2020 Yurtdışı öğretmenlik Genel Kültür

fussilet

Active Member
Yönetici
ABBASİLER DÖNEMİNDE TÜRK-ARAP İLİŞKİLERİ

Abbasiler döneminde Türk-Arap ilişkileri kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. Abbasiler ve Türkler arasındaki ilişkiler Talas Savaşı ile başlamıştır.
2. Hoşgörülü bir yönetim anlayışı benimseyen Abbasiler Türklere askeri, idari görevler vermişlerdir.
3. Türkler Bizans sınırına kurulan Avasım eyaletlerine yerleştirilmişlerdir.
4. Abbasi halifesi Mutasım , Bağdat yakınlarında kurduğu Samara Şehrine Türkistan'dan getirdiği Türkleri yerleştirmiştir.
5. Gazneliler ve Selçuklular, Şii Büveyoğullarını yenerek Abbasi halifelerini himayeleri altına almışlardır.
Abbasilerin Türklerle iyi geçinmesindeki ve Türklerin Araplara karışmasını önlemelerindeki asıl amaç; Türklerin askeri yeteneklerinden faydalanmaktır.



AB EĞİTİM PROJELERİ

En ünlüleri; AB Socrates Eğitim Programı, Gençlik Programı, Avrupa için Akıllı Enerji Programı, Girişim ve Girişimcilik Programı, Ayrımcılıkla Mücadele Programı, Erasmus Eğitim Programı, E-Güvenlik Programı, Leonardo Eğitim Programı, İstihdamın Teşvik Edilmesi Programı ve Dijital Ürünler ve Dil Çeşitliliği Programı'dır.

Programlara katılım ön şartı, aday ya da üye ülkelerin, bütçeye, katkı payı ödemeleridir. Aynı zamanda, mevcut programlar için sistemin önceden kurulması da gerekir.

Türkiye, AB Programlarına 2002 tarihinde, Helsinki Zirvesi ile başlamıştır. Türkiye, AB Programlarının çoğunu uygulayan bir ülkedir.

Türkiye'de Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı, AB Gençlik ve Eğitim Programlarından sorumlu kurumdur.



AHLAT

Yabani armut. Meyveleri armuta benzer ama çok daha küçük (erik kadar) ve sert olur. Çok geç olgunlaşır (Ekim sonu-Kasım ayları). Olgunlaştığında bile eti sert ve kumludur.

Van Gölü'nün kuzeybatı kıyısında sahil kenarında kurulu, 35.000 nüfuslu, Bitlis iline bağlı bir ilçe.
Kuzeyinde Muş ive ilçeleri , güneyinde Van Gölü bbulunur.
Şehrin en eski sakinleri olan Urartular buraya "Halads" derken, Türkler ve İranlılar "Ahlat" demiştir.



AHMET I. (1590 -1617)

Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. III. Mehmetin oğludur.

I. Ahmet (1603-1617), Kardeş öldürme geleneğine son vererek padişahlığın Osmanlı soyundan büyük ve aklı başında olanına geçmesi (ekber ve erşed) usulünü getirdi. Bundan sonra şehzadeler, sancaklara gönderilmeyip sarayda kafes hayatı yaşadılar. Bu durum şehzadelerin devlet yönetiminde bilgi ve deneyim kazanmalarını engelledi. Sarayda öldürülme kaygısı içinde yaşadıklarından, birçoğunun ruh sağlığı bozuldu. I. Ahmet tahta çıktığı sırada, doğuda İran, batıda Avusturya ile savaşlar devam ediyordu. İçte ise Celalî isyanlarının yaşandığı hareketli bir dönem oldu.



AHMET HAŞİM

Bireyci öz şiirin ustalarındandır. Ona göre şiirin dili, anlaşılmak için değil, duyulmak içindir. Kapalı şiirler yazdı.
Eserleri: Şiir:Göl Saatleri, Piyale, Düzyazı: Bize göre, Frankfurt Seyahatnamesi, Gurabahane-i Laklakan.


AHMET MUHİP DIRANAS

Sinop'ta doğdu........Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesi.

C.H.P Genel Merkez'inde, Halkevleri kültür ve sanat yayınlarını yönetti
Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı olarak görev aldı.
Muhip Atalay adıyla ilk şiiri yayımlanmıştır.
Adı "Fahriye Abla" şiiriyle özdeşlemiştir.

Şiirlerinde konu olarak Anadolu'yu ,memleket manzarlarını, doğa ve tarih sevgisini işlemiş.
Şiirde biçim ,ahenge ve sese önem vermiştir.
Ölçü ve uyağa sıkı sıkıya bağlı kalmıştır.
Fransız sembolist şiirinin öncülerinden Baudelaire ve Verlaine'in etkisi altında kalmıştır.

Eserleri :
Gölgeler, O Böyle İstemezdi, Kırık Saz , Fahriye Abla , Serenad



AHMET YESEVÎ

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Kazakistan'ın YESİ şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadanî'ye intisap etmiştir.
Yesevî, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen TÜRKÇE'yi seçmiştir.
Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm'ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır
Büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biridir.
Ahmet Yesevî'nin Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu olması ve kendisinden sonraki büyük mutasavvıflar, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri üzerindeki etkisi, böylece Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesindeki manevi rolü, İslamiyet'i dosdoğru anlayan ve anlatan, sade ve temiz üslubu, güzel Türkçe'mizin mimarlarından oluşu, insanlığın ihtiyacı olan yüksek değerleri daha o zamanlar dile getirdiği kardeşliğe, dostluğa, sevgi ve hoşgörüye dayalı düşünceleri bilinmektedir



AKİL VE NAKİL

Akıl, Allah’ın insanlara verdiği nimetlerin en büyüklerindendir. Çünkü insan birçok şeyi akılla anlayıp farkına varıyor ve mana veriyor. Doğruyu-yanlışı, iyiyi-kötüyü, güzeli-çirkini akılla tartarak birbirinden ayırt edebiliyor. Hatta buna binaen Allah, aklı olanı sorumlu tutuyor. Aklı olmayan çocukları ve delileri sorumlu tutmuyor. Ayet sonlarında ‘düşünmez misiniz?’ gibi ifadelerle akla havaleler yapıyor. Fakat akıl tek başına yeterli olmayıp vahiyle birlikte olursa yani, akıl vahye tabi olursa insan doğru yolu bulabiliyor. Sadece aklı esas tutup vahyi dinlemediği zaman doğru yoldan uzaklaşıyor. Bu noktada İmam-ı Gazali hazretleri, “göz için ışık ne ise akıl için de vahiy odur.” diyerek vahiy nuru olmadan aklın hakîkatları göremeyeceğini ifade etmiştir.
İslam âleminde bazı kimseler, vahyi dinlemeyen batı felsefesinin etkisiyle aklı yeterli görüp her şeyi akıl ölçüsüne göre tartmaya çalışıyorlar. Aklı Kur’an ve sünnet ölçüsüne göre çalıştırmak yerine “İslam akıl dinidir” diyerek Kur’anı ve sünneti akıl mihengine vuruyorlar. O zaman herkesin anlayışı ve akıl ölçüsü farklı olduğu için herkese göre farklı bir din anlayışı ortaya çıkmaz mı? Evet, İslam akıl dinidir. Fakat akla ölçü nedir? Akla ölçü vahiydir. Kur’an ve sünnet ölçüsüdür. İslam, akıl, hikmet ve mantık üzerine tesis edilmiş ve selim olan akla uygundur. Bir ayette selim akla şöyle işaret edilmiştir. “Ancak selim akılların sahipleridir ki, iyice düşünür (ve anlar.)” (Ra’d Suresi, 19)
Bir hadiste ise şöyle işaret edilmiştir. “Akl(-ı selim) ile rızıklandınlan kimse, kurtuluşa ermiştir.” (Feyzü'l-Kadir)
Bediüzzaman hazretleri bu konuda şöyle diyor:“ Takarrur etmiş(kararlaşmış) usuldendir: akıl ve nakil tearuz ettikleri(birbirine zıt oldukları) vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir. (Muhakemat)”, “Ayetlerin sonunda zikredilen ‘Hiç düşünmüyorlar mı?’,‘ Düşünmezler mi?’,‘ Düşünmez misiniz?’ cümleleriyle İslamiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses(tesis edilmiş) olduğuna işaret etmiştir ki, İslamiyeti herbir akl-ı selimin kabul etmesi, İslamiyetin şanındandır. (İşarat-ül-icaz)”
Eğer sadece akıl yeterli olsa idi, her şeyi hikmetle yapan Cenab-ı Hakk kitap ve peygamber göndermezdi. Demek, her şeyi en iyi bilen ve hikmetle yapan Cenab-ı Hakk, tek başıyla akıl yeterli olmadığı için akla ölçü olarak kitap ve peygamber göndermiştir.
İslamın akılla birlikte nakil denilen Kur’an ve sünnet ölçüsüyle anlaşılması gerektiğine latif bir misal hazreti Ali (r.a) efendimizin şu sözüdür. “İslam sadece akıl dini olsa idi bizler mestin üstünü değil altını mes ederdik.”
Zaman zaman dinde aklın almadığı şeyler olduğunu söyleyenler çıkmaktadır. Her şeyden önce bu sözü "aklın almadığı" değil, "aklın anlayamadığı şeyler" olarak düzeltmek gerekir. Buradaki ölçü aklın anlayamadığı şeyleri hemen reddetmek değildir. Cenabı Hakk’ın bize bildirdiklerini anlamaya çalışmak; anlayamadıklarımızı bilenlerden ve anlayanlardan sormak ve öğrenmektir. Hem akıl her şeyi anlayacak bir kabiliyette değildir. Çünkü insan yaratılışı gereği belli sınırları vardır. Sınırsız ve mutlak bir varlık değildir. Nasıl ki, insanın kulağı belli frekanstaki sesleri işitebiliyor; diğer sesleri işitemiyor ve belli şeyleri görebiliyor; diğerlerini göremiyor ise aklı da belli şeyleri anlayabilir. Mesela 50 tonluk bir kantara 60 tonluk bir tır çıksa o kantar çekmez. Bunun gibi insanın aklı da her şeyi kavrayamaz. Buna bir işaret olarak meşhur Ziya Paşa şöyle demiş: “ İdrak-i meali bu akla gerekmez. Zira bu kadar sıkleti bu terazi çekmez.” Zaten Cenabı Hak, insana aklının anlayamayacağı şeyleri yükleyip mükellef tutmuyor.



AKTİF ÖĞRENME

Eğitim sistemleri, öğrencinin aktif katılımına ve kendi deneyimleri aracılığıyla öğrenmesine çok önem vermektedir. Çağdaş eğitim akımlarının hepsi, öğrencinin okulda ve derste daha aktif olması ve öğrenme sürecine doğrudan katılmasını öngörmektedir. Artık sadece öğretmen tarafından etkilenmeyi bekleyen öğrenci değil, kendisi araştırıp bularak, devamlı soru sorarak, tartışmalara katılıp kendisi faaliyet göstererek öğrenen öğrenci tercih edilmektedir.

Aktif öğretim, öğretme-öğrenme sürecinin çeşitli yönleriyle ilgili karar alma fırsatlarının verildiği, öğrencinin öğrenme sırasında zihinsel yeteneklerini kullanmaya zorlandığı bir süreçtir. Aktif öğretimde öğrenci aktiftir ve yüksek düşünme ve karar verme becerilerini kullanır. Öğrenciler, süreç boyunca sürekli iş birliği ve koordinasyon hâlindedirler. Öğretmen, bu süreçte öğrenmeyi kolaylaştıran ve öğrenci ile beraber öğrenen konumundadır. Aktif öğretimde amaç, öğreneni pasif izleyici ve gözlemci konumundan çıkartıp öğrenme olayının içine çekmektir. Aktif öğretimde öğrencinin fiziksel anlamda derse katılımı şarttır. Aktif öğretim, öğrencileri düşünmeye, öğrendiği bilgiler üstünde yorum yapmaya teşvik eden bir yoldur. Böylece öğrenci, düşünce ve fikirlerini rahatlıkla ifade edebileceği, uygulayacağı zeminler bulacak ve öğrenme, kalıcı olacaktır
Gerçekte aktif öğrenme bir öğretim modelidir.
• Aktif katılım,
• Etkinlik üzerine odaklanma
• Bir strateji ve taktikler grubunu içeren bir modeldir.
• Öğretmenin rolünde değişim
• Özgür ortam




AKRABA EVLİLİĞİNİN SAKINCALARI

a. Akrabalar arası kırgınlığa yol açma: Işık tepe köyü muhtarının belirttiği sakıncalardan birisi şu: Evde bir anlaşmazlık olduğunda (dövülme, kötü söz) kız hemen annesine uğrayıp durumu bildirmekte, o zaman da onlarla kırgınlık doğmaktadır. Işık tepe köyünde gençler artık akrabalarla evlenmek istemiyor. Çünkü ayrılmak söz konusu olunca akrabalarla da kırılma, küsme oluyor diyorlar. Bu nedenle kızdan memnun olmadığı halde sırf akraba olduğu için evliliği sürdüren, boşayamayan aileler vardır. Işık tepe’den bir genç; “Akraba kızı nazlı olur. Bir iki tokat atınca hemen babası evine kaçar” diyordu.
b. Çocukların sakat doğuşu: Yakın akraba evliliklerinden doğan çocuklar genellikle biyolojik olarak sakat doğmaktadır. Hatta Antalya ve Konya’da yapılan çalışmalarda akraba evlilikleri ile bebek ölümleri arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu saptanmıştır.



ALASKA

Alaska, ABD'nin yüzölçümü en büyük, nüfus yoğunluğu en az olan eyâletidir. Rusya İmparatorluğu'ndan 30 Mart 1867'de 7,2 milyon dolar karşılığında satın alınarak ABD'ye katılmıştır. Oldukça soğuk bir iklime sahiptir.



ALKOLLÜ ARAÇ KULLANIMI

Kaza riskleri nedeniyle trafik polisi için, sürücülerin alkol kontrolünün özel bir önemi vardır. Sürücü, alkolmetre ile yapılan test sonucunda alkollü çıkarsa; 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 48/5 maddesi gereğince para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi (6) ay süreyle Trafik Polisince geri alınır.

Aynı sürücü aynı suçu işlerse; yine Kanunun ilgili maddesi gereğince para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi (2) yıl süreyle Trafik Polisince geri alınır.Aynı sürücü üçüncü kez alkollü olarak araç kullanırken tespit edilirse, kanunun ilgili maddesinde belirtildiği şekilde para cezası ile cezalandırılır, aracı trafikten men edilir ve sürücü belgesi (5) yıl süreyle Trafik Polisince geri alınır. Ayrıca (6) aydan az olmamak üzere hafif hapis cezası uygulanılır. (5) yıl süreyle geri alınan sürücü belgesi sahipleri, 5. yılın sonunda, psiko-teknik değerlendirme ve psikiyatri muayenesi sonrasında durumu uygun olanlara belgeleri iade edilir



ALTIN PALMİYE ÖDÜLLERİ

Fransa’nın Cannes şehrinde, Uluslararası Cannes Film Festivali'nde verilmektedir., Festivalin en büyük ödülüdür.
1982 de YOL filmiyle Yılmaz Güney ve Şerif Gönen ödüle layık görülmüştür.
2014 te KIŞ UYKUSU filmiyle Nuri Bilge Ceylan ödüle layık görülmüştür.



ALTIN KOZA

Adana Altın Koza Film Festivali, Adana'da genellikle Haziran ayında düzenlenmesine karşın son yıllarda Eylül ayında düzenlenen bir film festivalidir. En son 2013 yılında 20. kez düzenlenmiştir.
Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Öğrenci Filmleri Yarışması, Dünya Sineması Örnekleri, Özel Bölümler, Kısa Film Bölümleri yer almaktadır.
Çukurova'nın geleneksel ürünü pamuğu simgeleyen "Altın Koza Film Festivali", ilk kez 1969 yılında, "Film Şenliği" adıyla düzenlendi.



AMASYA GÖRÜŞMELERİ (20-22 EKİM 1919)

İstanbul'da yeni kurulan Ali Rıza Paşa hükümetinin uzlaşmacı politika benimsemiştir.Bu amaçla Bahriye Nazırı Salih Paşa'yı Sivas Temsil Heyeti başkanı Mustafa Kemal'le görüşmek üzere Amasya'ya gönderdi. Temsil heyeti ile 3 gün süren görüşmeler sonunda Salih Paşa, ileri sürülen konuları şahsen kabul etmiş, İstanbul Hükümeti’ne de kabul ettirmeye çalışacağını belirtmiştir.

Bu görüşme sonrasında kabul edilen kararlar şunlardır:

• İstanbul Hükümeti Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni yasal bir kuruluş olarak tanıyacaktır.
• Azınlıklara siyasi ve ekonomik ayrıcalıklar verilmeyecektir.
• Meclis-i Mebusan'ın bir an önce toplanması sağlanacaktır.
• Türklerin çoğunlukta olduğu bölgelerin işgaline izin verilmeyecektir.
• İtilaf Devletleri ile yapılacak barış görüşmelerinde Temsil Heyeti'nin uygun göreceği kişilerin bulunması sağlanacaktır.

Amasya Görüşmeleri'nin Önemi

• İstanbul Hükümeti temsilcisi Erzurum ve Sivas kongresi kararlarını kabul etmekle Anadolu'da ki ulusal mücadeleyi hukuksal olarak tanımış oluyordu.
• Anadolu'nun haklılığı ulusal mücadeleye katılımı artırırken itilaf Devletleri de Türk ulusunu diledikleri gibi yönlendiremeyeceklerini anlamaya başladılar.

NOT : İstanbul Hükümeti Amasya Görüşmeleri'nde alınan Meclis-i Mebusan 'ın açılması kararı dışında hiç bir karara uymadı.



AMİRAL BRİSTOL RAPORU (11 EKİM 1919)

Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra başlattıkları katliamlar nedeniyle Avrupa kamuoyu Türklerden yana bir tutum içerisine girdi.
Osmanlı Devleti’nin isteği üzerine katliamları araştırmak üzere bölgeye bir heyet gönderildi.
Amerikalı Amiral Bristol başkanlığında İngiliz, Fransız ve İtalyan generallerden oluşan heyet bir rapor yayımladı.
Düzenlenen raporda Yunanistan’ın bu bölgedeki işgallerinin haksız olduğu bildirildi. Batı Anadolu’da Yunanlıların propaganda ettiği gibi Rum nüfusun fazla olmadığı ortaya çıkmıştır.
NOT: Bristol Raporu, Türk milli mücadelesinin haklı olduğunu kabul eden ve destekleyen ilk uluslar arası belgedir.



ANADOLU ÂŞIK EDEBİYATI

Halk edebiyatı içinde yer alan bir koldur
Halk diliyle ve hece vezniyle meydana getirilen, saz eşliğinde söylenen şiirlerden oluşan geleneksel edebiyatımızın adıdır. Âşık Edebiyatı'nın kökü Orta Asya'ya kadar dayanır. Bu akımı temsil eden âşıklar, ellerinde sazları ile diyar diyar dolaşarak sanatlarını icra ederler.
Âşık Edebiyatı Özellikleri:

1)Aşık veya ozan denilen kişilerin, saz eşliğinde söyledikleri şiirlerden oluşur.
2) Genelde sözlü olmasına rağmen şairler, sonraları şiirlerini "cönk" dedikleri defterlerde toplamışlardır.
3) Şiirlerde anlatım içten, canlı ve yalındır.
4) Şairler, halkın içinden çıktığından halk dilini kullanmışlardır.
5) Nazım birimi dörtlüktür.
6) Koşma, semai, destan, varsağı gibi nazım şekilleri kullanılmıştır.
7) Hece ölçüsünün 7'li, 8'li ve 11'li kalıplarına ağırlık verilmiştir.
8) Aşk, tabiat, gurbet, ayrılık, ölüm, özlem, kıskançlık, yiğitlik, konu olarak işlenmiştir.
9) Göz kafiyesi anlayışı yerine, kulak kafiyesine ağırlık verilmiştir.
10) Şiirlerin son dörtlüğünde şairin adı veya mahlası geçer.
11) Genellikle yarım ve cinaslı kafiye kullanılmıştır.
12) Kalıplaşmış benzetmeler vardır. Buna göre sevgili anlatılırken yeşil başlı ördek, inci diş, elma yanak, badem göz, kiraz dudak, keman kaş, sırma saç, selvi boy gibi benzetmeler kullanılmıştır.
13) Aşık Edebiyatı, somut bir edebiyattır
14) Şiirler, işlenen konulara göre "koçaklama, güzelleme, taşlama, ağıt" gibi adlar alır.



ÂŞIK EDEBİYATI'NIN TEMSİLCİLERİ :

16. yüzyıl: Köroğlu, Kul Mehmet, Aşık Garip, Aşık Kerem
17.yüzyıl: Karacaoğlan, Kayıkçı Kul Mustafa, Aşık Ömer, Kuloğlu, Ercişli Emrah
18.yüzyıl: Gevheri
19.yüzyıl: Dertli, Dadaloğlu, Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Seyrani, Ruhsati
20.yüzyıl: Âşık Veysel, Âşık Ali İzzet, Âşık Murat Çobanoğlu, Âşık Reyhanî, Âşık Şeref Taşlıova.
NOT: 19. yüzyıl halk şairlerinden Dadaloğlu, Divan şiirinden etkilenmemiş, böylece aynı yüzyıldaki halk şairlerinden ayrı yol izlemiştir



ANAYASANIN 62 MADDESİ

C. Yabancı Ülkelerde Çalışan Türk Vatandaşları

Devlet, yabancı ülkelerde çalışan Türk vatandaşlarının aile birliğinin, çocuklarının eğitiminin, kültürel ihtiyaçlarının ve sosyal güvenliklerinin sağlanması, anavatanla bağlarının korunması ve yurda dönüşlerinde yardımcı olunması için gereken tedbirleri alır.



ANAYASANIN 67.MADDESİ


Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakları
Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma ve halk oylamasına katılma hakkına sahiptir.
Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. Ancak, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarının oy hakkını kullanabilmeleri amacıyla kanun, uygulanabilir tedbirleri belirler.
Onsekiz yaşını dolduran her Türk vatandaşı, seçme ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir



ANAYASALARIMIZ

Türk Tarihinde ilk anayasal alanda düzenlemeler Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı ile başlamış fakat bunlar anayasa olmayıp bu alanda gerçekleşen ön çalışmalardır. Anayasalar ise şunlardır:

KANUN-I ESASİ (1876)

► I.Meşrutiyetin ilanıyla II. Abdulhamit zamanında yürürlüğe girdi
► Türk Tarihinin ilk anayasasıdır.
► Yürütme yetkisi padişah ve Bakanlar Kuruluna (Heyet-i Vekiliye) aittir.
► Buna göre parlamento iki meclisten oluşur.
► a-Ayan Meclisi: Üyeleri padişah tarafından ölünceye kadar atanır.
► b-Mebusan Meclisi: Üyeleri 50 bin kişi tarafından belirlenir. 4 yıllık için seçilir.
► Meclisi açma kapama yetkisi padişaha aittir. Gerekli gördüğünde kapatabilir.
► Padişah devlet güvenliğini tehlikeye sokanları sürgüne gönderebilir.
► Bununla halk ilk kez yönetime katılmıştır.
► Kanun İngiltere ve Belçika dan etkilenilmiştir.


1921'DEN GÜNÜMÜZE ANAYASALARIMIZ:


1921 ANAYASASI ( TEŞKİLAT-I ESASİYE'Sİ)

Cumhuriyetin ilanından önce Kurtuluş Savaşı devam ederken kabul edilen bir anayasadır.
Ayrıntılı olmayan kısa bir anayasa olup hak ve özgürlüklere yer vermemiştir.
Yasama, yürütme ve yargı güçleri TBMM'de toplanmıştır. (Güçler birliği)
Milli egemenlik ilkesinin kabul edildiği ilk anayasadır.
Türk tarihinin en kısa süreli anayasasıdır.
TBMM Başkanı aynı zamanda Devlet Başkanı'dır.
İlk ve tek yumuşak (kolay değiştirilebilir) anayasadır.
Kuvvetler birliği ilkesini benimsemiştir.
Hükümet, seçtiği vekiller tarafından yönetilir.
Seçimler iki yılda bir yapılır.
Hangi ilin başkent olacağına karar verilmemiştir.


1924 ANAYASASI:

Cumhuriyet döneminin ilk anayasasıdır.
36 yıl yürürlükte kaldığı için en uzun süreli anayasamızdır.
1937 yılında Atatürk ilkeleri bu anayasaya girmiştir.
En uzun süreli anayasadır.
En çok değişiklik yapılan anayasadır.
Kişi hak ve özgürlükler tanınır.
Sosyal haklara yer verilmez
Devletin yönetim şekli cumhuriyettir.
Devletin dini İslam, başkenti Ankara ve dili Türkçe'dir.
Devletin başkenti, rejimi ve bayrağı değiştirilemez.
Yasama ve Yürütme yetkileri meclise aittir.
Yargı, bağımsız mahkemelerce yürütülür.
Seçimler dört yılda bir yapılır.
Not: Devletin dini İslam'dır maddesi 1928 yılında anayasadan çıkarıldı.


1961 ANAYASASI:

Temel insan hak ve özgürlüklerine en fazla yer veren anayasamızdır. Bu nedenle en özgürlükçü anayasamızdır.
Yasama, yürütme ve yargı organları (güçleri) birbirinden tamamen ayrılmıştır. Böylece "Güçler Ayrılığı" kesinleşmiştir.
Devletin "sosyal devlet" özelliği öne çıkartılmıştır.


1982 ANAYASASI:

Bugün kullandığımız anayasamızdır.
1961 Anayasası'nın getirmiş olduğu özgürlüklerde kısıtlamaya gitmiştir.
İnsanların demokrasi bilinci geliştikçe, toplumsal ihtiyaçlara göre günümüze kadar birçok değişiklikler yapılmıştır. 1982'de kısıtlanan hak ve özgürlüklerin kapsamı giderek genişletilmiştir.




ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEYECEK MADDELERİ

Madde 1-Devletin şekli
Madde 2-Cumhuriyetin nitelikleri
Madde 3-Bölünmez bütünlüğü, dili, bayrağı, başkenti, millî marşı.


1.madde: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.
2.madde:Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı,demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
3.madde:Türkiye Devletinin;

Dili Türkçedir.
Bayrağı beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Marşı İstiklal marşıdır.
Başkenti Ankaradır.



ANAYASAMIZDA KİŞİ HAK VE HÜRRİYETLERİNİ KISITLANMASI

1- Sınırlama Ancak Kanunla Yapılabilir: Sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir. Ancak bazı hallerde idare düzenleyici işlemlerle bazı sınırlamalar getirebilir. Bu sınırlamalar da Anayasaya ve kanunlara uygun olmak zorundadır. Kanun hükmünde kararname ile de haklar sınırlandırılabilmektedir. AY.m.91' e göre; KHK. Çıkarabilmek için Bakanlar Kurulunun, TBMM' den yetki kanunu alması ve bu yetki kanununa göre, yetki kanununda belirtilen hususlarda ve sürede KHK. Çıkartması gerekir. Yetki kanunu, KHK. nin amacını, ilkelerini, süresini ve sayısını göstermek zorundadır. Ayrıca, KHK. İle Anayasada belirtilen temel hak ve özgürlükler ile siyasi hak ve ödevler düzenlenemez. Bu kısma ilişkin KHK. Çıkarılamaz. Burada Anayasa 121 ve 122. Maddeleri, olağanüstü rejimlerde Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun yetki kanunu olmadan olağanüstü hal ve sıkıyönetimin gerektirdiği konularda KHK. Çıkarabildikleri gibi, çıkan bu KHK.ler de Anayasa mahkemesi denetimine tabi değildir ve yine bu KHK.ler ile temel hak ve özgürlükler konusunda da düzenleme yapılabilmektedir. 2- Ölçülülük İlkesi: A.İ.H.S. nin 15. Maddesi harp ve ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike halinde akit devletlere "durumun gerektirdiği ölçüde" sözleşmede kabul edilen yükümlülüklere aykırı önlem alma yetkisi vermektedir Buna göre, sınırlamada başvurulan aracın sınırlamayı gerçekleştirmeye elverişli olması, amaç için gerekli olması ve araç ile amaç arasında bir oran bulunması gerekir. Nitekim, AY.m.15 "...durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir..." demek suretiyle bu ilkeden dem vurmuştur. Burada kastedilen sınırlama aracının ,sınırlama amacına ulaşmaya elverişli olması, amacın gerçekleşmesi için gerekli olması ve amaç ile araç arasında ölçüsüz bir oranın bulunmamasını ifade etmektedir. 3- Anayasanın Lafzına ve Ruhuna Uygun Olması: Anayasa, özellikle bazı haklar bakımından kendi içinde bazı güvenceler getirmiştir. Bunlar, kanun koyucuyu sınırlamaktadır. Kanun koyucunun, bu ek güvencelere rağmen ve bunlara aykırı olarak bir düzenleme yapması mümkün değildir.



ANKARA SAVAŞI

Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han ile Timur Han'ın, Ankara'da yaptıkları savaş (1402).
Dünya tarihinin en büyük 5 meydan savaşından biri olarak kayıtlara geçmiştir.
Bu savaş 11 yıllık fetret devrine ve Osmanlı'nın ilerlemesinin yavaşlamasına yol açtı.
Bu yüzden tarihimizde kötü iz bırakmış savaşların başındadır...
Bir asır içinde Osmanlı devleti, Balkanlar’da ve Anadolu’da hakim güç haline gelmişti. Bu esnada Doğu’da, Maveraünnehir bölgesinde Timur Han tarafından kurulan Timur Devleti, kısa bir sürede Hindistan’dan İran ve Anadolu’ya kadar topraklarını genişletmişti. Timur’un amacı, doğuyu ve batıyı hükümranlığı altına almaktı. Bütün ömrü bu hedefi gerçekleştirmek için seferlerde geçti. Timur, bu amacını gerçekleştirmek için Anadolu üzerine sefere çıkınca Timur’un önünde duramayan Doğu Anadolu’daki Karakoyunlu Devleti’nin hükümdarı Kara Yusuf, Yıldırım’a sığındı.Timur, Yıldırım’ın Osmanlı’ya kattığı Erzincan, Sivas ve Malatya’yı yakıp yıktı, ardından da Memlûklara bağlı Suriye’yi işgal etti.Bir tarafta topraklarını Osmanlı’ya karşı kaybettikleri için Yıldırım’a karşı Timur’a sığınan Anadolu’daki Türk beyleri ile diğer tarafta devletini Timur’a karşı koruyamayıp Osmanlı’ya sığınan Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf da Yıldırım ile Timur arasındaki bu üstünlük mücadelesinde etkili oldu. Bu sebeple her iki hükümdar, birbirlerine çok ağır mektuplar yazdılar. Savaş artık kaçınılmazdı.Nihayet her iki ordu 1402 yılında Ankara yakınlarındaki Çubuk ovasında karşılaştılar. Osmanlı ordusu, bu savaşta o tarihe kadarki en ağır yenilgisini almakla kalmadı, aynı zamanda Yıldırım Bayezit de Timur’a esir düştü. Timur, Ege kıyılarına kadar ilerleyip Anadolu’yu hükümranlığı altına aldı ve kendisine sığınan Türk beylerine topraklarını iade etti. Yıldırım’ın Osmanlı’ya kattığı beylikler böylece yeniden kurulurken Anadolu’da yine çok başlılık hakim oldu. Yıldırım’ın hapiste ölmesiyle oğulları Süleyman, İsa, Mehmet ve Musa arasında 1402’den 1413’e kadar süren taht kavgaları başladı. Bu karışıklık ve kaos durumuna Osmanlı tarihinde “Fetret Dönemi” denilmiştir. Çünkü bir taraftan Anadolu’da eski Türk beyliklerinin tekrar kurulması, diğer taraftan Yıldırım Bayezit’in oğullarının birbirleriyle taht mücadelesine girişmeleri Osmanlı’yı yıkılmanın eşiğine getirmiştir. Timur’un Karadeniz’in kuzeyindeki Altınordu Devleti’ni de zayıflatması bu bölgedeki Türk hâkimiyetini olumsuz etkilemiştir. Altınordu Devleti’nin yıkılmasıyla Ruslar hakimiyetlerini, Hazar’ın ve Karadeniz’in kıyılarına doğru genişletmeye çalışmışlar, bunun için de bu bölgelerdeki Türk hanlıklarını saldırılarıyla taciz etmeye başlamışlardır. 1. MEHMET Nihayet Miladi 1413’te devletin başına geçmeyi başardı. Anadolu’da yıkılan devlet yapısını yeniden kurdu ve Anadolu’daki bazı beylikleri tekrar devlete kattı. Bu sebepten tarihçiler Ona devletin ikinci kurucusu manasında “Bâni-i Sâni” ünvanını verdiler. Fetret devrinde en büyük teselli, Balkanlar’da Osmanlı’ya karşı bir isyan olmamasıydı.


ÂŞIK VEYSEL ŞATIROĞLU HAYATI VE ŞİİRLERİ

Sivas’ın Şarkışla ilçesi ‘nde doğdu, yine Orada öldü.
Çocukken çiçek hastalığı yüzünden bir gözünü, daha sonra bir kaza sonucu diğer gözünü kaybetti.
Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan,Dadaloğlu gibi halk ozanlarından etkilendi.
Saz çalmayı öğrendi. Anadolu’yu kent kent dolaşıp şiirlerini sazıyla seslendirdi.
Köy Enstitüleri’nde saz ve halk türküleri dersleri verdi.
Şarkışla’da her yıl adına bir şenlik yapılır.

Türkçesi yalındır. Dili ustalıkla kullanır.
Tekniği gösterişsiz ve nerdeyse kusursuzdur.
Yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk şiirlerinde iç içedir.
Doğa, toplumsal olaylar, din ve siyasete ince eleştiriler yönelttiği şiirleri de var.

Şiirleri,
-Deyişler
-Sazımdan Sesler
-Dostlar Beni Hatırlasın isimi kitaplarında toplandı.
Ölümünden sonra Bütün Şiirleri (1984) adıyla eserleri tekrar yayınlandı.



ATATÜRK'ÜN EĞİTİM İLE İLGİLİ SÖZLERİNE ÖRNEKLER

Bir millet irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır.

Geleceğin güvencesi sağlam temellere dayalı bir eğitime, eğitim ise öğretmene dayalıdır.

Milli Eğitim programımızın, Milli Eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir. Cahillik yok edilmedikçe, yerimizdeyiz...

Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.

Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden yoksun bir millet henüz millet adını almak kabiliyetini kazanmamıştır. Ona basit bir kitle denir, millet denemez. Bir kitle millet olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır.

En büyük savaş, cahilliğe karşı yapılan savaştır.

Eğer Cumhurbaşkanı olmasam, Eğitim Bakanlığı'nı almak isterdim.

Öğretmenlik ömür boyu sürecek bir öğrenciliktir.

Toplumun düşmanı cehalet, cehaletin düşmanı öğretmendir


ATATÜRKÜN TÜRK DİLİNİN YABANCI HEGEMONYASINDAN KURTARILMASI İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİ

Halk mektepleri açılarak, halka kısa zamanda yeni harflerle okuma-yazma öğretilmeye, okur-yazar seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır. Türkçeyi yabancı dillerin sarmalından kurtarmak, bilimin gereğine göre geliştirmek ve Türkçenin yanlış kullanımını önlemek amacıyla 1931 yılında Türk Tarih Kurumu, 1932 yılında Türk Dil Kurumu kurulmuştur

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Türk dilinin gelişimi ile ilgili yaptığı çalışmaları ve bu çalışmaların sonuçları;
Dildeki sadeleşme hareketlerinin hiçbiri de planlı ve programlı bir devlet politikasına bağlanmış değildi. Yalnızca edebi görüş ve tutumların ürünü idi. Gerçi, planlı ve programlı “Yeni Lisan” hareketiyle Türkçe millileşme bakımından epey yol almış sayılabilirdi. Ancak devrin fikriyatını yapan Ziya Gökalp’in ve Ömer Seyfeddin’in ısrarla belirttikleri gibi, daha dilde Türkçe’nin yapı ve işleyişine ters düşen yabancı kalıplı kelimeler, yabancı ekler, yabancı kelime, ek ve edatlar ile kurulmuş isim ve sıfat tamlamaları, çokluk şekilleri, birleşik sıfat ve zarfların sayısı hayli kabarık ve düzeltilmeye muhtaçtı. Genel dil dışında; bilim dili, kanun dili ve terimler bakımından yapılacak çok şey vardı. O güne kadar dili bir dil bilimi yöntemi ile inceleyen eserlerden söz etmek de mümkün değildi. Oysa dil inkılabı, özü itibariyle, çağdaş değerler içinde bir kültür davası olarak ele alınmalıydı. Bunun gerçekleştirilmesi içinde bilimsel temelde çok yönlü ve kapsamlı bir programa bağlanması gerekiyordu. Bu bakımdan dil inkılabının dayandığı fikir temelini:
1-Yabancı etkiler altında benliğini kaybetmiş olan dilimizin millileştirilmesi, ona kendi yapı ve işleyişine uygun bir gelişme yolunun çizilmesi,
2-Bilimsel yollar ile incelenerek aslındaki güzelliğin ve tarihi zenginliğin ortaya konması,
3-Türkçe’mize, kelime türetme ve terim yapma imkanları bakımından işleklik kazandırılarak, uzun vadede zengin bir kültür dili durumuna getirilmesi, şeklinde üç ana ilkede özetleyebiliriz.
Atatürk, Türk dilini yönlendirmek üzere verdiği direktiflerde, sosyoloji ve dil gerçeğinden hareket ederek, dil ile millet ve dil ile kültür arasındaki bağı hep ön planda tutmuştur. Çünkü, dil ile toplum ve o toplumun belirli ölçüler ile şekillenmesi demek olan millet arasında çok sıkı bir manevi bağ vardı. Bir topluluğun millet niteliğini kazanabilmesi, her şeyden önce o millete has gelişmiş milli bir dilin varlığına bağlıydı. Dil bir milletin duygu ve düşünce tarzı, tarihi ve toplumsal akışı ile birlikte yol aldığından, o milletin ayrılmaz bir parçası durumundaydı. Millet bütünlüğünün geleceği de yine dille güvence altına alınabilirdi. Bu gerçekler Atatürk tarafından şu veciz sözlerle dile getirilmiştir: “Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir. Türk Dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil, şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” ( 1930 )
Atatürk’ün düşünce sisteminde kültürün önemli bir yeri vardır. Çünkü Türk milletinin bağımsızlığını ayakta tutacak ve varlığını sonsuza ulaştıracak olan değerler kültür değerleridir. O’nun bu görüşü de en veciz ifadesini, çeşitli vesilelerle dile getirdiği: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” ve “Milli kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.” Sözlerinde bulmuştur.
Görülüyor ki, dil ile sosyal yapı ve o sosyal yapıyı şekillendiren kültür arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Kısacası, bir milletin kültürü onun dilinde yaşamaktadır. Bundan dolayı da dil, sosyal yapının ve kültürün sadık bir aynası durumundadır. Dil ile sosyal yapı ve kültür arasındaki bu bağ Atatürk tarafından şu sözlerle dile getirilmiştir: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkı Türk milletidir. Türk milleti demek Türk dili demektir. Türk dili Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz felaketler içinde ahlakının, an’anelerinin, hatıralarının, menfaatlerinin; kısacası, bugün kendi milliyetini yapan her şeyinin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Yazı İnkılâbı
Atatürk’ün Türk toplumunda bir yazı inkılabı yapılması gereğini benimseyen görüşü oldukça eskidir ve Cumhuriyet’ten önceki yıllara kadar uzanır. Atatürk’ün yazı inkılabı konusunda dayandığı gerekçe, Arap dilinin ihtiyaçlarından doğmuş olan Arap yazısının Türk dilinin ihtiyaçlarını karşılayamaması, bunun sonucu olan okuyup yazma güçlüğünün, sosyal ve kültürel gelişmelerin önünü tıkamış olmasıdır. Arap dilinin ses yapısı ile Türk dilinin ses yapısı arasındaki sistem ayrılığından kaynaklanan bu uyuşmazlık yüzünden, Türk dili Arap alfabesine ayak uyduramamış ve imlânın kelime kalıpları halinde klâsikleştiği devirden başlayarak birçok sorunlar ortaya çıkmıştır. Atatürk konuşma ve demeçlerinin çoğunda bu hususları açıklıkla dile getiriyor ve diyor ki: “Bilirsiniz ki, dünyada her kavmin mevcudiyeti, kıymeti, hakkı hürriyet ve istiklâli, malik olduğu ve yapacağı medeni eserlerle mütenasiptir (orantılıdır). Medeni eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum olan kavimler, hürriyet ve istiklâllerinden tecrit olunmaya (koparılmaya) mahkûmdurlar.”
Lâtin alfabesinin kabulü konusundaki ilk teşebbüsler 1923 yılında başladı. Ancak, her şeyden önce toplumun bu yeniliğe hazır hale getirilmesi gerekiyordu. 1924-1928 yılları arasındaki devre, bu konuda TBMM’nde ve basında yer alan tartışmalarla, yeni Türk alfabesinin kabulü için bir ortam hazırlama devresi olmuştur. Atatürk’ün direktifi ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile 26 Haziran 1928’de resmen çalışmaya başlayan Dil Encümeni, Lâtin alfabesi temelinde fakat her yönü ile Türkçe’nin ses yapısına uygun bir milli Türk alfabesi hazırlama görevini yüklenmiştir. Atatürk yazı inkılabını 8-9 Ağustos gecesi Sarayburnu parkında halka yaptığı tarihi konuşması ile açıklamıştır. Yazı inkılabı daha sonraki günler de başöğretmen sıfatı ile bizzat Atatürk’ün öncülük ettiği Anadolu seyahatleri ve eğitim seferberliği ile geçmiştir. Türk alfabesi 1 Kasım 1928 tarihinde kanunlaşarak resmen yürürlüğe girmiştir.
Dil İnkılâbı
Atatürk, tarihin dile, dilinde tarihe yön vereceği görüşünde idi. Medeniyeti incelenen Türk kavimlerinin dil hazinesi ihmal edilemezdi. Çankaya köşkünde yapılan görüşmeler sırasında Atatürk, orada bulunanlara: “Dil işlerini düşünecek zaman geldi, ne dersiniz?” sorusunu ortaya atarak Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’ne kardeş bir de Türk Dili Tetkik Cemiyeti (daha sonraki adı ile Türk Dil Kurumu) kurulması kararını vermiştir. Böylece, 12 Temmuz 1932 tarihinde bu cemiyetin kurulması ile dil inkılabı resmi olarak başlatılmış oldu.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin amacı: “Türk dilinin öz güzelliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak belirtilmiştir. Dil konusunun çeşitli katkılarla olgunlaştırılabilmesi ve dil davasının halka mal edilebilmesi için belirli aralıklarla dil kurultaylarının toplanması da kabul edilmiştir. 29 Eylül 1932 tarihleri arasında toplanmış olan 1. Türk Dili Kurultayı’ndan sonra Türk dili üzerindeki çalışmaları yönlendirecek mükemmel bir ana program hazırlanmıştı. Kurultayca seçilen yeni Yönetim Kurulu’nun 17 Ekim 1932 tarihli bildirisinde gerçekleştirilecek ilkeler şöyle sıralanmıştır:
1- Türk dilini milli kültürümüzün eksiksiz ifade vasıtası haline getirmek,; Türkçe’yi muasır (çağdaş) medeniyetin önümüze koyduğu bütün ihtiyaçları karşılayabilecek bir mükemmeliyete erdirmek.
2-Yazı dilinden Türkçe’ye yabancı kalmış unsurları atmak; Halkçı bir idarenin istediği şekilde halk ile münevverler (aydınlar) arasında birbirinden mahiyetçe ayrı iki dil varlığını ortadan kaldırmak ve temel unsurları öz Türkçe olan milli bir dil yaratmak.
Türk Dil Kurultayı’ndan sonra, hazırlanmış mükemmel bir çalışma programı olduğu halde, Kurum’da bu işleri yürütecek bir bilim kadrosu bulunmadığı için çalışmalar ve başlatılan “dil seferberliği” yurdun her köşesindeki gönüllü aydınlarla yürütülüyordu. Tarama yolu ile elde edilen dil malzemesi, 1934 yılında 2 cilt halinde Osmanlıca’dan Türkçe’ye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi adıyla yayımlanmıştır. Ancak, bu yolun doğurduğu aksaklığın dil gerçeğine ters düşerek dili bir çıkmaza doğru sürüklediğini gören Atatürk, tavsiyecilik yönündeki denemelerin önünü kesmiş, bu yoldaki görüşünü: “Türkçe’nin hiçbir yabancı kelimeye ihtiyacı olmadığını söyleyenlerin iddiasını tecrübe ettik. Dili bir çıkmaza sokmuşuzdur. Maksatlarımızı anlatamaz olmuşuzdur. Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır! Biz daha önce kurtarmaya bakalım” sözleri ile açıklamıştır. Çalışmaların 1934-1936 yılları arasındaki döneminde, bir önceki dönemin tarama ve derlemeleri bir ayıklamadan geçirilmiştir. Bu çalışmanın sonuçları Osmanlıcadan Türkçeye Cep Klavuzu ve Türkçeden Osmanlıcaya Cep Klavuzu adlı iki küçük klavuzda toplanmıştır.
Bu dönem, birinci dönemdeki aşırılığın bir dereceye kadar dizgine alınabildiği ılımlı özleştirmecilik dönemidir. Ancak bu dönem çalışmaları da Atatürk için sevindirici olmuştur denemez. Çünkü, klavuzda aslında Türkçe olmayıp da Türkçe gibi gösterilen kelimeler vardı. Ayrıca yayın hayatında yer alan devlet, devir, hâtıra, hükûmet, kitap, kalem, sabah, millet gibi artık dilin yapısına sinmiş ve Türkçeleşmiş olan Osmanlıca kelimeleri atmakta kolay değildi. Atatürk bütün bunları görüyordu. Bu konudaki görüşünü de Komisyon Başkanı Falih Rıfkı’ya şu sözlerle açıklamıştır: “Memleketimizin en büyük bilginlerini, yazarlarını bir komisyon halinde aylarca çalıştırdık. Elde edilen netice şu bir küçük lûgatten ibaret. Bu tarama dergileri cep klavuzları ile bu dil işi yürümez Falih Bey; biz Osmanlıcadan ve Batı dillerinden istifadeye mecburuz.”
Atatürk Dönemi Dil Çalışmaları
1876 Anayasası’nda resmî dil olarak kabul edilen Türkçe, Cumhuriyet’le birlikte devletin müdahale ettiği bir alan olmuştur. Cumhuriyet döneminin dil ve kültür politikaları, bir yandan Batılılaşmanın gereği olarak sunulan zihniyet değişiminin, diğer yandan ulusal birlik kaygılarının etkisi altında şekillendirilmiştir.
Dönemin dil tartışmalarına bizzat katılan ve dil reformunu başlatan Atatürk’ün görüş ve direktifleri belirleyici olmuştur. Amaç, “Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtaracaktır” cümlesiyle belirlenmiş, hedef de “milli bir kültür yaratma mücadelesi” olarak ifade edilmiştir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında en önemli mesele harf ve imla meselesidir. Mevcut harfler ve imla ya ıslah edilecek ya da Latin alfabesi kabul edilecektir. Devlet her şeyden önce millî bir devletti ve dil işini ele alışı da millî bir politikaydı. Yüzünü Batı’ya çeviren Cumhuriyet’te “laiklik” devlet yönetimine egemen olmuş, dinî öğretim kaldırılmış, tekkeler kapatılmış, eski uygarlığın hatıralarından yalnız Arap harfleri kalmıştı. Arap harflerinin Türkçeyi yazmaya elverişli olmadığı, öğretiminin güçlüğü, basımının zahmeti gibi iddialar Latin harflerinin kabulü için öne sürülen sebeplerdi.
Türkçe’yi yabancı dillerin etkisinden kurtarmak için girişilen çalışmalar, 1930’lu yıllarda tarama ve derleme yoluyla, sadeleştirmeden tasfiyeye yönelmeye başlar. köylerden on binlerce sözcük toplanır. Bunların konuşma ve yazı dilinde kullanılması teşvik edilir.
1934–1936 yılları arasında tarama ve derleme çalışmalarıyla elde edilen malzemenin ayıklanması işine girişilir. Atatürk’ün isteğiyle Fuat Köprülü, Ali Canip Yöntem, Necmettin Sadak ve Reşat Nuri Güntekin’in de aralarında bulunduğu bir ekiple Dil Kurumu’ndan ayrı bir “Osmanlıca’dan Türkçe’ye Kılavuz Komisyonu” kurulur. Ancak 8000 kadar Arapça ve Farsça kökenli kelimeye karşılık tespit edilerek hazırlanan “Cep Kılavuzu” da Atatürk’ü tatmin etmez ve sonunda dil konusunda bir çıkmaza girildiği fark edilerek dil politikası değiştirilir.
1936–1937 yılları arasında dil felsefesi üzerinde durulur ve Türk Tarih Tezi’ne uygun olarak “Güneş Dil Teorisi” ortaya atılır. 24 Ağustos 1936 tarihinde kabul edilen teori Türk dilinin eskiliği ve başka dillere kaynaklık ettiği tezinin dilbilimsel temellere dayandırılabileceği düşüncesinden doğmuştur.



AVRUPA GENÇLİK FORUMU

Avrupa’daki gençlerin sesidir. Bu kurum hem gençlerin elde edecekleri faydaları artırmaya hem de onları topluma daha fazla katılmaları için teşvik etmeye çalışmaktadır.

Gençlik Forumlarında öğrenciler farklı bölgelerde bulunan illerde bir araya gelerek “Benim Haklarım, Benim Kimliğim” veya “Din, İnanç ve Vicdan Özgürlüğü” ana teması üzerinden Temel Haklar, AB’de Yerel ve Ulusal Kimlik, Kişisel Kimlik konuları üzerine bilgilendirme konferansları ve workshopların yanı sıra öğrencilerin birbirleri ile etkileşimde bulunabilmeleri için Beden perküsyonu eğitimi, gençlik konseri ve sosyal program gibi kültürel aktiviteler de gerçekleştireceklerdir




ATATÜRKÜN TBMM'yi ACİL OLARAK AÇMASI

İstanbulun isgali ile mebusan meclisi kapatiliyo bu da tbmm nin acilisini hizlandiriyo
İlk TBMM'nin Kuruluş Amacı :

1. Vatanın bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını sağlamak,
2. Yurdu düşmandan kurtarmak için milleti bir araya getirmek,
3. Millet adına karar verebilecek bir organ oluşturmak,
4. Ulusal irade ile birlikte hareket etmek.



ATATÜRK E YAPILAN SUİKAST GİRİŞİMİ

16 Haziran 1926 Çarşamba günü İzmir'e gitmek üzere seyahate hazırlanan Gazi Mustafa Kemal Paşaya suikast yapacakları ihbarı üzerine, suikastı fiilen yapmakla görevli olanlar, suç vasıtaları olan bomba ve silahlarıyla birlikte yakalanmışlardır.
Suikast şebekesi, aylardan beri birtakım özel tertibat ile her ne olursa olsun Gazi'ye karşı suikast yapmayı ve bu suretle de hükümeti devirmeyi kararlaştırmıştı. Suikastı hazırlayanlar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup bazı kimselerdi. En önemli rolü oynayanlar Terakkiperver Fırkadan İzmit Milletvekili Şükrü Bey ile eski İttihat ve Terakkici Kara Kemal'di. Suikast önce Ankara'da tasarlanmış, Erzincan Milletvekili Sabit Bey'le Faik Bey'in müdahaleleri ile önlenmiş, daha sonra Bursa'da düşünülmüş, bu da uygun görülmeyerek İzmir'de gerçekleştirilmesine karar verilmiştir.
16 Haziran 1926'da İzmir'e gelmesi beklenen trenin gelmemesi sonucu Giritli Şevki durumu İzmir Valisine ihbar etmiş ve suikastçılar silahları ile birlikte yakalanmışlardır.

Suikast olayının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bir kısım mensupları ile ilgili bulunduğu ortaya çıkmış ve eski İttihat ve Terakkicilerin de bu olayın tahrik ve düzenleyicileri oldukları anlaşılmıştır. Amaçları, önce irticayı tahrik ve dini siyasete alet ederek Mustafa Kemal Paşa'yı iktidardan düşürmekti. Buna muvaffak olamayınca, İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, Terakkiperver Fırkanın içindeki adamlarıyla suikast teşebbüsü hazırlıklarına girişmişlerdir.
Kurulan İstiklal Mahkemesi, suçları sabit olanları idama mahkum etmiştir. 14 Temmuz 1926'da başta Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf, Çopur Hilmi, Şükrü Bey, Ayıcı Arif, İsmail Canpolat olmak üzere 13 kişi idam edilmiştir.





ATATÜRK GÖREV YERLERİ

1905-1907 yılları arasında Şam’da 5. Ordu emrinde görev yaptı.
1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu Manastır’a 3. Ordu’ya atandı.
19 Nisan 1909'da İstanbul’a giren Hareket Ordusu’nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı.
1910 yılında Fransa’ya gönderildi Picardie Manevraları’na katıldı.
1911 yılında İstanbul’da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı.
1911 yılında İtalyanların Trablusgarp’ı işgaliyle ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte
Tobruk ve Derne bölgesinde görev yaptı.
6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi.
Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemâl Gelibolu ve Bolayır'daki birliklerle savaşa katıldı.
1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi.
Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemâl 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi.
1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemâl, Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletleri’ne "Çanakkale geçilmez!" dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazı’nı geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnu'na çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemâl'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemâl, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Anafartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemâl, 9-10 Ağustos'ta Anafartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireçtepe, 21 Ağustos'ta II. Anafartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşları’nda yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu, onurunu İtilaf Devletleri’ne karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemâl'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir. Mustafa Kemâl Çanakkale Savaşları'ndan sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı.15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı’na getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezareti'nde (Bakanlığında) göreve başladı.
Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine Mustafa Kemâl, 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracaktır" parolasını ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükûmet Başkanlığı’na Mustafa Kemâl seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı.



ATATÜRKÜN DEMOKRASİDEKİ TEMEL ÖNGÖRÜSÜ

Yönetim biçimi olarak millet egemenliğine dayalı, cumhuriyet rejimini öngörmek ve bunu bir yaşam biçimi olarak benimsemektir.”
Cumhuriyetçilik ilkesinin esasları:
Cumhuriyet; millet egemenliğine dayalı bir siyasi rejim yani demokrasidir
İrade ve hâkimiyet, milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi, millî hâkimiyet şekline dönüşmüştür ... Demokrasi esasına müstenit hükümetlerde hâkimiyet, halka, halkın çoğunluğuna aittir. Demokrasi prensibi, hâkimiyetin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını gerektirir. Bu suretle demokrasi prensibi, siyasî kuvvetin, hâkimiyetin kaynağına ve meşrutiyetine temas etmektedir.” Atatürk’e göre “bugün, demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır.” Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren “demokrasi fikri, mukavemet edilemez bir kuvvet ve cereyan” halini almıştır

ATATÜRK'ÜN ESERLERİ

Nutuk (1927)
Geometri (isimsiz yayımlandı) (1937)
Takımın Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1908)
Tâbiye ve Tatbikat Seyahati (1911)
Tâbiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih
Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (1918)
Cumalı Ordugâhı – Süvari: Bölük, Alay, Liva Talim ve Manevraları (1909)
Bölüğün Muharebe Talimi (Almanca’dan çeviri – 1912)
Vatandaş İçin Medeni Bilgiler (Manevi kızı Afet İnan adıyla yayımlandı) (1930)
Atatürk’ün ayrıca, 1915-1918 yılları arasında Anafartalar, Doğu Cephesi ve Karlsbad’daki hatıralarını yazdığı günlükleri de bulunmaktadır.




ATATÜRK İLKELERİNE GÖRE SİYASİ GÜÇ

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde milli güç unsurları
Atatürkçü Düşünce Sistemi: Gücünü Türk milletinin tarihinden alan ve Türk milletini ileri medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmayı amaçlayan bir düşünce sistemidir.
Atatürkçü düşüncede milli güç unsurlarını siyasi, ekonomik, askeri ve sosyokültürel güç unsurları olarak sıralayabiliriz.

Siyasi Güç
Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde siyasi güç, milli egemenliğe ve demokratik düşüncenin gelişmesine dayanır. Bu hedefin esası, devletin gücünü milletten alması, siyasetin millet iradesine göre çizilmesidir. Kalıplaşmış düşünceleri reddeden bu sistem, tüm yeniliklere açıktır. Atatürkçülük, siyaseti çağdaş usullerle yaparak devletin gücünü arttırmayı amaçlar. Atatürk’e göre siyasi gücün zayıflaması, devletin ve demokrasinin geleceğini tehlikeye düşürür.

Ekonomik Güç
Bir ülkedeki üretim, dağıtım ve tüketim durumlarıyla ilgili her türlü faaliyet, ekonomi konusunun içerisinde yer alır. Atatürkçü Düşünce Sistemi’nde ekonominin de milli bir nitelik göstermesi gerekir. İşte bu yüzden, topluma yön veren en önemli etkinliklerden olan milli ekonomi (Ekonomik Güç), Atatürkçülüğün temel hedeflerinden biridir.

Askeri Güç
Türkiye’nin güçlenip kalkınması için milli güç unsurları arasında önemli bir yere sahiptir. Coğrafi açıdan her türlü iç ve dış tehditlere açık olan Türkiye’nin, her zaman için güçlü bir orduya ihtiyacı vardır. Ekonomik kalkınmanın tam manasıyla sağlanabilmesi, öncelikli olarak ülke güvenliğin tam anlamıyla sağlanabilmesinden geçmektedir. İşte bu yüzden Atatürk, her dönemde Türk ordusuna ayrı bir önem vermiştir. Yeni Türk devletinin kurulmasıyla ordu, yurt savunmasında, siyasi ve ekonomik gücün etkili olabilmesinde en büyük güvencelerden biri olmuştur. Askeri güç sayesinde Kurtuluş Savaş’ı kazanılarak, siyasi ve ekonomik bağımsızlığa ulaşılmıştır.

Sosyokültürel Güç
Eğitimli, teknik bilgilere sahip, kültürlü insanların oluşturduğu güçtür. Kültür yoluyla kazanılacak sosyokültürel gücün öğeleri içerisinde insanın niteliği, yetişme düzeyi, dini inançları, tarihi ve kökeni, örf ve adetleri ile milli birlik ve beraberlik yer alır. Atatürk, toplumun kültürel değişimine büyük önem veriyordu. Türk toplumunun çağın gereklerine göre gelişebilmesini bilim ve teknolojiye bağlayan büyük önder, bireyden başlayarak halkı eğitmek, halkın bilgi düzeyini yükseltmek kısacası, bütün milleti eğitimle aydın olarak yetiştirmek istiyordu.



ATATÜRKE GÖRE EKONOMİ

Uzun süren ve çetin geçen Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra, bu savaşı yürüten liderler, başta Atatürk olmak üzere, şu temel soruya cevap aramışlardır: “Türkiye nasıl kalkınabilir, halkın refaha en kısa zamanda kavuşması için nasıl bir ekonomi politikası gütmelidir?” Bunu anlamak için de 4 Şubat 1923’de İzmir’de iktisat Kongresi toplanmıştır. Başkanlığını Kâzım Karabekir Paşa’nın yaptığı Kongre’yi Mustafa Kemal Paşa bir konuşmayla açmış ve ekonominin önemi, ekonomik kalkınma modeli ve bizde o zamana kadar izlenen ekonomi politikasının yanlışlığı üzerinde durmuştur. Atatürk’ün bu kongrede ve daha sonra başka yerlerde başka zamanlarda yaptığı konuşmalarda öne sürdüğü temel görüşler şunlardı:
EKONOMİNİN ÖNEMİ
“Ekonomi her şeydir; milletlerin, devletlerin yükseliş ve çöküş nedenleri iyice araştırılacak olursa, bunun en başta ekonomik nedenlere dayandığı görülür. Asrımız ekonomi (iktisat) asrıdır. Bu çağda ekonomiye gereken önemi mutlaka vermeliyiz. Kalkınmamızın, ilerlememizin temel şartı budur, iktisadi hayatı canlandırmaktır
“Kılıç ve saban, bu iki fatihten birincisi ikincisine daima mağlup olmuştur” der. Çünkü, kılıç tutan el zamanla güçsüzleşir, saban tutan el ise güçlenir. Buna da, örnek olarak Kanada’yı gösterir

KAPİTÜLASYONLAR ecnebilere, başlangıçta, bir lütuf, bir atıfet, bir ihsan olarak verilen bazı imtiyazların giderek genişlediğini ve memleket ekonomisini, maliyesini, hattâ adliyesini kayıt ve şart altına aldığını, bunun da sonuçta, ulusal egemenliğimize ağır kısıntılar getirdiğini söylemiştir

İKTİSADİ ZAFERLER KAZANMAK
Ordumuzun kazandığı zaferler ne kadar büyük olursa olsun, bunlar iktisadi zaferlerle tamamlanmadıkça eksik kalırlar”

MİLLÎ ÇALIŞMA ANDI
Atatürk’ün önerisiyle kabul edilen bu misak ülkede sosyal barış ve sosyal adalet ilkesini dile getirdiği gibi, çalışmanın faziletini, çalışkan olmanın önemini de hatırlatır. Ülkemiz bundan böyle Atatürk’ün deyişiyle, “çalışkanlar diyarı” olacaktır

ÜLKEYİ ZENGİN YAPMA ÖZLEMİ
MİLLÎ EKONOMİ POLİTİKASI, TARIMA VE KÖYLÜYE ÖNCELİK TANINMASI

Yeni devletin milli ekonomi politikasının temel ilkelerini Atatürk şöyle özetliyordu: “Her şeyden önce tarıma ve çitfçiye önem verilecektir. Çünkü ülkemiz halkının büyük bölümü tarımla uğraşan köylülerdir. Ve köylü, bu yeni dönemde, efendimiz olacaktır. Bunun için köylüyü bir cendere gibi sıkan aşar vergisi kaldırılacaktır. Modern tarım metodları uygulanacak, köylüye gerekli olan destek kredisi Ziraat Bankası aracılığıyla sağlanacaktır. El sanatları ve,yerli sanayi teşvik edilecektir”. Bunun için 1927 yılında Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmıştır. Tarımda makinalaşmanın yararları üzerinde durulmuştur

DEMİRYOLU POLİTİKASI
YABANCI SERMAYE
MİLLÎ TÜCCAR POLİTİKASI

Atatürk, ekonomi politikasında sanayiden çok tarıma önem vermiştir
1- Devletin yeni ekonomi politikası doktriner olmaktan çok, pratik, ampirik, faydacı bir gözle ele alınmıştır. Bu alanda yetişmiş zengin bir uzman ve yetkin bir bürokrasi kadrosu bulunmadığından ve bu işlerden anlayan yabancılarla, bizden olmayan unsurlara da pek güven duyulmadığından, yöneticiler ekonomik hayatın güdümünde daha çok yurdun gerçeklerini ve ihtiyaçlarını gözönünde tutarak, âdeta el yordamıyla, pragmatik bir kalkınma politikası izlemişlerdi.
2- Anayasanın çizdiği teorik çerçeve içinde, başlangıçta daha çok ılımlı, liberal-kapitalist bir toplum yaratma modeli öngörülmüş ve bu yolda bazı adımlar atılmıştı. Bu adımların en önemlilerinden biri de 1925 yılında Türkiye İş Bankası’nın kurulması olmuştur. Bankanın başına Atatürk’ün kişisel becerisine inandığı ve güvendiği Celal Bayar getirilmiştir. Bankanın sermayesinin önemli bir kısmı Atatürk tarafından sağlanmıştı



ATATÜRK ÜN DIŞ POLİTİKASI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNİZ NELERDİR?

Atatürk’ün dış siyasetinin belirginleştiği iki dünya savaşı arası dönem bir barış devresi olmaktan çok İkinci Dünya Savaşının tohumlarının ekildiği ve milletlerin bu geliyorum diyen savaş için cepheleştiği bir dönem oldu. 1925-1929 arasındaki nisbi yumuşama dönemini takiben 1929-1930 Dünya Ekonomik Krizinden (özellikle zamanın devlerini altüst eden) sonra uluslar arası gerginlik hızla arttı. 1919 düzenini korumak isteyenlerle bu yapıyı değiştirmek isteyenler arasında giderek kutuplaşma meydana geldi ve bu gerginlik İkinci Dünya Harbinin patlamasına sebep oldu.

Bu dönemde ülkeler arası Barış Antlaşmaları hep galiplerin dayatması ile olurken, karşılıklı müzakerelere dayanan tek Barış Antlaşması LOZAN’ dı. Ve bu Antlaşma Mustafa Kemal’in eseriydi. Türk Kurtuluş Savaşı askeri alandaki başarımızın simgesi olurken bu başarıyı dış politika alanındaki Lozan başarımız takip etti.

Kurtuluş Savaşından sonra Avrupa başta olmak üzere dünyanın her tarafı kısa sürede bunalımlar içine girerken Gazi Mustafa Kemal Atatürk yönetimindeki Türkiye, başarılı bir dış politika uygulaması ile her iki blokta yer alan devletlerle dostluğunu korumasını başarmıştır. İki tarafta Türkiye’yi kendi ittifaklarına dahil etmek için büyük çabalar harcamışlardır. İki tarafa da eşit mesafede kalmasını başaran Türkiye; kendi çıkarlarına, uluslararası barışa ve uluslararası hukuka uygun politikasını dikkatle korumasını bilmiştir.

Atatürk’ün sağlam kişiliğinin ve kararlı mizacının damgasını vurduğu dış politika uygulamaları günümüz için örnek alınacak pek çok temel niteliğe sahiptir. Bu nitelikleri ana başlıkları ile özetledikten sonra her birini misallerle detaylı olarak açıklamaya çalışacağım. Bu nitelikler şunlardır.

- Atatürk’ün Dış Politikası; hayâlci değil tamamen GERÇEKÇİ idi. Yani imkan kabiliyetimizle ölçülü yapabileceğimiz hedeflere dayanıyordu.

- Atatürk’ün Dış Politikası; daima DİYALOGA AÇIKTI. O,başarılı bir diplomasinin temel özelliği olarak şahsi temasların yararına inanıyordu. Bu şahsi temasların ülkeler arasındaki dostluğu perçinleyeceği düşüncesi ile hareket ediyordu.
- Atatürk’ün Dış Politikasında; GÜVENİLİRLİK UNSURU hakimdi. Söyledikleri ve yaptıkları birbirine uymalıydı. Ancak bu şekilde devletin güvenilirliği dış dünyaya kabul ettirilebilirdi.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Dünü,Bugünü ve Yarını kavrayış birbiri ile uyumlu olmalıydı. Tarih bilgisinin diplomasideki yerini çok iyi bilen Atatürk bu alanda çok okuyor, gerekli dersleri çıkarıyor, dünü bildiği için bugünü iyi kavrıyor ve böylece yarın olabilecekleri de önceden doğru tahmin edebiliyordu.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Olayların ele alınışında ve çözümlemede Strateji ve taktik alanda hata yapılmamalıydı. Karşılaştığı bütün dış politika sorunlarının stratejik açıdan tahlilini müteakip, problemleri çözümde olayların hepsine birden el atmayıp bunları yapılabilirlik durumuna göre öncelik sırasına koyarak taktik başarılardan sıra ile stratejik sonuçlara ulaşıyordu.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Çok aktif, fakat her türlü maceracılıktan uzak bir uygulama olmalıydı. Daima aktif olarak inisiyatifi elde bulundurmuş, fakat gerçekçilik niteliğine sıkı sıkıya bağlı kalarak maceracılığa sürüklenmemiştir.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Temel esaslardan biri de her şeyden önce kendi gücüne güvenmektir. Uluslararası alanda kendi gücüne dayanmayan ve bunu kanıtlayamayan ülkelerin yaşama hakkına sahip olamayacaklarını görmüş ve bu prensibe sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Bununla beraber devletin çıkarları gerektirdiğinde bir ittifaka dahil olarak ülkenin kendi sahip olduğu gücünü arttırabileceğine de inanıyordu.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Milliyetçilik ve İnsaniyetçilik daima ön planda tutulmuştur. Atatürk gerçek bir Türk Milliyetçisi olmasının yanı sıra insaniyetçi değerlere de büyük önem vermiştir. O,Dünya toplumlarını tek bir aile ve bütün milletleri birbirleriyle akraba gibi görmüştür. Her hangi bir ülkenin sorunlarını, bütün insanlığın sorunu gibi değerlendirmesi gerektiği inancı ile hareket etmiştir.

- Atatürk’ün Dış Politikasında; Batılılaşma çabaları önemli yer tutarken Sömürge devletlerin problemleriyle yakından ilgilenilmeliydi. O,Avrupa’da toprağı olan tek Ortadoğulu Müslüman ülke olma gerçeğine uyarak hem Avrupalı bir kişilik taşıyan ve hem de büyük bir kısmı sömürge durumundaki Doğu dünyasının problemlerine karşı ilgili olduğunu vurgulayan bir politika izlemiştir.

Atatürk, Anadolu Halkının Kurtuluş Savaşındaki mücadelesinin bütün mazlum milletlere örnek olacağını görmüş ve bu düşüncesini; “BUGÜN, GÜNÜN AĞARDIĞINI NASIL GÖRÜYORSAM, UZAKTAN, BÜTÜN ŞARK MİLLETLERİNİN UYANIŞINI DA ÖYLE GÖRÜYORUM” şeklinde ifade etmiştir . Bu şekilde kendi zamanında sayıları çok fazla olan sömürge dünyasının yakın bir gelecekte bağımsızlıklarını kazanacağını önceden haber vermiştir.

