyelere, baronlara, baroneslere böyle bir gösteri sunardı? Çünkü kral, bu gösteri ile “korkuya dayalı” iktidarını daha da güçlendirmeye çalışırdı.
Aslında saray ahalisi, keyif içinde bu gösteriyi izleyenler, farkında olmasalar da bir şeyi şuuraltlarına yazıyorlardı. O da; “Kimin hayatta kalıp, kimin aslanlara yem olacağı kralın iki dudağının arasındadır.” anlayışı…
Modern psikoloji, böylesi bir yönteme “psikolojik ceza” ile insan terbiye etme adını vermektedir. Yani kral, bu yöntemle, aslında, gladyatörleri değil, etrafındaki soyluları ve bu olayı duyan halkını cezalandırmakta, psikolojik baskı altına almaktadır. Kral, böylece etrafındakilere, “Ben istersem böyle olur!..” mesajı vererek onları bir kalıba sokmaktadır.
Yine tarih sahnesinde “Kazıklı Voyvoda” ismine rastlıyoruz. Kazıklı Voyvoda, ele geçirdiği Osmanlı askerlerini kazıklara oturtarak öldürürdü. Tarih, daha sonra ona “Drakula” ismini layık gördü. Yaşadığı dönemde insanların korkulu rüyası haline gelen Drakula, neden vahşice bir yöntemle insanları cezalandırıyordu? Çünkü Drakula, böylesi bir cezalandırma yöntemi ile kendi gücüne ve iktidarına zarar vermek isteyenlerin durumunun böyle olacağının işaretini veriyordu.
Modern psikoloji merceğinin altında analiz ettiğimizde, kazıklara oturtarak insanları “adam etmeye” çalışmayı, “fiziksel ceza” olarak adlandırmaktayız.
Yukarıdaki iki örnekte de görüldüğü gibi, cezanın en zalimcesi bile insanları “terbiye etmeye”, istenilen kalıbın içine girmeye ikna etmeye yetmemektedir. İnsanlar, böylesi zulümler karşısında her ne kadar korku içinde olsalar da, güç ve iktidar zayıflamaya başladığında, çevresindeki en yakını bile başkaldırmıştır.
Zira ceza ile insan terbiye olmaz.
Peki, O Halde Ceza Olmazsa, Sosyal Hayat Kaosa Dönüşmez mi?
Ancak her şeye rağmen, eğer insan hayatında ceza anlayışı ortadan kalkacak olsa, kötüler mükafatlandırılmış; iyiler de cezalandırılmış olur. O halde iyi ile kötü arasındaki dengeyi korumak için veya mazlumun hakkını zalimden alabilmek için ceza kullanmak mecburidir.
Öyle ya, bir yankesici “bilerek” ve “isteyerek”, bir insanın parasını gasp etse ve bunun karşılığında da hiç bir ceza almasa, bu adalet olur mu?
Tabii ki olmaz!.. Bu kişi, yaptığı suçun cezasını mutlak surette çekmelidir ki, mağdur olan kişinin, mağduriyeti en aza indirilsin. Böylesi bir kişiye verilecek ceza, mağdur olan kişinin mağduriyetini gidermek şeklinde olabileceği gibi, bu kişinin toplumdan bir süre uzaklaştırılması da yine ceza olarak uygulanabilir. Ancak burada önemli bir husus var. Acaba herkese ceza verilebilir mi? Örneğin, akıl hastası bir kişi, sokakta karşılaştığı bir başka kişinin çantasını çalmaya çalışırken yakalansa, bu kişiye ceza vermek bir şey ifade eder mi? Ya da başka bir deyişle bu akıl hastasının alacağı ceza, onu “yola getirir” mi? Evet, bir kişinin zihinsel olarak yeterli olmaması, onun ceza almasına engel olur.
Tıpkı bunun gibi, tehdit ve baskı ile suç işlemeye zorlanmış bir kişinin de işleyeceği suçtan dolayı sorumlu tutulması doğru olmaz. Mesela bir grup mafya mensubu, zengin bir iş adamının çocuğunu kaçırmış olsalar… Çocuğu kaçıran kişiler, çocuğu öldürme tehdidi ile babaya bir suç işletmiş olsalar... Bu baba, işlediği suçtan mes’ul olur mu? İşte tüm bu gibi sorular, ceza prensiplerinin oluşmasına ciddi katkılar sağlamıştır.
Ceza Prensipleri Demek ki, sosyal hayatı düzen içinde götürmek için birtakım önleyici tedbirler uygulanması normaldir. Ancak yukarıdaki örneklerde de görüleceği üzere, herkese, her an, her ceza uygulanamaz.
