Şevket amcam diyor ki!

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Yara ßenim' Alıntı:
Şevkat amca kim bilmem ama eklentiler harika hocam 2 sini okudum çok güzeldi inşALLAH diğerlerinide okuruz
çok teşekkür ediyorum ablam,
valla şevket amcamın kadr-ü kıymetini bilen, takdir eden biri çıktı nihayet... ablacım, şevket amcam diye takdim ettiğim zat, hergün gazetesine yarım sayfa yazı yazan, hiçbir gün aksatmayan... ama, bu işi belki kırk yıldır yaptığı halde bu yazdıklarından tek bir kuruş ücret almayan, bunu Allah için yaptığını söyleyen çok muhterem, alim, fazıl ve gerçek bir müslüman olan Mehmed Şevket EYGİ hocamızdır. giyimi, kuşamı, sözü, sohbeti ile gerçek bir osmanlı beyefendisidir aynı zamanda... yazdıkları müslümanlar açısından çok önemli şeylerdir... ara sıra onun yazılarından böyle çok önemli bulduğum bazılarını alıntılıyorum. umarım faydalı olacaktır.

teşekkür ediyorum ablacım, Rabbim sizden razı olsun.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Türkistan nasıl kurtulur?


Çin devleti ve hükümeti, Sinkiang adını verdikleri Doğu Türkistan'ın Müslüman halkının can ve mal güvenliğini temel insan haklarını, kültürel kimliğini korumakla yükümlüdür. Bunu yapmadığı taktirde kendi anayasasını çiğnemiş ve suçlu durumuna düşmüş olur.

Din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak hakları ve hürriyetleri temel ve evrensel insan hakları cümlesindendir. Çin devleti ve hükümeti Doğu Türkistan halkının bu haklarını çiğnemiştir.

Çin, Doğu Türkistan üzerindeki baskılarını ve hakimiyetini sonsuza dek devam ettiremez.

Sovyetler Birliği yıkıldı ve Ortaasya ülkeleri bağımsızlıklarını elde etti. Doğu Türkistan da, er veya geç Çin'den ayrılarak, bağımsız olacaktır.

Bazı Ortaasya ülkeleri Sovyet sömürgesi olmaktan kurtuldular ve gerçekten hür ülkeler haline geldiler mi? Maalesef bu soruya göğsümüzü gererek evet cevabını veremeyiz.

Bazı Ortaasya ülkelerinde Müslümanlara o kadar zulm ediliyor ki, Stalin bile böylesini yapmamıştı.

İsmini vermeyeceğim bir Türkistan ülkesinin hapishaneleri binlerce Müslümanla doludur: Bu Müslümanlar adi, yüz kızartıcı suçlardan yatmıyor. Dini ve siyasi fikirlerinden dolayı zindana atılmışlardır.

Günün birinde Doğu Türkistan Çin'den ayrılıp bağımsız olunca orada milli kimliğe, insan haklarına, adil hukuka, ahlaka, fazilete, hikmete (bilgeliğe) uygun bir rejim veya sistem kurulabilecek midir? Bu konuda çok büyük şüpheler ve tereddütler içindeyim.

Müslümanların en büyük eksiği ve hatası şudur: İleride ülkelerine, halklarına, devletlerine hizmet edecek çok vasıflı, çok güçlü, çok üstün, çok idealist elemanları (yeterli sayıda) yetiştiremiyorlar.

Doğu Türkistan'ın ve diğer Ortaasya ülkelerinin halkı, bizim halkımız kadar bozulmamıştır. Özbekistan'ı gezdiğimde oradaki halkın yüzde 90'ının temiz kalmış olduğu intibaı bende uyandı. Biz ise yüzde 90 bozulmuşuz.

Doğu Türkistan'ın Uygur halkı (diğer Müslümanlarla birlikte) çok kabiliyetli, çok istidatlı, çok becerikli, çok ahlaklı bir halktır. Onların seçme gençleri iyi tahsil ve terbiye görse çok vasıflı Müslümanlar, çok vasıflı Türkler haline gelebilir ve ileride çok büyük hizmetler edebilir. Cidde'de tanımış olduğum Türkistanlı Nimetullah beyi hatırlıyorum. Bütün Türk lehçelerini, Çinceyi, Rusçayı, İngilizceyi, Urducayı, Farsçayı biliyor, konuşup yazıyordu. Çok çalışkandı, çok dürüsttü. Elinden her iş geliyordu.

Kuru, ucuz, temelsiz, köksüz bir vatanseverlik fazla işe yaramaz. Biz Müslümanlara, Türklere; vasıflı, güçlü, üstün, ağırlığı olan, etkili, idealist elemanlar, hizmetkarlar lazımdır.

Bunların en az beş dil bilmesi gerekir. Çok güçlü İslami kültürleri ve genel kültürleri olması gerekir. Güçlü şahsiyetleri olması gerekir. Fütüvvet ahlakına sahip olmaları gerekir. Hem Şeriat hem tarikat kanadıyla uçmaları, yükselmeleri gerekir.

Doğu Türkistan, Batı Türkistan ülkeleri, Türkiye, Arap ülkeleri, bütün İslam alemi için böyle değerli elemanlar yetiştirilmesi şarttır.

Böyle elemanlar yetiştirilemezse, bağımsızlık elde edilse bile yine kurtuluş olmaz, yine hürriyet ve haysiyet gelmez.

Türkiye'nin eğitim faciası
Çarşıda, kalite itibarıyla beş altı çeşit baklava vardır. Birincisi süperkalitedir, fiyatı hayli pahalıdır, lezzeti nefistir. Sonra birinci kalite baklava, ikinci kalite baklava... Beşinci çeşit baklava gelir. Unu, yağı bozuk olmamak şartıyla bunların hepsi yenir, hepsi gıda olur, tatlı zevki verir.

