Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez

  • Konbuyu başlatan Hüda_i gülü
  • Başlangıç tarihi
H

Hüda_i gülü

Guest
Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "vus'" ya­pa­bi­lir­lik ve güç de­mek­tir. Asıl an­la­mı ise, ge­niş­lik ve mekân­sal ka­pa­si­te­dir. Son­ra in­sa­nın is­te­ği­ne bağ­lı fi­il­le­ri­nin kay­na­ğı olan gü­cü için de bir tür mekân ta­sav­vur edi­lir ol­muş­tur. Bu­na gö­re, in­sa­nın ya­pa­bil­di­ği her iş, onun gü­cü­nün bu­nu kap­sa­ya­bil­di­ği şek­lin­de al­gı­lan­mış­tır. Güç ye­ti­re­me­di­ği de, gü­cü­nün onu kap­sa­ya­ma­dı­ğı şek­lin­de dü­şü­nül­müş­tür. Bu ye­te­ne­ğe ve ka­pa­si­te­ye "ta­kat" (ya­pa­bil­me ye­te­ne­ği) is­mi uy­gun gö­rül­müş, da­ha son­ra bu "ta­kat"a da "ka­pa­si­te" an­la­mın­da "vus" adı ve­ril­miş­tir. "Vus'ul in­san" de­nil­di­ğin­de "in­sa­nın takati, gü­cü­nün ka­pa­si­te­si" kas­te­dil­miş­tir.

Şu an­da bi­li­yor­sun ki: Yü­ce Al­lah'ın ku­lu üze­rin­de­ki hak­kı­nın ta­ma­mı, ku­lun, işi­tip ita­at et­me­si­dir. An­cak insân, nef­si­nin an­la­mak su­re­tiy­le ka­bu­le ya­na­şa­bi­le­ce­ği du­rum­da "işit­tim" ifa­de­si­nin an­lam ka­za­na­ca­ğı kuş­ku gö­tür­mez bir re­a­li­te­dir. İn­san nef­si­nin an­la­yıp kav­ra­ya­ma­ya­ca­ğı şey­le­ri, işit­me ve ka­bul et­me su­re­tiy­le ica­bet et­me­si­nin bir an­la­mı ol­maz. Ve yi­ne ku­lun an­cak, be­den­sel or­gan­lar­la ve fi­il­ler­le gö­nül­lü bo­yun eğ­me müm­kün ol­du­ğu hu­sus­lar­da "ita­at ede­rim ve baş üs­tü­ne" di­ye­bil­me­si apa­çık bir ger­çek­tir. Çün­kü ita­at, in­sa­nın gö­nül­lü bo­yun eğ­me­si­dir. Gü­cü­nün ve aza­la­rı­nın et­ki­le­yi­ci em­re­di­ci­den et­ki­len­me­si­dir.

Olur­lu­luk müm­kün ol­ma­dı­ğı du­rum­la­ra ge­lin­ce, ör­ne­ğin bir in­sa­na gö­züy­le bir se­si işit­me­si­nin ya da be­de­niy­le ay­nı an­da bir kaç yer­de ol­ma­sı­nın ya da an­ne­sin­den ikin­ci kez doğ­ma­sı­nın em­re­dil­me­si gi­bi du­rum­lar­da ita­at da dü­şü­nü­le­mez ve mev­le­vî bir tek­lif de böy­le bir şe­ye ta­al­luk et­mez. Şu hâlde hak­ka ça­ğı­ran ki­şi­ye yö­ne­lik işit­me ve uy­ma şek­lin­de­ki ita­at, an­cak, in­sa­nın gü­cü­ne ta­al­luk eden ih­ti­ya­ri, is­te­ğe bağ­lı tu­tum ve dav­ra­nış­lar­da olur. İn­san bu­nun­la ken­di­si­ne ya­rar ya da za­rar ve­ren şey­ler ka­za­nır. Do­la­yı­sıy­la ka­zan­ma, ke­li­me­si, in­sa­nın kar­şı­sı­na çı­kan ve ken­di­si­ne, nispet edi­len her şe­yin onun gü­cü ve ka­pa­si­te­si ile ger­çek­leş­ti­ği­nin en iyi ka­nı­tı­dır.