Her ne kadar yetişkin kişiler, sosyal hayat adına cezalandırılsa da, çocukların cezalandırılması, ne modern hukuk sisteminde ve ne de din eksenli ceza hukuku sistemlerinde mümkün değildir. Zira bir kişiye ceza verilebilmesi için o kişinin, o suçu kasıtlı olarak işlemiş olması gerekir. Kasıt ile işlenmemiş suçlarda ceza uygulamak, doğru değildir.
Suçun, Kasıtlı Olarak İşlenmiş Olması Gerekir Bir suçun cezalandırılması için, o suçun ancak “bilerek” ve “kasıtlı” bir şekilde işlenmiş olması gerekir.
Burada “bilmek” ve “kasıt” kelimelerinin altını özellikle çizmekte fayda var. Zira bilmek, ancak zihinsel olgunlukla olabilecek bir şeydir.
Yani zihinsel olgunluğa ermemiş, akli melekeleri tam çalışmayan kişilere, işledikleri suçlardan dolayı ceza verilemez. Örneğin, yukarıdaki örnekte, akıl hastası olan kişinin yaptığı hırsızlıktan dolayı cezalandırılması düşünülemez. Tıpkı bunun gibi, zihinsel gelişimini tamamlamamış olan çocukların da cezalandırılması düşünülmemelidir. Yani, zihinsel gelişimini tamamlamamış bir çocuk, yaptığı ve gerçekleştirdiği yanlış davranışları aslında “idrak” edemez. Eğer ortada idrak yoksa, ceza da olamaz.
İdrak Nedir?
Genel anlamda idrak; “anlama yeteneği, anlayış, akıl erdirme” anlamlarına gelmektedir.[1] Psikolojide ise idrak; “algılama gücü” şeklinde ifade edilir.
Bu durumda suç işlemiş ve fakat idrak kabiliyeti tam gelişmemiş olan bir insanın cezalandırılması doğru olmaz. Peki, “Kimler idrak yeteneğine tam sahip değildir?” diye bakarsak, karşımıza iki grup çıkar. Bunlardan biri “akıl hastaları”, ikincisi ise “çocuklar”.
Çocukların idrakleri veya zihinsel yeterliliği, belli bir yaşa kadar her an gelişim aşamasındadır. Bu gelişim süreci içinde çocuğun cezalandırılması, “idrak”i tam olgunlaşmamış kişiliğin cezalandırılması manasına gelir ki, bu durum, gerek modern hukuk ve gerekse de İslam hukuk anlayışına terstir. Çocukların ceza almamasının en önemli sebeplerinden biri, çocukların idraklerinin olgunluk seviyesine çıkmamış olmasıdır. Sadece idrak olarak değil, çocuk aynı zamanda cezai ehliyet açısından da ceza alamaz.
Ehliyet Nedir?
Arapçada “ehl” kökünden türetilen “ehliye” kelimesi, sözlükte “yetki, elverişlilik ve liyakat” gibi manalara gelmektedir.
Ehliyet, kişinin “anlama, düşünme ve yapabilme” kabiliyetlerinin ortaya çıkış seyrine bağlı olarak aşama aşama gelişim gösteren itibari bir sıfattır. Bir kişinin bir işte ehil olabilmesi için belli donanımlara sahip olması gerekir. Bunlardan en önemlisi, “bilgi”dir. Kişi, “bilgi” sahibi olduğu konuda “ehil” olur. Mesela bir kasap, et doğrama konusunda ehilleşmiştir. Önüne gelen etleri, çok rahatlıkla kesebilir. Eğer bir kişi kasaplık konusunda ehliyet sahibi değilse ve yetenekleri de henüz gelişmemişse, bu kişiye sorumluluk verilmemesi gerekir.
Çocuk ehil olmadığı, yani yeteneklerinin henüz gelişmemiş bulunduğu sahalardan sorumlu tutulamaz. Eğer anne-baba, çocuklarının hangi alanlarda yetenekli olduğunu tespit etmeden hareket ederse, oluşacak hasarların sorumlusu çocuk değil, bizzat anne-babanın kendisidir. Mesela bir anne, 9 yaşındaki kızına bulaşıkları yıkama görevini vermiş olsun. O kız bulaşıkları yıkarken, yani annesinin kendisine yüklediği bir sorumluluğu yerine getirirken raflarda duran bütün porselen takımlarını birden bire düşürerek kırmış olsa, anne bu kız çocuğuna ceza vermeli midir, vermemeli midir? Aslında bu durumda kıza ceza vermek doğru olmaz. Çünkü burada yetenekleri keşfedilmemiş veya henüz yeterince olgunlaşmamış bir kız çocuğuna nisbeten ağır bir sorumluluk verilmiştir.
Çocuğun ceza alabilmesinin önündeki engeller, sadece “irade” ve “ehliyet” yetersizliği değildir. Çocuğun, aynı zamanda ruhi ve fiziki bir olgunluğa gelmesi de şarttır.
 
Üst