Bazı şeylerin böyle çeşit çeşit kalitesi olmaz. Mesela milli eğitim ya iyi, doğru, sağlam, güçlü bir eğitim olur, yahut olmaz.

İffet de böyledir. Bir kadın için yarı iffetli, yarı fahişe denilebilir mi?

İhlas böyle değil midir? Filanca yüzde 99 ihlaslıdır demek bir saçmalık olmaz mı? İhlas kesir kabul etmez.

Doğruluk ve dürüstlük de böyledir. Ya yüzde yüz olur, ya olmaz.

Şimdi milli eğitime dönelim.

Türkiye'nin milli eğitimi milli değildir, anti millidir.

Bizdeki eğitim sistemi milli kültür, milli kimlik, evrensel değerler üzerine kurulu değildir; resmi ideolojinin emrindedir.

Resmi ideoloji ne kadar doğruysa, ne kadar faydalıysa, Türkiye'ye ne kadar hizmet ediyorsa eğitimin de o kadar değeri vardır veya yoktur. Bizim eğitim sistemimiz çocuklara ve gençlere okuma yazma bile öğretememektedir. 1928'den sonraki 82 yıllık yazıyla az buçuk bir şey öğretiyor ama ondan önceki devre ait bin yıllık okuma ve yazmayı öğretemiyor.

Yeterli miktarda bilgi ve kültür veremiyor.

Ahlak ve karakter terbiyesi veremiyor.

Estetik ve güzellik boyutu kazandıramıyor.

Türkiye'nin seçkinleri, halkı, idarecileri eğitim konusunu tartışmıyor.

Liseli kız Münevver'in öldürülmesi konusunda ortalığı velveleye veren 100 küsur günden beri bunun dedikodusunu yapan toplum eğitim meselesini gündeme getiriyor mu?

Bir ülkenin eğitimi iyi ise, o ülkenin geleceği de iyidir. Eğitimi kötü ise geleceği karanlıktır.

Okullar iyi, vasıflı, güçlü değilse; otoyolların, gökdelenlerin, barajların, havaalanlarının, fabrikaların, tünellerin, köprülerin, hızlı trenlerin, lüks otomobillerin faydası olmaz.

Türkiye Müslüman bir ülkedir. Türkiye eğitiminin evrensel gerçeklere hizmet etmesi gerekir, resmi ideolojiye değil.

Çağdaş dünyada eğitimi en kaliteli ve düzgün olan ülke belki de Singapur'dur. Biz onların eğitim sistemini, okullarını merak edip inceliyor muyuz?

Singapur nüfusunun yüzde 12'si Müslümandır. Singapur bayrağına, bu Müslümanları memnun etmek ve haklarını vermek maksadıyla ay yıldız konulmuştur.

Orada Müslüman bir kız okula başı örtülü olarak gidebilir.

Orada, namaz kılmak isteyen liseli gençler ibadetlerini okulda kolaylıkla yapar ve bu yüzden baskıya ve hakarete maruz kalmaz.

Bizde öyle mi?

Yakın tarihte birkaç lisenin bodrum katındaki küçük bir odada üç beş öğrenci namaz kıldı diye sözde çağdaş medya kıyamet koparmıştı.

Eğitimcilere soruyorum:

1. Çocuklarımıza yazılı, edebi, zengin Türkçe'yi doğru dürüst öğretebiliyor musunuz?

2. Lise son sınıflarda, Fuzuli'nin bir gazeleni aruza dikkat ederek ezberinden okuyabilecek kaç genç çıkar yüz binlerce öğrenci içinden?

3. Türkiye liselerinde, Fransa liselerindeki gibi mantık okutuluyor mu?

4. Çocuklarımıza estetik, sanat, mimarlık, şehircilik kültürü verebiliyor muyuz?

5. Latin harfleriyle düzgün ve güzel el yazısı öğretebiliyor muyuz?

6. Fransa'da her sene yıl sonunda bakalorya (olgunluk) imtihanları yapılıyor. Bizde böyle bir imtihan yapılsa acaba kaç gencimiz geçer not alabilir?

Geçenlerde bir öğretmen ile görüştüm, hırsından ağlayacak haldeydi. Eğitim bitti eğitim bitti diye söylenip duruyordu.Bazı okullarda 80 kişilik sınıflar varmış. Böyle eğitim olur mu?

İddia ediyorum: Türkiye'deki binlerce lise ve kolej içinde İngiltere'deki Eton koleji ayarında bir tek mükemmel okul yoktur.

Liselerden bitirme ve olgunluk imtihanlarını kaldıranlar kına yaksınlar. Eğitimin içini boşalttılar, bitirdiler.

Dünyanın en güzel ve doğru anayasasını hazırlayıp yürürlüğe koysalar bile bu eğitimle Türkiye asla düzelmez.

İşin başı talimdir, terbiyedir.

Çocukları, gençleri, yeni nesilleri iyi, vasıflı, güçlü, üstün, doğru, dürüst, vatansever olarak yetiştiremeyen bir eğitim ne işe yarar?

1950'li 60'lı yıllarda Prof. Mümtaz Turhan, Doç. Nurettin Topçu gibi gerçek aydınlar eğitim konusunda kitaplar yazıyordu. Artık eğitimi gündemden çıkarttık. Münevver cinayetiyle ve ona benzer meraklı ve korkunç konularla ilgileniyoruz.

Her taraf beş katlı beton okul binalarıyla dolu. Ortalama elli kişilik sınıflar. Sıralar, kara tahtalar. Bir eğitimciler ordusu. Eğitimde milyonlarca büst ve resim.

Hani her yeni okul bir cezaevinin kapanmasına sebep olacaktı?

Okullar çoğaldıkça hapishaneler de çoğalıyor. Dev okullar ve dev cezaevleri... Cezaevleri tıklım tıklım doluymuş. Koğuşlarda üç katlı ranzalar. Bin kişilik zindanda iki bin tutuklu ve mahkum...

Bin yeni ceza ve tutukevi yaptırılsa yine de yetmez.