Bu­nun­la da an­la­şı­lı­yor ki: "Al­lah... yük­le­mez." ifa­de­si yü­ce Al­la-h'ın kul­lar hak­kın­da yü­rür­lü­ğe koy­du­ğu bir ya­sa­ya (sün­ne­te) işa­ret edi­yor. Bu­na gö­re yü­ce Al­lah, kul­lar­dan an­la­ma ka­pa­si­te­le­ri­nin üs­tün­de olan şey­le­re inan­ma­la­rı­nı ve güç­le­ri­nin kal­dı­ra­ma­ya­ca­ğı şey­ler­de ita­at et­me­le­ri­ni is­te­mez. Bu, Al­lah'ın ya­rat­tı­ğı akıl sa­hi­bi, bi­linç­li var­lık­lar ara­sın­da ge­çer­li kı­lı­nan bir ku­ral­dır. Bu ifa­de, ay­nı za­man­da, yü­ce Al­lah'ın Re­su­lü­nün ve müminlerin li­sa­nıy­la ak­tar­dı­ğı ifa­de­nin içe­ri­ğiy­le de uyuş­mak­ta­dır. Ya­ni: "İşit­tik ve ita­at et­tik." Ne faz­la ne de ek­sik.

"Al­lah hiç kim­se­ye... yük­le­mez." cüm­le­si­nin içe­ri­ği, her iki aye­tin ya­ni hem ken­di­sin­den ön­ce­ki, hem de son­ra­ki ayet­le­rin ifa­de­siy­le bağ­lan­tı­lı­dır.

Ken­di­sin­den ön­ce­ki ifa­dey­le bağ­lan­tı­sı­na ge­lin­ce, bu açı­dan ve­ri­len me­saj şu­dur: Al­lah kul­la­rı­na işi­te­bi­le­cek­le­ri ve ita­at ede­bi­le­cek­le­ri şey­ler­den faz­la­sı­nı yük­le­mez. Şu hâlde bu çağ­rı, on­la­rın ya­pa­bi­le­cek­le­ri şey­le­ri içe­ri­yor.

Ken­di­sin­den son­ra­ki ifa­dey­le bağ­lan­tı­lı ola­rak ele alın­dı­ğın­da ifa­de et­ti­ği an­lam şu­dur: Ya­nıl­ma ve unut­ma­dan do­la­yı so­rum­lu tu­tul­ma­ma, ken­di­le­ri­ne ağır yük yük­len­me­me­si ve kal­dı­ra­ma­ya­cak­la­rı so­rum­lu­luk­la­rın ve­ril­me­me­si şek­lin­de Re­sul ve müminler ta­ra­fın­dan di­le ge­ti­ri­len is­tek­ler, bir ta­kım zor­luk­la­rı da be­ra­ber­le­rin­de ge­ti­ri­yor­lar­sa da, in­sa­nın ka­pa­si­te­si­nin üs­tün­de­ki yü­küm­lü­lük­ler de­ğil­dir. Çün­kü, eğer ken­di­le­ri­ne güç ye­ti­ril­me­ye­cek bir şey yük­le­ni­le­cek­se bu, tek­lif ve gö­rev şek­lin­de ol­ma­ya­cak­tır. An­cak inat­laş­ma­nın ve is­ya­nın ce­za­sı ola­cak­tır. Ya­nıl­ma ve unut­ma­dan do­la­yı so­rum­lu tu­tul­ma du­ru­mu­na ge­lin­ce, ya­nıl­ma ve unut­ma ih­ti­ya­ri ve is­te­ğe ba­ğıl tu­tum­lar ol­ma­sa­lar da, biz­zat ön­cül­le­ri ara­cı­lı­ğıy­la ih­ti­ya­ri ve is­te­ğe bağ­lı tu­tum­lar ola­rak de­ğer­len­di­ri­le­bi­lir­ler. Söz gelimi, ön­cül­le­ri­nin önü­ne ge­çil­me­si ya da ko­run­ma ted­bir­le­ri­ne baş­vu­rul­ma­nın ge­rek­li kı­lın­ma­sı su­re­tiy­le bun­la­rın önü­ne geç­mek müm­kün­dür. Özel­lik­le in­sa­nın bun­la­ra ya­ka­lan­ma­sı, kö­tü ter­ci­hin­den ile­ri ge­li­yor­sa.

