Ahde Vefa

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Azeri şiirinin büyük ustalarından biri olan Nebi Hezri’nin zamanenin şıpsevdi aşklarını anlatan “şahit” isimli çok hoş bir şiiri vardır. Sanırım, aşkta vefasız gönüllerin böyle nezih bir ifadeyle kınandığı pek az şiir yazılmıştır ve bu en güzelidir desem abartı olmaz:

Onlar buluştular, aylı geceydi
Oğlan pıçıltıyla sevirem dedi
Ehdinden dönenin gözü oyulsun
Ay da sevgimize koy şahat olsun

Onlar ayrıldılar, aylı geceydi
Oğlan başkasına sevirem dedi
Ay girdi buluta yüzünde keder
Korhtu bir de onu şahat çekeler


Üniversite gençliğinin içindeyim yıllardır. Gençlerde gördüğüm ve anlamlandırmakta zorlandığım en büyük kusur çok çabuk tüketilen ilişkilerdir. Okul başlıyor ve bir hafta içinde el ele kol kola sarmaş dolaş oluyor zamane gençleri. Bir haftada ilişkilerin yanak yanağa, dudak dudağa bir yakınlığa dönüşmesindeki gariplik bir yana bir hafta sonra biten ve ardından başlayan yeni aşklar daha da garip. Hercai aşklar işgal etti genç yürekleri. Öyküyü bilirsiniz:

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar. Her bahar diğer çiçekler gibi onlar da açıp güneşe merhaba derler. Bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine; “biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım, kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki, bütün doğa bize ait olsun” der ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler. Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bugündür, karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “kardelen”, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de “hercai” denilir. İşte bu yüzdendir ki hayırsız sevgiliye “hercai” diye hitap edilir...

Bir insanın karşı cinsten birinin elini tutmaya, bedenine dokunmaya hak kazanacak yakınlığı edinebilmesi için gönül ülkesinde kat edeceği yol bu kadar kısalabilir mi? Hadi onu da geçtik. Biten bir aşkın yürekte hiç değilse bir mevsim hüzün rüzgarları estirmesi gerekmez mi? Yok, estirmiyor işte. Zamane “çivi çiviyi söker” deyip yeni bir aşka yelken açıyor. Kim bilir, bu tür ilişkilere aşk demek de kendi başına hatadır belki.
Gönüllerde vefa duygusu eksilince, aşk da, dostluk da sığlaşıyor. Bir ömür sürmesi gereken ilişkilerin gittikçe hayatımızı terk etmeleri hayatın bu denli hızlı yaşanmasından belki de. Hiçbir duygunun gönülde dem tutmasına izin vermiyor popüler kültür.
Popüler kültürün en baskın taşıyıcılarından biri olan internette dolaşan bir aşk sohbetine bakalım birlikte. İşin içinde gönle ait bir derinlik görebilecek misiniz:

“Aşk ancak yatakta tedavi edilebilen bir hastalıktır” demiş öğrenci. “Kimsenin tedavi olmak istemediği şey nasıl hastalık olabilir ki” demiş doktor.
“Aşk, olsa olsa bir sanattır” demiş ressam “Bu nasıl sanat ki izleyicisi yok, sadece iki kişilik” demiş aktör.
“Aşk olsa olsa bilimdir” demiş asistan. “Böyle bilim mi olur, en başarısız öğrencim bile başarıyor da ben sınıfta kalıyorum” demiş profesör.
“Aşk, emek vermektir” demiş işçi. “Bu nasıl emek ki bizim patron bile onun tarafını tutuyor” demiş mühendis. “Aşk karşılıksız vermektir” demiş savcı. “Biri birine karşılıksız bir şey veriyorsa bu rüşvet de olabilir” demiş avukat. “İki taraf da razıysa bu bir sözleşme sayılır” demiş yargıç.
İşte böyle uzayıp gidiyor bu hafifmeşrep ifadeler. Aşkı sadece karşı cinse duyulan iştihadan ibaret sayan bir sığlığın göstergesi mi saysak bunu, bilemiyorum.
Dedim ya, vefa duygusunu kaybeden yürekte aşk da dostluk da eğlenmiyor diye. İlişkiler sıradanlaşıyor. Güven duygusu terk ediyor hayatlarımızı.
Takma adı O. Henry olan William Sydney Porter ın bir öyküsü düştü aklıma sohbetin bu aşamasında. Önce öyküyü paylaşayım sizlerle. Öykünün adı Asma Yaprağı:

Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı. Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı. Alt katlarında ise yaşlı bir ressam oturuyordu.
Günlerden bir gün kızlardan biri zatürree hastalığına yakalandı. Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden dışarı bakıyor ve sayıyordu. On ikiden geriye doğru sayıyordu hasta kız."on iki" dedi, biraz sonra da "on bir", ardından "on" sonra "dokuz, daha sonra birbiri ardına "sekiz" ve "yedi".

Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba. Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı.

