Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli...

  • Konbuyu başlatan bardak
  • Başlangıç tarihi
B

bardak

Guest
Ahiret Meyvelerini Dünyada Yememeli...

Hatta insan, bazı harikulade ihsanlara mazhar olduğu zaman, ahirete ait nimetler dünyada, fani bir surette verildiğinden dolayı üzüntü duymalıdır.

Bundan dolayı, kamilen kalbini Allah’a vermiş insanlar, keşf ve kerametler karşısında, "Ya Rabbi! Ben ne kusur yaptım ki, bana dünyada böyle fevkaladeden şeyler veriyorsun?" diyerek teessürlerini ifade etmişlerdir.

Aslı münakaşaya açık olsa da anlatmak istediğinden ibret alınabilecek bir menkıbede denilir ki:

Bir Hak dostu, ekim mevsimi geldiğinde bir talebesini çağırıp ona bir miktar tohum veriyor ve "Bunu al, hem kendi tarlana hem de benimkine tohum saç." diyor. Talebe, Üstadının emrini yerine getiriyor ve iki tarlayı da ekiyor. Hasat zamanı gelince gidip bakıyor ki, Efendinin tarlasında hiç buğday çıkmamış, tohumların hepsi çürümüş veya serçeler, sığırcıklar taneleri kapmış götürmüş; fakat, kendi tarlası öyle boy atmış ki, belki bir dane yedi başak vermiş.
Talebe, Hak dostunun yanına gelince işin hakikatini söylemeye cesaret edemiyor; hayır mülahazasıyla ve Üstadını memnun etme niyetiyle yalan söylüyor. Aslında birini memnun etmek için de olsa yalan söylemek doğru değildir.
Yalandan fevkalade kaçınmak ve insanı Cennet’e koymak için bile yalan söylememek lazım. Üç yerde yalanın tecviz edildiğine dair bir rivayet vardır. Fakat, Hazreti Üstad’ın çağın müftüsü olarak bu konuda verdiği fetvayı esas almak ve "Zaman, yalanı nesh etmiştir" demek daha doğrudur.

Üstad Hazretleri, "Maslahat dahi yalan söylemeye illet olamaz. Çünkü, yalanın muayyen bir haddi yoktur; o, su-i istimale müsait bir bataklıktır. Hükm-ü fetva ona bina edilmez" der.

Evet, mü’minin her söylediği doğru olmalı; eğer sözü zarar getirecekse, sükut etmeli ama asla yalana girmemeli.

İşin doğrusu budur ama o talebe maslahat ve zaruret için bazı alimlerin verdiği "muvakkat" fetvayı yanlış yerde kullanıyor ve hocasına "Efendim, maşa, sizin tarla bire yüz vermiş; diğer tarlalarda ise hiçbir şey bitmemiş" diyor.
Efendi, bu haberi duyar duymaz kalkıyor, hemen başını yere koyuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlıyor. "Ya Rab, diyor, ben sadece seni istiyordum. ahiret meyvelerini burada yiyip bitirmeyi arzu etmiyordum. Ne yaptım ve ne günah işledim ki, sadece benim tarlamda ürün halk ederek sa’yimin semeresini dünyada veriyorsun?"


Sonra da Hazreti Ebu Bekir (radiyu anh) gibi sahabe efendilerimizin dünya nimetleri karşısında okuyup ağladıkları "Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safa sürdünüz." (Ahkaf, 46/20) mealindeki ayeti okuyup iç çekiyor.

Üstadının çok ızdırap duyduğunu görünce, talebe hemen dize geliyor, "Efendi hazretleri, ben sizi üzmemek için hilaf-ı vaki beyanda bulundum. Hiçbir şey bitirmeyen tarla sizinki, başak salan da benimki idi" diyor. Hak dostu anında ellerini açıyor ve "Elhamdulillah Ya Rabbi!" diye hamdediyor.

Bu sözlerimin manası da, "Tarlalarınız başak salmasın, işleriniz hiç tutmasın, her şeyiniz ters gitsin, sa’yiniz heba olsun" demek değildir.

Ben, Allah rızası hesabına yapılan işler için dünyada karşılık beklememek ve dünyevi mükafat istememek gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.

Hele halis ubudiyetlerde, yani temeli tamamen taabbüdiliğe bağlı amellerde, Allah korusun, dünyaya ait küçük bir istek aklınızdan geçiyorsa, "Şu namazımı kılarken şöyle bir huzur duyayım, zevk u şevkle coşayım" diyorsanız ve bir de onun ötesinde şirk sayılan "Başkaları da, huzur nasıl olurmuş bir görsünler; nasıl secde edilirmiş benden öğrensinler" şeklinde düşüncelere giriyorsanız, Kabe’nin etrafında dönerken Lat’a, Menat’a temenna çekiyorsunuz demektir.

Bu çok hassas bir konudur. Allah’a kulluk ve namaz, Allah’tan gayrı her şeyden kalbin ferağını, masivanın gönülden atılmasını gerektirir. Şayet kalbinizde masivaya yer varsa, başka şeyler orada civciv yapıyorsa ve siz şöyle-böyle onlarla meşgul oluyorsanız, mihrabın dışında başka bir yöne dönüyorsunuz demektir.
 

[TB] Benzer konular

Üst