Modern cahiliyet devrinde yaşıyoruz.

İlkokul seviyesinde eğitim bir yıldızlı cehalet.

Ortaokul iki yıldızlı.

Lise üç yıldızlı.

Üniversite dört yıldızlı.

Dahası da var... Beş yıldızlı cahillerin kimler olduğunu tahmin edersiniz. Açık yazamıyorum, iyi saatte olsunlar fena çarpar o çarpılmışlar...

Tevhid-i tedrisat devriminin acı meyvelerini topluyoruz.

Eğitimde resmi ideoloji rüzgarı tohumları ekmişlerdi, şimdi bunların fırtına ve kasırga ekinlerini biçiyoruz.

Daha bunlar bir şey değil, ileride göreceksiniz asıl tayfunları...

Bu ülkeyi Tevhid-i Tedrisat değil, Tevhidi Tedrisat kurtarır.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

İslam’ı tehdit eden büyük tehlike Fazlurrahmancılık


Ehl-İ Sünnet çok geniş bir dairedir. Ehl-i Sünnet usulde (asıllarda), temellerde birdir. Ehl-i Sünnet dairesi içinde çeşitlilik vardır. Bu çeşitlilik esasta değildir.

Ayrıntılarda olan çeşitlilik Ümmet için geniş bir rahmettir.

Fazlurrahman'ın çıkarttığı Tarihsellik mezhebi veya fırkası Ehl-i Sünnet dairesi içinde değildir.

Cemalüddin Afgani İranlıdır, Şiidir; taqiyye yaparak kendisini Afgan ve Sünni olarak göstermiştir. Bu izahattan anlaşılacağı üzere Afganicilik Ehl-i Sünnet dışı bir bid'at hareketi, mezhebi ve meşrebidir.

İslam'ın, Kur'an ve Sünnet'te yer alan ve bin dört yüz yıldan beri ulema tarafından tebliğ edilip öğretilen evrensel ve değişmez hükümleri, farzları, haramları, kesin emirleri ve yasakları vardır. Bunlarda değişim olmaz. Hükümleri Kıyamet'e kadar bakidir.

Bu kesin hükümler konusunda reformcu, yenilikçi, değişimci, Fazlurrahmancı, şucu, bucu ilahiyatçıların (böyle olmayanları tenzih ederim) yorumları, ileri geri konuşmaları, iddiaları, tezleri geçersizdir, batıldır.

İbadetlerde yani günlük beş vakit namazda, oruçta, zekatta, hacta değişiklik olmaz.

İslam'ın ceza hukukuyla ilgili kesin hadleri vardır. Bunlarda değişiklik olmaz.

Kesin muamelat hükümlerinde değişiklik yapılamaz.

Örf ve adetlerde değişiklik olabilir.

İslam'ın ahlakla ilgili hükümleri ve öğütleri vardır. Bunlarda değişiklik olmaz.

Dinsiz Avrupalılar istemiyor diye, İslam'ın zina ile ilgili hükümleri değiştirilemez.

Zina hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır. Kıyamet'e kadar suç ve ahlaksızlık olarak kalacaktır.

İslam'da cihad fi sebilillah vardır. Bu hüküm de Kıyamet'e kadar baki kalacaktır.

Hazret-i Adem Safiyyullah'tan günümüze kadar Hak Teala katında tek hak din olmuştur, o da İslam'dır. Diyalogçular istiyor diye bu kesin hüküm inkar edilemez.

Hazret-i İbrahim Halilullah'tan günümüze kadar sadece bir İbrahimi din olmuştur. O da İslam'dır. Üç İbrahimi din yoktur.

Bugün Türkiye coğrafyasında Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığını tehdit eden en büyük tehlike Fazlurrahmancılıktır.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığı Kur'an'a, Sünnet'e, icma-i ümmete uygun gerçek İslamlıktır, Cadde-i Kübra'dır, cumhur-i ulema yoludur.

Fazlurrahman'ın İslam, Kur'an, din yorumu büyük ve ölümcül hatalarla doludur. Bunları benimseyenlerin akıbetinden çok korkulur.

Fazlurrahman'ın bid'at ve dalalet mezhebini yaymak için çok büyük miktarda paralar harcanmakta, çok yüklü ücretler ödenmektedir.

Fazlurrahmancılık bir tür Protestanlıktır.

Aslında Fazlurrahmancılık bir mezhep değildir, sanki yeni bir dindir.

Vaktiyle Hindistan'da Mirza Gulam Ahmed Kadiyani adında bir sahte peygamber türemişti. Kendisine çeşitli dillerde vahiy geldiğini iddia etmişti. Birkaç değişiklik dışında yeni bir şeriat getirmediğini, İslam şeriatını uyguladığını söylemişti. Bu adama inananlar Kelime-i Şehadet'i şu şekle sokmuşlardı: Eşhedü en la ilahe illallah... Eşhedü enne Muhammeden Resulullah... Ve (haşa) eşhedü enne Mirza Gulam nebiyullah.

Pakistan İslam Cumhuriyeti, Kadiyaniliğin bir İslam mezhebi değil, İslam dışı yeni bir din olduğuna dair fetva, karar ve kanun çıkartmıştır.

Pakistan'ın binden fazla icazetli ulema, fukaha ve müftüsü Fazlurrahman'ın sapık olduğunu, bir kısım Müslümanları saptırdığını beyan ve ilan etmişler ve onu kovmuşlardır.

Türkiye'de din hürriyeti vardır. Fazlurrahmancılar kendi inançlarını, kendi din anlayışlarını nasıl yayıyorlarsa, ben de Sünni bir vatandaş olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığını savunuyorum.

Ancak ortada şöyle anormal, adaletsiz, haksız bir durum vardır:

Fazlurrahmancılığın yayılması, Ehl-i Sünnet'i devirip hakim mezhep olması için büyük paralar harcanmakta, büyük ücretler ödenmektedir.