Ortaokul çağından itibaren askeri eğitim alan ve ömrünü muharebe meydanlarında geçiren Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün üniformayı sırtından çıkardıktan sonraki en büyük çabası Barış için çalışmak olmuştur. Dünya insanlığının bir daha harp görmesini önlemek için sürdürülen barış çabalarına destek vermiş ve bu yolda ve örnek tutum ve davranışlar sergilemiştir. Atatürk’ün bu çalışmalarını fikir ve düşüncelerinde kolayca bulmak mümkündür.

“BİZİM KANAATİMİZCE BEYNELMİLEL SİYASİ GÜVENLİĞİN GELİŞMESİ İÇİN İLK VE EN MÜHİM ŞART MİLLETLERİN HİÇ OLMAZSA BARIŞI KORUMA FİKRİNDE SAMİMİ OLARAK BİRLEŞMESİDİR.”

Atatürk, 1932 yılındaki bu fikirlerini bilahare geliştirerek bizlere Türk Dış Politikası için çok önemli bir hedef olarak “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” ilkesini göstermiştir. Bu önemli ilkeyi de şöyle ifade etmiştir.

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN EN ESASLI PRENSİPLERİNDEN BİRİ OLAN YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ GAYESİ, İNSANİYETİN VE MEDENİYETİN REFAH VE İLERLEMESİNDE EN ÖNEMLİ ETKENDİR. BUNA ELİMİZDEN GELDİĞİ KADAR HİZMET ETMİŞ VE ETMEKTE BULUNMUŞ OLMAK TÜRK MİLLETİ İÇİN ÖVÜNÜLECEK BİR HAREKETTİR. (1933)”

Bütün dünya için barışı isteyen ve bu alandaki faaliyetlere destek veren Atatürk’ün bugünkü Birleşmiş Milletlerin bir önceki versiyonu olan Milletler Cemiyeti’nin geleceğine ilişkin düşünceleri incelendiğinde günümüz uygulamalarının çok ötesinde bir Birleşmiş Milletler anlayışı içinde bulunduğu görülür.

Dış politikamızı BARIŞ kavramı üzerine inşa eden Atatürk’ün bu konudaki düşünceleri açık ve sarihtir



ATATÜRK DÖNEMİNDE TARIM VE SAĞLIK ALANINDA YAPILAN YENİLİKLER

Osmanlı Devleti zamanında halkın yüzde 80’i tarımla uğraşıyordu ve milli gelirin önemli bir kısmı tarımdan elde ediliyordu. Batılı ülkeler modern usullerle tarım yaparken, ülkemizde ilkel yöntemlerle toprak işleniyordu. Cumhuriyet idaresinin üzerinde önemle durduğu bir konu da tarımın geliştirilmesi olmuştur.
Atatürk, “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüsüdür. O hâlde herkesten daha çok refah, mutluluk ve servete müstahak ve lâyık olan köylüdür.” diyerek yüzlerce yıl ezilen köylünün gerçek değerini ifade etmiştir.
Tarımı düzenlemek için her şeyden önce köylünün durumunu iyileştirmek gerekiyordu. Hükümet bu düşünceye dayanarak köycülük siyasetinin esaslarını şöyle belirledi:
-Toprağı olmayan köylülere toprak verilmesi
-Köylüden ağır vergilerin kaldırılarak maddi açıdan güçlenmesinin sağlanması
-Köylünün üretim imkanlarının arttırılması
-Köylünün bilgi ve görüşünü yükseltecek tedbirlerin alınması
Tarım kesiminde çiftçinin durumunu güçleştiren etkenlerden biri de vergi yükünün ağır olmasıydı. Aşar vergisi, Osmanlı döneminde çiftçinin devlete ödediği bir vergiydi. Çiftçi kesimi ürününün onda birini devlete vermek zorunda olduğu bu vergiyi ödemede büyük güçlük çekiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında Aşar vergisi, genel bütçe gelirinin yüzde yirmi beşini oluşturuyordu. Cumhuriyet Hükümeti cesur bir kararla 17 Şubat 1925’te Aşar vergisini kaldırdı. Böylece tarımsal gelişme için iyi bir ortam hazırlanmış oldu.
Tarımsal üretimi artırmak için yeni ve gerçekçi önlemler alındı. Bu önlemler doğrultusunda köylü ve üreticiye tohum, fidan, damızlık hayvan ve borç para verildi. Köylünün her açıdan ihtiyacının giderilmesinin amaçlandığı 1929’da Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu. Örnek çiftlikler, fidanlıklar ve haralar oluşturuldu. Ülkemizin iklimine uygun yeni ürünler yetiştirildi. Traktör kullanımını yaygınlaştırmak için Hükümet, mali ve yasal düzenlemeler yaptı. Ziraat Bankası’nın verdiği kredi koşulları kolaylaştırıldı. Pulluk kullanımı yaygın hale getirildi.
Yurdumuzun her bir yöresinde şeker pancarı, Karadeniz Bölgesi’nde çay, Güney bölgelerimizde turunçgiller yetiştirilmeye başlandı. Türkiye’nin gelişmiş bir tarım ülkesi haline gelebilmesi için orta dereceli ziraat okulları açıldı. Ziraat uzmanlarının sayısını artırmak için Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. 1933 yılında Ankara’da Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı.
2 Haziran 1929’da topraksız çiftçiye toprak dağıtılması hakkında bir kanun kabul edildi. Ancak bu kanun, kişilere ait toprakların ve hazine topraklarının tam olarak belirlenememiş olması nedeniyle uygulamaya konulamadı.
Hayvancılık ve ormancılığın geliştirilebilmesi içinde önemli tedbirler alındı. Hayvancılığın geliştirilmesi için çiftliklerin kurulmasına başlandı.
Gazi Orman Çiftliği’nin kurulmasında Atatürk bizzat işin başında yer aldı. Silifke Tarsus ve Dörtyol’da da çiftlikler kuruldu. Bu çiftliklerin modern tarımın yerleşmesine büyük katkıları olmuştur.

23 Nisan 1920’de yeni Türk Devleti kurulunca, sağlık hizmetleri devlet hizmeti olarak ele alındı ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kuruldu. Böylece sağlık ve sosyal yardım işleri devlet bünyesinde toplanmış oldu.
1923 yılında sağlık hizmetleri ülke genelinde yaygınlaştırılırken, ilk yıllarda koruyucu hekimliğe önem verildi. 1924’te alınan bir kararla Ankara, İstanbul, Sivas, Trabzon, Erzurum ve Diyarbakır’da örnek hastaneler yaptırıldı. Bu hastanelere bulunduğu ilin adı ile birlikte Numune Hastanesi adları verildi. 1930 yılında çıkarılan Umumî Hıfzısıhha Kanunu’nda koruyucu sağlık hizmetleri yönünde önemli düzenlemeler yapıldı. Ülkenin her yerinde yeni hastaneler ve dispanserler açıldı.
1933’te açılan İstanbul Üniversitesi bünyesindeki tıp fakültesinin eğitim programlarının geliştirilmesine önem verildi. Kolera, veba, tifo, çiçek, kızamık, menenjit, verem ve sıtma gibi birçok bulaşıcı hastalıklara karşı sistemli bir mücadele başlatılarak bu hastalıkların sağlık kuruluşlarına bildirilmeleri zorunluluğu getirildi. Bu hastalıkların tedavisinin parasız yapılabilmesi için kararlar ve tedbirler alındı. Ankara’da açılan Hıfzısıhha Enstitüsü’nde üretilen aşılar bütün yurda dağıtıldı. Sınırlarda sağlık kontrolleri artırılarak bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmemesi için tedbirler alındı.
Bataklıklar kurutuldu. Kızılay teşkilatı devletin desteği ve halkın bağışlarıyla güçlendirildi. Bu sayede Kızılay, daha çok kişiye yardım etme olanağını elde etti. Böylece sağlık hizmetlerini üstlenen devlet, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren sağlık alanında birçok başarı elde etti.



ATIKLARIN DÖNÜŞÜMÜ

Yeniden değerlendirilme imkanı olan atıkların çeşitli fiziksel ve/veya kimyasal işlemlerden geçirilerek ikincil hammaddeye dönüştürülerek tekrar üretim sürecine dahil edilmesine geri dönüşüm denir. Diğer bir tanımlamayla herhangi bir şekilde kullanılarak kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalat süreçlerine kazandırılması olarak tanımlanabilir.
Tabii kaynakların sonsuz olmadığı, dikkatlice kullanılmadığı takdirde bir gün bu doğal kaynakların tükeneceği aıldan çıkarılmamalıdır.
Bu durumu farkına varan ülke ve üreticiler kaynak israfını önlemek ve ortaya çıkabilecek enerji krizleri ile başdebilmek için atıkların geri dönüştürülmesi ve tekrar kullanılması için çeşitli yöntemler aramış ve geliştirmişlerdir.
Kalkınma çabasında olan ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunan gelişmekte olan ülkelerin de tabii kaynaklarından uzun vadede ve maksimum bir şekilde faydalanabilmeleri için atık israfına son vermeleri, ekonomik değeri olan maddeleri geri dönüşüme ve tekrar kullanma yöntemlerini uygulamaları gerekmektedir.

Geri dönüşümde amac; kaynakların luzumsuz kullanılmasını önlemek ve atıkların kaynağında ayrıştırılması ile birlikte atık çöp miktarının azaltılması olarak düşünülmelidir. Demir, çelik, bakır, kurşun, kağıt, plastik, kauçuk, cam, elektronik atıklar gibi maddelerin geri dönüşüm ve tekrar kullanılması, tabii kaynakların tükenmesini önleyecektir. Bu durum; ülkelerin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ithal edilen hurda malzemeye ödenen döviz miktarını da azaltacak, kullanılan enerjiden büyük ölçüde tasarruf sağlayacaktır. Örneğin kullanılmış kağıdın tekrar kağıt imalatında kullanılması hava kirliliğini %74-94, su kirliliğini %35, su kullanımını %45 azaltığı ve bir ton atık kağıdın kağıt hamuruna katılmasıyla 8 ağacın kesilmesi önlenebilmektedir.
Diğer yandan, yukarıda bahsedildiği gibi geri dönüşümün amaçlarından biride bertaraf edilecek katı atık miktarlarının azaltılması nedeni ile çevre kirliliğinin önemli ölçüde önlenmesi de sağlanacaktır. Özellikle katı atıkları düzenli bir şekilde bertaraf edebilmek için yeterli alan bulunmayan ülkeler için katı atık miktarının ve hacminin azalması büyük bir avantajdır.
Sağlıklı bir geri dönüşüm sisteminin ilk basamağı ise bu malzemelerin kaynağında ayırması sureti ile toplanılmasıdır.
Geri dönüştürülebilir nitelikteki bu atıklar normal çöple karıştığında bu malzemelerden üretilen ikincil malzemeler çok daha düşük nitelikte olmakta ve temizlik işlemlerinde sorunlar olabilmektedir. Bu yüzden geri dönüşüm işleminin en önemli basamağını kaynakta ayırma ve ayrı toplama oluşturmaktadır.
Geri dönüşüme olan ihtiyacın başlamasında savaşlar nedeniyle ortaya çıkan kaynak sıkıntıları etkili olmuştur. Büyük devletler, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülke çapında geri dönüşümle ilgili kampanyalar başlatmışlardır.

Vatandaşlar özellikle metal ve fiber maddeleri toplama konusunda teşvik edilmişlerdir. ABD'de geri dönüşüm işlemi yurtseverlik anlayışında çok önemli bir yer edinmiştir. Hatta, savaş sırasında oluşturulan kaynak koruma programları, doğal kaynakları kısıtlı bazı ülkelerde (Japonya gibi), savaş sonrası da devam ettirmiştir.
Geri Dönüşümün Önemi
1.Doğal kaynaklarımızın korunmasını sağlar.
2.Enerji tasarrufu sağlamamıza yardım eder.
3.Atık miktarını azaltarak çöp işlemlerinde kolaylık sağlar.
4.Geri dönüşüm geleceğe ve ekonomiye yatırım yapmamıza yardımcı olur.
Geri Dönüşebilen Maddeler
Demir • Çelik • Bakır • Aliminyum • Kurşun • Piller • Kağıt • Plastik • Kauçuk • Cam • Motor yağları • Atık yağlar • Akümülatörler • Araç lastikleri • Beton • Röntgen filmleri • Elektronik atıklar • Organik atıklar
Geri Dönüşümde Yasal Mevzuat
Ülkemizde geri dönüşüm; Çevre Kanunu ve bu kanuna istinaden çıkarılan yönetmeliklerle düzenlenmektedir.
Bu yönetmelkikler aşağıda sıralanmıştır:

Atık Pil ve Akümülatörlerin Kontrolu Yönetmeliği (APAK)
Ambalaj Atıkları Kontrolü Yönetmeliği
Poliklorlu Bifenil ve Poliklorlu Terfenillerin Kontrolü Hakkında Yönetmelik
Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği
Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği
Ömrünü Tamamlamış Lastiklerin Kontrolü Yönetmeliği
Atık Yönetimi Genel Esaslarına İlişkin Yönetmelik
Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği





AVRUPA KONSEYİ

Avrupa Konseyi fikri, ilk olarak İngiltere Başbakanı Winston Churchill tarafından dile getirilmiştir.
Kuruluş, savaştan büyük maddi ve manevi kayıpla çıkan Avrupa’da, halklar arasında uzlaşmayı sağlamak ve bir daha aynı trajedinin yaşanmasını engellemek amacıyla oluşturulmuştur. Bu şekilde, kıtada süregelen gerginlik ve çatışmanın yerine, ortak kurumlar, standartlar ve sözleşmelere dayalı, güven ve işbirliği ortamının kurulması hedeflenmiştir.
Konsey’in nihai gayesi tek bir Avrupa devletine ulaşmaktır.”
Avrupa ülkesi olmayanlar konseye üye olamazlar.
Türkiye Kurucu üye sayılmaktadır.
Türkiye, halihazırda, 203 AK sözleşmesinden, yaklaşık yarısına taraftır.
AK’ı kuran Londra Antlaşması’nı 5 Mayıs 1949’da 10 Avrupa ülkesi imzalamıştır. AK’ın belkemiğini oluşturan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanmıştır.

Organları: Konsey’in merkezi, Fransa’da Strasbourg şehrindedir. Resmi lisanı İngilizce ve Fransızcadır.
Örgütün Amacı:
Avrupa Konseyi (AK)’nin amaçları, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak ve güçlendirmek; azınlıklar, ırkçılık, hoşgörüsüzlük ve yabancı düşmanlığı, sosyal dışlanma, uyuşturucu madde ve çevre konularındaki sorunlara çözüm aramak; Avrupa kültürel benliğinin oluşmasına ve gelişmesine katkıda bulunmak olarak özetlenebilir.

Kuruluş Tarihi: 5 Mayıs 1949 Merkezi: STRAZBURG




AYASTEFANOS ANTLAŞMASI

Doksanüç Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) sonunda imzalanan barış antlaşması.
Sultan İkinci Abdülhamid Hanın karşı olmasına rağmen Midhat Paşa, Damad Mahmud Paşa ve Redif Paşa gibi devlet adamlarının sebeb olduğu Osmanlı-Rus Harbi, Türklerin umumi olarak yenilmesiyle neticelendi. Ruslar batıdan Yeşilköy'e, doğudan Erzurum’a kadar geldiler. Osmanlı Devleti mütareke istedi. Rus orduları başkomutanı Nikolay barış esaslarının mütarekeyle birlikte görüşülmesi şartıyla bu isteği kabul etti. 3 Mart 1878’de Osmanlı tarihinde benzeri görülmeyen, aleyhimizde ağır ve feci şartlar getiren Ayastefanos Antlaşması imzalandı.
Yirmi dokuz Maddelik antlaşmaya göre batıda büyük bir Bulgaristan Prensliği kurulacak; Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, bir Rus kuklası olarak düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum Rusya’ya verilip, Karadağ ve Sırbistan’ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı Devleti, Rusya’ya 245 milyon Osmanlı altını harp tazminatı verecekti. Antlaşmaya göre Rumeli’nde kesin kayıplar 237.298 km2 Toprak ve yaklaşık 8 milyon nüfus idi. İmtiyaz verilmiş Bulgaristan, Doğu Rumeli, Artvin, Tunus gibi yerler bu rakamların dışındaydı. Bunlar da ilave edilince devletin kaybı korkunçtu.
Ayastefanos Antlaşması ile Rusların bölgede tamamen hakim bir konuma gelmeleri Batılı devletleri telaşlandırdı. Zira Rusların Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri İngilizlerin Hindistan siyasetine ve Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakına set çekmiş olacaktı. İkinci Abdülhamid Hanın şahsi diplomasisi bu tepkileri çok iyi değerlendirdi. Kıbrıs’ın idaresini İngiltere’ye bırakmakla Berlin’de yeniden bir Antlaşma zemini elde etmeye muvaffak oldu. Ayastefanos’un feci şartlarını hafifleten bu antlaşma ile Türkiye’nin Balkanlardaki hayatı bir müddet uzadı

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) ve Ayastefanos Antlaşması
Nedenleri:
Paris Konferansı’nda çıkarları zedelenen Rusya’nın Pan-Slavizm politikasına ağırlık vermesi
Rusya’nın Balkan uluslarını Osmanlı’ya karşı ayaklanmaya kışkırtması
Osmanlı Devleti, 1876’da toplanan Berlin, İstanbul ve Londra konferanslarında alınan, kendi aleyhindeki kararları kabul etmedi. Bunun üzerine 1877’de Rusya, Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti.
Ruslar, Doğu’da Kars, Ardahan, Batum ve Erzurum’u, Batı’da da Edirne’yi aldı.
Osmanlı Devleti bütün cephelerde yenilince, 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imzalandı.

UYARI: Ayastefanos Antlaşması, İngiltere ve Avusturya karşı çıktığı için uygulanmadı. İngiltere, Rusya’nın Doğu Akdeniz’de; Avusturya da, Rusya’nın Balkanlar’da güçlenmesini istemediğinden, bu antlaşmaya karşı çıktı.

Ayastefanos Antlaşması (3 Mart 1878) :
Sırbistan, Karadağ ve Romanya’ya bağımsızlık verilecektir.
Büyük Bulgaristan Krallığı kurulacaktır.
Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Bayezıt Rusya’ya bırakılacaktır.
Bosna ve Hersek özerkleştirilecektir.
Girit ve Ermenistan’da ıslahat yapılacaktır.
Teselya, Yunanistan’a bırakılacaktır.
Osmanlı Devleti, Rusya’ya savaş tazminatı ödeyecektir




AZERBEYCAN VE ERMENİSTAN ARASINDAKİ ANLAŞMAZLIK

Karabağ Savaşı (Şubat 1988 - Mayıs 1994), Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı Dağlık Karabağ Özerk Oblastı'nın Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlanmasını isteyen Ermeniler ile bunu kabul etmeyen Azeriler arasında başlayan ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Azerbaycan Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasında çatışmaya dönüşen bir savaş.
Savaş öncesinde ve etnik çatışmaların sıcak savaşa dönüşmesi sonrasında Sumqayıt Pogromu, Kirovabad Pogromu, Bakü Pogromu gibi pogromlar, Hocalı Katliamı ve Maragha Katliamı gibi katliamlar yaşanmıştır.
Günümüzde Dağlık Karabağ ve çevresindeki 7 il Ermeni işgali altındadır ve bölgeyi Dağlık Karabağ Cumhuriyeti adında fiilen bağımsız tanınmayan bir devlet yönetmektedir



AZERBAYCAN HALK CEPHESİ PARTİSİ

Azerbaycan'ın ana muhalefet partilerinden biridir. Parti 1992'de dönemin cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey tarafından kurulmuştur. 2000'de Elçibey'in olümünden sonra, parti iki siyasi hizipe bölünmüştür: Ali Kerimli başkanlığında reform kolu ve Mirmahmut Miralioğlu başkanlığında klasik kolu.





AZINLIKLARIN KURDUKLARI DERNEKLER VE ÖZELLİKLERİ

Mavri Mira , Etniki Eterya , Pontus Rum Cemiyeti, Hınçak Taşnak, Makabi-Alyans İsrailit Cemiyetleri ,Kardos Cemiyeti , Rum-Ermeni Birlik Komitesi
Azınlık Cemiyetlerinin Özellikleri
1-Wilson Prensiplerinden ilham aldılar
2-Mondros Mütarekesi, azınlıkların çalışmaları için uygun zemin oluşturdu
3-Azınlıklar Osmanlı ülkesini sömürmek isteyen işgalciler tarafından kullanıldılar
4-Kiliseleri ve yabancı okullarını üs edindiler
5-İşgal devletlerinden yardım gördüler
6-Çıkardıkları olaylar ile TBMM’yi meşgul ettiler
7-Dünya kamuoyunu Türkler aleyhine harekete geçirerek Türk halkının haklı mücadelesini engellemek
8-Anadolu'nun çeşitli yerlerinde kendi devletlerini kurmak
 

fussilet

Active Member
Yönetici
BAKİ

Asıl adı Mahmud Abdülbâkî olan Divan edebiyatı şâiridir. Sultanüş'şuâra (Şairler sultanı) olarak anılmış, Türk edebiyatının en önemli isimleri arasında yer almıştır. Medine ve İstanbul illerindede kadılık yapmış. Anadolu ve Rumeli eyaletlerinde kazaskerlik görevinde bulunmuştur
Bâki Osmanlı'nın en güçlü devirlerinden birinde yaşamıştır, bu da pekâla onun şiirlerine ve şiirlerinde kullandığı temalara yansımıştır. Aşk, yaşamanın zevki ve doğa şiirlerinin başlıca konularıdır. Tekniği güçlüdür, şiirlerinde yakaladığı ahenk ve akıcılık farklıdır. Dil kullanımında çok yeteneklidir. Şiirlerinde İstanbul Türkçesini başarıyla kullanmıştır. Ahenk ve musikiye önem vermiş;söz seçiminde titiz davranmıştır. Genellikle din dışı konuları işlemiştir.

Baki döneminde dini,tasavvufi konularda yazmadığı için diğer yazarlar tarafından eleştirilmiştir.Fakat elinizdeki beyitte dini tasavvufi konuda yazmıştır.Bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız!!!!

Şairin şiirleri arasında bir takım tasavvufi beyitlere de rastlamak mümkündür. Ancak şair, bu beyitlerinde tasavvufu konusunu daha çok bir kaide, işlenmesi adetten olan bir kural yönüyle ele almıştır. “Vahdet, kesret, Vücud-ı Mutlak, Adem-i Mutlak, Cemal-i İlahi, tecelli vs. tasavvufi terimler çerçevesinde ifade ettiği beyitler, şairin divanının hacmi göz önüne alındığında pek az yer tutmaktadır.”[2] Bâkî, tasavvûfî ve dinî konularla hemen hiç ilgilenmemiş, hatta divanlarda bulunması âdet olan münâcat, tevhîd, nat gibi şiirlere örnek bile vermemiştir.


BALTIK DEVLETLERİ

Aralarında tarihi ve coğrafi yakınlık bulunan Estonya, Litvanya ve Letonya'dır.



BAŞBAKANIN ATANMASI

Bizim Anayasamız da, başbakanın Cumhurbaşkanı tarafından, milletvekilleri arasından atanmasını öngörmektedir




BAŞKANLIK SİSTEMİ

Başkanlık sistemi, hükûmet başkanının aynı zamanda devlet başkanı olduğu ve yürütme erkinin yasama organından bağımsız bir şekilde yönetimde bulunduğu, cumhuriyete dayalı bir hükûmet sistemidir. Başkanlık sisteminde yasamanın yürütmeyi fesh etme yetkisi yoktur.
Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükûmet sistemidir. Başkanlık sistemi, Başkanlık hükûmeti sistemi olarak da adlandırılmaktadır.
Başkanlık sistemiyle yönetilen ülkeler genellikle cumhuriyet olduğu için devlet başkanları Türkçede cumhurbaşkanı olarak adlandırılır: İran Cumhurbaşkanı, Güney Kore Cumhurbaşkanı gibi. Yalnız Amerika Birleşik Devletleri de bir cumhuriyet olmasına rağmen, ülkenin resmî adında cumhuriyet geçmemesi sebebiyle ABD cumhurbaşkanı çoğunlukla sadece başkan olarak adlandırılır.

Aslî özellikler

Devlet başkanı doğrudan halk tarafından seçilir.
Yürütme organı tek kişiden meydana gelir.
Yürütme yasamanın güvenine dayanmaz.

Tali özellikler

Tali özellikler başkanlık sisteminin olmazsa olmaz şartları değildir. Başkanlık sistemi için yukarıda belirtilen üç asli özelliğin olması yeterlidir. Başkanlık sistemi aşağıda belirtilen tali özelliklerden birini taşımıyorsa başkanlık sistemi olmaktan çıkmaz.[1]
Yürütme yasamayı feshedemez.
Yürütme organında görev alan bir kişi aynı anda yasamada da görev alamaz.
Başkan, yasama organının çalışmasına katılamaz

Başkanlık sisteminin avantajları
Başkanlık sistemini savunanlar bu sistemin dört ana avantajı olduğunu iddia eder:
Doğrudan yetki — başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilir. Bazılarına göre bu; devlet başkanının gücünü dolaylı yollardan göreve getirilen liderlere kıyasla daha meşru kılar. ABD'de devlet başkanı halk oylamasından hemen sonra toplanan Seçiciler kurulu tarafından seçilir.
Kuvvetler ayrılığı — Başkanlık sisteminde başkanlık ve yasama meclisi iki paralel yapı olarak işlev görür. Bu sistemin destekçilerine göre; böylelikle her iki birim birbirini karşılıklı olarak denetleyerek suistimalin ve makamın kötüye kullanılmasının önüne geçilmiş olur.
Hızlı karar mekanizması — Güçlü yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı değişiklikleri ivedilikle işleme koyar. Fakat bunun yanında bazılarına göre kuvvetler ayrılığı sistemi yavaşlatır.
İstikrar — Sabit bir görev


Başkanlık Sistemi Nedir?
Yasama, yürütme ve yargı organları arasında kesin bir ayrıma ve dengeye dayanan, yasama ve yargı organlarının demokratik denetimi içinde, yürütmenin iktidar olanaklarını genişleten bir hükümet sistemidir. Başkanlık sistemi, Başkanlık hükümeti sistemi olarak da adlandırılmaktadır.
Bu tanım çerçevesinde dünyada hepsi birbirinden farklı, kendi tarihi, sosyolojik ve siyasal koşullarının ürünü olan başkanlık rejimleri mevcuttur. Bütün bu rejimlerin içinde herkes tarafından en başarılı bulunan örnek, ABD başkanlık sistemidir.
Başkanlık sisteminin temel unsurları:
A) Başkan, halk tarafından doğrudan ve dolaylı olarak belirli bir süre için seçilir. Bu süre hiçbir biçimde parlamento tarafından kısaltılamaz ve fesh edilemez.
B) Kuvvetler ayrılığı kesin bir biçimde uygulanır. Devlet organlarının eşgüdüm içinde aksamadan çalışması için fren ve denge sistemiyle organların yetki ve güç suistimali engellenir..
C) Hükümet üyeleri başkan tarafından seçilir ve azledilir. Başkan hükümet üyelerinin düşüncelerine uymak zorunda değildir. Hükümet üyeleri yasama organı içinden Başkan tarafından seçilebilir ancak seçildikten sonra yasama organı üyeliklerini sürdüremezler.
D) Devlet başkanı, hükümet başkanı ayrımı yoktur.
E) Başkan görevi ile ilgili işlerden dolayı sorumsuzdur.
Başkanlık sisteminin iyi işlemesi için gerekli olduğu ileri sürülen koşullar şunlardır:
A)Başkanın yasama organını feshetme yetkisi olmamalıdır.
B)Başkana yasaları veto edebilme hakkı tanınmalıdır. Başkanın vetosu da yasama organının özel çoğunluğu tarafından aşılabilmelidir. Örneğin 3/5 veya 2/3 gibi.
C) Başkan yasama organının üyesi olmamalıdır.



BATI CEPHESİNDEKİ SAVAŞLAR

Batı Cephesi Savaşları
1. İnönü Savaşı
2. İnönü Savaşı
Eskişehir - Kütahya Savaşı
Sakarya Savaşı
Büyük Taarruz




BENZİNLİ ARABAYLA DİZEL ARABA ARASINDAKİ FARK

Benzinli, ilk 4 zamanlı motor 1876 yılında Nicolaus August Otto tarafından 1876 yılında bulunmuştur. Peki dört zamanlı motor ne anlama gelmektedir? Dört zamanlı motor yakıtın birazdan anlatacağım 4 işlemden geçerek devir oluşturması anlamına gelir. Benzinli motorlarda benzini ve yakıtı karıştıran karbüratör bulunur
Emme sıkıstırma patlama egsoz


Dizel motor; 1892 yılında Rudolf Diesel tarafınca icat edilmiştir. Dizel motor da benzinli motor gibi dört zamanlı motor çeşididir. Ancak dizel motorda yakıtı karıştıran karbüratör yoktur. Bunun yerine pistonun içine sadece hava dolar. Piston bu havayı benzinli motora göre daha yüksek basınçla sıkıştırır. Bunun nedeni havanın daha fazla basınçlı ve sıcak olması gerektiğindendir. Bu nedenle dizel motorlarda gövde sağlamlığı önemlidir. Dizel motorların nasıl çalıştığına bakarsak;

Dızel motorlarda sılındıre sadec hava doldurulur ve yanma sıkıstırılmıs havanın üzerıne enjektörden yakıt püskürtülmesıyle saglanır.
Dızel motorların yakıt sıstemınde günlük yaplacak ıslerden bırı mazot-su ayırıcısı veya fıltre ya da yakıt deposundan yakıt sıstemının suyunun alınmasıdır.
Dızel motorlarda yanma enjektörden yakıt püskürtmekle olur. Enjektörler kendılerıne enjeksyon pompasından gelen mazotu sılındırlerdekı sıkıstırılmıs havanın ıçıne püskürterek yanmayı saglarlar.
Enjeksyon pompası, besleme pompası ıle depodan gelen yakıtı basınçlı olarak enjektörlere yollar




BESTECİ PADİŞAHLAR

Sultan II.Bayezid Han
Sultan IV.Murad Han
Sultan I.Mahmud Han
Sultan III.Selim Han
Sultan II.Mahmud Han
Sultan Abdulaziz Han
Sultan IV.Mehmed Vahideddin Han


BEŞ HECECİLER

Beş sanatçı da şiirlerini heceyle yazdığı için bu şairlere Beş Hececiler denir.
Halka halk diliyle seslenmek, halkın sorunlarına tercüman olmak amaçlanır.
Anadolu gerçeklerine yüzeysel yaklaşmaları ve biçime aşırı bağlanmaları yüzünden başarılı olamamışlardır.

Şiirde sade ve özentisiz olmayı, süsten uzak kalmayı tercih ettiler.
Şiire Birinci Dünya savaşı ve Milli Mücadele yıllarında başladılar.
İlk şiirlerinde aruzla yazdılar daha sonra heceye geçtiler.
Şiirlerinde memleket sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık, yiğitlik gibi temalarını işlemişlerdir.
Yerli-milli sanat ve tarih motiflerini ele alarak yaşanan hayat dilimleriyle örülü bir memleket edebiyatı oluşturmaya çalışmışlardır.
Heceyle serbest müstezatı da denemişlerdir.
Dize kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmamışlar yeni biçimler aramışlardır.
Düzyazıyı şiire aktarmışlardır.

Temsilcileri:Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhon Seyfi Orhon





BEYİN GÖÇÜ

Beyin göçü, yetiştirilmesi için büyük kaynak gerektiren veya yetiştiği halde ilgisizlik ve olanaksızlık nedeniyle bilim insanı, hekim, mühendis vb. gibi vasıflı insan gücünün daha gelişmiş bir ülkeye göç etmesi.
Beyin göçünden bahsedilebilmesi için terk edilen ülke ile göç edilen ülke arasında gelişmişlik ve olanak açısından az da olsa bir fark bulunmalıdır. Beyin göçü temelde gelişmiş ülkelere yönelik bir kaynak aktarımı olarak değerlendirilebilir.
in göçü iyi eğitim görmüş, kalifiye ve yetenekli işgücünün yetiştiği az gelişmiş/gelişmekte olan bir ülkeden gelişmiş bir ülkeye akışı/göçü olarak tanımlanabilir. Kıt ve sınırlı kaynakları ile yetiştirdiği değerli beyinleri kaybeden az gelişmiş/gelişmekte olan ülkelerin beyin göçü nedeni ile gelişmeleri daha da yavaşlarken, gelişmiş ülkelerin yetişmiş beyinlere daha yüksek ücret ve daha iyi olanaklar sağlaması ile gelişmeleri daha da hızlanmaktadır. Beyin göçü ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının daha da artmasına neden olmaktadır.
Beyin göçü 1960’lı yıllarda başlamış olup, önce doktorlar, mühendisler ve sonra bilim adamları arasında yaygınlaşmıştır. Beyin göçü iç ve dış beyin göçü olarak ikiye ayrılabilir. Ülke içindeki beyin göçüne iç ve ülke dışına olan beyin göçüne ise dış beyin göçü adı verilir. Ülkemizde iç beyin göçü çoğunlukla devlet sektöründen özel sektöre olmaktadır. Örneğin Devlet Üniversitelerinden Vakıf Üniversitelerine Öğretim Üyesi erozyonu veya devlet dairelerinden yetişen elemanların özel sektöre geçiş iç beyin göçü olarak adlandırılabilir. Dış beyin göçü ise iyi yetişmiş yetenekli işgücünün gelişmiş ülkelere akışı şeklinde algılanabilir.
Türkiye beyin göçü en fazla olan 34 ülke içinde 24. sırada yer almakta olup, maalesef iyi eğitim gören yüz kişiden 59’unu elinden kaybetmektedir. Beyin göçü Dünyada’ da önemli bir sorundur


Beyin göçü, iyi eğitilmiş dahi beyinlerin, kalifiye işgücünün az gelişmiş yada gelişmekte olan bir ülkeden, imkanları daha geniş gelişmiş bir ülkeye göçüne denir. Gelişmekte olan ülkeler zaten az olan kaynaklarla yetiştirdiği değerli beyinleri kaybederek, yavaş olan gelişimleri daha da yavaşlar. Gelişmiş ülkeler herhangi bir yatırım yapmadan elde ettiği bu değerli beyinlere daha fazla ücret ve olanaklar sağlayarak kendilerine çekerler ve gelişmişliklerini daha da arttırırlar. Bu sebeple beyin göçü gelişmiş ülkeler ile az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı daha da açılmaktadır.
Beyin göçü il önce doktorlarda başlamış onları mühendisler izlemiş, daha sonra da bilim adamları arasında yaygınlaşmıştır. Beyin göçü 1960’şı yıllarda görülmeye başlanmıştır. iç ve dış beyin göçü diye ikiye ayırabiliriz. İç beyin göçüne devlet sektöründen özel sektöre geçen yetişmiş elemanlar gösterilebilir. Dış beyin göçü de diğer ülkelere giden kalifiye işgücüdür. Türkiye iyi eğitilmiş her yüz beyinde 59’unu kaçırmaktadır.
Beyin göçü alan gelişmiş ülkeler, ABD, Kanada, Avusturalya, G. Afrika, Almanya, Fransa sayılabilir. Gelişmiş ülkeler arasında da bu sözkonusudur. Kanada’dan ABD’ye doğru bir beyin göçü sözkonusudur.
Beyin göçünün Nedenleri
– Bir ülkede düşük ücret politikası uygulanması,
– Ülkede vergi oranlarının göç edilen ülkeye göre çok yüksek olması,
– Göç veren ülkenin ekonomisinin istikrarsızlık göstermesi,
– Beyinlerin ülkede gelecek kaygısı yaşamaları,
– Ülkede etnik köken ayrımcılığı yapılması,
– Ülke siyasi istikrarsızlık ve kaos içinde olması,
– Siyasetin ve kamu idaresinin bilim ve iş alanına çok müdahelede bulunması,
– Ar-ge’ye önem verilmemesi, çalışma sahasının kıtlığı ve imkansızlığı,
– Fikirlerin önemsenmemesi para etmemesi,
– Ar-ge ve teknolojik alt yapı noksanlığı,
– Teşvik ve vergi indirimlerinin olmaması,
– Kişi başı eğitim harcamalarını çok düşük olması,
– Ulusal gelirden eğitime çok az pay ayrılması,
– Kalıcı eğitim politikalrının olmaması ve eğitim kültürünün oluşamaması,
– Üniversite mezunları arasında işsizliğin yaygın olması.





BİRİNCİ İNÖNÜ MUHAREBESİ ( 6 – 10 OCAK 1921 )

Sebepleri
1. Yunanlıların Bursa üzerinden Eskişehir yönelerek demiryollarının kontrolünü ele geçirmek istemeleri
Eskişehir batı cephesi ile Ankara’yı birbirine bağlayan demiryolu üzerinde stratejik bir noktada bulunmakta idi.
2. Bu sırada Çerkez Ethem’in düzenli orduya katılmamak için isyan etmesinden yunanlıların faydalanmak istemeleri.
3. Yunanlıların güçlerini göstermek ve itilaf devletlerinin desteğini kazanmak istemesi.

Türk ordusunun kuvvetlenmesine fırsat vermemek için yunanlılar Bursa üzerinden Eskişehir, Uşak üzerinden Afyon istikametine saldırıya geçtiler. ( 6 Ocak 1921 ) 9 Ocakta İnönü mevzilerinin önüne geldiler. İnönü mevzilerimiz önünde yapılan savaşta Türk ordusu yunan ordusunu bozguna uğrattı. Yunanlılar Bursa istikametinde geri çekildiler.

Sonuçları
1. Yunanlıların ilerleyişi durduruldu.
2. Daha iyi hazırlanmak için, zaman kazanıldı.
3. Milli duyguları coşan Türk halkının kurtuluş ümidi daha da arttı.
4. Düzenli orduya olan güven ve katılım arttı.
5. Kuva-yi milliye dönemi son buldu.
6. Cephe komutanı İsmet bey generalliğe yükseldi.
7. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin isyanı bastırıldı.
8. TBMM ile ilişkilerde çekingen davranan Sovyet Rusya, TBMM ile ilişkilerine önem verdi.
Moskova antlaşması imzalandı. (16 Mart 1921 )
9. Sevr’in Türk milletine kolayca kabul ettirilemeyeceği gösterildi.
10. İtilaf devletleri arasında görüş ayrılıkları iyice su yüzüne çıktı.
11. İtilaf devletleri Sevr antlaşması şartlarının yeniden gözden geçirilmesini görüşmek için TBMM hükümetini Londra konferansına davet ettiler.
12. Yeni bir devletin kurulduğunu göstermek ve yaptığı işleri hukuki zemine oturtmak için TBMM ilk anayasasını kabul etti. ( 20 Ocak 1921 )
12 Mart 1921 İstiklal Marşı, milli marş olarak, Büyük Millet Meclisinde kabul edildi.




BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ( 24 Ekim 1945)

Dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslar arasında ekonomik, toplumsal ve kültürel bir iş birliği oluşturmak için kurulan uluslararası bir örgüttür.

Uluslararası İlişkilerde, kuvvet kullanılmasını ilk olarak evrensel düzeyde yasaklayan ilk antlaşma BM Sözleşmesi'dir. Birleşmiş milletler terimi ilk olarak Franklin D. Roosevelt tarafından II. Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkeler için kullanılmıştır.

Birleşmiş Milletler fikri 1943 yılında Moskova, Tahran ve Kahire'de müttefiklerin toplantıları sırasında çıkmış olup Fransa, Çin, İngiltere, ABD, SSCB'nin temsilciliğiyle oluşmuştur.
Örgütün, kurulduğu yıllarda 51 olan üye sayısı şu an itibariyle üyeliği kaldırılan Vatikan
ve değiştirilen Çin Halk Cumhuriyeti son katılan Karadağ ve Güney Sudan dahil 193'ye ulaşmıştır.
Türkiye kurucu üyeler arasında yer almaktadır.

Örgütün yönetimi New York 'ta bulunan genel merkezinden yürütülür
Genel Kurul,
Güvenlik Konseyi,
Ekonomik ve Sosyal Konsey,
Yönetim Konseyi,
Genel Sekreterlik
Uluslararası Adalet Divanı.

Örgütün en göz önündeki merciisi Genel Sekreterdir. Birleşmiş Milletler fikri ilk olarak, II. Dünya Savaşı'nın bitiminde savaşın galibi ülkeler tarafından, ülkeler arasındaki anlaşmazlığı ortadan kaldırarak ileride meydana gelebilecek ve kendi güvenliklerini tehdit edebilecek bir savaşın önüne geçebilmek amacıyla ortaya atılmıştır. Örgüt yapısının halen bu amacı koruduğunu BM Güvenlik Konseyi'nin varlığı ve çalışmalarıyla ortaya koymustur.

Güvenlik Konseyi on beş ülkeden oluşmakta olup,bu üyelerden beşi daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir. Bu ülkeler ABD, Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, İngiltere Fransa'dır.

Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için 9/15 oranı gerekli olup, daimi üyelerden birisini aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM içtihatlarına göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.




BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ DÜNYANIN GENEL DURUMU


BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ DÜNYANIN GENEL DURUMU
19.Yüzyılda dünyayı sarsan iki önemli olay Fransız İhtilali ve Sanayi İnkılâbı’dır.
Fransız İhtilali önce Avrupa’yı etkilemiş daha sonra da etkileri tüm dünyaya yayılmıştır. Fransız İhtilali sonucunda önem kazanan milliyetçilik düşüncesi her milletin bağımsız yaşama duygusunu öngörüyordu. Bu anlayış birçok milleti içinde barındıran imparatorlukların aleyhineydi. Milliyetçilik akımının tesiri ile birçok ayaklanmalar oldu. Bu ayaklanmalar sonucu yeni devletler kuruldu. Ayrıca Fransız İhtilali ile eşitlik, hürriyet ve adalet, bağımsızlık, milliyet gibi kavramlar ortaya çıktı.
Sanayi İnkılâbı, insan ve hayvan gücüne dayalı üretimden makine gücüne dayalı üretime geçiştir. İlk önce İngiltere’de ortaya çıkan Sanayi İnkılâbı 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm Avrupa’da etkili olmaya başladı.
Sanayi İnkılâbı sonucunda, üretim arttı. Hammadde kaynağı ve ürünleri satacak pazar bulma önemli bir sorun haline geldi. Aynı zaman da Sanayi İnkılâbı sömürgeciliğin doğmasına da neden oldu. Devletler ekonomik alanda birbirleriyle rekabete başladılar. İngiltere geniş bir sömürge İmparatorluğu kurdu.
İngiltere’den sonra Avrupa’nın çeşitli devletleri de dünyanın çeşitli yerlerinde sömürge imparatorlukları kurdular. Böylece devletlerarası sömürgecilik yarışı başladı. Devletlerarasındaki çıkar çatışmaları bloklaşmaya neden oldu. Bu Birinci Dünya Savaşının başlamasına neden oldu.

Sömürgecilik: Bir devletin, kendi sınırları dışındaki topraklarda egemenlik kurması, o toprakların yeraltı ve yer üstü kaynaklarına sahip olarak ekonomik ve siyasi çıkarlar elde etmesidir.




BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİ OSMANLI DEVLETİ’NİN GENEL DURUMU

Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren hızla büyüyerek bir dünya devleti haline geldi. Fakat bu durumu sonuna kadar koruyamadı. 18. yüzyıldan itibaren bu üstünlüğünü kaybetmeye başladı.
Avrupalı devletler bilim ve teknikteki gelişmelerden yararlanıp askeri, ekonomik ve ticari alanlarda güç kazanırken Osmanlı Devleti bu yeniliklerden uzak kaldı. Osmanlı devlet adamları bu kötü gidişatı engellemek için ıslahatlar yaptı. Başta askeri alan olmak üzere yapılan bu ıslahat hareketleri bu kötü gidişi engelleyemedi.
19. yüzyıldan itibaren de topraklarının büyük bir bölümünü kaybetti. Fransız İhtilali sonucunda dünyaya yayılan milliyetçilik akımı en çok Osmanlı Devleti’ni etkiledi. Özellikle Balkanlarda birçok millet Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için isyan ettiler.
II. Mahmut köklü ve kalıcı yenilikler yapılmadan devletin güçlenemeyeceğine inanmıştı. Bu amaçla tüm devlet kademelerinde Avrupai tarzda yenilikler yaptı.
II. Mahmut döneminde yapılan bu yenilikler Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla da desteklendi. Tanzimat fermanıyla hukuk, yönetim, maliye, eğitim alanlarında yenilikler yapıldı Islahat Fermanıyla da azınlıklara geniş haklar verildi. Fakat bu ıslahat hareketleri Osmanlı Devleti’ni dağılmaktan kurtaramadı. Osmanlı Devleti’ni dağılmaktan kurtarmak için çeşitli fikir akımları ileri sürüldü



BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINDA OSMANLININ SAVAŞTIĞI CEPHELER










Kafkas Cephesi : Doğu Anadolunun Rusların eline geçmesini engellemek daha öce kaybedilen toprakları geri almak Kafkasları ele geçirerek Turan İdealini gerçekleştirmek amaçlanmıştır.

Osmanlı Devleti soğuk,hastalık ve açlık karşısında yaklaşık 100.000 şehit vermiştir.
Ruslar ilerleyerek Muş Bitlis Van Erzurum ve Trabzona kadar Doğu Anadoluyu ele geçirmiş Mustafa Kemal Muş ve Bitlisi bizzat kurtarmıştır.
3 Mart 1918 Brest-Litowsk Antlaşması ile bu bölgeler hatta 1878 Berlin Antlaşmasıyla kaybedilen Kars Ardahan ve Batum da geri alınmış Kafkas cephesi kapanmıştır.

Not : Karışıklık çıkaran Ermeniler 1915 Tehcir Kanunu ile Suriye taraflarında iskan ettirilmiştir.

Kanal Cephesi : İngilterenin sömürgeleri ile irtibatını kesmek için Almanlarla beraber Süveyş Kanalına iki kez çıkarma yapılmışsa da başarılı olunamamıştır.

Not : İngiltere tepki olarak Çanakkale ve Irak cephelerini açmıştır.

Çanakkale Cephesi (18 Mart 1915) :

Cephenin Açılma Sebepleri :

* Rusyaya yardım etmek
* Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak
* Boğazları ve İstanbulu ele geçirerek jeopolitik açıdan avantaj elde etmek
* Balkan devletlerini kendi yanlarında savaşa çekerek yeni cepheler açmak.
* Savaşı kısa sürede sona erdirmek.

Sonuçları :

* Nusret mayın gemisinin başarılı çalışmaları Türk askerinin kahramanlığı ve topçuların isabetli atışları karşısında İtilaf devletleri gerek denizde gerekse karada mağlup olmuşlardır.
* Savaş en az 2 yıl daha uzamıştır.
* Bulgaristan Osmanlı Devletinin yanında savaşa girmiştir.
* İngiltere ve Fransa’nın itibarı sarsılmıştır.
* Gizli antlaşmalar gündeme gelmiştir. (Rusya’nın isteği üzerine)
* Rusyaya yardım yapılamayınca Çarlık Rejimi zor duruma düşmüş ve 1917 Bolşevik ihtilaline zemin hazırlamıştır.

* Mustafa Kemal'in Anafartalar, Conkbayırı ,Arıburnu ve Kireçtepe'de elde ettiği başarıları Milli Mücadele'ye lider olmasını sağlamıştır.

Irak Cephesi : İngiltere Rusyaya karadan yardım yapmak ve petrol bölgelerini ele geçirmek amacıyla taarruza geçmiş ise de Osmanlı orduları tarafından Kut'ül-Amare bölgesinde durdurulmuşlardır. Fakat yardım alan İngilizler ilerleyerek Bağdatı ele geçirmişler Musul önlerine geldiklerinde Mondros Mütarekesi imzalanmıştır.

Suriye Filistin Hicaz ve Yemen Cepheleri : Bu cephelerde İngilizlerle ve onların kandırdıkları Araplar’la mücadele edilmiş ve bu topraklar kaybedilmiştir.

Not-1 : İslamcılık fikrinin geçerliliğinin kaybedildiği görülmüştür.

Not-2 : Osmanlılardan ayrılan en son topluluk Araplardır.

Not-3 : Mustafa Kemal'in I. Dünya Savaşındaki son görevi en son kapanan Suriye Cephesinde Yıldırım Orduları grup komutanlığıdır.

Romanya Makedonya Galiçya Cepheleri : Müttefiklerine yardım amacıyla ordular gönderilen bu cepheler Rusyada ihtilalin çıkması ve Brest-Litowsk Antlaşmasıyla kapanmıştır.



BİYOGRAFİ OTOBİYOGRAFİ MONOGRAFİ ARASINDAKİ FARK

Biyografi ve otobiyografi, ikisi de kişilerin yaşamı üzerine kurulu yazı türleridir.
Her iki yazı türünde de açıklayıcı, örnekleyici, öğretici anlatım türleri kullanılır

Biyografi, bir kişinin yaşamının başkası tarafından kaleme alınmasıyla oluşur.
Biyografide nesnel bir anlatım benimsenir.

Otobiyografide ise yazar, kendi yaşamını kendisi anlatır.. Bu yönüyle otobiyografide öznel bir anlatım vardır.

Monografi , bilimsel alanlarda özel bir konu, sorun ya da kişi üzerine yazılmış, kendi başına bir bütün oluşturan kitaplara verilen isimdir.
Monografide herhangi bir yer, bir eser, bir yazar, tarihî bir olay, bilimsel bir alana ait sorun özel bir görüşle veya bakış açısıyla değerlendirilebileceği gibi, bir konu üzerinde derinlemesine bir inceleme de yapılabilir.
Herhangi bir kimsenin yaşamının başkaları tarafından benimsenmesinde bir sakınca görülmeyen özel taraflarını, bir Sanat anlayışını, bir eserin veya şeyin yalnızca bir yönünü anlatan yazılardır. Bir kişiyi özel yaşamını, yaşadığı çevre, yaptığı işler ve yapıtlarıyla birlikte kendi çağı içinde ayrıntılı olarak ele alan yapıtlara Monografi denir. Bu tür yapıtların yazılması için o kişiyle ilgili tüm bilgi ve belgelerin toplanması varsa yapıtlarının incelenmesi ve kişiliğinin çeşitli yönlerinin bilimsel bir tutumla anlatılması gerekir.

Nekroloji
Ölen ünlü bir kişinin hemen ölümünden sonraki günlerde genellikle gazete ve dergilerde ölen kişinin yakın çevresinde yer alan kişiler tarafından onun üstün niteliklerin, erdemlerinin, çalışmalarının ve diğer özelliklerinin anı üslubuyla anlatıldığı yazılara denir. Ölen kişinin yakınlarından alınan alıntılara, hatırlara veya ölen kişinin meziyetlerini ortaya koyan anılara yer verilir. Onunla ilgili yaşanmış özel hatıralar hatırlatılır. Bu anlamda da biyografinin öğretici, ciddi ve tarafsız amacından koparak duygusal bir havaya bürünmüş olur



BM GELİŞİM ENDEKSİ


Dünya'daki ülkeler için yaşam uzunluğu, okur yazar oranı, eğitim ve yaşam düzeyi doğrultusunda hazırlanan bir ölçümdür. İnsanların düzgün yaşaması, özellikle çocuk hakları için bir ölçün teşkil eder. Bu araştırma sonucunda bir ülkenin gelişmiş, gelişmekte olan ya da gelişmemiş bir ülke olduğu; bunun yanı sıra ekonomisindeki etkinin yaşam niteliği ne düzeyde etkilediğini gösterir. Dağılım ilk olarak 1990 yılında Pakistanlı ekonomist Mahbub ul Haq tarafından geliştirilmiştir ve 1993 yılından bu yana Birleşmiş Milletler Gelişme Programı tarafından yıllık Gelişme Raporu'nda sunulur.
İnsani Gelişme Göstergesi ülkelerde üç başlıca gelişimleri göz önünde tutar:
Uzun ve sağlıklı bir yaşam; ölçümü ortalama yaşam süresi ile yapılır.
Bilgi, ölçümü okur yazar oranı (2/3'ü) ve ilkokul, lise ve üniversite kayıtları yüzdesi (1/3'ü) ile yapılır.
Ölçünlü yaşam düzeyi, ölçümü kişi başına düşen gelir ve alım gücünün Amerikan Doları'ndan hesaplanmasıyla yapılır
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yayımlanan "2014 İnsani Gelişme Raporu"na göre, Türkiye, "yüksek insani gelişme" kategorisinde yer aldı ve 187 ülke ve bölge arasında 69'uncu oldu


BM ÇOCUK HAKLARI SÖZLEŞMESİNE GÖRE ÇOCUKLARIN HAKLARI NELERDİR?

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi, her biri ayrı bir hakkı özetleyen 54 maddeden oluşur. Haklar dört gruba ayrılmıştır: hayatta kalma, korunma, gelişme ve katılma.
Hayatta kalma hakkı çocuğun yaşam hakkını ve var olmak için gereken temel ihtiyaçlarını vurgular. Bunlar arasında beslenme, barınma, yeterli bir yaşam standardı ve sağlık hizmetlerine erişim yer almaktadır.
Gelişme hakkı çocukların tam potansiyellerine erişebilmeleri için neye ihtiyaç duyduklarını özetler; örneğin, eğitim, dinlenme, kültürel faaliyetler, bilgiye erişim, düşünce, vicdan ve din özgürlüğü gibi.
Korunma hakkı çocukların her türlü istismar, ihmal ve sömürüden korunmalarını gerektirir. Mülteci çocuklar için özel koruma, çalışan çocuklar için güvenceler, herhangi bir istismar veya sömürüye maruz kalmış çocukların korunması ve rehabilitasyonu gibi konuları ele almaktadır.
Katılım hakkı çocukların toplumlarında ve topluluklarda aktif bir rol oynayabilmeleri gerektiğini kabul eder. Bu haklar görüşlerini ifade etme ve yaşamlarını etkileyen konularda söz sahibi olma haklarını da kapsar. Yetenekleri geliştikçe, sorumluluk sahibi yetişkinliğe hazırlanmaları amacıyla, çocuklara daha çok katılma fırsatının verilmesi gerekir



BOZKURT DESTANI

Bozkurt Destanı, aslında Çin sülalelerinin resmi tarihlerinde anlatılan dolayısıyla Çince dile getirilen üç farklı mitolojik hikâyeye verilen ortak addır. Bu üç hikâyede ortak bir temanın bulunması, bunların Bozkurt Destanı olarak adlandırılması sonucunu doğurmuştur. Aşağıdaki metin, Çin sülalelerinden olan Sui ailesinin resmi tarihinden alınmıştır. Günümüz Türkçesine yapılan çeviri -metinde kullanılan noktalamalar ve kelime yazılışları dâhil- Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’e aittir

Bozkurt Destanı ve Ergenekon Destanı, Büyük Türk Destanı’nın bir parçasıdır ve Göktürkler çağını konu alır. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır. Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Destanı’nın devamı, Ergenekon Destanı’dır


BÜYÜKELÇİLER

Almanya Büyükelçisi ------------------Hüseyin Avni Karslıoğlu
Azerbaycan Büyükelçisi --------------Alper Coşkun
Arabistan Büyükelçisi------------------ Yunus Demirer
Afganistan Büyükelçisi------------------ İsmail Aramaz
Belçika Büyükelçisi------------------ Mehmet Hakan Olcay
Fransa Büyükelçisi------------------ Hakkı Akil
Irak Büyükelçisi------------------ Faruk Kaymakcı
İran Büyükelçisi------------------ Rıza Hakan Tekin
Kazakistan Büyükelçisi------------------ Ömer Burhan Tüzel
Kırgızistan Büyükelçisi------------------ Metin Kılıç
Kuveyt Büyükelçisi------------------ Salih Murat Tamer
Libya Büyükelçisi------------------ Ahmet Yakıcı
Lübnan Büyükelçisi------------------ Süleyman İnan Özyıldız
Özbekistan Büyükelçisi------------------ Namık Güner Erpul
Tacikistan Büyükelçisi------------------ Mehmet Munis Dirik
Türkmenistan Büyükelçisi------------------ Şevki Mütevellioğlu
 

fussilet

Active Member
Yönetici
CAHİT ZARİFOĞLU

1940 yılında Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Alman Filojisini bitirdi.
Çeşitli devlet görevlerinde çalıştı, TRT de görev yaptı. Lise öğrenciliğinde edebiyat hayatına başladı.
Acı adlı bir dergi çıkardı ve edebiyatı Diriliş ve Mavera dergilerinde işledi. Müslümanca bir duyarlılığın ağır bastığı şiirine sembolik bir alegorik duyguhakimdir.
Kitaplarından bazıları;
İşaret çocukları Yedi güzel, Korku ve Yakarıştır.
1987 yılında Pankreas kanserinden vefat eden şairimiz



CEMİYETİ AKVAM

Milletler Cemiyeti'nin diğer adı. Alm. Völkerbundsrat (m), Fr. Societe des Nations, İng. League of Nations. Milletler Cemiyeti. 1919’da Paris Versay Sarayında yapılan toplantı ile, devletler arasındaki anlaşmazlıkları sulh yoluyla halletmek için ve sürekli olarak ilk defâ görevlendirilen milletlerarası teşkilâtın adı. Saldırılara karşı teminâtı ve milletlerarası münâsebetlerin geliştirilmesini de üslenmişti. Milletler Cemiyeti, Versay Antlaşmasının yürürlüğe girişiyle (10 Ocak 1920) resmen teşekkül etmiştir. Cemiyetin merkezi, tarafsız bir ülke olarak kabul edilen İsviçre’nin Cenevre şehrindeydi. Bugünkü Birleşmiş Milletlerin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Kurulduğu dönemde cemiyeti bekleyen iki mühim mesele vardı:

1. Harpleri önlemek veya durdurmak sûretiyle milletlerarası sulh ve emniyeti temin etmek;

2. Kültürel ve sosyal gelişmeleri teşvik için bütün alanlarda milletlerarası işbirliği sağlamak.



CENGİZ AYTMATOV

Kırgız Türk edebiyatının dünyaca ünlü sanatçısıdır
Hikaye ile başladığı sanat yaşamını roan ile taçlandırmıştır.
Kırgız Türklerinin kültürünü, ulusal kimliklerden uzaklaştıran baskıcı rejimleri eserlerinde kendine özgü yalın bir dille işlemiştir.
"Cemile" adlı romanı tüm zamanların en çok okunan aşk romanları arasındadır.
ESERLERİ
Asker Çocuğu
Asma Köpürö (Asma Köprü)
Beyaz Gemi (1970)
Beyaz Yağmur
Cemile (1958)
Cengiz Han'a Küsen Bulut
Çocukluğum
Dağlar Devrildiğinde - Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
Dağlar ve Steplerden Masallar (1963)
Darağacı - Dişi kurdun Rüyaları (1988)
Fujiyama (1973)
Gün Olur Asra Bedel (1980)
Hiroşimalar Olmasın
İlk Öğretmenim (1962)
İlk Turnalar
Kasandra Damgası
Kızıl Elma
Sultan Murat
Toprak Ana
Yıldırım Sesli Manaşçı
Zorlu Geçit (1956)


CEYHUN ATUF KANSU

1919 yılında İstanbul’da doğdu, 17 Mart 1978’de Ankara’da öldü. Eğitimci ve politikacı Nafi Atuf Kansu’nun oğlu. Küçük yaşta annesini kaybetti. Babasıyla birlikte 1921’de Ankara’ya gitti. Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Ankara Numune Hastanesi’nde çocuk hastalıkları uzmanı oldu. Turhal Şeker Fabrikası, Ankara Şeker Fabrikası ve Etimesgut Şeker Fabrikası’nda hekimlik yaptı. İlk şiiri lise öğrencisiyken okul dergisinde yayınlandı. Ardından şiirleri İnkılapçı Gençlik, Ülkü, Yücel, Millet, İstanbul gibi dergilerde yer buldu. Olgunlaşmış bir şiirle kuşağının önde gelen temsilcileri arasında yerini aldı. Bu dönemdeki şiirlerinde toplumsal sorunlara ağırlık verdi. Halk dilinden, halk söyleyişlerinden geniş biçimde yararlanarak, halkın özlemlerini, sevinçlerini, acılarını ve yaşama savaşımını coşkulu bir söyleyişle dile getirdi. Şiirlerinin kaynağını hoşgörü, insanlık sevgisi, ulusal bağımsızlık ve doğa oluşturdu. “Çocuk” dergisinde masalları, Vakit ve Ulus gazeteleri ile Varlık, ve Seçilmiş Hikayeler dergilerinde öyküleri de yayınlandı. 1986’dan başlayarak adına bir şiir ödülü kondu.



COĞRAFİ KEŞİFLER

Nedenleri
1- Avrupa Devletleri'nin, İpek ve Baharat yollarını Müslümanların elinden kurtarma düşüncesi.
2- Avrupalıların, 15. yüzyılda gelişen ticaret ve sanayi sonucunda yeni pazar ve hammadde araması.
3- Pusulanın daha yaygın kullanılmaya başlaması.
4- Gemi yapım tekniğinin gelişmesi.
5- Cesur denizcilerin alması.
6- Hristiyanlığı yayma amacı.


Bartelemeo Diaz
1486'da çıktığı seferde fırtınaya yakalanarak, Güney'e sürüklendi ve Natal'a ulaştı. Dönüşte Afrika'nın Güney Burnu'nu geçerek buraya Fırtınalar Burnu ismini verdi.

Kristofer Kolomb
1492'de ispanya kralı Ferdinand ve eşi İsabella'nın desteği ile Atlas Okyanusu'na açıldı. Amacı, Hindistan'a ulaşmaktı. fakat yanlışlık sonucu Bahama Adaları'na ulaştı. Buranın yeni bir kıta olduğunu bilmedi.

Vasko de Gama
1498'de Portekiz'den yola çıktı. 1486'da Bartelmi Diaz tarafından keşfedilen Ümit Burnu'nu aşarak Hint Okyanusu'na ulaştı. 1498'de Hindistan'ın Kalküta limanına vardı.

Jan & Sebastiyan Kabo
1497'de İngiltere'den sefere çıktılar. Kuzey Amerika'yı dolaşarak Kanada'yı keşfettiler.

Amerigo Vespucci
Kristof Kolomb'un ölümünden bir yıl sonra, 1507'de sefere çıktı. Kolomb'un izinden giderek, onun keşfettiği kıtanın Hindistan olmayıp, yeni bir kıta olduğunu öğrendi. yeni kıtaya bu denizcinin adı verildi ve kıtaya Amerika dendi.

Magellan ve Del Kano
1519'da Alman Kralı Şarlken'in de desteğiyle sefere başladı. İspanya'dan yola çıkıp hep ters yönde ilerleyerek tekrar İspanya'ya geri dönmeyi planladı. Güney Amerika kıyılarını dolaşarak Magellan Boğazı'nı buldu. Büyük Okyanus'a açılarak Phillippine Adaları'na ulaştı. Ada yerlileri ile yaptığı bir savaşta öldürüldü. Del Kano, Ümit Burnu'nu dolaşarak 1522'de İspanya'ya döndü.

Meksika ve Peru'nun Keşfi
1519'da Kortez (Cortes) adlı bir İspanyol denizci önderliğinde Meksika'nın fethine başlandı. Aztek Uygarlığı yok edildi. 1532'de Almagro ve Pizarro Peru'ya çıkarak İnka uygarlığına son verdi.

Coğrafi Keşiflerin Sonuçları

1- Yeni topraklar, yeni ülkeler yeni uygarlıkların yanı sıra, tütün, kakao, vanilya, şekerkamışı, patates gibi yeni bitkilerle tanışıldı.
2- Ümit Burnu yolunun bulunması ile Baharat Yolu eski önemini yitirdi.
3- Akdeniz limanları önemini kaybetti.
4- Atlas Okyanusu kıyısındaki Lizbon, Londra, Rotterdam ve Amsterdam gibi limanlar önem kazandı.
5- Keşfedilen ülkelerdeki değerli madenler ve hammaddeler Avrupa'ya getirildi.
6- Toprak zenginlik kaynağı olmaktan çıkarak ticaret ön plana geçti.
7- Ticaretle uğraşan burjuva sınıfı daha da zenginleşerek toprak zengini soylular ekonomik güçlerini yitirdi.
8- Keşfedilen yerlere Avrupa'dan göçler başladı.
9- Hıristiyanlık yayıldı.
10- Baharat Yolu'nun önemini yitirmesi üzerine İslam dünyası yoksullaştı




Keşiflerin Nedenleri

*Pusulanın bulunması
*Cesur denizcilerin yetişmesi
*Sağlam gemilerin yapılması
*İpek ve baharat yolunun Osmanlının elinde olması
*Harita bilgilerinin gelişmesi



Bulunan Yerler

*Amerika
*Avusturalya
*Avusturya
*Ümit Burnu



CUMHURİYET SONRASI İLKÖĞRETİMDE GELİŞMELER

İlköğretimin zorunluluğu ve Devlet okullarında parasız oluşu 1924 Anayasasında tekrarlanmış (Md. 87) ve 22 mart 1926 tarihli ve 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun’la şu hüküm getirilmiştir
“İlköğretim çağındaki çocuklar meslek mekteplerine (?) giremezler. İlköğrenim çağını geçirmiş ve hiç öğrenim görmemiş çocukları kabul eden kurumlar bunlara ilk öğrenimi de vermeğe mecburdur”.
1926 tarihli sözü geçen kanun, ilköğretim kuruluşlarını şehir-kasaba ve köy “gündüz” ve “yatılı” ilk mektepleri olarak göstermiş ve gündüz ilk mekteplerinin illerin özel idare gelirleriyle açılacağını belirtmiştir.
Cumhuriyet döneminde köylerin çoğuna uzun yıllar okul yapılamamış, öğretmen sağlanamamıştır. Eğitim bakanı Saffet Arıkan’ın Mayıs 1936’da TBMM’de söylediğine göre o yıllarda 40 bin köyden 35 bininde okul ve öğretmen yoktur. Okulu olan köylerin bazılarında da ilköğretim ancak 3 yıl sürelidir.
Bunlar bize, ilkokulların kırsal çevrelerde yeterli sayı ve niteliğe ulaşmaktan çok uzak kaldığını göstermektedir.
Temmuz 1939’da I. Eğitim Şurasında tüm köy ilkokulları 5 yıla çıkarılmıştır.
1926 tarihli İlkokul Programı, öğretimde “toplu tedris” ilkesini getirmiştir. Bu yöntem özellikle, Hayat Bilgisi dersi etrafında uygulanacaktır.[6]
Cumhuriyet, Osmanlı’dan 581’i kapalı 2345 iptidai okul devir almıştı. Bunların öğretmenlerin üçte ikisi öğretmenlik eğitimi görmemiş, değişik kaynaklardan alınan öğretmenlerdi. İptidai okulların adı ilkokula çevrildi.
1926’da çıkarılan 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun’da 4 tür ilkokuldan söz edilmekteydi. Bunlar şehir ve kasaba gündüz, şehir ve kasaba yatılı, köy gündüz, köy yatılı ilkokullarıydı.ilkokulların öğretim süresi 5 yıldı. Anayasa’ya göre çağ çocuklarının kız, erkek ilkokula devamı zorunluydu. İlköğretim okulları çocuklara parasız öğretim verecekti. Bu koşullar ve kurallar günümüze dek sürüp gelmiştir.
1924 yılında toplanan “G. Heyet-i İlmiye”de ilkokulların süresi altı yıldan beş yıla indirilmiştir. 1926 yılında, 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun’la ilköğretim okulları ilk defa dörtlü bir tasnife tutulmuş, köy ve şehir ilkokulları olarak ayrılmıştır. Şehir ilkokullarının süresi beş, köy ilkokullarının süresi ise üç yıl olarak tespit edilmiştir. Bu durum 1939 yılına kadar devam etmiş, 1939 yılında köy ilkokullarının da öğretim sürelerinin beş yıla çıkarılmasıyla köy ve şehir ilkokulları süre farkı kaldırılmıştır.
Cumhuriyet dönemi eğitim politikası, başlangıçta bütün yurttaşları, okur-yazar hale getirerek, bilgisizliği gidermek amacını taşımaktadır. Bu nedenle Harf İnkılâbı yapılmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında hazırlanan “1924 İlkmektep müfredatı”nda kız ve erkek ilkokulları için ayrı ayrı program hazırlanmıştır. Kız ilkokullarının programına “ev idaresi”, “dikiş, biçki, nakış” dersleri eklenmiştir.
1926 programında “toplu öğretim”, “çevreden hareket”, “çocuğa göre öğretim” ilkelerine program içinde yer verilmiştir. 1948 ilkokul programında hayat ile ilgili konular, “toplu öğretim metodu”na göre birleştirilmiş ve üniteleştirilmiştir.[8]
Kuruluş döneminde ilköğretime ulusal bir yapı getirmek üzere formüle edilen yargılar vardı.
Bunlar:
Okul ile yaşam arasındaki fark ortadan kaldırılacaktı.
Ders konuları çevreden alınacaktı.
Kızlarımızın eğitimlerindeki engeller giderilecekti.
Tek okul düzeni kurulacaktı.
Üretici eğitime ağırlık getirilecekti.
Üretici eğitime ağırlık getirilecekti.
Kız-Erkek bir arada eğitim göreceklerdi.
Türkiye’de öğrenim görmek üzere okula gidecek Türk yurttaşı çocuklar bu öğrenimleri için ancak Türk okullarına gideceklerdi
Aynı zamanda Cumhuriyet kurulunca, ortaöğretim için de bir yönetmelik çıkarıldı ve Sultanîlerin ikinci devresinin adı Lise, birinci devresinin adı da Ortaokul oldu. Kızların daha az süreli öğrenim görmelerine son verilerek, kızlar ve erkekler için açılan lise ve ortaokulların öğrenim yılları eşitlendi (1924). Yatısız ortaöğretim okullarında kız-erkek ayırımı kaldırılarak karma öğretim getirildi (1926).
22 Mart 1926’da çıkarılan 789 sayılı Maarif Teşkilatına Dair Kanun’a göre ortaöğretim okulları liseler (3 yıl), ilköğretim okulları (3 yıl), köy öğretmen okulları (2 yıl)dır. Bunlar yine ortaöğretim okulu sayılan ortaokulu (3 yıl) bitiren öğrencileri alıyorlardı. Bir aralık lisenin öğrenim süresi 4 yıla çıkarıldı (1952) ama sonra üç yıla indirildi (1955).[9]
1932 yılında hazırlanan ortaokul müfredat programına kadar önemli bir gelişme olmamıştır. Ancak bu yıldaki program ile yeni bir görüş getirilebilmiştir.
Bu görüş, öğrencilerin pratik yeteneklerini geliştirerek, onları hayatı yönelik bir müfredat programı uygulamayı amaç edinmiştir.[10]
En son olarak Cumhuriyet Döneminde yükseköğretimin durumundan kısaca bahsetmek istiyorum.
Türkiye’de üniversitelerin kurulması ve gelişmesi konuları incelendiğinde, üniversite kavramının Cumhuriyet dönemi öncesi ve sonrasında kesin olarak farklı şeklide algılandığı görülür. Hatta Cumhuriyet sonrası dönemden günümüze gelince dek üniversitelerin değişik anlayışlar içinde kurulduğu ve geliştiği dikkati çekmektedir.[11]
Cumhuriyet dönemindeki gelişmeler 1946’ya kadar (tek partili dönemde) ve 1946’dan sonra diye 2 grupta incelenebilir.
Burada sadece Cumhuriyet’in ilk yıllarından bahsedeceğim.
Cumhuriyetle birlikte Darülfünun-u Osmanî, İstanbul Darülfünunu adıyla yeniden kuruldu (1924). Üniversiteye bilimsel özerklikle birlikte yönetsel özerklik de verildi. Öğretim üyelerine, üniversite rektörünü seçme hakkı verildi.
1920’li yıllarda kimi yüksekokullarda açıldı. 1923’te Harp Okulu, 1923’te Ankara hukuk Okulu, 1927’de Gazi Orta Öğretmen Okulu ve Eğitim Enstitüsü açıldı.
1933’te de İstanbul Darülfünunu İstanbul Üniversitesi adını aldı.[12]
Görüldüğü gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında özellikle ilköğretim olmak üzere her kademedeki eğitim kurumlarının değişmesine, bilimsel, laik ve çağdaş bir yapı kazanmasına özen gösterilmiştir.
1924’te Eğitim-Öğretim Birleştirilmiş, 1928’de Harf İnkılâbı yapılmış, her yaştan insanın okuma-yazmayı öğrenmesi için çalışılmış, aynı zamanda yeni rejim öğretilmeye çalışılmış, kızlara da eğitim-öğretim hakkı her kademede verilmiştir.
Dersler eskiden olduğu gibi din ve Arap kültürü etkisinden kurtulmuş ve çağdaş bir yapıya kavuşmuştur.