Ay­nı du­rum "ağır yük yük­le­me" için de ge­çer­li­dir. Şa­yet bu du­rum, in­sa­nın ken­di­si­ne öne­ri­len ko­lay yü­küm­lü­lü­ğe baş­kal­dır­ma­sı­nın bir ce­za­sı ola­rak ve ko­lay yü­küm­lü­lü­ğün ağır yü­küm­lü­lük­le de­ğiş­ti­ril­me­si şek­lin­de or­ta­ya çı­kı­yor­sa, bu yü­küm­len­dir­me ola­rak al­gı­la­na­maz, "Ulu Al­lah, bun­dan mü­nez­zeh­tir. Akıl da böy­le bir şe­yi ka­bul et­mez" gi­bi ifa­de­ler böy­le bir du­rum­da söz konusu edi­le­mez. Çün­kü bu­nu, biz­zat in­san, kö­tü ter­ci­hi ile böy­le bir so­nu­cu ha­k et­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la bu yü­kün ona yük­le­til­me­si­nin de bir sa­kın­ca­sı yok­tur.

Rab­bi­miz, unutur, ya­ da ya­nı­lır­sak bi­zi so­rum­lu tut­ma.

Ya­pı­lan çağ­rı­ya kar­şı­lık ni­te­li­ğin­de "İşit­tik ve ita­at et­tik." de­dik­ten ve hiç bir kay­da bağ­lı ol­ma­yan mut­lak ica­bet bil­di­ren bir ifa­de kul­lan­dık­tan ve son­ra va­ro­luş­la­rı­nın için­de ba­rın­dır­dı­ğı za­af ve çat­lak­lı­ğı fark ettikten ve yi­ne ken­di­le­rin­den ön­ce­ki­le­rin akıbetlerine bak­tık­tan ve bun­lar da tıp­kı ken­di­le­ri gi­bi bi­rer üm­met ol­du­ğu­nu ha­tır­la­dık­tan son­ra Rab­le­rin­den, on­la­rın­ki­ne ben­zer bir mu­a­me­le­de bu­lun­ma­ma­sı­nı is­te­ye­rek, mer­ha­me­ti­ni di­le­di­ler. Ağır yük yük­le­me­me­si­ni, al­tın­dan kal-­ka­ma­ya­cak­la­rı bir tek­lif ge­tir­me­me­si­ni ta­lep et­ti­ler. Çün­kü on­lar, yü­ce Al­lah'ın ken­di­le­ri­ne öğ­ret­ti­ği gi­bi, Al­lah'ın üs­tün­de her­han­gi bir güç ve kud­ret ol­ma­dı­ğı­nı bi­li­yor­lar­dı. Ken­di­le­ri­ni Al­lah'ın aza­bın­dan an­cak O'-nun mer­ha­me­ti­nin ko­ru­ya­bi­le­ce­ği­nin bi­lin­cin­dey­di­ler.