Bu büyük paralar, çoğunluğu Sünni olan Müslünan halkın cebinden çıkmaktadır.

Buna hakları yoktur.

Asırlar boyunca Ehl-i Sünnet uleması, fukahası, meşayihi bu Din-i Mübini ihlasla, rızaen lillah öğretmiş ve yaymıştır. Az bir maaş alan olmuşsa o da geçinmek için ve geçineceği miktarda almıştır.

Bugün ülkemizde reform ve değişim hareketi, Fazlurrahmancılık cereyanı akıllara hayret veren meblağlarla destekleniyor.

Reform ve değişim taraftarlarına, Afganicilere, bazı Diyalogçulara astronomik ücretler ödeniyor.

Devletime asker olarak hizmet etmiş ve kendi çapında vergi ödeyen Sünni bir vatandaş olarak bu anormalliği protesto ediyorum.

Fazlurrahmancılar samimi ve ihlaslı Müslümanlar ise kendi mezhep ve meşreblerinin hizmetlerini ve davetini ücretsiz olarak yapsınlar. Yaparlar mı hiç!..

Fazlurrahmancılar taqiyye yapmayı bıraksınlar ve açıkça, mertçe "Biz Fazlurrahmancıyız, biz tarihsellik ekolüne bağlıyız. Bu devirde nice muhkem ayetin ve sahih hadisin (haşa) hükmü kalmamıştır..." desinler.

Bendeniz Sünni bir Müslüman olduğumu çok açık bir şekilde beyan ediyorum, ikili oynamıyorum. Onlar da samimi olsunlar Ehl-i Sünnet gibi görünecek, saman altından Fazlurrahmancılık suları akıtacak... Böyle bir şey Müslümana yakışmaz.

Ehl-i Sünnet ile Fazlurrahmancılık kesinlikle bağdaşmaz, uzlaşmaz.

Erdoğan vesayetiymiş...

Sayın Baykal "Türkiye'de askeri vesayet yok, Recep Tayyip Erdoğan vesayeti var" demiş. Hiç de doğru konuşmamış. 27 Mayıs 1960'dan bu yana ülkemizde askeri bir vesayet olduğunu inkar için ya çok cahil, yahut çok çarpıtıcı olmak gerek.

Askeri vesayet yoktu da 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve şu mahut 28 Şubat darbelerini kim yapmıştır?

Ben muhalif bir gazeteci ve yazarım. Lakin kör muhalefet yapmam. Zaten muhalefetim siyasi iktidara karşı değildir, ülkedeki kokuşmaya, yolsuzluklara, resmi ideoloji vesayetine, yozlaşmaya, bedevilik ve şifahi kültüre karşıdır.

Cumhuriyet tarihinin ilk iki yılı dışında Türkiye'de bugünkü kadar demokrasi, serbestlik, basın hürriyeti olmamıştır. Elli senedir gazetecilik yapıyorum, bunun şahidiyim.

Tarih çok uzak değil, Kürt vatandaşlarımız inim inim inletiliyordu. Bir köy halkına kazurat yedirildiğini unutmadık. Şimdi yaralar sarılıyor.

Bu ülke zaten vesayetten kurtulmaz. Vesayet olacaksa, Baykal'ın diline doladığı Erdoğan vesayetini, resmi ideoloji ve Ergenekon vesayetine bin kere tercih ederim.

Recep Tayyip bey bulunduğu makama halkın oylarıyla gelmiştir. Tepeden inmemiştir. Seçimlerde halk desteğini kaybederse bırakır gider. Resmi ideoloji vesayeti öyle değildir, onu kimse söküp atamaz.

CHP hangi serbest seçimle iktidar olmuştur? 1946 seçimlerinde bin türlü hile ve baskı yapılmış olduğunu çok iyi biliyorum.

Ben yalaka, yağcı, yandaş, taraftar bir gazeteci değilim. Doğruya doğru, eğriye eğri derim. Evet tekrar ediyorum: Türkiye'de insan hakları, hukukun üstünlüğü prensibi, basın hürriyeti her geçen gün daha ileriye gidiyor. Ergenekoncular, resmi ideoloji bağımlıları, devr-i sabık hasretlileri, vesayetçiler, tabucular, 1930'lardan kalma fosil zihniyetliler bu gelişmeyi hazmedemiyor.

Bu ülkede gerçekten Erdoğan vesayeti olsaydı, bir akşam hanımını alır, yemek yemeye Ankara Orduevine gidebilirdi... Yahut bir hasta ziyareti için yine hanımı ile birlikte GATA'nın kapısından içeri girebilirdi.

Ülkemize ve ordumuza en büyük kötülüğü resmi ideoloji vesayetçileri yapıyor.

Allah bu ülkeye, bu halka, bu devlete yeni 27 Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller, 28 Şubatlar göstermesin.

(En geniş ve olumlu manada muhalif kalmaya devam edeceğim. Orduya karşı değilim, militer vesayete karşıyım.)
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Bedeviyet ve medeniyet


Her şeyden önce bil ki, İslam bedevi dini değildir. İslam medeniyettir, bedeviyet değildir...

Kırsal kesim, varoş kültürüyle ve zihniyetiyle İslami hizmet yapılamaz.

İslam'ın üç boyutu vardır:

1. Bilgi, inanç, kültür boyutu. Bu boyut mutlak manada DOĞRU olanı bildirir ve sergiler.

2. Aksiyon, ahlak, fazilet, karakter boyutu. Bu boyut İYİ olanı bildirir ve gösterir.

3. Sanat, estetik, zarafet boyutu. Bu da GÜZEL'i gösterir, sergiler.

Bedeviler de Müslüman olabilirler ama İslam'ı temsil edemezler, İslami hizmetleri tekellerine alamazlar.

İslami hizmetleri yüklenecek kimselerde şu özellikler ve hasletler bulunması gerekir.

İslam'ı hakkıyla anlamış olacak, yani İslami kültür ve birikime sahip olacak.