2. MİLLET MEKTEPLERİ (1928)

1927 yılında hiç okuyamamışlar için Halk Derslikleri açılmıştı. 1928 yılında da yeni harflerin kabul edilmesiyle Atatürk’ün önderliğinde Millet Mektepleri açılmıştır.bu konuda çıkarılan yönetmeliğe göre; köylerde 12-45, kentlerde 16-45 yaşları arasındaki herkesin okum-yazma belgesi alması zorunlu kılınmıştır. Bu okular gezici ve durağandı. Okulu olmayan yerlere gezici Millet Mektepleri gönderilmiştir.
Bu okullar 2 tür derslikten oluşmuştur. A dersliklerinde, yalnızca yeni harflerle okuma-yazma öğretimi; B dersliklerinde ise okuma, yazma, hesap, sağlık bilgileri ile yurttaşlık eğitimi verilmiştir. Bu süre 4 aydan oluşmuştur. 1928 –1965 yılları arasında yaklaşık 2 milyon kişi bu dersliklere devam etmiştir.[13]
Cumhuriyetin ilk yıllarında, eğitim ve öğretimin ağırlık noktasını ilköğretim teşkil etmiştir. Ancak, ülke nüfusunun %80’inin köylerde yaşaması, bu köylerin de dağınık yerleşim bölgelerinde olması ilköğretimin başta gelen sorunlarını oluşturmuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarında, köye eğitim götürmek için İşte Okuma Odaları, Gezici Bölge Kursları gibi bir de Millet Mektepleri açılmıştır.[14]
Eğitimin toplumsal kalkınmadaki öncü rolünü üstlenmesi için Cumhuriyetin kuruluşundan hemen sonra Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa, 1923 tarihinde 7971/3655 sayılı bir genelge yayınlamıştır. Genelgede ”Yurdun her köşesinin cehalet ve irfansızlığın acısı altında ezildiği; halk ile okullar ve öğretmenler arasında yakın ilişkiler kurulması; eğitimin her yaştaki ve sınıftaki halkın gereksinmesi durumuna getirilmesi; toplumsal, ekonomik ve ulusal sorunlar konusunda öğretmen ve halktan ortak kurullar oluşturularak çalışmaların sürekli izlenmesi ve yerel yayınlara önem verilmesi” belirtiliyordu. Bu genelde halk eğitimi etkinliklerinin başlatılmasında önemli bir role sahiptir.[15]

SONUÇ

O olanaksızlık yıllarında, elde bulunabilen olanaklar zorlanarak, bir yandan yeni okul binaları yapılır, öğretmen okullarında öğrenci sayıları arttırılır, öğretmen yetiştirmeye çalışılırken, 1926’da yepyeni görüşler, yepyeni öğretim ve yöntem ilkeleri getiren yepyeni bir öğretim programı uygulanmaya kondu.
Bu programlar Gazi Mustafa Kemal’in görüşünü yansıtıyordu hiç kuşkusuz.
Öğretim yöntemleri kökten değişiyordu. Bu kökten değişiklik ve yenilik birden ve kolayca olamazdı. Bunu gerçekleştirmek ve öğretmenleri bunları uygulayabilecek olgunluğa ulaştırmak için çok çeşitli çalışmalara girişildi.
İlköğretimdeki yenileşmeler yayılırken, ortaöğretimde de eğitim alanındaki devrim, yansımasını gösteriyordu.
“Devrim, Türk ulusunu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun, en yüksek uygarlık gereklerine göre, ilerlemesini sağlayacak kurumları koymuş olmaktır”.
M. Kemal Atatürk




CUMHURBAŞKANLARI

1. Mustafa Kemal Atatürk 1923 - 1938

2. İsmet İnönü 1938- 1950

3. Celal Bayar 1950- 1960

4. Cemal Gürsel 1960- 1966

5. Cevdet Sunay 1966- 1973

6. Fahri Korutürk 1973- 1980

7. Kenan Evren 1980- 1982- 1989

8. Turgut Özal 1989- 1993

9. Süleyman Demirel 1993- 2000

10. Ahmet Necdet Sezer 2000- 2007

11. Abdullah Gül 2007- 2014

12. Recep Tayyip ERDOĞAN 2014- ......





CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

Cumhuriyet Dönemi Edebiyatının Genel Özellikleri:
Yazı diliyle konuşma dili arasındaki fark ortadan kalkmış,dilde sadeleşme çalışmaları aralıksız olarak sürmüştür.
Edebiyatımız bu dönemde toplumcu bir karakter kazanmış edebiyatta gerçekçi bir anlayış güdülmüştür.
Aruz ölçüsünün yerini hece ölçüsü almış,şiirlerde de günlük konuşma dili kullanılmıştır.
Bu dönemde şiirin biçimce daha da serbestleşmesi sağlanmıştır.
Şiir , roman , hikaye ve tiyatro gibi türler gelişmiş bu türlerde başarılı ürünler verilmiştir.
Edebiyat sadece ayrıcalıklı bir kesimin ilgi alanı olmaktan çıkmış İstanbul dışında da birçok edebiyatçı yetişmiştir.
Uluslar arası düzeyde şair romancı ve eleştirmenler yetişmiştir
Öykü ve romanda toplumsal gerçekçilik egemen olmuştur.




CUMHURİYET VE MUTLAKİYET ARASINDAKİ FARKLILIKLAR

Mutlakiyet: Bir kişinin sınırsız yetkilerle donatılmış olarak, tek başına devleti yönetme şeklidir. Her türlü istibdada, baskıya, kişisel suistimallere açık bir yönetim biçimidir.

Meşrutiyet, kelime olarak, anayasalı sistem demektir. Bu sistemde meclis atama ile değil, seçimle belirlenir, yönetim seçimle kurulur ve anayasa yapma ve yasama yetkisini meclis elinde bulundurur. İstişare esasına dayandığından, Kur’ân’ın yukarıda verdiğimiz âyetlerle tasvip ettiği bir sistemdir. Bu nedenle Bediüzzaman Hazretleri Osmanlı döneminde meşrutiyeti, “meşrutiyet-i meşrûa” unvanı ile savunmuştur. Meşrutiyet-i meşrûa, halkın hür iradesi ile oluşan, hile ve dolaplarla kurulmuş olmayan,

Cumhuriyet’e gelince… Cumhur kelime olarak, halk, ahali, umum topluluk, kalabalık, ekseriyet, millet çoğunluğu demektir. Cumhurî, halka ait, milletin çoğunluğuyla ilgili olan mânâsındadır. Cumhuriyet ise, milletin egemen olduğu yönetim biçimi demektir. Terim olarak ise Cumhuriyet, seçimle kurulan, gücünü milletten alan, adalet ve hukukun üstünlüğünü, temel hak ve hürriyetleri sağlamayı esas alan idare şeklidir. Bu aynı tanımı, demokrasi için de yapmak mümkündür. Tek fark kelime menşelerindedir




ÇANAKKALE SAVAŞI

Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı içinde gerçekleşmiş bir muharebedir. I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında yapılan Çanakkale Savaşı, Gelibolu Yarımadası’nda gerçekleşmiştir ve Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri çarpışmıştır. Gelibolu Yarımadası’nın konumu itibarıyla savaş karada ve denizde sürdürülmüştür. İtilaf Devletleri Osmanlı’nın başkenti olan İstanbul üzerinde bazı amaçlara sahipti. Bu amaçlar boğazların denetimini ele geçirmek ve bu şekilde Rusya ile sağlıklı bir ticaret yapmaktır. Ayrıca Almanya müttefiki olan Osmanlı Devleti’ni savaş dışında bırakarak savaşı kazanmak istemektedirler. Bu amaçlar doğrultusunda ilk olarak Çanakkale Boğazı’na giren İngiliz savaş gemileri 18 Mart 1915’te Nusret mayın gemisi aracılı ile döşenen mayınlara çarparak denize gömülmüştür.
Mustafa Kemal Atatürk savaşın Anafartalar, Conkbayırı, Kilitbahir ve Arıburnu cephelerinde düşmanı yenmek için askerin her şeyi ortaya koymasını emretmiş ve “Ben size taarruzu değil ölmeyi emrediyorum.” demiştir. Tüm çabaların sonucunda düşmanı yenen Mustafa Kemal çok önemli başarılar elde etmiştir. Tüm bu saldırılarda başarısız olan İtilaf Devletleri geri çekilmiştir ve iki tarafta da büyük kayıplar verilmiştir.



ÇEVRE SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI

Greenpeace (Yeşil Barış) :
Greenpeace, gezegenimizi yaşanmaz hale getiren çevre suçlarına şiddet içermeyen doğrudan eylemlerle tanıklık eder ve bunları basın aracılığıyla gündeme getirir. Bilimsel verilere dayanan kampanyalar yürütür.

Çevreye karşı işlenen bir suça tanıklık etmek, toplumun dikkatini çekerek suçu işleyenler üzerinde baskı oluşturmak amacıyla yapılan barışçıl eylemler yapar.

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı
Çevre ve Orman Bakanlığı; 01.05.2003 tarihinde kabul edilen ve 08.05.2003 tarih ve 25102 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan 4856 Sayılı Yasa ile belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde, Çevre ve Orman Bakanlıklarının birleştirilmesi suretiyle kurulmuş bir bakanlıktır.

Çevre ve Orman Bakanlığı'nın kuruluş amaçları şunlardır:
* Çevrenin korunması ve iyileştirilmesi,
* Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun ve verimli şekilde kullanılması ve korunması,
* Ülkenin doğal bitki ve hayvan varlığı ile doğal zenginliklerinin korunması ve geliştirilmesi,
* Her türlü çevre kirliliğinin önlenmesi,
* Ormanların korunması, geliştirilmesi ve orman alanlarının genişletilmesi,
* Ormanların içinde ve bitişiğinde yaşayan köylülerin kalkındırılması ve bunun için gerekli tedbirlerin alınması,
* Orman ürünlerine olan ihtiyacın karşılanması ve orman ürünleri sanayinin geliştirilmesi şeklinde özetlenebilir.

WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı - Vakfı (World Wide Fund for Nature)
Doğanın zarar görmesini durdurmayı ve verilen zararları onarmayı amaçlayan uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur. 1961'de World Wildlife Fund (Dünya Doğal Yaşamı Koruma Vakfı) olarak kurulan kuruluş, genişleyen çalışma alanıyla adını şimdiki haline değiştirmiştir. Ancak Kuzey Amerika ülkeleri hala eski halini kullanmaktadır.

TEMA Vakfı (Türkiye Erozyonla Mücadele Ağaçlandırma ve Doğal Varlıkları Koruma Vakfı)
Türkiye'nin çölleşmeyle ve erozyonla mücadelesini birinci amaç edinmiş çevreci kuruluş. 11 Eylül 1992 tarihinde, kurulmuş olan çevreci vakıftır.

ÇEKÜL Vakfı (Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı)
Türkiyedeki doğal ve kültürel mirasını korumak amacıyla 1990 yılında vakıf statüsünde kurulmuş, bir sivil toplum kuruluşudur. Doğal kaynakları, kültürel mirası ve insanı bir bütün olarak ele alan ÇEKÜL, doğal ve kültürel çevreyi korumak için "kent-havza-bölge-ülke" ölçeğinde projeler geliştirmektedir.

Bu anlamda; "Doğa varlığını yitirirse, insanı kimlikli kılan kültürel birikim yok edilirse, boyutlandırmaya çalıştığımız "baş döndürücü teknolojik gelişmeler" oturacak sağlıklı zemin bulamaz. Bu nedenle, yaşamı anlamlı kılan temel öğeleri tüketmeden, onlarla birlikte yaşayacağımız günler" amaçlanmaktadır.

TÇV (Türkiye Çevre Vakfı)
Hepimizin daha temiz, daha düzenli, daha güzel bir çevrede yaşaması. Bunun için yapmamız gereken çok şey var. Biz, sınırlı imkânlara sahip bir gönüllü kuruluş olarak, elimizden geldiğince bu amaca ulaşmaya yardım edecek hizmetleri üstleniyoruz.

Tam 31 yıldır, araştırmalar, yayınlar yapıyor; toplantılar, konferanslar düzenliyoruz. Kurulduğumuz 1978 yılından bugüne, çalışmalarımız aralıksız sürüyor.

ÇEVKOR Vakfı (Çevre Koruma ve Araştırma Vakfı)
1991 yılında Ege ve Dokuz Eylül üniversitelerindeki öğretim üyeleri tarafından kurulan vakıftır.

* Toplumun her kesiminde çevre bilincinin aşılanması ve bu konuda eğitim çalışmalarının yapılması,
* Çevre kirliliği meydana getirmeyecek sistemlerin teşvik ve geliştirilemesi,
* Doğal, tarihi ve kültürel varlıkların korunması, geliştirilmesi, yaşatılması.


ÇEKÜD
Çevre Gönüllüleri olarakta bilinen dernek, 1999 yılında İstanbul’da kurulmuştur. Çevre sorunlarına, bilimsel verilerin ve teknolojik gelişmelerin ışığında, öz kültürümüzün derinliklerinde bulunan manevi dinamikleri de kullanarak çözüm önerileri üretmek;

Dogal, kültürel ve sosyal çevrenin korunmasi, güzelleştirilmesi ve geleceğe güvenle aktarılması amacıyla, sivil toplum ve Kamu kuruluslarıyla dayanışma halinde; kritik ve analitik düsünce yapısında, kültürel değerlerimize bağlı, yüksek ahlak ve çevre bilincine sahip insanlardan meydana gelen bir toplum oluşmasına katkıda bulunmaktır.

ÇEVKO
1992 yılında kurulan vakıf; Türkiye'de ambalaj atıklarını geri kazandırma sisteminin oluşturulmasında etkin bir rol oynayan kuruluş.

Türkiye'deki ambalaj atıklarının, sanayinin önderliğinde toplum ve yerel yönetimlerin işbirliği ile, sürdürülebilir bir sistem içinde geri kazanılması ve geri dönüştürülmesini amaçlayan Çevko; cam, metal, plastik, ve kâğıt/karton türü evsel nitelikli ambalaj atıklarının değerlendirilmesi için sağlıklı, temiz ve ülke gerçeklerine uygun bir geri kazanım sistemi oluşturulmasında temel unsurların bu atıkların kaynağında ayrı toplanması, geri dönüşüm sanayii ve kapasitesinin yaratılması ve tüketici eğitimi ve katılımının sağlanması gerekliliğine inanarak bu doğrultuda etkinliklikler hedefliyor.

TURMEPA (Türkiye Deniz Temiz Derneği)
1994 yılında kurulan dernek, deniz ve kıyılarımızın kirletilmemesini ve bu konuda ulusal ve uluslararası kanun ve anlaşmaların uygulanmasını sağlayacak en etkili güç olmayı amaçlamaktadır Gelecek nesillere yaşanabilecek bir çevre bırakabilmek, onların denizlerimizin ekonomimize, sağlığımıza ve refahımıza katkılarından yararlanabilmelerini sağlamaktır.

Gelecek kuşaklara yaşanabilecek bir çevre bırakabilmek, onların denizlerin; ekonomiye, sağlığa ve refaha katkılarından yararlanabilmelerini sağlamak amacıyla kişisel sağlık, refah ve Türkiye'nin ekonomik geleceği için oluşan önemli riskler hakkında kamusal farkındalığı arttırmak, halkı deniz ve sahil çevresinin süregelen tahribatına karşı, müsamaha göstermemeleri konusunda, faaliyete geçmeleri için teşvik etmek şeklinde açıklamaktadır.

TÜDAV (Türkiye Deniz Araştırmaları Vakfı)
Türkiye'de deniz bilimleri konusunda araştırmalar yapmak ve deniz yaşamını korumak amacıyla 1997 yılında kuruldu. Pek çok bölgede hizmet veren bu vakıf tek denizcilik ile değil pek çok konuda ülkemize yardımı dokunmaktadır.

TÜRÇEV (Türkiye Çevre Eğitim Vakfı TÜRÇEV)
1993 yılında Turizm Bakanlığı'nın girişimiyle Mavi Bayrak Programı'nın ülkemizde de başlatılabilmesi amacıyla kurulmuş olup, başta Antalya ve Muğla olmak üzere ülke çapında etkinlik göstermektedir. Vakıf, Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı (Foundation for Environmental Education, FEE) üyesidir.

Sağlıklı yüzme suyu, donanımlı plaj ve iyi bir çevre yönetimi ile çevre bilinçlendirme etkinliklerini içeren Mavi Bayrak'ın turizm ve çevre açısından da önemli olduğu yaklaşımı bilincinin, dünyada olduğu gibi Türkiye'de de artması gerekliliği üzerine çalışmalar yapmak olan Türçev, nitelikli plaj ve marinalar oluşturmaya çalışmakta, temiz, bakımlı, donanımlı, güvenli ve dolayısıyla uygar, sürdürülebilir bir çevre oluşması yolunda etkinlikler göstermektedir.

TÜRÇEK (Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu)
1972 yılında Türkiye'nin ilk gönüllü çevre kuruluşu olarak İstanbul'da kurulan ve giderek yoğunlaşan çevre sorunları karşısında faaliyetlerde bulunan kuruluştur.


Eco-Schools
1992 yılında kurulan kuruluş ile dünyanın her yerindeki okullarda öğrenciler hem çevresel konularda bilgi edinirler, hem de ailelerini, yerel yönetimleri ve sivil toplum kuruluşlarını çevresel konularda bilinçlendirmede etkin rol alırlar. Program, okullarda ISO 14001/EMAS üzerine kurulmuş bir çevre yönetim sistemi uygulamasını da içerir.

Doğa ile Barış
1993 yılında kurulan dernek insanlığı doğa ile barışa davet eden bu kuruluş tamamen gönüllülerden oluşmaktadır. Dernek, çevre sorunlarının çözümü için tüm hedef kitleleri içermektedir.

Doğa Derneği
Kuruluş yılı olan 2002 yılından bu yana Türkiye doğasının sorunlarına yönelik yapıcı ve yerinde çözümler getirmeyi kendine ilke edinmiş dernektir. Doğa ve insanı bir bütün halinde ele alarak başta "Önemli Doğa Alanları" olmak üzere tüm Türkiye sathında doğanın yaşamasını sağlamak
 

fussilet

Active Member
Yönetici
D8 ÜLKELERİ

D-8’in kurulmasına yönelik olarak atılan ilk adımı, Türkiye'nin daveti üzerine İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya'nın katılımıyla 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul'da düzenlenen "Kalkınmada İşbirliği Konferansı" oluşturmuştur. Bu konferansın ardından gerçekleştirilen hazırlık çalışmaları mahiyetindeki üç Komisyon ve iki Dışişleri Bakanları Konseyi toplantısını müteakip, 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul'da yapılan Devlet/Hükümet Başkanları Zirvesi ile D-8 resmen kurulmuştur.
İstanbul Zirvesi’nde, D-8’in yapısına ve çalışma yöntemine ilişkin olarak bir Bakanlar Konseyi Belgesi kabul edilmiştir. Bu belgeye göre, D-8; Zirve, Konsey ve Komisyon’dan oluşan üç ana organı bulunan ve faaliyetlerinde gerekli eşgüdümü sağlamak üzere İstanbul’da tesis edilen bir İcra Direktörlüğü’ne haiz bir yapıya kavuşturulmuştur.
1997 yılında D-8 İcra Direktörü olarak atanan Emekli Büyükelçi Ayhan Kamel, 2006 yılına kadar bu görevi üstlenmiştir. Mayıs 2006’da yapılan D-8 9. Bakanlar Konseyi Toplantısı’nda, İcra Direktörlüğü Genel Sekreterliğe dönüştürülmüş; Sekretarya’ya Endonezya tarafından Genel Sekreter, İran tarafından Direktör ve ülkemizden ise İktisatçı ataması yapılmıştır.
Şimdiye kadar 7 Zirve, 13 Bakanlar Konseyi, 28 Komisyon Toplantısı ve çok sayıda teknik düzeyde toplantı düzenlenmiştir.
Son D-8 Zirvesi (7. Zirve), 13. Bakanlar Konseyi ve 28. Komisyon Toplantıları ile birlikte 4-8 Temmuz 2010 tarihlerinde Abuja’da (Nijerya) yapılmıştır. Bir sonraki Zirve’nin Pakistan’da, 14. Bakanlar Konseyi ve 29. Komisyon Toplantıları’nın ise Nijerya’da yapılmasına karar verilmiştir.


Amaç, ilkeler ve politikalar
D-8 üyelerinin hepsi aynı zamanda İKÖ üyesi olup, yine İKÖ içinde teknolojik ve ekonomik kalkınma düzeyleri, ticari potansiyelleri ve nüfusları itibariyle önde gelen ülkeler arasında yer almaktadırlar.
Güney-Güney diyalogu çerçevesinde gelişme yolundaki ülkeler arasında oluşturulan işbirliği örneklerinden biri olan D-8, üye ülkeler arasında ekonomik ve ticari işbirliğinin geliştirilmesine yönelik bir oluşumdur. D-8’in amacı kalkınma yolundaki ülkelerin dünya ekonomisi içindeki konumlarını iyileştirmek, ticari ilişkilerini çeşitlendirmek ve ticaret alanında üye ülkelere yeni imkanlar yaratmak, uluslararası seviyede karar verme mekanizmalarına güçlü biçimde katılımlarını sağlamak ve halklarının yaşam seviyesini yükseltmektir.
İlkeleri ve kapsadığı coğrafi alan itibariyle bölgesel olmaktan çok küresel bir oluşum özelliğine sahip olan D-8’e üyelik, yukarıda kayıtlı amaç ve ilkelere bağlı tüm gelişme yolundaki ülkelere açıktır.
D-8 çerçevesinde işbirliği esas itibariyle sektörel bazda yürütülmektedir. Türkiye sanayi, sağlık ve çevre; Bangladeş kırsal kalkınma; Endonezya yoksullukla mücadele ve insan kaynakları; İran bilim ve teknoloji; Malezya finans, bankacılık ve özelleştirme; Mısır ticaret; Nijerya enerji; Pakistan ise tarım ve balıkçılık alanındaki işbirliği çalışmalarını koordine etmektedir




DAVRANIŞLARIN SINIFLANDIRILMASI

Bilişsel Alan
Düşünceye dayalı eğitsel hedeflerin sınıflanması yöntemidir. Bilişsel alan Bloom'un sınıflandırma yöntemi olarak da bilinir ve bir çocuğun düşünce seviyesini ortaya koyan davranışı içerir. Bu alanın en düşük düşünce seviyesinden en yükseğe doğru altı düzeyi vardır ve bu düzeyler şu şekilde sıralanır:
Bilgi (En Düşük Seviye) aktarma, belli bir parça aktarma,
Yorumlama - açıklama, bildirme, yeniden kelimelere dökme,
Uygulama - kullanım, gösteri, deneme,
Analiz - inceleme, araştırma, deney,
Sentez - oluşturma, tasarım, öngörme
Değerlendirme (En üst düzey) hüküm verme, oranlama, destekleme davranışlarıdır.


Duyuşsal Alan
Duyuşsal alan insanın duygularını içeren davranışları ifade eder. Daha geniş bir deyişle; insana kazandırılmak istenen duygular, tercihler, değerler, ahlaki kurallar, istek ve arzular, güdüler, yönelimler duyuşsal alanın kapsamına girer. Kişi belli nesne ya da olgulara karşı sürekli ilgi gösterebilir. Onlara karşı kararlı bir tutumu vardır ve değerler sistemi geliştirir.
Duyuşsal davranış eğitimde oldukça önemli bir yer tutar. Çünkü devlet eliyle yürütülen eğitim devletin devamını sağlayacak nitelikte etkin vatandaş yetiştirme amacındadır



DIŞ İLİŞKİLER GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü: II. Meşrutiyet döneminde "Tedrisatı Aliye Dairesi" (Yükseköğretim Dairesi) olarak kurulmuştur
Bakanlar Kurulunun 27.02.1982 gün ve 8/4334 sayılı kararıyla kabul edilen "Bakanlıkların yeniden düzenlenmesi ve çalışma esasları" çerçevesinde Bakanlık Merkez Teşkilatı şemaları yeniden hazırlanmıştır. Bu defa Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü ile Yurt Dışı İşçi Çocukları Eğitim ve Öğretim Genel Müdürlüğü, "Dış İlişkiler ve Yurt Dışı Eğitimi Genel Müdürlüğü" olarak birleştirilmiştir.
30.04.1992 gün ve 3797 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkındaki Kanunla da "Yükseköğretim Genel müdürlüğü" , "Dış ilişkiler Genel Müdürlüğü" ve "Yurtdışı Eğitimi Genel Müdürlüğü" olarak birbirinden ayrı müstakil üç genel müdürlüğe ayrılmıştır.
28.5.2011 gün ve 652 sayılı Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkındaki Kanunla "Yurtdışı Eğitimi Genel Müdürlüğü" ve "Projeler Koordinasyon Merkezi´nin" birleştirilmesiyle, "Avrupa Birliği ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü" ne dönüştürülmüştür.

Görevlerimiz;
Bakanlığın Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşlarla ilgili işbirliği çalışmaları ile ilgili mevzuat çerçevesinde ikili anlaşmalara ilişkin iş ve işlemleri yürütmek.
Bakanlığın diğer birimleri tarafından yürütülen ve uluslararası işbirliğine dayanan projelerin koordinasyonunu sağlamak.
Bakanlığın Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşlarla ilgili işbirliği 16/12/1960 tarihli ve 168 sayılı Yabancı Memleketlerde Türk Asıllı ve Yabancı Uyruklu Öğretmenlere Sosyal Yardım Yapılması Hakkında Kanunla Bakanlığa verilen görevleri yerine getirmek.
Yabancı hükümet ve kuruluşlardan sağlanan veya ülkemiz tarafından yabancılara verilen burslarla, kendi hesabına öğrenim yapmak üzere ülkemize gelen yabancı uyruklu öğrencilere ilişkin görev ve hizmetleri yerine getirmek.
Yurtdışında bulunan vatandaşlarımızın ve çocuklarının; öncelikle millî ve kültürel kimliklerini koruyucu, yaşadıkları toplumla uyum içinde olmalarını sağlayıcı ve eğitim düzeylerini yükseltici önlemler almak, bulundukları ülkenin eğitim imkânlarından verimli bir şekilde yararlanmaları bakımından gerekli eğitim ve öğretim hizmetlerini yürütmek, yurda dönüşlerinde eğitim sistemimize uyumlarını sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri almak.
Eğitim ve öğretim alanında ülkemizle dil, tarih veya kültür birliği bulunan ülke ve topluluklar ile diğer ülkelerle işbirliğine yönelik işleri yürütmek.



BİR DİLİN ZENGİNLİĞİNİ NELER GÖSTERİR ?
Hemen belirtmemiz gerekiyor ki, dilbilimcilerin görüşüne göre, yeryüzünde ilkel dil yoktur; her toplumun dili, bireylerinin düşüncelerini, duygularını, tasarladıklarını anlatmaya, başkalarına iletmeye olanak verir. Bu anlatım, dilden dile değişen farklı biçimlerde ve birbirinden ayrılan kurallarla gerçekleşebilir. Ancak, günümüzdeki uygarlık gelişmelerine uzak kalmış, yazısı bulunmayan, yazılı ürünleri olmayan insan topluluklarının, dünyadaki ilerlemelerine, yeni yeni beliren kavramlara, bilim ve sanat kavramlarına yabancı kalan ilkel kavimlerin dilleri yoksul, kısıtlı sayılabilir. Bugün Afrika’da, Okyanusya’da; telefonu, radyoyu bilmeyen böyle topluluklarla karşılaşılmaktadır.
Eğer bir toplum, yüzyıllar boyu yazılı ürünler vermiş, bilim, sanat yapıtlarına, hukuk kitaplarına, öğretimle ilgili kitaplara sahip olmuşsa, o toplumun dilinde sürekli olarak yeni kavramlar belirecek, var olan sözcükler yeni anlamlar kazanacak, eşanlamlı öğelerin sayısı artacak ve dil, her konunun anlatımına elverişli duruma gelecektir. Dildeki sözcük sayısı da durmadan artacaktır. Ancak, aşağıda değineceğimiz gibi, yalnızca, sözcük sayısının yüksekliği, hele bu sözcüklerin büyük bir bölümünün yabancı dillerden alınma olduğu durumlarda, dilin zenginliği konusunda kesin bir ölçüt sayılamaz. Bir dilin zenginliğinin en önemli kanıtları arasında, o dilin anlatım gücünün yüksekliği, değişik kavramları ayrı ayrı karşılayabilmesi, tarihi boyunca geniş bir sözvarlığı ortaya koyması gibi nitelikler de vardır. Eğer bir dil, kendi kök ve ekleriyle her türlü kavramın anlatımı bakımından gücünü gösterebilmiş, geçmişinden bugüne, geniş bir sözvarlığına sahip olmuşsa; bir konuyu, bir durumu, bir davranışı değişik yollardan, farklı biçimlerde söze dönüştürebiliyorsa, o dile “zengin bir dil” diyebiliriz. Bu açıdan Türkçeyi ele almadan önce, sözvarlığı konusunu inceleyelim:
Sözvarlığı denince, ilk akla gelen, insanın vücudundan, organlarından başlayarak onun en önemli gereksinimlerini oluşturan yiyecek ve içeceklerin adlarına, akrabalık ilişkilerini gösteren kavramlara, ona yakın olan tarım hayvanlarına, bitkilere, renklere, doğa olaylarına ait sözcükler ve almak, vermek, yemek… gibi eylemler (fiiller)dir. Bunlar, sözvarlığının temel sözvarlığı adı verilen bölümünü oluşturur. Bugün, dünyadaki gelişmeler ve insan yaşamında yeni yeni önem taşıyan kavramların meydana gelmesi, buzdolabı, televizyon gibi cihazların günlük yaşamda vazgeçilmez parçalara dönüşmesi nedeniyle temel sözvarlığının çerçevesi, özellikle, yabancı dil öğretiminde 2000 sözcüğe çıkarılmıştır.
Dilin kendi öğelerinin dışında, her dilin sözvarlığında, başka dillerden alınma yabancı sözcükler de bulunmaktadır. Bunlardan bir bölümü, Türkçedeki hasta (<Farsa/haste/), kalıp (Arapa/ka:lib/), oruç (<Farsa/ru:ze/) örneklerinde olduğu gibi, dilin ses yapısına uymakta, bir bölümü ise uymayarak lokomotif, spekülasyon, trigonometri gibi, yabancılığını belli etmektedir.
Sözvarlığı içinde, bilim, teknik, sanat, zanaat, spor gibi değişik alanların özel kavramları olan terimler de vardır. Geometrideki dik açıdan kimyadaki çökeltiye, dişçilikteki köprüden hekimlikteki anjiyoya, futboldaki ofsayta kadar, içinde yabancılar da bulunan bu öğeler terim olarak nitelenir. Terimlerin, ancak çeşitli alanların uzmanlarına bilinenleri özel terim sözlüklerinde yer alırken telefon, röntgen, enflasyon gibi yaygınlaşan, halkça bilinenleri, günlük kullanımda geçenleri genel sözlüklere girer.
Sözvarlığını oluşturan öğeler arasında, deyimler, atasözleri ve özellikle Türkçede önemli bir yer turan ikilemeler de bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, günlük yaşamda kullanılması adet olmuş, dilcilikte ilişki sözleri ya da kalıp sözler adı verilen geçmiş olsun, kolay gelsin gibi sözler de vardır. Herhangi bir dilin sözvarlığı, içerdiği somut ve soyut kavramlarla ilgili sözcükler ve yukarıda saydığımız öteki öğeleriyle, o dili konuşan toplumun maddi ve manevi kültürünü, bütünüyle yansıtır.
Türkçenin sözvarlığı, en eski metinlerden bu yana incelenecek olursa, Türklerin maddi ve manevi kültürü konusunda, yabancı bir araştırmacının bile ilgisini çekecek ipuçları bulunabilir. Örneğin, Türklerin yaşamında, tarih boyunca önemli bir yeri bulunan, günlük yaşamda ve savaşta kullandıkları at, eldeki en eski metinlerimiz olan, Orhun yazıtları’nda adgır “aygır”, at, yılkı “at sürüsü” sözcükleriyle hatta at donlarını (renklerini) gösteren boz, ak, torug “doru” sıfatlarıyla geçmekte; günümüze kadar geçen dönemlerde ve bugün atla ilgili atasözleri önemli bir sayıya ulaşmaktadır. Dilden yola çıkarak yabancı uluslarla ilişkileri ortaya koyma olanağı da vardır. Örneğin, VIII. yüzyıla ait Orhun Yazıtları’nda ve aynı yüzyıla ve zamana ait Uygur belgelerinde Çinceden alınma öğelerin bulunması, o çağda Türklerin Çinlilerle olan ilişkilerinin belirtilerindendir. X. yüzyıldan sonraki dil ürünlerinde ise, aynı yüzyılda İslamiyetin benimsenmesinden başlayarak bu dinle ilgili öğelerin, dinsel terimlerin bulunduğu görülmektedir



DİNİN HAYATIMIZDAKİ YERİ

Dinin İnsan Hayatındaki Yeri ve Önemi

Din ve inanma insanın insan olma özelliklerindendir.
Din duygusu insanın doğasında var olan bir duygudur. Bu anlamda din ve inanma, insanın insan olma özelliklerindendir. Onu insan hayatından çıkarmak mümkün değildir. Dinler tarihi alanında yapılan araştırmalar, az da olsa tanrı inancı olmayan insanlara rastlamasına rağmen, her toplumun bir dine sahip olduğunu ortaya koymuştur. Tarihin belirli dönemlerinde dinin gereksiz olduğunu, insanların onsuz da yaşayabileceklerini savunan ve dinin yerine bilimi koymak isteyen insanlar olmuştur. Fakat bunda başarılı olamamışlardır. Bugün dünya nüfusunun çok büyük bir kısmının bir dine sahip olması bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Din insanı mutlu kılmayı hedefleyen bir kurumdur.
Din, insan hayatında önemli yere sahiptir. İnsanlık tarihi kadar eski olan din, ilahi vahiy yoluyla geldiğine inanılan, insanı mutlu kılmayı hedef alan sosyal bir kurumdur. Din, hedefine ulaşmak için insanla-insan, insanla-evren ve insanla-Allah arasındaki ilişkileri düzene koyan ilkeler getirmiştir. Böylece insanın hem maddi (bedeni) hem de manevi (ruhi, zihni ve kalbi) ihtiyaçlarını gidermek istemiştir.
Din insanın hayatını anlamlandırmasına katkıda bulunur.
Din, insan yaşamını anlamlandırma, şekillendirme, insanın insanca yaşamasına yardımcı olma açısından çok önemli bir yere sahiptir. Çünkü din, insan yaşamını derinden etkiler ve onun hayatına yön verir. İnsanın yaratılış amacını gerçekleştirmesine, onun kendisiyle, toplumla ve yaratıcısı ile barışık olarak yaşamasına, doğuştan getirdiği yeteneklerini geliştirmesine, aklını ve özgür iradesini kullanarak iyi insan olmasına ve yararlı işler yapmasına katkıda bulunur.
Din, insanı düşünce açısından olgunlaştırmayı, tutum ve davranışlarında ölçülü ve dengeli olmayı hedefler.
Din, insanı düşünce açısından olgunlaştırmayı, tutum ve davranışlarında ölçülü ve dengeli olmayı hedefler. "Allah, ölümü ve hayatı, hanginizin daha güzel davranışlarda bulunacağını imtihan etmek için yarattı" (Mülk suresi, ayet 2) ayeti, dinin amacının insanı ahlaki olgunluğa ulaştırmak olduğunu göstermektedir. Bu anlamda din, insanın insan olduğunun farkında olan, insanlığının gerektirdiği sorumluluğu taşıyan, yaratılışına uygun evrensel değerlere sahip, aklını ve diğer yeteneklerini en iyi şekilde kullanabilen, hayatını bilerek yaşayan kişilikli insan olmasına yardımcı olur. Böylece gerek birey olarak, gerekse de toplum olarak huzurlu, mutlu, tutarlı ve uyumlu yaşamasını sağlamış olur. Bunu ortaya koyduğu insanla-Allah, insanla-insan, insanla-evren arasındaki ilişkileri düzene koyan ilkelerde açıkça görebiliriz. İnsanın, mutlu olabilmesi için ruhi, bedeni ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. Bu açıdan dinin insan hayatında önemli bir yeri vardır.

Bireysel olarak Din;
"İnsanı aklını kullanmaya, düşünmeye teşvik eder. Aklın en önemli göstergesi düşünmektir. Doğru düşünen insan doğru bilgiler elde eder ve doğru davranışlarda bulunur.
"İnsanı aklını ve özgür iradesini kullanarak iyiyi, güzeli ve doğruyu bulmaya; iyi insan olmaya ve onu yararlı işler yapmaya yönlendirir.
"İnsana sorumluluklarını bildirir ve bunları yerine getirme konusunda uyarılarda bulunur.
"İnsanı öğrenmeye, araştırmaya, bilgi edinmeye teşvik eder. İnsanın aklıyla bulabileceği doğruları insanlara hatırlatır, onun unuttuğu ya da hiç bilmediği konularda doğru bilgi verir.
"Din, insanın anlam arayışına cevap verir. İnsan yaşamın amacı, öldükten sonra ne olacağı vb. konularda bilgilendirir. Bu anlamda dinin temel amacı, insanın hayatını anlamlandırmada yardımcı olmaktır. Kur'an, insanın hayatını anlamlandırabilmesi için okumasını, düşünmesini, anlamasını ve buna göre davranmasını ister.
"İnsan-evren ilişkisi hakkında bilgi vererek insana yol gösterir. Bu konuda hem insana düşen görev ve sorumluluklarını hatırlatır, hem de gereklerini yerine getirmemiz konusunda öğüt verir.
"İnsanın dünyadaki işlevi hakkında bilgi verir. Kur`an`a göre insan Allah`ın yeryüzündeki halifesidir (temsilcisi).Yani insan yeryüzünü imar ve ıslah etmekle görevlendirilmiştir. Bu anlamda Allah`ın halifesi olarak insanın yeryüzündeki görevi; Allah`a kul olmak, Allah'ın verdiği nimetlerden ve tabiat güzelliklerinden yararlanmak, yeryüzüne hakim olmak ve orayı imar etmektir.
"İnsanın evrendeki konumunu belirleyerek, sorumluluğun insanda olduğunu belirtir. Çünkü Allah evrendeki bütün varlıkları insana hizmet etmesi için yaratmıştır. Bu nedenle insan, hizmetine sunulan evreni koruyup kollamakla yükümlüdür.
"İnsanın diğer insanlarla ilişkisi konusunda yol gösterir. İnsanın zorlama olmadan, çıkar gözetmeden, içtenlikle iyi ve güzel işler yapmasına katkı sağlar. Ahlaki davranışları yerine getirmede insanı yönlendirir. Ailemiz ve diğer insanlarla olan ilişkilerimizde yol gösteren din, bu ilişkilerimizin sevgi, saygı, kardeşlik, hoşgörü temelleri üzerine kurulmasını öğütler.
"İnsanın diğer insanlarla ilişkilerinin iyi olması için; iyilik, doğruluk, yardımlaşma, arabuluculuk yapma, adil olma, kardeşlik, hoşgörü ve bağışlama, sabır, alçak gönüllülük, sözünde durma, insanlara iyi davranma ve güzel söz söyleme gibi söz ve davranışları yapmamızı öğütler.
"İnsanlar arası ilişkilere zarar veren; cimrilik, iftira, yapılan iyiliği başa kakma, çekiştirme, bozgunculuk, çekememezlik, savurganlık, yalan, insan öldürmek, zina, kumar, içki, önyargılı olmak, rüşvet gibi söz ve davranışlardan kaçınmamızı öğütler.

Toplum açısından din;
"Toplumun gelişmesine, sağlıklı bir toplumun olmasına katkı sağlar. Toplumda iyilik, güzellik, doğruluk, sevgi, saygı, kardeşlik gibi insanı yücelten değerlerin yerleşmesini sağlar.
Böylece insanı, dünyada iyiliğe, güzelliğe, doğruluğa, ahirette de kurtuluşa götürür

İnsan, doğası gereği ölümden korkar. Her canlının mutlaka öleceği de bir gerçektir. İnançlı bir insan için ölüm, yok olmak değildir. Geçici olan dünya hayatından sonsuz olan ahiret yurduna göç etmektir. Bu inancı da insana ancak din verebilir.
Dindar insan yaratıcının, her şeyi gördüğüne ve bildiğine, her şeyin onun istemesiyle olduğuna inanır. Böyle bir inanca sahip olan insan engeller karşısında ümidini yitirmez, kendini güvende hisseder. Bu da insana güçlü bir irade ve sağlam bir karakter kazandırır.
Din, insanın düşünce ve davranışlarını olumlu yönde etkiler. İnsanın güzel ahlak sahibi olmasını öğütler. Onları iyiye, güzele ve doğruya yönlendirir. Peygam¬berimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) “Din güzel ahlaktır.” buyurmuştur. Din bu yönüyle aynı zamanda ahlaki bir kurumdur.
insanı iyi ve yaralı işler yapmaya yönlendirir.
Toplumların kardeşçe barış içinde yaşamasına katkı yapar.
İnsanın maddi manevi sıkıntılar karşımda dayanma gücünü arttırır.
insana kuvvetli bir İrade ve sağlam karakter bağışlar.
İnsana düşünmeyi, üretmeyi ve hür olmayı öğretir.

Din duygusu insanda her zaman bir kontrol aracıdır. Dindar insan yaptığı her davranışından dolayı sorgulanacağına inanır. Böylece gizli ve açık kötülüklerden ka¬çınır, iyi ve güzel işler yapmaya yönelir.
Sosyal bir varlık olan insan, toplu olarak yaşamak zorundadır. Hiç kimse tek başına ihtiyaçlarını karşılayamaz. Toplu olarak yaşayan insanların da birbirlerine karşı sorumlulukları vardır. İnsan, doğası gereği her şeye sahip olmak ister. Din ise insanı aşırı isteklerinin ve bencil duygularının tutsağı olmaktan kurtarır. İnsana sınırsız bir özgürlüğü olmadığını öğretir. Başkalarının hak ve özgürlüklerine saygılı olmasını emreder.
Din, bireyde büyüklere saygı, küçüklere sevgi, devlete ve millete bağlı olma fikrini geliştirir. Doğruluk, hoşgörü, adalet vb. değerlerin hayata geçirilmesini öğütler. İnsanlar arasında sevgi, saygı ve kardeşlik duygularını güçlendirir.




DİVAN EDEBİYATI BENTLERE DAYALI NAZIM ŞEKİLLERİ


Beyitlerle Kurulan Nazım Biçimleri
Gazel ,Kaside ,Mesnevi, Kıta, Müstezat

BENTLERLE KURULAN NAZIM BİÇİMLERİ
Tek Dörtlüklüler
Rubai
tuyuğ

Musammatlar
dörtlüler
Murabba
Şarkı
Terbi

beşliler
Muhammes
Tardiye
Tahmis
Taştir
Altılılar
Müseddes

Tarkibi Bent
Tercii Bent
TERKİB-İ BENT

Bentlerle kurulan bir nazım biçimidir.
Kafiyeleri başka başka olan birkaç bentten meydana gelen, her bendin sonunda aynı kafiyeden bir beyit bulunan şiirlerdir.
Bent, sayısı 5–15 arasında değişir. Bentleri bağlayan beyte bendiye veya vasıta denir. Terkib-i bentte vasıta beyti her beytin sonunda değişir ve vasıta beyti mutlaka kendi içinde uyaklı olur.
Gazel gibi kafiyelenir: (aa, ba, ca, da...)
Terkib-i bentlerde toplumun bozuk yönleri, dalkavukluklar, idarecilerin kötü davranışları, riyakârlıklar, felsefî görüşler, talihten ve hayattan şikâyetler, toplumsal yergi niteliğinde eleştirilere yer verilmiştir.
Terkib-i bentin bizde en ünlü şairleri Bağdatlı Ruhî ve Ziya Paşa'dır.


TERCİ-İ BENT

Biçim bakımından terkib-i bende benzer; ancak vasıta beyti her bendin sonunda değişmez ve aynen tekrarlanır.
Gazel tarzında ve aynı vezinde çok defa beş on beyitli bentlerden meydana gelir.
Terci-i bendin kafiyeleniş şekli terkib-i bentte olduğu gibidir.
Terci-i bentlerde çoğunlukla Allah'ın varlığı ve kudreti, kâinatın sonsuzluğu, insanın bu kudret ve sonsuzluk karşısındaki durumu ve hayattaki zıtlıklar gibi konular işlenir.
Biçim ve uyak yönüyle terkib-i bende benzer.







DİVÂN-I HİKMET

Ahmed Yesevi’nin söylediği “hikmet” adlı şiirleri bir araya getiren Türk tasavvuf edebiyatının bilinen en eski örneklerini içeren kitaptır. Genel olarak dervişlik hakkında övgülerden bu dünyadan şikayetten cennet ve cehennem tasvirlerinden, peygamberin hayatından ve mucizelerinden bahsedilir. Dini ve ahlaki öğütler veren şiirlere de yer vermiştir. Hece ölçüsü olarak 4+3 ve 4+4+4 kullanılmıştır. Bu yapıtın ortaya çıkmasından bir süre sonra; İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Ahmet Yesevi’nin görüşleri Anadolu gizemciliğinin (tasavvuf) temelini oluşturur. Tasavvuf kültürünün temeli bu yapıttadır. Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli, Haci Bayram Veli gibi mutasavvıfların düşüncelerinin kaynağı bu yapıttır.
Genel özellikleri:
Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.
Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.
Aruz ve hece ölçüsü bir arada kullanılmıştır.
Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.
144 hikmet ve bir münacaattan oluşur.(2009 yılında bulunan yeni hikmetlerle bilinen hikmet sayısı 217 olmuştur.
Eser Karahanlı Türkçesinin hakaniye lehçesiyle yazılmıştir
İstifham (soru sorma) ve Tecahül-i Arif (bilip de bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.
Ahmet Yesevi’nin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
Hikmetler dini tasavvufi şiirlerdir.
Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım uyak) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.
Eserin uyaklanışı abcd dddb eeeb şeklindedir.
Eser 12. yy’a aittir.
Divan-ı Hikmet’i Ahmet Yesevi yazmamıştır. Ahmet Yesevi’nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş, Ahmet Yesevi’nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmiştir.
Didaktik ve manzum bir eserdir.Lirik özellik gösterir.
Kutadgu Bilig’den sonraki bilinen en eski örneklerden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı’nın ilk eserdir.



DİVAN EDEBİYATI DÜZYAZI BİÇİMLERİ

Tarih - Vakayiname
Tarih, geçmişteki belli bir dönemi anlatan, resmi niteliği olmayan yapıtlardır. Vakayiname ise Osmanlı Devleti'nin resmi tarihidir. Tarih yazarına "müverrih", vakayiname yazarına da "vakanüvis" denir. Silahtar Mehmet Ağa'nın "Tarih", "vakanüvis" göreviyle sarayda uzun süre çalışan Naima'nın "Naima Tarihi", Peçevi'nin "Peçevi Tarihi" adlı yapıtları bu türlerin başarılı örnekleri arasında yer alır.
Divan Edebiyatı'nda tarih türünde epey eser verilmiştir. Bunların önemlileri şunlardır:
Aşıkpaşazade Tarihi(15. yüzyıl.)
Tacü't-Tevarih: Hoca Sadettin Efendi (16. yüzyıl)
Peçevi Tarihi: Peçevi İbrahim Efendi (17. yüzyıl)
Naima Tarihi: (18. yüzyıl)
Cevdet Paşa Tarihi: (19. yüzyıl)

Tezkire
Ünlü kişilerin yaşamöykülerinin toplandığı yapıtlardır. Biyografinin Divan edebiyatındaki karşılığıdır, ilk tezkire örneği, Ali Şir Nevai'nin, şairlerin yaşamlarını anlattığı "Mecalisü'n Nefais" adlı yapıtıdır. Latifi'nin şairlerin yaşamını anlattığı "Tezkiretü'ş Şuara" adlı yapıtı süslü nesir örneğidir. Sinan Paşa'nın "Tezkiretü'l Evliya" adlı yapıtı da evliyaların yaşamlarının yer aldığı bir tezkiredir. Anadolu'daki en önemli örnek Sehi Bey'in Heşt Behişt Tezkiresi'dir. (Sekiz Cennet)

Seyahatname
Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları yapıtlardır. Amaç, gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır. Evliya Çelebi'nin "Seyahatname" adlı yapıtı bu türün en önemli örneklerinden biridir. Şeydi Ali Reis'in "Miratü'l Memalik"i hem bir seyahatname hem de bir anıdır.


Sefaretname
Osmanlı elçilerinin, bulundukları ülkelere ait bilgileri ve izlenimlerini içeren ve gezi yazısına benzeyen yapıtlardır. Yirmisekiz Çelebi Mehmet'in "Paris Sefaretnamesi" adlı yapıtı bu türün başarılı bir örneğidir.

Siyasetname
Devlet adamlarına yöneticilikle ilgili bilgiler veren yapıtlardır. Edebiyatımızda bu türün ilk örneği Yusuf Has Hacib'in mesnevi tarzındaki "Kutadgu Bilig" adlı yapıtıdır. Ayrıca Nizamülmülk'ün "Siyasetname", Lütfi Paşa'nın "Asafname" adlı yapıtları bu türün başarılı örneklerindendir.

Münşeat (Mektup)
Mektuplardan veya çeşitli konulardaki süslü nesir örneği olan düzyazılardan oluşan yapıtlardır. Nabi'nin özel-resmi mektuplarından ve değişik yazılarından oluşan "Münşeat" adlı yapıtı bu türün başarılı örneklerindendir. Divan Edebiyatı'nda pek yaygın değildir. En bilinen örnek Fuzuli'nin Şikayetname'sidir.

Siyer
Hz. Muhammed'in; hayatını anlatan yapıtlardır. Bu yapıtlarda Hz. Muhammed'in; dünyaya gelişi, peygamberliği, Miraç olayı, Hicret olayı, savaşları, mucizeleri ve vefatı derin bir heyecanla dile getirilir. Edebiyatımızda bu türün ilk örneği, Erzurumlu Darir'in "Siretü'n Nebi" adlı yapıtıdır.(14. yüzyıl) Düzyazı-şiir karışımı bir eserdir.

Surname
Şehzadelerin sünnet düğünleri ve "kadın sultan"ların düğün törenleriyle ilgili eserlerdir. Manzum (genellikle kaside biçiminde) olanları da vardır.

Şehrengiz
Bir şehrin (bazen insanlarının ve özellikle kadınlarının özellikleri de katılarak) güzelliklerinin anlatıldığı eserlerdir. Manzum da olabilir.

Gazavatname
Gaza (din uğruna savaşların anlatıldığı manzum veya düzyazılı eserlerdir. Yükselme Devri'nde çok yazılmış, sonraları azalmıştır.

Habname
Görülen bir rüya anlatılıyormuş gibi, bir olay ya da kişi hakkında görüşlerin söylenmesi biçiminde yazılır. Manzum da olabilir. Veysi'nin (17. yüzyıl) Habname'si bu türün en önemli örneğidir. Habnameler eleştiri ve yergi içerir.



DİVANI LÜGAT-İ TÜRK

Türkçesi ile: Türk Diyalektleri Sözlüğü), Kaşgarlı Mahmud tarafından Bağdat’ta 1072 – 1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça bir sözlüktür. Türkçenin bilinen en eski sözlüğü olup, batı Asya yazı Türkçesi hakkında var olan en kapsamlı ve önemli dil anıtıdır.
Genel Özellikleri:
11. yüzyılda yazılmıştır.
Türkçenin ilk sözlüğü, antolojisi, ansiklopedisi ve dil bilgisi kitabidir.
Araplara Türkçe öğretmek, Türkçenin yaygınlığını göstermek için yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.
Yazarı, birçok Türk boyunu gezerek derlemeler yapmıştır.
Sözcükleri örnekleyen atasözleri ve şiirler kullanmıştır. (Bu özelliği, onun, kendinden sonraki Türk edebiyatı için çok önemli bir kaynak olmasını sağlamıştır.)
Aruz ölçüsüyle yazılmıştır.





DİVANÇE

Divançe, küçük divan anlamındadır.
Düzen ve konuları divanlarla aynıdır.
Yine kaside, tarih, musammat, gazel ve kıta sırasını izler.
Divançede bu bölümlerden en az biri eksik olur.
Divançe, belli türleri seven şairlerin bilinçli bir seçimi olabildiği gibi, bir şairin divan dolduracak kadar şiir yazamadan ölmesi nedeniyle de oluşabilir. Figânî ve Fâzlı’nin divançeleri bu türdendir.




DİVAN EDEBİYATINDA NESİR

Divan Edebiyatı'nda, şiir ağırlıklı olmakla birlikte, nesre (düzyazıyla) de yer verilir. Bu edebiyatta düzyazıya "inşa", yazara "münşi" denirdi. "Münşeat" terimi de "düzyazılar" ("İnşa"nın çoğulu) anlamında kullanılırdı.
Nesir sözcüğü, "yaymak, saçmak, dağıtmak" demektir. Bugün 'düzyazı' terimiyle karşılanmaya çalışılmaktadır, nesir yazarlarına eskiden "nâsir" denirdi.
Divan nesrinin temel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

Divan edebiyatında nesir, şiirin gölgesinde kalmış; ikinci plandadır.
Düzyazıya inşa, düzyazıyla uğraşanlara da münşi denilmiştir. Düzyazı şeklindeki eserlere de münşeat adı verilmiştir.
Sanatlı söyleyişe sahip olan düzyazılarda tıpkı şiirde olduğu gibi, düşünceyi dile getirmekten çok onu güzel bir şekilde ifade etmek önemlidir.
Bazı düzyazılarda ise sanat kaygısından çok düşüce ve bilgi ön plana çıkmıştır.
Genellikle uzun cümleler kullanılmıştır.
Süslü nesirde seci denilen iç uyak kullanılmıştır.
Bu nesirde Türkçe cümle yapısına dokunulmamıştır. Cümlede özne-tümleç-yüklem dizisi korunmuştur. Yalnız cümlenin yapısı Farsça ve Arapça tamlamalar, yabancı fiil çekimleri, ön ve son ekleri katılmıştır.
Noktalama işaretleri kullanılmamıştır.
Divan nesrinde en çok tezkire, tarih, seyahatname, mektup gibi türlerde örnekler verilmiştir.
Divan nesri üç bölümde incelenebilir:

Divan Nesri'nin Genel Özellikleri
a) Dil, konu ve tür yönünden Arap ve İran edebiyatlarının etkisindedir.
b) Konu ve düşünceden çok, söyleyiş güzelliğine önem verilir.
c) Dili yabancı sözcük ve tamlamalarla yüklüdür. Söz sanatlarına ve mecazlara önem verilir. Cümleler uzundur. Paragraf düzeni yoktur.
d) Cümlelere yerleştirilen secilerle (uyaklı sözlerle) şiirdekine benzer bir ahenk yaratılmaya çalışılır.
e) Noktalama işareti kullanılmaz.
f) Düzyazıda dini-ahlaki konular ağırlıklı olarak işlenir. Tarihi olaylar, gezi izlenimleri, toplumsal sorunlar, bireysel duygular gibi konuların da işlendiği olur.
Divan Nesri'nin Bölümleri:
Divan edebiyatı daha çok, şiir alanında geliştiğinden, düzyazı alanında şiir kadar yapıt ortaya konmamıştır. Bu alandaki yapıtlarda sanattan çok, öğreticilik esastır. Bundan dolayı; düzyazı, dili ve üslubu açısından üç ayrı bölüme ayrılır:
1) Sade Nesir
Halkı bilgilendirmek için, yalın, sanatsız bir dille yazılan yapıtlardan oluşur. Genel olarak tefsir ve hadis kitapları, din ve tasavvuf konularında yazılanlarla tarih, menakıpname ve destan niteliği taşıyan yapıtlar bu türdendir. Mercimek Ahmet'in Farsçadan çevirdiği "Kabusname" adlı yapıtı sade nesrin başarılı bir örneğidir.
Sade nesir örnekleri olarak aşağıdaki eserlerden söz edilebilir:
Seydi Ali Reis'in Mir'atü'l-Memalik adlı gezi yazısı ve Kitabü'l Muhit adlı coğrafya kitabı (16. yüzyıl)
Sehi Bey'in Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi (16. yüzyıl)
Aşıkpaşazade'nin Tevarih-i Al-i Osman (Osmanlı Tarihi adlı eseri (15. yüzyıl)
Mercimek Ahmed'in Kabusname tercümesi (15. yüzyıl)
Kul Mes'ut'un Kelile ve Dimme tercümesi (14. yüzyıl)
Evliya Çelebi Seyahatnamesi (17.yüzyıl)
2) Orta Nesir:
Günlük konuşma dilinden ayrılmış, zaman zaman süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber; anlatılmak isteneni, anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir. Öğretici bir amacı olan, bilim ve kültür konularında yazılmış yapıtların çoğu orta nesir niteliğini taşır.
3) Süslü (Sanatlı) Nesir:
Hüner ve marifet göstermek amacıyla yazılmış, Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklü, "seci"lerin kullanıldığı, söz ve anlam sanatlarıyla dolu, bağlaçlarla uzayıp giden cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir. Divan edebiyatında süslü nesir türünün karşılığı olarak "inşa" sözü kullanılır. Süslü nesrin ilk örneğini "Tazarruname" adlı yapıtıyla Sinan Paşa kaleme almıştır.
Fuzuli'nin (16. yüzyıl) Şikayetname'si Türkçe yazdığı diğer bazı mektupları Veysi ve Nergisi adlı yazarların (17.yüzyıl) eserleri sanatlı nesir örneğidir.





ÖNEMLİ DİVAN NESRİ SANATÇILARI

SİNAN PAŞA (15. yüzyıl)
İstanbul'un ilk kadısı Hızır Bey'in oğludur. Müderrislik (medrese hocalığı) ve çeşitli devlet görevleri yapmıştır. Matematik ve felsefe ile de uğraşmış, tasavvufa gönül vermiştir. Şiirleri de vardır. Ama o süslü nesrin ilk temsilcisi sayılır. En önemli eseri tasavvufi düşüncelerin işlendiği Tazarrunamedir. Maarifname ve Tezkiretü'l-Evliya diğer önemli eserleridir.


ÂŞIKPAŞAZÂDE (15. yüzyıl)
Şair Ahmet Paşa'nın torunudur. Tarih yazarı olarak ün yapmıştır. Sade bir dili vardır. En önemli eseri Tevarih-i Al-i Osman (Osmanlı Tarihi) dir.


SEHİ BEY (16. yüzyıl)
Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi ile tanınmıştır. Bu eserinde 200 kadar şair hakkında, sade bir dille, bilgi verir.


SEYDİ ALİ REİS (16. yüzyıl)
Şair ve yazardır; ama asıl ününü denizcilikte yapmıştır. Osmanlı donanma komutanlarındandır. Çıktığı Hindistan seferinde donanmasını Hint Okyanusu'ndaki fırtınada kaybedip karadan ülkeye dönmüştür. Sade bir dili vardır. Hatta halk ozanları tarzında şiirler yazmış, bazı eserlerinde Nevai Türkçesini (Çağatay Türkçesi) kullanmıştır. En önemli eseri Mir'atü'l-Memalik adını taşır. Hint seferi sırasında yaşadıklarını anlatır. Bir diğer eseri, o zamana göre önemli denizcilik bilgilerini içeren Kitabü'l-Muhit'tir.


PİRİ REİS (16. yüzyıl)
Ünlü Türk denizcisidir. Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabı ve buna eklediği haritalarla tanınır.


FERİDUN BEY (16.yüzyıl)
Feridun Bey Münşeatı adıyla tanınan bir eserin sahibidir. Eser Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan III. Murat zamanına kadar bazı önemli olaylarla, padişahlarla ilgili bilgi ve belgeleri içeren bir derlemedir. Şiirler de yazan Feridun Bey'in bir divanı ile birkaç düzyazı eseri vardır.


KÂTİP ÇELEBİ (17. yüzyıl)
Asıl adı Mustafa'dır. Hacı Halife diye de anılır. Çeşitli devlet görevlerinde bulunmuş, seferlere katılmıştır. Tarih, coğrafya, biyografi, bibliyografi, otobiyografi; ahlak, tasavvuf, eğitim, düşünce, toplum yapısı, tıp, etnoloji gibi, tür ve konularla ilgili geniş bilgisi olan bir kişidir. Süslü nesir akımına kapılmamış, topluma yararlı olmak için sade dili tercih etmiştir. Önemli eserleri şunlardır:
Keşfü'z-Zunun: 15.000 eser ve 10.000 yazarın tanıtıldığı bir bibliyografidir. Arapçadır.
Cihannüma: Batılı anlayışla hazırlanmış bir coğrafya eseridir. Dünyanın yuvarlak olduğunu da anlatır.
Fezleke: 16. ve 17. yüzyıl olaylarını işleyen bir tarih kitabıdır.
Tufetü'l-Kibar-i Esfarü'l-Bihar: (Büyüklerin deniz seferlerinden yadigar) Deniz seferlerinden ve büyük Türk denizcilerinden söz eder.
Mizanü'l-Hakk: Dini, ahlaki, toplumsal konuları işleyen didaktik bir eserdir. Pozitif bilimlerin gerekliliği, batıl inançların açtığı yaralar, inanç özgürlüğü, hoşgörü gibi konuları işler.
Düsturü'l-Amel: Devlet işlerinde gördüğü aksaklıkları ve çarelerini anlatan bir kitaptır.


EVLİYA ÇELEBİ (17. yüzyıl)
Seyahatname yazarıdır. Sade ve doğal, hatta yer yer özensiz ve serbest bir dili vardır. Özel olarak ve resmi görevlerle Osmanlı ülkelerinin pek çok yerini ve İran'dan Avusturya'ya kadar bazı dış ülkeleri dolaşmış, gördüklerini, yaşadıklarını anlatmış. On ciltlik Evliya Çelebi Seyahatnamesi; tarih, coğrafya, sosyoloji, folklor, hukuk, etnoloji gibi alanlar için de kaynaktır.


NÂİMA (1655-1716)
Asıl adı Mustafa Naima'dır. "Naima Tarihi" adıyla anılan (Asıl adı: Ravzatü'l-Hüseyin fi Hülasa-i Ahbar-ı Hafikayn.) eseri, daha önce yazılmış eserlerden de yararlanılarak hazırlanmış, 1591-1659 yılları arasını kapsayan bir Osmanlı Tarihi'dir. Çağına göre sade sayılabilecek üslubu ve hazırlanış biçimiyle önem taşır.


YİRMİSEKİZ ÇELEBİ MEHMET (18. Yüzyıl)
Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya gönderdiği sürekli elçilerden ikincisidir. Padişah III. Ahmet'e sunduğu Sefaretname'si ile tanınır. Fransa'da gördüğü yenilikleri anlatmıştır.




DİVAN-I LÜGATİ'T-TÜRK

11. yüzyılda yazılmıştır.
Türkçenin ilk sözlüğü, antolojisi, ansiklopedisi ve dil bilgisi kitabıdır.
Araplara Türkçe öğretmek Türkçenin yaygınlığını göstermek için yazılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud tarafından yazılmıştır.
Yazarı birçok Türk boyunu gezerek derlemeler yapmıştır.
Sözcükleri güzel örnekleyen atasözleri ve şiirler kullanmıştır. (Bu özelliği onun kendinden sonraki Türk yazını için çok önemli bir kaynak olmasını sağlamıştır.)
Divanu lügati't-Türk 7500'den daha fazla Türkçe sözcük içerir.
Dönemin özelliklerini yansıtan kelimeleri barındırır.
Karahanlı Türkçesi ile yazılmıştır.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
DİVAN-I KEBİR

Muhammed Celâleddin-i Rûmî'nin söylediği ilahi aşk şiirlerinden oluşan, 44 bin 8 yüz 34 beyitlik (rubai beyitleri ile birlikte yaklaşık 50 bin beyit) nazım bir eserdir. Mevlânâ'nın "Âşıklar Divanım" biçiminde adlandırdığı eser aynı zamanda "Şems Divanı" ya da "Divan-ı Şems-i Tebrizî" olarak anılmaktadır
Eser, Horasan ilinin halk Farsçası ile yazılmıştır. Yek avaz gazellerden oluşmaktadır.
Mevlânâ bu gazellerinde, "Şems (güneş) başta olmak üzere, bağ-bahçe, gül-bülbül, âşık-mâşûk, deniz-damla, mey-sâkî gibi sembollerle ilâhî aşkı hep ön plânda tutmakta; Mesnevî'sinde olduğu gibi Allah'a kavuşmadan gönlünün huzur bulamayacağını,



DOĞU ANADOLU PLATOLARI

Genellikle volkanik yapılıdırlar. En yüksek plato Erzurum-Kars platosudur. 2000m ye yakın yükseltiye sahiptir. Türkiye” nin en önemli otlak sahasıdır. Diğer volkanik plato Murat platosudur.




DÜNYADA KONUŞULAN DİLLER VE TÜRKÇENİN SIRASI


Çinceyi dünyada en fazla insan tarafından konuşulan dil olma özelliği ile lider durumda. Toplam 1.300.000.000 insan Çince konuşuyor.

Dünya dili olarak bildiğimiz İngilizce ise en çok konuşulan dillerin arasında 2. sırayı alıyor. İngilizce en çok konuşulan dil olmasa da en yaygın dil olma özelliğinde ise lider.
İngilizceyi 427.000.000 kişi konuşuyor.

İspanyolca dünya dilleri arasında en fazla konuşulan 3. dil. İspanyolcayı 266.000.000 kişi konuşuyor.