Hz. Pey­gam­ber (s.a.a) ger­çi ma­sum­du; ya­nıl­maz­dı, unut­maz­dı. An­-cak o, Al­lah'ın ko­ru­ma­sı, ma­sum kıl­ma­sı ile bu ni­te­li­ğe sa­hip­ti. Do­la­yı­sıy­la, ken­di nef­si açı­sın­dan emin ol­ma­dı­ğı bir­ şe­yi Rab­bin­den di­le­me­si ve bu bağ­lam­da ken­di­si­ni müminlerin züm­re­si­ne da­hil et­me­si ye­rin­dey­di.

Rab­bi­miz, bi­ze, biz­den ön­ce­ki­le­re yük­le­di­ğin gi­bi ağır yük yük­le­me.

Aye­tin ori­ji­na­lin­de ge­çen "isr", de­nil­di­ği­ne gö­re "ağır­lık" de­mek­tir. Bir gö­rü­şe gö­re de, bir şe­yi zor­la alı­koy­mak de­mek­tir. Bu da ilk an­la­ma ya­kın­dır. Çün­kü alı­koy­ma işin­de, is­ten­me­yen ve ağır ge­len bir­ şe­ye zor­la­ma an­la­mı da söz konusu­dur.

"Biz­den ön­ce­ki­ler"den mak­sat, Ehlikitap özel­lik­le Ya­hu­di­ler­dir. Çün-­kü bu su­re­de ta­rih­le­rin­den birçok ke­sit­ler ak­ta­rıl­mış­tır. Ve bir ayet­te yü­ce Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "On­la­rın ağır yük­le­ri­ni, üzer­le­rin­de­ki zin-­cir­le­ri in­di­ri­yor." (A'râf; 157)

Rab­bi­miz, ken­di­si­ne güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği­miz şe­yi bi­ze ta­şıt­ma.

"Güç ye­ti­re­me­ye­ce­ği­miz şey"den mak­sat, il­kel ola­rak al­tın­dan kal­kıl­ma­ya­cak yü­küm­lü­lük de­ğil­dir. Çün­kü ak­lın hiç­bir za­man böy­le bir şe­yi olum­lu kar­şı­la­ma­ya­ca­ğı­nı bi­li­yor­su­nuz. Kal­dı ki, Al­lah'ın kelâmı, ya­ni "İşit­tik ve ita­at et­tik." sö­zü de bu­nun ter­si­ni or­ta­ya ko­yu­yor. Şu hâlde bu­ra­da kas­te­di­len, yap­tık­la­rı kö­tü­lük­le­rin ce­za­sı ola­rak ken­di­le­ri­ne tek­lif edi­len ağır so­rum­lu­luk­lar­dır ve bun­la­ra da nor­mal ola­rak bir in­san kat­la­na­maz. Ve­ya üzer­le­ri­ne inen bir azap ya­hut may­mun ve do­mu­za dö­nüş­me gi­bi onur kı­rı­cı bir ce­za kas­te­di­li­yor.

Bi­zi af­fet. Bi­zi ba­ğış­la. Bi­zi esir­ge.

Af, bir­ şe­yin izi­nin si­lin­me­si, "mağ­fi­ret (=ba­ğış­la­ma)" ise ör­tül­me­si de­mek­tir. "Rah­met" de bi­lin­di­ği gi­bi, acı­ma, esir­ge­me an­la­mı­na ge­lir. An­cak nes­nel kar­şı­lık açı­sın­dan, bu ke­li­me­le­rin söz­lük an­lam­la­rı­nın gö­z ö­nün­de bu­lun­du­rul­ma­sı, üç cüm­le­nin peş pe­şe sı­ra­la­nı­şı ile ay­rın­tı­dan asıl ola­na yö­ne­lik bir ted­ri­ci­lik gö­ze­til­di­ği far­k e­di­le­cek­tir. Di­ğer bir ifa­dey­le, so­nuç ve fay­da iti­ba­riy­le özel­den ge­ne­le doğ­ru bir ter­tip gö­ze­til­miş­tir. Bu­na gö­re, yü­ce Al­lah'ın af­fı, günahkâr için ön­gö­rü­len ce­za gi­bi, gü­na­hın ka­çı­nıl­maz izi­nin onun ta­ra­fın­dan si­lin­me­si, gi­de­ril­me­si, de­mek­tir. Ba­ğış­la­ma­sı (mağ­fi­ret) da gü­na­hın ne­fis için­de­ki bi­çi­mi­nin gi­de­ril­me­si ve üze­ri­nin ör­tül­me­si, rah­met ise, ilâhî şef­kat ve acı­ma­nın gü­nah ve iz­le­ri­ni bü­rü­me­si an­la­mı­nı ifa­de eder.

