ALLAH (C.C) Kainatı Yaratmaya Neden Lüzum Gördü?

...Tefekkür...

Hüznüm yüreðime dokunan dûamýn sûkûtudur...
Allah Kainatı Yaratmaya Neden Lüzum Gördü?


Allah Kainatı Yaratmaya Neden Lüzum Gördü ve Neden Daha Önce Yaratmadı da Sonradan Yarattı?


Bu sorunun iki yönü var: Biri; kainatın niçin yaratılmış olduğu, ikincisi ise neden daha önceden yaratılmadığıdır. Evvela, hemen arz edeyim ki, biz insanlar her şeyi kendi ölçülerimiz zaviyesinden ele alıyor ve ona göre fikirler imal ediyoruz. Mesela, biz bir şeyi yaparken lüzum hisseder öyle yaparız. Ve çok defa, kat'i zaruretlerle ancak harekete geçeriz. Böyle bir düşünce saplantısıyla, Cenab-ı Hakk'ı da kendimize kıyas ederek öyle yapacağını zannediyoruz. Halbuki böyle bir soruyu tevcih ederken düşünmeliyiz ki; Allah birer eksiklik ve noksanlık olan bu türlü şeylerden münezzehtir.
“Allah, kainatı niye yarattı?” sorusunu cedel yoluyla ele almak da mümkündür: Kimdir kainatın yaratılmasından rahatsız olan? Bir insan gösterebilir misiniz ki; şu tohum atma, döllendirme, mahsul alma ve bütün imkanlarını en iyi şekilde kullanarak mes'ut olma yollarını araştırmasın? Evet, bir kısım sıkıcı hadiseler karşısında, aceleden verilmiş kararlarla, dünyaya gelişine pişmanlık izhar edenler, hatta hayatlarına kıyanlar vardır; fakat bunlar nedret ifade edecek kadar ehemmiyetsizdir. Yoksa, herkes “Var” olduğuna, hayata mazhariyetine, insan olarak bulunuşuna, pişmanlık şöyle dursun, şükranla dolup taşmaktadır. Rica ederim, çocuk olup kucaklarda bulunmaktan, delikanlılıkta iliklerine kadar varlığının neşvesini duymaktan, olgunlukta aile ve çoluk çocukla hemhal olmaktan şikayet etmek mümkün müdür? Ve hele ötelere inanan insanlar için... Bir de bu insan, bütün bir saadetin teminatı olan ebedi bahtiyarlığın tohumlarını nemalandırabiliyorsa, şikayet etmek şöyle dursun; mutlak saadete açılan menfezlerin sırlı anahtarlarını keşfettiğinden ötürü çok çok memnun olacaktır.
Evet biz, bütün bunları vicdanlarımızda duyuyor ve kainatı yaratan, bizi buraya getiren Zat'a, kalb dolusu şükranlarımızı arz ediyoruz.
Meselenin, kendi realitesi içinde izahına gelince: Bu kainatın, büyük-küçük, canlı-cansız, rengarenk sanat eserleriyle süslenmiş; bitip tükenme bilmeyen bir “manzaralar resmi geçidi” ve bir meşher mahiyetinde, herkesi seyr ve tenezzühe sevk edecek cazibedarlık içinde hazırlanmış olduğu görünüyor.
Bu güzel manzaralar, bu fevkalade süs ve ihtişamlar, bir sel gibi akıp giden hadiseler üzerinde, bir iş ve ameli, o iş ve amele hakim kudretli ve sevimli eli gösteriyor. Bizler, bu fiiller adesesiyle dalgalanan isimlere şahit oluyor ve maşukuna visal aşkıyla koşan aşıklar gibi, bu çakıp çakıp göz kırpmaların, parlayıp parlayıp işaret etmelerin arkasına düşüyor ve kendimizi bizim için bir belirsizlik arz eden sıfatlar dairesi önünde buluyoruz. Şaşkın, yorgun ve alabildiğine arzulu... Kalbe açılan menfezlerle zatişeinleri takibe çalışıyor ve kendimizden geçiyoruz. Bir yükseliş ve uruc içinde cereyan eden bu yolculuk, eşya ve hadiselerden tut ta insan-kainat münasebetlerine; ondan insanın Allah'ın isimleri, sıfatları dairesiyle alakasına kadar çok geniş bir sahada cereyan etmektedir.
Şimdi, biraz da Yaratıcı'nın maksadı mevzuunda bir şeyler söylerken, bu idrak ve inkişafı, bir avam anlayışı içinde takip edelim:
Mesela, pek çok işte çok mahir bir sanatkar düşünelim ki, bu sanatkarın mahir olduğu yönlerden bir tanesi de, güzel yazı yazma (hüsnühat)dır. Bu maharetiyle O, objektifi aşıyor, sübjektife başkaldırıyor ve inşa gücüyle kendini gösteriyor ve yine farzedelim ki, bu sanatkar, aynı zamanda fevkalade bir heykeltıraştır; birkaç çekiç darbesiyle en sert mermerlere adeta canlılık getiriyor, dudağına tebessüm, yanağına gamze hakkettiği suretlerle ayrı bir maharet izhar ediyor. Hüsnühat yönüyle alkışlanan sanatkarımız, heykeltıraşlığı ile de hakkında yazılan methiye ve takdirleri dinleyedursun, biz onun üçüncü bir kabiliyetini daha kurcalayalım:
Mesela, sanat dehamız aynı zamanda mahir bir dülger olsun.. cevize sanat ruhunu aksettiren, gürgene ölümsüzlük kazandıran, abanozu sanat ruhuyla dirilten üstün bir dülger.. Sanat ve sanatkardan anlayan eller bu hususta da onu alkışlaya dursun, biz onun maharetlerinin bir başka yönüne daha bakalım:
Mesela, şimdi de aynı zatın mükemmel bir ressam olduğunu düşünelim. Fırçasının geçtiği yerlerde en güzel motifler, en şahane kombinezonlar sıralansın dursun ve bir-iki el hareketiyle insanı kendinden geçirecek şeyleri resmetsin... Daha bir sürü sanat sıralayabiliriz ki, ilave edilen her yeni sanat, sanat-dehamızın ayrı bir yönüne aydınlık getirmekte ve onu o yönüyle de tanımamıza yardımcı olmaktadır.
Şimdi, böyle bir sanatkar, kabiliyetleriyle kendini göstermedikten sonra, onu bilmemiz mümkün olmayacağı gibi, bazı sanatlarını izhar etmemesiyle de, tam ve kusursuz bir tanımadan söz edilemeyecektir. Bu itibarladır ki, her istidat, kendinde saklı kabiliyetleri izhar ve ilim planındaki varlıklara, harici vücut giydirip teşhir etmek ister. Tohumdaki hayat ukdesinin uyanması, spermin var olma kavgasındaki aşk ve heyecanı, rutubet habbeciklerinin yağmur olmak için bin bir güçlüklere katlanmaları, hep bu görünme ve gösterme şevkiyle yapılan şeylerden değil midir?
Bunlar, hem bizde, hem de bütün varlıklarda bir zaafın, bir arzunun ve önüne geçilmez bir iştiyakın ifadesidir ki, zaten, aslından aksetmiş gölgeleri, bunun dışında da düşünemeyiz. Ama, asıl Sanatkar'a gelince, O, kendi sanatlarında eksiklik ifade eden bu türlü arazlardan münezzehtir. Şurası unutulmamalıdır ki, aslın ne cilvesi, ne de cilvenin tertibi, kat'iyen gölgedeki gibi olmayacaktır.
Evet, bütün kevn ü mekanları dolduran rengarenk ve çeşit çeşit dalgalanmalar, bize bin bir isimden haber vermekte ve her isim bir sanat abidesi üzerinde aydınlatıcı bir nur gibi, hünerli bir Zat'ın sıfatlarını tanıtmaya rehberlik yapmakta ve o gizli Zat'ın mesajlarıyla kalbimizi uyarmaktadır.
Büyük Sanatkar, güzelliğin, envai ile kendi güzelliğini, nizam ve ahengin şiirimsi keyfiyetiyle irade ve kuvvetini, kalbin en gizli arzularına kadar her şeyi vermesi ile rahmet ve şefkatini ve daha bunlar gibi binlerce sıfat ve unvanlarıyla kendini bizlere tanıttırmak, hem de eksiksiz olarak tanıttırmak istemektedir.
Tabir-i diğerle O, geniş ilmindeki ilmi mahiyetleri, harici vücutlarla sahneye sürüp, kudret ve iradesinin cilvesini göstermek; en harika sanat eserlerini, şuurlu varlıkların idrak menşurundan geçirerek, zeminden semaya kadar bir hayret ve hayranlık, bir idrak ve takdir velvelesi uyarmak istiyor.