İçinde yaşadığı çağın genel kültürüne sahip olacak.

Şehirli ve medeni olacak.

Kesinlikle kırsal kesim kafalı ve zihniyetli olmayacak.

Vasıflı Müslüman olacak.

Güçlü Müslüman olacak.

Üstün Müslüman olacak.

Bir örnek vermek istiyorum: Müezzinlik...

Müslümanlar arasında hiç itibarı olmayan bir hizmet... Hangi varlıklı, zengin, hatta orta halli Müslüman aile, çocuğunu müezzin olarak yetiştirmek ister?

İslam'ı en iyi anlamışlar listesinin baş taraflarında yer alan Hz. Ömer el-Faruk ne diyor:

"Halife olmasaydım, müezzin olmak isterdim..."

Bana zengin, üst tabaka, varlıklı bir aileden gelip de camide imamlık yapan bir kimse gösterebilir misiniz? Gösteremezsiniz. Halbuki, dev şehirdeki üç bin caminin en az 300'ünün imamlarının zengin şehirli çocukları olması gerekir.

Bir toplumda en büyük hizmeti öğretmenler, eğitimciler yapar. Kaç zengin ve şehirli Müslüman çocuğu öğretmen olmuştur?

Altmış senedir bu işlerin içindeyim, çok iyi biliyorum... En zeki, en kabiliyetli, en istidatlı, en parlak çocuklarımızı ya doktor yaptık, ya mühendis... Niçin? Sormaya ne hacet...Bu mesleklerin parası çok da ondan.

Adam zengin, üç oğlu var. Bunlardan en kabiliyetli ve istidatlı olanını din alimi yetiştirmesi ve cami imamı yapması gerekirdi. Din ilimlerini Mısır'da, dünya ilimlerini Oxford'ta okumuş, yüksek lisans yapmış, doktora vermiş, altı lisan bilen, yabancı dillerde ilmi kitap yazabilen, evindeki dekorasyona hayran kalacağınız, kibar, nezih, kamil, edib, lebib bir imam...

Grigori Petrof'un Mefkureci (idealist) Muallim adında küçük bir kitabı var. Çarlık zamanında, Moskova Üniversitesi'nde matematik lisans profesörlüğü yapan genç bir akademisyen, Milli EğitimBakanlığı'na dilekçe verir ve uzak, geri kalmış, bakımsız bir Sibirya köyünde öğretmenlik yapmak istiyorum; böyle bir yere tayinime emir buyurulmasını talep ederim der.

Bizde böyle kaç idealist zuhur etmiştir?

Velhasıl tekrar ediyorum:

Kırsal kesim, varoş, bedeviyet zihniyetiyle İslami hizmet olmaz.

Merkantilist ve hedonist kafayla İslami hizmet olmaz.

İslam'ın yüzeyinde kalmış kuru ve kaba sofulukla İslami hizmet olmaz.

İslami neş'esi olmayanlar hizmet edemez.

İnce ruhlu olmayanlar da hizmet edemez.

İmamlık, müezzinlik, müftülük gibi ulvi hizmetlere; zengin ailelerin rağbet etmedikleri bir İslam toplumu iflah olmaz.

İslami hizmet ve faaliyetlerin paraya, madhi menfaate endeksli olduğu bir İslam toplumu ıslah ve iflah olmaz.

İslam medeniyet, mürüvvet, fütüvvet, ilim, irfan, ahlak, fazilet, necabet, nezaket, nezafet, mücamele demektir.

Müslümanlar edebiyatta, sanatta, mimarlıkta, şehircilikte, dekorasyonda, giyimde kuşamda, serpuşta, tesettürde, bahçe ve peyzaj mimarisinde, sosyal adalette, her türlü insani yardımlaşmada; karşıtlarından üstün olmak zorundadır.

Peygamberin nasıl karpuz yediğini bilmediği için bütün ömrünce karpuz yememiş... Asıl dindarlık bu değildir.

Müslümanlar Müslüman olsaydılar, insanlık fevc fevc İslam'a koşar, hidayet bulurdu.

Lafla değil bilgiyle, aksiyonla, sanat ve güzellik ile vasıflı ve güçlü Müslüman olmak...
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Silik bir gölge gibi

Peygamber "Ya Rabbi, faydasız ilimden Sana sığınırım" buyurmuş. Faydasız ilimden beteri de var: Zararlı bilgi...

İnsana faydalı bilgi ve kültür gerek. Kutlu bilgi... İşin başı bu.

Böyle bir bilgiye sahip olan kişiye iman nasip olur.

Sahih bir itikad ve iman.

Faydalı kitaplar okumak, doğru ve yararlı bilgiler edinmek ne güzel şey, ne büyük zevk.

Faydalı bilgileri öğrenmek ve bunları hayata geçirmek...

İlmin yanında irfan da gerek. İrfan... Bu kelime ve kavramın manasını iyice bilen kaç kişi çıkar.

Bilgisi var, irfanı yok. Tek kanatla uçan kuş gördünüz mü?

İlim ve İrfan... Ondan sonra iyi ahlak gerekir. Ahlak (huylar) ikiye ayrılır: Memduh ahlak ve mezmum ahlak. Memduh övülmüş, beğenilmiş demek, mezmun kötülenmiş...

Bir topluma yapılabilecek en büyük kötülük, o toplumdaki şerirlere ilim öğretmektir. Hz. Ali "Eşrara (kötülere) ilim öğretmek, eşkıyaya silah temin etmek gibidir" buyuruyor.

Bilgili, irfanlı, yüksek ahlaklı kişiye güzellikler lazımdır. Güzel olmayan, güzellikleri olmayan hayat ne kadar boş.

