Bizi niçin öldürüyorlar?

MiM

Admin
Yönetici
Membership

DALLARIN ucunda karşımıza çıkan ve geleceğe sarkan diri bir hayatı içimize sindiren yaprakların şimdi yerlerde çürümesi, sadece kışa geçtiğimizi hatırlatmıyor. Yeraltının derinliklerine sarkan ve uzayın uzak noktalarına kadar uzanan uygarlığın, barbarlığın alameti şeklinde vasıflandırdığımız ‘öldürmek’ virüsünden kurtulamamış oluşunu da, yanıbaşımızda kopmak üzere olan savaşın içinde solacak yüzleri de hatırlatıyor. Bugünler ‘barbar kim?’ sorusunu sorduruyor. Sonbahar bir kez daha ağaçları hayattan soydu; endamlı bir gelinin üstüne başına takıştırdığı süslere benzer yapraklarını giyinmiş ağaçları süslerinden etti. Çıplak gri dallara vuran yağmurlar yağıyor şimdi, uzak ovalardan kopup gelen soğuk rüzgarlar esiyor.

Yakın bir zaman sonra, yeşilliğinden olan yeryüzünün karalığına beyazlık taşıyan karlar düşecek. Kış, kopmak üzere olan bir savaş gibi duruyor kapıda. Her yıl olduğu gibi, kendimizi, yeni bir bahar için zahmete ayarlamış, öylece karşılıyoruz onu. Anlayışla... Biliyoruz ki kış böyle birşeydir. Hayata tutunan; yeşil, pembe, sarı, mor, kırmızı düşler gören narin elleri tutundukları yerden vuracak lanetli savaşı ise asla iyi karşılamıyoruz. Kış arkasına baharı takarken, savaş sadece ölüm getirir. Yaşattığı vahşetin çocuğu olan gücün, yüz güldürdüğü görülmemiştir. Kazananları da öldüren birşeydir savaş...

Irak bize ırak değil. Acı, ölüm, yıkım, vahşet, kan yüklenmiş bombaların düştüğü her yer kalbimizin kapsam alanı içindedir. Savaş nerede kopuyorsa biz oradayız. Çünkü biz insanız, varlığın şarkısına dinleyici olmuş güvercinleriz. Adımız barış bizim... Kalbimiz bir kez daha ırak yerlerde. Oralarda, hayatın sokaklarında kendince yürüyüşe çıkmış hemcinslerimizin gözlerinde konuklanıyoruz. Bu sıralar en çok gökyüzüne bakıyorlar; bir karınca sürüsü gibi sırtlarında hayat taşıyan bulutların coğrafyasında yakında görünüverecek ölümün metalik ışıltısı korkutmuş onları.

Birkaç çocuk görüyoruz evlerin önünde. Bir kız çocuğu elindeki bebeğin saçlarını tarıyor. Altı yaşlarında, rengini saçlarından alan kara gözlü bir erkek çocuğu bebeğin saçlarından çekiştiriyor. Kız çocuğu belki kardeşi, belki yan komşusu... Güzel düşler gören gözlerin masumiyetini kalbimize koyup gidiyoruz yanlarından. Kara yağız bir delikanlıyla karşılaşıyoruz az sonra. Dalından kesildiği yerden ambalajlanmış kırmızı bir gül taşıyor göğsünde. Kalbini korur gibi koruyor onu çarpışlardan. Kalbi gül olmuş, ürkmüş bir ceylanın kalbi gibi atıp duran bir kalbin sahibine götürüyor. Çocuklar, hayatlar doğuracak bir yolculuğun yolcusu bu delikanlının aşkından nefes katıyoruz içimize. Kalbimize birikenler çok geçmeden bizi yoruyor. Bir banka bırakıyoruz kendimizi.

Güneş hala ısıtıyor. Karşımızdaki bankta birkaç ihtiyar adam oturmuş. Birisi elindeki bastonla yere düşmüş yaprakları karıştırıyor. Ne düşünüyor acaba? Bir gün kendisinin de bu yapraklar gibi daldan düşeceğini mi, hayatın yakasından kopacağını mı? Kalbimizin ırak yerlerde hayatı topladığı sıralarda, bir savaş gemisine sinyal geliyor: İlk vuruşlar yapılsın!... Jack son teknolojiyle donanmış uçağına geçiyor. Hayatın düşmanı lanetli vahşilere bomba yağdırmaya gidiyormuş gibi kendinden emin. Uçak son hızla pistten havalanıyor. Şimdi göğün maviliği arasında uçuyor; yıldızların oynaştığı, kuşların uçtuğu, yağmurların geldiği yerde...

Az sonra hayatın izini sürdüğümüz toprakların üzerine varıyor. Elindeki bebeğin saçlarını tarayan kız çocuğunun, sevgilisine gül kalbini götüren delikanlının, dallarından düşen kızıl yapraklarla oynaşta olan ihtiyarın ülkesinde... Eli bir düğmeye gidiyor. Ve gökten artık yağmur yağmıyor. Ölüm konuyor kalbimizdeki çocuğun, aşık delikanlının ve hüzünlü amcanın gözlerine. Onları vuran ölüm bize de soluğunu taşıyor. Hepimiz ölüyoruz!... Jack, bir düğme dokunuşuyla bıraktığı bombaların aşağılarda yaptığı depremin üzerine nescafesinden bir yudum alıyor. Vahşilere hadlerini bildirmiş olmanın gururu okunuyor gözlerinde. Ama Jack, kararttığı gözlere bir kez olsun bakmamıştı… O gözler Jack’i hiç görmemişti… Biz Jack’i tanımıyorduk. Peki ama, biz niçin öldürüldük? George ve Tony! Var mı bu sorunun cevabı?


nihat dağlı​
 

[TB] Benzer konular

Üst