Resmi dili İngilizce olan Hintlilerin kendi öz dili olan Hintçe ise en çok konuşulan diller sıralamasında 4. sırada yer alıyor. Hintçe'yi 260.000.000 kişi konuşuyor

Ural – Altay dil grubunun Altay dilleri ailesinde yer alan, dünyadaki en zengin dillerden biri olan Türkçe en çok konuşulan 5. dil durumunda. Türkçeyi Doğu Türkistan'dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne kadar çoğunluğu Orta Asya'da olmak üzere 220.000.000 kişi konuşuyor.

6. sırada Arapça yer alıyor. Arapçayı 181.000.000 kişi konuşuyor.




DÜŞÜK KAN ŞEKERİ (HİPOGLİSEMİ) BELİRTİLERİ

Kan şeker seviyesinin düşmesi durumunda aşağıdaki belirtileri ve semptomlar ortaya çıkabilir:
- sinirlilik
- yorgunluk
- terleme
- açlık
- bulantı
- huzursuzluk
- kalp çarpıntısı
- konuşmada zorlanma
Bazı insanlarda hipoglisemi kronik olarak sürdüğü için hiç bir belirti vermeden doğrudan şeker komasına girilebilmektedir Bu durumda kronik şeker hastalarının uyanık olmaları ve sürekli kan şekeri ölçümü yaptırmaları gerekmektedir. Günümüzde şeker hastalığı tedavi ve kontrol edilebilen bir rahatsızlıktır. O nedenle belirtileri gördüğünüzde doktora muayene olmalı ve gerekli teşhis yöntemlerini uygulatmalısınız.
Şeker koması öldürür mü?
Şeker koması ciddi bir sağlık problemidir ve zamanında müdahale edilmezse ölüme neden olabilir.




EĞİTİMDE ÖDÜL VE CEZA

1.Olumlu davranışların arttırılmasında ve olumsuz davranışların azaltılmasında ödül ve cezanın önemli bir yeri vardır.Hangi davranışın neden ve nasıl ödüllendirileceği ya da cezalandırılacağını, öğrencilerle birlikte kararlaştırmak, eğitsel açıdan daha etkili olur.
2.Ödül ve ceza uygulamaları kararlı ve tutarlı bir biçimde yapılmalıdır. Aynı davranış bir kez ödüllendirilir, bir başka seferde ödüllendirilmezse, ya da bir kez cezalandırılır öbür kez cezalandırılmazsa, eğitsel etkisi azalmış olur.
3.Ödül ve ceza, davranış ortaya çıktığı anda verilmeli ve mutlaka sonuçları izlenmelidir.
4.Ödül veya ceza verirken duygusal davranmamalıdır. Özellikle ceza, asla öfke ve hıncın sonucu olmamalıdır.
5.Ödül ve ceza verilmeden önce, davranışın sebepleri araştırılıp anlaşılmalıdır. Özellikle ceza vermeden önce, istenmeyen davranışta çocuğun kişisel olarak ne ölçüde kusurlu olduğundan emin olunmalıdır.
6.Ödül ve ceza kişiliğin tamamına değil, sadece istenmeyen davranışa yönelik olmalıdır.
7.Ödül ve ceza yapıcı ve çocuğu geliştirici nitelikte olmalıdır.
8.Anne-baba ve öğretmenler ödül ve ceza kullanımında, yansız ve adil davranmalıdırlar.
9.Ödül ve ceza ailenin veya sınıfın duygusal atmosferini olumsuz yönde etkileyen yoğunluk ve sıklıkla verilmemelidir. Çocuklar özellikle cezalandırılma endişesinden korunmalıdırlar.
10.Hiç bir zaman ödevler veya dersler ceza konusu olarak kullanılmamalıdır.
11.Ödül ve ceza mantıklı ve anlaşılabilir ölçütlere göre verilmelidir.
Örneğin, ağır bir suçun, hafif bir ceza ile karşılanması, istenmeyen davranışın ortadan kaldırılması için yeterli olmayabilir. Ödül için de aynı şey söz konusudur.



EKOLOJİK AYAK İZİ

•Tükettiğimiz doğal kaynakların yeniden üretimi, oluşan atıkların geri kazanımı için ne kadar kara ve su sahasına ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyan bilimsel bir ölçüdür. Doğal kaynaklar ve eko sistem üzerinde insanların tüketimi sonucu oluşan etkiyi ölçmeye yarayan bir araçtır.
•Doğal kaynakların tüketim hızı ile dünyanın kendi kendini yenileme kapasitesini karşılaştırarak, var olan tüketimin sürdürülebilir olup olmadığını gösterir.
Bir nüfusun ayak izin içerisinde;
• Solunum için gerekli olan hava
• Temiz su
• Gıda
• Isınma - soğutma
• Hareket edebilmek için ihtiyaç duyulan enerji
• Tüketilen ağaç ürünleri
• Yaşam alanlarının (evler, sanayi siteleri, yurtlar vbgibi) kurulması için tüketilen kaynaklar
•Tüketim sonucunda oluşan atıklar (sera gazları, organik atıklar, katı atıklar vbgibi) yer almaktadır



EKONOMİK İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI -- EİT

Türkiye, İran, Pakistan gibi ülkeler tarafından kurulan ve Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla diğer Türk Devletleri'nin de dahil olduğu ekonomik örgüt. EİT'nin on üyesi ve bir gözlemci üyesi bulunuyor.
EİT'in üyeleri kültürel ve ekonomik alanda işbirliğini hedefliyor. 2015 yılına kadar serbest ticaret bölgesi olmak da hedefler arasında. Hedeflerinden bir diğer ise üyeleri arasında platform oluşturmaktır. Statü ve güç olarak büyümeye devam eden örgütün üyeleri arasında, 17 Temmuz 2003 tarihinde İslamabad'da ticaret anlaşması imzalanmıştır.
1985 yılında Türkiye, İran ve Pakistan tarafından kurulan EİT, Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği örgütünün ardılıdır.






ELEKTROMANYETİK
Elektromanyetik kuvvet elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandan geçerken üzerine etki eden kuvvettir. Bir manyetik alan, bir sarmalın sarımlarında dolaşan elektron örneğinde olduğu gibi, elektrik yüklü parçacıklar hareket ettiğinde ortaya çıkar.
Elektromanyetik kuvvet ise elektrik kuvveti ve manyetik kuvvet birbirleri ile ilişkilidir. James Clerk Maxwell , 1873'te elektrik ve manyetik kuvvet alanlarının uyduğu eksiksiz denklemleri bulmayı başardı

Elektrik kuvveti, yüklü iki parçacığın birbirini ittiği (yükleri aynı işaretli ise) ya da bibrirlerini çektiği (yükleri zıt işaretli ise) kuvvettir.

Manyetik kuvvet , elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandangeçerken üzerine etki eden kuvvettir. Bir manyetik alan , bir sarmalın sarımlarında dolaşan elektronörneğinde olduğu gibi , elektrik yüklü parçacıklar hareket ettiğinde ortaya çıkar.



ELİF NEDİR ?

Elif harfi Türk, Arap ve Fars edebiyatlarında çok önemli bir yere sahiptir. Elif sevgilinin boyunu,sevgilinin açtığı yarayı,doğruluğu ve tasavvufta da Allah’ı temsil etmesi yönüyle birçok şekilde kullanılmıştır. Arap alfabesinin ilk harfi olması ve yazılışındaki incelik ve zerafet sebebiyle diğer harflerden ayrı bir öneme sahiptir. Elif Divan Şiirinde sevgiliyi belirtirken, Fars edebiyatında doğruluğu ve Tasavvuf edebiyatında da Allah’ı temsil eder. Elif, Arap alfabesinin ilk harfi olması yanı sıra diğer harflerin de sebebi ve kaynağıdır. Birçok harf elif harfinden türemiştir. Elif tüm harflerin aslı ve esası durumundadır. Elif gerek incelik ve zerafeti gerekse taşıdığı sembolik anlamlardan dolayı Türkçe’de çeşitli mazmunlara ve nüktelere kaynaklık etmiştir. Birçok deyim elif ile ifade edilmiştir: Eliften yaya kadar… deyimi baştan sona kadar okumak, öğrenmek; Elifi görse mertek sanır… deyimi cehalet anlamında; Elifi elifine… deyimi de aynen, tıpatıp uygunluğu ifade etmek için kullanılmıştır. Eskiden çocuk yaşta tahta çıkan padişahların culüs merasimleri sırasında padişahın alnına elif çekilirdi. Bu adet daha sonra halk arasında da yaygınlaşıp akıllı, güzel çocukların alınlarına da nazardan korunmak için elif çekilmeye başlandı. Elif, sevgiliyi tasvir ederken de dikkate değer bir biçimdedir. Divan edebiyatında sevgilinin boyu, uzunluğu elife benzetilir. Sevgilinin endamı elifin düzgünlüğüyle ölçülmüştür. Diğer taraftan elif bazen de iki büklüm haline gelmiş aşığın yerine de kullanılmıştır. Aşk yolunda çeşitli ıstıraplar çeken aşığın bir zamanlar dosdoğru olan boyu, sevgilinin cevri neticesinde bükülüp “lam”a veya “dal”a dönmüştür. Aşık, çekmiş olduğu dertler neticesinde adeta beli bükülmüş bir ihtiyara döner. Aşığın bağrında oluşan yaralar da elife benzetilir. Elif harfi yazılış yönüyle başka bir elifle yan yana yazılamaz. İki elif harfinin birbiriyle birleşmesi yazım kuralları açısından mümkün değildir. Sevgili naz içindedir yani naz (ناز) kelimesinin ortasında yazılan elif harfi gibidir. Aşık ise bela altında kalmıştır yani bela (بلا) kelimesinin sonunda yazılan elif gibidir. Bu yüzden ikisinin birleşmesi mümkün olamaz. Elif, alfabenin ilk harfi olması ve diğer harflerin de aslı ve esası olması sebebiyle tasavvufta Allah’ın simgesi olmuştur




EMNİYET KEMERİ

1903 yılında Gustave Liebau icat etmiştir
1956 Volvo firması iki noktalı çapraz göğüs emniyet kemerini aksesuar olarak pazara sundu.
1958 İsveç'teki Volvo fabrikasında mühendis olan Nils Bohlin üç noktalı emniyet kemeri olarak bilinen sistemin patentini aldı.




ENGİZİSYON MAHKEMELERİ

Orta çağda ,Avrupanın bazı memleketlerinde kurulmuş olan ve 19. yüzyılın başlarına kadar süren Katolik mahkemelerine verilen ad. Mahkemeler, Katolik, mezhebine karşı gelenlere ve bu mezhebe aykırı hareket edenlere ceza vermek amacı ile 1183 yılında İtalyada kurulmuştur. Papalar, kayıtsız şartsız ağır cezalar veren bu müesseseleri, kendi kudretlerinin bir vasıtası olarak kullanmışlar ve Orta çağda dehşet saçan müesseseler haline gelmesi sonucunu doğurmuşlardır.
Ortaçağ Avrupası’nda katolik kilisesinin dini inançlara karşı gelenleri cezalandırmak amacıyla kurduğu kilise mahkemeleridir. Engizisyon mahkemeleri ile katolik kilisesi kilisesinin uygulamalarına karşı gelmeyi engellemeyi amaçlamıştır. Karşı çıkanlar en ağır cezalara çarptırılarak çeşitli işkenceler uygulanmıştır. İlk Engizisyon Mahkemesi, 9.Grogory tarafından 1203 yılında Fransa da Toulouse da kilise ve dine hakaret edenleri engellemek ve cezalandırmak amacıyla kurulmuştur.



ENVER PAŞA (İSMAİL ENVER) 1881-1922

Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında etkin olan Osmanlı asker ve siyaset adamı.
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucu ve önderleri arasında bulunmuş, 1913'te Bâb-ı Âli Baskını adı verilen askeri darbeyle cemiyetin iktidara gelmesini sağlamış, 1914'te Almanya ile askeri ittifaka önayak olarak Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesine öncülük etmiş, savaş yıllarında "Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili" sıfatıyla askeri politikayı yönetmiştir.
I. Dünya Savaşı'nın yenilgi ile sonuçlanması üzerine, Almanya ve Rusya'da Türk halklarının bir araya getirilmesi amaçlı pek çok mücadelede bulunmuş, Sovyet hükûmetinin desteğini kaybettikten sonra Orta Asya'daki Türk halklarını ayaklandırmak amacıyla gittiği Türkistan'da Bolşeviklere karşı yaptığı bir çatışma sırasında ölmüştür.




ERMENİ MESELESİ

- Ermeniler Osmanlıya isyan eden son Hıristiyan millettir.
- Uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Ermeniler devlete bağlılıklarından dolayı “sadık millet” olarak adlandırılmışlardır.
- Osmanlı tarihinde Ermeni Sorunu ilk kez 1877-78 Osmanlı –Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Berlin Ant. da uluslar arası bir sorun haline gelmiştir.
- Doğu Anadolu’da nüfuz kurmak isteyen Rus ve İngilizler tarafından isyana teşvik edildiler.
-Rusların yardımıyla kurulan Hınçak ve Taşnak komitaları Doğu Anadolu’da faaliyet yaptı.
- Osmanlı hükümeti “tehcir yasasını” çıkararak bölgedeki Ermeniler Suriye’ye zorunlu göçe tabi tutuldu (1915).- Rusya’nın 1918’de Brestlitowsk Ant. ile savaştan çekilmesi üzerine Kafkaslarda bir Ermeni devleti kuruldu.
-Wilson İlkelerinden cesaret alan Ermeniler doğuda Aras ve Gümrü civarını işgal ettiler.
- Kazım Karabekir 30 Ekim 1920’de Kars’ı geri aldı. Ermeniler barışistemek zorunda kaldılar.



EROZYONU ÖNLEME

Barajların ve göllerin su toplama alanları ağaçlandırılmalıdır.
Meraların ve otlakların aşırı otlatılması önlenmelidir.
Mera hayvancılığı yerine ahır hayvancılığı geliştirilmelidir.
Araziler eğim doğrultusunda değil, eğime dik olarak sürülmelidir.
Rüzgarların etkili olduğu alanlara rüzgarın hızını kesecek engeller yapılmalıdır.
Eğimli araziler aşırı işlenmemelidir.
Ürünler hasat edildikten sonra anız örtüsü yakılmamalıdır.
Akarsu yatakları ıslah edilmelidir.
Erozyonla mücadele ile ilgili olarak halk eğitilmelidir.
Eğimli alanlardaki tarım alanları, eğim yönünde sürülmeli.
Arazinin envanteri(ormanlık alan,otlaklık alan,tarım v.b) çıkarılmalı.
Doğal dengesi bozulmuş alanlar, bilimsel çalışmalar yapılarak ağaçlandırılmalı. Bu amaçla okullarımıza uygulamalı ders konmalı.
Elinde tarım arazisi bulunan halkımız eğitimden geçirilerek,hem kendi hem de ülke çıkarlarına yönelik tarımsal faaliyetler yapması sağlanmalı.





ERZURUM KONGRESİ (23 TEMMUZ-7 AĞUSTOS 1919)

Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile
Trabzon Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti ortak bir kongre düzenlemek için çalışmalar yapıyorlardı.. Erzurum, Sivas, Bitlis, Van ve Trabzon’u temsil etmek üzere 56 delegenin katıldığı Erzurum kongresi 23 Temmuz 1919’da Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanarak aşağıda yazılı tarihi kararı almıştır.

Erzurum Kongresi Kararları:

-Ulusal sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.
-Yabancıların baskısı altındaki Osmanlı Hükümeti’nin dağılması karşısında ulus tümden direniş ve savunmaya geçecektir.
-Vatanı kurtarma yolunda İstanbul Hükümet’i başarısız kalırsa geçici bir hükümet kurulacaktır.
-Ulusal kuvvetleri ve ulusal iradeyi egemen kılmak esastır
-Hıristiyanlara egemenlik ve ayrıcalık tanınamaz.
-Manda ve himaye kabul edilemez.
-Mebusan Meclisi açılmalı, hükümetin çalışmalarını denetlemelidir.
Kongrenin Önemi:
-Yeni bir devlet kurma düşüncesi belirginleşmiştir.
-Misak-ı Milli sınırları ilk kez belirlenmiştir.
-Mustafa Kemal’in başkanlığında Doğu illerini temsilen, Heyet-i Temsiliye (Temsil Heyeti) adıyla bir yürütme organı seçilmiştir.
-Erzurum Kongresi’nin toplanma amacı bölgesel, alınan kararlar yönünden ise ulusaldır.




EYLÜL ( İlk Psikolojik Roman)

Eylül, Mehmet Rauf'un ilk psikolojik roman olarak Türk tarihine geçen romanı.
Olaylardan çok kahramanların ruh halinden bahseden kitap, 1900 yılında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanmaya başlamış, 1901 yılında ise kitap halinde basılmıştır.
Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergilemiştir.

İstanbul’un perspektifine, o dönemin kıyafetlerine, yalılarda hüküm süren aile hayatının tüm ayrıntılarına ve en önemlisi de samimi ve sıcak duygulara tanık oluyorsunuz.

Suat: Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey’e aşık olur.
Necip: Akrabaları olan Süreyya ve Suat’ın yanına gelip, Suat’a aşık olan bir adamdır.
Süreyya: Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir.
Hacer: Suat’ın kardeşi ve Necip’e ilgi duyan bir kadındır.


FECR-İ ATİ EDEBİYATI (1909-1912)

Geleceğin Şafağı anlamına gelen akım Batılılaşmada öncü olmayı amaçlar.
Servet-i Fünun’un dağılması bu akımı izleyen genç şairleri bir hayli üzdü.Bu genç şairler bir süre bu akımı yeniden oluşturmaya çalıştılarsa da başarılı olamadılar.
1909’da yaptıkları ortak bir basın açıklamasıyla kendilerini Fecr-i Ati topluluğu olarak topluma tanıttılar.Amaçları Servet-i Fünun’un yapamadıklarını yapmaktı.
Sanat şahsi ve muhteremdir.
Fransız edebiyatını örnek alırlar.
Çoğunlukla Gerçekten uzak tabiat betimlemeleri yaptılar.
Duygulu ve romantik bir aşkı dile getirdiler
Sembolistlerden etkilendiler.
Servet-i Fünun’dan dil ve üslup yönüyle farklı olamadılar.Ağır ve sanatlı bir dilleri vardır.Çok bir yenilik yapamadılar.
Birlik ve bütünlük sağlayamadıklarından dağıldılar.
Sanatçılar dağıldıktan sonra bir kısmı Milli edebiyata geçti bir kısmı da bağımsız kaldı.
Temsilcileri:
Refik Halit Karay, Ali Canip Yöntem, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Haşim, Fuat Köprülü..


FETRET DEVRİ (1402 – 1413)

Kargaşa ve karışıklık anlamlarına gelmektedir. Fetret Devri padişahı Yıldırım Beyazıt’tır. 1402 yılında yapılan Ankara savaşında padişahın esir düşmesi üzerine 11 yıl boyunda devletin hükümdarsız kaldığı döneme Fetret Devri denilmektedir. Fetret Devrini sonlandıran padişah ise Çelebi Mehmet’tir. Mehmet Çelebi tahta çıktığı zaman Fetret Devri son bulmuştur.
Mehmet Çelebi babası Yıldırım esir düştükten sonra birçok yeri ele geçirdi ve burada kendi hükümdarlığını ilan etti. Amacı ülkenin tüm topraklarını kaybetmemek ve buralara sahip çıkmaktı.



FIKRA HAKKINDA BİLGİ VERİNİZ...

Bir yazarın herhangi bir konu hakkındaki kişisel görüş, anlayış ve düşüncelerini kanıtlama gereği duymadan hoş bir üslupla yazdığı, kısa fikir yazılarına “fıkra” denir.
Fıkranın özellikleri şunlardır:
Köşe yazısı olan fıkralarda yazar, gündelik olayları özel bir görüşle, güzel bir üslupla, hiç kanıtlama gereği duymadan her gün kaleme alır.
Düşünceleri hiçbir kalıba bağlı kalmadan serbestçe ortaya koyar.
Ele aldığı konu üzerinde bir kamuoyu oluşturmayı amaçlar.
Gazetelerin bazı sayfalarında, belli köşelerde, genel bir başlıkla, çoğunlukla da her gün yazılan fıkralarda konu kısaca incelenir, ancak mutlaka bir sonuca varılır.
Daha çok iğneleyici, alaycı bir dille, bazen eleştiri bazen de sohbet tarzında yazılır.
Fıkralarda okuyucuyla sohbet ediliyormuş havası hâkimdir. Anlatım senli benlidir.
Cümleler kısa ve anlaşılır niteliktedir.
Konular günceldir ve anlatılanların kalıcılık niteliği yoktur.
Olaylar kişisel bir bakış açısıyla işlenir.
Kısa, etkili ve dokunaklı bir sonuca varılır. Amaç, okuyucuyu etkilemektir.
Düşünceler tekrarlanmaz. Bu yüzden fıkralar öz ve yoğun bir anlatıma sahiptir.
Amaç, okuyucuya bazı günlük sorunları tanıtmak, bu sorunlar hakkında düşünceleri, derinliğe inmeden kanıtlamaya kalkmadan söylemektir.



FIRAT İLE DİCLENİN KESİŞTİĞİ YER

Mezopotamya Fırat ve Dicle arasındaki verimli topraklar
Mezopotamya, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden Basra Körfezinekadar uzanan Fırat Nehrive Dicle Nehri
arasında kalan bölgenin ilk çağdaki adıdır. Bu bölge;
Göç yollarının üzerinde olması
Topraklarının verimli olması
İkliminin elverişli olması
Irmaklarından sulamada yararlanılması

gibi nedenlerle tarihsel dönemlerin başından itibaren bir çok uygarlıklara sahne olmuştur.

Özellikleri:
* Düzlük bir bölge olmasından dolayı kolaylıkla istilalara uğramıştır.
Bölge taş bakımından fakir olduğundan günümüze az sayıda eser vermiştir.Ama yazı geliştiği için edebi eserlerde gelişmişti.Bunların başında destanlar vardı.En tanınmış eserleri “Gılgamış Destanı, Tufan Hikayesi ve Yaradılış Manzumesi”dir.
zigguratdenilen çok katlı tapınaklar yapmışlardır.




FRANSIZ İHTİLALİ
Nedenleri

-1756-1763'teki Yedi Yıl Savaşları'nda İngilizler ile savaşan Fransızlar'ın İngiltere'deki meşrutiyet yönteminden etkilenmesi.
-Amerika Bağımsızlık Savaşı'nı destekleyen Fransızlar'ın, İnsan Hakları Bildirisi'nden etkilenmesi.
-Fransa'da mutlaki krallığın uyguladığı baskı rejimi nedeniyle özgürlük ve eşitlik ortamının olmaması.
-Devlet yönetiminde soyluların geniş ayrıcalıklara sahip, halkın ise kralın emirlerine körü körüne itaat eden durumunda olması.
-Devlet çıkarlarına ters düşen fikirlere sahip kişilerin ağır biçimde cezalandırılması.
-Rönesans'ın etkisiyle ortaya çıkan "Aydınlanma Çağı" nın, Fransız düşünürler tarafından benimsenmesi.
-Fransa'nın 18. yüzyılda katıldığı savaşlar ve devletin gereksiz harcamalarının ekonomiyi sarsması üzerine halkın ağır vergiler altında ezilmesi.

Fransız İhtilali'nin Sonuçları
-İhtilalin ardından yayımlanan "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" ile ulusçuluk, demokrasi, cumhuriyet, adalet, hukuk, anayasacılık, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar hızla bütün dünyaya yayıldı.
-Mutlak krallıklar, yerini anayasal yönetime dayanan meşruti yönetimlere bıraktı.
-Çok uluslu imparatorlukların dağılmasıyla ulusal devletler kurulmaya başlandı.
-18. yüzyılda Balkanlarda bulunan Osmanlı halkları arasında ulusçuluk düşüncesi hızla yayıldı ve uzun vadede Osmanlı Devleti parçalandı.
-Fransız İhtilali ile ortaya çıkan düşünceler, Osmanlı aydınları üzerinde oldukça etkili oldu.
Bu durum, Tanzimat Dönemi'nin başlamasında ve Kanun-i Esasi'nin hazırlanmasında önemli rol oynadı.




FRANSA YÖNETİM ŞEKLİ:

Üniter devlet, Yarı başkanlık sistemi, Anayasal cumhuriyet
Almanya Yönetim şekli: Federal cumhuriyet, Anayasal cumhuriyet, Temsilî demokrasi,
Lübnan Yönetim biçimi · Parlamenter Cumhuriyet



FUAT SEZGİN

Dünya'nın önde gelen bilim tarihçilerinden Prof. Dr. Fuat Sezgin, 24 Ocak 1924'te Bitlis'te doğdu. 1943-1951 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü'nde, "İslami Bilimler ve Oryantalizm" alanında öncü bir yere sahip olan Alman oryantalist Hellmut Ritter (1892 - 1971)'in yanında öğrenim gördü. Hocası'nın, bilimlerin temelinin, "İslam bilimleri"ne dayandığını söylemesiyle bu alana yöneldi 1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde doktora yaptı.


24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat Enstitüsü’nde İslami Bilimler ve Orientalistik alanında öncü bir yere sahip olan Alman orientalist Hellmut Ritter (1892 - 1971)’in yanında öğrenim gördü. Ritter'in, modern bilimin oluşumunda özellikle 9.-13.yüzyıllar arasındaki Endülüs ve Abbasi devletlerindeki bilim adamlarının da önemli katkıları olduğunu vurgulaması üzerine bu alana yöneldi. 1950'de Arap Dili ve Edebiyatı bölümünde Buhari’nin Kaynakları[1] adlı doktora tezini tamamladı. Bu teziyle o, hadis kaynağı olarak İslam kültüründe önemli bir yere sahip olan Buhari (810-870)’nin biraraya getirdiği hadislerde bilinegeldiğinin aksine sözlü kaynaklara değil İslam’ın erken dönemine, hatta 7. yüzyıla kadar geri giden yazılı kaynaklara dayandığı tezini ortaya attı. Bu tez Avrupa merkezli orientalist çevrelerde hala tartışılmaktadır. 1954 yılında İslam Araştırmaları Enstitüsü’nde doçent oldu. Burada Zeki Velidi Togan ile çalıştı.
27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147’likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. 1961 yılında Almanya’ya giden Fuat Sezgin Frankfurt Üniversitesi'nde önce misafir doçent olarak dersler verdi. 1965 yılında Frankfurt Üniversitesi’nde profesör oldu. Oradaki bilimsel çalışmalarının ağırlık noktası Arap-İslam kültür çevresinde tabii bilimler tarihi alanı olmuştur ve bu alanda 1965 yılında habilitasyon çalışmasını yapmıştır. Henüz İstanbul’da iken başladığı 7./14. yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihi çalışmasına (Geschichte des arabischen Schrifttums) Almanya’da da devam ederek, orientalistik çalışmaları için kaynak eser haline gelmiş ve hala aşılamamış 13 ciltlik eserinin ilk cildini 1967 son cildini ise 2000 yılında yayınladı. Geschichte des arabischen Schrifttums İslam’ın ilk döneminde uğraşılmış, dini ve tarihi edebiyattan coğrafya ve haritacılığa kadar bütün ana ve yan bilim dallarını konu edinmektedir. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişidir. Bu ve başka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütmektedir. Enstitüye bağlı olarak kurduğu müzede Sezgin, İslam kültür çevresinde Müslüman bilginler tarafından yapılmış aletlerin ve bilimsel araç ve gereçlerin yazılı kaynaklara dayanarak yaptırdığı numunelerini sergilemektedir. Müzede bulunan objeleri tanıtmak ve İslam kültür çevresindeki bilimsel gelişmeyi göstermek için hazırladığı Wissenschaft und Technik im Islam isimli kataloğu 2003 yılında yayınladığı. Fransızcası da yayınlanmış olan bu kataloğun Arapça, İngilizce ve Türkçesi yayınlanmak üzeredir.
Prof.Dr. Fuat Sezgin, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, 25 Mayıs 2008 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin açılmasında öncü rol oynamıştır.
Prof. Dr. Fuat Sezgin meslektaşı Dr. Ursula Sezgin'le evlidir ve birlikte Frankfurt'a yakın bir yerde ikamet etmektedirler. Onların kızı Hilal Sezgin, Almanya'da yaşayan bir gazeteci ve yazardır.
Ödülleri[değiştir | kaynağı değiştir]
Kral Faysal Ödülü (1978)
Frankfurt am Main Goethe Plaketi (1980)
Almanya 1. Derece Federal Hizmet Madalyası (1982)
Almanya Üstün Hizmet Madalyası (2001)
İran İslami Bilimler Kitap Ödülü (2004)
Hessen Kültür Ödülü [1][2] (2009)




FUZULİ

-1480'de Kerbela'da doğdu. 1556'da yine burada öldü.
-Yalnızca yaşadığı yüzyılın değil, Divan şiirinin en büyük ustalarındandır.
-Arapça, Farsça ve dönemin bütün bilimlerini öğrenmiştir.
-Türkçe şiirlerini Azeri şivesiyle yazmıştır.
-Gazelleri ve "Leyla vü Mecnun" mesnevisiyle haklı bir şöhret kazanmıştır.
-Bir naat olan "Su Kasidesi" de çok beğenilen şiirlerindendir.
-Şiirlerinde coşkulu bir lirizm vardır.
-Tasavvuftan etkilenmesine karşın, Tasavvuf şairi değildir.
-Dili diğer Divan şairlerine göre daha sadedir.
-Şiirin temeli bilim, özünün sevgi olduğuna inandı.
-Fuzuli'ye göre gerçek varlık Allah'tır.
-Hamse sahibi şairlerdendir.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
GARİPÇİLER (I.YENİCİLER)
Temsilcileri:
Orhan Veli Kanık
Melih Cevdet Anday
Oktay Rifat Horozcu


“Garip” adlı ortak bir kitap yayımladılar. Şiirle ilgili görüşlerini bu yapıtın ön sözünde açıkladılar
Eski şiire ve toplumcu şiire tepki olarak doğmuştur.

Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil kullandılar.
Vezin ve kafiyeye karşı çıkmışlardır.
Günlük konuşma dilini şiire uygulamaya çalışmışlardır.
Halk şiirinin anlatım ve deneyimlerinden faydalandılar.
O güne kadar şiirimizde kullanılmayan bir takım sözcükleri kullandılar.
Sıradan insanlar şiire konu olmuştur.
Yaşama sevinçlerini fazlasıyla şiire yansıtmışlardır.
Şiirde söz ve anlam oyunları bırakılmıştır.
Batı edebiyatında “Sürrealizm”den etkilenmişlerdir.



GAZEL

Divan edebiyatının en önemli ve en çok kullanılan nazım biçimidir.
Türk edebiyatına İran edebiyatından girmiştir.
Beyit esasına göre yazılır.
Aşk, sevgilinin güzelliği, ıstırap ve vuslat arzusu, bazen de tasavvufî konular, hayat, dünya ve âhiret hakkındaki düşünceler işlenir.
En az 5, en çok 15 beyitten meydana gelir. En çok kullanılan şekli beş ile yedi beyit arasında olanlarıdır.
Kafiyelenişi (aa-ba-ca-da-ea-...) şeklindedir.

ilk beyte "matla", son beyte ise "makta" adı verilir.
Bir gazelin en güzel beytine "beyt-ül gazel" veya şah beyit,
Şairin mahlasının bulunduğu beyte de "tac beyit" denir.
Mahlas genellikle makta denilen son beyitte söylenir.
Beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazele "yek-âhenk",
Aynı güç ve güzellikte beyitlerden oluşan gazele de "yek-âvâz" gazel adı verilir.

NOT: Bazı gazeller dize sonlarındaki kafiyelerden başka, bir de dizenin ortasında bir iç kafiye meydana getirilerek yazılır. Bu tip gazellere musammat gazel denir.






GAZETELER

Takvim-i Vakâyi: 1831 yılında Saray tarafından çı¬karılan ilk resmî Türkçe gazetedir.
Ceride-i Havadis: 1840'ta İngilizlerle ortak çıkarı¬lan yarı resmî gazetedir. Bu gazetede ilim, ahlak ve edebiyatla ilgili yazılar yayınlanmıştır. 1842'de baş¬layan tiyatro çalışmalarına yer verilmiştir.
Tercüman-ı Ahval: 1860'ta Agâh Efendi ile Şinasi'nin birlikte çıkardıkları ilk özel Türkçe gazetedir. Tanzimat edebiyatı bu gazete ile başlamıştır, ilk edebî tefrika sayılan Şinasi'nin "Şair Evlenmesi" adlı oyunu bu gazetede yayımlanmıştır.
Tasvir-i Efkâr: 1862'de Şinasi'nin tek başına çı¬kardığı gazetedir. Aynı gazeteyi 1865'ten sonra iki yıl Namık Kemal çıkarmıştır. Sayfa düzenlemesinin başarılı ilk örnekleri bu gazetede ortaya konmuş¬tur. Gazete Şinasi'nin makaleleriyle dikkatleri çek¬miş; yalın bir dille halka ulaşmıştır.
Muhbir: 1866 da Ali Suavi tarafından çıkarıl¬mıştır.Avrupa'ya kaçtıktan sonra ga¬zeteyi Londra'da çıkarmaya devam etmiştir.
Hürriyet: 1868'da Londra'da Ziya Paşa ve Namık Kemal tarafından çıkarılmıştır. Daha sonra Ziya Paşa Cenevre'de tek başına çıkarmaya devam etmiştir.
İbret: Avrupa'dan dönen Namık Kemal tarafından 1871'de çıkarılmıştır. Sanatçı, en önemli düşünce ve siyaset yazılarını bu gazetede yayımlamıştır.
Devir: 1872'de Ahmet Mithat Efendi tarafından çı¬karılmıştır.
Bedir: 1872'de Ahmet Mithat Efendi tarafından çı¬karılmıştır.
Tercüman-ı Hakikat: 1878'de Ahmet Mithat Efen¬di tarafından çıkarılmıştır. Sanatçı, birçok romanını bu gazetede yayımlamıştır.
Sabah: Tercüman-ı Şark: Şemseddin Sami tarafından çıka¬rılmıştır.




GELENEKSEL HALK TİYATROSU

Geleneksel Türk tiyatrosu seyirlik, köy oyunları ve halk tiyatrosu geleneğini içerecek bir biçimde, hem sözsüz, hem de söze dayanan dramatik nitelikli oyunlar için kullanılmaktadır. Seyirlik köy oyunları eski Ön Asya uygarlıklarının bolluk törenleri ile Anadoluya göç etmiş Türklerin atalarının kültüründe yer alan şaman törenlerinin birleşiminden oluşmuştur. Seyirlik köy oyunlarının yanında, gene şaman kültüründen izler taşıyan köy kuklasıda bugün varlığını sürdürmektedir.

Türk tiyatrosu yüzyılı aşkın süredir,kendi insanını kendi ulusal sorunlarını, kendine özgü renk ve tarzıyla seyircisine aktaracak bir biçem arayışı içerisindedir. Şarkı, dans, söz oyunları ve taklit geleneksel Türk tiyatrosunun öğeleridir. Doğaçlamaya dayanan bu tiyatronun temel öğesi güldürüdür. Oyun kişilikleri tip düzeyindedir, karakter boyutuna ulaşmaz. Bu tiyatro, kurumsal bir nitelik taşımaz. Bayram, düğün, sünnet gibi özel günlerde sergilenir


Kukla
Kukla ise Türkler'in Anadolu'ya geldiklerinde birlikte getirdikleri bir gösteri sanatıdır. İstanbul'da Osmanlı döneminde el kuklası, ipli kukla, sopalı kukla, araba kuklası, yer kuklası, ayak kuklası, iskemle kuklası gibi değişik türde kukla gösterileri 19. yüzyıla kadar geliştirilerek sürdürülmüştür. Ama kukla sanatı, ondan daha eski bir gösteri olan meddahlık ve İstanbul'a 16. yüzyılda geldiği sanılan Karagöz kadar yaygın olmamıştır.

Meddahlık
Meddahlık, bir konuyu oynayarak anlatma sanatıdır ve İslam ülkelerinde oldukça yaygın bir gelişme alanı bulmuştur. Öbür gösteri türlerinde güldürüye ağırlık verilmesine karşılık meddahlıkta acıklı, duygusal, dinsel ve kahramanlıkla ilgili konulara da rahatlıkla yer verilebiliyordu. Aynı zamanda kıssahan diye anılan meddahlar, sarayda olduğu gibi halk arasında da büyük ilgi görmüş, özellikle kahvehanelerde İstanbullular'ın eğlence gereksinimini yüzyıllar boyunca karşılamıştır.

Karagöz ve Hacivat
Türkler'in toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan bir başka geleneksel gösteri türü de, bir çeşit gölge oyunu olan Karagöz'dür. Gölge oyununun kökeni konusunda değişik görüşler ileri sürülmektedir. Cava, Endonezya ya da Çin gibi Uzakdoğu ülkesinde ortaya çıkmış ve Hindistan üzerinden Ortadoğu'ya gelmiş olması akla yakındır. Bazı kaynaklar Karagöz'ün 14. yüzyılda Orhan Gazi zamanında Bursa'da ortaya çıktığını ileri sürüyorsa da, günümüzde daha yaygın bir görüşe göre Türkler gölge oyunu tekniğini 16. yüzyılda Mısır'dan almış ve bu oyun türüne Karagöz adı altında kesin biçimini 17. yüzyılda kazandırmışlardır.

Ortaoyunu
Geleneksel Türk tiyatrosunun birçok bakımlardan Karagöz'e benzeyen, ama canlı oyuncularla oynayan bir türü de ortaoyunudur. 16. ve 17. yüzyıllardaki kol oyunu, taklit oyunu, meydan oyunu ve zuhuri gibi oyuncu kollarının gösterilerinden kaynaklanan bu gösteri türü kesin biçimini ve ortaoyunu adını 19. yüzyılda almıştır. Karagöz'de ve İtalyanlar'ın commedia dell'arte'sinde olduğu gibi ortaoyununda da yazılı bir oyun metni yoktur.
Geleneksel tiyatro türlerini modern tiyatro türlerinden ayıran özellikler:
Yazılı bir metnin bulunmayışı
Karakterlerden çok belirli tiplerin bulunması
Bir sahne ve dekor anlayışının olmayışı
Doğaçlama olarak oynanması,yani yazılı bir metne bağlı kalmadan oynanması
Usta çırak ilişkisiyle sonraki nesillere aktarılması




GÖL --GÖL ÇEŞİTLERİ


Karalar üzerindeki çukur alanlarda birikmiş ve belirli bir akıntısı olmayan durgun su kütlelerine göl denir.
GÖL, karalar üzerindeki çanaklarda biriken, Okyanuslarla bağlantısı olmayan durgun su birikintilerine denir.

1.Tektonik göller:Tuz Gölü, İznik Gölü, Burdur Gölü, Manyas Gölü,Acıgöl, Uluabat Gölü, Eber Gölü, Hazar Gölü, Sapanca Gölü, Seyfe Gölü, Akşehir gölü, Ladik Gölü

2.Karstik göller:Salda Gölü, Kestel gölü, Avlan gölü, Kızören Gölü,

3.Volkanik göller:Nemrut Gölü, Meke gölü, Gölcük gölü, Acıgöl

4.Buzul gölü:Aynalı göl, Kilimli göl, Karagöl gölü

5.Set gölleri:
Heyelan set gölü:Sera, Abant, Yedigöller, Tortum gölü, Zinav gölü
Volkanik set gölü:Erçek Gölü, Nazik Gölü, Haçlı Gölü, Balık Gölü, Çıldır Gölü
Alüvyal set gölü:Köyceğiz Gölü, Marmara Gölü, Mogan Gölü, Eymir Gölü,Bafa(Çamiçi)Gölü
Kıyı set gölü:Durusu Gölü, Küçükçekmece Gölü, Büyükçekmece Gölü, Akyayan Gölü, Acarlar longozu, Simenlik Gölü

6.Karma yapılı göller:Van Gölü, Beyşehir Gölü, Eğirdir Gölü, Kovada Gölü




GÜN OLUR ASRA BEDEL ve BEYAZ GEMİ

Gün Olur Asra Bedel, Cengiz Aytmatov'un bir romanıdır. Roman, geleneklerini korumaya çalışan insanları anlatır. Komünizm sırasında yaşanan anılar, insanların kutsal saydığı şeylerin yok sayılması, aşkın sorgulanması romanın değindiği konulardır. Komünizm materyalist düşünce yapısı ile hayata bakmış, cenneti dünyaya getirmeye çalışmıştır. Elbette bunun içinde cennet var olsun ya da olmasın insanlara yaşadıkları cehennemi değiştirmenin kendi ellerinde olduğunu anlatma çabası içinde olmuştur. Kitaba kısaca mankurtlaşma ile geleneklerini koruma arasındaki insanların hikâyesi de denebilir.




GÜZEL SANATLAR

1 - Edebiyat: Kelimelerle yapılan bir güzel sanattır. Nazım ve nesir yolundaki bütün eserler bu kola girer.
2 - Resim: Yağlı, sulu ya da kuru boyalarla bir zemin üzerine çizgiler çizme ve boyama suretiyle yapılan güzel sanattır. Resim yapan sanatçıya ressam adı verilir.
3 - Heykel: Ya tabiatta var olan ya da hayalde canlandırılan varlıkları,taş, çamur, tahta, maden gibi maddeler kullanmak suretiyle üç boyutlu olarak yapma işidir. Heykel yapanlara heykeltıraş adı verilir.
4 - Mimarlık: İnsanların estetik zevklerine hitap edecek şekilde yapılar yapmaktır. Tarihî olmak özelliğini kazanmış yapıtlar, tapmaklar, camiler, saraylar, bir medeniyetin en güzel eserlerini meydana getirirler. Sanatçılarına mimar adı verilir.
5 - Musiki (Müzik): Sesleri melodi haline getirme sanatıdır. Müzik, pek çok bölümlere ayrılır. Musiki bestecilerine musıkişinas denir.
6 - Tiyatro: Bir hikâyenin, sahnede, oyuncular tarafından canlandırılarak temsil edilmesi sanatıdır. Bugün tiyatro eserleri, sinemalarda, radyolarda, televizyonlarda yer almaktadır. Eseri oynayan sanatçılara aktör, aktris adı verilir.
7 - Dans: Musikiye uyularak yapılan ritmik hareketlerdir. Pek çok çeşitleri vardır.




HACCA HANGİ PADİŞAH GİTMİŞTİR? NİYE?

Osmanlı padişahlarının hacca gittikleri vâki değildir.
II. Osman’ın hacca niyetlenmesi üzerine Şeyhü’l-İslâm Esâd Efendi; “Padişahlara hac lâzım değildir. Oturup adl eylemek (adâletle yönetmek) evlâdır (daha iyidir); ola ki bir fitne (karışıklık) zuhur eyleye.” Diye fetva vermiştir. Ondan sonraki Şeyhü’l-İslâm Yahya Efendi ise karışıklık çıkmasından korktuğu için padişahın hacca gitmesini uygun bulmamıştır.
Günümüzdeki ulaşım imkânlarının olmadığı ve haccın üç-dört ay sürdüğü zamanlarda Osmanlı padişahlarının memleketi yalnız bırakmamaları hem düşmanı celbedecek hem de halka tedirginlik verecektir.
Bu nedenle Müslümanların emniyetlerini sağlamakla mükellef olan sultan ve sultan gibi emirler İbn-i Âbidîn’e göre mahpus (tutuklu) hükmünde olup, hür sayılmadıklarından haccın şartlarından biri noksan kalmaktadır. Yani onlar için hac farz olmamaktadır.
Zâten Osmanlı padişahları da bundan dolayı üzerlerine cihâd (Müslümanların emniyetini sağlamak) farz olduğundan ve nizâm-ı âlem için hacca gitmemişlerdir. Fakat bu farzı yerine getirmek için yerlerine vekil göndermişlerdir.

Bununla birlikte bir hac rehberinin anlattıklarından II. Abdülhamid Han’ın hac yaptığını öğrenmekteyiz. Bu zât başından geçenleri şöyle anlatıyor:
“Hac mevsimi gelmişti. Ben de rehber olduğum için gelen hacıları karşılamaya gitmiştim. Fakat biraz geç kaldığımdan rehberlik yapacağım kimse kalmamıştı. Bir müddet ümitsiz bir hâlde bekledim..

Biraz ötede üst başından pek zengin olmadığına inandığım bir Türk: “Bana rehberlik eder misin?” diye sordu. Ben de çaresizlik içinde bu şahsın bana kazandıracağı pek fazla bir şey olmadığı kanââtiyle de olsa bu teklifi kabul ettim. Ve hac müddetince bu zâta rehberlik ettim.
Nihayet hac bitmiş, ayrılma vakti gelmişti. Hac müddetince pek fazla konuşmayan, fakat her hâl ve tavrı gayet olgun bir insan olan bu zât bana: “Şu zarfı alacaksın. Ben gözden kayboluncaya kadar da açmayacaksın. Ve zarfı derhâl Mekke valisine götüreceksin.” Dedi.
Ben de hemen Mekke valisine gidip zarfı verdim. Vali hazretleri hemen zarfı açar açmaz ayağa kalkıp: “Sultan Abdülhamid Han Efendi’nin mührü..” Dedi.
Ben hayretler içinde kalmıştım. Meğer hac süresince rehberlik edip gezdirdiğim zât Osmanlı padişahı, Sultan II. Abdülhamid Hazretleriydi.. Sultan hazretleri yazdığı mektupta valinin bana büyük bir bina verilmesini ve çoluk çocuğuma maaş bağlanmasını emrediyordu..”
Görüldüğü gibi hac rehberinin bu hatıratından II. Abdülhamid’in de devlet geleneğine ve hassasiyetine uygun davranarak düşmanı celbetmemek ve halkı tedirgin etmemek için tebdil-i kıyafetle gizlice (tiren yoluyla kısa zamanda kimseye fark ettirmeden) hacca gittiği anlaşılmaktadır



HALİKARNAS BALIKÇISI

Asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı olan Halikarnas Balıkçısı 1890′da doğdu.
ortaöğrenimini Robert Koleji’nde yaptı (1904). Oxford Üniversitesi’nde dört yıl Yakın Çağlar Tarihi okudu, üniversiteyi orada bitirdi. İstanbul’a dönünce Resimli Ay, İnci vb. dergilerde yazılar yazdı, kapak resimleri ve süslemeler yaptı, karikatürler çizdi (1910 – 1925). Cumhuriyetten sonra asker kaçaklarıyla ilgili bir yazısı yüzünden üç yıl kalebentlikle Bodrum’a sürüldü. Cezasının son yarısını İstanbul’da geçirdikten sonra yeniden döndüğü Bodrum’da kaldı. 1947de İzmir’e yerleşen Halikarnas Balıkçısı, 13 Ekim 1973de bu kentte öldü. Çok sevdiği Bodrum’a gömüldü.

Deniz yaşamını, denizcileri, gemicileri müthiş bir duyarlılıkla ele alır.
Deniz insanlarının yaşadığı dramatik olaylara da yer vererek bu konuda yazılmamış birçok unsura dikkat çekmiştir.
Mavi Yolculuk fikrini ortaya atan ilk kişidir. Bu fikri arkadaşları ile uygulayan Halikarnas Balıkçısı, çıktığı bu yolculuklardan edindiği izlenimleri eserlerinde de kullanmıştır.




HANGİ ULUSLARARASI KURULUŞLARIN MERKEZLERİ FRANSA'DADIR?

Başkent
Paris Nüfus
66 milyon
(1 Ocak 2014 tahmini) Yüzölçümü
643.427 km²
(Denizaşırı illerle birlikte)
Cumhurbaşkanı
François Hollande
(15 Mayıs 2012) Başbakan
Manuel Valls
(31 Mart 2014)








Üye olduğu ve Merkezi Fransa’da bulunan kuruluşlar ve organlar:
Avrupa Konseyi, OECD, UNESCO, AİHM, AP (Belçika ile dönüşümlü), Interpol, Uluslararası Frankofoni Örgütü, BIE, UIC, OIML, BIPM, OIV, OIE, EPPO, IHO, ESA, IARC, CIEC



Almanya
Başkent
Berlin Nüfus
80.716.000 Yüzölçümü
357.138 km²
Devlet Başkanı
Joachim Gauck Başbakan(Şansölye)
Dr. Angela Merkel (CDU)

Etnik Yapı
Toplam nüfus: %80 Alman, %20 Göçmen Kökenli; Göçmen Kökenliler arasında: %18,3 Türkiye



Belçika
Belçika
Başkent
Brüksel Nüfus
11.203.992
(2014) Yüzölçümü
30.528 km2
Devlet Başkanı
Kral Philippe
(21 Temmuz 2013) Başbakan
Charles Michel
(11 Ekim 2014)

Etnik Yapı
Bölgelerin nüfus yapısı büyük ölçüde etnik dağılımı da yansıtmakta olup, Başkent Brüksel Bölgesi’ndeki Flaman oranı %20 civarındadır. Katolikler ülke nüfusunun en yaygın kesimini (%79) oluşturmakta, bunu sırasıyla Protestanlar, Anglikanlar, Museviler ve Müslümanlar izlemektedir. Başkent Brüksel Bölgesi’nde Müslüman nüfusun oranı %33 civarındadır.



HAZAR DENİZİNE DÖKÜLEN AKARSULAR


Hazar denizine dökülen akarsularımız Aras ve Kura'dır. Bu akarsular, Türkiye'nin doğu ve kuzeydoğusundaki sulan Hazar denizine taşır.
Aras, Bingöl Dağlarından doğar. Erzurum'un güneyindeki birçok kolla beslenir. Ar¬pa Çayı'nın sularını alır ve Türkiye-Ermenistan sınırını izler. Sınırımızı geçtikten son¬ra Kura ırmağı ile birleşerek Hazar denizine dökülür. Araş nehrinden, Pasinler ve Iğdır ovalarında sulamada yararlanılır. Şiddetli geçen kış mevsimlerinde Aras'ın yukarı ke¬simleri yer yer donar.
Kura, Erzurum-Kars platosunun kuzey kesiminden doğar. Güney Kafkasya’da doğuya doğru akarak, Hazar denizine dökülmeden önce Aras’la birleşir.




HAYRETTİNİN BOTANİK BAHÇESİ

Arboretum, Latince kökene dayanan kelime anlamıyla 'Ağaç Evi' demektir. Arboretumların genel kuruluş amacı, orijini ve yaşları belli, çoğunluğu ağaç ve diğer odunsu bitki taksonlarından oluşan türleri bir araya getirip sergilemektir. Ağaç müzesi olarak da adlandırabileceğimiz arboretumlarda, büyük bir emek, özen ve özveri ile oluşturulan bu koleksiyonlar, bilimsel, eğitsel ve rekreatif alanlar olarak toplumun hizmetine sunulur.

Kuruluş Amacımız
Karaca Arboretum, Türkiye'nin bu amaçla oluşturulmuş ilk özel arboretumlarından biridir. Karaca Arboretum'un öncelikli amaçları arasında dünyamızdaki ağaç ve odunsu bitki türlerine, şartlar elverdiğince barınak olmak, bunların varlığını sürdürmesi için uğraş vermek, bir gen merkezi gibi çalışarak bunların üremesine ve uygun şartlarda yayılmasına olanak sağlamaktır.
Tüm bunların yanı sıra Arboretum, ilk ve orta öğretimden üniversite düzeyine kadar tüm öğrencilere ve çevre halkına otsu ve odunsu bitkiler hakkında bilgi veren, onları yetişme alanlarında tanıtarak, çevre ve doğa sevgisi aşılayan ve en önemlisi koruma bilincinin gelişmesine katkıda bulunan bir




HECE VEZNİ İLE ARUZ VEZNİ ARASINDAKİ FARK.

HECE ÖLÇÜSÜ
Dizelerdeki hece sayılarının eşitliğine dayanan ölçüye hece ölçüsü denir.
Hece ölçüsü millî ölçümüzdür ve Türkçenin ses yapısına uygundur.
Türkçe şiir örneklerinin en eskilerinde de hece ölçüsü kullanılmıştır.
islamiyet öncesi Türk edebiyatında tamamen ve halk edebiyatında büyük oranda hece ölçüsü kullanılmıştır.
Divan edebiyatında aruz ölçüsü kullanılmış, Tanzimat’la başlayan heceye geçme denemeleri ancak Millî Edebiyat döneminde başarıya ulaşmıştır. Türk şiirinde hece ölçüsünün en çok 7 (mânilerde), 8 (se¬mai, varsağı ve ilahilerde) ve 11’li (koşmalarda) kalıpları kullanılmıştır.
Hece ölçüsünde dizelerin okurken durma yerleriyle belli bölümlere ayrılmasına durak denir.


ARUZ ÖLÇÜSÜ
Hecelerin uzunluk ve kısalıkları temeline dayanan ölçüye aruz ölçüsü denir.
Aruz, Arap edebiyatından İran’a oradan da Türk edebiyatı¬na geçmiştir.
Aruz, divan şiirinde esas ölçü olarak kullanılmıştır. Halk edebiyatında kısmen, Tanzimat ve Servet-i Fünun dönem¬lerinde büyük oranda aruz kullanılmıştır.
Türk edebiyatında aruzun kullanıldığı ilk örnek 11. yüzyılda Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Kutadgu Bilig’tir.
Modern Türk şiirinde Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Mehmet Âkif aruzu başarıyla kullanmışlardır.
Aruz vezninde kullanılan ulamalara vasi, vezin gereği kısa hecenin uzun gibi okunmasına imale, uzun hecenin kısa gibi okunmasına zihaf, uzun hecenin olduğundan daha uzun (bir buçuk hece) okunmasına med denir.
Aruz vezni bulunurken ünsüzle biten (kapalı) heceler çiz¬giyle, ünlüyle biten (açık) heceler noktayla gösterilir.



HİSARCILAR 1955

Mehmet Çınarlı ve Arif Nihat Asya önderliğindeki bu akım milli edebiyatın ilkelerine dönüşü savunmuştur




HÜKÜMETİN KURULUŞ AŞAMALARI

Parlamenter Sistemde Hükümet
Parlamenter sistemlerde hükümet, esas olarak parlamento içinden kurulur.
Parlamento dışından bakan atanması mümkün olsa da istisna sayılır.
Başbakan ise parlamento üyeleri arasından seçilir.
Bizim Anayasamız da, başbakanın Cumhurbaşkanı tarafından, milletvekilleri arasından atanmasını öngörmektedir. Bakanlar milletvekilleri arasından ya da milletvekili seçilme yeterliliğine sahip milletvekili olmayan kişiler arasından başbakanca belirlenir. Liste Cumhurbaşkanınca onaylanınca hükümet kurulmuş olur. Ancak bu yetmez. Parlamenter sistemin niteliği gereği, hükümetin TBMM'nin güvenoyunu alması gerekir.




HÜMANİZMA

Eski Yunan ve Latin kültürünü en yüksek kültür örneği olarak alan ve Ortaçağ'ın skolastik düşüncesine karşı Avrupa'da doğup gelişen felsefe, bilim ve sanat görüşü, insanlık sevgisini en yüce amaç ve olgunluk sayan bir doktrindir. İtalya'da Eskiçağ'dan kalan antik eserleri incelemek ve benzerlerini yapabilmek amacıyla akademiler kurularak Yunanca, Latince ve İbranice metinler incelendi. Hümanizma, insanın kendini tanımasına, yasalarını yapmasına ve haklarını korumasına zemin
Hazırladı.




ISLAHAT FERMANI (28 ŞUBAT 1856)

Tanzimat Fermanından farklı yönü yalnızca azınlıklar için bazı haklar öngörmesidir. Tanzimat fermanını tamamlayan bir fermandır. Sultan Abdülmecid zamanında yayımlanan fermandır.

Islahat Fermanı yabancı devletlerin hazırladığı ve Babı Ali'nin kabul etmek zorunda kaldığı bir ıslahat programıdır.

Islahat Fermanının ilan edilmesinde Kırım Savaşı sonrasında Paris Konferansında büyük devletlerin iç işlerimize karışmasını önlemek istenmesi ve Avrupalı devletlerin baskısı etkili olmuştur.

1-Azınlıkları küçük düşürücü sözcüklerin kullanılmaması
2-Yabancı uyrukluların mal ve mülk sahibi olabilmeleri (Vergilerini ödemek koşuluyla)
3-Azınlıkların da devlet memuru olabilmeleri ve her çeşit okula girebilmeleri
4-Mahkemelerin açık olması herkesin kendi dininde yemin edebilmesi
5-Askerlik için bedel sisteminin kabul edilmesi
6-İşkence, dayak ve angaryanın yasaklanması
7-Azınlıklar il meclisine üye olabilecekler.
8-Herkes şirket ve ticari nitelikli kurum kurabilecekti.



İBNİ SİNA

980 –1037 Buharada doğmuş Hamedan da ölmüştür.
Tıp adamı, yazar, filozof ve bilim adamı.
Tıp ve Felsefe alanına ağırlık verdiği değişik alanlarda 200 kitap yazmıştır.
Batılılarca, Orta Çağ Modern Biliminin kurucusu ve hekimlerin önderi olarak bilinir ve "Büyük Üstad" ismi ile tanınır.
İbn-i Sina filozof, hekim ve çok yönlü Müslüman Fars veya Türk bilim adamıdır.

Batı'da "Avicenna" diye tanınan ünlü Türk İslam filozofu
Matematik, hukuk, mantık, felsefe ve tıbbı çok küçük yaşta öğrenmiş, 10 yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş ve 16 yaşında ünlü bir hekim olmuştur.
İbni Sina, 18 yaşındayken Samani Hükümdarı Nuh bin Mansur'un hastalığını tedavi etmiştir.

ESERLERİ
İbni Sina'nın yaklaşık 276 kitabı vardır. Eserlerinden ikisi çok ünlüdür. Bunlardan "Tıp Kanunu" 600 yıl Doğu ve Batı'da ders kitabı olarak okutulmuştur. Felsefeye ait olan eseri "Kitab-ül Şifa" Avicennism diye bir akımın doğmasına neden olmuştur.


İBRET GAZETESİ

1870 çıkarıldıktan sonra ahmet Mithat Efendi tarafından kiralanır
Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi ünlü adların bulunduğu kadrosuyla çıkmaya başlar. başyazarı namık kemal dir.
Özellikle namık kemal in yazıları nedeniyle ilgi gören gazete, yine namık kemal yüzünden de kapatılır.
Sebebi de yazarın vatan yahut silistre adlı oyunudur. Oyunu beğenen ve tezahüratlarla İbret gazetesi önünde toplanan halkın heyecanı, Osmanlı Sarayı’nı ayağa kaldırınca gazete 1873 yılı Nisan ayında kapatılır. Ebüzziya Tevfik ile Ahmet Mithat Efendi Rodos Adası’na gönderilir. Gazete ancak 132 sayı yayımlanabilmiştir. Namık Kemal bu gazetede, özgürlükçü fikirleri savunmuş, basının işlevlerini ve önemini vurgulamıştır.

MÜMEYYİZ, Türk edebiyatında çocuklar için çıkarılan ilk dergidir. 1869-1870 yıllarında "Mümeyyiz" adlı siyasi gazetenin Cuma günü çıkarılan eki olarak


İÇ ANADOLU BÖLGESİNDE YER ALAN PLATOLAR

Haymana Platosu, Cihanbeyli Platosu, Obruk Platosu, Bozok Platosu, Uzunyayla Platosu


İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI‘NIN NEDENLERİ

1. I. Dünya Savaşı’nda yenilen devletlerle ekonomik, siyasi, askerî ve hukuki alanlarda ağır şartlar içeren antlaşmalar imzalandı. Bu durum Alman¬ya’da hoşnutsuzluğa ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı’na neden oldu.
2. I. Dünya Savaşı’ndan sonra sınırların çizilme¬sinde milliyetçilik anlayışına dikkat edilmedi. Bu ne¬denle etnik çatışmalar ve sınır sorunları ortaya çıktı.
3. İtalya Birinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkma¬sına rağmen amaçlarına ulaşamadı. İtilaf Devletleri tarafından ikinci sınıf bir devlet gibi davranılması İtalya’yı saldırgan bir devlet hâline getirdi. Yönetimi ele geçiren Mussolini’nin İtalya’yı büyük devlet yapmak istemesi, II. Dünya Savaşı’nın nedenlerinden biri ol¬du.
4. Uzak Doğu’da imparatorluk kurmaya çalışan Japonya, Avrupa Devletlerini Asya’dan çıkarmak istedi.

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞININ TÜRKİYE'YE ETKİLERİ

1939-1945 yılları arasını kapsayan II. Dünya Savaşı’na katılan devletler müttefik ve mihver olmak üzere iki gruptur. Mihver devletlerin başını Hitler Almanyası çekerken, İtalya ve Japonya da mihver devletler arasındadır. Müttefik tarafta ise İngiltere, Fransa, Sovyet Rusya ve son olarak ABD yer almıştır.
Türkiye 1923 Lozan Antlaşması’ndan beri izlediği “yurtta barış, dünyada barış” prensibini devam ettirerek iç ve dış politikada bu ilkeden vazgeçmek istememiştir. Fakat hem mihver hem de müttefik devletler -özellikle müttefikler- jeopolitik konumundan dolayı savaş boyunca sürekli Türkiye’yi savaşın içine çekmek için uğraş vermişlerdir. Türkiye, toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruyabilmek adına bu devletler arasında denge politikası izlemeyi tercih etti.
1941 yılında Almanya’nın Orta Doğu ve Kafkasya bölgesine yönelik harekata girişmesi, ABD’nin savaşa girmesi ve SSCB’nin Almanya ile savaş içinde olması nedeniyle müttefik devletler Türkiye’ye savaşa girmesi konusunda daha yoğun baskı yapmaya başladı.
1943 yılında ise İngiltere ve Türkiye arasında Adana Konferansı’nda yapılan görüşmelerde Türkiye’nin savaşa girmek için hazırlıklı olmadığı belirtildi. Ayrıca İngiltere Türkiye’nin askeri ihtiyacının belirlenerek müttefik devletler tarafından yardımların arttırılacağını bildirdi. buna rağmen Türkiye savaş dışında kalmayı başarmış olsa da kaçınılmaz son 1944’te gerçekleşti ve Türkiye prensipte savaşa katılmayı kabul etti. 1945’te savaş sonrası düzenin belirleneceği San Francisco Konferansı’na katılabilmek ve Birleşmiş Milletler’in asil üyeleri arasına girebilmek için Almanya’ya savaş açtı. Fakat bu savaş ilanı sadece simgesel bir hareket olarak kaldı. zira 1945 yılına gelindiğinde savaş zaten bitmişti.

-Türkiye savaşa girmemiş, ancak savaştan olumsuz yönde etkilenmiştir. Savaş boyunca büyük bir ordu silah altında tutulmuş. Ekonomi durmuş, fiyatlar hızla artmış, birçok madde bulunamaz hale gelmiş veya karaborsaya düşmüştür.

-Savaş sonrası tüm dünyada esmeye başlayan özgürlük ve demokrasi rüzgarlarına, gerekse savaş sıkıntılarının getirdiği toplumsal tepkilere seyirci kalınmadı. 1946'da çok partili hayata geçildi.

-Türkiye, izlediği taktik sayesinde savaştan en az zararla çıkmayı başardı. Türkiye gerek Müttefik gerekse Mihver Devletlerden gelen baskılara karşı koyarak tarafsızlığını korumuştur.

-Türkiye, izlediği siyasetle milli bağımsızlığından taviz vermeyeceğini ispatlamıştır.

-Türkiye, sonu belli olmayan maceralara girerek toprak büyütmek meraklısı olmadığını göstermiştir.

-Savaş sonunda Türkiye, Müttefik Devletlerin yanında resmen yer aldı. BM üyesi oldu.

-Türkiye, savaşa doğrudan katılmamasına rağmen savaşın getirdiği tüm ağır şartları yaşadı. savaşa girme ihtimaline önlem olarak ülke gelirinin önemli bir bölümü savunmaya ayrıldı.

-seferberlik nedeniyle iş gücü azaldı. bu yüzden üretim de önemli ölçüde azaldı

-ithalat yarı yarıya düştü

-ağır şartlar mevcut hükümeti ekonomik önlemler almaya itti. çıkarılan Milli Korunma Kanunu ile tüketim ve dağıtım işleri tümüyle devletin kontrolü altına alındı.

-1942’de büyük şehirlerde karne uygulamasına geçildi. Ticaret Ofisi ve İaşe Müsteşarlığı gibi kurumlar oluşturularak temel tüketim mallarının karne ile dağıtım kontrolünün yanında iç ve dış ticarette fiyatları tespit etme görevi verildi.

-nüfus artışı azaldı.


İKİNCİ YENİ HAREKETİ


1950′li yıllarda “BirinciYeniciler“in şiirine tepki olarak doğ¬muştur. Garip akımına tepki olarak doğmakla birlikte, şi¬irde biçimsel özgürlüğü sürdürdüler. Onlar gibi sür¬realizm akımından etkilendiler.
ÖZELLİKLERİ:
1. Basit söyleyişi, şiir saymadılar.
2. Hayali önemsediler, anlam ve söz sanatların¬dan yararlandılar, yoruma açık şiiri hedeflediler.
3. Şiiri akılcılıktan ve anlamdan uzaklaştırdılar.
4. Gerçeküstücülük etkisiyle soyutlamalara gittiler.
5. Duyguya ve çağrışma yaslandılar, düşünceyi düzyazıya özgü buldular.
6. Konuşma diline sırt çevirip, şiirleri halkın beğe¬nisinden kaçırdılar.
Başlıca temsilcileri:
Cemal Süreyya, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ahmet Oktay







İLK ÇOCUK DERGİSİ

Mümeyyiz, Türk edebiyatında çocuklar için çıkarılan ilk dergidir.
1869-1870 yıllarında "Mümeyyiz" adlı siyasi gazetenin cuma günü çıkarılan eki olarak yayınlanmıştır. İlk sayısı 1869, son sayısı 1870’de basılmıştır. Toplam 49 sayı çıkmıştır. Her sayısı farklı renkte basılmıştır.
Dergiyi Kırımlı Türk eğitimci Sıdkı Efendi çıkarmıştır. Amacı, çocukların ahlaklı ve terbiyeli olmaları konusunda hizmet etmektir. Hedef kitlesi ilköğrenim çağındaki çocuklardır. Zeka soruları ve cevapları, haber metinleri, fıkralar, okur mektupları, hikayeler, fabl ve masallar, nasihat ve uyarı metinleri, ansiklopedik metinler dergide yer bulmuştur. Ahlaki içerikli metinlere ağırlıklı yer verilmiştir.
Gazetenin artık çıkarılmayacağına dair herhangi bir yorum yapılmadan yayın hayatı son bulmuştur





İLK TBMM’NİN ÖZELLİKLERİ

1. İşgallere karşı oluşan direnişi tek bir çatıaltında toplamıştır.
2. Ulusal egemenliği gerçekleştirmiştir.
3. TBMM“Güçlerbirliği İlkesini” benimsemiştir. Bu sebeple Olağanüstü Meclis yadaİhtilalci Mecliste denilir.
4. Kurtuluş Savaşı’nı yönettiği için bu meclise, “ Savaş Meclisi”, yeni yasalar çıkardığı için de “ Kurucu Meclis” olarak ta adlandırılır.
5. TBMM’nin açılmasıyla “ Temsil Heyeti” nin görevi sona ermiştir.
6. Yaptığı ilk ve tek inkılap hareketi saltanatın kaldırılmasıdır.
7. İlk mecliste azınlık milletvekilleri yoktur.
8. İtilâf Devletleri’ne çekilen telgraflarla İst. Hük. ile yapılacak hiçbir antlaşmanın tanınmayacağı bel.
9. Türk adını taşıyan ilk meclistir.
10. İlk mecliste iki grup vardır. M. Kemal yanlıları ve padişah yanlıları.
11. En çok askeri alanda harcamalar yapmıştır.
12. İlk siyasî başarısı Gümrü Antlaşması’dır



İLK TÜRK KADIN YAZAR

Fatma Aliye Topuz (Fatma Aliye Hanım) Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak tanınır.
Zafer Hanım'ın 1877 yılında yayımladığı Aşk-ı Vatan adlı bir roman mevcutsa da yazarın tek romanı olduğu için Zafer9 Ekim 1862'de İstanbul'da doğdu. Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa ile Adviye Hanım'ın kızıdır. Hanım değil, beş roman yayımlayan Fatma Aliye Hanım ilk romancı ünvanını almıştı.
Eserleri: Ref'et ,Udi, Enin ,Muhadarat , Hayal ve Hakikat




İLKYARDIM

ilkyardım bir hastalık veya kaza durumunda hastanın veya yaralının Sağlık durumunun daha kötüye gitmesini engellemek ve yasam kalitesini üst seviyede tutmak için yapılan ilaçsız girişimlerdir.
ilk yardım Nedir :
Ani olarak hastalanan veya kazaya uğrayan kimseye anında, olay yerinde ve çevre imkanlarından yararlanılarak yapılan, tıbbi olmayan geçici müdahaleye İLKYARDIM denir.

ilkyardımda Amaçlar:
1- Hayat kurtarmak

2- Durumunu korumak
3- Sakatlıkları önlemek

ilk yardımda 6 Devre :
1- Tedbir (İlkyardımcının kendisinin ve kazazedenin güvenliğinin sağlanması)
2- Teşhis
3- Tedavi
4- Telekomünikasyon (haberleşme)
5- Triaj (öncelikli kazazedenin belirlenmesi)
6- Taşıma

İlkyardımca'da bulunması gereken özellikler :
1- Her zaman tedbirli olmalıdır
2- Soğukkanlılığını korumalıdır
3- Cesaret gösterilerinden ve emin olmadığı uygulamalardan kaçınmalıdır

ilk yardım'da haberleşebilecek Telefon numaraları :
110 İtfaiye
112 Ambulans
114 Zehir Danışma Merkezi (Sağlık Bakanlığı)
154 Trafik polisi
155 Polis imdat
156 Jandarma imdat






İSLAM İŞBİRLİĞİ TEŞKİLATI --- İİT

Eylül 1969 tarihinde Fas'ın başkenti Rabat'ta toplanıp, İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere kurulan 57 üyeye sahip, uluslararası hukuk tüzel kişiliğini haiz bir uluslararası teşkilattır.
Genel sekreterlik görevini İyad bin Emin Madani yapmaktadır.