Bahar gelmiş, bahçeler yeşillenmiş, badem ağaçları çiçek açmış. Küçük dere şırıl şırıl akıyor. Kuşlar ötüşüyor. Hava mülayim. Bir gölgeye halı serilmiş. Semaver yanmış, çay demleniyor. Yanında peynir, zeytin, buğday ekmeği. Üç ehl-i dil dost, birkaç kitap... Peynir ekmek yeniyor, çay içiliyor, sohbet ediliyor. Gıybet ve dedikoduyok. Tasavvuf, edebiyat, tarih, sanat, hikemiyat... Zaman zaman mısralar, beyitler, kıt'alar, rubaiyat okunuyor. Vaktin nasıl geçtiği anlaşılmıyor.

Bir kişide ilim, irfan, ahlak, fazilet, hikmet, mürüvvet varsa onda gurur, kibir, nahvet, kendini beğenmişlik olmaz.

Mavi gökteki bulutlar, firuze deniz, tepesindeki karlar henüz erimemiş dağ, çığlık çığlığa uçuşan kırlangıçlar, birbirleriyle oynayan üç kedi yavrusu, mis gibi kokan hanımeli... Akşam yemeğinde tarhana çorbası, bulgur pilavı, erik kurusu hoşafı... Ya Rabbi!.. Ne güzel ziyafet.

İnsanlar birbirlerinin meleği... Komşular ne kadar sevgi, merhamet, dostluk dolu...

Her yer güven içinde, kapıları kilitlemeye lüzum yok.

Kanaatle yaşayan kişiler maddi sıkıntı çekmez.

Olgun kimseler küçük sanılan nimetlerden büyük zevk alır, çok mutlu olur.

Küçük iyilikler... Pencere kenarına serçeler için bir avuç tane koymak... Zalimin birinin sokağa attığı küçük kediyi doyurmak... Yürürken karıncaları ezmemeye dikkat etmek. Bayatlamış ekmeği yanına alıp vapurla karşıya geçerken martılara ikram etmek... Hastahanenin önündeyken içerideki hastalara dua etmek.

Sağlığına, elinin ayağının tuttuğuna, kafasının çalıştığına, rızkına, geçimini sağladığı gelire, çatısı altında barındığı meskene, üzerinde uyuduğu yatağa, giydiği elbiselere şükr etmek... Bunların ne büyük nimetler olduğunu idrak etmek.

Zenginlere asla imrenmemek, gıbta etmemek...

Kendisinden fakir olanlara üzülmek, yardım etmek.

İyilik edemiyorsa kötülük etmemek.

Bu dünyada silik bir gölge gibi yaşamak. Şöhretin afet olduğunu bilmek.

Sessiz sedasız, gösterişsiz, iddiasız bir hayat sürmek.

Övgülerle sövgüler indinde bir olmak.

Hiç ben dememek.

Bir varmış bir yokmuş olacağını bilmek.

Ölmeden önce ölebilmek. Ne büyük rütbe...
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Yahudiler, Nasiriler ve Eyüp Sultan'ı ziyaret etmek


Eyüp Sultanı ziyaret etmek

Kur'an Yahudileri ve Nasranileri, bir kısım rühbanlarını erbab (haline) getirip putlaştırdıkları için kınıyor.

Gerçek rabbani alimleri, gerçek velileri, dereceleri ve rütbeleri yüksek salih kişileri sevmekte, onlara hürmet etmekte (onları putlaştırmamak şartıyla) büyük yararlar vardır. Çünkü onları sevenler, onların emirlerini ve öğütlerini tutar. Bu ise ebedi kurtuluşa ve saadete vesile olur.

Bir kısım cahiller, kendi din baronlarını çok yükseltiyor, uçuruyor, adeta putlaştırıyormuş... Maalesef zamanımızda böyle kötü şeyler olduğunu duyuyoruz.

Aklı başında hiçbir gerçek alim, veli, salih zat şahsının putlaştırılmasına razı olmaz. Bunu önlemek için elinden geleni yapar.

Yine hiçbir aklı başında bir Müslüman hocasını, şeyhini, din imamını (önderini) mürşidini rableştirmez.

Din büyüklerine alabildiğine sevgi, alabildiğine hürmet... Lakin onları asla putlaştırmamak.

Peygamberler dışında hiç kimse masum (ismet sıfatıyla muttasıf) ve hatasız değildir.

İnsani planda büyüklüğün temel şartlarından biri tevazudur.

En yüksek rütbe hiçliktir.

İnsan hiç olabilirse, ölmeden önce ölmüş bahtiyarlar zümresine katılabilir.

İnsanlar maça gidiyor, pikniğe gidiyor, gezmeye gidiyor, nargile içmeye gidiyor, iş seyahati yapıyor...

Bazı Müslümanlar da, geçmiş büyüklerin kabirlerini ziyarete gidiyor. Bir sahabenin, bir alimin, bir velinin, bir şehidin kabrine...

Oraya gidince selam veriyor. Bunun kaynağı nedir, meşruiyeti nereden geliyor? Siyer ve hadis kitaplarımızda yazılıdır, Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimiz Medine-i Münevvere'deki Baki' kabristanına gider ve ölüleri selamlarmış. Bütün büyük ilmihal ve fıkıh kitaplarımızda Peygamberimizin ölüleri selamladığı ve ardından dua ettiği yazılıdır.

Eyüb Sultan semtine gittik ve Peygamberimizin bayraktarı ve mihmandarı Eba Eyyub el-Ensari radiyallahu anh efendimizi ziyaret ettik. Peygamberimizin Baki' kabristanında yaptığı gibi selam verdik, selamdan sonraki duayı okuduk. Ayrıca üç ihlas ve bir Fatiha okuyup, bundan hasıl olan sevabı önce Hace-i Kainat Resulullah Efendimiz'e, diğer bütün Peygamberan-ı izama, Hz. Adem Safiyullah'tan bu yana dünyaya gelmiş ve dünyadan göçmüş mü'minlerin ruhlarına, bu arada yakınlarımızdan ahirete göçmüş onlara bağışladık... Bu anlattığım şeyde ne gibi bir kötülük var ki, Vehhabiler ve Vehhabi sempatizanları avaz avaz "Şirktir, küfürdür, azim günahtır, sakın ha sakın ha!.." diye bağırıyorlar?