Dönüp arkadaşına "neyin var?" diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde "altı" dedi. "Artık hızla düşüyorlar, üç gün önce neredeyse yüz tane vardı. Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı. İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi."

"Beş tane ne" diye sordu arkadaşı. "Yapraklar, asmanın yaprakları. Sonuncusu da düşünce, ben mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu."
Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü. Hasta kız; "İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü görmek istiyorum. Ondan sonra da ben gideceğim." diyerek cevap verdi.

Genç kız uykuya daldığında arkadaşı alt kattaki yaşlı ressamı ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı ressama. Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu.

Ertesi sabah hasta kız hemen arkadaşından pencereyi açmasını istedi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen rüzgardan sonra bir asma yaprağı hala yerinde duruyordu. Sapına yakın tarafları hala koyu yeşil olmakla birlikte, testere ağzı gibi tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi çökmüş olan yaprak, yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kız. "Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm. Rüzgarı duydum. Bu gün düşecektir. O düştüğü an ben de öleceğim."

Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar alacakaranlıkta bile asma yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı. Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır aydınlanmaz genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı hala yerindeydi.

Genç kız yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra arkadaşına seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan olduğumu göstermek istercesine bir kuvvet o son yaprağı tuttu. Ölümü istemek günahtır. Şimdi bana biraz çorba verebilirsin" dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; "Şimdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree. Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor." dedi.
Ertesi gün doktor: “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız" dedi.

O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki yaşlı adamı anlattı. yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş. Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu aşağıda, odasında sancıdan kıvranırken bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir haldeymiş. Yanında hala yanık duran bir denizci feneri, yerinden sürüklenerek çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karışmış yeşil, sarı boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça bulmuşlar.

O zaman o son yaprağın sırrı da çözülmüş. Rüzgar estiği zaman bile yerinden oynamayan yaprak yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam, son yaprağın düştüğü gece bir yaprak resmi yapıp oraya yapıştırmıştı.
Bu tür öyküler terk etmemeli hayatlarımızı. Bu tür fedakarlık, adanmışlık ve vefa öykülerini okuyunca garipsememeli dimağlarımız. Hayatta da bunların karşılığı var diye düşünebilmeliyiz. Sevdiği için fedakarlık yapan, karşılık beklemeden iyilik yapan, birbirine bedeli ağır olsa da güven duyan insanlar görebilmeliyiz etrafımızda. Yoksa çok çoraklaşacak hayatlarımız.
Menakıpnamelerde anlatılan bir vakayı hatırlarım ne zaman vefa duygusundan yana kaygılansam. Hz Ömer döneminde yaşandığı rivayet edilen bir öyküdür bu:

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girer. Derler ki:
—Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz. Ömer suçlanan gence dönerek:
—Söyledikleri doğru mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki:
—Evet doğru.

Bu söz üzerine Hz Ömer, “Anlat bakalım nasıl oldu” diye sorar. Genç anlatmaya başlar:
—Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım. Arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret, der. Hz Ömer:
—Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi.

Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
—Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı: Ben memleketinde zengin bir insanım, babam, rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için ALLAH indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün için de yerime birini bulurum, der. Hz. Ömer der ki:
—Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
—Bu zat benim yerime kalır.
O zat sahabeden biridir. Hz. Ömer o zata dönerek:
- Delikanlıyı duydun, der. O yüce sahabe:
-Evet, ben kefilim, der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzeredir ama gençten bir haber yoktur. Medine nin ileri gelenleri Hz. Ömer e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla yerine beklemeye razı olan zata verilecek idam cezası yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat davacı gençler razı olmazlar:
-Babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler. Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
-Bu kefil babam olsa fark etmez cezayı infaz ederim.
Yaşlı Sahabe, tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
-Biz de sözümün arkasındayız.

Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek derki:
-Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve:
-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.
Hz. Ömer başını bu defa çevirir ve gence kefil olan yaşlı Sahabe’ye der ki:
- Sen bu delikanlıyı tanımıyorsun, nasıl oldu onun yerine kefil oldun?
Yaşlı Sahabe vakurla, kanları donduracak bir cevap verir:
-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. İnsanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim, der.
Sıra gençlere gelir, derler ki:
-Biz bu davadan vazgeçiyoruz. Bu sözün üzerine Hz Ömer:
-Biraz evvel babamızın kani yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz, der.
Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
-Merhametli insan kalmadı, demeyesiniz diye…

Böyledir işte. Hayat denilen muammanın sırrı sözdedir. Sez dediğin sıradan söylenmiş olan değildir elbette. Altına gönülle imza atılım olandır. Kişinin yüreğinin sureti düşmüyorsa kelimelerin aynasına söylediği laf u güzaf olur. İnsanı yücelten sözü ve açık alnıdır. Üzerine gönül kokusu sinmiş söz şiir olur ve güzelleşir. Söz güzelleşince hayat da güzelleşir. Sözden geçilip yeni sözlere varılır. Vefa ahdedir ve yüreği güzel olan ahde vefa gösterir.
 

[TB] Benzer konular

Üst