Örgütün Amacı:
İslam Dünyasının hak ve çıkarlarını korumak, Üye Devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmek.
Kuruluş Tarihi:
25 Eylül 1969 Merkezi:
Cidde, Suudi Arabistan
www.oic-oci.org
Genel Sekreteri:
Iyad Madani
Üye Ülkeler: 57 üyesi bulunmaktadır.


Örgütün Tarihçesi:
İslam Konferansı Örgütü, 21 Ağustos 1969 tarihinde İsrail'in işgali altında bulunan Kudüs'teki, Al-Aksa Mescidi'nin yakılmasının İslam dünyasında uyandırdığı tepki üzerine, 22–25 Eylül 1969 tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansında alınan bir kararla kurulmuştur. Örgütün ismi 2011 Haziran ayında Astana’da düzenlenen 38. Dışişleri Bakanları Konseyi’nde İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirilmiştir.

1970 Mart ayında Cidde’de gerçekleştirilen Birinci İslam Dışişleri Bakanları Konferansında Genel Sekreterliğin oluşturulmasına ve Sekretaryanın, Kudüs’ün kurtarılmasına kadar, Cidde'de faaliyet göstermesine karar verilmiş, ayrıca bir Genel Sekreter atanmıştır.

Gözlemci ülkeler: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (Kıbrıs Türk Devleti adıyla), Bosna-Hersek, Orta Afrika Cumhuriyeti, Rusya, Tayland.

Dışişleri Bakanları Konseyi (DBK)Toplantısı: Her yıl bir üye ülkede düzenlenmektedir. 1976 yılında 7. İslam Dışişleri Bakanları Konferansı (DBK), 1991 yılında 12. DBK ve 2004 yılında 31. İDBK İstanbul’da gerçekleştirilmiş ve ülkemiz üç kez DBK Dönem Başkanlığı yapmıştır. 40. DBK toplantısı Gine’de düzenlenecektir.


İSTANBUL'UN FETHİNİN SONUÇLARI

İstanbul'un fethi hem Türk hem de dünya tarihi açısından önemli sonuçlara yol açtı.
Bu sonuçlar;
· Bizans imparatorluğu sona erdi.
· Avrupa, Türklere karşı Hristiyanlığın doğu kalesi olan İstanbul’u kaybetti. Böylece Osmanlı Devleti Avrupa'ya karşı siyası bir üstünlük kazanmış oldu.
· Osmanlı Devleti'nin Rumeli ve Anadolu toprakları arasında bütünlük sağlandı.
· Avrupalıların, Türkleri Balkanlardan çıkarma ümidi kalmadı. Türkler için Balkanlarda daha güvenle yerleşme imkanı doğdu.
· Türk ordularının doğuda ve batıda daha güvenle ilerlemesi sağlandı.
· Osmanlı Devleti'nin başkenti Edirne'den İstanbul’a taşındı.
· II.Mehmet Fatih unvanını aldı.
· Osmanlı Devleti'nin Kuruluş Devri sona ererek Yükselme Devri başladı.
· Osmanlıların İslam dünyasında saygınlığı arttı.
· Hristiyanlığın Ortodoks Mezhebi (Ortodoks Patrikliği) Osmanlı himayesine alınarak din ve vicdan özgürlüğü sağlandı.
· Karadeniz ile Akdeniz arasındaki ticaret yolunun denetimi, Türklerin eline geçti. Böylece Osmanlı ekonomisi güçlendi. Türk deniz ticareti gelişti.
· Ticaret yollarının Türklerin eline geçmesi üzerine Avrupalılar doğuya giden yeni yollar aramaya başladı. Avrupalıların doğu ülkelerine giden yeni yol arayışları Coğrafi Keşiflere neden oldu.
Büyük topların, surları yıktığı görüldü. Topun savaşlardaki önemi arttı.
Bu durum, Avrupa'da feodalite rejiminin yıkılmasını ,kralların güçlenmesini sağladı


İSTANBUL ÜZERİNE YAZILMIŞ ŞİİR VEYA ŞİİRLER.
Abdulhak Hamit Camlıcada
Yahya Kemel Beyatlı Bir Başka Tepeden
Nazım Hikmet Ran İstanbul'da
Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul
Sultan II. Mahmut Şarkı
Cahit Sıtkı Tarancı Bahar sarhoşluğu
Özdemir Asaf Boğaz Gezintisi
Ziya Osman Saba İstanbul
Orhan Veli İstanbul'u dinliyorum
Hasan Gezer İstanbul
Nuh Keniş İstanbul
Nihat İncekara Eyüp




nedim
Bu şehri Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre Acem mülkü fedâdır.




Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu.
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yâr olmaz İstanbul gibi diyâr;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…
Gecesi sümbül kokan,
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…


Birden kapandı birbiri ardınca perdeler…
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?
Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firûze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?
Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.
Bir devri lanetiyle boğan şâirin “Sis”i.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.
Hülyâma bir ezâ gibi aksetti bir daha;
-Örtün! müebbeden uyu! ey şehr! -O bedduâ…
Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın

Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.




İSTİKLAL MARŞI

İstiklal Marşımız, yurdumuzun düşman işgaline uğradığı felaket günlerinde hazırlandı. Saldırgan düşmana karşı Anadolu’da tutuşan heyecanı koruyacak; vatan sevgisini ve inancı Canlı tutacak bir marşın hazırlanması düşüncesi, Genel Kurmay Başkanı İsmet (İnönü) Paşa dan geldi. İsmet İnönü böyle bir marşın Fransız ordusunda mevcut olduğunu ve bizim ordumuz için de faydalı olacağını Milli Eğitim Bakanlığına iletti. Milli Eğitim Bakanlığı da bu düşünceyi benimseyip bir yarışma düzenledi. Beğenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarışma için 734 şiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrıldı. Ama hiçbiri beğenilmedi; marş olacak değerde bulunmadı. O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in para ödülünden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmadığı öğrenildi. Hasan Basri Beyin Para ödülünün kaldırıldığı söylemesi üzerine yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığının seçici kuruluna sunuldu
Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930 da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı orkestrası şefi Osman Zeki Üngör’ün 1922 de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu. Marşın armonilenmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı



İZMİR İKTİSAT KONGRESİ

Yeni Türk devletinin temelleri 23 Nisan 1920'de atılmıştı; ancak en önemli sorunun işgalden kurtarılması olması nedeniyle ekonomik sorunlarla fazlasıyla ilgilenilememişti.Kaldı ki Mustafa Kemal askeri başarıların ekonomik başarılar ile taçlandırılmadığı sürece bir anlam ifade etmeğini biliyordu.İşte bu amaçla Mustafa Kemal daha cumhuriyet ilan edilmeden bu konuya eğildi ve 18 Şubat 1923'te İzmir İktisat Kongresi'ni ivedilikle topladı.Bu kongrenin toplanma amacı ekonomik kalkınma için ortak amaçları gerçekleştirecek yöntemleri aramaktı.Bu doğrultuda 18 Şubat 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararları aşağıdaki şekilde maddeleyebiliriz:

İzmir İktisat Kongresi'nde Alınan Kararlar

• El işçiliği ve küçük işletmeden derhal fabrikasyon siteme geçilmelidir.
• Devlet yavaş yavaş ekonomik gücü olan organ haline gelmelidir.Özel sektör tarafından kurulan teşebbüsler devletçe desteklenmelidir.
• Özel teşebbüse destek ve kredi sağlayacak iki devlet bankası kurulmalıdır.
• Dışarı ile rekabet edebilmek için sanayi bir bütünlük içinde kurulmalıdır.Yabancıların tekellerinden kaçınılmalıdır.
• Demir yollarının kısa sürede yapılmasına başlanmalıdır.
• İşçilere amele değil işçi denmelidir.
• Sendika hakkı tanınmalıdır.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
JÖN TÜRKLER

Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde[1] ortaya çıkan milliyetçi, laik ve meşrutiyetçi önceleri muhalif olan daha sonraları ise iktidar olan kişilerdi[2].
19. yy. son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu' nda dönemin padişahı II. Abdülhamit'i hedef alan muhalif bir grup olarak ortaya çıkan Jön Türkler, asıl amaçlarının devletin içinde bulunduğu kötü durumu düzeltmek niyetinde olduklarını belirtirler. Ancak kendi aralarında dahi bir fikir birliği dahi oluşturamazlar ve nitekim yönetimde pek etkili olamazlar. Milliyetçilikten ziyade Osmanlıcılık kavramını savunmuş ve azınlık hakları üzerinde abartılı çalışmalarda bulunmuşlardır



KAMIŞLIK (MESNEVİ DEN BİR DÖRTLÜK VE İÇİNDE GEÇEN) KELİMESİNİN ANLAMI

Dinle neyden kim hikâyet etmede,
Ayrılıklardan şikâyet etmede,
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri,
Âhımla inletirim herkesi ve her yeri.”
mealindedir. Bu ilk iki beyit üzerine akıl yoran Mevlânâ ve Mesnevî uzmanlarınca; «Kamışlık» ervah âlemi veya cennettir. «Ney» bedene bürünmüş ruh, yani insandır. «Ayrılık» ervah âlemi veya cennetten dünyaya iniş, kavurucu hasret ise Allâh’a kavuşmak için duyulan dayanılmaz özlem olarak yorumlanmaktadır...




KAPİTÜLASYONLAR

Sözlük anlamıyla; bir ülkenin, vatandaşlarının zararına olacak şekilde yabancılara verilen ayrıcalıklar. Osmanlı Devleti'nde Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1535'de ilk kez padişah fermanıyla Fransızlara tanınan hakların tümü.

Fransa Kralı I. François 1525'de Cermen İmapartoru V. Carlos tarafından esir alınmış bunun üzerine Kralın annesi Kanuni'ye bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu sırada Mohaç Seferi'ne çıkacak olan Kanuni, bu yardımla Habsburglarla yakınlaşma sağlanabilir düşüncesiyle, yardım etmeyi kabul etmiştir. Fakat herşey Sultan Süleyman'ın planladığı gibi olmamış, Fransız dostluğu zamanla resmi bir kimlik kazanmıştır.

1535'te Fransızlarla Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşmayla Fransızlara birtakım haklar verilmiştir. Kapitülasyonlar, bu dostluk antlaşmasının yarattığı yakınlaşma ortamında verilmiş olan haklardır. Buna göre; Fransız bayrağı taşıyan gemiler Osmanlı egemenliğinde bulunan bütün limanlarda serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Diğer yabancı devletler gemilerini, Osmanlı egemenliğinde bulunan denizlerde ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi. Bu sayede Fransızlar kapitülasyonlar gereği Osmanlı denizlerinde serbestçe ticaret yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Katoliklere ibadet özgürlüğü verilmesi, Fransız konsoloslarına kendi vatandaşlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesinde yargı yetkisi tanınması gibi hükümler, daha sonraki yıllarda İmparatorluğun zayıflamasıyla, devletin bağımsızlığını yok edecek kurallar haline getirilmiştir.

1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında yeni kapitülasyonlar verilmiştir. 1740 kapitülasyonlarıyla, Fransa'ya tanınan haklar daha da genişletilmiş, diğer batılı ülkelere de aynı hakların tanınması kabul edilmiştir. 1740 kapitülasyonlarından sonra Osmanlı sınırları içerisindeki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları sağlanmış, hatta bu haklar sayesinde İstanbul'da yanacı postaneler açılmıştı.

Sevr Antlaşması'nın imzalanmasıyla kapitülasyonlardan yararlanma hakkı Yunanistan ve Ermenistan'a verilmiş, yabancı gemilere, Türk gemilerine tanınan bütün hakların tanınması kararlaştırılmıştır. 22 Mart 1922'deki Sakarya Zaferi'nden sonra Paris'te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri bakanları konferansında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Türkiye ve kapitülasyonlardan yararlanan öbür devletlerin katılmasıyla kurulacak bir komisyonca kapitülasyon hükümlerinin gözden geçirilmesi konusunda karara varılmıştır. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşmasıyla yürürlükten kalkmıştır.


Kapitülasyonlar ilk kez Misakı Milli’de reddedildi



KARDAK KRİZİ

Yunanistan ile Türkiye'yi savaşın eşiğine getiren krizdir. Aralık 1995'te Bodrum turgutreis açıklarında kötü hava koşulları nedeniyle bir türk şilebinin yunanistan'la itilaflı bir adacığa çarpmasıyla başlamıştır. Tsk'nın kardak'taki bayrak operasyonu türkiye-yunanistan-abd hattında gerilimin iyice tırmanmasına yol açtı. Clinton'un krizi çözmekle görevlendirdiği Holbrooke washington'dan her iki ülkenin yönetimini arayarak "bu aşamadan sonra ilk silahı atanı affetmeyiz" diye uyardı.



KASİDE

Beyitler halinde yazılır,
En az 33, en çok 99 beyitten meydana gelir,
Kafiyelenişi gazel gibidir, (aa-ba-ca-da-ea-...)
Konularına Göre Tevhit ve Münacât, Naat ,Mersiye, Methiye , Hicviye ,Fahriye
Altı bölümden oluşur: Nesîb veya Teşbîb, Girizgâh, Methiye, Tegazzül , Fahriye, Dua
Kasidenin en güzel beytine "beyt-ül kasid",
Şairin mahlasının bulunduğu beyte de "taç-beyt" adı verilir.

Bölümleri:
1- Nesîb veya Teşbîb: Kasidenin ilk bölümüdür. Genellikle kasidelerin en uzun ve sanatlı bölümüdür. Kasidelere ismini veren kısım bu bölümdür.
2- Girizgâh: Şairin, methini yapacağı, kişiden bahsedebilmek için bir fırsat aradığı, nesib bölümü ile methiye bölümünü birleştiren bağ vazifesini görür.
3- Methiye: Bu bölümde adına kaside yazılan kişi övülür. Kasidenin asıl bölümüdür.
4- Tegazzül: Gazel tarzında şiir yazma demektir. Şair genellikle methiye bölümünden sonra, bir fırsatını düşürüp aynı vezin ve kafiyede bir gazel söyler. Bunu söylemeden gazele geçeceğini bildirir.
5- Fahriye: Şairin, kendi kendisini övdüğü, sanatının diğer bütün şairlerden üstün olduğunu söylediği bölümdür.
6- Dua: Kasidelerin son bölümüdür. Bu bölümde, şair Allah' tan, övdüğü kimse için ikbal, saadet, uzun ömür ve başarı diler, kendisi de, kasidesini başarı ile bitirmesine imkân verdiği için Allah'a karşı şükran duygularını dile getirir.
Konularına Göre Kaside Türleri

a-Tevhit ve Münacât: Allah'ın birliğini ve yüceliğini anlatan şiirlere tevhit, Allah'a yapılan yalvarış ve yaka¬rışları anlatan şiirlere ise münacaat denir.
b-Naat: Hz. Muhammed'i övmek için yazılan kasidelere denir.
c-Mersiye: Bir kimsenin ölümü üzerine duyulan üzüntü ve acıyı anlatmak için yazılan şiirlerdir. (Bu türün konu bakımından Eski Türk edebiyatındaki karşılığı sagu, Halk edebiyatındaki karşılığı ise ağıttır.)
d- Methiye: Bir kimseyi övmek için yazılan kasidedir.
e- Hicviye: Bir kimseyi yermek için yazılan kasidedir.
f- Fahriye: Şairlerin kendilerini övmek amacıyla yazdıkları kasidelerdir.

NOT: Bundan ayrı olarak kasideler çoğunlukla nesib bölümlerinde ele alınan konulara göre isim alır. Padişahın tahta çıkışı için yazılanlara cülûsiyye, düğün törenlerini anlatanlara sûriyye, Ramazan ayının gelişini kutlamak ve Ramazan’ın faziletlerinden bahsetmek için yazılanlara Ramazaniyye, bayramı konu alanlara bayramiyye veya iydiyye, Muharrem ayını anlatanlara Muharremiyye, yeni yılı kutlayanlara sâliyye, bahar mevsimini tasvir edenlere bahariyye veya rebîiyye, kış mevsimi için yazılanlara şitâiyye, yaz eğlencelerini anlatanlara sayfiyye veya temmuziyye, yeni yapılan bir bina için yazılmış olanlara dâriyye, hamam tasviri için yazılanlara hamamiyye, at tasvirleri ihtiva edenlere rahşiyye, nevruz dolayısıyla yazılanlara nevruziyye, bir ülkenin veya kalenin fethi dolayısıyla o yerin fatihine sunulanlara fethiyye, barış üzerine yazılanlara sulhiyye, gittiği yerden veya seferden dönen padişah veya kumandanlara takdim edilenlere kudûmiyye denir.
Bazı kasideler ise rediflerine göre gül, sünbül, lâle, menevşe, su, tığ, kalem kasidesi gibi adlar alır.




KAYIKÇI KUL MUSTAFA,

17.yüzyılın başlarında ün kazanmış bir halk ozanıdır.

Gençliğinde Murat Reis'in buyruğu altında deniz eri olarak Cezayir'de bulunduğu, bundan ötürü Kayıkçı lâkabını aldığı sanılıyor. Dördüncü Murad'ın Bağdat savaşına katıldı. Hayatının son günlerini İstanbul'da geçirdi.

Yeniçeri âşıklarından. Sade bir halk diliyle destanlar, koşmalar, türküler yazdı. Şiirlerinde çağının önemli tarihsel olaylarını yansıttı.
Bektaşiliği benimsedikten sonra tasavvufla ilgili güzel nefesler söyledi. Bazı eserlerini Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü 1930'da Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman Hikayesi adlı çalışmasında derledi.

Zamanın önemli olaylarından olan İkinci Osman'ın şehit oluşu, İran tarafından Bağdat'ın zabt olunuşu, Dördüncü Murat'ın Bağdat'ı fethi, Abaza Hasan Paşa'nın isyanı gibi birçok olay üzerine destanlar söylemiş. Bu olaylardan anladığımıza göre,1659 yılından sonra ölmüş.

En bilinen eseri, Sultan Murat Han'a asker olmak için dudağına tarağı saplayan ve bıyığı terlememiş diye kendini askere almayanlara 'Bakın tarak duruyor mu? ' diye soran Genç Osman için yazığı Genç Osman Destanı'dır. (O genç Osman ki, şehit olan bayraktarın elinden kaptığı bayrağımızı canı pahasına Bağdat kalesinin burcuna dikmişti.)



KEMAL TAHİR (1910-1973)

-Toplumsal içerikli şiirler yazan sanatçı, önceleri öykü yazmış, sonraki dönemlerde romana geçmiştir.
-Yerli dekor ve renkleri ustalıkla kullanarak gerçek bir Anadolu romanı oluşturmuştur.
-Eserlerinde “Türk insanı ve Türkiye özeli” olgusunu ortaya çıkarmaya çalışmıştır.

Türk insanının ve toplumunun Batı insanına ve toplumuna benzemediği gibi Türk romanının da Batı romanına benzememesi gerektiğini düşünmüştür.

Romanları şunlardır:

Devlet Ana: Kuruluş sürecindeki Osmanlı toplumu ve yönetim sistemiyle ilgili düşüncelerini yansıtır.
Kurt Kanunu: Atatürk’e karşı düzenlenmek isteyen İzmir Suikastı’nı anlatır.
Yorgun Savaşçı: Anadolu’daki başsız, öndersiz ulusal güçlerin birleşip Ulusal Kurtuluş Savaşı’na başlamasına kadar geçen dönemi anlatır.
Bozkırdaki Çekirdek: Köy Enstitüleri gerçeğini ele alır.




KENTSEL DÖNÜŞÜM PROJESİ


Kentsel Dönüşüm : Kentsel gelişmenin toplumsal ekonomik ve mekansal olarak yeniden ele alındığı ve kentteki sorunlu alanların sağlıklı ve yaşanabilir hale getirilmesi için yıkıp yeniden yapma, canlandırma, sağlıklaştırma veya yeniden yapılandırma için proje üretilmesi ve uygulama yapılmasıdır. Özetle kentsel dönüşüm bir kentin dokusun bozan sorunların giderilmesi anlamına geliyor. Gecekondu dönüşüm/kentsel yenileme projelerinde “kent içinde kaçak yapılaşma alanları ile ekonomik ömrünü doldurmuş bulunan çöküntü alanlarının gerekli tüm kentsel ve sosyal donatı hizmetleri getirilerek olası tüm doğal afet riskleri de bertaraf edilecek şekilde yeniden fenni ve sıhhi standartlara haiz bir şekilde yapılandırılması” amaçlanmaktadır.

Kentlerdeki çarpık yapılaşma ve yarattığı sorunların çağdaş şehircilik ilkeleri ve planlama esaslarına uygun olarak yeniden yapılandırılmasını sağlamak üzere kentsel dönüşüm projeleri gündeme gelmiştir. Bu hususta 5393 sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu, 5436 sayılı Yıpranan Tarihi Ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması Ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun ve 5104 sayılı Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi Kanununda düzenlemeler yer almaktadır.

En son olarak ise 6306 sayılı AFET RİSKİ ALTINDAKİ ALANLARIN DÖNÜŞTÜRÜLMESİ HAKKINDA KANUN ile Türkiyede kensel dönüşüm hareketleri gündemde gelmektedir
1. Tüm gecekondu, kaçak binalar ile kat irtifaklı yada iskanlı binalar kentsel dönüşümden yararlanabilir.
2. Binadan 1 kişinin talebi ile deprem risk raporu alınarak Kentsel Dönüşüm kapsamına girilir.
3. Kentsel dönüşüm kapsamına girmiş binada 2/3 çoğunluk bina için tüm kararları alabilir.
4. Eviniz deprem dayanıklı hale gelecek
5. Yenilenen Evinizin değeri en az 1,5 kat artacak
6. Muhtemel bir depremde evinizde güvenle oturabileceksiniz. Deprem sizin için kabus olmaktan çıkacak.
7. Geleceğiniz çocuklarınıza daha güvenli, daha değerli yaşanabilir bir ev ve çevre bırakacaksınız.
8. Yeni binanızda; ısı, su, ses yalıtımı yapılacağından ısınma ve diğer sabit giderlerinizde ciddi oranda düşüş olacak.
9. Mülkünüzün ömrünü en az 60 yıl daha uzatmış olacaksınız.
10. Ev sahipleri çok uygun koşullarda kentsel dönüşüm kredisi kullanarak 2nci ev sahibi olabilecekler.
11. Kiracılar da uygun kentsel dönüşüm kredisi ile ev sahibi olabilecekler.
12. Kentsel dönüşüm ile kendi evinizi, aynı yerinde, kendi talebiniz, kendi seçtiğiniz müteahhit ile kendiniz yenileyeceksiniz



KEŞMİR SORUNU

Keşmir'in Coğrafi Konumu: Pakistan, Afganistan, Hindistan ve Çin’in kesişme noktasında yer alır.

Keşmir Meselesi'nin Sebepleri: Hindistan ve Pakistan bağımsızlıklarını ilan ettikleri andan itibaren birbirleriyle problem yaşamışlardır. Çatışmaların en önemli sebebi Keşmir’in; verimli topraklara ve yer altı zenginliklerine sahip olmasıdır. Halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olması sebebiyle Keşmir’in Pakistan’a verilmesi istenmiştir. Hindistan ise keşmir Mihracesi’nin kendi topraklarıyla birleşme kararından dolayı burada hak iddia etmiştir.

Pakistan-Hindistan Savaşları: Hindistan ve Pakistan 1948’de ilk kez savaştı. Birleşmiş Milletler araya girdi ve Keşmir’de halk oylaması (plesibit) yapılması kararıyla ateşkes sağlandı. Hindistan elinde tuttuğu keşmir topraklarında halk oylaması yapmamıştır. keşmir meselesi iki devletin dış politikasınıda etkiledi.

Pakistan’ın 1955’te Bağdat paktına üye olmasıyla da SSCB, iki devlet arasındaki tüm anlaşmazlıklarda Hindistan’ın yanında yer aldı. 1959’da Çin’in Tibet’i işgali Hindistan ile çatışmasına sebep oldu. Pakistan ‘da bu süreçte Çin ile yakınlaşarak keşmir meselesinde bu devletin desteğini aldı ve uluslararası alanda dengeyi sağlamaya çalıştı. Keşmir’de Hindularla Müslümanlar arasında başlayan çatışmalar 1965’te savaşa dönüştü. Çin Hindistan üzerindeki baskısını artırınca Uzak Doğu’da dengeleri korumak isteyen ABD, Hindistan’ın yanında yer aldı. Bu süreçte SSCB, Çin ile uzlaşma yolu arayarak keşmir meselesinde tarafsız kalmaya çalıştı.

1966'da SSCB aracılığıyla Pakistan ve Hindistan arasında Taşkent Deklarasyonu imzalanarak, 1965 savaşından önceki sınırlara çekilindi.

Günümüzde keşmir bölgesi Hindistan ve Pakistan arasında toprakları paylaşılmıştır. keşmir halkı bağımsızlık istemektedir. keşmir sorunu Hindistan-Pakistan arasında her an için bir nükleer kriz çıkma ihtimalini gündeme getirmektedir



KIBRIS’IN FETHİ, NEDENLERİ, SONUÇLARI, ÖNEMİ, ÖZELLİKLERİ (1570 -1571)


Doğu Akdeniz’in en büyük adası olan Kıbrıs, Venediklilerin elinde idi.
Osmanlılar için coğrafi konumu itibariyle önemli olan Kıbrıs’ın alınması zorunluydu.
Kıbrıs’ın Fethinin Nedenleri
1. Kıbrıs’ta üslenen korsanların Osmanlı ticaret gemilerine saldırması,
2. Kıbrıs’ın, Osmanlı egemenliğindeki Anadolu, Mısır ve Suriye sahillerine yakın olmasından dolayı Venediklilerin bu bölgeyi tehdit altında tutması,
3. Kıbrıs’ın, Venediklilerde bulunmasının Osmanlıların Akdeniz egemenliğini ve Akdeniz ticaretini tehlikeye düşürmesi.
II.Selim’in emri ile vezir Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı donanması bir yıllık kuşatmadan sonra Kıbrıs’ı fethetti (1571

Kıbrıs’ın Fethinin Sonuçları

1. Doğu Akdeniz ticaret yollarının güvenliği sağlandı.
2. Mısır, Suriye ve Anadolu kıyılarının güvenliği sağlandı.
3. Anadolu’dan pek çok Türk ailesi Kıbrıs’a yerleştirildi.



KIRGIZİSTAN


Kırgızistan 15 Aralık 1990'da egemenliğini, 31 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etmiş olup, Parlamento 11 Aralık 1991'de ülkenin bağımsızlık beyannamesini kanunlaştırmıştır. Kırgızistan’ın ilk Cumhurbaşkanı Askar Akayev’dir

Kuzeyde Kazakistan, doğu ve güneydoğuda Çin Halk Cumhuriyeti, batıda Özbekistan ve güney ve güneybatıda Tacikistan ile komşu olan ülke, dağlık bir araziye sahiptir. Ülkede 3.000 civarında göl mevcuttur. Bunlardan en önemlisi, aynı zamanda dünyanın ikinci büyük krater gölü olan Issık Göl’dür. Diğer önemli göller ise, Son Göl ve Çatır Göl’dür. Kırgızistan, başkent hariç “oblast” adı verilen 7 vilayete taksim edilmiştir. Başkent Bişkek’e özel bir statü verilmiştir.
Vilayetlere göre başlıca şehirlerin dağılımı şöyledir:
Başkent: Bişkek
Çuy : Kant, Karabalta, Tokmak
Issık Göl : Karakol, Balıkçı, Çolponata
Narın : Narın
Talas : Talas
Celalabad : Celalabad, Maylı-Suu, Taşkömür; Kokyangak
Oş : Oş, Kızılkıya, Sülükta, Özgön, Karasuu
Batken: Batken, Çonkara, Kaydarkan, Çek ve Cancer

İKLİM
Ülkede az yağışlı kara iklimi hakimdir. Yıllık ortalama güneşli gün sayısı 247’dir.
a. Isı ortalaması: Yazın 30 ila 35, kışın -2 ila -10 derecedir.
b. Yağış ortalaması: 300–600 mm.
c. Nemlilik oranı: Kışın azdır.

NÜFUS
Toplam nüfus: 5 milyon 655 bin
Başkent Bişkek: Yaklaşık 1 milyon

ETNİK DAĞILIM
Kırgız: % 64.9, Özbek: % 13.8, Rus: % 12.5, Dungan: % 1.1, diğer: % 7.7
Nüfusun cinsiyete göre dağılımı: Erkek % 49.4, kadın % 50.6
Yabancı nüfus: Kırgızistan’daki yabancı nüfus yaklaşık 50.000’dir. Türk vatandaşları ise 8.000 civarındadır.

DİL
a. Resmi dil: Kırgız Cumhuriyeti’nde resmi dil Rusça, devlet dili Kırgızca’dır. Günlük yaşamda her iki dil de kullanılmaktadır.
b. Konuşulan diğer diller: Özbekçe, Kazakça, Uygurca ile Türkiye Türkçesi (Ahıska Türkleri tarafından) kullanılmaktadır.

DİN
a. Nüfusun dinlere göre dağılımı: Kırgızistan nüfusunun % 75'i Sünni Müslümanlar, %20'sini Ortodoks Hıristiyanlar, %5’i ise diğer dinlere mensup vatandaşlardan oluşmaktadır.
b. Din kurumları: Ülkede, Devlet Din Ajansı ve Kırgızistan Müslümanları Müftülüğü olmak üzere başlıca iki dini kurum vardır. Kırgızistan'daki dini idare, dernek ve vakıfların izin ve kayıt işlemleriyle ilgilenen ve resmi bir statüye sahip bulunan Devlet Din Ajansı’nın 7 üyesi vardır.

ÜLKENİN YÖNETİM ŞEKLİ
Kırgızistan’da 6-7 Nisan 2010 tarihlerinde Cumhurbaşkanı Bakiyev karşıtı olarak başlayan gösteriler neticesinde, ana muhalefet partisi konumundaki Sosyal Demokrat Parti Meclis Grubu Başkanı Roza Otunbayeva başkanlığında altı aylık bir süre “Geçici Yönetim” kurulmuş ve devrik lider Bakiyev ülkeyi terk etmiştir.

İDARİ YAPI
Ülke, Başkent ve 7 Vilayete (Oblast) taksim edilmiştir. Başkent Bişkek’e özel bir statü verilmiş ve onu çevreleyen Çuy Vilayeti haricine alınmıştır

ÜLKENİN EKONOMİK DURUMU
1991 yılında bağımsızlık ilanını takiben, ülkede atıl durumda bulunan ağır sanayi dağılmış, bunun yerine çeşitli ülkelerden alınan kredi desteğiyle küçük işletmeler açılmıştır. Ülkede ayrıca, yabancı firmalar tarafından açılan küçük işletmeler de mevcuttur. Merkeziyetçi bir ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçiş süreci işsizliğin artmasına, halkın refah seviyesinin düşmesine sebep olmuş, zengin ve fakir arasındaki uçurum artmıştır. Bütün bunlara karşın, uluslararası kuruluşlar tarafından yapılan yardım ve verilen krediler ile ülke ekonomisi düzeltilmeye çalışılmaktadır. BDT ülkeleri arasında, Dünya Ticaret Örgütü üyeliğine kabul edilen ilk ülke olan Kırgızistan, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarla da sıkı bir işbirliği yapmaktadır. Dış ekonomik ilişkileri ağırlıklı olarak BDT ülkeleriyle ticarete dayanmakla birlikte, başta ÇHC olmak üzere İsviçre, Almanya ve ABD gibi ülkelerle de ticareti artmaktadır.




KIT’A

Kafiyelenişi xa xa şeklindedir,
Beyitler arasında anlam birliği bulunur.
Pek çok konuda yazılabilir.
Gazelden farklı olarak matla beyti yoktur.
En az 2, en çok 16 beyitten oluşur..
Daha çok felsefi ve toplumsal düşünceler anlatır.


KIZIL TEHLİKE TUNA

Macaristan'ın batısında, Ajka kentinde bulunan alüminyum fabrikasındaki iki setin yıkılmasıyla, 700 bin metreküp kimyasal zehir taşıyan kızıl çamurun çevreye yayılması sonucu 4 kişinin hayatını kaybettiğini, 120 kişinin de yaralandığını hatırlattı.
Yaşanan olayda çamurun önce geniş alandaki toprağa yayıldığını ve toprağın çamur içerisindeki ağır metallerin büyük kısmını emdiğini ifade eden Erüz, ''Suyla taşınabilecek kısmı da dereler vasıtasıyla Tuna'ya, oradan da Karadeniz'e ulaşabilir. Bu arada yine bir bölümü kimyasal değişikliğe uğrayarak etkisini azaltacaktır'' dedi.
Kimyasal zehir taşıyan çamurun içindeki ağır metallerin, Tuna Nehri üzerinden Karadeniz'e ulaşmasının ve Karadeniz'i etkilemesinin birkaç ayı bulabileceğine dikkati çeken Erüz, ''Çamur içerisindeki ağır metaller, Karadeniz'e ulaştığında etkisini alt seviyeye indirse bile bunlar, canlı organizmalar üzerinde uzun vadeye yayılan öldürücü (toksik) etki ortaya çıkarabilir'' diye konuştu.



KİTAB-I BAHRİYE

Osmanlı amirali Piri Reis'in hazırladığı Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir harita-kılavuzdur.
Büyük bir denizci olduğu kadar büyük bir haritacı da olan Piri Reis, gezip gördüğü yerler hakkında bilgileri kaydetmiş ve onların haritalarını çizmiştir. Denizcilikle ilgili pek çok bilgi içerir: Birinci bölümün konuları fırtınalar, pusula, portolan (bir limanın ya da kıyının bir bölümünün, büyük ölçekte yapılmış haritası) haritaları, yıldızlarla yön bulma, okyanuslar, ve onları çevreleyen kara parçalarıdır. Ayrıca Avrupalı kâşiflerin seyahatleri hakkında da bilgiler vardır,




KLASİSİZM:

*Akıl ve sağduyu ön plandadır.
*Hayal ve duyduya önem verilmez
*Konularını eski Yunan ve Latin Edebiyatlarından alır.
*Konu değil konunun işleniş biçimine önem verilir.
*Yazarlar kişiliklerini gizlemişlerdir.
*Tarjedilere büyük önem verilmiş,üç birlik kuralına kesinlikle uyulmuştur.
*Kahraman Kadrosu krallar,kraliçeler,tanrılardır.
Temsilcileri:
Batı Edebiyatında;
Romanda:Fenelon,Madame De La Fayette
Denemede:Le Bruyere
Komedide:Moliere
Trajedide:Racine,Corneille
Fablda:La Fontaine
Eleştiride:Boileau
Türk Edebiyatında;
Şinasi
Ahmet Vefik Paşa
Direktör Ali Bey




KOMMEGEN UYGARLIĞINDAN KALINTILAR

Nemrut Dağı Milli Parkı, Adıyaman ili; Kahta ilçesinde bulunan ve içinde Kommagene Krallığı'nın bir antik kentini barındıran milli park ve ören yeri. Nemrut Dağı ve Kommagene Kralı Antiochos'a ait





KÖRFEZ SAVAŞI 2003

I. Körfez Savaşı
Irak, 1980 -1988 yılları arasında İran ile yaptığı sa¬vaşta ekonomik yönden ağır zararlara uğramıştı. Bu zararları karşılamak için 2 Ağustos 1990′da Ku¬veyt’i işgal etti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Irak’ın Kuveyt topraklarını boşaltması için karar alarak, bu kararın 15 Ocak 1991 tarihine kadar uygulanmasını, aksi taktirde güç kullanılacağını duyurdu. Irak’ın bu sü¬re içinde Kuveyt’i terk etmemesi üzerine ABD’nin öncülüğündeki çok uluslu hava güçleri 17 Ocak 1991 ‘de taarruza geçti.
Irak, çok uluslu müttefik güçler karşısında başarısız olarak 6 Nisan 1991′de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin şartlarını kabul ettiğini yazılı olarak ilan etti. Böylece I. Körfez Savaşı sona ermiştir,
II. Körfez Savaşı
ABD, Irak’ın Kitle İmha Silahları ürettiğini iddia ede¬rek bu devlete 20 Mart 2003′te yeniden savaş açtı.
ABD bu savaşta Birleşmiş Milletler’den askeri des¬tek kararı çıkartamamıştır. Bunun üzerine ağırlığını ABD ve İngiltere askerlerinin oluşturduğu koalisyon gücü oluşturulmuş, bu güç 1 Mayıs 2003′te Irak’ta Saddam Hüseyin yönetimine son vermiştir.
Irak’ta 30 Ocak 2005′te geçici seçimler yapılmış ve demokratik yönetime geçilmiştir. Ancak ABD güçle¬ri hala Irak’ta bulunmaktadır ve ülke henüz huzur ve güvene kavuşamamıştır.
Körfez Savaşlarında Türkiye’nin Tutumu
Türkiye, I. Körfez Savaşanda Irak’ın karşısında yer alarak Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlara destek vermiştir. Örneğin Birleşmiş Millefler’in Irak’a eko¬nomik ve askeri ambargo kararına ilk uyan ülke Türkiye’dir. Ancak Türkiye savaşa aktif olarak katıl¬mamış, İncirlik Üssü’nün çok uluslu güçler tarafın¬dan kullanılmasına izin vermiştir.
Türkiye, II. Körfez Savaşı ‘nda ABD’yi ve koalisyon güçlerini desteklemekle birlikte daha çekimser bir politika izlemiş ve koalisyon güçlerinin Türkiye üze¬rinden cephe açmasına izin vermemiştir.
Körfez Savaşlarının Türkiye’ye Etkileri
Irak’a uygulanan ambargo Türkiye’yi ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Türkiye’nin ihracat kaybı onlarca milyar dolara ulaşmıştır.
Körfez Savaşlarından sonra Kuzey Irak’ta olu¬şan otorite boşluğu ve kaos Türkiye için bir teh¬dit ve risk bölgesi oluşturmuştur.
Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan yararlanan bölücü terör örgütü, kamplarını buraya taşımış ve bunun sonucunda Güney Doğu Anadolu’da terör olayları artmıştır.
Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam Hüse¬yin’in baskısından kaçan yüz binlerce kurt, Tür¬kiye’ye sığınmıştır. Bu mültecilerin vatanlarına geri dönünceye kadar geçen sürede barınma ve temel ihtiyaçlarının karşılanması Türkiye’ye ekonomik bir yük getirmiştir.
Körfez Savaşlarında Türkiye, savaş bölgesi ilan edilmese de yüz binden fazla yabancı turist re¬zervasyonlarını iptal ettirerek ülkemize gelmek¬ten vazgeçmiştir.





KROS KOŞUSU


Kır koşuları; çimen, çamur olmak üzere her türlü arazide yapılır.Kır koşuları için belirlenmiş bir mesafe yoktur; kadınların yarışları genellikle 2 ile 8 km arası bir mesafede yapılır, erkek yarışlarıysa 5-15 km arası olabilir. Kır koşusu, 1924 yılına kadar Olimpik bir yarıştı; fakat daha sonra, bir yaz yarışı olarak koşulmaya müsait olmadığı düşünülerek Olimpiyatlardan çıkarıldı. Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) her sene, bu alandaki en büyük yarış olarak kabul edilen Dünya Kır Koşusu Şampiyonası'nı düzenlemektedir.
Kır koşusu yarışları, hem bireysel hem de takım olarak koşulabilme özelliğiyle, diğer koşu yarışlarından ayrılı Kırsal alanlarda inişli-çıkışlı toprak üzerinde yapılan uzun mesafe koşusudur. Kros olarak da bilinir. İlk uluslar arası yarışma Fransa ile İngiltere arasında 1898'de yapılmıştır. 1903 yılında İngiltere, İrlanda ve İskoçya'nın katılımı ile başlayan şampiyonaya daha sonra diğer ülkeler de katılmıştır. 1924 yılında yaz yarışmalarına uygun olmadığı için Olimpiyat Oyunları'ndan çıkarılmıştır. 1962 yılında IAAF, uluslararası kuralları yeniden belirlemiş, 1967'’de ilk kez bayanlar arası kır koşusu düzenlenmiştirr.Genellikle, bir takımdaki ilk beş koşucunun dereceleri, bitirme sırasını belirler.

Kırlarda ve ormanlarda, hendeklerden, yükseltilerden, çukurlardan ve akarsulardan geçerek yaya yapılan koşu.




KÜRESEL ISINMANIN SEBEPLERİ


Sanayi devriminden beri, özellikle fosil yakıtların yakılması, ormansızlaşma ve sanayi süreçleri gibi çeşitli insan etkinlikleri ile atmosfere salınan sera gazlarının atmosferdeki birikimlerindeki hızlı artışa bağlı olarak, şehirleşmenin de katkısıyla doğal sera etkisinin kuvvetlenmesi sonucunda, yeryüzündeki ve atmosferin alt bölümlerindeki (alt troposfer) sıcaklık artışına “KÜRESEL ISINMA” adı verilmektedir.
Diğer bir tanımlamayla; insanların çeşitli aktiviteleri sonucunda meydana gelen "sera gazları" olarak nitelenen (karbon dioksit, di azot monoksit, metan, su buharı, kloroflorokarbon) gibi gazların miktarlarının artması sonucunda yeryüzüne yakın atmosfer tabakaları ve katı, yeryüzü sıcaklığının yapay olarak artması "KÜRESEL ISINMA" olarak adlandırılmaktadır.
İklim sisteminde vazgeçilmez bir yere sahip olan sera gazları, güneş ve yer radyasyonunu tutarak, atmosferin ısınmasında başlıca etken maddelerdir.
Sera gazlarının bulunmaması durumunda yeryüzünün sıcaklığının bugüne göre 30oC daha soğuk olacağı hesaplanmıştır. Bu soğuma küresel dunyayı bir çok yönden etkilemektedir.

Son yıllarda atmosferde çeşitli insan aktivitelerinden kaynaklanan nedenlerle karbondioksit, metan, ozon ve di azot monoksit gibi gazlardan oluşan seragazları, yeryüzü sıcaklığında belirgin artmalara sebep oluyor. Sera etkisinin artması, troposferin ısınmasında, stratosferin de soğuması nda en önemli etken olarak gösteriliyor

Küresel Isınma
Küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının artmasına; temel olarak, fosil yakıtların yakılması (enerji ve çevrim), sanayi (enerji ilişkili; kimyasal süreçler ve çimento üretimi, vb. enerji dışı), ulaştırma, arazi kullanımı değişikliği, katı atık yönetimi ve tarımsal (enerji ilişkili; anız yakma, çeltik üretimi, hayvancılık ve gübreleme vb. enerji dışı) etkinliklerden kaynaklanan durumlar katkı sağlamaktadır.


Verimli ovalarımız gitgide çölleşmekte, nehirlerimiz ve göllerimiz kuruyup su kaynaklarımız azalmakta, Türkiye fauna ve florasında bulunan pek çok canlı türü yok olmakta, her yıl “en sıcak yaz”ı yaşamaktayız. Diğer yandan her geçen artan çevre kirlilikleride ülkemizi olumsuz yönde etkilemektedir. İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yerbilimleri Enstitüsü’nün hazırladığı bir senaryoya göre, küresel ısınma aynı şekilde devam ederse, 2070 yılında Türkiye’de yaşanan sıcaklıkların 6 °C’ye kadar artması söz konusu. Buna göre yaz aylarında
Türkiye’nin batı ve kuzey bölgelerinde sıcaklıklar 5 ilâ 6 °C, Orta ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu’da ise 3 ilâ 4 °C kadar yükselecek. Kış aylarında da sıcaklıklarda 2 – 3 °C arasında bir yükselme bekleniyor. Türkiye’nin ekosistemi değişiyor ve pek çok canlı türü yok olma tehlikesi yaşıyor.
Tarım alanlarının ise yüzde 40’ı kuruyacak. Bu durum ise butun canlıların yaşamını olumsuz etkileyecek
Bu durum barajların su seviyesini azaltacak ve hidroelektrik enerji üretimini ciddi şekilde engelleyecek.


KÜRESEL ISINMA VE ALINABİLECEK OLASI ÖNLEMLER

• Su döngüsü ve onu destekleyen ekosistemler korunmalı, gereksiz su tüketimi önlenmeli, temizlikte kullanılan maddelerin suyu kirletmesine dikkat edilmeli veya kullanılacaksa daha az zarar veren kimyasal maddeler kullanılmaya özen gösterilmelidir. İçme suyu dışında kullanma suyunun arıtılarak geri dönüşümlü diğer ihtiyaçlar için veya sulama için kullanılması sağlanmalıdır.
• Daha az su tüketen bir duş başlığı ile 175 kg, giysileri soğuk su ya da ılık suda yıkayarak da 250 kg. karbondioksit tasarrufu yapabilabilir. Tek bir kişi yılda ortalama 49 bin 140 litre suyu tuvaletlerde tüketir. Sifonun bir kez çekilmesi ile 10 lt su harcanır. Yeni teknolojiler sayesinde standart modellere göre yüzde 60 daha az su tüketen klozetler bulunmaktadır.
• Standart ampullerin tasarruflu ampuller ile değiştirilmesi yılda 75 kilogram (kg) karbondioksit tasarrufu sağlar.

• Organik tarımla elde edilen ürünler tercih edilmelidir. Uluslararası sertifikaları olan organik tarım ve hayvancılık ürünlerini tüketerek sürdürülebilir üretimleri desteklenmeli, organik tarımın yaygınlaşmasına katkıda bulunulmaldır. Doğal koşulları zorlamadan ve değiştirmeden elde edilen ürünlerle beslenerek hem kendinize, hem de çevreye verilen zararın azalmasına katkıda bulunulmalıdır.
• Temizlik ürünü satın alırken, ne tür temizlik için kullanılaçağına bakılarak ve yalnızca ihtiyacımıza uygun olan ürünleri satın alınmalıdır. Temizlik ürünü satın alırken konsantre ürünleri tercih etmeniz hem tasarruf sağlar, hem de daha az ambalaj tüketmenize neden olur. Ambalajı geri dönüştürülmüş ürünleri tercih edin. Kullanma dozunu etikette belirtildiği kadar ayarlayın. Fazla kullanmak daha iyi temizlik sağlamazken, hem sağlığınıza, hem de çevreye daha çok zarar verir. Temizlik ürünlerini bitene kadar kullanılmalı, ambalajları içinde kalan maddelerle çöpe atılmamalıdır. Bulaşık ve çamaşır makinenizi aşırı doldurmamaya özen gösterirken, tam dolmadan da çalıştırılmamalıdır.
• Daha az araba kullanarak ve daha sık yürüyerek, bisiklet kullanarak ve toplu taşıma araçlarından daha çok faydalanarak katkı sağlanabilir. Araba kullanılmayan her 2 kilometre için 0,75 kg. karbondioksit tasarruf edilecektir.
• Otomobil alırken, öncelikle gereksiniminize göre büyüklüğünü belirleyin. Daha sonra da kendi sınıfında yakıt tüketimi en az olan modelleri seçin. Hem siz tasarruf edersiniz, hem de doğaya yararlı olursunuz. Otomobillerde aşırı yük taşımak benzin tüketimini artırır. Taşıma kapasitesi aşılmamalıdır.
• Otomobillerin hava ve yakıt filtrelerinin her zaman temiz olmasına dikkat etmek. Çok tozlu ortamlara yaptığınız yolculuklardan sonra mutlaka filtreler temizlenmeli. Kirli filtreler fazla yakıt harcanmasına yol açmaktadır.

Lastikler kontrol etmek. Düzgün şişirilmemiş lastiklerle litre başına alınan yol yüzde 3 oranında artar. Buradan sağlanacak her 4 litre benzin tasarrufu 10 kg. karbondioksiti atmosferden uzak tutar.
• Geri dönüşüme katkıda bulunmak. Evlerden çıkan çöplerin sadece yarısını geri dönüştürerek yılda 1200 kg. karbondioksit tasarrufu sağlanabilir.
• Daha az sıcak su kullanmak. Suyu ısıtmak için çok fazla enerji kullanmak gerekiyor. Ambalajları fazla olan ürünlerden kaçınmak. Çöpü yüzde 10 oranında azaltarak 600 kg. karbondioksit tasarrufu yaptirir.
• Su ısıtıcısını ayarlamak. Isıtıcıları kışın 2 derece yukarı, yazın 2 derece aşağı ayarlamak. Bu basit ayarlamayla yılda 1000 kg karbondioksit tasarrufu yapilabilir.
• Elektronik cihazları tamamen kapatmak. Evde ortalama 8 saat stand by konumunda
bırakılan TV, DVD, müzik seti gibi elektronik cihazlar, yılda 450 kg karbon gazının atmosfere yayılması anlamına gelir.
• Her yıl en azından bir ağaç dikmek hem çevrenin korunmasına hemde çevrenin güzelleşmesine katkı sağlamaktadır. Bir ağaç ömrü boyunca 1 ton karbondioksit emdiği varsayılırsa ağaçların ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılır.
• Ormanlarda piknik yapmak yerine daha çok az ağaçlık küçük park ve bahçelerde piknik yapmak, orman yangınlarını engelleyerek yaşil alanların korunması sağlanacaktır.
• Orman içlerinde yakıcı ve yanıcı maddelerle piknik yapılması engellemek. Orman içlerinde daha çok, önceden hazırlanmış yiyeceklerin tüketilmesine izin vermek.
• Orman içlerinde yapılan pikniklerde kullanılan ve mercek görevi yaparak ormanların yanmasına neden olan cam kırıklarının toplatılması için gönüllü toplayıcı ekiplerinin oluşturmak. Bu sistem yerel yönetimler tarafından oluşturulabilir.
• Özellikle ısınmada güneş enerjisi ile çalışan sistemlerin kullanılmak. Bu çok büyük tasarruflar sağlayacaktır.
• Gerekmediği zamanlarda bir saniyeliğine bile olsa mutlaka ışık kapatılmalı, her ortam için doğru tip ve büyüklükte ışıklandırma kullanılmalı, evinizi ısı kaybına karşı yalıtım yapılmalı, eğer çok ihtiyaç yok ise klima yerine vantilatör tercih edilmelidir.
• Kullandığımız tüm ürünler içinde yüzde 100 geri dönüştürülebilen ve sonsuz kullanımı olan tek madde camdır. Cam çevreden toplanıp renk ayrımı, temizleme, yıkama ve öğütme işlemlerinden geçtikten sonra yeniden üretime kazandırılır. Bu nedenle cam ürünler tercih edilmelidir.
• Doğru ve dengeli beslenme alışkanlıkları edinerek, doğal yöntemlerle üretilmiş, ekolojik sebze ve meyvelerle beslenmeye özen gösterilmelidir.
• Evde kullandığınız boya incelticileri, temizlik malzemeleri gibi çözücülerin kapaklarını işiniz bittiğinde sıkıca kapatın. Bu ürünlerin içinde bulunan bazı zararlı maddeler buharlaşarak havaya karışır ve sağlığınızı ciddi olarak tehdit eder.





LEVNİ (17. yüzyıl sonları, Edirne- 1732, İstanbul),

Asıl adı Abdülcelil Çelebi, Lale Devri'nin en tanınmış minyatürcüsüdür. Minyatür sanatına derinliği ve perspektifi getirmiş, yapay, yıldızlı ve canlı renkler yerine daha doğal renkler kullanmıştır.
Topkapı Sarayı'ndaki haremde nakkaşhanede tezhip öğrendi, daha sonra da II. Mustafa zamanında sarayın başnakkaşlığına getirildi. III. Ahmet döneminde de bu görevini sürdürdü. Lale Devri'nin insanı olmasından dolayı, minyatürlerinde daha çok eğlence sahnelerini işledi. Şair Vehbi'nin, III. Ahmet'in şehzadelerinin 1720'deki sünnet düğünün anlatan Surname'sini süsleyen minyatürleri Levni'nin en ünlü eserleri arasındadır.
Perspektif, resmettiği insanların kişisel özelliklerini yansıtmaya verdiği önem, resimdeki renk ve kompozisyon uyumu Osmanlı Minyatür sanatı için oldukça önemli yeniliklerdi.
Levni'nin eserleri arasında Kaygusuz Abdal minyatürü bulunmaktadır.

LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI (24 TEMMUZ 1923)

İtilaf Devletlerinin çıkar elde etmemesi için Lozan Konferansı'ndan hemen önce Saltanat kaldırıldı
Böylece Türkiye'deki tek yönetim merkezi TBMM oldu.

20 Kasım 1922'de toplanan konferansa KATILANLAR
Türkiye, -Japonya
Yunanistan, -Romanya
İngiltere, -Yugoslavya
Fransa, -Sovyet Rusya (Boğazlar ile ilgili görüşmelere )
İtalya, -Bulgaristan, (Boğazlar ile ilgili görüşmelere )
Türkiye adına konferansa Dışişleri Bakanı İsmet Paşa katıldı.

Türk tarafının konferanstan beklentileri şunlardı:
- Misak-ı Milli'de belirlenen esasları gerçekleştirmek,
- Kapitülasyonları kaldırmak,
- Doğu Anadolu'da bir Ermeni devleti kurulmasına engel olmak,
- Yunanistan ile olan sorunları çözmek.

İtilaf Devletlerinin katı tutumu yüzünden 4 Şubat 1923'te görüşmeler kesildi. Türk heyeti Ankara'ya geri döndü. Savaş durumunun yeniden başlaması ihtimaline karşı savaş tedbirleri alındı.
İtilaf Devletlerinin 23 Nisan 1923'de TBMM'yi yeniden daveti ile konferans tekrar başladı.
24 Temmuz 1923'te Lozan Barış Antlaşması imzalandı.

Lozan Barış Antlaşması'nın maddeleri:

a) Sınırlarla ilgili maddeler:
1. Trakya'da Yunanistan ile olan sınır, Mudanya Ateşkes Anlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi.
2. Suriye sınırı Ankara Antlaşması'nda belirlenen şekliyle kabul edildi.
3. Irak sınırının Türkiye ile İngiltere arasında yapılacak ikili görüşmelerle belirlenmesi kararlaştırıldı.
4. Irak sınırı 1926'da yapılan Ankara Antlaşması ile çizildi.


b) Boğazlarla ilgili maddeler:
1. Barış zamanında savaş gemileri hariç bütün gemiler Boğazlardan serbestçe geçebilecekti. Savaş zamanında ise Türkiye Boğazlar üzerinde istediği gibi davranma hakkına sahip olacaktı.
2. Boğazların her iki tarafı askerden arındırılacaktı.
3. Boğazların yönetimi başkanı Türk olan uluslar arası “Boğazlar Komisyonu”na bırakılacaktı.

c) Adalar ile ilgili madde:
1. Bozcaada ve Gökçeada Türkiye'ye verildi. Balkan Savaşları sonunda kaybedilen adalardan Türk sınırına yakın olanlar, askersiz hale getirildi.

d) Kapitülasyonlar ile ilgili madde:
1. Kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı.

e) Tazminat ile ilgili madde:
1. Yunanistan'ın savaş tazminatı olarak Karaağaç'ı vermesi kararlaştırıldı.

f) Ermeni Devleti ile ilgili madde:
1. Doğu Anadolu'da bir Ermeni devletinin kurulması fikrinden vazgeçildi. Bölgenin Türk toprağı olduğu kabul edildi.

Türk Tarihinde bir dönüm noktası olan Lozan Konferansı sonunda;
1. Sevr Antlaşması ile çizilen sınırlar yeniden belirlendi.
2. Bütün dünya ülkeleri yeni Türk devletinin varlığını resmen tanıdı.
3. Askeri zaferler siyasi bir zaferle bitirildi.
4. Lozan Barış Antlaşması işgalci devletlere karşı büyük bir başarının göstergesi idi. Bu yönüyle işgal altındaki milletlere güzel bir örnek oldu.








LÜBNAN

Lübnan, Arap Birliği üyeleri arasında olmasına karşın, karmaşık dinsel ve siyasal yapısıyla birliğin diğer üyelerinden biraz farklı bir ülke.İsrail’in kurulduğu 1948 yılından bu yana Orta Doğu sorunuyla ilgili tüm gelişmelerden etkilenen hatta bazen bu sorunların merkezinde olan bir ülke Lübnan.
Ülke 2006 yılı Temmuz ayında İsrail’in, iki askerinin kaçırılması sonrası, Lübnan’daki Müslüman gruplardan Hizbullah’a karşı askeri bir operasyon başlamasıyla yine kanlı çatışmalara sahne oldu.
Bir aydan uzun süren çatışmalar ülkede bir kez daha yıkıma yol açtı, İsrail askerleri ise hala Hizbullah’ın elinde.

LÜBNAN’IN KÜNYESİ
Tam adı: Lübnan Cumhuriyeti
Nüfus: 4 milyon 100 bin (BM, 2007)
Yüzölçümü: 10.452 km2
Başkent: Beyrut

Para birimi: 1 Lübnan Sterlini (ya da lirası): 100 kuruş
400 yıldan uzun süre Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası olan Lübnan, Birinci Dünya Savaşı sonrası Fransa’nın manda yönetimi altına girdi. Lübnan, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943′te bağımsızlığını ilan etti.
Küçük ve dağlık bir ülke olan Lübnan’ın nüfusu çeşitli Hıristiyan gruplar, Sünni Müslümanlar, Şii Müslümanlar, Dürziler ve başka farklı gruplardan oluşuyordu.
Ülke bu özelliğiyle Orta Doğu’nun baskı altındaki azınlık grupları için hep zor zamanlarında yaşayabilecekleri bir sığınak işlevi gördü.
Çeşitli dönemlerde Lübnan’a kaçan çok sayıda Filistinli mültecinin ülkedeki yasal statüleri ise hep sınırlı oldu.
Lübnan’da nüfus çeşitliliğinin yönetimin üst kademelerine de yansıması, anayasal düzeyde güvence altına alındı. Lübnan Anayasası gereği ülkenin cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyan, başbakanı Sünni Müslüman, meclis başkanı da Şii Müslüman olmak zorunda. Ancak bu düzenleme ülkeye her zaman barış getirmedi.
Lübnan 1975-1990 arasında çok kanlı bir iç savaşa sahne oldu. 150 bin kişinin öldüğü sanılan çatışmalar sırasında bölgesel güçler -özellikle de İsrail, Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütü- ülkeyi aralarındaki mücadeleler için bir savaş alanı olarak kullandı.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
MAASTRİCHT KRİTERLERİ

Maastricht kriterleri, Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomik ve parasal birliğe katılabilmeleri için gerekli olan koşulları düzenler. 9-10 Aralık 1991 tarihinde Hollanda’nın Maastricht kentinde imzalanan ve 1 ocak 1993’te yürürlüğe giren bu Avrupa Birliği Antlaşması’nda ekonomik ve parasal birliğin (EPB) aşamaları ve bu aşamalarda izlenecek ekonomik politikalar düzenlenmiştir. bu bağlamda üye ülkelerin ekonomileri arasındaki farklılıkların giderilebilmesi için belirlenen Maastricht kriterleri şöyledir;
-üyelerin yıllık ortalama enflasyon oranı en düşük yıllık enflasyona sahip üç üye devletin enflasyon ortalamasını en fazla 1,5 puan geçebilir.
-üye devletlerin bütçe açığı oranı gayri safi yurt içi hasılasının (bir ülke sınırları içinde belli bir zaman içinde, üretilen tüm mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeri) %3’ünü aşmaması gerekir.
-üye devletlerin kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılalarının %60’ını geçmemesi gerekir.
-her üye devletin uzun vadeli faiz oranı en düşük orana sahip üç üye devletin faiz oranını en fazla 2 puan aşabilir.
-üye devletlerin ulusal paraları Avrupa Döviz Kuru mekanizmasının izin verdiği normal dalgalanma sınırları içinde kalmalıdır.



MAKİ

Maki, Akdeniz ikliminin egemen olduğu bölgelere özgü, ortalama 1-2 metre boyundaki küçük ağaç ya da çalıların oluşturduğu bitki örtüsü. Bu bitki örtüsüyle kaplı alanlara makilik denir. Makilikler, eskiden ormanlık olan alanların yangın ya da insanlar tarafından yok edilmesi sonucu oluşmuştur.Orman kendini yenilemeden ortamı kaplayan maki türleri ağaç fidanlarının büyümesini engellerler.
Maki bitkileri Akdeniz ikliminin kurak koşullarına yani ortamdaki yetersiz sudan olabildiğince yararlanmaya uyarl Türkiye'de maki tipi bitki örtüsü en çok Akdeniz ve Ege, özellikle Güney Ege kıyılarında yaygındır; Marmara ve Karadeniz kıyılarında ise daha seyrektir. anmış derin köklü, ufak ve sert yapraklı, hatta dikenli ağaçlık ve çalılardır.



MANİ VE ÇEŞİTLERİ

Anonim Halk şiirinin en küçük ve en sevilen nazım biçimidir.

Manilerin özellikleri şunlardır:
Yedi heceli dört dizeden oluşur.
Uyak düzeni aaxa şeklindedir.
Birinci ve üçüncü dizeleri serbest, ikinci ve dördüncü dizeleri uyaklı maniler de vardır (xaxa).
Manilerin ilk iki dizesi uyağı doldurmak ya da temel düşünceye bir giriş yapmak için söylenir. Bunlara doldurma dizeler denir.
Temel duygu ve düşünce son iki dizede ortaya çıkar.
Üçüncü mısraın serbest oluşu söyleme kolaylığı sağlar.
Başlıca konusu aşk olmakla birlikte her türlü konuda da söylenmiştir.
Maniler, Divan Edebiyatı‘ndaki “tuyuğ“un karşılığıdır.
Düz (tam) mani:

7’li hece ölçüsüyle söylenir. Dört mısradan oluşur. aaxa şeklinde kafiyelenir. Maninin en yaygın şeklidir. Bu tarz manilere tam mani de denir.

Şu dağlar olmasaydı
Çiçeği solmasaydı
Ölüm Allah’ın emri
Ayrılık olmasaydı

Kesik (cinaslı) mani:

İlk dizesi cinaslı bir sözden oluşur. Bu ilk mısra hece sayısı bakımından diğerlerinden eksiktir. Kesik manilere, cinaslı mani, hoyrat da denir.

Böyle bağlar
Yâr başın böyle bağlar
Gül açmaz bülbül ötmez
Yıkılsın böyle bağlar
Niçin kondun a bülbül
Bağımdaki asmaya
Ben yârimden ayrılmam
Götürseler asmaya

Yedekli (artık) mani:

Düz maninin sonuna anlamı tamamlamak ya da pekiştirmek için iki dize daha eklemek suretiyle elde edilen manidir. Bu tarz manilere artık mani de denir.

Ağlarım çağlar gibi
Derdim var dağlar gibi
Ciğerden yaralıyım
Gülerim sağlar gibi
Her gelen bir gül ister
Sahipsiz bağlar gibi

Ayaklı Mani:

Kesik manilerin birinci dizesinin doldurularak söylenen şeklidir. Bunlara doldurmalı kesik mani de denir.

Ah o beni o beni
Kakül örtmüş o beni
Ben yarimi unutmam
Unutsa da o beni

Deyiş: İki kişinin karşılıklı söylediği manilerdir. Soru yanıt şeklinde düzenlenir. Bir başka kişinin ağzındanmış gibi aktarıldığı şekilleri de vardır.



MANŞ GEÇİDİ

Manş Denizi Atlas Okyanusunun, İngiltere ile Fransa'yı birbirinden ayıran kolu. Giderek daralması yüzünden elbise kolu manasına gelen Fransızca “le Manche” adı verilmiştir. Genişliği batıda 180 km iken, doğuda 33,7 km'ye düşer. Doğusundaki Dover Boğazı ile Kuzey Denizine açılan Manş, 89.900 km2lik yüzölçümüne sahiptir. Ortalama derinliği 45-120 km arasında değişir
ingiltere ile fransa arasındaki deniz



MARMARAY

Asya ve Avrupa'yı deniz altından bağlayan Marmaray projesine Alman ve İngiliz basını önemli yer ayırdı. The Times, Marmaray'ı "Demir İpek Yolu" diye tanımladı, Der Tagesspiegel ise "Asrın projesi açılıyor" diye yazdı. "Demir İpek Yolu" olarak tanımladığı projenin, yarın açılacağını belirtti. Tünelden, İstanbul ile Bakü arasında sefer yapacak hızlı trenlerin geçeceği kaydedilen haberde, proje tamamlandığında Avrupa'yı Çin'e bağlayan Trans Sibirya Demiryolu hattına alternatif bir rotanın ortaya çıkacağı belirtildi.



MAVİCİLER

Atilla İlhan önderliğindeki akım toplumsal gerçekçi görüş çerçevesinde ask, ayrılık vb. tarzda serbest şiirler yazmışlardır.
yedimeşhaleciler

Kenan Hulusi Koray
Sabri Esat Siyavuşgil
Muammer Lütfü
Cevdet Kudret Solok
Vasfi Mahir Kocatürk
Ziya Osman Saba
Yaşar Nabi Nayır

KaSıMCeViZYedi




MEDDAH

iki aracı vardır; biri boynuna doladığı mendili, öteki de elinde uttuğu sopasıdır. ... Orta oyunu, çevresi izleyicilerle çevrili bir alan içinde oynanan, yazılı metne
Meddah; Hikâye anlatma şeklinde icra edilen meddahlık bir taklit sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü tek bir sanatkârın eseri olan bir temaşa, yani gösteri türüdür. Meddah bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikâyeler anlatır. Meddahın anlatısını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, öyküler ve efsaneler oluşturur.
Orta Oyunu halk oyunlarımızdan bir türdür. İki ana kahramanı vardır. Pişekâr kültürlüdür; Arapça, Farsça kelimelerle konuşur. Kavuklu ise onu yanlış anlayarak komik durumu ortaya çıkarır. Kadın rolünü de erkekler oynar ki buna Zenne denir. Karadenizli, Rumelili, Kayserili, Ermeni, Rum, Yahudi; Sarhoş, Bekçi vb. kendi şiveleri ve kılıklarıyla tüm oyun kahramanları kökenimiz Osmanlı'nın İmparatorluk yüzünü özgün ve muhteşem bir şekilde ortaya koyarlar.Dekor ve kostüm yok denecek kadar azdır. Bir tabure ve Yeni Dünya adı verilen bir paravan bütün dekoru oluşturur. Paravan bazen ev, bazen konak, bazen sokak olarak kullanılır.





MEDENİ KANUN DÜZENLEMESİ -2001 kadınlara hangi yeni haklar kazandırmıştır?

1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Medeni Kanun da Anayasa değişikliklerini tamamlayıcı niteliği ile kadının hem aile içinde hem toplumsal yaşamdaki konumunu güçlendirmiştir. Yeni Medeni Kanun ile evlilik yaşı hem kadın hem erkek için 18’e yükseltilmiş (önceki uygulamada erkeler için 17, kadınlar için 15 idi), evlilik sırasında edinilen malların eşit paylaşımı ve evlilik dışı doğan çocukların evlilik içi doğan çocuklarla aynı miras haklarından yararlanmaları karara bağlanmış, ayrıca kadına karşı şiddetin önlenmesi konusunda çeşitli düzenlemeler getirilmiştir.




M.AKİFİN MİLLİ MÜCADELEDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Mehmet Akif, hem İstanbul’da bulunduğu süre içinde, hem de Anadolu’ya geçtikten sonra büyük bir gayretle vatanın her türlü işgal ve baskıdan kurtarılması için çalışmıştır. Bu amaçla Mustafa Kemal Paşanın talepleri doğrultusunda Anadolu’nun çeşitli vilâyetlerinde büyük bir coşkuyla milletimize vaaz ve nasihatlerde bulunmuş; art niyetlilerin oyunlarına gelmemeleri, tefrikaya düşmemeleri ve başarılı olmak için daima birlik ve beraberlik içinde olmalarını istemiştir. Geri kalan zamanlarında da boş durmayan Mehmet Akif, Burdur Milletvekili sıfatıyla 1. Meclisin çalışmalarına katkıda bulunmuş; başyazarlığını da yaptığı Sebilü'r-reşad Gazetesi’nde yazdığı şiir ve makaleleriyle Millî Mücadele’ye tam destek vermiştir Vaazlarıyla halkı aydınlatmaya başladı. Onları Millî Mücadele etrafında birleşmeye çağırdı.

Aynı dönemde Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey'in ricası üzerine ulusal marş yarışmasına katılmaya karar verdi. Konulan 500liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiçbiri yeterli bulunmamıştı ve en güzel şiiri Mehmet Âkif'in yazacağı kanısı mecliste hâkimdi. Mehmet Âkif'in yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler. Şairin orduya ithaf ettiği İstiklal Marşı, 17 Şubat günü Sırat-ı Müstakim ve Hâkimiyet-i Milliye'de yayımlandı. Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17:45'te ulusal marş olarak kabul edildi. Âkif, ödül olarak verilen 500lirayı Hilal-i Ahmer. bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı




MESNEVİ

Kafiyelenişi (aa, bb, cc, dd...) Aruzun kısa kalıpları ile yazılmıştır.
Divan edebiyatında manzum hikâyelerin yazıldığı nazım biçimidir.
Beyit sayısı sınırsızdır. Örneğin Mevlâna'nın mesnevisi 25.000 beyitten oluşmuştur.
Mesneviler aşk, tasavvuf, savaş ve kahramanlık, şehir ve şehrin güzellikleri, mizah gibi değişik konularda yazılmıştır.
Divan edebiyatında roman ve hikâye gibi türler olmadığı için mesneviler bir bakıma bu türlerin yerini tutmuştur.
Aynı şair tarafından yazılmış beş mesneviye "hamse" adı verilir. Hamse sahibi olarak tanınmış önemli divan şairleri: Ali Şir Nevâi, Taşlıcalı Yahya, Nev'i-zâde Atâi, Nergisi’dir.