Bazı cahil karılar türbelere gidip uygunsuz işler ediyor diye kabir ziyareti yasak mı edilsin?

Elimde beni zorlayan çok ağır bir bavul olsa. Oradan geçen bir tanıdığıma "Aman şu ağır yükü götürmekte bana yardım et..." desem, müşrik mi olurum?

Tevessül ve istigasa şirk değildir.

Ehl-i Sünnet ile Vehhabiler arasında ne kadar ihtilaflı mesele, uzlaşmazlık, tartışma konusu varsa, bunların hepsinde Ehl-i Sünnet haklıdır.

Elbette kabir ziyaretinin edepleri ve rükünleri vardır. Bunlar Ehl-i Sünnet kitaplarında yazılıdır.

Vehhabilere kalırsa, o müşrik, bu kafir, dünyada pek az Müslüman kalır.

Din kardeşlerime acizane ve naçizane tavsiyem şudur: Malayani ile uğraşacağınıza, günah mekanlarına gideceğinize, sık sık piknik yapacağınıza din büyüklerinin mezarlarına ve kabristanlara gidiniz. Mesela Eyyub Sultan'a. Oradaki camide namaz kılınız. Bir kenara çekilip Yasin okuyunuz, sevabını bağışlayınız. Büyük manevi bereketlere ve feyizlere nail olursunuz.

Mazanne-i kiramdan merhum Şeyh Muhammed Zahid hazretleri önemli işlerden, mesela hacca gitmeden önce Eba Eyyub el-Ensari radiyallahu anh efendimizi ziyaret ederlerdi.

Vehhabilere uyan çok zarar ve ziyan eder.

Allahü Teala'nın iradesi ve yaratması olmadan tek hücreli bir amib bile kıpırdanamaz.

Şirk arayanlar, krallarına Celaletü'l-Melik el-Muazzam diyenlere baksınlar.

Din büyüklerini, rabbani alimleri, evliyaullahı, şühedayı, sülahayı sevmek, selamlamak, onları vesile kılmak niçin şirk olsun?

Tevessül ve istigasenin meşruiyetine dair Ehl-i Sünnet ulemasının sayısız kitabı var. Bunlardan bir tanesinin ismini vereyim: Yusuf İsmail en-Nebhani hazretlerinin Şevahidü'l-Hak kitabının tercümesi. Vehhabileri dilsiz bırakan güçlü bir ilmi eser... Tereddüdü olanlar alıp okusunlar, aydınlansınlar. (Bedir Yayınevine telefon edin, sizin için tedarik etsinler. 0212/519 36 18)
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

İslam'ın zahiri ve batını

Bundan üç yüz sene kadar önce İstanbul'da kaba sofu, kışırda kalmış bir grup "Bir camiye bir minare yeter, diğer minareler yıkılmalıdır" tartışmaları yapıyordu. Allah onlara ve bütün mü'minlere rahmetiyle muamele buyursun, bu tartışmalar yersizdi. Şekle bakacak olursak, Asr-ı Saadet'te hiç minare yoktu, onların zihniyetine göre hepsini yıkmak gerekirdi.

Bu münakaşalar şiddetlenince zamanın Padişah'ı emir vermiş, kaba sofular Ege denizindeki adalardan birine sürülmüşlerdi.

Minare olması, bir camide birkaç minare bulunması dinin esaslarından değildir. İslam dini, Peygamberimizin sağlığında tamamlanmış, o da bu ilahi dini ve şeriatı insanlığa, hiçbir hükmünü saklamadan tamamen tebliğ etmiştir.

Asr-ı Saadet'te, Kur'an-ı Kerim Mushaf halinde yazılmamıştı. Bu hizmet Hz. Ebubekir zamanında yapılmıştır. Hz. Osman zamanında da çoğaltılıp İslam dünyasına gönderilmiştir.

Hz. Peygamber devrinde bugünkü gibi fıkıh ekolleri, mezhepler yoktu. Bunlar daha sonra oluşmuştur.

Mushaf nasıl bid'at değilse, fıkıh mezhebi de değildir. Mushaf'ta Kur'an'ın metni toplanmış, fıkıh ekolleri ise Sünnet'in ışığında Kur'an hükümlerini sistematik olarak ortaya koymuştur.

Asr-ı Saadet'te mezhep mi vardı, fıkıh mı vardı, bunlar bid'attir diyenlere kalırsa camilerdeki minareleri de yıkmak gerekir.

İslami bilgilerin bir dış şekli, zahiri vardır, bir de ruhu ve batını.

Namaz fıkıh kitaplarında anlatıldığı gibi kılınır. İftitah tekbiri, kıraat, kıyam, rüku, secde... Bunlar namazın şekli unsurlarıdır, zahiridir. Bir de namazı dosdoğru kılmak, huşu ve hudu ile kılmak, sen O'nu göremiyorsun ama O seni görüyor bilinci ile kılmak... Tüyleri ürpererek, manevi bir mi'rac'ta olduğunu bilerek, dünyayı unutarak hakkıyla kılmak. Bu da o ibadetin batın ve ruhi tarafıdır.

Ezan elbette fıkha göre okunacak... Lakin bu ezanın manevi, ruhani, batıni tarafı da vardır. Aşksız, şevksiz, muhabbetsiz, İslami neş'esiz, kaba saba biri hoparlörü sonuna kadar açmış, mikrofonu ağzına iyice yaklaştırmış, bed sesiyle avaz avaz ezan bağırıyor... Böyle ezan olur mu?

Eskiden çölde Arap kervancılar aruz vezniyle neşideler okuyarak develeri coştururmuş... Develer bile vezinden güzel sesle okunan neşidelerden duygulanıyor.