Demek mahir, hem binlerce fende mahir bir Sanatkar, sanatlarıyla harika istidat ve kabiliyetlerini gösterdiği gibi, en yüce manasıyla, bu kainatın Sahibi de, kendi sanat şe'nini göstermek için, bu muhteşem kainat sarayını yaratmış...
Şimdi de, “Daha önce niye yaratmadı?” meselesine gelelim: Evvela “Daha önce” ne demek? “Şu kadar zaman, şu kadar sene de, neden daha fazla değil” demek istiyorsak; zaman kaydına giren sonsuz “evvel'lere dahi aynı sual varit olacaktır. Mesela, niye bir trilyon sene evvel yarattı da, yüz trilyon sene evvel yaratmadı? Bilmem ki, böyle bir sual ve itiraza, makul bir sebep göstermek mümkün olabilecek midir?
Şayet, “Niye daha evvel yaratmadı?” sözüyle, ezeliyeti, yani zaman kaydı altına girmemeyi kasdediyorsak, o husus varlığı kendinden olan Zat-ı Ecell-i Ala'nın kendine has sıfatı ve Zatı'nın lazımıdır. Yani O, O'ndan başkasına ait olamaz, başkasında ezeliyet bulunmaz.
Ancak, mahlukatın Allah'ın ilmi içinde bir ilmi vücutları vardır ki; istersek ona tasavvufi ifade ile “sabit ayn'lar, zılal-i envar” diyelim; istersek O'nu sadece plan ve proje gibi sınırlı ve mahdut şeyler olarak ele alalım; lizatiha onlara ezeliyet atfetmek hata; bizim böyle bir hususu kurcalamamız da en azından; Allah'a karşı su-i edep olacaktır.
Bizler, daracık kıstaslarımızla harici vücut giymiş, şu cesetler ve ruhlar hakkında bir şeyler söylesek bile, bizim için gayp sayılan hususlar hakkında söz söylemek, en hafif manasıyla kendini bilmemezliktir.
Bütün kevn ü mekanlar, Kürsi'sine nispeten çöle atılmış bir halka mesabesinde kalan ve Arş'ına nispeten de, Kürsisi o hale gelen, Arş-ı Azim'in Sahibi'ni, insan nasıl bilecek ki; O'nun Daire-i Uluhiyetinin sırlarına tercüman olsun!..
Evet, Cenab-ı Hakk'ın kendine has işlerine ve Zat'ına ayna olacak pek çok şey vardır. Evvela, mahlukat yok iken de O, kendini bilir, eşyaya muhtaç olmadan kendine has işleri bilir; isimlerinde Zati şe'nlerini görür, bilir isimler aleminde esirde, partiküller dünyasında ve nihayet atom ve büyük mürekkeplerde, isimlerinin cilveleriyle kendini bilir, bildirir ve şuurlu mahlukatlarına da gösterir..
İlm-i ezelisinde ayrı bir bilme, isimler aleminde -bize göre- ayrı bir bilme; eterde ayrı bir bilme devam edip gider de, O'nda bir değişme olmaz. Zira O, İbrahim Hakkı'nın dediği gibi:
“Yemez içmez, zaman geçmez, beridir cümleden Allah, Tebeddülden, tegayyürden dahi elvan u eşkalden, Muhakkak ol müberradır, budur Selb-i Sıfatullah.” (1)
Biz bugün, O'nun neleri tertip edip sahneye sürdüğünü görüyoruz; ama, dün ne olduğumuzu ve yarın ne hale geleceğimizi bilemiyoruz ve kestiremiyoruz. İlmi varlık ne idi? Ayan-ı sabite ne idi, ruhlar alemi neyin ifadesi ve nebülozla-rın helezonik keyfiyeti, varlığın hangi muzlim noktasını şiirleştirip ahenge kavuşturuyor ve vuzuh getiriyordu? Bütün bunları bilemediğimiz gibi, yarınki “ukba” hayatıyla yine önüne ve sonuna bakacak, bu büyük bilmece karşısında: ‘‘Seni de şuunatını da hakkıyla bilemedik ey Maruf!” diyeceğiz.
Şayet, sözü biraz uzattı isem, bu türlü meselelerde ihtiyatlı olmak gerektiği için uzattım, hata etti isem, O'ndan bağışlanmamı dilerim.
Her şeyin en doğrusunu O bilir.


Sızıntı, Nisan 1979, Cilt 1, Sayı 3
Cedel: Münakaşa. Galibiyet için çekişme. Diyalektik
Zati şe'n: Zata ait iş, hal ve tavır.
[1] İbrahim Hakkı, Ehl-i Sünnet İnancı, 5 ve 6. beyitler
 

[TB] Benzer konular

Üst