Mesnevi nazım şekli ile yazılmış eserler konularına göre şöyle sınıflandırılabilirler:
Destanlar, savaş ve kahramanlık konularını işleyen mesneviler: İskendernâme (Ahmedî)
Aşk hikâyelerini konu alan mesnevîler: Leylâ ve Mecnun, Hüsrev ü Şirin.
Dinî ve tasavvufî mesnevîler: Mevlid (Süleyman Çelebi), Hilye-i Hakanî (Hakanî), Hüsn ü Aşk (Şeyh Galip).
Ahlâkî-didaktik mesnevîler: Hayriyye (Nâbî)
Şehirleri ve o şehrin güzellerini anlatan mesnevîler: Şehrengiz-i Bursa (Lâmiî), Hûbannâme (Enderunlu Fa-zıl)
Eğlence ve düğünleri anlatan eserler: Surnâme (Vehbî).
Mizahî mesnevîler: Harnâme (Şeyhî)


MERV

Marv, Bir zamanlar Büyük Selçuklu Devleti'nin başkenti Merv kenti Türkmenistan sınırları içinde tarihi İpek yolu güzergahı üzerinde kurulmuş, Karakum Çölü'nde bir vaha şehridir.
Önemli bir sanayi merkezi olan şehrin nüfusu 135.000'dir. Modern şehir 1884 tarihinde Rusya'nın askeri ve idari merkezi olarak kuruldu. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği zamanında pamuk üretim merkezi haline geldi. 1968 yılında şehrin 20 km batısında büyük bir doğal gaz rezervi ortaya çıkarıldı





MEŞRUTİYET

Hükümdarın yetkilerinin anayasa ile sınırlandı¬rıldığı yönetim biçimidir. Bu sistemde hükümdar anayasa ve halkın iradesi ile kurulan meclis tarafından denetlenir.
23 Aralık 1876'da Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesinden 14 Şubat 1878'de padişah II. Abdülhamit'in meclisi kapatması¬na kadar geçen süreye Osmanlı tarihinde I. Meşrutiyet Dönemi denir.
Not: Padişahın yetkileri şeklî olarak kısıtlanmıştır. Özde ise böyle bir kısıtlama söz konusu değildir.
I. Meşrutiyetle halk, ilk olarak dolaylı da olsa yönetime katılmıştır. I. Meşrutiyet'in ilanının en önemli sebebi impara¬torluğu dağılmaktan kurtarmak, dil, din, ırk ayrımı gözetme¬den bir Osmanlı toplumu meydana getirmektir.
Not:Kanun-i Esasi'nin ilanı ve parlamenter sistemin ilk kez uygulanması ve bu şekilde azınlıklara yönetime katılma hakkı verilmesi, Osmanlıcılık fikir akımı ile doğrudan ilgilidir.
II. Abdülhamit 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı gerekçe göstererek 14 Şubat 1878'de meclisi süresiz olarak kapattı. Ülkeyi tek başına yönetmeye devam etti. Meclisin kapatıl¬masıyla I. Meşrutiyet Dönemi sona erdi.
13 Temmuz 1908'den 1918 tarihine kadar geçen döneme II. Meşrutiyet Dönemi denir. Meşrutiyetin yeniden ilan edil¬mesinden sonra yapılan seçimleri İttihad ve Terakki Cemi¬yeti kazanmıştır.
Not: 1905 yılında Harp Akademisi’nden Kurmay Yüzbaşı rütbe¬siyle mezun olan Mustafa Kemal, Şam'da bulunan 5. ordu¬da görevli iken 1906'da vatansever subay arkadaşlarıyla birlikte Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurmuştur.
Not: 1908'de I. Meşrutiyet'in ilanından 1918 yılına kadar Osmanlı Devleti'nde yönetimde İttihad ve Terakki Partisi bulunduğu için bu döneme "İttihad ve Terakki Dönemi" de denir.


1. MEŞRUTİYET VE 2. MEŞRUTİYET FİKİR AKIMLARI

* Osmanlıcılık:
Tanzimat döneminin sonlarına doğru bazı Osmanlı Aydınları GENÇ OSMANLILAR adıyla bir cemiyet kurdular. Bunların amacı Fransız İhtilali sonucu yayılan "Milliyetçilik" akımının Osmanlı Devleti üzerinde etkisini kırmaktı. Bunun için dil, din ve ırk farkı gözetmeksizin herkesin eşit haklara sahip olmasını savunuyorlardı. Bu milletlere yönetimde temsil hakkı verilirse Osmanlı Devletinden ayrılmayacaklarını düşünüyorlardı.

* İslamcılık (Panislamizm):
Genç Osmanlıların (jön Türkler) Osmanlıcılık fikrine karşı II. Abdülhamit bu düşünceyi savunmuştur. Padişahın bunda iki amacı vardı:
a)Dar anlamda: İmparatorluğu korumak ve devam ettirmek.
b)Geniş anlamda: Hilafet çatısı altında dünya islam birliğini sağlamaktı. Bu düsünceyi savunanlara göre din ile millet birdir. Hangi milletten olursa olsun müslümanların halifenin etrafında birleşmesi gerekir.

NOT: İslamcılık düsüncesi de Osmanlıcılık gibi Milliyetçilik akımı karşısında etkili olamamıştır. Bunun en açık kanıtı da I.Dünya savaşında Halifenin Cihad çağrısına müslüman Arapların uymamasıdır.

* Türkçülük:
İslamcılık ve Osmanlıcılık düsüncelerinin geçerli olduğu dönemlerde pek yaygınlasamadı. Özellikle II. Mesrutiyet döneminde güç kazandı. Türkçülük düsüncesinin öncülerine göre devlet ancak dili, soyu ve ülküsü bir olan topluma dayanılarak sürdürülebilirdi. Türkçülük akımı ZiYA GÖKALP'in katkılarıyla ilmi bir içerik kazanmıştır.

* BAatıcılık:
İlk olarak askeri alanda baslayan batılılaşma hareketi, daha sonra devlet ve toplum hayatında da etkisini gösterdi.






MEVLANA HAYATI VE ESERLERİ

Mevlana Celaleddin-i Rumi, bütün dünyanın saygı gösterdiği önemli bir şair ve düşünürdür. Barış ve kardeşlikle ilgili şiirleri çok fazla yabancı dile çevrilip yayınlandı. Konya’ya giderseniz Mevlana Müzesi’ni gezip Mevlana’yı daha yakından anlayabilirsiniz. Döneme ait İslam kültür merkezlerinden Belh’ de hoca olarak görev yapan ve Bilginler Sultanı ünvanı ile bilinen Bahaeddin Veled’in oğludur. Babası Bahaeddin Veled’in vefatından bir yıl sonra, 1232 yılında Konya’ya göç eden Seyyid Burhaneddin’in manevi boyunduruğu altına giren Mevlana, dokuz yıl Seyid Burhaneddin’e hizmet etmiştir. Mevlana, 17 Aralık 1273 tarihinde vefat etmiştir.
MEVLANA ESERLERİ:
*Mesnevi
Büyük Divan “Divan-ı Kebir”
Fihi Ma-Fih “Ne varsa İçindedir”
Mecalis-i Seb’a “(Mevlana’nın 7 vaazı)”
Mektubat “(Mektuplar)”


MİLLİ EDEBİYAT AKIMI

1911 yılında Selanik’de çıkan “Genç Kalemler” dergisinde Ömer Seyfettin’in “Yeni Lisan” adlı makalesinin yayımlanmasıyla başlar. Milli Edebiyat hareketi öncelikle bir dil hareketidir. Sade Türkçe’nin bir dava olarak ele alınması ilk kez bu dergide ortaya konulmuştur. “Milli Edebiyat” terimi de ilk defa bu dergide kullanılmıştır.Bu dönem sanatçılarının şiir anlayışıyla, Fecr-i Ati topluluğunun şiir anlayışı birbirinden pek farklı değildir. “Şiir vicdani bir keyfiyettir” düşüncesinde olan şairleri bireysel konuları işlerler. Daha sonra 1917 yılında yaptıkları bir toplantıda, hece ölçüsünü kullanma, günlük konuşma diliyle yazma noktasında birleşen şairlerin, içerik konusunda herbirinin ayrı bir yaklaşımda olduğu gözlenir. Bu dönem sanatçıları Divan edebiyatını, Doğu edebiyatının, sonrasını ise Batı edebiyatının taklitçisi olmakla suçlarlar.
Şiirde daha çok bireysel konulara yönelen bu dönem sanatçıları, roman ve öyküde sosyal meselelere eğilmişler; milliyetçilik düşüncesi, Kurtuluş savaşı gibi konuları ele almışlardır. Konuların İstanbul dışına çıkarılması da bu dönemin belirgin özelliklerindendir. Ayrıca “aşk” bu dönem roman ve hikayesinin en önemli temasi olarak dikkat çeker. Bu eserlerde dil günlük konuşma dilidir.


MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN DİL ANLAYIŞI

1) Yabancı dilbilgisi kuralları, Arapça, Farsça ad ve sıfat tamlamaları bırakılmalıdır.
2) Yabancı sözcükler, kendi dillerinde dilbilgisi bakımından hangi türden olursa olsun, Türkçede ne olarak kullanılıyorsa, dilbilgisi yönünden o türden sayılmalıdır.
3) Arapça ve Farsça’dan gelen sözcüklerden, konuşma diline kadar girip yaygınlaşmış olanlar Türkçeleşmiş sayılmalı ve kullanılmalıdır.
4) İstanbul hanımlarının günlük konuşma dili esas alınmalıdır.
5) Terimler bilimle ilgili oldukları için aynen kullanılmalıdır.
6) Türkiye Türkçesine diğer Türk lehçelerinden sözcük alınmamalıdır



MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ (1911-1923)

20.yy’ın ilk yıllarında ortaya çıkan “Türkçülük” akımı ve bunun sonucunda oluşan “Milliyetçilik” akımı Milli edebiyatın oluşumuna zemin hazırlamıştır.
Bu konuda ilk adımı Mehmet Emin Yurdakul attı..
Dil en kısa sürede sadeleştirilmeli ve bütün eserler halkın anlayabileceği bir dil ve anlatımla yapılmalıdır.
Şiirde ulusal ölçümüz olan hece ölçüsü kullanılmalıdır.
Bizim temel nazım birimimiz, halk ozanlarının yüzyıllardır kullanageldiği dörtlük nazım birimidir.
Türkçe karşılıkları bulunan yabancı sözcüklerin tümü dilimizden atılmalıdır.
Türkçe karşılığı bulunmayan üstelik dilimize iyice yerleşmiş bulunan halkında rahatlıkla anlayabileceği yabancı sözcükler Türkçeleşmiş kabul edilmeli ve bunlara dokunulmamalıdır.
Arapça Farsça terkip kullanma alışkanlığına tümüyle son verilmeli,bunların yerine Türkçe ad ve sıfat tamlamaları kullanılmalıdır.
Sanatçılarımız konularını yerli yaşamdan ya da ulusal tarihten seçmelidirler.
Yazı diliyle konuşma dili arasındaki uçurumu kapamak için İstanbul ağzı yazı dili olarak kullanılmalıdır.
Türk dili ve tarihi araştırma çalışmalarına en kısa sürede başlanmalıdır.İhtiyaç duyulan yeni kavramlar için halk ağzından derlemeler yapılmalıdır.
Batı edebiyatını taklide son verilmeli ulusal kaynaklara dönülmelidir.
Böylece bize ait olan bir edebiyat doğacaktır.
Toplum sorunlarına duyarlı ve gerçekçi bir edebiyat oluşturulmalıdır.
Halka dönmek gerekliliği “Halka Doğru” sözüyle özetlenmiştir.
Böylece “Memleket Edebiyatı” denilen bir çığır başlamıştır.
Bu çığır Cumhuriyetin ilanından sonrada etkili olmuştur.
Temsilcileri:Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Yahya Kemal Beyatlı(bağımsız),Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa, Refik Halit Karay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Mehmet Akif Ersoy(bağımsız)


MİLLİ EDEBİYAT AKIMI

(1910-1923):Ömer Seyfettin , Ziya Gökalp ve Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisindeki bildirileri, akımın başlangıcıdır.

Milli konulara, toplum ve yurt sorunlarına eğilmişlerdir.
Sade ve süssüz Türkçe’yle yazdılar.
Konuşulan Türkçe’yi yazı dili haline soktular.
Hikaye ve romanlarda olaylar, İstanbul dışına çıkartıldı.
Şiirde hece ölçüsü ve koşma biçimi kullanıldı.

Önemli Temsilcileri:

Mehmet Emin Yurdakul :Yurdumuzun acı gerçeklerini şiirimize ilk defa yansıtmıştır.
Türkiye milliyetçiliğini savunur.
Eserleri: Türkçe Şiirler, Türk Sazı...

Ziya Gökalp: Türk halkının folklor ve tarihini yazdı, araştırdı. Sade bir dille toplumsal amaçlı şiirler yazdı.
Eserleri : Düzyazı : Türkleşmek-İslamlaşmak-Muasırlaşmak ,Türkçülüğün Esasları,Şiir: Kızılelma, Altın Işık.

Ömer Seyfettin :Bizde Maupassant tarzı hikayenin klasik değeri sayılır. Konuları çoçukluğundan, Türk savaş tarihinden



MİLLİ EĞİTİM TEMEL KANUNU---1739 SAYILI

Bu kanun,
Türk milli eğitiminin düzenlenmesinde esas olan amaç ve ilkeler
Eğitim sisteminin genel yapısı
Öğretmenlik mesleği
Okul bina ve tesisleri
Eğitim araç ve gereçleri
Devletin eğitim ve öğretim alanındaki görev ve sorumluluğu ile ilgili temel hükümleri bir sistem bütünlüğü içinde kapsar.
Ege adaları nasıl elimizden çıkmıştır





MİLLİ EĞİTİM ŞURASI ( 18. )

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), ''2023 vizyonunu oluşturan'' 18. Milli Eğitim Şurası kararlarını yayımladı.
MEB, ''Eğitimde 2023 Vizyonu''nun belirlendiği 1-5 Kasım 2010 tarihleri arasında yapılan şurada alınan kararlara yayımlayarak, ''resmiyet'' kazandırdı. Kararlar, Bakanlığın bundan sonraki eğitim politikalarını belirlenirken göz önünde bulundurulacak.
Şura'da öğretmen yetiştirilmesi ile ilgili konuda öne çıkan bazı kararlar şöyle:
- Öğretmen yetiştirilmesi üniversite bazında ele alınmalı, öğretmenlik veya eğitim üniversitesi kurulmalıdır.
- Öğretmen alımında uygulanan sınavlarda, adaylara öğretmenlik meslek bilgisi ve genel kültür alanları yanında mezun oldukları özel alanlara ilişkin sorular da sorulmalıdır.
- Öğretmenlik mesleğinin yıpratıcı bir meslek olması nedeni ile bazı meslek gruplarında olduğu gibi yasalarca belirlenecek ölçülerde özel eğitim öğretmenleri başta olmak üzere tüm öğretmenlere meslek güçlüğü zammı verilmeli, bazı özendirici önlemler alınarak öğretmenlerin istemeleri halinde erken emeklilikleri sağlanmalıdır.
Eğitimde niteliğin artırılması amacıyla özel okullar teşvik edilerek sayıları artırılmalı, teşvik kapsamında çocuklarını özel okullara gönderen ailelere resmî okullardaki bir öğrenci maliyetinin yarısı kadar destek verilmeli ve bu yolla devletin eğitim harcamaları azaltılmalıdır.


MİLLİ MÜCADELENİN MALİ KAYNAKLARI

Kurtuluş Savaşı’nın finansmanı yerli kaynaklardan sağlanmıştır.
Uluslararası ilişkilerde bağımsızlığa engelleyecek herhangi bir dış borçlanmaya girişilmemiştir.
TBMM Hükümeti ulusal savaş boyunca gelir artırıcı yasalar çıkarmıştır. (Yeni Vergiler getirmiş)
Kuvva-yı milliye adıyla kurulan birliklerin ihtiyacı için halktan para ve mal toplanmıştır. Adı bağıştır ama vermek zorundadır. Sakarya savaşına hazırlanırken tekalif-i milliye emirleri ile milet savaş ekonomisinin içine tamamen sokulmuş tüm kaynaklar ulusal bağımsızlık amacına yöneltilmiştir.
Harbiye nazırı cemal paşa lojistik desteği bakımından Kuvva-yı milliyecilere pek çok yardımda bulunmuştur.

A . Mustafa Kemal Paşa , Cemiyetler ve Milli Mücadele Öncülerinin Katkıları
Mustafa Kemal Paşa
Emekli Binbaşı Süleyman Bey
Şekeroğlu İsmail Efendi
Mahzar Müfit Kansu
Ali Fuat Cebesoy

B . Düyun - u Umumiye Gelirleri
vergi gelirlerinin sadece Ankara’da toparlanacağını ifade etmiştir. Böylece Kurtuluş Savaşı yıllarında işgalci devletlerin vergi tahsil etmelerinin önüne geçilmişdir..

C. Halktan Toplanan Vergiler
TBMM’nin açılışından II. İnönü Muharebesinin son günü olan 12 Nisan 1921 tarihine kadar çıkarılan yasalardan 56 adedi mali konularla ilgiliydi.

Düzenli Ordunu Kütahya- Eskişehir Savaşlarını kaybetmesi Mustafa Kemal Paşa’nın da radikal tedbirler almasına neden olmuş ve Tekalif-i Milliye Emirleri yayınlanmıştır. Başkomutanlık yetkisini üzerine alan Mustafa Kemal Paşa, Türk milletine bir kere daha müracaat etmiştir.


D . Dış Yardımlar

Rus Yardımı
Rusya, ilk yardım teklifini Atatürk Havza’ya geldikten sonra yapmıştır.
Sovyetlerden ilk ciddi yardım, Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Moskava’ya giden Halil Paşa tarafından getirilmiştir. Temmuz 1920’de Halil Paşa 100 bin lira değerindeki altınla Moskova’dan ayrılmıştır..Rusya çıkarlarını düşünerek Milli Mücadele’yi desteklemenin kendi menfaatine olduğunu görmüş ve istenen yardımı yapmıştır...

Fransız Yardımı
Fransa, İngilizlerle arası açık olduğundan ve Anadolu’da İngiliz güdümünde bir Yunanistan’ın çıkarlarına uygun olmayacağını düşündüğünden TBMM’ ye yardım etmiştir. Ankara Anlaşması’nın metninde de geçtiği gibi Fransa çekilirken savaş araç ve gereçlerini Türklere bırakmıştır.

Hint Müslümanlarının Yardımları
Hint Müslümanları, Milli Mücadele ile yakından ilgilenmişlerdir. Hintli Müslümanların liderlerinden Ali Han öncülüğünde kurulan Hindistan Hilafet Komitesi, topladığı 125 bin İngiliz sterlinini Ankara’ya ulaştırmıştır.


MİLLET MEKTEPLERİ

Millet Mektepleri, Türkiye’de 1 Kasım 1928’de yeni harflerin kabulünden sonra halkı okur-yazar kılmak amacıyla gerçekleşen eğitim seferberliği için kurulmuş dört ay süreli eğitim veren halk eğitimi kurumlarıdır.



MİSAKI MİLLİ

Misak-ı Millî ya da Millî Misak (Günümüz Türkçesi ile Millî Yemin ya da Ulusal Ant), Türk Kurtuluş Savaşı'nın siyasî manifestosu olan altı maddelik bildirinin adıdır.[1] İstanbul'da toplanan son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından 28 Ocak 1920'de oy birliği ile kabul edilmiş ve 17 Şubat'ta kamuoyuna açıklanmıştır. Bildiri, I. Dünya Savaşı'nı sona erdirecek olan barış antlaşmasında Türkiye'nin kabul ettiği asgari barış şartlarını içerir.
Toplantıdan çıkan kararlar arasında, özellikle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi milletvekillerinin yoğun çabasıyla gizli bir oturumda daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlanan Misak-ı milli (Milli Ant)'nin kabul edilmesi vardır (28 Ocak 1920).
Bildiri mecliste Ahd-ı Millî Beyannamesi adıyla kabul edilmiş, ancak daha sonra "Misak-ı Millî" olarak anılmıştır. Her iki deyim Ulusal Yemin anlamına da gelir. Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları, büyük ölçüde, Misak-ı Millî ilkeleri doğrultusunda oluşmuştur.




MİSAK-İ MİLLİ DE VERİLEN TAVİZLER

16 mart 1921 de ruslarla yapılan Moskona antlaşmasında Misak ı milliden ilk verilen taviz BATUM dur.
20 ekim 1921 de Güneyde Fransızlarla yapılan Ankara antlamasında ise misak ı milliden verilen ikinci taviz HATAY dır.
1926 yılında ingilizlerle yapılan antlaşmaylada MUSUL verilen üçüncü tavizdir.


MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ (20 TEMMUZ 1936)

Lozan Barış Antlaşması’na göre; Boğazların yönetimi Türkiye’nin başkanlığında uluslar arası bir komisyona bırakılmış ve silahsız bölge ilan edilmiştir. Bu durum ulusal egemenliğimizi zedeleyici nitelikteydi.

II. Dünya Savaşı Öncesi;
- Avrupa’da 1933’ten sonra silahlanma süreci başlamış
- Boğazlar Komisyonu üyesi İtalya Habeşistan’a saldırmış
- Almanya askersiz bölge ilan edilen Ren bölgesine asker göndermiş
- Japonya Mançurya’ya saldırmış
- Avrupa’daki gelişmeler Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmiştir.

Bu gelişmeler üzerine Türkiye Milletler Cemiyeti’ne başvurarak Boğazların statüsünün yeniden görüşülmesini istedi. Avrupalı devletler savaş öncesi Boğazların egemenliğinin Türkiye’ye verilmesinin çıkarlarına uygun düşeceğinden Montrö Sözleşmesi’ni imzalamakta sakınca görmediler.
20 Temmuz 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.

Buna göre;- Boğazlar Komisyonu kaldırıldı, komisyonun görevi Türkiye’ye devredildi.
- Boğazlar ve çevresinde, Türkiye’nin istediği kadar asker bulundurması kabul edildi.
- Barış zamanı yabancı ticaret gemileri Boğazlardan serbestçe geçebilecekti.turkeyarena.com
- Savaş durumunda ise Boğazların kullanımı belirli kurallara bağlandı (Boğazlardan geçecek savaş gemilerinin önceden Türkiye’ye haber verilmesine, savaş sırasında yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş izninin Türkiye’ye verilmesine karar verildi).
- Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin savaş gemilerinin geçişi uluslar arası hukuk kurallarına göre düzenlenecekti.

Not: Bu sözleşmeye ile Boğazlar üzerinde Türk Devleti’nin egemenlik haklarını zedeleyen bütün sınırlamalar kaldırılmış, Boğazlar üzerinde kesin egemenlik sağlanmış, Boğazların durumu Misak-ı Milli’ye göre düzenlenmiştir.


MOSTAR KÖPRÜSÜ

Kurulduğu şehre de adını veren Mostar Köprüsü (Boşnakça: Stari Most), 1566 yılında Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından Nevetra Nehri üzerinde inşa edilmiş bir Osmanlı köprüsüdür. Mostar gezilecek yerler listesinde de 1 numarada bulunan köprü Bosna Hersek’in en önemli simgeleri arasında yer alıyor.
Bosna Hersek başta olmak üzere Balkanların en önemli yapıları arasında yer alan Mostar Köprüsü 1993 yılında gerçekleşen Bosna Savaşı’nda Hırvat topçu ateşi ile yıkılmıştır. İlerleyen yıllarda bire bir özelliklerde yenisi yapılan Mostar Köprüsü 2005 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne de girmiştir.



MOĞOLİSTAN,

Doğu ve Orta Asya'da bulunan denize kıyısı olmayan bağımsız bir ülkedir. Ülkenin kuzeyinde Rusya, güneyinde, doğusunda ve batısında Çin Halk Cumhuriyeti vardır. Moğolistan'ın Kazakistan'a sınırı olmamasına rağmen ülkenin en batısı Kazakistan'ın doğu ucuna birkaç kilometre uzaktadır. Ulanbatur, başkent ve ülkenin en büyük şehri olup yaklaşık olarak burada ülke nüfusun %38'i yaşamaktadır. Moğolistan'ın siyasal sistemi parlamenter cumhuriyettir.
Yüzölçümü 1.564.116 kilometre kare, nüfusu 2,9 milyon civarı olan Moğolistan, en büyük yüzölçüme sahip dokuzuncu ülke ve en seyrek nüfuslu ülkedir. Ayrıca Kazakistan'dan sonra denize kıyısı olmayan en büyük ikinci ülkedir. Ülke çok az ekilebilir toprağa sahiptir. Topraklarının çoğu bozkırdır




MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI

Konferansa katılan devletler; TBMM, İngiltere, Fransa ve İtalya’dır.
Konferansta Türk Heyeti’nin başkanı İsmet Paşa’dır.

Mudanya Ateşkes Antlaşmasının Maddeleri

* 14-15 Ekim gecesinden itibaren silahlı çatışmalar durdurulacaktır.
* Yunanlılar 15 gün içinde Doğu Trakya’yı (Meriç sınır olmak üzere) boşaltacaklardır.
* Yunanlılardan boşalan yerlere İtilaf devletleri birlikleri girecek, onlar da en geç otuz gün içinde Trakya’yı Türklere teslim edeceklerdir.
* Barış antlaşması imzalanana kadar TBMM Hükümeti, Doğu Trakya’da 8.000 jandarma bulunduracaktır.
* İstanbul ve Boğazlar TBMM Hükümeti’nin yönetimine bırakılacaktır. İstanbul ve çevresinde Türk yönetimi kurulacak; TBMM Hükümeti’nin temsilcisi İstanbul’a gelecektir. İtilaf devletleri İstanbul’u, barış antlaşmasından sonra boşaltacaktır. (İstanbul’un TBMM’ye bırakılması, Osmanlı Devleti’nin İtilaf devletlerince sona erdiğinin göstergesidir.)

Mudanya Ateşkes Antlaşmasının Önemi ve Sonuçları

* Kurtuluş Savaşı’nın silahlı mücadele dönemi sona ermiştir.
* Askeri zaferi tamamlayan diplomatik bir zaferdir.
* Fransa’dan sonra İtalya ve İngiltere de TBMM Hükümeti’ni resmen tanımışlardır.
* Yeni bir çatışmaya girilmeden, diplomatik yollarla Doğu Trakya, İstanbul ve Boğazlar Bölgesi kurtarılmıştır.
* Misak-ı Milli’nin Trakya sınırı çizilmiştir.
* Osmanlı Devleti’nin başkenti olan İstanbul’un TBMM Hükümeti’ne bırakılmasıyla Osmanlı Devleti’nin hukuken sona erdiğini İtilaf Devletleri de kabul etmiştir.



MUHAMMES

Beşer dizelik bentlerle kurulan nazım şeklidir.
En az 4, en çok 7 bentten oluşur.
Bu nazım şekli her konuda yazılabilir.

Muhammes Türleri:
Tahmis: Bir gazelin her beytinin üstüne üçer dize eklenmesiyle oluşturulan muhammestir.
Taştir: Bir gazelin her beytinde iki dize arasına üçer dize eklenmesiyle oluşturulan muhammestir.
Tardiye: İlk bendinin son dizesi, diğer dizeleriyle uyaklı olmayan muhammestir.





MUSTAFA KEMALİN ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇME SEBEPLERİ

Atatürk, cumhuriyet yönetiminde demokrasinin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla siyasi partilerin kurulmasını istemiştir.Böylece;
• Düşünceler ortaya konulacak
• İlerleme ve yükselme sağlanacak
• Farklı fikirlerden ve gelişmelerden faydalanılacaktır
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin tam bir cumhuriyet olması için iktidar partisinin yanında mecliste muhalefet partilerinin olması gerekirdi. Bu yüzden Atatürk'ün emriyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası kurulmuştur.




MÜSTEZAT

Gazelin özel bir biçimine denir.
Müstezat, çoğalmış, artmış anlamına gelir.
Uzun dizelere kısa bir dize eklenerek yazılır.
Uzun ve kısa dizeler gazel gibi kendi aralarında uyaklanır. Kısa dizelere "ziyade" adı verilir.
Aruzun bir tek kalıbıyla yazılır
Kafiyelenişi gazel gibidir. (aa-ba-ca-da-ea-...)
Makta beyti yoktur.




NAMİK KEMALİN TİYATRO HAKKİNDAKİ GORUSLERİ

Namık Kemal'in tiyatro eserlerine geçmeden önce tiyatro hakkındaki görüşleri su şekilde özetlenebilir:
1) Tiyatro eğlencelidir ve eğlencelerin en faydalısıdır.
2) Edebiyatın en güç ve en büyük turu olan tiyatro kitap, gazete ve benzeri basın organlarından daha tesirlidir.
3) Halkın eğitilmesinde tiyatrolar bir araç olarak kullanılabilir
4) Tiyatroların dili halkın anlayabileceği şekilde olmalıdır.
5) Başka milletlerin edebiyatlarından tiyatro tercüme etmenin bir sakıncası yoktur.
6) Batı; musiki, tiyatro gibi sanatlarla gelişmektedir.
7) Tiyatro göze, kulağa hitap ettiği için diğer edebi türlerden daha tesirlidir.
Bu donemde Avrupai tarzda tiyatro eseri yazanlardan biri olarak bildiğimiz Namık Kemal ayni zamanda tiyatronun kuramını yapmaya çalışan edebiyatçılarımızın başında gelir. Düşüncelerinin gerçekleşmesinde tiyatroyu bir araç olarak görür.

Sosyal konuları, halka aktarmak ve halkı kendi düşüncelerinin ortağı kılmak düşüncesi O'nun bütün edebiyat türlerine sosyal fayda açısından bakmasına yol açmıştır.Namik Kemal, alışılmış şekillerin dışında sahneyi bir kursu olarak kullanır.Bu bakımdan Kemal'in tiyatro eserleri, diğer eserlerinde işlediği fikirler ve şahsiyet göz önünde bulundurulmadan tam anlamıyla anlaşılamaz.


NASREDDİN HOCA

Fıkralarının vazgeçilmez yüzü Nasreddin Hoca 1208 yılında Bugün Eskişehir'e bağlı Sivrihisar'da doğduğu sanılmaktadır. Hakkında fazla malumat yoktur. Bildiklerimiz de kesin değildir. Babası Abdullah efendi köyün imamı idi. Ondan sonra da oğlu Nasreddin Hoca köyünde imamlık yaptı. 1236’da Konya’nın Akşehir ilçesine göçtü ve Seyyid Mahmud Hayranî’ye bağlandı. 1284 yılında orada öldü.
Nasreddin Hoca kadar millî kültürümüze mal olmuş ikinci bir kişi yoktur. O, 250 milyonluk Türk dünyasında, İslâm aleminde bilinir, sevilir. Azerbaycan’da Molla Nasreddin, Kazakistan’da Koja Nasreddin, Özbekistan’da Nasreddin Efendi'dir.
Nasreddin Hoca, “efsaneleşmiş bir halk filozofudur”. Fıkralarının tamamında sağlam bir dünya görüşü vardır. Herhangi bir aşırılığa onun zıddı ile karşılık verir. Yıkıcı değil yapıcıdır. İnsanı önce güldürür, sonra düşündürür. Her sözünde bir hikmet vardır. Günlük hayatın her safhası onun fıkralarında yer alır.
Nasreddin Hoca, Türk milletinin mizah anlayışının ve zekasının sembolüdür. Bu sebeple de, her çağda yeniden ortaya çıkmakta, kendisine ait olmayan fıkralar bile onun adı ile nakledilmektedir. Nasreddin Hoca hakkında yazılan ilk kitapta (Hikâyat-i Kitab-ı Nasreddin) 43 fıkra var iken, 1676’da yazılan kitapta 112, 1822’de 160, 1958’de ise 445 Nasreddin Hoca fıkrası kayıt edilmiştir. Bugünlerde fıkra sayısının 500’ün üzerinde olduğunu söylemek mümkündür.
Orta Çağ döneminde Akşehir ve Konya'da, Selçuklu veya Osmanlı Devleti[1] döneminde var olduğuna inanılan mizah figürü. Nasreddin Hoca, komik hikayeleri ve fıkralarıyla hatırlanan ve aynı zamanda popülist bir filozof olan bilgeydi. Kendisi çoğunlukla hazırcevaplılığı ile tanınır

1996-1997 UNESCO tarafından Uluslararası Nasreddin Yılı ilan edilmiştir



NAZİRE

Nazire, bir şairin şiirine başka bir şair tarafından aynı şekil, vezin, kafiye ve redifle yazılan şiir. Divan edebiyatı nazım türüdür.
Kelime Arapça "eş, değer" anlamlarındaki nazir’den gelir.
Nazire yazma, tanzir, tanzir etme diye anılır.
Nazire geleneği Türk edebiyatına İran edebiyatından geçmiştir.
İranlı şairler nazireye cevâb adını verirler.
Alay ve şaka yollu yazılmış nazirelere tezhil veya hezil denir



NEFİ

4. Murat döneminde yaşamış, bir süre korunmuş ancak Sadrazam Bay¬ram Paşa’yı eleştiren bir hicvi yüzünden boğdurularak cesetı Sarayburnu’ndan denize atılmış.
Divan şiirinde kaside (övgü) ve hiciv (yergi) şairi olarak tanınmakla birlikte, gazelleri de vardır, öv¬gülerinde de yergilerinde de aşırı abartmalara yer vermiştir.
Dili ağır olmasına karşın, akıcıdır.
Arapça ve Farsça sözcük ve deyimlerle dizelerini kurmuştur; ancak cümle yapısı sağlam, dili sese uygundur. Tamlamalar ve süslü, sanatlı bir üsiup kullanmıştır.
Nefi, şiirlerinde ses öğesine önem vermiş, betimlediği ortamların sesini şiirlerinde yansıtmıştır.
Türkçe ve Farsça birer Divan’ı vardır.
En ünlü eseri Siham-ı Kaza da (Kaza Okları), hicivleri yer alır.




NEV-YUNANİLİK

Türk edebiyatını temelinden batılılaştırmak amacıyla, "Eski Yunan edebiyatını örnek almak"tır. Yahya Kemal'le Yakup Kadri benimsedikleri bu eğilime Eski Akdeniz uygarlığıyla ilgili olduğu için Havza Edebiyatı ya da Nev-Yunanilik adını vermişlerdir. Bu eğilimin örnekleri de Yahya Kemal'in "Sicilya Kızları" ve "Biblos Kadınları" adlı şiirleri ile Yakup Kadri'nin "Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri" başlıklı yazısı ile sınırlı kalmıştır. Nayilik gib Nev Yunanilik de dönemini etkileyen bir gelişme göstermemiştir. Şiirimizde tek temsilcisi Salih Zeki Aktay olarak görülür.



NİZAMİYE MEDRESELERİ

Nizâmülmülk’ün adından dolayı Nizamiye adını alan bu medreseler Sünnî İslam dünyası adına ciddi tehlike oluşturan Râfızî-Bâtınî düşünceyle siyasi ve askeri alanda olduğu gibi ilmi sahada da mücadele etmek ve devletin ihtiyaç duyduğu kadı, muhtesip , müstevfi , müftü, hatip, vaiz, katip vb. görevlileri yetiştirmek amacıyla kurulmuş kurumlardı.
Ayrıca okumaya imkanı olmayan fakir öğrencilerin de okumalarını sağlamayı amaçlıyorlardı

Nizamiye Medreselerinin Başlıca Amaçları
1) Din adamı yetiştirmek,
2) Yoksul ve yetenekli öğrencileri okutup topluma kazandırmak,
3) Devletin yönetimi için memur yetiştirmek
4) Devlet adamlarını eğitmek
5) Bilginleri bir görev ve maaşla medreselere bağlayıp denetim altında tutmaktır


1) medreselerin, okul mimarîsinin veya üniversite kampüsünün ilk örneğini teşkil ettikleri görülür.
2) Nizamiye medreselerinde genellikle din, hukuk ve dil öğretimi yapılırdı. Nizamiye medreselerinde Felsefe ve Mantık dersleri de okutulmuştur.
3) Nizamiye medreseleri, Türk ve İran halkı ve kültürünün yakınlaşması ve kaynaşmasında aktif rol oynadığı gibi, ortak bir İslâm kültürü ve müslüman kardeşliğinin doğmasında da etkili olmuşlardır.
4) Bugün orta ve yüksek öğretim kurumlarında uygulanan “ders geçme ve kredi sistemi”nin başlangıcını teşkil eden, medreselerdeki “ders geçme sistemi”, Nizamiye medreseleriyle kurumlaşmış ve yaygınlaşmıştır.
5) Bugün çağdaş dünyada yüksek öğretim kurumlarında uygulanan burs, kredi ve yatılılık sistemi, Nizamiye medreseleriyle kurumlaşmış ve yaygınlaşmıştır.
6) Medreselere daimi statüde öğretim elemanı yetiştirme ve bunlar arasında bir mertebeleşme sistemi oluşturma, yine Nizamiye medreseleriyle kurumlaşmıştır.
7) Medreselerden mezun olanlara “icazetname” verme uygulamasının ilk örnekleri, Nizamiye medreselerinde görülmektedir
Kâtip Çelebi, devrinin en büyük coğrafyacılarından biridir.Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannümadır.
Kâtip Çelebi’nin birçok batılı coğrafya kitabından yararlanarak hazırladığı, İslam coğrafya geleneği üzerine kurulu Osmanlı klasik coğrafya ekolünü değiştiren, Cihannüma adlı eseri Osmanlıların dünyaya bakışlarını değiştirmiştir.
Katip Çelebi, Keşf el-Zünûn’da, Cihânnümâ’nın iki bölümü bulunduğunu, birincisinin yalnız denizlerden, nehirlerden, adalardan ve ikinci bölümünde karalardan, alfabe sırasıyla, şehirlerden ve Hicret’in VII. (Miladî 15.) yüzyılından sonra keşfolunan ülkelerden bahsettiğini yazar.
Astronomi ve coğrafya bilgilerinin yanı sıra sosyal bilimlere de geniş yer ayrılan "Cihannnüma"da kentlerin enlem ve boylamları, birbirlerine olan uzaklıkları, dönemin dünya ülkelerinde sanayi, halkların din, dil ve nüfus bilgileri aktarılıyor.
Kâtip Çelebi'nin 1648'de yazmaya başladığı ve 1654'te eklemeler yaptığı Kitâb-ı Cihannüma'yı 78 yıl sonra 1732'de İbrahim Müteferrika Matbaa-i Amire'de bastı



NUTUK

Yurdumuzun parçalanıp işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklâl Savaşını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılâpların yapılışını anlatan Nutuk, siyasî ve millî tarihimizin birinci elden, pek değerli bir kaynak eseridir.
Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisinin 15 -20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayında 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihî bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.
Nutuk, inkılâp tarihimizin birinci elden pek değerli bir kaynağıdır, çünki, eserin sahibi, tarihî olayları yalnızca belgelerle inceleyerek objektif gerçeğe ulaşmak isteyen bir tarih yazarı değil, doğrudan doğruya o tarihi yapanın kendisidir. Tarihi yapan ile yazanın aynı şahsiyette birleşmiş olması, Nutuk'u, benzerleri ile karşılaştırılamayacak üstün değerde bir eser durumuna getirmiştir.
Bu eserde, kendini her şeyi ile milletine adamış olağanüstü yetenekleri ile dehânın en iyi örneğini vermiş büyük bir komutanın, inkılâpçı bir liderin ve ileri görüşlü bir devlet adamının, askerî ve siyasî tespitleri ile, Türkiye Cumhuriyetine şekil veren temel düşünce ve görüşler yer almıştır. Ayrıca, eserde millî değerler sistemine bağlı Cumhuriyet rejiminin, tarih şuuru içindeki gelişmesinin adım adım nasıl olgunlaştırıldığını, sosyal ve kültürel alanlara yön verici siyasî ve idarî şartların nasıl hazırlandığını yakından görebilmekteyiz.
Bu eser, yalnız geçmiş bir devrin hikâyesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmamakta, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen yüksek bir değer taşımaktadır.




NÜFUS SAYIMI ULAŞILABİLECEK BİLGİLER

*insan sayısı
*Nüfusun eğitim-öğretim durumu
*Nüfusun yaş durumu
*Nüfusun ekonomik faaliyet kollarına dağılımı
*Kırsal ve Kentsel nüfus bilgileri
*Nüfusun medeni durumu
*Çalışan insan sayısı


NÜKLEER SİLAHLANMA YARIŞININ DÜNYAMIZ GELECEĞİNE ETKİSİ

Nükleer denemelerin gezegene etkisi büyük
Bugüne kadar nükleer silahlar iki binden fazla kez denendi; denemeler atmosferde, yer altında ve su altında yapıldı.
Nükleer denemeler yeryüzü üzerinde 60'dan fazla noktada, genellikle de yerel halkın ya da azınlıkların yaşadıkları bölgelerde yapıldı. Bazı deneme bölgeleri zaman içinde terkedilirken kimilerinde ise hala insanlar radyasyon tehdidi altında yaşamaya devam ediyor. Nobel Barış Ödülü sahibi, Uluslararası Nükleer Savaşın Engellenmesi İçin Doktorlar (IPPNW) örgütü, 1945 ile 1980 yılları arasında yapılan atmosferik nükleer denemeler sebebiyle nihayetinde 2,4 milyon insanın hayatını kaybedeceğini öngörüyor.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
OECD

1961 yılında kurulmuş uluslararası bir örgüttür. Türkiye, toplam 34 üyesi bulunan örgütün kurucu üyesidir. OECD ülkelerinin çoğunun ekonomisi iyi durumdadır. Merkezi de Fransa'da bulunmaktadır. Örgütün amacının dünyadaki ekonomik gelişimin ve ticaretin teşvik edilmesi olduğunu söyleyebiliriz.

OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) uluslararası bir ekonomi örgütüdür.
Türkiye ile birlikte toplam 34 üyesi bulunmaktadır.
OECD, 14 Aralık 1960 tarihinde imzalanan Paris Sözleşmesi’ne dayanılarak,
1961 yılında kurulmuştur ve savaş yıkıntıları içindeki Avrupa’nın Marshall Planı çerçevesinde yeniden yapılandırılması amacıyla 1948 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü’nün (OEEC) doğrudan mirasçısıdır.
OECD üyesi olan ülkelerin büyük bir bölümü İUT ve AB üyesidir. Ayrıca “gözlemci üye” olarak tanımlanan birçok ülkenin bulunduğu OECD, sanayileşmeyi gerçekleştirerek kalkınma sürecini başarıyla tamamlamış ülkelerin üye olduğu bir örgüt haline gelmiştir


OKULLAR HAYAT OLSUN PROJESİ

Okullar Hayat Olsun Projesi 13 Aralık 2011 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Türkiye Belediyeler Birliği arasında imzalanan protokolle yürürlüğe girmiş ve projenin koordinasyonu Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğüne verilmiştir.
Okullar Hayat Olsun Projesi ile Milli Eğitim Bakanlığına bağlı olarak faaliyet gösteren okulların eğitim ve öğretim saatleri dışında belediyelerle işbirliği yapılması suretiyle velilerin ve mahallelinin hizmetine açılması, öğrenciler ve yetişkinler için birer hayat boyu öğrenme merkezi ile yaşayan güvenli alanlar haline dönüştürülmesi; belediyelerin yeni bir mekân oluşturmaksızın meslek ve beceri kazandırma, spor, kültür, sosyal hizmetleri için okulların çok amaçlı kullanılabilmesi ve ağaçlandırılmasıdır



OKUL ÖNCESİ VE REHBERLİK

Çocukların geleceğini belirleyecek olan toplumsal ve ahlaki değerlerin aktarılması, yaşamın ilk yıllarında başlar . Temel bilgi ve beceriler bu dönemde kazanılır.
3-6 yaş çocuklarının eğitimin gerçekleştiren okul öncesi eğitim kurumunu, annenin yokluğunu giderecek bir kurum olarak değil, annenin tek başına çocuğun üzerindeki ilk yıllardaki rolüne katkıda bulunan ve bu rolü yaygınlaştıran bir kurum olarak değerlendirmek gerekir. Anaokulu kurum olarak ailenin dışına atılan ilk adım olarak düşünülmelidir. Anaokulu, çocuğa bilgi aktarmaktan çok, çocuğun içinde var olan yeteneklerin serpilip gelişmesine yardımcı olur. Çocuk anaokulunda en iyi oyun ortamını bulur, işbirliğini geliştirir, yaşıtlarıyla ilişkiye girerek birlikte yaşamayı öğrenir. Ayrıca çocukları ilkokula hazırlayan birer kuruluş niteliğinde olmaları anaokullarmm önemini daha da artırmaktadır. Araştırmalar, okulöncesi kurumda eğitim görerek ilkokula başlayan çocukların, diğerlerine göre daha katılımcı, girişken ve uyumlu olduğunu göstermektedir.
Bazı yazılarımızda de belirtildiği gibi çocuklar 3 yaşından sonra akranlarıyla birlikte olmaktan, oynamaktan ve konuşmaktan hoşlanır, bu onlar için çok önemlidir ve arkadaş arayışı içindedirler. Bu sayede çeşitli kazanımlar edinirler. Bu dönemde ayrıca merak ve öğrenme isteği iyice artmış, çevreyi ve dünyayı tanıma çabaları yoğunlaşmıştır. İşte bu bağlamda okul öncesi eğitim önem kazanır.

16. YY EDEBİYAT ÜNLÜLER

16. yüzyıla gelindiğinde Arap ve Fars nazireciliği/ taklitçiliği
Baki,
Fuzuli gibi şairlerin öncülüğünde sona ermiş;
BAĞDADLI RÛHÎ
HAYÂLİ BEY
TAŞLICALI YAHYA
PİR SULTAN ABDAL
KÖROĞLU
Lâtifî: Lâtifî Tezkiresi
Âşık Çelebi: Meşâirü'ş-Şuârâ ( Şairlerin Duyuları )
Kınalızâde Hasan Çelebi: Tezkiretü'ş-Şuârâ
Ahdî: Gülşen-İ Şuâra




ORGANİK TARIM

Organik tarım, bitki nöbetleşmesi, yeşil gübre, kompost, "biyolojik zararlı kontrolü"nü içeren ve toprak üretkenliğini sağlamada mekanik işlemeye dayanan; sentetik gübre, pestisit, hormon, hayvan yem katkıları ve genetiği değiştirilmiş organizmaların kullanımını reddeden veya sınırlayan tarım yöntemidir.[1] Organik tarımda toprak ve su gibi doğal çevrenin tarım eliyle kirletilmesini engellemek, temiz malzeme ve teknikler kullanılarak üretilen tarım ürünleri ile insan, hayvan ve çevrenin sağlığı üzerinde olumlu katkı sağlamak amaçlanır.

• Organik tarım(Ekolojik tarım veya Biyolojik tarım);tarımsal ilaç,suni gübre,hormon,antibiyotik ve zararlı gıda katkı maddeleri gibi uygulamaları yasaklayan,üretimden tüketime her aşaması kontrollü,doğal kaynakları en iyi şekilde kullanarak sağlıklı tarımsal ürünler üretilmesini sağlayan bir tarım sistemidir.
• Organik tarım (Ekolojik tarım veya Biyolojik tarım);ekolojik dengenin korunması,her türlü bitkisel,hayvansal ve su ürünleri üretimi ile kullanılacak girdilerin organik tarım metoduna uygun olarak üretilmesi veya temini ,orman ve doğal alanlardan organik tarım ilkelerine uygun olarak ürün toplanması ,bu ürünlerin işlenmesi,ambalajlanması,etiketlenmesi,depolanması,taşınması,pazarlanması,kontrolü,sertifikalandırılması ve denetimini amaçlayan,çevreye ve insan sağlığına zarar vermeyen modern tarımsal üretim tekniklerini kullanmayı kabul eden ,her aşaması kontrollü,kayıtlı ve sertifikalı bir üretim şeklidir.
• Organik tarım(Ekolojik tarım veya Biyolojik tarım);ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliği amaçlayan,toprak verimliliğini,çevrenin korunmasını ve gıda güvenliğini esas alan bir tarımsal üretim sistemidir.
• Tüm bu ifadeler ışığında Organik-Ekolojik-Biyolojik Tarım;kimyasal gübre ve pestisit gibi yapay dış girdileri kullanmaksızın,sürdürülebilir verimliliğe dayalı,çevreye ve insan sağlığına zarar vermeden ,toprak verimliliğini ve gıda güvenliğini esas alan üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve kayıtlı olan sertifikalı bir üretim şeklidir.









ORHAN VELİ VE ŞİİR ANLAYIŞI

Orhan Velinin Şiirlerindeki Zihniyeti ve Ahenk Anlayışı:
Orhan Veli ,Varlık dergisinde yayımlanan ilk ürünlerinde, aslında “Saf Şiirciler “anlayışıyla yazar. Hatta hece vezni değil aruz vezniyle yazdığı bir iki şiir bile olur. Yani hem halk şiiri hem divan şiirine vakıftır.

Orhan Veli ,bu eski şiir anlayışını 1937 yılından itibaren bırakır ve gündelik yaşam sahnelerinin yer aldığı şiirler yazmaya başlar. Bu şiir anlayışı başta Yahya Kemal olmak üzere bir çok kurallı şiir yazan şairleri kızdırır.Bunun üzerine yazdıkları şiirin savunmasını yapacağı “Garip “adlı bir önsöz yazar ,burada “Garip şiiri”nin ilkelerini de belirtir.
-Vezinli kafiyeli şiirde hayır.
-Edebi sanatlara hayır.
-Burjuvaziye hayır.
-Eski biçimlere hayır.
-Duygusallığa hayır
-Şairaneliğe hayır.
Bunların ötesinde öyle bir cümle yazar ki bu önsöze en çok bu etkiler diğer genç şairleri:”Şiir,bütün özelliği söylenişinde olan bir söz sanatıdır.Yani tümüyle anlamdan oluşur.Anlam insanın beş duyusuna değil,kafasına seslenir.Bir gün gelecek,şiir yalnızca kafayla okunacak,edebiyat da böylece yeni bir yaşama kavuşacak.”
Orhan Veli Kanık kendisi gibi düşünen Oktay Rıfat Horozcu ve Melih Cevdet Anday’la birlikte bu ilkelerle yeni bir oluşum başlatmış olur:Garip Akımı.
Orhan Veli’nin şiirlerinde bütün anlayışı öyle hakimdir ki tek bir mısrayı çıkardığınızda şiir anlamını tamamen kaybeder.Onun gücü” Var olanı” yazmaktan gelmiştir.
Orhan Velinin Şiirlerinde Kullandığı Dilin Özellikleri
Cumhuriyet döneminin bir başka önemli şahsiyeti olan Orhan Veli de, Batı şiirinin yanı
sıra halk şiiri unsurlarından da beslenmiş güçlü bir şairdir.
Orhan Veli halk edebiyatı türlerinden türkülerin etkisinde kalarak, halk deyimlerini
ustaca kullanmış ve biçim olarak da halk şiiri biçimlerini deneyerek yine şiirlerini bu disipline
yaklaştırmıştır.




ORHUN YAZITLARI

Orhun Yazıtları, Göktürk İmparatorluğu'nun ünlü hükümdarı Bilge Kağan devrinden kalma altı adet yazılı dikilitaştır. Moğolistan'ın kuzeyinde, Baykal gölününü güneyinde, Orhun ırmağı vadisindeki Koşo Saydam gölü yakınlarındadır. Bu yazıtlardan Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları, Koçho Tsaydam bölgesindeki Orhun Irmağı civarında; Bilge Tonyukuk yazıtları ise, Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarından yaklaşık 360 km uzakta, Tola Irmağı'nın yukarı yatağındaki Bayn Tsokto (Bayn Çokto) bölgesindedir. Bilge Tonyukuk yazıtlarının, (Orhun Irmağı civarında olmamasına rağmen), Orhun yazıtlarıyla birlikte düşünülmesi, anılması Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtları ile aynı döneme ait olması ve aynı konuları içermesindendir. Yazıtlar Türk dili, tarihi, edebiyatı, sanatı, töresi hakkında önemli bilgiler vermektedirler. Türk ve Türkçe adı, ilk kez Doğu Göktürkler dönemine ait bu yazıtlarda geçmektedir.
Yazıtların üçü çok önemlidir. İki taştan oluşan Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 yılında dikilmiştir. Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan'ın ağzından yazılmıştır. Kültigin, Bilge Kağan'ın kardeşi, buyrukçu ihtiyar Tonyukuk ise veziridir. Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuştur.
Orhun Abideleri'ni ilk kez 1889 yılında Rus tarihçi Yardintsev bulmuştur. 1890'da bir Fin heyeti, 1891'de de bir Rus heyeti burada incelemelerde bulunmuştur. Bu heyetler yazıları çözememişlerdir. Fakat 1893 yılında Danimarkalı bilgin Vilhelm Thomsen, 38 harfli alfabeyi çözerek yazıtları okumayı başarmıştır.




ORTA ASYA ,RUSYA ,ÇİN BÖLGESİNDEKİ ÖZERK TÜRK DEVLETLERİ

Bağımsız Türk Devletleri

* Azerbaycan
* Kazakistan
* Kırgızistan
* Kuzey Kıbrıs
* Özbekistan
* Türkiye
* Türkmenistan

Özerk Yapılar
Rusya Federasyonu

* Altay
* Başkurdistan
* Çuvaşistan
* Hakasya
* Kabardino-Balkarya
Balkarya
* Karaçay-Çerkes
Karaçay
* Tataristan
* Tuva
* Saha

Çin Halk Cumhuriyeti

* Sincan Uygur Özerk Bölgesi

Moldova

* Gagavuzya

Özbekistan

* Karakalpakistan

Azerbaycan

* Nahcivan

Diğer Türk toplulukları
Balkanlar ve Avrupa

* Arnavutluk'taki Türkler
* Batı Trakya Türkleri
* Bulgaristan'daki Türkler
* Finlandiya Türkleri
* Karaim Türkleri
* Kırım Tatarları
* Kosova'daki Türkler
* Bosna'daki Türkler
* Sancak Türkleri
* Makedonya'daki Türkler
* Romanya'daki Türkler

Orta Doğu

* Irak Türkmenleri
Türkmeneli

Asya

* Ahıska Türkleri
* Yugurlar
* Iran'daki Türk halkları
* Rusya'daki Türk halkları

Önemli Şehirler
Başkentler

* Abakan / Hakasya
* Aşkabat / Türkmenistan
* Ankara / Türkiye
* Astana / Kazakistan
* Bakü / Azerbaycan
* Bişkek / Kırgızistan
* Çeboksarı / Çuvaşistan
* Gorno-Altaysk / Altay
* Karaçayevsk / Karaçay
* Kazan / Tataristan
* Kızıl / Tuva
* Nalçik / Balkarya
* Nukus / Karakalpakistan
* Taşkent / Özbekistan
* Ufa / Başkurdistan
* Urumçi / Sincan
* Yakutsk / Saha

Türk halkları arası ilişkiler
Türk ulusları arası resmi organizasyonlar

* Türk Zirvesi
* Türk Kurultayı
* Türksoy
* ECO
* TÜRKPA
* TDBB

Türkiye menşeili resmi kurumlar

* TIKA
* TÜDEV





ORTA OYUNU İLE MEDDAH ARASINDAKİ FARKLAR


Karagöz oyunu Meddah oyunu Orta Oyunu
Dekor İki sopa ve bu sopaların üzerine Karagöz ve Hacivatın temsili resimleri Meddahın aksesuarını bir mendil ile bir sopa-bostan teşkil eder. Dekor kullanımına pek az yer verilmiştir; ancak oyunun konusuyla ilgili eşyalar oyunda yer almıştır.
Sahne Işıklı perde Yüksekçe bir yer Etrafı seyircilerle çevrili bir alan
Sahneleniş Bir kişi tarafından ses taktidi yapılarak sahnelenir Tek kişi sahnede ağız taklidi yaparak oyunu sahneler Oyuncular tarafından sahnelenir.
Nasıl oynandığı Perde aydınlatılınca "gösterme" denilen tasvir, kamıştan ve üf¬lendiği zaman arı vızıltısı gibi ses çıkaran "nareke" çalınarak kaldırıldıktan sonra Karagözcünün yardımcısı "yardak" oyuna mahsus bir usul ile tef çalmaya başlar.
Sahnede bir meddah tarafından ses taklitleri yapılarak oynanır.

Ortaoyunu yuvarlak çepeçevre seyirciyle kuşatılmış bir alanda oynanır.

Kişiler Karagöz-Hacivat Anlatıcı Pişekar-Kavuklu
Güldürü unsurları Yanlış anlamalar Ağız taklitleri Yanlış anlama
İncelediğiniz oyunların günümüz tiyatrosuyla benzer ve farklı yönlerini belirtiniz.
Benzer yönler Farklı yönler
Oyuncular tarafından sahnelenmesi
Güldürü ögelerine yer vermesi Bir metninin olmaması
Ses taklitlerine dayanması
Çok fazla dekorunun olmaması
Çok fazla oyuncusunun olmaması



OSMAN HAMDİ BEY (1842-1910)

Genellikle “Müzeci ve Ressam” şeklinde tanıtılan Osman Hamdi Bey, gerçekte çok yönlü bir insandı. Bu çok yönlü değeri, kısaca “Kültür ve Sanat Adamı” diye nitelemek onun için en iyi tanıtım olacaktır.
Usta bir yönetici, ressam, arkeolog, hoca, müzeci, yazar olarak gördüğümüz Osman Hamdi Bey’den geriye pek çok şey kalmıştır. Bu kültür ve sanat adamının ülkeye armağanlarının en başında Müze-i Humayun (İstanbul Arkeoloji Müzesi) ve Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi) gibi iki kurum ile fırçasının ürünlerini hatırlamak gerekir. Osman Hamdi Bey’in çalışma alanı ve geriye bıraktıkları toplumda çağdaşlaşmayı hazırlayıcı özellikte şeylerdir.
Osman Hamdi Bey’i iyi tanıyabilmek, toplumdaki gerçek yerini isabetli şekilde tesbit edebilmek için hayatını çeşitli yönleriyle gözden geçirmek gerekecektir.




OSMANLI DA DEMOKRATİKLEŞME HAREKETLERİ

Asker , bürokrat ve diğer aydınlar , ülkenin kurtuluşunu demokratik açılmalarda görmüş ve bu yönde hükümdarlar üzerine baskı kurmuşlardır. Buna karşılık Müslüman tebaadan bu yönde bir talep gelmemiştir.Bu dönemde atılan demokratik adımlar ile ulaşılmak istenen hedefler şunlardır.
Fransız ihtilaliyle milliyetçilik duyguları gelişen azınlıklarda “Osmanlıcılık” ruhunu oluşturmak
Yabancı devletleri azınlık haklarını gerekçe göstererek Osmanlı Devleti’nin içişlerine müdahalesini engellemek
Avrupa’lı devletlerin diplomatik alanda desteğini kazanmak
Vatandaşlar arasında birlik ve beraberlik duygusunu geliştirmek
Gayrimüslim vatandaşların devlete olan bağlılığını arttırmak
Ülkenin dağılmasını engellemek
Ülkenin toprak bütünlüğünü korumak
Milliyetçi akımları zayıflatmak
Devlet İmparatorluk karakterini korumak
Devletin çok uluslu yapısını devam ettirmek


Osmanlı Devleti’nde Önemli Demokratik Gelişmeler
II. Mahmut Senedd-i İttifak
II. Mahmut zamanında ayanlar ile imzalanan sözleşmedir. (1808)
Hükümdar yetkilerini demokratikleşem sürecinde sınırlandıran ilk belgedir.
Bu yönüyle İngiltere’de ki Magna Carta’ya benzerlik gösterir.
Sözleşmenin imzalanması ,hükümdarın ayanlara söz geçiremeyecek duruma geldiğini gösterir.
Senedd-i İttifak’ta batı etkisi yoktur; milliyetçilik akımını zayıflatır bir etkisi yoktur.
Tanzimat Tanzimat Fermanı (1839)
Sultan Abdülmecit zamanında yayınlanmış bir belgedir.
Fermanla hukukun üstünlüğü ve eşitliği anlayışı benimsenmiş ve anayasal süreç başlamıştır.
Bu belgenin ortaya çıkmasında bürokrasi ve yabancı devletlerin etkisi vardır.
Temel konu başlıkları ,hukuk ,idare,maliye,askeriye ile temel hak ve özgürlüklerdir.
Ferman ülkede Osmanlıcılık düşüncesini yerleştirmeye çalışmıştır.
Islahat Fermanı (1856)
Ferman, Sultan Abdülmecit zamanında yayınlanmıştır.
Fermanın ilan edilmesinde ,yabancı devletlerin Osmanlı Devleti’ne olan diplomatik desteğini arttırmak ve içişlerimize karışmasını engellemek fikri etkilidir.
Gayrimüslümlerin hak ve özgürlüklerini genişleterek bu kesimin devlete olan bağlılığını arttırmak istenmiştir.Gayrimüslümlere askeri okullara girme,memur olma vb. haklar tanınmıştır.
Meşrutiyet Kanun-i Esasi (1876)
Osmanlı Devleti’nin ilk anayasasıdır.
II. Abdülhamit zamanında ilan edilmiştir.
23 Aralık 1876 ve 14 Şubat 1878 tarihleri arasında yaşayan I. Meşrutiyet dönemini başlatmıştır.
Anayasa ile devletin yönetim şekli değişmiş, meşrutiyet yönetimine geçilmiştir.
Kanun-i Esasi ile parlamento açılmış ve parlamenter sisteme geçilmiştir.
Kanun-i Esasi’nin ilanında Yeni Osmanlı’lar den,len aydın sınıf etkilidir.
Anayasa ile beraber halka ilk kez parlamentoda temsil hakkı tanınmıştır.
Padişah yetkileri oldukça geniş tutulmuştur, sürgün etme ve meclisi kapatma yetkileri anayasa ile padişaha verilmiştir.
İstibdat Dönemi (1878 – 1908) Ive II. Meşrutiyet dönemleri arasında bulunan 30 yıllık meclissiz dönem İstibdat dönemi olarak adlandırılmıştır.
Basına sansür uygulanmış ,muhalefet sindirilmiştir.
Demokratik gelişmeler askıya alınmıştır.Yönetime karşı muhalif Jön Türk akımı başlamıştır.
Hükümdar yetkileri arttırılmıştır.Otoriter bir yönetim yapısı vardır.
II. Meşrutiyet (1908 – 1918)
II. Meşrutiyette yaklaşık 30 yıllık bir meclissiz dönem sonrasında II. Abdülhamit tarafından ilan edilmiştir.
II.Meşrutiyetin ilan edilmesinde Jöntürk denilen aydın kesimin etkisi fazladır.
Ahrar Fırkası adında Türk tarihinin ilk siyasi partisi kurulmuştur.
Dernek kurma,toplantı yapma kolaylaştırılmıştır.
1909’da yapılan Anayasa değişiklikleriyle hükümet (yürütme) , meclise (yasama) karşı sorumlu hale getirilmiştir.



OSMANLI DEVLETİ DURAKLAMA DÖNEMİ

Osmanlı Devleti kuruluşundan 1500'lü yılların sonlarına kadar sürekli gelişme ve ilerleme gösterdi.
Özellikle 16. yüzyılda (1500-1599) devrinin en büyük ve en güçlü devletlerinden biri oldu.
Ancak 1600'lü yılların başlarından itibaren bu ilerleme ve gelişmeler durdu.
Savaşlarda eskisi gibi başarılar gösteremedi. Savaşlar uzadı. Maliyesi bozuldu.
Ülke içinde karışıklıklar başladı. Halkın devlete olan güveni sarsıldı.
Devleti ayakta tutan kurumlarda bozulmalar başladı.
Sokullu Mehmet Paşanın ölümünden (1579) sonra başlayıp 1600'lü yılların sonuna kadar devam eden bu döneme Osmanlı Devleti'nde Duraklama Devri denir.



OSMANLI İMPARATORLUĞUNU PAYLAŞMA PROJELERİ (GİZLİ ANTLAŞMALAR)

Mondros Ateşkes Antlaşması’nın son derece ağır koşullarda imzalanması bir rastlantı değildir. Çünkü antlaşma devletleri I.Dünya savaşı sırasında yaptıkları gizli antlaşmalar ile Osmanlı Devleti’ni kağıt üzerinde paylaşmışlardı. Bu antlaşmalar Mondros Antlaşmasının uygulanması süresince ortaya çıkmıştır.


İSTANBUL ANTLAŞMASI (18 MART – 10 NİSAN 1915 )
İngiltere, Fransa ve Rusya arasında imzalanmış olup daha çok Rusya’yı memnun etme çabası güdüyordu. Buna Göre:
Boğazlar Midye-Enez çizgisine kadar, Trakya, Gelibolu yarımadası, Sakarya ırmağına kadar Kocaeli yarımadası ile İmroz ve Bozcaada savaştan sonra Rusya’ya bırakılacaktı.

LONDRA ANTLAŞMASI (26 NİSAN 1915 )
Anlaşma devletleri İtalya’yı da yanlarına çekmek için onunla Londra’da bir antlaşma yapmışlardı. 16 maddelik bu antlaşma hükümleri Osmanlı’ya ilişkindi. Buna göre Anlaşma devletleri İtalya’nın işgali altında bulunan Rodos, On iki adayı ona bırakıyor Bingazi ve Derne bölgelerinde Osmanlıların sahip oldukları hakların ona geçmesini kabul ediyorlardı.
Türkiye Asya sının paylaşılması durumunda Antalya yöresinde bir pay vermeyi vaat ediyorlardı. Ancak İtalya’ya bırakılacak yerlerin sınır saptamaları Fransız ve İngiliz çıkarlarına uygun olacaktı. Türkiye Asya sının işgali durumunda Antalya bölgesine bitişik arazi İtalya’ya verilecek ve İtalya buraları işgal hakkına sahip olacaktı.

SYKES PYKOT(PICOT) ANTLAŞMASI (26 NİSAN – 9 MAYIS 1916 )
İngiltere, Fransa ve Rusya’nın I. Dünya savaşı sonrasında Osmanlı topraklarını aralarında paylaşmak amacıyla imzaladıkları antlaşmadır. Buna göre; İtalya’ya pay verip yanlarına çeken Antlaşma devletleri Arap Yarımadası ile birlikte Güney ve Güneydoğu Anadolu da bu devletlerce bölüşülüyor yine bir Arap Hilafeti ve onun hemen yanında özel yönetime sahip Filistin öngörülüyordu.
İngiltere’ ye: Ürdün, Irak (Bağdat ve Basra illerini içeren Güney Irak)
Fransa’ya: Suriye,(Halep, Şam’ın bir kısmı Cebelilübnan sancağının tamamı) Beyrut Kuzey Irak, Adana , Mersin’den Mardin’e kadar uzanan bölge ile Çukurova’dan Sivas’a kadar uzanan iç bölgeler Harput’un bir kısmı
Rusya’ya: Boğazlar ve Doğu Anadolu’nun verilmesi kararlaştırılmıştır. Van ,Erzurum, Trabzon ve Bitlis illerinin doğu bölümlerini Sivas, Harput, Diyarbakır illerinin bir kısmı.
Rusya’nın I. Dünya savaşından çekilmesi üzerine bu paylaşma planın da değişiklik olmuştur. Rusya’nın payına düşen boğazlarda uluslar arası bir komisyon kurmayı Doğu Anadolu da ise kendilerine bağlı bir uydu Ermeni devleti yaratmayı hedeflemişlerdir.

MAC – MAHON ANTLAŞMASI
Mısırdaki İngiliz valisi Mac- Mahon un Hicaz Emiri Hüseyin’le Osmanlıya karşı isyan ettikleri takdirde Arap bağımsızlığının onaylanacağına dair imzaladığı bir antlaşmadır.

SAİNT JEANDE MAURİENNE ANTLAŞMASI (17-19 NİSAN 1917 )
İtalya Sykes –Pıcot’u duymuş 1915 tarihli Londra antlaşması gereğince kendisine verilecek yerlerin tespitini istemiştir. İngiltere ve Fransa’nın İtalya’yı Almanya’dan ayırarak kendi taraflarına çekmek istemleri sonucunda böylece İngiltere, Fransa ve İtalya arasında bir anlaşma imzalandı. Bu antlaşmayı ülkesindeki ihtilal nedeniyle imzalamayan Rusya sadece onaylamıştır. Antlaşmaya göre:
İtalya: Anadolu’nun güneybatısının büyük bir kısmını işgal hakkına sahip olmuştur. Antalya, Menteşe sancağı, Konya ilinin bir kısmı İzmir ve kuzeyi İtalya’ya bırakılacaktı.