Bu üç cüm­le­nin, ya­ni "Bi­zi af­fet. Bi­zi ba­ğış­la. Bi­zi esir­ge." cüm­le­le­ri­nin "Rab­bi­miz, unu­tur ya da ya­nı­lır­sak bi­zi so­rum­lu tut­ma." ifa­de­si­ne at­fe­dil­miş ol­ma­sı, bu­nun­la be­ra­ber her bi­ri­nin ken­di­ne öz­gü bir ifa­de ve akış tar­zı­nın ol­ma­sı şu me­sa­jı ver­me­ye yö­ne­lik­tir: Af, ba­ğış­la­ma ve esir­ge­me kav­ram­la­rı on­la­rın unut­ma, ya­nıl­ma vb. so­nu­cu iş­le­dik­le­ri gü­nah­lar­la ilin­ti­li ola­rak gün­de­me ge­ti­ril­miş­ler­dir. Bu­nun­la da an­la­şı­lı­yor ki: Müminlerin bu ayet­te, is­te­dik­le­ri ba­ğış­la­ma, da­ha ön­ce, "ba­ğış­la­ma­nı di­le­riz." şek­lin­de di­le ge­tir­dik­le­ri ba­ğış­la­ma­dan fark­lı­dır. Da­ha ön­ce de söy­le­di­ği­miz gi­bi, ön­ce­ki ba­ğış­la­ma, mut­lak bir ica­be­te kar­şı­lık ola­rak ta­lep edi­len mut­lak bir ba­ğış­lan­ma­dır. Bu­ra­da ise, unut­ma ve­ya ya­nıl­ma so­nu­cu iş­le­nen gü­nah­la­ra kar­şı özel bir ba­ğış­lan­ma ta­le­bi söz konusu­dur. Do­la­yı­sıy­la ba­ğış­la­ma is­te­ği­ne iliş­kin ifa­de­nin tek­rar­lan­mış­lı­ğın­dan sö­z e­di­le­mez.

Bu du­a­lar­da "Rab" sö­zü dört ke­re tek­rar­la­nı­yor. Amaç kul­luk sı­fa­tı­na ima­lı gön­der­me­ler­de bu­lu­na­rak ilâhî rah­met sı­fa­tı­nın dev­re­ye so­kul­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Çün­kü "Rab­lık" sı­fa­tın­dan sö­z e­di­lin­ce, in­sa­nın ak­lı­na is­ter is­te­mez, kul­luk ve ze­lil­lik ge­lir.

Sen bi­zim mev­la­mız­sın. Öy­ley­se kâfir­ler top­lu­lu­ğu­na kar­şı bi­ze yar­dım et.

Ye­ni­den ve ön­ce­ki­ler­den ba­ğım­sız bir du­a­ya baş­la­nı­yor. "Mev­la" yar­dım eden, de­mek­tir, ama her yar­dım eden de­ğil. Ak­si­ne, yar­dım edi­le­nin iş­le­ri­nin yö­ne­ti­mi­ni de üst­le­nen yar­dım eden, an­la­mın­da kul­la­nıl­mış­tır. Çün­kü "mev­la" iş­le­rin yö­ne­ti­mi­ni üze­ri­ne al­mak, an­la­mı­na ge­len "velâyet" kö­kün­den ge­lir. Yü­ce Al­lah müminlerin ve­li­si ol­du­ğu­na gö­re, O, on­la­rın yar­dım­cı­sı, mev­la­sı­dır da. Yar­dı­mı­na ih­ti­yaç duy­duk­la­rı şey­ler­de on­la­ra yar­dım eder. Ulu Al­lah şöy­le bu­yu­ru­yor: "Al­lah, müminlerin ve­li­si­dir." (Âl-i İmrân, 68) Bir baş­ka ayet­te de şöy­le bu­yu­ru­yor: "İş­te böy­le; çün­kü Al­lah, iman eden­le­rin ve­li­si­dir; kâfir­le­rin ise, ve­li­si yok­tur." (Mu­ham­med, 11)