DURAKLAMA DÖNEMİ OSMANLI PADİŞAHLARI 33 112 414 22

12- Üçüncü Murat - 1574-1595 MM AMO MİM SA
13- Üçüncü Mehmet - 1595-1603
14- Birinci Ahmet - 1603-1617
- Osmanlı - Avusturya Savaşları(1593-1606)
- 1606 Zitvatorok Antlaşması
15- Birinci Mustafa - 1617-1618/1622-1623
16- İkinci Osman - 1618-1622
17- Dördüncü Murat - 1623-1640
18- İbrahim - 1640-1648
19- Dördüncü Mehmet - 1648-1687
- Osmanlı - Avusturya Savaşları(1662-1664)
- 1664 Vasvar Antlaşması
- İkinci Viyana Kuşatması - 1683
20- İkinci Süleyman - 1687-1691
21- II. AHMET - 1691-1695






OSMANLI DEVLETİNİN RUMELİ'DE UYGULADIĞI FETİH VE İSKAN SİYASETİ

Osmanlı Devleti, Rumeli’ye geçtiği andan itibaren yerli halkla iyi geçinme politikası uygulamış, “istimalet” vererek yerli halkın Osmanlı’ya meyletmesini sağlamışlardır.Balkan tarihçilerinden N. İorga; anarşiden bıkmış olan köylülerin Osmanlının merkeziyetçi yapısını uygun bulduklarını ve benimsediklerini kaydetmiştir.

Osmanlı Devleti Rumeli’ye yerleşme kararıyla geçmiş ve yerli halkla iyi geçinme politikasını uygulayarak halkın Osmanlı’ya meyletmesini sağlamıştır. Süleyman Paşa Gelibolu’ya geçer geçmez Rumeli’de iskan hareketi başlamıştır.

Osmanlıların Balkanlarda görünmesi ile birlikte Ortodoks halk Papalıkla Macar Krallarının Katoliklik propagandasından ve mezhep değiştirmek için yaptıkları baskıdan kurtulmuştur. Devlet, halkın yanı sıra Ortodoks kilisesine karşı da koruyucu bir politika gütmüş, Ortodoks kilisesinin bütün ayrıcalıklarını ve hiyerarşisini aynen tanımıştır. Kilise gibi Manastırların ayrıcalıklarını, bağışıklıklarını Hıristiyan devletler döneminde nasılsa o biçimde bırakmış, Balkanlarda Hıristiyan dinini yok etmek isteyen tutucu bir davranış içine girmemiştir. Hatta Yıldırım Bayezid Balkan halklarından sağladığı askerlere Anadolu Beyliklerine, Ankara savaşında Timur’a karşı ordusu içinde yer vermiştir.

Osmanlı Devletinin Balkanlarda yayılmasında başka faktörler de bulunmaktadır. Devlet köylünün yanı sıra eski Rum, Sırp, Bulgar ve Arnavut feoadal beylerini devlet hizmetine alarak kazanma yönüne gitmiş, onlara karşılıklı güvene dayanan görevler vermiştir. Voynuk, Martolos, Eflak gibi geri hizmet kurumları içinde hatta tımar sistemi içinde yer almışlar, vergi muafiyeti elde etmişlerdir




OSMANLI’DA İLK DIŞ BORÇ

1854′te ,Sultan 1.Abdülmecid döneminde ,Kırım Savaşı sırasında İngiltere’den almıştır.




OSMANLI ŞER-İ HUKUK

Osmanlı İmparatorluğu'nda her kaza merkezinde bir şeriat mahkemesi bulunuyor ve bunların başında birer kadı görev yapıyordu. Asli görevi, ahali arasındaki anlaşmazlıkları çözümlemek olan ve padişah isteğiyle ile tayin olunan kadılar, sultanın emrettiği her hususta hüküm vermekle yetkilendirildiklerinden idarî, malî, askerî gibi işlerle de meşgul olmaktaydılar. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde yargı ve yürütme işleri birlikte yan yana yürütülmüştür.
Kadı, en genel tarifle, yargı işlerine bakan görevliye verilen bir unvandır. Ahali (halk) arasında vuku bulan (meydana gelen) ihtilafların (anlaşmazlık) çözülmesi maksadıyla İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren var olan bu müessese, Osmanlıların da ilk dönemlerinden itibaren varlığını göstermiştir. Osmanlılar’da kadı tayininde, ilk dönem İslâm devletlerindeki usullere riayet ederek, tanınmış kişileri kadılığa tayin etmişlerdir. Osmanlı Devleti’nde, beylik dönemlerinden itibaren fethedilen yerlere hukuku temsil etmek üzere bir kadı ve idareyi temsilen bir subaşı tayini yerleşmiş bir gelenekti.
İslâm hukukunda insanlar, mensup oldukları dinlerine göre birbirinden ayırt olunurlar. Vatan ve millet kavramları yerine aynı dinin tâbiileri demek olan ümmet tabiri esas alınır. Eski Müslüman Türk Devletlerinde vatandaş demek olan ra’iyye (tebaa), Müslüman ve gayr-i müslim olarak ikiye ayrılır. Dinsel özelliklerden hareket eden İslâm hukukçuları, İslâm ülkesindeki insanları, Müslüman ve gayr-i müslim olmak üzere iki ana gruba ayırmışlardır. Osmanlı Devletinde millet tabiri, ümmet manâsında kullanılmış ve millet-i müslime ile millet-i gayr-i müslime kavramları, fıkıh kitaplarındaki esaslara uygun olarak kullanılmıştır.



OSMANLI TÜRKÇESİ

Oğuz Türklerinin kullandığı dilin devamı olan ve Selçukluların son zamanlarından cumhuriyet devrine kadar 700 yıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türklüğünün devlet ve resmi yazışma dili osmanlı türkçesi
Kaşgarlı Mahmud, Divan’ında Oğuz ve Hakaniye adlı iki edebi şiveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslami devresi içinde ve Osmanlı Hanedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. Osmanlıca deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteşrikler tarafından kullanılmıştır.
Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür tarihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çağatay) ve Batı Türkçesini de içine alarak "Müşterek Orta Asya Yazı Dili" ile verilmiştir.
Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azeri Ağzı ile birlikte olan müşterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki ağzın müşterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azeri Türkçesinde umumileşerek 16. yüzyıldan başlamak üzere iki ağzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki şivenin komşularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azeri ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.
On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menşeli İslami Türk alfabesine yer veren Osmanlıcayı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.
Birinci devre; yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı Azeri Türkçelerinin birleştiği 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduğu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye EskiAnadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.



ÖZDEMİR ASAF ŞİİR ANLAYIŞI

Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur.
İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar.
İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur.
Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir.
İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir.
Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.
Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir.










31 MART VAK'ASI (OLAYI) (13 NİSAN 1909)

II. Meşrutiyet'in getirdiği özgürlük ortamından yararlanan Meşrutiyet karşıtları Meşrutiyet sistemini yıkmak amacıyla İstanbul’da bir ayaklanma çıkarmışlardır. Ayaklanmanın yayılması üzerine Selanik'te oluşturulan "Hareket Ordusu" İstanbul’a gelerek ayaklanmayı bastırdı.
Ayaklanma ile ilgili görülen padişah II. Abdülhamit tahttan indirildi. Yerine V. Mehmet (Mehmet Reşat) tahta çıkarıldı. Kanun-i Esasi'de değişiklik yapılarak padişahın yetkileri sınırlandırıldı. Meclisin yetkileri arttırıldı.
Bu değişikliklerle;
* Padişahın meclis kapatma yetkisi ve diğer yetkileri sonlandırıldı.
* Hükümet padişaha karşı değil meclise karşı sorumlu hale getirildi.
Not: 31 Mart Ayaklanması'nı bastıran Hareket Ordusu'nun kur¬may başkanlığını Mustafa Kemal yapmıştır.

31 Mart Olayı (13 Nisan 1909)
II. Meşrutiyet’in ilânı ve Mebusan Meclisi’nin açılması ülkede siyasi çatışmaları artırdı. İttihatçıların içinden çıkan muhalif grup “Ahrar” eleştirilerini artırmıştı. Meşrutiyetin getirdiği özgür ortamdan yararlanan bazı gazeteler, Meşrutiyet yönetimine karşı ağır eleştirilerde bulunmaya başlamışlardı.
Meşrutiyete karşı olanlar, 13 Nisan 1909 günü (Rumi takvime göre 31 Mart) isyan ettiler. Yenileşme ve ilerlemeye karşı yapılan bu isyan kısa sürede büyümeye başladı. Mebuslar Meclisi basıldı. Genç subaylar, gazeteciler ve meşrutiyet yanlılarından öldürülenler oldu.
İstanbul’daki bu olay, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi olan Selanik’te duyulunca, parti hemen çalışmalara başladı ve Hareket Ordusu adı verilen bir kuvveti İstanbul’a gönderdi. Ordunun Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, Kurmay Başkanı ise Mustafa Kemal’di. İsyan kısa sürede bastırılırken, suçlular yargılanarak cezalandırıldı. Ayaklanmada rolü olduğu düşünülen II. Abdülhamit tahttan indirilerek V. Mehmet Reşat padişah ilan edildi.
İsyanın Nedenleri
1- İttihatçıların mevcut sorunları çözememesi.
2- Ahrar Fırkası’nın muhalefeti.
3- Şeriat yanlılarının ağır eleştirileri.
4- Jön Türkler arasındaki fikir ayrılıkları.
5- Yeni toprak kayıplarının engellenememesi.
6- Ülkenin bazı yerlerinde meydana gelen ayaklanmalar.
İsyanın Sonuçları
1- II. Abdülhamit tahttan indirilerek V. Mehmet Reşat tahta çıkarıldı.
2- İttihat ve Terakki Cemiyeti baskı yoluna gitti ve ülke yönetiminde tam olarak söz sahibi oldu.
3- İç politikada Türkçülüğe önem verildi.
4- Ülkedeki karışıklıklardan yararlanan Ermeniler bir çok yerde isyan çıkardı.



ÖĞRENİLMİŞ ÇARESİZLİK

Öğrenilmiş çaresizlik, kişinin herhangi bir durumda çok sayıda başarısızlığa uğrayarak, bir şey yapsa da hiçbir şeyin değişmeyeceğini, olayların kendi kontrolünde olmadığını, o konuda bir daha asla başarıya ulaşamayacağını düşünüp, bir daha deneme cesaretini kaybetmesidir.

Öğrenilmiş çaresizlik modeline göre, davranış ile sonucu arasında bağlantı olmadığının öğrenilmesi, güdüsel (motivational), bilişsel (cognitive) ve duygusal (emotional) alanlarda bozukluklar ortaya çıkartmaktadır. Güdüsel alandaki bozukluk, istemli davranışlarda azalmayla kendini göstermektedir. Ortaya çıkan bilişsel bozukluk ise, yapılan davranışın bir sonuç ortaya çıkarabileceğini öğrenmede güçlükle kendini göstermektedir. Birey, davranışının sonucunda ortaya çıkabilecek olası olumlu ve olumsuz sonuçları değerlendirmekte güçlükler yaşamakta, sonucu kontrol etme konusundaki olası seçeneklerini değerlendirememekte ve bunun sonucunda da bireyin düşünsel sürecinde bir tıkanıklık ortaya çıkmaktadır. Örseleyici bir olayla karşı karşıya kalan bir insan eğer bu olayı davranışlarıyla kontrol edemiyorsa, kontrol etme çabaları, yerini belirgin bir çöküntü duygusuna bırakmaktadır. Bu durumun uzun süre devam etmesinde ise genel bir çökkünlük durumundan (depression) söz edilmektedir



ÖLÇMEDE HATA KAYNAKLARI

1) Ölçmeciden kaynaklanan hatalar: Hatanın ölçmeyi yapan kişiden çıkmasıdır.
Nesnel davranmaması
Dikkatsiz olması
Önyargıları
Eğitim düzeyi
2) Ölçülen özellikten kaynaklanan hatalar: Hatanın üzerinde ölçme yapılan kişiden çıkmasıdır.
Psikolojik durumu
Önyargıları
Stres
Kişinin dikkatsizliği
Kişinin sağlık durumu
3) Ölçme aracı ya da yöntemden kaynaklanan hatalar: Ölçmek istediğimiz özelliği yanlış araç ya da yanlış yöntemle ölçmemiz sonucunda ortaya çıkan hatalardır.
Psikomotor davranışların yazılı yoklamayla ölçülmesi bu hata türüne örnektir.
4) Ölçme ortamından kaynaklanan hatalar: Ölçme ortamındaki eksikliklerden ya da olumsuzluklardan ortaya çıkan hatalardır.
Sıcak ortam
Gürültü
Işık vs.

Ölçmede Hata Türleri
Kpss eğitim bilimleri ölçme ve değerlendirme dersi içinde yer alan hata türleri 3 tanedir. Bunlar sabit hata, sistematik hata ve tesadüfi hatalardır.
1) Sabit Hata: Ölçmede hata türleri içinde yer alan sabit hata, ölçümden ölçüme değişmeyen hata türüdür. Her ölçümde hata aynıdır ve kaynağı bellidir. Ayıklanabilir bir hata türüdür.
Güvenirliği doğrudan, geçerliği dolaylı olarak etkiler.
Sabit hatanın olması için her ölçmede miktarın eşit olması gerekir. Oran verilmesi durumunda hata türü sabit olmaz.
Öğretmenin herkese 10 puan fazla vermesi. (Sınıfta 90 üzeri alan yoksa sabit hata örneği olur.)
Öğretmen herkese 10 puan fazla verirken sınıfta 91 alan birisi varsa o zaman sabit hata olmaz ve sistematik hataya dönüşür.
Kpss ölçmede hata türlerine ilişkin sorularda ”her” kelimesi geçiyorsa genelde sabit hatadır.
Sabit hata sorularında dikkat etmemiz gereken bir diğer nokta da soruda oranın olup olmadığıdır. Eğer öğretmen herkese aldığı notun %10’u kadar fazlasını veriyorsa bu sabit hata olmaz. Çünkü herkesin aldığı not farklı, dolayısıyla aldığı ekstra puanlar da farklı olacaktır.
Kırık bir cetvelle bir kez yapılan ölçme sabit hata konusudur. İki kez yapıldığında ölçülen özelliğin boyutunu aşmıyorsa hala sabittir. Özelliğin boyutunu aşıyorsa sistematiktir. Üç kez yapılınca da tesadüfi hatadır. Kpss eğitim bilimleri sorularında çıkan bu ayrıntıya dikkat etmemiz gerekmektedir.
2) Sistematik Hata: Ölçmede hata türleri konusunun ikincisi olan sistematik hata türünde, hata belli oranda karışır. Hatanın kaynağı bellidir ve hata düzeltilebilir. İki türlü olmaktadır:
Biri yanlılık türüdür. Doğrudan geçerlilik ile ilgilidir
İkincisi sistemli kısmıdır. Güvenirlik ile ilgilidir.
Sabit hatadan ayrılan kısmı her ölçmeye hatanın karışmaması ya da karışıyorsa hata miktarının farklı olmasıdır.
Yazısı güzel olanlara 10 puan fazla vermek. Ölçmek istediği değişkene başka değişken kattığı için geçerliliği etkiliyor. Hatanın yanlılık türünden kaynaklanmaktadır.
Her öğrenciye puanlarının %10’u kadar fazla puan vermek. Ölçmek istediği değişkene başka değişken katılmıyor ancak sadece miktarda değişim oluyor. Güvenirliği etkiler.
Sistematik hatanın temel özelliği hatanın belli bir kurala göre yapılmasıdır. Miktarın değişmesi hatayı sistematik yapmaz. Sistematik hata olması için mutlaka belli bir kuralın olması gerekmektedir.
Kpss ölçme ve değerlendirme sorularında ölçmede hata türleri sorularında hata oran olarak tanımlandığında sistematik hata olur.
3) Tesadüfi Hata: Ölçmede hata türlerinin sonuncusu olan tesadüfi hatada, hata kaynağı belli değildir. Hata düzeltilemez. Ölçme sonuçlarına nereden , hangi miktarda, nasıl karıştığı bilinmeyen hatalar tesadüfi hatalardır.
Tesadüfi hatalar güvenirliği düşürür.
Bir öğretmenin yazılı kağıtlarını okurken bazı soruların cevaplarını görmemesi tesadüfi hatalara örnek teşkil eder.




ÖNLEYİCİ HİZMETLER

Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 2. maddesi ile "Kanunlara, tüzüklere, hükümet emirlerine ve kamu düzenine uygun olmayan hareketlerin işlenmesinden önce bu kanun hükümleri dairesinde önünü almak" görevi polise verilmiştir. önleyici hizmetler şube müdürlüğü de bu çerçevede; suçları önlemek, olaylara müdahale etmek, vatandaşların kendilerini güvende hissetmelerini sağlamak, polis-halk ilişkilerini geliştirmek ve bilgi toplamak için faaliyette bulunur.



ÖYKÜ İLE ROMAN ARASINDAKİ FARK


Hikâye türü, romandan daha kısadır.
Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.
Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romanlarda ise kahramanlar ayrıntılı bir biçimde, hemen her yönüyle tanıtılır. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.
Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.
Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
PABLO PİCASSO


İspanyoI ressam ve heykeItıraş. 20. yüzyıI sanatının en iyi bilinen isimIerindendir. Georges Braque iIe birIikte kübizm akımının temeIini atmıştır
İIk dönem yapıtIarında sıradan insanIarın resmini yapmıştır. Sanatçının bu dönemi 'Mavi Dönem' oIarak tanımIanır.
20'Ii yıIIarın başında ressam klasisizme geri döner:
Picasso tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı'na göre, topIam resim, 100,000 baskı, 34,000 kitap resmi ve 300 heykeI ve birçok seramik ve çizim üretmiştir








POSTMODERNİZM

A) Sözlük Anlamıyla:
Postmodernizm : Post-modern-izm
Post: Sonraki, sonra gelen
Modern: Şimdiki, şimdi olan, yaşanmakta olan
İzm: Belirli düşünce, doktrin
B) Terim Anlamıyla:
Modernizmden sonra gelen, onu eleştiren, onun özelliklerine karşı gelen veya onu tamamlayan bir düşünce hareketidir. Burada iki nokta vardır. Modernizmden sonra gelmesi ve onu tamamlaması.
Postmodernizm ne zaman ve nasıl doğmuştur?
Postmodernizm, II.dünya savaşından sonra, önce Amerika’da, sonra Avrupa’da çıkan bir düşünce hareketidir. Bazılarına göre bu kelime ilk kez 1934 yılında, diğer bir görüşe göre ise 1939’da Tombie tarafından ilk kez kullanılmıştır. Bunların dışında Wirginia Wolf adlı kadın yazar da bu hareketi başlatmış denilebilir. Wirginia Wolf’a göre gerçeklik dışta değil insanın içindedir. Asıl gerçeklik insanın duyguları, düşünceleri, hayalleridir. İşte bazı araştırmacılar bu yazarı postmodernizmin başlangıcı sayarlar.
Postmodernizm, modernizmi sorgulamakla başlamıştır. Modernizmin vadettikleri:
-Özgürleş
-Zenginleş
-Barışı sağla
-Mutluluğu getir
Modernizmin insanlara vadettiği şeylerin gerçekleşmemesi üzerine bazı düşünürler bu hareketi eleştirmeye başlamış ve reddetmişlerdir. Postmodernizm, modernizmin sorgulanmasıyla ortaya çıkmıştır. Postmodernizm, bütün ideolojileri reddeder.
Postmodernizm yüksek teknolojiye ulaşmakla doğdu. I.dünya savaşından sonra teknolojik gelişmeler yaşandı. Bütün bu gelişmeler mesafe kavramını ortadan kaldırdı. Böylece seyahatler arttı. Postmodernistler bu gelişmelerin sonucu olarak diğer milletlerle uyum içinde olması gerektiğini belirtmişlerdir.


Postmodernizmin Özellikleri

1.Modernizmi Sorgulamak: Postmodernistler, modenizmin getirdiği birçok yenliği eleştirmişlerdir. Çünkü modernizm getirdiği ve savunduğu birçok şeyin II.dünya savaşı yıllarında çürütüldüğü ve mantıklı yönlerinin kalmadığını savunmuşlardır. Bu nedenle postmodernizm, modernizmin sorgulanması ve eleştirilmesiyle başlamıştır diyebiliriz.
2.Çevreci Olmak: Greenpeace hareketi bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu hareket endüstriye karşı çıkacak kadar ileriye gitmiştir.
3.Milli değerlere karşı olup küreselleşmeyi savunmak.
Postmodernizm, belirli bir durum icinde ve olumlu ya da olumsuz anlamda modernizmden farklılaşan, tüm siyasal ve maddi/toplumsal değişimleri, öte yandan düşünsel ve kuramsal ürünleri ve kültürel pratikleri kapsayan bir formülasyondur.
Postmodern durum, II. Dünya Savaşı sonrasında belirginleşen, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenlenişlerle bağlantılı olarak ortaya çıkan genel durumu işaret ederken, postmodern felsefe postmodernizmdeki tutum ve eğilimlerin felsefi/ teorik arkaplanını göstermektedir.
Postmodern felsefe, genel olarak belirgin bir şekilde Platon'dan günümüze uzanan felsefe geleneğinin ("metafiziksel felsefe" olarak adlandırılan) yadsınması girişimidir. "Özcülük", "temelcilik", "gerçekçilik", "nesnellik", "özne" ya da "ben" gibi modern felsefeye içkin kavramların genel geçerlilikleri sorgulanmakta ve büyük ölcüde yadsınmaktadır. Postyapısalcı felsefe ise, farklı düşünürlerce farklı şekillerde ortaya konulmuş yapısalcılık-sonrası belli bir felsefe eğiliminin genel adıdır ve postmodern düşüncenin en önemli kuramsal ayağını oluşturmaktadır
Postmodernizm kimilerine göre, bir dönemin adıdır. Buna göre, sözkonusu dönem "Postmodern durum" (Lyotard) olarak adlandırılır. Aynı zamanda yeni bir felsefi konseptin, yeni bir düşüncenin, üslubun, yeni bir usçuluğun (modern usçuluğu aşan farklı bir usçuluğun), yeni bir söylemin de adıdır postmodernizm. Bu, hem kültürel hem düşünsel hem de maddi nitelikler açısından bir dönemin sona ermesi

Genel geçerlik iddiası taşıyan önermelerinin reddedilmesi,
Dil oyunlarında, bilgi kaynaklarında, bilim topluluklarında çoğulculuğun ve parçalanmanın kabul edilmesi,
Söylem çoğulluğunun benimsenmesi,
Farklılığın ve çeşitliliğin vurgulanıp benimsenmesi; g
erçeklik, hakikat, doğruluk anlayışlarının tartışılmasına yol açan dilsel dönüşümün yaşama geçirilmesi,
Mutlak değerler anlayışı yerine yoruma açık seçeneklerle karşı karşıya gelmekten çekinmemek, güvensizlik duymamak,
Gerçeği olabildiğince yorumlamak, belli bir zaman ve mekânın sözcüklerini kullanmak yerine gerçekliği kendi bütünlüğü/özerkliği içinde anlamaya çalışmak,
İnsanı ruh-beden olarak ikiye bölen anlayışlarla hesaplaşmak, tek ve mutlak doğrunun egemenliğine karşı çıkmak,
Metnin dışının olanaksızlığını öne sürmek.



PRENS SEBAHATTİN

Mehmet Sabahattin”, Prens Sabahattin (d. ‎13 Şubat 1879, İstanbul- ö. 30 Haziran 1948, Neuchâtel Kantonu, İsviçre), Türk siyasetçi ve düşünür.
Sosyoloji alanında çalışma yapan ilk Türk aydınlarından birisidir. Adem-i Merkeziyetçilik adını verdiği siyasi düşünceyi savunan Prens Sabahattin, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra imparatorluğu yöneten İttihat ve Terakki’ye yönelen muhalefetin düşünsel önderidir[1] Görüşleri, günümüz Türkiye'sindeki merkez sağ partilerin temel ideolojisi kabul edilir[2]. Türk siyasi tarihinin ilk muhalefet partisi olan Osmanlı Ahrar Fırkası'nın kurucusudur.




RAPOR VE TUTANAK ARASINDAKİ FARK

Rapor bir konu ya da bir sorun nedeniyle yapılan inceleme ve değerlendirme sonucunda, ilgili yerlere bilgi vermek amacıyla yazılan yazıdır. İyi bir rapor hazırlanabilmesi için sorunun iyi gözlenmesi ve sağlam bir araştırma yapılması gereklidir. Bilgi kaynakları; kitaplar, ansiklopediler, bildiriler, gazete yazıları olabileceği gibi konu üzerinde çalışan diğer araştırmacılar, sorundan etkilenen kişiler gibi canlı kaynaklar da olabilir. Bu kaynaklar incelendikten ya da dinlendikten sonra rapor oluşturulur, isteniyorsa, çözüm önerileri geliştirilir. Değişik rapor türleri vardır. Doktor raporu, polis raporu, bilirkişi raporu, inceleme ve değerlendirme raporu ve deney raporlarını bunlar arasında sayabiliriz. Raporun konusuna göre uzunluğu ve yazılış biçimi değişebilir. Ancak bütün raporlarda belli bir düzen bulunması gerekir:


Herhangi bir olayın ortaya çıkışını, sonucunu olay anında ya da olaydan hemen sonrasında olanları anlatmak için yazılan yazılara tutanak denir. Tutanak hazırlanması için bir olumsuzluk yaşanması gerekmez. Yasama meclislerinde, mahkemelerde, kongrelerde, kurul toplantılarında, sınav bitimlerinde, kaza yerinde, değişik amaçlarla tutanak düzenlenebilir. Düzenlenişine göre toplantı tutanağı, sınav tutanağı, olay tutanağı gibi adlar alır.




REALİZM:

*Romantizme tepki olarak 19.yy'nin ikinci yarısında Fransa'da doğmuş ve gelişmiştir.
*Daha çok roman ve hikaye türünde kendini göstermiştir.
*Bu akıma göre ''Sanat sanat içindir.''
*Tabiatı,toplumu,olayları gerçeği gibi yansıtma yoluna gitmişlerdir.
*İnsan karakterlerinin oluşumunda önemli yeri olduğu düşünülen çevre tüm yönleriyle işlenmiştir.
*Karakter tasvirlerine ve törelere de yer verilmiştir.
*Kahramanlar hemen her yerde karşımıza çıkabilecek nitelikte kimselerdir.
*Realist santçılar eserlerinde kendini gizlemeyi tercih ederler.
*Bu akıma göre üslup süsten uzak,yapmacıksız ve kusursuz olmalıdır.
Temsilcileri:
Batı Edebiyatında;
Fransa'da:Honore de Balzac,G.Flaubert,Stendhal,Goncourt Kardeşler
Rusya'da:Tolstoy,A.Çehov,Dostoyevski,M.Gorki,Tugenyev,Gogol
Amerika'da:Ernest Hemingway,Mark Twain
İngiltere'de:Charles Dickens,Daniel Defoe
Türk Edebiyatında;
Recaizade Mahmut Ekrem,Samipaşazade Sezai,Nabizade Nazım,Halit Ziya Uşaklıgil,Ömer Seyfettin,Refik Halit Karay,Yakup Kadri Karaosmanoğlu,Halide Edip Adıvar



REFİK HALİT KARAY

1888'de İstanbul'da doğdu.
Maliye Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi.
Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te çalışmaya başladı.
Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayımladı.
Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı.
Kalem adındaki mizah dergisinde de "Kirpi" takma ismiyle (müstear) siyasi mizah yazıları yazdı.
Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik'te sürgün hayatı yaşadı.
Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayımlandı.
Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı.
Posta ve Telgraf Umum Müdürü olarak görevlendirildi
İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükümeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükümetini tuttu. İstanbul'un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a kaçtı.
1938'de affın çıkmasından sonra yurda döndü. Ölünceye dek yazılarını sürdürdü.

*1909 yılında, Fecr-i Ati topluluğuna katılan yazar, sanat an¬layışının zaman içinde değişmesiyle Milli Edebiyat Dönemi özel¬likleri gösteren eserler kaleme almıştır.
*Öykü,roman,anı, deneme, tiyatro,fıkra,mizah...türlerinde eser veren sanatçı Türkçeyi büyük bir başarıyla kullanmıştır.
* Refik Halit Karay, edebi eserleri ile tanındığı gibi aynı za¬manda siyasi mizah yazılarıyla da ünlüdür.
* öy¬kü türünün önemli sanatçılarından olan Refik Halit Karay, sana¬tının ilk yıllarında Servet-i Fünûn topluluğunun etkisindedir. Ay¬rıca, Fransız edebiyatını yakından takip ettiğinden, realizm ve natüralizmin özellikleri, yazarın öykülerinde kendini belli eder.
* Maupassant tarzı (olay) öyküler veren yazarın eserlerinde, kah¬ramanlar yaşadıkları çevre ile birlikte ele alınırlar.
* Realizmin önemli özelliklerinden biri olan gözleme, özellikle Memleket Hi¬kâyeleri adlı eserinde, çok sık rastlanır.
* Teknik bakımdan olduk¬ça güçlü olan öykülerinde olaylar, toplumu ve bireyi yakından il¬gilendiren sosyal olaylardır.
* Yazarın en önemli özelliklerinden bi¬ri ise, merak unsurunu çok sık kullanmasıdır.

Sanatçının en bilinen eseri, “Memleket Hikâyeleri'dir.





RİSÂLETÜ'N-NUSHİYYE

Yunus Emre'nin ilk eseri Divan'ndan sonra ikinci ve son eseri.
Eser Türkçe: "Nasihatler Kitabı" anlamına gelmekte olup, mesnevi biçiminde yazılmıştır.
Aruz ölçüsü ile yazılmış şiirler 573 beyit olup
[ruh, nefis, kanaat, gazap, sabır, haset, cimrilik, akıl] gibi konuların işlenmiştir




REFORM ( Almanya)

Hristiyanlık, 16. yüzyıla kadar Avrupa'da Katoliklik ve Ortodoksluk olmak üzere iki mezhebe ayrılmıştı.
Orta Çağ'dan itibaren Katolik Kilisesi giderek bozuldu.
Haçlı Seferleri, Coğrafi Keşifler ve Rönesans ile birlikte kilise ve papaya güven sarsıldı.
Hümanizm sayesinde, Hritiyanlığın kaynağı olan İncil'in özüne dönüş başladı.
Matbaanın kullanılmaya başlanmasıyla iletişim kolaylaştı, İncil tabu olmaktan çıkarak başta Almanca olmak üzere çeşitli dillere çevrildi. İncil diğer dillere çevrildikçe İncil'de yazan bazı şeylerin kilisenin söylediklerine uymadığı anlaşıldı.
1517'de Martin Luther, Wittenberg kilisesi duvarına astığı 95 maddelik bir bildiri ile Endülüjans satışına itiraz etti.
Papa 10. Leon, 1520 yılında Luther'i afaroz etti. Luther'in düşünceleri kısa zamanda yayılarak Protestan Mezhebi adını aldı.
Ogsburg Antlaşması ile de Almanya'da Lutherianizm serbestlik kazandı.

Fransa: John Calvin önderliğinde başlayan reform hareketi, Calvinizm olarak adlandırıldı.
Calvinizm, 1598'de ilan edilen Nant Fermanı ile Fransa'da serbest bırakıldı.
İngiltere: Reform kral 8. Henry tarafından başaltıldı. 8. Henry, Katolik Kilisesi'nden ayrılarak Anglikanizm Mezhebi ve Anglikan Kilisesi'ni kurdu.
İskoçya: Calvinizm'in temel prensipleri benimsendi. Calvinizim İskoçya'da Presbiteryanizm adını aldı.
İsveç, Norveç ve Danimarka'da da Protestan mezhebi kabul edildi.

Reform'un Sonuçları

-Avrupa'da mezhep birliği bozuldu.
-Katolik ve Ortodoks mezheplerinin yanı sıra Protestanlık (Lutherianizm), Fransa'da Calvinizm, İngiltere'de Anglikanizm ve Kuzey Avrupa'da Presbiteryanizm mezhepleri ortaya çıktı.
-Reform hareketi sadece Katolik Kilisesi'ni kapsadı, Ortodoks Kilisesi bu hareketten etkilenmedi.
-Papalar eski nüfuzlarını kaybetti.
-Katolik Kilisesi varlığını sürdürebilmek için ıslahatlara başvurdu.
-Eğitim kilise kontrolünden çıkartılarak laik bir eğitime geçildi.
-Katolik Kilisesi'nden ayrılan ülkelerde kilisenin mallarına el konuldu.
-Reform Avrupa'da dini bölünmelerin yanı sıra birtakım siyasi bölünmelere de neden oldu.
Bu durum Avrupa'da Osmanlı'ya karşı Hıristiyan birliğini sağlamaya çalışan Şarlken'in aleyhindeydi




ROMANTİZM

*18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer.
*Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
*Duygulara,hayallere,içgüdülereve tutkulara aşırı derecede yer verilmiştir.
*Dilde ve ifadede serbest davranılmıştır.
*Klasisizm üstünde durmadığı din duygusuna önem verilmiştir.
*Yunan mitolojisi bir kenara bırakılmış Hristiyanlık ve milli efsaneler işlenmiştir.
*Doğa önem kazanmış,tabiat tasvirlerine uzun yer verilmiştir.
*Sanatçılar kişiliklerini gizlememişlerdir.
*Romantizmde zıtlıklar önemlidir.
*Klasisizmdeki üç birlik kuralı kırılmıştır.


* lirik balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır (william wordsworth samuel taylor coleridge)
*Victor Hugo ''Cromwell'' adlı eserinin ön sözünde Romatizmin kurallarını ortaya koymuştur.

Batı Edebiyatında;
Fransa'da:Victor Hugo,Chateaubriand,J.J.Rousseau,A.Dumas,A.de Musset,Lamartine
Almanya'da:Goethe,Schiller
İngiltere'de:Lord Byron,Shelley,Shakespeare
Rusya'da:A.Puşkin
Türk Edebiyatında;
Namık Kemal,abdülhak Hamit Tarhan,Ahmet Mithat,Recaizade Mahmut Ekrem






RÖNESANS
Rönesans'ın Nedenleri

-Orta Çağ'ın sonlarından itibaren kültür ve sanattaki ilerlemelerin 15. ve 16. yüzyılda olgunlaşması.
-Yeni Çağ'ın başlarında bulunan matbaa sayesinde yeni buluş ve düşüncelerin tüm Avrupa'ya yayılması.
-Coğrafi Keşifler ile birlikte dünyayı tanıyan Avrupa'da sanattan ve edebiyattan büyük zevk alan bir sınıfın doğması.
-Bu dönemde birçok dahi insanın yetişmesi.

Rönesans, coğrafi konumu itibariyle Doğu ve Batı uygarlıklarına yakın ve İslam kültüründen etkilenmeye elverişli olan İtalya'da doğdu.

Rönesans'ın İtalya'da Doğması'nın Sebepleri :
-Coğrafi Keşifler sonucunda İtalyan şehirlerinin zenginleşmesi ile İtalyan ekonomisinin ilerlemesi.
-İtalya'nın Orta Çağ'dan itibaren siyasi birlikten yoksun bağımsız şehir devletlerinden oluşması ile özgür düşünce ortamının bulunması.
-İtalya'nın eski Roma Uygarlığı'nın kültürel mirasçısı olması.
-İstanbul'un fethi ile İstanbul'da bulunan bilim adamlarının İtalya'ya kaçması.

İtalya'da Yetişen Rönesans Öncüleri:
Resimde Giotto, Rafaello ve Leonardo da Vinci; heykelde Donatello, Giberti ve Michelangelo mimarlıkta Brunellesci, Bramente ve Michelangelo.

Rönesans'ın Sonuçları
-İtalya'da başlayan Rönesans hızla bütün Avrupa'ya yayıldı.
-Fransa'da; Villar, Ronsard, Rable ve Montaigne; Almanya'da Erasmus ve Dürer; İngiltere'de Sheakspear gibi ünlü sanatçılar yetişti.
-Skolastik düşünce yerini pozitif düşünceye bıraktı.
-Bilimdeki gelişmeler teknik gelişmelere ortam hazırladı, bu durum Sanayi Devrimi'nin nedenlerinden birini oluşturdu. Bilimin ön planda olduğu hür düşünce yayılmaya başladı.
-Skolastik düşünce ortadan kalkarken kiliseye olan güven de azaldı. Bu durum Reform'un başlamasında etkili oldu.
-Edebiyat ve sanattan zevk alan üstün bir tabaka ile bunlardan zevk almayan yoksul halk kitlesi gibi iki sınıf ortaya çıktı.



RUBAİ

Aruzun kendine özgü kalıplarıyla yazılan,
dört dizeden oluşan bir nazım şeklidir.

Uyak düzeni manide olduğu gibi “aaxa” şeklindedir.
Rubaide daha çok felsefe ve tasavvufla ilgili düşünceler, dünya görüşü, bir nükte işlenir.
Az sözle çok şey ifade etmek amaçlandığından rubaide anlam yoğunluğu vardır.
Şairler rubaide mahlas söylemez.
Bu türün en büyük şairi Ömer Hayyam’dır.
Azmizade Haleti, yazdığı bin kadar rubai ile Osmanlı Döneminin en büyük rubai şairi olarak tanınır.
Cumhuriyet Döneminin en büyük rubai ustası ise Yahya Kemal Beyatlı dır




RUS CARİ 1. PETRONUN POLİTİKALARİ

Çar 1. Petro, Rusya'nın bir dünya devleti olabilmesi için denizlere ulaşması gerektiği idealindeydi. Bu idealini gerçekleştirirken de Osmanlı Devleti ile emellerini açığa çıkarmıştı. Rusya, sıcak denizlere inerek batı ile yarışabilecek güce ulaşmasının yolunun Osmanlı topraklarından geçtiğini biliyordu. Bu nedenle de 17. yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti ile sürekli bir mücadeleye girişmişti.
Rusya, Osmanlı toprakları üzerinden sıcak denizlere ulaşabilmek için başlangıçtan 20. yüzyıla kadar üç ayrı siyaset uyguladı.
Birincisi; İstanbul'u alarak Bizans İmparatorluğu'nu yeniden canlandırmak ve boğazlarda geçerek Akdeniz'e inmek (akrabalık ve mezhep birliğine dayanarak Bizans tahtında hak iddia ediyor)
İkincisi; Balkan milletlerini Panslavizm propagandası yolu ile kışkırtarak bu bölgede egemen olmak ve bu yoldan Akdeniz'e ulaşmak,
Üçüncüsü; Balkanlar ve boğazlardan sıcak denizlere ulaşamayacağını anladığında, oluşturduğu Ermeni politikasıdır. Ermenileri Osmanlı aleyhine kışkırtarak, Anadolu'nun Doğu ve Güney doğusunda kendine bağlı bir Ermenistan Devleti'nin kuruluşunu sağlamak ve bu yoldan Akdenize inmek.
 

fussilet

Active Member
Yönetici
SAKARYA SAVAŞININ SONUÇLARI VE ÖNEMİ

Kurtuluş savaşı sırasında Türklerle Yunanlılar arasında yapılan meydan muharebesi (23 ağustos-13 eylül 1921).

Sakarya Meydan Savaşı için yapılan en önemli hazırlık ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için halktan yardım istenmesidir. Bu amaçla “Tekalif-i Milliye” (Milli Yükümlülük Emirleri) yayımlanarak halkın orduya giyecek, yiyecek, ulaşım ve silah bakımından destek olması sağlandı.

Kütahya-Eskişehir Savaşlarında elde ettikleri başarıyı devam ettirmek ve Türk ordusuna son darbeyi vurarak Ankara'yı işgal etmek isteyen Yunanlılar yeni bir saldırı başlattılar. Yapılan Sakarya Savaşı yüz kilometrelik bir cephe üzerinde 22 gün 22 gece sürdü. Mustafa Kemal, Sakarya savaşı'nda dünya savaş tarihine geçen meşhur” “Hattı müdafaa yoktur,sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça bırakılamaz. Büyük küçük her birlik, ilk durabildiği noktada tekrar düşmana karşı cephe kurarak çarpışmayı sürdürür. Yanlarındaki birliklerin çekilmek zorunda olduğunu gören birlikler onlara bağlı olamaz. Bulundukları yerde sonuna kadar karşı koyacaklardır.” emrini verdi.

Sakarya Savaşı’nın Türk Ulusu açısından tarihsel önemi

Eğer bu savaş yitirilseydi Anadolu’da Türk varlığı tamamen sona erecekti. Yunanlıların Ankara’ya ulaşması demek, İngilizlerin yardımı ile Türk varlığının Anadolu topraklarından silinmesi işleminin hız kazanması demekti.

Sakarya Savaşı’nın Sonuçları

- Mustafa Kemal’e 5 Ağustos 1921 tarihli kanunla verilen Başkomutanlık yetkisi süresiz uzatılmıştır.
- Savaş, Kurtuluş Savaşı’nın son savunma savaşı olmuştur.
- İtalyanlar Anadolu’yu tamamen boşalttılar.
- Rusya aracılığı ile Kafkas Cumhuriyeti’yle Kars Antlaşması imzalanmıştır.
- İngiltere ile esir Mübadelesi Antlaşması imzalanmış ve Malta’daki Türk esirler serbest bırakılmıştır.
- Ukrayna ile Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

1)Mustafa Kemal’e mareşallik ve gazilik unvanı verildi.
2)Yunanlılar savunmaya, Türkler taarruza geçtiler.
3)Sakarya Meydan Muharebesi 1683 II. Viyana yenilgiyle başlayan çekilmenin son noktası özelliğindedir.
4)Bu zafer bir çok devletin Türkiye’ye bakışını değiştirmiş, artık tereddütleri kalmamıştır.
5)Zaferden sonra Rusya ile Kars, Fransa ile Ankara Antlaşması yapıldı.
6)ABD politikasından vazgeçmiş ve Ermeniler yalnız kalmıştır.
7)II. İnönü zaferi’nin ardından çekilmeye başlayan İtalya tamamen çekilmiştir.
8)İngiltere yalnız kalınca Sevr’i yeniden görüşmek için konferans teklif eder.
9)Yunanlıların Anadolu’daki megalo idea düşüncesi biter.

***Sakarya’da şehit ve yaralı sayımız 25.000 bulmuş, 350 subayımız şehit olurken 800 subayımızda yaralanmıştı. Şehit ve yaralı subay sayısının bu kadar çok olmasından dolayı Sakarya Meydan Muharebesi ‘’subay savaşı’’ olarak ta değerlendirilmektedir


SAMİM KOCAGÖZ

1942'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. 1942-1945 arasında Lozan Üniversitesi'nde sanat tarihi eğitimi aldı. Türkiye'ye döndükten sonra bir süre İzmir Ticaret Okulu'nda edebiyat, Devlet Konservatuvarı'nda sanat tarihi dersleri verdi. Söke'de çiftçilikle uğraştı.
1950'den sonra İzmir'e yerleşti. İlk romanı İkinci Dünya 1938'de yayınlandı. Servet-i Fünun Uyanış, Ses, Hep, Bu Topraktan, Vatan, Fikirler, Yenilikler, Yeditepe gibi dergilerle Demokrat İzmir gazetesinde yayınlanan Telli Kavak, Kalpaklılar v.b. öyküleriyle bilinir.
1950'de Yeni İstanbul gazetesi ve New York Herald Tribune gazetesinin ortaklaşa düzenlediği Dünya Hikâye Yarışması'nda "Sam Amca" öyküsüyle birincilik kazandı.
Gözlemlere dayanarak köy ve kasaba insanlarının sorunlarını, günlük yaşamlarını ve duygularını yalın bir dil ve gerçekçi tutumla yansıttı. Ölümünden sonra adına bir öykü ödülü kondu.
2006-2007 tiyatro sezonunda 50. Yılını yaşayan İzmir Devlet Tiyatrosu, yazarın hemen hiç bilinemeyen "Islak Ekmek" adlı oyununu repertuvarına aldı.



SANATIN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Dünya tarihini gözümüzün önüne getirirsek, gelmiş geçmiş büyük insanların her biri yalnız büyük asker, büyük devlet adamı, büyük ilim adamı ve büyük sanatçı olmuştur. Toplumlarına, bilim kültür ve sanat dünyasına böylece hizmet ederek göçüp gitmişlerdir. Her biri bugün saygı ve sevgi ile anılmaktadır. Ancak, bu güne kadar hiç biri Atatürk gibi, mensubu olduğu milleti esir olmaktan ve onun vatanını düşman istilasından kurtarıp, onu çağdaş bir millet düzeyine yükseltmek, onu diline, tarihine, sanatına kadar düzene koymak hareketlerine girişerek başarılı olmamıştır. Bunu ancak Türk Milleti’nin içinden çıkan dehalar zincirinin son halkalarından biri olan Atatürk yapabilirdi. Atatürk engin kültürlü bir devlet adamı, Özgür düşünceli bir eğitimci, halkını aydınlatmayı görev edinmiş bir hatip ve gerçek anlamda bir halk öğretmeni aşamasına erişmiş, bütün olanaklarını halkına, gençliğe, vatanına adamış saygın ve seçkin bir öncü Türk vatandaşı idi.
Atatürk’ün toplumu aydınlatma faaliyetleri doğrultusunda, Türk toplumu ve aydınları arasında “Türk Sanatı” görüşü hakim olmaya başlamıştı. Hatta bu isim altında Sanatçı-yazar Celal Esat Arseven tarafından 305 sahifelik bir kitap yazılmış ve yayınlanmıştır. Bu eserin hazırlanış tarihine bakılırsa;1934 ile 1935 yılları arasında olmalıdır ki, Atatürk’ün Türk Kültür tarih ve sanatını araştırma faaliyetlerinin yoğun olduğu bir döneme rastlar. Zaten Türk toplumunu bilinçlendirme adına yürütülen faaliyetlere bakılırsa, Atatürk’ün bu faaliyetleri belli bir sistem içinde tasarlayıp uyguladıkları görülür. Atatürk’ün bu politik uygulamasını üç aşamada incelemek mümkündür. Bu hareketlerin birincisi, tanıtıcı, ikincisi teşvik edici ve güven verici, üçüncüsü de Türk Plastik Sanat Eğitimi Kurumlarını oluşturmak olmuştur.
Toplum olarak, güzel sanatlar olmadan da yaşayabiliriz. Fakat, o zaman; ruhumuz, iç dünyamız boş kalır; bir çöle benzemiş olur; bizler, barbarlaşırız ve o zaman da, belli bir uygarlığımız olduğu için, “uygar barbarlar düzeyine düşeriz !.” Güzel sanatlardan yoksun olan insanların hayatları da bir çok nimetlerden yoksun kalır; o kadar fakirleşir ve bir anlamda bitkisel hayata girerler.
Güzel sanatlar; Toplum bireyleri olan insanlarda güzelliğe, güzele ve mükemmele karşı şiddetli bir istek, bir susamışlık duygusu uyandırır. Güzel sanatlar; hayatı anlamlandırır ve sevdirir. Güzel sanatlar insanların ruhlarını yükselterek onları erdemli hale getirir; yüksek ve derin düşüncelerle olgunlaştırır, Güzel sanatlar insanların duygularını inceltir davranışlarını nazikleştirir ve güzel yaşamanın yollarını gösterir. Denilebilir ki; Güzel sanatlardan yoksun insanlar veya toplumlar aynı zamanda temiz ve asil duygulardan da yoksundurlar. Ancak Güzel sanatlar, toplumları; yüksek bir kültür düzeyine eriştirir.



SANAYİ İNKILABI

Rönesans ve Reform hareketleri sonucunda Avrupa’da meydana gelen icatlar, buluşlar bilimsel ve teknik gelişmeler sonucunda endüstri alanında yapılan yenilik hamlesine Sanayi İnkılâbı denir.

Sanayi inkilabı 18.yüzyılın ortalarında büyük bir mekanikleşme atılımı sonucu hala günümüzde de devam eden küreselleşmiş bir devrimdir.Sanayi devriminin ilk zamanlarında buhar gücü ile çalışan makineler yapılarak başlayan bu devrim sonucunda yıllar geçtikçe insan gücünden yararlanma azalmıştır.



SANAYİ NEFİSE MEKTEBİ

1 Ocak 1882'de kurulmuş
Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adıyla eğitime devam eden sanat okuludur
Paris'te hukuk ve resim öğrenimi görmüş Osman Hamdi Bey'in, II. Abdülhamit tarafından Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürlüğü'ne tayin edilmesiyle resmen kurulmuştur.
Türkiye'nin ilk güzel sanatlar okuludur. Kuruluşundaki resmi adı, kuruluş fermanındaki şekliyle Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane 'dir. Okulun adı, resmi yazışmalarda ve dönemin arşiv belgelerinde ise Sanayi-i Nefise Mekteb-i Âlisi olarak geçer.
Cumhuriyetin kurulmasından sonra Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ismi 1928'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne dönüştürüldü.




SEFARETNÂME,

özellikle Osmanlı Devleti döneminde, bir dış merkeze sefir (elçi) olarak atanan kişinin, döneminin siyaset ve diplomasisine, ve bu arada da sefirlik görevinde bulunduğu şehrin ve ülkenin güncel hayatına ilişkin izlenim ve görüşlerini kitap şeklinde bir araya getirdiği eserdir. En tanınmış örnekleri Yirmisekiz Mehmed Çelebi ve Ahmed Resmi Efendi'nin sefaretnâmeleridir. Gözlem ve edebiyat yönünden ziyade, üstlenilmiş görev üzerinde yoğunlaşmış rapor özelliği olanlar "takrir" şeklinde anılırlar. Ait oldukları dönem hakkında verdikleri bilgilerin günümüz bakış açısının oluşturulmasına sağladığı katkının yanı sıra, sefaretname ve takrirlerin 18. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin reform arayışları süreci içinde kaydadeğer bir tarihi önem de arzetmişler, bu arayışlara kaynak oluşturmuşlardır.




SEMANTİK

Anlamları inceleyen bilimdir. Anlam bilimi felsefî ya da mantıksal ve dilbilimsel olmak üzere iki farklı açıdan ele alınabilir. Felsefî yaklaşım, göstergeler ya da kelimeler ile bunların göndergeleri arasındaki bağlantıya ağırlık verir ve adlandırma, düz anlam, yan anlam, doğruluk gibi özellikleri inceler. Dilbilimsel yaklaşım ise zaman içinde anlam değişiklikleri ile dilin yapısı, düşünce ve anlam arasındaki karşılıklı bağlantı gibi konular üstünde durur.




SEMPOZYUM

Genellikle akademik bir konunun, uzmanları tarafın¬dan değişik boyutlarıyla ele alındığı seri konuşmalardır. Belli bir konuda çeşitli konuşmacıların katılımıyla düzenlenen bilimsel toplantılara sempozyum denir. Sempozyumda konu, alanında uzman kişilerce farklı yönleriyle ele alınır. Sempozyumlar genellikle bilimsel toplantılardır. Bilim, sanat, ekonomi, siyaset vb. gibi bir konuda alanında yetkin kişiler, özel izleyici topluluğuna bildiri sunar.

Bilimsel ve ciddi bir sohbet havası içinde geçer.
Konuşmacılar konuyu kendi uzmanlık alanları açısın¬dan ele alır.
Amaç konuyu tartışmak değil, olumsuz ve olumlu yönleriyle değerlendirerek gerekli çözümleri üretmektir.
Bir başkan tarafından yönetilir.
Konuşmacı sayısı 3 - 6 arasında değişir.
Konuşmacıların konuşma süreleri beş ile yirmi dakika arasındadır.
Konunun önemine göre birkaç oturumda, ayrı ayrı salonlarda, birkaç gün boyunca sürebilir.



SERA GAZI NE --- SERA İLE SERA GAZI ARASINDAKİ İLİŞKİ

Sera gazları, Sera etkisini destekleyen, atmosferde bulunan ve en çok ısı tutma özelliğine sahip olan bileşikler.
Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar, yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Atmosferin ısıyı tutma yeteneği sayesinde suların sıcaklığı dengede kalır. Böylece nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine "Sera etkisi" denir.
Dünya'da başlıca sera etkisine neden olan gazlar %36-70 Su buharı, %9-26 Karbon dioksit, %4-9 Metan ve %3-7 ile Ozon'dur. Sera gazlarının bir kısmı kendi kendine oluşurken, bir kısmı da insanlar tarafından üretilir. Doğal yollarla oluşan sera gazları su buharı, karbondioksit, metan, nitroz oksit ve ozon içerir. İnsan etkinlikleri sonucunda da bu gaz seviyelerine eklemeler olur ve bunun sonucunda da sera etkisi görülür.

Dünya, üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır. Bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit, metan ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır. Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına sera etkisi denir. Atmosferde bu gazların miktarının artması Yerküre'de ısınmayı büyük oranda artırır.
Günümüzdeki tehlike, karbondioksit ve diğer sera gazlarının miktarındaki artışın bu doğal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır. Binlerce yıldır dünyamızdaki karbon kaynakları kararlı kalırken, şimdi modern insanoğlu aktiviteleri, fosil yakıtlarin kullanımı, ormanların yok oluşu, aşırı tarım yapılması, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diğer sera gazlarının salınmasına sebep olmaktadır.
Küresel ısınma, sera etkisiyle atmosferin periyodik olarak sıcaklığının artarak ısınması olup, doğal bir süreçtir. İnsanların aktiviteleri sonucunda atmosfere, özellikle gazların girdileri arttığından etki giderek fazlalaşmaktadır. 16.02.2001 tarihinde Cenevre’de açıklanan BM Çevre Raporu'na göre 21. Yüzyılda, ortalama hava sıcaklığının 1.4 °C ile 5.3 °C arasında artacağı, buzulların erimesiyle denizlerin 8–88 cm kadar yükseleceği, uzun vadede dünyanın fiziksel yapısında geri dönüşümü olmayan değişiklikler ortaya çıkacağı
Seralar, bitkilerin yetişmesine uygun şartların sağlanması amacı ile çevre şartları kontrol edilebilen veya düzenlenebilen cam, plastik, fiberglas gibi ışığı geçiren materyallerle örtülü yapı elemanlarıdır.
1545 yılında, Padua'da ilk botanik bahçesinin açılmasından hemen sonra Daniel Barbaro, bu bahçede ilk serayı yaptı. Yapıda taş ve tuğla kullanıldı, pencere ise yoktu. Mangalla ısıtılıyordu. Bazı hassas bitkiler, kışın bu seraya alınıyor, baharla birlikte yeniden yerlerine dikiliyorlardı. Tarihte bilinen ilk seranın bu olduğu bilinmektedir.




SERBEST CUMHURİYET FIRKASI

1927 yılından beri yeni seçimler yapıldı. Cumhuriyet Halk Fırkası adayları tam liste halinde seçildi. Mecliste Türkiye’nin iç ve dış işleri ile ilgili gerekli kararlar, oy birliği ile alınıyordu. Mecliste yalnız Cumhuriyet Halk Fırkası’nın milletvekilleri vardı. Bu Hükümetin denetlenmesini önlüyor, eleştiri olmadığı için yapılan işlerin hesabını sormak imkanı bulunamıyordu.
1929 yılında dünyada o güne kadar eşi görülmemiş boyutlarda bir ekonomik bunalım başlamıştı. Bu bunalımın içine her devlet gibi Türkiye’de girdi. Önemli sıkıntılar doğdu. Tahıl fiyatlarının düşmesi nedeniyle köylü sıkıntı içindeydi. Ağır çalışma şartları, çalışanları çok zor duruma düşürmüştü. Bu durum mecliste, hükümet programının bazı milletvekilleri tarafından eleştirilmesine yol açıyor, ekonomik sorunların çözümü için hükümet politikasından farklı görüşler ortaya atılıyordu. Hükümetin denetlenmesi gerekiyordu. Belki de yeni kadroların iktidara gelmesi sıkıntıları anlatmakta yararlı olurdu.
İşte bu durum, zaten demokrasi aşığı Atatürk’e yeni bir deneme yapmayı düşündürdü. Kendisine yapılan suikast girişiminden bu yana beş yıla yakın bir zaman geçmişti. Birçok inkılap hiçbir zorlama olmadan gerçekleştirilmişti. Çok partili yaşama geçmek için bir deneme daha yapılabilirdi.
Bu amaçla Atatürk hiçbir otoriter önderden beklenmeyecek yeni bir girişimde bulundu. Demokrasiyi yeniden kurmak için çalışmalara başladı. Yakın arkadaşı Fethi ( Okyar ) Beyle konuşarak onu yeni bir parti kurmaya özendirdi. Atatürk gibi demokrat ruhlu bir kişi olan Fethi Bey bu öneriyi olumlu karşıladı. Ona destek oldu. Bazı milletvekillerini de kurulacak olan partiye girmeye özendirdi. Mustafa Kemal Paşa bu partiyi kuracak olanlardan Cumhuriyete ve Laiklik ilkesine mutlaka bağlı kalmalarını istedi. Gerçi Atatürk, Cumhuriyet Halk Fırkasının başkanı idi. Ama bu işi fiilen yapmıyordu. Başbakan İsmet Paşa asıl görevi ile birlikte parti işlerini de yürütüyordu. Atatürk Cumhurbaşkanı olarak her iki partinin de üstünde kalacağını bildirdi. Ona güvenen Fethi Bey de 12 Ağustos 1930’da Türkiye Cumhuriyetinin üçüncü siyasal partisini kurdu.
Atatürk, kurulan bu yeni partinin programına karışmamış, sadece Cumhuriyetin ve İnkılapların karşısında olmamasını istemiştir. Gerçek bir Atatürkçü olan Fethi Bey de partisini bu yolda kurmuştur. Serbest Fırka adıyla da tarihe geçen bu parti, özelikle ekonomik görüşleri bakımından Cumhuriyet Fırkasından ayrılıyordu.
Atatürk yakınlarından pek çoğunu bu yeni partiye girmeye özendirdi. Fethi Bey’e yardım etti. Ama partinin kurulmasıyla Laiklik ilkesinin memlekete henüz yeterince yerleşmediği anlaşıldı. Tıpkı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi. Serbest Fırkada rejime ve Atatürk’e karşı olanların sığındığı bir yuva oldu. Fethi Bey, bütün çabalarına rağmen bu gidişe engel olamadı. Birçok yerde dinsel gösteriler yapılıyor, Atatürk’e ve yakın arkadaşlarına hakaret ediliyordu. Fethi Bey deneylerden geçmiş bir devlet adamıydı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının getirdiği acı olayları düşündü ve 18 Aralık 1930’da partisini kapattı




SERVET-İ FÜNÜN EDEBİYATI (1896-1901)

* Recaizade Mahmut Ekrem, Ahmet ihsan Tokgöz’ün çıkarmakta olduğu Servet-i Fünun adlı bilim dergisini bir sanat edebiyat dergisi haline getirdi ve Tevfik Fikret’i de derginin yazı işleri müdürü yaptı. Böylece Servet-i Fünun Edebiyatı fiilen başlamış oldu.
* 1878’de başlayan istibdat yönetimi bu dönemde de devam ettiğinden Servet-i Fünun edebiyatı II. Dönem Tanzimat edebiyatından pek farklı özellik göstermez.
* “Sanat sanat içindir” anlayışıyla hareket edilmiş ve toplumsal konulara pek değinilmemiştir.
* Fransız edebiyatına büyük bir hayranlık duyulmuştur.
* Recaizade Mahmut Ekrem’in savunduğu “Her konuda şiir yazılabilir” görüşü bu dönemde etkili olmuştur. Şiir alanı genişletilmiştir.
* Edebi ürünlerde, divan edebiyatının dilinden çok daha ağır bir dil kullanılmıştır.
* Batı’dan alınan sone, terza -rima, triyole gibi yeni nazım biçimleri kullanılmıştır.
* “serbest müstezat” adı verilen yeni bir nazım biçimi kullanılmıştır. Böylece serbest şiirin ilk adımları atılmış oldu.
* Şiirde Parnasizm ve Sembolizm etkili oldu.
* Romanda Fransız realist ve natüralistleri örnek tutulmuştur.
* “Kafiye kulak içindir” anlayışı benimsendi.
* Süslü, seçkin insanların zevklerini okşayan bir üslupları vardır.
* Şiir düzyazıya yaklaştırılmıştır.
* Aruz temel nazım ölçüsü olma özelliğini bu dönemde de sürdürdü. Hece ölçüsü horlandı. Tevfik Fikret dışında hece ölçüsünü kullanan olmadı.
* Roman bu dönemde çok gelişti. Romanda gerek dil gerekse de teknik yönden ilk olgun örnekler bu dönemde verildi. Gereksiz betimlemeler yapılmadı.Yazarlar eserlerinde kendi kişiliklerini gizlediler.Konu dışı bilgiler vermekten kaçındılar.Abartılı tipler oluşturmamaya iyi-kötü karşıtlıklarını ön plana çıkarmamaya özellikle dikkat ettiler. Tesadüf olaylar yerine gerçekçi tiplemeler oluşturdular.Romanlarımız konu yönünden İstanbul dışına çıkmadı.Bu dönem Tanzimat edebiyatının aksine gazete değil dergi edebiyatıdır.Topluluk Hüseyin Cahit Yalçın’ın “Edebiyat ve Hukuk” başlıklı yazısı yüzünden 1901’de kapatıldı.
Temsilcileri:Halit Ziya Uşaklıgil,Mehmet Rauf,Cenap Şahabettin,Hüseyin Cahit,Tevfik Fikret,Ali Ekrem,Süleyman Nazif….




SEVR ANTLAŞMASI'NIN ÖNEMİ

- Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan en son antlaşma ve Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalandığı halde uygulanamayan tek antlaşmadır (Ayastefanos gibi).
- Misak-ı Milli kararlarına uygun değildi ve böylece işgal kuvvetlerine güvenilmeyeceği son kez anlaşışmış olundu.
- Osmanlı Devleti’nin imzaladığı en son antlaşmadır ve Osmanlı Devleti sömürge durumuna getirildi.
- Milli Mücadele azmini arttırmıştır.
- Mustafa Kemal Atat türk'ün haklılığı ortaya çıkmış, Milli Mücadele azmi güçlenmiştir




SINIRLARIMIZ

Kara Sınırlarımız

Kara Sınırları Toplamı : 2 949

Bulgaristan : 269
Yunanistan : 203
Gürcistan : 276
Ermenistan : 328
Azerbaycan/Nahçivan : 18
İran : 560
Irak : 384
Suriye : 911

Deniz Sınırlarımız

Deniz Sınırları Toplamı: 7 816

Karadeniz: 1 778
Marmara: 1 275
Ege ve Akdeniz: 4 763

Türkiye’nin Sınırları Toplamı: 10 765




SINIR KAPILARI

Bulgaristan
Dereköy (Kırklareli) · Hamzabeyli (Edirne) · Kapıkule (Edirne)


Yunanistan
Uzunköprü (Edirne) · İpsala (Edirne) · Pazarkule (Edirne)


Suriye
Yayladağı (Hatay) · Cilvegözü (Hatay) · İslahiye (Gaziantep) · Çobanbey (Gaziantep) · Karkamış (Gaziantep) · Öncüpınar (Kilis) · Akçakale (Şanlıurfa) · Ceylanpınar (Şanlıurfa) · Mürşitpınar (Şanlıurfa) · Şenyurt (Mardin) · Girmeli (Mardin) · Cizre (Şırnak)


Irak
Habur (Şırnak)


İran
Esendere (Hakkâri) · Kapıköy (Van) · Gürbulak (Ağrı) · Borualan (Iğdır) (kapalı)


Nahçıvan (Azerbaycan)
Dilucu (Iğdır)


Ermenistan
Akyaka (Kars) (kapalı), Alican (Iğdır) (kapalı)


Gürcistan
Türkgözü (Ardahan) · Sarp (Artvin)







SİNEMA ve EDEBİYAT İLİŞKİSİ

Edebiyat insanlar arasında sözlü ve/ya yazılı iletişim sağlayan araçlardan biridir.
Sinemanın da bir kitle iletişim aracı olması, temelde bir ortaklık oluşturur
Edebiyat – sinema etkileşiminden ilk kez bahseden yönetmenlerden biri olan
D. W. Griffith; film çekerken Dickens’la aynı şeyi yaptığını, tek farkının “resimle bir öykü anlatmak” olduğunu
söyler.
Edebiyat ve sinemanın amaçları benzer olsa da araçları farklıdır.

Roman, amacına ulaşmak için “dil”i malzeme seçerken; sinema “görüntü”yü kullanır
Edebiyatın bireysel bir üretim olmasına karşın; sinema bir ekip çalışmasıdır.

Türk sinemasında üç çeşit uyarlama görülür: “Gerçek uyarlamalar”, “Türkçeleştirilen konular”,
ve “yerlileştirilen konular”. Edebiyattan sinemaya yapılan uyarlamalar genel olarak üç türde gerçekleşir:
Bunlardan ilki, romanın, sinema yararına bir senaryo hammaddesi olarak kullanılması ve sinema
boyutlarına indirgenmesi yoludur.



SİVAS KONGRESİ (4-11 EYLÜL 1919)

Ulusal direnişi oluşturmada ikinci büyük adım Sivas’ta atılmıştır. Bu kongre, Heyet-i Temsiliye’nin yanı sıra bazı vilayetlerden seçilmiş temsilcilerle birlikte 38 delegenin katılımı ile 04/11 Eylül 1919’da yapılmıştır. İstanbul Hükümeti’nin Sivas’ta kongrenin yapılmasını önlemek için uyguladığı tüm baskılar sonuçsuz kalmıştır.

Sivas Kongresi Kararları:

-Erzurum Kongresinde alınan kararlar kabul edildi.
-Anadolu ve Rumeli’de kurulmuş olan Müdafaa-i Hukuk dernekleri, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği adı altında birleştirildi. Erzurum Kongresi’nde seçilen 9 kişilik Heyet-i Temsiliye, 6 kişi daha ilave edilerek tüm yurdu temsil etme yetkisiyle genişletildi. Başkanlığına Mustafa Kemal getirilmiştir.
Önemi :
-Erzurum kongresinde alınan kararlar bir bölge halkının kararları olmaktan çıkarılıp tüm ulusa mal edilmiştir.
-Ulusun geleceğine ulusun kendisinin karar vereceği ilkesi gerçekleştirilmiştir.
-M.Kemal kongrede Temsil Heyeti’nin başkanı olarak seçilmekle Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın yetkili lideri haline gelmiştir.
-TBMM bu kongrede seçilen Temsil Heyeti tarafından açılacaktır.


SOKULLUNUN PROJELERİ

1)Don-Volga Projesi
bu projedeki amaç; Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirip donanma gücü vasıtasıyla Karadenizden Hazar Denizine ulaşabilmekti.Böylelikle Osmanlı Devleti şu başarıları yakalayacaktı;
- Ruslara gözdağı verilip bölgedeki Türk hanlıkları Osmanlı Devleti'ne bağlanacaktı.
- Orta Asya Türkleri ile kültürel ilişkiler geliştirilecekti.
- İran üzerindeki Osmanlı gücü artırılacak ve İran kuzeyden sıkıştırılacaktı.
Tüm çalışmalara rağmen bölgedeki Kırım Hanlığı'nın projeye destek vermemesi ve Rusya'nın bu projeyi engellemek için yaptığı çeşitli saldırılar Don-Volga Kanal Projesinin başarısızlıkla sonuçlanmasına sebep oldu.

2)Süveyş Kanalı Projesi
Tarihte ilk olarak 1869'da açılabilecek olan Süveyş Kanalının çok daha öncelerden Osmanlı Devleti tarafından açılmak istendiğini görmekteyiz.İlk defa Sokullu döneminde düşünülen bu projedeki amaç Süveyş Kanalını açıp Akdeniz le Kızıldeniz ardından da Aden Körfezi aracılığıyla okyanuslarla bağlantı kurabilmekti.Böylelikle Osmanlı Devleti Hint Okyanusundaki Portekiz'in üstünlüğüne son verecek, Endenozya ve Hindistan çevresindeki Müslümanlarla bağlantı kuracak, bozulmakta olan Akdeniz ve çevresindeki ticareti yeniden canlandıracak ve Hint Okyanus ticaretiyle ilgilenebilecekti. Yapılan çalışmalar bizzat Mısır Valisi'nin girişimleriyle anlık olarak yürütüldüyse de olumlu bir sonuç alınamadı

STRATEJİ-YÖNTEM-TEKNİK

Strateji: Eğitim açısından strateji; dersin hedeflerine ulaşmasını sağlayan; yöntem, teknik ve araç-gereçlerin belirlenmesine yön veren yaklaşımdır.

Yöntem : Bir konuyu öğrenmek veya öğretmek için bilinçli olarak seçilen ve izlenen düzenli yoldur. Öğretimde izlenecek yöntem(ler)i öğretim stratejisi belirlemektedir.

Teknik: Yöntemi uygulamaya koyma biçimi ya da sınıf içinde yapılan işlerin bütünüdür.
Yöntem tasarlama, teknik ise tasarının uygulanmasıdır



SÜTÇÜ İMAM (1871 - 1922)

Sütçü İmam, (asıl adı İmam, süt satarak geçimini sağladığı için "Sütçü" lakabı verilmiştir) 1871 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. Uzunoluk semtinde süt satarak geçimini sağlayan, hem de fahri olarak bugünkü Çınarlı ( eski Bektutiye) Camiinde imamlık yapan İstiklal Savaşı kahramanı.
Sütçü İmam olayı
İkinci Fransız kuvvetlerinin şehre girişinin ertesi günü (31 Ekim 1919 Cuma) şehirdeki huzursuzluk had safhaya varmıştı. Bir grup Fransız Ermeni askeri ikindi üzerinde Uzunoluk Caddesi'nden kışlaya dönüyorlardı. O anda Uzunoluk Hamamından yüzleri peçeli iki Türk kadını çıktı. Üç kişi olan ve sarhoş durumda olan Fransız Ermeni askerlerinden birisi, hamamdan çıkan Türk kadınlarına saldırdı ve peçesini yırttı. "Artık burası Türklerin değildir, Fransız memleketinde peçe ile gezilmez" diyerek kadıncağıza sarılıp ilişmek istedi. Peçesi yırtılan ve zor durumda kalan kadıncağız bayılıp yere düştü. Diğer kadın da imdat istercesine bağırdı. Olayı Kel Hacı'nın kahvesinden gören Türkler dışarı çıkarak, askerlerin üzerine yürüdüler. Türkler, Ermeniler'e ihtarda bulunarak yollarına gitmelerini söylediler. Ermeniler kötü sözler sarfederek silah kullandılar. Bu arada Çakmakçı Sait orada kurşunla yaralandı ve şehit oldu. Gaffar Osman da yaralandı. Bu sırada Sütçü Imam, Karadağ tabancasını alarak hamamın hemen karşısında bulunan dükkanından hızla olayın olduğu yere geldi. Silahını Ermeni askerlerinin üzerine boşalttı. İlk kurşunu atan Kahraman Sütçü İmam'ın silahı ile yaralanan Ermeni askeri arkadaşlarının yardımı ile kışlaya götürüldü. Yaralı asker bir gün sonra öldü. 1 Kasım 1919 tarihinde ölen Ermeni için büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Sütçü İmam ise Nalbant Bekir'den aldığı bir atla Bertiz'in Ağabeyli köyünde bulunan Beyazıt oğlu Muharrem Bey'in yanına gitti
Sütçü İmam Ermeni ve Fransızlar tarafından sürekli arandı. Bulunması için de Kahramanmaraş Hükümeti çok sıkıştırıldı. Bütün çabalara rağmen Sütçü İmam bulunamadı




ŞAİR PADİŞAHLAR

II Murad- Muradi
Fatih Sultan Mehmed- Avni
II Bayezid- Adli
Şehzade Korkut- Harimi
Kanuni Sultan Süleyman-Muhibbi
Sultan III Mehmed- Adni
I Ahmed- Bahti
II Osman- Farisi
IV Murad- Muradi

•Kürüşçü adıyla anılan I. Mehmet yay ve kiriş ustasıdır .
•I.Selim ve I.Süleyman kuyumcudur .
•Hacıların hac yolunda kullanmaları için hilal şeklinde asalar yapan ise II.Selim’dir .
•III.Selim çok iyi müzisyendir ama hiç çocuğu olmaz . Haremde ney üflerken ele geçirilir, kendini elindeki neyle savunmaya çalışırken isyancılar tarafından kanı dökülerek öldürülür . ‘’ Pir Pür Cefa Hoş Dilberdir ‘’ adlı şiiri zevkle dinlenen bestelerindendir.
•III.Mehmed ve I.Ahmed kaşık ustasıymış ve okçuların kullandığı özel yüzükler yaparmış.
•IV.Mehmed şairmiş , marşlar yazarmış.
•II.Abdülhamid kakma ve süsleme sanatıyla ilgilenirmiş .
•I.Mahmud’un ‘’ Uşşak Peşrevi ‘’ çok tanınan bir bestedir.
•II.Mahmud , hat sanatçısı , şair ve bestekardır. Arapça yanında Farsçaya da hakimdir .
•V.Murad , Osmanlı Devletinin piyanist olan ilk ve tek padişahıdır .
•Kanuni Sultan Süleyman’ın ‘’ Tanrının has kulusun ‘’ ve ‘’ Nur-i alemsin ‘’ adlı şiirleri tanınan bestelerindendir.
•Kanuni’nin Hürrem Sultan’a olan aşkı için ‘’ Muhibbi ‘’ mahlasıyla yazdığı gazeli de ünlüdür



ŞEHNAME

-Firdevsi'nin eski İran efsaneleri üzerine kurulu manzum destanıdır.
-İran edebiyatının en büyük eserlerinden biri olarak kabul edilir.
-977 ila 1010 arasında yazılmıştır. 60.000 beyit civarında hacme sahiptir.
-Tek şair tarafından yazılan en uzun epik şiirlerdendir.

Şehname, epik mesnevi şeklinde ve aruzun vezniyle yazılmıştır.
Eski İran-Turan hükümdarlarının efsaneli ve çok maceralı tarihle¬rini, cihangirliklerini anlatmıştır.
Destanda en çok eski İran-Turan (Fars-Türk) sa¬vaşları ve münasebetleri üstünde durulur.
Türk (Saka) kağanı Alp Er-Tunga ( Efrasiyab) Şehnamenin baş kişilerinden biridir.




ŞEKER KOMASI BELİRTİLERİ

Diyabetik koma yani şeker koması ortaya çıkmadan evvel genelde yüksek kan şekeri veya düşük kan şekeri belirtileri yaşayacaksınız.
Yüksek kan şekeri (hiperglisemi)
Kan şekeri seviyesi çok yüksek olursa şeker komasından hemen önce aşağıdaki belirtilerle karşılaşabilirsiniz:
- Aşırı susuzluk hissi
- Sık idrara çıkma
- yorgunluk
- Bulantı ve kusma
- Nefes darlığı
- Mide ağrısı
- Meyveli nefes kokusu
- ağız kuruluğu
- hızlı kalp atışı
 

fussilet

Active Member
Yönetici
TAKİP, REAKSİYON VE FREN MESAFESİ

Kaç kilometre hızla gidiyorsanız, o hızın ilk rakamını üçle çarptığınızda reaksiyon mesafesini bulmuş olursunuz. 30 km hız 3x3= 9 m

Yani fren mesafesi, hız artışının karesi kadar artmaktadır
Hız 2 katına çıkınca= Fren mesafesi 4 kat (2x2)
Hız 3 katına çıkınca= Fren mesafesi 9 kat (3x3)


TAKRİRİ SUKUN KANUNU

Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzurun Sağlanması Yasası),
4 Mart 1925'te Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir kanun.
Hükûmete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu ile Kasım 1924 ortalarında dinsel gericilik tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü sıkıyönetim ilân edilmesini istedi. Ancak Meclis'te bu isteğini kabul ettiremeyince istifa etti ve yerine ılımlı kişiliğiyle tanınan Fethi Okyar başbakanlığa getirildi. 1925 şubat ortalarında Şeyh Said İsyanı patlak verince, Doğu Anadolu'da hemen sıkıyönetim ilân edildi. Fethi Bey düşürüldü ve yeni hükümeti 3 Mart'ta İsmet Paşa kurdu. Yeni hükümet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu'nu Meclis'ten geçirdi ve biri isyan bölgesinde, öteki Ankara adını taşımakla birlikte yurdun geri kalan bölgelerinde çalışmak üzere iki de İstiklal Mahkemesi kurulmasını kararlaştırdı. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçirildi. Yapılan plânlı askerî harekât ile, isyancılar dağıtılıp, elebaşıları yakalandı. Suçlu oldukları hükümet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemelerinde yargılandılar. Suçlu görülenler çeşitli cezalara (idam) çarptırıldılar. Yapılan soruşturmada isyancıların bir kısmının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na mensup oldukları anlaşıldı. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925'te hükûmet kararı ile kapatıldı.



TANZİMAT EDEBİYATI ---BİRİNCİ DÖNEM (1860-1876)

* Divan edebiyatını eleştirmelerine rağmen onun etkisinden kurtulamamışlardır.
* Vatan millet, hak adalet, özgürlük gibi kavramlar ilk defa bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
* Batılı anlamda ilk esereler bu dönemde verilmeye başlanmıştır.
* Toplumu bilinçlendirmek için edebiyatı bir araç olarak görmüşlerdir.
* Dilin sadeleşmesi gerektiğini söylemişler ancak pek başarılı olamamışlardır bu konuda.
* Roman, modern hikâye, tiyatro, gazete, eleştiri, anı bu dönemde kullanılmaya başlanmıştır.
* Bu dönemin sanatçıları aynı zamanda devlet adamı sıfatı da taşıyorlardı.
* Klasizim (Şinasi, Ahmet Vefik Paşa) romantizm (Namık Kemal, Ahmet Mithat) den etkilenmişlerdir.


TANZİMAT EDEBİYATI--- İKİNCİ DÖNEM ÖZELLİKLERİ (1876-1895)

• Bireysel konulara dönülmüştür.
* Sanat, sanat içindir, görüşü benimsenmiştir.
* Dil oldukça ağırlaştırılmıştır.
* Tiyatro eserleri oynanmak için değil okunmak için yazılmıştır.
* Realizm ve natüralizm baskın akımlar olarak göze çarpar.
* Gazetecilik, ilk dönemdeki toplumsal etki ve işlevini yitirir. Gazetelerdeki siyasal ve toplumsal içerikli yazılar yerini günlük sıradan olaylara bırakır. Toplumsal makalenin yerini de edebi makale alır.
* Birinci dönemdeki gibi hece denenmekle birlikte aruz yine egemenliğini sürdürmüştür. Birinci dönemde de kullanılan Divan edebiyatı nazım biçimleri bırakılmaya başlanmıştır.
* Şiirin konusu genişletilmiş; ölüm, karamsarlık, aşk, felsefi düşünceler tema olarak seçilmiştir. Sanatçılar, "Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir." anlayışını savunmuşlardır. Bu dönem şiiri Servet-i Fünun şiirine de esin kaynağı olmuştur.
* Roman ve öykü tekniği daha da gelişir. Birinci dönem göre daha nitelikli ürünler vermeye başlamıştır. Betimlemeler ilk döneme göre daha da ölçülüdür. Realizm akımının etkisiyle gözleme önem verilmiş, olay ve kişiler daha gerçekçi anlayışla anlatılmıştır.
* Nabizade Nazım naturalizmden, Recaizade Mahmut Ekrem ve Samipaşazade Sezai realizmden, Abdülhak Hamit Tarhan ise romantizmden etkilenmiştir.
* Tanzimatın ikinci döneminde ürünler veren Muallim Naci Divan edebiyatının tek savunucusudur.
* Tanzimat'ın ikinci kuşak sanatçıları: Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Samipaşazade Sezai, Nabizade Nazım, Muallim Naci, Direktör Ali Bey ve Ahmet Cevdet Paşa'dır.



TANZİMAT EDEBİYATÇILARINI ETKİLEYEN FİKİR VE SANAT AKIMLARI

*Klasisizm *Romantizm *Realizm *Natüralizm *POZİTİVİZM



TANZİMAT EDEBİYATINDA ROMAN ve HİKÂYE
Bütün eserler teknik açıdan zayıftırlar.
* Duygusal ve acıklı konular işlenmiştir.
* Yazarlar olaylara müdahalede bulunmuştur.
* Eserlerde karakter oluşturulamamıştır. Genellikle ya iyi ya da kötü özellik taşıyan tipler kullanılmıştır.
* İyiler eserlerin sonunda mükâfat alırlar, kötüler de cezalarını alırlar.
* Tanzimat ikinci dönemin sanatçıları birinci döneminkilere göre daha başarılı olmuştur.

TANZİMAT EDEBİYATINDA ELEŞTİRİ

* Bu dönemde genellikle "eski- yeni"kavgasına dayanan eleştiriler olmuştur.
* Namık Kemal'in Ernest Renan'ı eleştiren Renan Müdafaanamesi bu dönemin önemli eserlerindendir.
* Muallim Naci ile Recaizade Mahmut Ekrem arasındaki Demdeme-Zemzeme tartışması da bu dönemin önemli örneklerindendir.

TANZİMAT EDEBİYATINDA TİYATRO

Tiyatro ilk defa bu dönemde görülmeye başlanmıştır.
* İlk tiyatro örneği Şinasi'nin Şair Evlenmesi'dir.
* İlk dönemin sanatçıları tiyatroyu bir eğitim aracı olarak görmüşlerdir.
* İkinci dönemin sanatçıları da tiyatroyu eğlence olarak görmüşler; ancak onların tiyatroları oynanmak için değil okunmak için yazılmışlardır.




Tanzimat Edebiyatı Servet-İ Fünun Milli Edebiyat

Hazırlık Dönemi
Tevfik Fikret
Cenap Şehabettin
Halit Ziya Uşaklıgil
Mehmet Rauf
Ahmet Hikmet Müftüoğlu
Süleyman Nazif

Bağımsız Sanatçı
1)Hüseyin Rahmi Gürpınar

Ömer Seyfettin
Ziya Gökalp
Ali Canip Yöntem
Mehmet Emin Yurdakul
Rıza Tevfik Bölükbaşı
Mehmet Fuat Köprülü
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Halide Edip Adıvar
Refik Halit Karay
Reşat Nuri Güntekin
Halide Nusret Zorlutuna
Ahmet Rasim
Musahipzade Celal




Sadullah Paşa
Yusuf Kamil Paşa
Ahmet Cevdet Paşa
Ethem Pertev Paşa
Akif Paşa
Münif Paşa
Yirmisekiz Mehmet Çelebi

1.Dönem Fecr-İ Ati

İbrahim Şinasi
Namık Kemal
Ziya Paşa
Ahmet Mithat Efendi
Ahmet Vefik Paşa
Şemsettin Sami
Ahmet Haşim

2.Dönem Beş Hececiler

Recaizade Mahmut Ekrem
Abdülhak Hamit Tarhan
Samipaşazade Sezai
Muallim Naci
Nabizade Nazım










Halit Fahri Ozansoy
Enis Behiç Koryürek
Yusuf Ziya Ortaç
Orhan Seyfi Orhon
Faruk Nafiz Çamlıbel

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ BAĞIMSIZ SANATÇILAR
Mehmet Akif Ersoy
Yahya Kemal Beyatlı
Ahmet Haşim




TARİHTEKİ TÜRK DEVLETLERİ

Hun Devleti:
Büyük Hun Devleti Orta Asya'da kurulan ilk Türk devletidir. MÖ 220'den MS 216'ya kadar hüküm sürmüştür. Bilinen ilk hükümdarı Teoman'dır. Mete Han döneminde devletin sınırları Japon Denizi'nden Hazar Denizi'ne kadar geniş bir bölgeyi kapsamıştır.


Batı Hun İmparatorluğu:
MÖ 53'de, Büyük Hun İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle, Batı Türkistan'da Cici Han tarafından kurulan Türk devletidir. Yaşadığı dönem boyunca en büyük bölgesel güç olmuştur.


Avrupa Hunları (Batı Hunları):
Avrupa Hunları MS 434'de Atilla'nın başa geçmesiyle büyük bir devlet haline geldiler. Hakim olduğu yıllarda, Avrupa kıtasında en büyük güç olmuştur.



Akhunlar:
5. yüzyılın ortalarında, Amuderya nehrinin çevresinde kurulmuş ve gelişme göstermiş bir Türk devletidir. Horasan, Afganistan ve İran topraklarına kadar yayılmıştır. Kısa bir dönem hüküm sürmesine rağmen, hakimiyeti boyunca Asya'da büyük bir güç olmuştur.


5. Göktürk Devleti:
Göktürk Devleti, Türk tarihinde Türk adı ile kurulan ilk devlettir. Devletin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Bumin Kağan, Orta Asya'daki bütün Türk boylarını egemenliği altında toplamıştır. Bumin Kağan ölünce yerine oğlu Murat Kağan hükümdar olmuştur. Bu dönemde İpek Yolu Türklerin denetimine girmiş ve Türkler Çin'e üstünlüklerini kabul ettirmişlerdir.


Uygur Hakanlığı:
Büyük Hunların torunları olan Uygurlar, çok sayıda devlet kurmuşlardır. Uygur Hakanlığı bunlardan birisidir. 744-840 yılları arasında hüküm sürmüştür. Selenga, Orhun ve Tola ırmakları havzalarından Baykal Gölü'nün güneyindeki bozkırlara kadar uzanan geniş sahada yaşamışlardır. 100 yıla yakın bir süre içinde, Asya kıtasında, bölgesel güç olmuşlardır.


Avar Devleti:
Macaristan'da büyük bir devlet kuran Avarlar, zaman zaman İstanbul'u kuşatmışlardır. O dönemde Avrupa kıtasında bölgesel güç oluşturmuşlardır. İstanbul'u kuşatan ilk Türk boyu Avarlar olmuştur.


Hazar Devleti:
Kafkaslarda kurulmuş olan Hazarlar, Hazar Denizi'ne de adını vermiştir. 7. yüzyıldan itibaren iyice güçlenen ve bütün Doğu Avrupa'yı eline geçiren Hazarlar, 3 yüzyıl hüküm sürmüşler ve yıkılana kadar bölgede çok büyük bir güç oluşturmuşlardır.


Karahanlılar:
10. yüzyılın ortalarında Orta Asya'da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir. Aynı zamanda ilk Müslüman Türk devleti olarak bölgesel hakimiyet kurdular.


Gazneliler:
Karahanlılarla aynı dönemde yaşamışlardır. İlk Müslüman Türk devletlerindendir. Sınırları Afganistan ve Hindistan'ı içine alır. Karahanlılar ile birlikte Asya kıtasında, bölgesel bir güç olmuşlardır.

Büyük Selçuklu Devleti:
Ön Asya'da kurulan ilk ve en büyük Müslüman Türk devletlerinden biridir. 1040-1157 yılları arasında hüküm sürmüştür. Güneybatı Asya'nın tamamına yakın bir bölümüne hakim olan Büyük Selçuklu Devleti, bölgenin en büyük gücü olmuştur.
Hârizmşahlar Devleti:
Büyük Selçuklu Devleti ile aynı dönemde, 1097-1231 yılları arasında Aral Gölü'nün güneyinde yaşamışlardır. Orta Asya'da bölgesel hakim güç olmuşlardır.


Timur Devleti:
1370-1507 yılları arasında, Ege kıyılarından Orta Asya'ya ve Hint Okyanusu'na kadar uzanan geniş topraklar üzerinde hüküm sürmüş büyük bir Türk devletidir. Hakim olduğu topraklardan en büyük bölgesel güç olduğu anlaşılır.


Bâbur Devleti:
1494-1858 yılları arasında Hindistan'da hüküm sürmüştür. Hakim olduğu tarihlerde, Asya'da büyük bir güç oluşturmuştur.


Altınordu Hanlığı:
1227-1502 yılları arasında, Karadeniz ile Hazar Denizi arasında yaşamış bir Türk devletidir. Yaklaşık üç asır Asya'da hakim güç olmuştur.


Osmanlı Devleti:
1299'da Söğüt civarında kurulmuş ve 1923 yılına kadar devam etmiş ve üç kıtada hakimiyet kurmuş bir cihan devletidir. Toprak bakımından en geniş sınırlara ulaştığı dönemde Anadolu, Kafkasya, Kırım, Güney Ukrayna, bugünkü Romanya, Yugoslavya, Bulgaristan, Yunanistan, Macaristan, Suriye, Ürdün, Lübnan, İsrail, Irak, Suudi Arabistan, Yemen, Mısır, Tunus, Libya ve Cezayir'i yönetmiştir.


TASAVVUF ( TEKKE ) EDEBİYATI

1– Şairler Osmanlı Devletinde genel olarak tarikatlardan ( dergâhlardan , tekkelerden ) yetişmişlerdir . İlâhî aşkı benimsemiş , hoşgörülü kişilerdir . Genişçe kitlelere hitap ederler . Milletin ruh yükselişinde büyük emekleri vardır . Genellikle aydın kişilerdir . Arapça ve Farsça bilirler; ama gerek sözleri ve gerekse yaşayışlarıyla halktan kişilerdir .
2 – Hem divan şiiri hemde halk şiiri nazım şekillerini kullanmışlardır . ( koşma , gazel , mesnevî … )
3 – Hem aruz benzer zamanda ( ek olarak birçok ) hece ölçüsünü kullanmışlardır .
4 – Şiirlerinde her çeşit kafiyeye ( 1/2 , tam , zengin ) rastlanır .
5 – Şiirlerde kullanılan dil; ne divan şiirinin dili civarı gösterişli , ne de millet şiirinin dili civarı sadedir . Bu ikisinin aralarında ” merkez bir lisan ” kullanmışlardır .
6 – Tasavvuf şiirinde , hem divan benzer zamanda millet şiiri geleneklerinin mecazlarından yararlanılmıştır .İnanç ve tasavvufla ilgilenen efsanelere , kahramanlara sık sık yer verilmiş , tasavvuf ve tarikat hayatından iştirak eden terimler ve deyimler çokça kullanılmıştır .
7 – Tasavvuf edebiyatında ek olarak birçok ” tasavvufî ( ilâhî ) aşk , insanın değeri , dünyanın geçiciliği , nefsin kötülüğü , ahlâk ve toplumla ilgilenen konular ” ele alınıp işlenmiştir .
8 – Şiirlerde genel olarak bir ” bütünlük ” göze çarpar .



TAKVİMİ VEKAYİ

İstanbul'da önceleri haftalık, daha sonra düzensiz aralıklarla yayımlanan ilk Türkçe resmi gazetedir. Umur-u dahiliye, umur-u hariciye, mevad-ı askeriye, fünun, tevcihat-ı ilmiye, ticaret ve es'ar olarak altı bölümden oluşan gazete Fransızca, Arapça, Rumca ve Ermanice dillerine çevriliyordu. Halkı eğitmek ve devlet kararlarını duyurmak amacıyla çıkarılmıştır (1 Kasım 1831 - 4 Kasım 1922).

1808 yılında Sultan II. Mahmud'un emriyle, Beyazıt'ta bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin merkez binasında (Bab-ı Seraskeri) askasındaki bir konakta kurulan Takvim-i Amire'de basılmaya başlandı. Gazete, Vakanüvis Esad Efendi'nin yönetiminde, Babıali'den çeşitli kamu görevlilerinin yazar kadrosunu oluşturmasıyla çalışmalarına başladı. 26 Ekim 1831'de gazeteyi tanımak amacıyla yayımlanan iki sayfalık bir broşüre göre Takvim-i Vekayi habercilik yapacak, halkı eğitecek ve devletin uygulalamalrını duyurarak bunlara uyulmasını sağlayacaktı.

Önceleri haftada bir yayınlanması öngörülen Takvim-i Vekayi ilk aylarda düzenli olarak, daha sonraları ise uzun bir süre düzensiz olarak çıktı. Osmanlı Devleti'nin çokuluslu olması nedeniyle Fransızca, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice olarak çıkan gazete Umur-ı Dahiliye (iç haberler), umur-ı hariciye (dış haberler), mevad-ı askeriye (askeri işler), fünun (bilimler), tevcihat-ı ilmiye (din adamlarının atanmaları) ile ticaret ve es'ar (ticaret ve fiyatlar) olmak üzere altı bölümden oluşmaktaydı.

1860'dan sonra yalnızca resmi belge, tüzük ve duyuruları yayımlanan, 1878'de 2119. sayısından sonra yayımına ara veren gazete, 1891-92'de yeniden yayımlanmaya başladı. Ama padişahın nişan vermesini konu alan bir resmi bildirimde "nişan itası" ifadesi yerine "nişan hatası" olarak dizilince, II. Abdülhamid'in buyruğuyla kapatılmıştır. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) kısa bir süre sonra yeniden yayımlanmaya başladı ve Kurtuluş Savaşı (1919-1922) sonuna kadar İstanbul hükümetinin varlığı sona erinceye kadar yayımını sürdürdü.



TBMM YE KARŞI AYAKLANMALAR
Sebepleri

1. İst. Hük. ile İtilâf Devletleri’nin kışkırtmaları.
2. Kuvay-ı Milliye’nin disiplinsiz davranışlarıve baskıları.
3. Siyasal ve dinsel tutuculuk.
4. Bölgesel bağımsızlık istekleri.

Not: Damat Ferit Hükümeti 4 Mayıs 19120’de M. Kemal ve arkadaşlarının idam edilmesi kararını aldı.

a) İstanbul Hükümeti Tarafından Çıkarılan Ayaklanmalar

1. Anzavur Ayaklanması : Susurluk, Biga, Gönen, Ulubat bölgesinde başlayan isyanı Çerkez Ethem birlikleri bastırdı. Tekrar isyan eden Ahmet Anzavur’u ikinci kez Ali Fuat Paşa bastırmıştır.
2. Kuvay-ı İnzibatiye Ayaklanması: Halifelik ordusu da denilen bu birlikler Geyve bölgesinde ayaklandı. Ancak başarılı olamadı.
• Bu ayaklanmaların boğazlara yakın yerlerde çıkarılmasının nedeni Kuvay-ı Milliye’nin bu bölgelerde teşkilatlanmasını engellemektir.

b) İşgalci Devletlerin Ve İst. Hük.’nin Kışkırtmaları İle Çıkan Ayaklanmalar

1. Bolu, Düzce, Hendek Ayaklanmaları: İngilizlerin kışkırtmaları ile çıkarılmıştır.
...... 2. Yozgat Ayaklanması: Çerkez Ethem tarafından bastırılmıştır.
3. Afyon Ayaklanması:Yunan ajanlarının kışkırtmalarıyla çıkmıştır.
4. Konya Ayaklanması: Kuvay-ıMilliye birlikleri tarafından bastırıldı.
5. Milli Aşireti Ayaklanması:Urfa’da Fransızların kışkırtması ile çıktı.
6. Ali Batı Ayaklanması: Mardin ve Nusaybin’de İngilizlerin kışkırtması ile çıkmıştır.
.......

c) Azınlıkların Çıkardığı Ayaklanmalar

1. Doğu Anadolu’daki Ermeni Ayaklanmaları : Kazım Karabekir tarafından bastırıldı.
2. Güney Bölgesindeki Ermeni Ayaklanmaları: Adana, Antep, Maraş, Urfa bölgelerinde Fransızların da desteğiyle çıkan ayaklanmalardır.
3. Doğu Karadeniz’de Rum Ayaklanmaları:TBMM’yi en çok uğraştıran ayaklanma olmuştur.
4. Batı Anadolu’da Rum Ayaklanması: Düzenli birlikler tarafından bastırıldı.

d) Kuvay-ı Milliye Birliklerinin Ayaklanmaları

1. Demirci Mehmet Efe Ayaklanması: Düzenli orduya katılmak istememiştir.
2. Çerkez Ethem Ayaklanması: Düzenli orduya katılmak istememiştir.

Ayaklanmalara Karşı Alınan Önlemler

1. Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarıldı. 29 Nisan 1920
2. İstiklal Mahkemeleri kuruldu.
3. Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’den fetva alındı.
4. İst. Hük. ile resmi haberleşme kesildi.
5. Düzenli birlikler kuruldu.

Sonuçları:

1. Milli Mücadele’nin uzamasına neden olmuştur.
2. İşgallerin genişlemesine neden olmuştur.
3. Milli kuvvetlerin birbirine karşı kullanılmasına ve kaynakların boş yere akıtılmasına neden olmuştur.
4. Düzenli ordunun kurulmasını hızlandırmıştır.
5. TBMM’nin otoritesini güçlendirmiştir





T.C. YURTDIŞINDAKİ TÜRKLERLE İLGİLİ POLİTİKASI

On sene öncesine kadar dış politika yapım sürecinde bürokratik mekanizmalarla şekillenen elitist bir anlayış hâkimken, çoğulcu demokratik bir anlayışa geçiş ile birlikte dış politikada farklı enstrümanlar ortaya çıkmaya ve bu farklı enstrümanlar dış politikaya dair farklı argümanlar üretmeye başladı. TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların ürettikleri bilgiler sayesinde hükümet, bürokrasinin kendi önüne sunduğu kararlara uyma zorunluluğundan ortaya çıkmaya ve bu farklı enstrümanlar dış politikaya dair farklı argümanlar üretmeye başladı. TİKA, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumların ürettikleri bilgiler sayesinde hükümet, bürokrasinin kendi önüne sunduğu kararlara uyma zorunluluğundan kurtularak artık kendi vizyonu doğrultusunda politikalar üretiyor. Böylelikle, önceki süreçlerde kriz anlarında uluslararası toplumla beraber hareket etmeyi tercih eden dış politika anlayışı yerine, günümüzde bölgede meydana gelen herhangi bir krizin öncesinde, sürecinde ve sonrasında aktif rol alan bir Türkiye görebiliyoruz. Mehmet Köse, dış politikada yaşanan bu değişimin Türkiye’de yaşanan diğer değişimlerle bağlantılı olduğunu dile getirdi. Bunun da temelinde ülkenin kendi tarihi ve coğrafyası ile barışması, kendi geleneği ve kültürünü idari sisteme yansıtması olduğunu ifade etti ve Yurtdışı Türkler kurumunun oluşumunu da buna bağladı.
Köse, Türkiye’nin yurtdışında yaşayan vatandaşlarına yönelik bir kurum oluşturma hedefi ile yola çıkarken kurumun ismini belirlemede zorluk yaşadıklarını belirtti ve kurumun hedef kitlesi ile görev alanını anlattı. Buna göre, “Yurtdışı Türkler” ifadesiyle vatandaşlık esasına göre yurtdışındaki vatandaşların hepsi ve yakın coğrafyada kendini Türk olarak tanımlayanlar kastediliyor, “akraba” ifadesiyle de Türkiye’nin tarihî ve kültürel ilişkilere sahip olduğu farklı topluluklar kurumun görev alanına dâhil ediliyor. Kurum üç farklı görev alanı üzerine yapılandırılıyor: (i) Türkiye’nin yurtdışında yaşayan 6 milyon vatandaşının ihtiyaçlarını karşılayacak bir merkezî kurum oluşturmak, (ii) “tarihsel diaspora” olarak adlandırılan Türkiye ile tarihî ve kültürel ilişkileri olan farklı topluluklarla ilişkileri yürütmek, (iii) kamu diplomasisi aracı olarak görülen öğrenci programlarını koordine ederek uluslararası öğrencilere burs imkânları sağlamak.
İlk görev alanı, yani vatandaş merkezli yürütülen çalışmalarla ilgili olarak Köse, önceki dönemlerde birtakım kategorileştirmeler yapılarak bazı kesimlerin dışlandığını ifade etti. Bu gruplar arasında irtica tehdidi olarak görülen Avrupa’daki Milli Görüş Hareketi ve etnik köken tanımlaması sebebiyle ayrımcılığa uğrayan Aleviler ve Süryaniler örnek verilebilir. Yurtdışında bulunan 6 milyon vatandaş arasında bu tarz ayrımlar yapıldığında geriye sadece 300-500 bin civarında vatandaş kaldığını, hâlbuki yeni dönemde Türk vatandaşlığı olan her kesime hizmet götürmek için çalışmalar yapıldığını belirtti.
İkinci görev alanı olan “tarihsel diaspora” grubu ile ilişkiler kültürel diplomasi bağlamında değerlendirilebilir. Bu gruptaki topluluklar Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve Afrika’da kendini Türk olarak tanımlayanlarla sınırlı değil, çok daha büyük bir nüfusa tekabül eden bu coğrafyalardaki insanları da içeriyor. Dolayısıyla bu bölgelerdeki kültürel bağ ve tarihsel geçmiş farklı bir etkileşim ağı oluşturuyor.
Son olarak, uluslararası öğrenci programları kamu diplomasinin önemli bir aracı olarak karşımıza çıkıyor. 2010 yılından itibaren uluslararası öğrencilere verilen “Türkiye Bursları” ile birlikte her sene binlerce öğrenci eğitimleri için Türkiye’yi tercih etmeye başladı. Dış politika etkinliğinin arttığı bölgelerden Türkiye’ye eğitim almak için başvuru yapan öğrenci sayısının artışı, o bölgelerde Türk dış politikasına olan ilgiyi de gösteriyor. Köse, yabancı ülkelerle siyasi ve iktisadi ilişkilerin sürekli kılınması için kültürel programlarda ve öğrenci hareketliliklerinde aktif olmak gerektiğini dile getirerek, Türkiye’ye gelen öğrenci sayısının artmsının önemine işaret etti



TEŞKİLAT-I ESASİYE

Yeni Türk Devleti’nin İlk Anayasası (Teşkilat-ı Esasiye Kanunu/20 Ocak 1921)
Kabul Edilme Nedenleri: TBMM, üzerinde hiçbir gücü tanımamakla padişah ve halifeliği reddetmiştir. Bu yeni bir devletin kurulduğunun ifadesiydi. Bu nedenle yeni devlete yeni bir anayasa gerekiyordu.
1921 Anayasası’nın Esasları
1. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
2. Yasama, yürütme ve yargı güçleri Meclis’e aittir (Güçler Birliği).
3. Din ve şeriat işlerini yürütmek TBMM’nin görevidir (ilk anayasa laik değildir).
4. Padişah ve halifenin geleceği meclisin vereceği karara göre olacaktı. Amaç, padişah ve hilafet yanlıları arasında ikilik çıkarmamaktı.


Özellikleri
• Osmanlı İmparatorluğunun yerine yeni bir devletin kuruluşunu hukuki ve siyasi yönden belgelemiştir.
• Ulusal egemenliği esas kılan ve egemenliğin Osmanlı Devleti’nde Türk ulusuna geçtiğini belgelemiştir.
• TBMM’nin kuruluşunu yasal hale getirmiştir.
• Demokratik ve ihtilalci karaktere sahiptir.
• Olağanüstü koşullarda hazırlandığı için kısa ve özet halinde hazırlanmıştır.
• İlk defa meclis hükümeti sistemi benimsenmiştir.
• Devletin resmi dini belirtilmemiştir.
• Amasya Genelgesi’nden itibaren gelişen ruha resmi bir kimlik kazandırmış ve önderlik etmiştir.
NOT: 1921 Anayasası 1924 tarihinde yürürlükten kalkmıştır.
NOT: 1921 Anayasası’nda yapılan en önemli değişiklikler, cumhuriyetin ilanıyla olmuştur. Cumhuriyetin ilanı ile “Meclis Hükümeti Sistemi” terk edilerek bugünkü “Kabine Sistemi”ne geçilmiştir




TURKSOY

Turk Dunyasi’nin alti bagimsiz ulkesi olan Azerbaycan, Kazakistan, Kirgizistan, Ozbekistan, Turkiye ve Turkmenistan'in Kultur Bakanlari, 1992 yilinda İstanbul ve Baku’de bir araya gelerek kulturel isbirligi yapmayi kararlastirdilar. 12 Temmuz 1993 tarihinde Almati’da yaptiklari toplantida da “TURKSOY’un Kurulusu ve Faaliyet İlkeleri Hakkinda Anlasma”yi imzalamak suretiyle Turk Kultur ve Sanatlari Ortak Yonetimi’ni (TURKSOY) kurdular.

Bu anlasmayla olusturulan TURKSOY Teskilati’na daha sonra gozlemci uye statusuyle Kuzey Kibris Turk Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu'na bagli Altay, Baskortostan, Hakas, Saha-Yakut, Tataristan, Tiva ve Moldova Cumhuriyeti'nde Gagauz Yeri Ozerk Bolgesi katildi.

TURKSOY, Turk Dili Konusan ulkelerin kultur ve sanat alanlarinda isbirligini saglayan, uye ulkelerin yonetimine, ic ve dis politikalarina karismayan uluslararasi bir teskilattir.

TURKSOY Teskilatinin evshibi ulkesi Turkiye Cumhuriyeti’dir. Resmi dili Turkce, yonetim merkezi Ankara'da yerlesiktir.




TUYUĞ

Türklerin divan edebiyatına kazandırdığı, düşünsel ve felsefi konularla ilgili olarak yazılan bir nazım şeklidir.
Tuyuğun özellikleri şunlardır:
Uyak düzeni “aaxa” şeklindedir.
Halk edebiyatında maninin, divan edebiyatında ise rubainin karşılığı olarak görülür.
Rubai gibi tek dörtlükten oluşan tuyuğ, aruzun sadece “fâilâtün, fâilâtün, fâilün” kalıbıyla yazılır.
Rubaide olduğu gibi düşünce ağırlıklı konular işlenir.
Divan edebiyatında Kadı Burhaneddin bu türün en önemli şairidir.
Tuyuğ Örneği
Dilberin işi itâb u nâz olur
Çeşmi cadû, gamzesi gammâz olur
Ey gönül sabret, tahammül kıl ana
Yâre erişmek işi az az olur
(Kadı Burhaneddin)








TÜRK EDEBİYATININ DÖNEMLERE AYRILMASINDAKİ TEMEL ÖLÇÜTLER

Türk edebiyatının dönemlere ayrılmasında kullanılan ölçütler şunlardır:
Din değişikliği,
Lehçe ve şive farklılıkları,
Kültürel değişim,
Coğrafi değişim

1. Din Değişikliği

İslamiyet’in kabul edilmesinden önce de Türklerin birkaç defa din değiştirdiğini biliyoruz, önce büyü ve sihre dayalı Şamanizm inancına mensup olan bazı Türk boyları daha sonra Mani ve Budha (Buda) dinlerine girmişlerdir. Şüphesiz bu değişiklik edebi eserler üzerinde de tesirini gösterir. Nitekim Göktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarında bir Gök Tanrı’dan bahsedilirken Mani ve Budha dinleriyle ilgili metinlerde daha farklı bir inanç sisteminin övgüsü yapılmaktadır.
Edebiyatımızda asıl köklü değişiklik 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet’in kabul edilmesiyle kendini göstermiştir. Başta Karahanlı Devleti olmak üzere Gazneliler, Harzemşahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatın başladığı görülür. Bu değişiklik sadece edebiyatla sınırlı kalmamış; resim, minyatür, ağaç işlemeciliği ve mimaride de kendini göstermiştir. Hatta hat sanatı gibi yeni bir sanatın da başlangıcı olmuştur.
XI. ve XII. yüzyıllarda Müslüman Araplar ve İranlılarla iyi ilişkiler kuran Müslüman Türkler, artık İslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardır. Edebi, kültürel ve siyasi alanlarda karşılıklı etkileşime ve İslam’ı inanca bağlı olarak yeni dünya görüşünün ifadesi olan bir edebiyat başlamıştır. Bu edebiyat gelişerek Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu, şekil, muhteva ve gaye değişikliğini dikkate alarak, edebiyatımızın X. yüzyılda öncesini ve sonrasını kendi ölçüleri içinde inceliyoruz.


2. Lehçe ve Şive Farklılıkları

Asya’nın ve Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde başlayıp gelişen Türk edebiyatlarını birbirinden ayıran yalnızca şekil, muhteva ve gaye farklılığı değildir, önemli bir faktör daha vardır ki, bu da edebi eserin asıl malzemesi olan dilde ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıklara lehçe veya şive farklılığı denir.
Bir dilin bilinemeyen bir dönemde ayrılan kollarına lehçe denir. Türkçenin Yakutça ve Çuvaşça olmak üzere iki lehçesi vardır. Yakut ve Çuvaş Türkçeleriyle, Türkiye Türkçesi arasında büyük ses, kelime ve şekil farklılıkları mevcuttur.
Bir dilin takip edilebilen tarihi seyri içinde ayrılan kollarına ise şive denir. Türkçenin tarihi gelişimi tam olarak 8. yüzyıldan itibaren takip edilebilmektedir. Bu nedenle elimizde bulunan ilk yazılı örnekler (Orhun Kitabeleri) esas alınmıştır. Bu eserler Göktürk alfabesiyle yazılmış olup, Eserlerin dili ise Göktürkçe (Köktürkçe)dir. Şiveler arasındaki ayrılıklar, kelimelerin yapı, çekim ve fonetik (ses) özellikleriyle ilgili farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar dikkate alınarak Türkçenin birkaç çeşit tasnifi (sınıflandırılması) yapılmıştır.
Çağdaş Türk edebiyatlarını; Azerbaycan Türk edebiyatı, Kırgızistan Türk edebiyatı, Kazak Türkleri edebiyatı, Özbekistan Türk edebiyatı şeklinde birbirinden ayırırken kullanılan kıstas, bu edebiyatların farklı coğrafyalarda oluşan değişik şivelere ait olmalarıdır.

3. Kültürel Değişim

Kültür, bir milletin dil, din, duygu, düşünce ve yaşayış tarzındaki bütünlüktür. Bunlarda başlayan değişme, kültürel farklılaşmayı ortaya çıkarır. Türkler, İslamiyet öncesinde atlı-göçebe hayat tarzını sürdürmekteydiler. Bu hayat tarzı, yerleşik hayata geçişle birlikte terk edilirken, ‘bozkır kültürü’ olarak adlandırdığımız bu kültür de yavaş yavaş terk edilmiştir. İslamiyet’i kabul eden Türkler, bu dini inancın kabullerine ters düşmeyen bazı geleneklerini de sürdürmüşlerdir.
Uzun bir dönemde değişime uğramayan Türk – İslam kültürü, etkisini edebi alanda da göstermiştir, İslamiyet’in kabulünden Tanzimat dönemine kadarki Türk edebiyatında dini muhteva her zaman ağırlıklı olmuştur. Tanzimat döneminde ise, edebi eserlerin şeklinde ve muhtevasında büyük değişmeler olmuştur. Gerek Tanzimat Fermanında (1839), gerekse onun tamamlayıcısı niteliğindeki Islahat Fermanı’nda (1856) ifade edilen siyasi, askeri, ekonomik ve diğer alanlardaki değişiklikler doğrudan Batı medeniyeti esas alınarak düzenlenmiştir. Bu durum devletin Batı medeniyeti dairesine girmeyi resmi bir politika haline getirmesi demektir. Yapılan çalışmalar kısa zamanda meyvesini vermiş; devlet, halkıyla ve yönetimiyle hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Sanatkâr da kendi alanıyla ilgili yenilikleri ülkesin taşımaya başlamıştır. İstanbul’da sosyal hayat değişmiş, sanat eserleri kendi malzemesinin oluşumunda etkili olmaya başlamıştır. 10. yüzyıldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarının etkisiyle ve İslami düşünceye dayalı olarak başlayıp daha sonra milli bir hüviyet kazanan yazılı Türk edebiyatı, bu kez Batı medeniyetinin ve Fransız edebiyatının etkisiyle 1860’lı yıllardan sonra yavaş yavaş yeni bir çehreye bürünmüş ve yeni bir kimlik arayışına girmiştir.
Bütün bu değişmeler dikkate alınarak 1860 yılını esas kabul edip, bu tarihten sonra gelişen edebiyatımız Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı olarak adlandırılmış ve bu dönem kendi ölçüleri içinde değerlendirilmiştir.

4. Coğrafi Değişim

9. ve 10. yüzyıllarda bazı Türk boylarının ayrı devletler kurup kendi yazı dillerini oluşturmuşlardır. Farklı coğrafyalarda ve değişik kollar halinde gelişen dilimizin bugün Azeri Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi birçok şivesi vardır.

Özetle;
Türk Edebiyatının dönemlere ayrılmasında;
Dil anlayışı
Dini hayat
Kültürel farklılaşma
Sanat anlayışı
Coğrafya değişimi
Lehçe ve şive ayrılıkları etkili olmuştur





TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

31 Temmuz 1959 Türkiye Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET)’na ilk kez başvuruda bulunmuştur.
11 Eylül 1959 AET Bakanlar Konseyi tarafından, Ankara ve Atina’nın ortaklık başvuruları kabul edilmiştir.
28-30 Eylül 1959 Avrupa Toplulukları Komisyonu ile Türkiye arasındaki ilk hazırlık görüşmesi yapılmıştır.
12 Eylül 1963 Türkiye ile AET’yi Gümrük Birliğine götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ankara Antlaşması’ ve 1. Mali Protokol imzalanmıştır.
1 Aralık 1964 Türkiye-AET Ankara Antlaşması yürürlüğe girmiştir.
Birinci Ortaklık Konseyi Toplantısı yapıldı.
16-17 Mayıs 1966 Birinci Türkiye-AET Karma Parlamento Komisyon’u Brüksel’de toplandı.
9 Aralık 1968 Katma protokol görüşmeleri başladı.
22 Ocak 1982 Avrupa Topluluğu,Türkiye ile ilişkilerini dondurma kararı almıştır.
16 Eylül 1986 Türkiye - AET Ortaklık Konseyi toplanmış ve 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren dondurulmuş olan Türkiye-AET ilişkilerinin canlandırılması başlamıştır.
14 Nisan 1987 Türkiye, tam üyelik için Avrupa Topluluğu’na başvuruda bulunmuştur.
18 Aralık 1989 AT Komisyonu, kendi iç pazarını tamamlama sürecinde yeni bir üyeyi alamayacağını ve Türkiye’nin üyelik öncesi siyasal, sosyal ve ekonomik kriterlere uyması gerektiğini belirtmiştir.
6 Haziran 1990 Topluluklar Komisyonu, Türkiye ile her alanda işbirliğinin başlatılması ve hızlandırılması konusundaki önlemleri içeren bir işbirliği bir “İşbirliği Paketi”ni hazırlayarak Konsey’in oluruna sundu.
6 Mart 1995 Türkiye ile AB arasında Gümrük Birliği’nin gerçekleştirilmesi ile ilgili ve Gümrük Birliği, döneminde uygulanacak usul, esas ve süreleri belirleyen 1/95 ve 2/95 sayılı kararlar Ortaklık Konseyi’nin 36. dönem toplantısında kabul edilmiştir.
13 Aralık 1995 1/95 Sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanmıştır (343 Kabul, 149 Red, 36 Çekimser).
1 Ocak 1996 Türkiye, AB ile entegrasyonunda 22 yıl süren “Geçis Dönemi”ni 31 Aralık 1995 tarihinde tamamlayarak, 01.01.1996 tarihi itibariyle, tam üyelik sürecinde “Son Dönem”e, sanayi ürünlerinde ve işlenmiş tarım ürünlerinde sağlanan Gümrük Birliği ile girmiştir.
25 Temmuz 1996 Türkiye-AB AKÇT Antlaşması Brüksel’de imzalanmıştır.
1 Ağustos 1996 Türkiye-AB AKÇT Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
12-13 Aralık 1997 Avrupa Birliği’nin Lüksemburg’ta gerçekleştirdiği devlet ve hükümet başkanları zirvesi sonucunda Çek Cumhuriyeti, Slovak Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Slovenya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Letonya, Estonya ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tam üyelik için aday ülkeler olarak belirlenmiştir. Türkiye ise aday ülkeler arasında zikredilmemiş, tam üyeliğe ehil olduğu teyit edilmiştir.
3 Mart 1998 Türkiye-AB ilişkilerinin geliştirilmesine yönelik olarak AB Komisyonu tarafından hazırlanan “European Strategy for Turkey” başlıklı belge açıklandı.
11-12 Aralık 1999 Helsinki Avrupa Konseyi katılım konuşmalarının 12 Aday ülke ile yapılacağını teyit etti. Türkiye Birliğe katılmaya üye ülke olarak kabul edildi.
8 Mart 2001 AB Bakanlar Konseyi Türkiye için Katılım Ortaklığı Belgesini kabul etmiştir.
19 Mart 2001 TBMM "Topluluk Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı’nı kabul etmiştir.
12-13 Aralık 2002 Kopenhag’da gerçekleştirilen Avrupa Konseyi Zirve Toplantısı’nda “AB Komisyonu’nun raporu ve önerisi temelinde, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşıladığında karar verilmesi halinde, 2004 Aralık ayında toplanacak olan Avrupa Konseyi’nin, Türkiye ile AB arasındaki müzakereleri gecikme olmaksızın başlatacağı” ifadesine yer verilmiştir.
19 Mayıs 2003 AB Bakanlar Konseyi Türkiye için Gözden Geçirilmiş Katılım Ortaklığı Belgesi’ni kabul etmiştir.
24 Temmuz 2003 AB Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
8 Ekim 2003 Türkiye’nin AB tarafından sağlanan mali kaynakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda, kendi insiyatifi ile kullanılması için oluşturulan Merkezi olmayan Yapılanma sistemi AB Komisyonu tarafından akredite edildi.
6 Ekim 2004 Avrupa Komisyonu, 2004 Türkiye İlerleme Raporu ve rapora bağlı tavsiye belgesini yayımlamıştır. Söz konusu belgelerde Türkiye’nin siyasi kriterleri gerekli ölçüde karşıladığı belirtilerek, Birliğe katılım müzakerelerinin başlatılması tavsiyesinde bulunulmuştur.
16-17 Aralık 2004 AB Zirvesi’nde Türkiye ile katılım müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde açılacağı ilan edilmiştir.
3 Ekim 2005 Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanlarının 17 Aralık 2004 tarihli Zirvesinde aldığı karar doğrultusunda, yapılan Katılım Konferansı ile Türkiye resmen AB’ye katılım müzakerelerine başlamıştır.







TÜRK İŞBİRLİĞİ VE KOORDİNASYON AJANSI BAŞKANLIĞI ---- TİKA

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı'na bağlı olan kurum Türkiye'nin dış yardımlarını organize eder. Ayrıca yurt dışında Türkçe öğretimini destekler. TİKA Türkoloji Projesi buna örnektir.
TİKA 1992 yılında Dışişleri Bakanlığı'na bağlı olarak kuruldu.1999'da Başbakanlık'a bağlandı.




TÜRKİYE’NİN ENERJİ KAYNAKLARI AÇISINDAN STRATEJİK ÖNEMİ.

Günümüzde küresel enerji politikaları, ağırlıklı olarak petrol ve doğal gaztarafından belirlenmektedir. Bu politikaların temelini şekillendirenbölgeler ise, rezervler açısından en büyük pay sahip olan Orta Doğu, OrtaAsya ve Hazar bölgeleridir. Petrol ve doğal gazın aranması, üretimi veuluslararası pazarlara ulaştırılmasında, küresel anlamda önemli birrekabet söz konusudur.
Küresel enerji piyasalarının önemli aktörlerinden olan Rusya ve İran’ın kaynaklarını pazarlamada yaşadığı sorunlara karşın, ABD, AB, Çin,Hindistan ve Türkiye ihtiyaç duydukları enerjiyi alternatif kaynaklardan kesintisiz, ucuz ve güvenli olarak elde edebilmek için çok yönlü politikalar yürütmeye çalışmaktadırlar. Petrol ve doğal gaz üreticileri için stratejik bir öneme sahip olan Türkiye, gelecekte enerji pazarı olmaya da aday bir ülkedir. Bu nedenle, petrol ve doğal gaz ithalatında kaynak çeşitliliğinin, arz güvenliği ve sürekliliğinin sağlanması ile enerji taşıma projelerinin geliştirilmesi Türkiye için çok
büyük önem taşımaktadır.

Yerüstü ve yer altı enerji kaynakları açısından zengin bir ülke.
Kafkas ve Türki devletlerin petrol ve doğalgaz boru hatlarının geçişi için en uygun konumda olması.




TÜRKİYE'NİN GELECEK VİZYONU

Türkiye’de gelecek vizyonun tamamlanması için yeni siyasi yapı ve iç barışın sağlanması gerekir. Mevcut siyasi konjonktürün içinde bulunduğu kapitalist düzende neoliberal bakış açısının düzeltilmesi gereklidir. Neoliberal politikalarla ülkenin kontrolü zor sağlanmaktadır. Tabi ki liberal politikalar izlenecek durumlar vardır. Ancak, kontrolün sağlanmasıyla birlikte bu politikalara müsaade edilmelidir. Profesyonelliğe dayalı, denetimci, yeniliklere açık bir sistem oluşturulmalıdır.
İnsanların fikirlerini rahatça ifade edebilecekleri bir Türkiye inşa edilmelidir. Kişisel özgürlüklere saygı gösterecek ve sorumlulardan hesap sorabilecek bir Türkiye gereklidir. Ülkede bulunan sorunların temeline inilerek, ülke menfaati için geçerli olan "somut" kararlar alınmalıdır. "Barış, sadece çatışmanın yokluğu ile değil, adaletin mevcudiyeti ile sağlanır." diyordu bir düşünür. Eşitlik esas değil, adalet esas alınmalıdır.
Türkiye, içerisinde bulunduğu coğrafyada komşu ülkelere nazaran enerjik bir genç nüfusa sahiptir. Var olan bu genç nüfus değerlendirilmelidir ve en olumlu şekilde yönlendirilmelidir.
Sürekli kendisini değiştiren ve geliştiren önü alınamaz şekilde büyüyen teknoloji çılgınlığında Türkiye geri kalmamalıdır. Çağının tüm ileri teknolojilerine sahip olabilecek adımları atmalıdır.




TÜRKLERİN KULLANDIĞI ALFABELER

1- GÖKTÜRK ALFABESİ
Türkçe'nin yazıldığı il alfabe, bugünkü bilgilere göre Batı'da "runik" diye tanınan Göktürk alfabesidir. Bu alfabenin eski Türk damgalarından doğduğu, dolayısıyla Türkler tarafından icat edildiği kabul edilmektedir. Türkler arasında VII-IX. yüzyılla arasında yaygın olarak kullanılmıştır. Bu yazıya Batı'da runik denmesinin sebebi harflerinin eski İskandinav yazıtlarında kullanılmış ve runik alfabe diye adlandırılan yazınız harflerine benzemesidir. Bu alfabe Danimarkalı William Thomsen tarafından çözülmüştür. Göktürk alfabesiyle yazılan 732 yılında yazılan Kültigin abidesi Türk edebiyatının yazılı ilk eseri sayılmaktadır.
38 harften oluşan alfabenin 4'ü sesli, 26'sı sessiz, 8'i ise bitişken harftir. İçinde yuvarlak ünlü (o, ö, u, ü) bulunan sözleri doğru okuyabilmek için o sözleri önceden bilmek ve kestirmek gerekir. Sağdan sola ve yukarıdan aşağıya doğru yazılır. Harfler birbiriyle bitişmez; taş ve eşya üzerine kazınmaya elverişlidir.
2- UYGUR ALFABESİ
Türkler'in Göktürk alfabesinden sonra ve Arap alfabesinden önce kullanmış oldukları yazı sistemleri içinde en önemli alfabedir. VIII. yüzyıldan XVIII. yüzyıla kadar Doğu Türkistan'dan İstanbul'a kadar geniş bir alanda kullanılmıştır. Bu alfabe Ârâmî kökenli Soğd alfabesinden çıkmıştır. Genellikle Uygur yazısı olarak bilinen bu yazınız diğer Türkler'ce de kullanılmış olması mümkündür. Uygur alfabesi Türkçe^nin yazımı için elverişli olmadığı halde 1000 yıl gibi uzun bir süre kullanılmıştır. Uygur alfabesiyle yazılmış eserlerin çoğunu Budizm, Maniheizm ve Hristiyanlık'a ait metinler meydana getirir. Bu alfabe Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten sonra da kullanılmıştır. Kutadgu Bilig denilen eserin üç nüshasından biri Uygur harfleriyle yazılmıştır.
18 harften oluşan alfabenin 4'ü sesli 14'ü sessiz harftir. Arap alfabesinde olduğu gibi harfler başta, ortada ve sonda farklı biçimde yazılmaktadır.
3- ARAP ALFABESİ
Tarih boyunca Türk diline uygulanan yazılar arasında en uzun sürelisi, aynı zamanda en yaygın olanı ve muhtemelen Türkler'in İslâm'a girmeye başladıkları IX. yüzyıldan itibaren kullanılmıştır. Hâlâ bu alfabeyi kullanan Türk halkları vardır. Türkçe'yi Arap harfleriyle ilk defa yazanlar Karahanlılar olmuştur. Mevcut bilgilere göre bu alfabeyle yazılan ilk metin Divanü Lûgati't-Türk adlı eserdeki yazılardır.
4- LATİN ALFABESİ
1928'de Atatürk'ün yaptığı harf inkılâbıyla Türkiye Türkçesi'nin yazımında kullanılan en son alfabe Latin alfabesidir. Bu alfabe bugün Türkiye'den başka Kıbrıs ve Yugoslavya'daki Türkler'ce de kullanılmaktadır.
29 harften oluşan bu alfabenin 21'i sessiz, 8'i sesli harftir. Soldan sağa doğru yazılır. Harfler birbiriyle bitiştirilerek de bitiştirilmeyerek de yazılabilir. Bu alfabede yer alan harfler asıl Latin alfabesinden farklıdır. Asıl Latin alfabesindeki "q/Q", "x/X" ve "w/W" harfleri yoktur. Buna karşılık ı, ö, ü, ğ, ç ve ş harfleri vardır.
5- KİRİL (SLAV) ALFABESİ
Osmanlıca ve Türkiye dışındaki Türk dil ve lehçelerinin yazımında Arap alfabesinden sonra en geniş ölçüde kullanılan alfabedir. XVIII. yüzyıl başlarında Hristiyanlık'ı yaymak için Çuvaşlar'a giden Ruslar bu dili kendi harfleriyle (Kiril) yazdılar. Eski Sovyetler Birliği idaresindeki Türkler'ce 1937-1940 yılları arasında Stalin rejimi tarafından bu alfabe kabul ettirilmiş ve her Türk boyu için farklı alfabeler yapılmıştır. Bunun sonucunda Türkler arasında 20 ayrı Kiril alfabesi kullanılmıştır. Bugün de bu alfabeyi kullanmaya devam etmektedirler. Ancak Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra alfabe değiştirme eğilimleri kuvvetlenmiştir. Ayrıca Türk Cumhuriyetleri arasında kültür alışverişini daha sağlıklı yapmak için ortak alfabe çalışmaları devam etmektedir




TÜRK TARİH KURUMU (15 NİSAN 1931

Osmanlı devletinde yazılmış olan tarih kitapları İslam Tarihi özelliklerini taşımakta ve İslamiyet’in kabulünden önceki Türk devletlerinden bahsetmemekteydi.Bu yönüyle Osmanlı devletinde “ümmetçi tarih anlayışı” vardı.
Atatürk Türk tarihinin İslamiyet’in kabulünden sonraki dönemle sınırlandırılamayacağını ve daha önceki dönemlerde Türklerin binlerce yıllık bir geçmişi olduğunu ortaya koyarak Türk tarihinin dini motiflere bağlı kalmaksızın bir bütün olarak incelenmesi gerektiğini belirtmiştir.Bu amaçla 15 Nisan 1931’de Türk Tarih Kurumu kurulmuştur.
Atatürk çalışmalarına katılarak büyük önem verdiği Türk Tarih Kurumunun şu konuları aydınlatmasını istemiştir:
• Türk kültürünün en eski uygarlıklardan biri olduğunun ispatlanmasını
• Türk tarihinin bir hanedan yada din tarihiyle sınırlandırılmayıp milli tarih anlayışıyla araştırılmasını
• Türklerin dünya medeniyetine katkılarının belirlenmesini
• Türk yurdu hakkındaki kuşkuların giderilmesi ve yabancıların Türk yurdu üzerindeki emellerinin önlenmesini
• Türklerin sarı ırktan olduğu ve bu nedenle her türlü gelişme ve kabiliyetten yoksun olduğu yolundaki tezlerin çürütülmesini
Atatürk tarih anlayışındaki bu değişikliklerle ümmetçi tarih anlayışı yerine “milli ve laik tarih anlayışı”nı getirmiştir.







TÜRKİ CUMHURİYETLERİN BAĞIMSIZLIĞINI KAZANMASI TÜRKİYE'Yİ NASIL ETKİLEMİŞTİR

Orta Asya 1991 öncesi dönemde Sovyetler engeli dolayısıyla Türkiye’den yeterli ve gerekli ilgiyi görememiştir. 1991 sonrası ilk on yıllık dönemde Türkiye’nin Sovyetlerin dağılışına hazırlıksız yakalanması, yapılan girişimlerin duygusal temellerde gerçekçilikten uzak oluşu ve dinsel, dilsel ve kültürel bağlardan ziyade devletlerin ulusal çıkarlarının daha önemli olacağının geç anlaşılması Türkiye ve Türkî Cumhuriyetlerin ilişkileri hayal kırıklıkları ile sonuçlanmasına neden olmuştur. 2000’li yıllarda da AK Parti hükümetinin dış politika öncülleri arasında Orta Asya’nın önemli bir yer bulamaması ilişkileri epeyce zayıflatmıştır; ne Türkî Cumhuriyetler için artık Türkiye örnek model teşkil ediyor ne de Türkiye artık bu ülkelerin ‘ağabey’i olmak istiyor

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması Türkiye’yi uluslararası arenada farklı bir noktaya taşımıştır. Bu durum daha önce Orta Asya’da var olmayan Türkiye için yeni fırsatlar anlamına geliyordu. Türk politikacılar bu durumu değerlendirmek için çok istekliydiler. Dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ‘Adriyetik’ten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası’ vurgusu yapıyordu.4 Türkiye’deki yaygın kanı da ‘bölge lideri olarak Türkiye’ söylemiydi. Türkî Cumhuriyetler Sovyetler Birliği’nin yokluğunda kendilerine bir model arayışı içine girmişlerdi ve Türkiye onlar için en gözde ülkeydi. Bunun temelde 2 nedeni vardı. İlk olarak, Türkiye ile bu cumhuriyetler arasında etnik, dil, din ve kültür yakınlığının olması; ikinci olarak da Türkiye modeli laiklik üzerine kurulmuştur ve din siyaset ve ekonomiden ayrılmıştır. Nitekim bu konuda başarılı bir rejim oluşturmaya muvaffak olan Türkiye, son on yılda piyasa ekonomisine geçişte büyük başarılar elde etmiş ve Avrupa Birliği ile bütünleşme sürecine girmiştir.Türk modeli Batı tarafından da desteklenmiştir, çünkü diğer alternatif modeller – Çin Modeli ve İran Modeli – Batı için tehdit oluşturmaktaydı. Bu ülkelerin bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle ilişkiler hem çok hızlı hem de çok tutkulu bir hal almıştı. Türkiye ile Türkî Cumhuriyetler birbirlerine delice âşık iki sevgili gibi karşılıklı yoğun romantik duygular besliyorlardı. Türkiye’de ‘artık yalnız değiliz’ söylemleri geniş yer bulurken, Türkî Cumhuriyetlerin liderleri Türkiye’yi sabahyıldızına benzetiyordu.Bu yakınlık duygularıyla Türkî Cumhuriyetleri tanıyan ülke Türkiye olmuştur ve karşılıklı olarak ilk büyükelçilikler kurulmuştur. 1991-1993 Özal yılları ilişkilerin en dinamik olduğu dönemdir. Ülkeler arası ilişkilerde, bu dönemin başlangıcına hâkim olan iyi niyet, imza için masaya getirilen anlaşmaların sayısına ve anlaşma alanlarının çeşitliliğine yansımıştır. Bu dönemde siyasi, ekonomik, askeri, kültürel pek çok alanda yüz kırkın üzerinde anlaşma imzalanmıştır.5 Bu dönemin diğer bir özelliği de ilişkilerin kurumsallaşmaya çalışılmasıdır. Bu girişimlerden biri 1992’de kurulan Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’dır (TİKA). Bu kuruluş, Türkiye’nin Türkî Cumhuriyetlere yapacağı yardımların koordinasyonu ile ilgilenmektedir. Bu yardımlar iletişimden TV yayınlarına, enerji konularından turizme kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Diğer bir girişim ise 1992’de ilki Ankara’da düzenlenen Türk Zirvesi’dir (Türkçe Konuşan Ülkelerin Devlet Başkanları Zirvesi). Bu ilk zirveye bütün ülkeler devlet başkanı seviyesinde katılmıştır. Eğitim alanında da girişimlere de önem verilmiştir. Değişim programları dâhilinde bütün masrafları karşılanmak üzere binlerce Orta Asyalı öğrenci Türkiye’ye getirilmiştir. Ancak duygusal temelde yapılan bu bütün girişimlerin güçlü bir dayanağı olmadığı kısa bir süre içinde anlaşılmıştır. Sovyetlerin dağılmasından sonra Türkiye’nin gerçekleştirmek istediği ve Türkî Cumhuriyetlerin Türkiye’den beklediği rol Türkiye’nin hazırlıksız oluşundan, bazı projeler için kaynak yetersizliğinden, kimi zaman üçüncü ülkelerin rahatsızlığından dolayı hayata geçirilememiştir. Aynı şekilde yapılan ilk Türk Zirvesi’nde bile anlaşmazlıklar baş göstermiştir. Özal’ın açılış konuşmasında bahsettiği ‘Türk Ortak Pazarı ve Türk Kalkınma ve Yatırım Bankası’ fikri dahi Azerbaycan cumhurbaşkanı Elçibey dışında hiçbir ülke tarafından desteklenmemiştir. Bu zirvelere yıllar içerisinde de katılım büyük ölçüde azalmıştır. Ortak bir ‘Türk alfabesi’ oluşturma fikri de başarısızlıkla sonuçlanmış ve TRT’nin uydu yayınları Orta Asyalı halklar tarafından anlaşılmadığı veya beğenilmediği için izlenme oranları düşük kalmıştır.Bunlarla birlikte Orta Asya ülkeleri Sovyetlerden boşalan etki alanının yeni bir lider tarafından doldurulmasını istemiyorlardı. Onların Türkiye’den isteği hiyerarşi kurması değildi, aksine ilişkilerinin aynı seviyede olmasını bekliyorlardı. Demirel’in 1992’de bölgeyi dolaşırken Kazak ve Kırgız yetkililere anayasa tasarıları önermesi Türkiye’nin hiyerarşik bir ilişki düzeni istediği fikrini doğurmuştur.6 Türkiye’nin bu tavırları da bu ülkeleri Türkiye’den uzaklaştırmış, Batı ile doğrudan iletişim kurmaya teşvik etmiştir. Üçüncü ülkeler de bu girişimlerden rahatsızdı. Örneğin, Rusya Avrupa pazarlarına ulaştırılacak petrol ve doğalgaz boru hatlarının kendi topraklarından geçmesini isteyen Türkiye’ye açıkça tepkisini gösteriyordu. Kısacası, Türkî Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarının ilk yıllarında Türkiye çok aktif olmaya çalışmış, birçok girişimde bulunmuştur. Ancak zamanla, bu yıllar duygusal bağlılığın yok olduğu, ilişkilerin devletlerin çıkarları üzerinden yürüdüğü, Türkiye’nin yetersizliğini hissettiği yıllara dönüşmüştür.
2000’li yıllara geldiğimizde Türkiye ve Türkî Cumhuriyetlerin ilişkileri yeni bir döneme girmiştir. Bu yılları Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) yıları diye nitelemek doğru olacaktır, çünkü AK Parti üç dönem üst üste bir önceki döneme göre oylarını artırarak tek başına iktidara gelmiştir. AK Parti 2002 seçimlerine girerken iki önemli politika güdüyordu; ilki Avrupa Birliği’ne tam üyelik, ikincisi de ABD ile daha yakın bir ilişkiye sahip olmak.7 AK Parti’nin ilk beş yıllık iktidarı döneminde bu siyasetine sahip çıktığı söylenebilir, yani Türkiye’nin statükocu politikası olan Batı ile iyi ilişkilere sahip olma ve bu ilişkileri sürdürme siyaseti devam ettirilmiştir. 2007 seçimlerinde AK Parti yine tek başına iktidara geldiğinde dış politika anlayışında değişiklik yaşanmıştır ve bu durum ‘eksen kayması’ olarak nitelendirilmiştir.8 Bu dönemde Türkiye ABD ve AB’yi dış politikasından çıkarmamasına rağmen önceliğini değiştirmiştir. Bunun ilk örneği 2009 yılında Davos Dünya Ekonomi Forumu’nda ‘one minute’ krizi olarak da adlandırılan olaydır. Bu forumda başbakan Erdoğan İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres ile karşı karşıya gelmiş ve Davos’un kendisi için bittiğini vurgulayarak oturumu terk etmiştir. Bu ‘eksen kayması’ fikrinin temelinde Ahmet Davutoğlu ismi yer almaktadır. 2002 yılında AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesinden itibaren başbakan Erdoğan’a dış politikada danışmanlık yapan Davutoğlu 1 Mayıs 2009 ‘da parlamento dışından dışişleri bakanı olarak atanmıştır.9 Davutoğlu dış politikada statükodan farklı bir politika izlemek gerektiğini kitabında – Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası İlişkiler – anlatmıştır. Davutoğlu’na göre, Türkiye statükocu politikasını terk etmelidir ve onu merkez ülke konumuna aktif ve çok yönlü bir politika izlemelidir, çünkü Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik önemi Türkiye’yi Avrupa’nın bir uzantısı haline getirmekten öte Avrupa’dan Asya’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Akdeniz’e kadar çok geniş bir coğrafyada merkez ülke haline getirmektedir. Bu durumda Batı tek seçenek olmaktan çıkmaktadır. Ancak, Batı önceliğini yitirirken Orta Doğu ve Müslüman dünyası giderek önem kazanmaya başlamıştır. Davutoğlu’na göre Orta Doğu uzun zamandır ihmal edilmişti ve aslen bu bölge ile ilişkiler geliştirilmeliydi.Bunun en göze çarpan örneği de Mavi Marmara olayıdır. AK Parti, İsrail’i karşına almak pahasına Filistin’e yardım etmeye kararlıydı. Bu olayın sonucunda İsrail gemiye girerek 9 Türk yolcunun ölümüne neden olmuştur. Bu durum Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu’nda ‘kabul edilemez ve orantısız’ olarak nitelendirilmiştir.10 Kısacası AK Parti’nin ilk döneminde göze çarpan Batı ile uyum politikası, son iki dönemde ‘bölge lideri’ olarak Orta Doğu’ya önem verilmesine evirilmiştir. Yani, Orta Asya hiçbir dönem olmadığı gibi AK Parti döneminde de öncelikli statüde Türk dış politikasında yerini alamamıştır

Bu cumhuriyetler ile ülkemiz arasındaki kültürel ve tarihî bağlar ikili ilişkilerde etkili oldu. Yeni Türk Cumhuriyetleri ile ekonomik ilişkilerin yanı sıra birçok alanda iş birliği yapıldı. Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrenciler ülkemizde üniversite eğitimi gördü. Ayrıca Kazakistan ve Kırgızistan’da ortak üniversiteler kuruldu. Ortak alfabe çalışması, televizyon yayını gibi birçok alanda çalışmalar yapıldı
 
Üst