Bu dua gös­te­ri­yor ki, müminler için di­nin te­mel il­ke­le­ri­ni işi­tip bun­la­rı gö­nül­lü ola­rak ha­ya­ta ege­men kıl­dık­tan son­ra, tek amaç bun­la­rın uy­gu­lan­ma­sı­nı ve ya­yıl­ma­sı­nı sağ­la­mak­tır. Hak içe­rik­li me­sa­jı in­san­lı­ğa du­yur­mak için ci­had et­mek­tir. İn­san top­lu­luk­la­rı­nın bu me­saj et­ra­fın­da bir­leş­me­ler­ini sağ­la­mak­tır. Yü­ce Al­lah bir ayet­te bu he­de­fi şöy­le vur­gu­lu­yor: "De ki: Bu, be­nim yo­lum­dur. Bir ba­si­ret üze­re Al­lah'a da­vet ede­rim; ben de ba­na uyan­lar da. Ve Al­lah'ı ten­zih ede­rim, ben müş­rik­ler­den de­ği­lim." (Yûsuf, 108)

Bu­na gö­re, di­nin yo­lu, in­san­la­rı tev­hid di­ni­ne da­vet et­mek­tir. Ci­had et­mek, sa­vaş­mak, maru­fu em­re­dip mün­ke­ri ya­sak­la­mak gi­bi da­vet ve uya­rı yön­tem­le­ri hep bu ama­ca yö­ne­lik­tir. Tüm ça­ba­la­rın he­de­fi, in­san de­nen can­lı tü­rü­nün ara­sın­da baş gös­te­ren ih­ti­laf, an­laş­maz­lık ol­gu­su­na ke­sin bir çö­züm ge­tir­mek­tir. Yü­ce ka­nun ko­yu­cu (şâri) açı­sın­dan bu he­de­fin ne ka­dar önem­li ol­du­ğu­nu şu ayet-i ke­ri­me açık bir şe­kil­de or­ta­ya ko­yu­yor: "O, 'Di­ni dos­doğ­ru ha­ya­ta e­ge­men kı­lın (ika­me edin) ve on­da ay­rı­lı­ğa düş­me­yin.' di­ye din­den Nuh'a va­si­yet etti­ği­ni ve sa­na vah­yet­ti­ği­mi­zi, İb­ra­him'e, Mu­sa'ya ve İsa'ya va­si­yet et­ti­ği­mi­zi, sizin için de bir şe­ri­at kıl­dı." (Şûrâ, 13)

Do­la­yı­sıy­la müminlerin "Sen bi­zim mev­la­mız­sın. Öy­ley­se kâfir­ler top­lu­lu­ğu­na kar­şı bi­ze yar­dım et." sö­zü gös­te­ri­yor ki, di­ne yö­ne­lik çağrı­yı işi­tip ita­at ede­cek­le­ri­ni vur­gu­la­dık­tan son­ra, akıl­la­rı­na ilk ge­len şey, bir di­ne ge­nel bir da­vet ha­re­ke­ti­ne baş­la­ma­la­rı ol­muş­tur. Doğrusu­nu Al­lah her­kes­ten da­ha iyi bi­lir.

ALLAME TABATABAİ
 

[TB] Benzer konular

Üst