Alimler tecrübeler yaptılar ve yanlarında kaliteli musiki icra edilen veya çalınan bitkilerin daha çabuk büyüyüp geliştiğini tesbit ettiler.

Böyle musiki dinleyen ineklerin sütü daha fazla oluyormuş.

Rock müziği dinleyen tavukların yumurtaları azalıyormuş, bu berbat musiki uzun müddet devam ederse hayvanlar hastalanıp ölüyormuş. (Altı ay kadar önce Çin'de 800 tavuk bu yüzden öldü...)

Güzel sesle, usulüne göre, hoparlör sonuna kadar açılmadan güzelce okunan ezanlar insanlara huzur verir, onları mutlu kılar. Avaz avaz bağırılan ezanlar (Ezan dolayısıyla değil) yüksek sesli hoparlörler yüzünden tedirgin eder. Kutsal ezan ile ses kirliliğini bir araya getirmek ne kadar kötü bir şey.

Sivas'ın Divriği ilçesinde 700 sene önceden kalma tarihi bir cami var. Bir mimarlık, bir sanat, bir bediiyat şaheseri. Türkiye'de son kırk yılda 40 bin yeni cami yapıldı. Cami yapımı için yekun olarak milyarlarca dolar para harcandı ama bir tek Divriği Camii gibi şaheser ortaya konulamadı.

Yıllar önce İhya'da okumuştum: Bir zat rüyasında Peygamberimizin huzurunda Kur'an'ı hatm etmiş. Bitince Resul-i Kibriya Efendimiz "Ya filan, iyi okudun ama, hani göz yaşı?.." buyurmuşlar.

Sadece zahirle, kuru şekille olmaz. Bunların yanında aşk, şevk, neş'e, göz yaşı, heyecan, ürperti gibi unsurlar da gerekir.

Gerçek bir sofuda gurur, kibir, enaniyet, hubb-i riyaset olur mu?

Gerçek bir sofu hiç gıybet ve nemime eder mi?

Gerçek sofu sakal ve sarık gibi sünnetleri yerine getirdiği için hiç ucba ve gurura kapılır mı?

Gerçek sofu, hiç doyduktan sonra yemeye devam eder mi?

Gerçek sofu, "Benim şeyhim şeyh, benim tarikatim tarikat, ötekilere aldırma..." der mi?

Olgun Müslüman yeryüzünde doğrunun, iyinin, güzelin timsalidir. Ona bakan onda İslam'ı görür.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Saptıran Para


PARAYLA ilgili yazım bazı kardeşlerimizi rahatsız etti. Bendenizin, haram gelirlerle, haram servetlerle ilgili yazıları bir araya getirilse kitap olur.

Aileden büyük bir servet kalmış... Yahut Allah yürü kulum demiş helalinden zengin olmuş...Yine helal ticaret yapmış, ithalat ihracat yapmış, üretim yapmış, hizmet vermiş ve büyük zengin olmuş... Bunlara bir şey dediğim yoktur.

Ancak şu da unutulmamalıdır: Haramın azabı vardır, helalin hesabı...

Zenginlik çok büyük bir imtihandır. Bu sınavı yüzünün akıyla verenlere ne mutlu.

Helal bir servete sahip olan salih bir zengin zekat verir, sadaka verir, hayır hasenat yapar, mali ibadet yapar ve sevap kazanır. Ne mutlu ona.

Ancak helal de olsa servetin çok tehlikeli tarafları vardır.

Servet, bol para, bol imkan insanı azdırabilir.

Parayla hem çok sevap kazanılır, hem de çok azap.

Helalinden büyük para kazanmak zordur. Bu helal parayı hayırlı bir şekilde harcamak, kazanmaktan bin kere zordur.

Büyük bir zengin kamil bir mürşitten el almamışsa işi zordur.

Büyük bir servet, helalinden elde edilmiş bile olsa insana gurur ve kibir verebilir. Gurur ve kibir öldürücü bir günahtır.

Helal servete sahip salih zenginlerin, salih fakirlerden üstün oldukları taraflar vardır. Bu üstünlüklerden biri hayır hasenat yapmaktır.

Salih zengin sadaka-i cariye mahiyetinde bir hayır yapar, hem hayatta iken sevap kazanır, hem de öldükten sonra amel defteri kapanmaz; kurduğu müessese hizmet verdikçe kendisine sevap yazılır.

Müslüman parayı, zenginliği, serveti ana değer olarak kabul ederse, kazancı ve birikimi helal de olsa büyük tehlike karşısındadır.

Bir Frenk bilgesi şöyle demiş: "Para çok kötü bir efendidir, çok iyi bir hizmetçidir."

Sevgili Müslüman anne babalar!.. Çocuklarımızın ileride çok zengin olmalarını istiyor ve onları bu amaç için yetiştiriyorsanız, onlara çok büyük kötülük ettiğinizi iyi biliniz.

Hayatın gayesi çok para kazanmak, zengin olmak değildir. Hayatın gayesi iyi Müslüman, iyi insan, Allah'a iyi kul olmaktır.

Dini imanı para olan kimseler, zahirde Müslüman gibi görünseler de çok alçak ve sefil insanlardır. Onlardan köy olmaz, kasaba olmaz.

Sa'lebe çok fakirdi, Peygamber aleyhissalatü vesselama gitti, "Ya Resulallah, benim için dua et Allah bana mal versin" dedi. Efendimiz, "Ey Sa'lebe, gel senin için bu duayı etmeyeyim. Şükrünü eda edebildiğin az mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan hayırlıdır" dedi. Sa'lebe talebini tekrarladı. Peygamber de onun malının artması için dua etti. Kısa zamanda çok zengin oldu. Dua bereketiyle çoğalan sürüsü Medine'ye ve yakınına sığmadı. Koyunlarıyla birlikte uzak otlaklara gitti. Fakirken beş vakit namazda Mescid-i Saadet'te bulunduğu için ona "Mescid güvercini" derlerdi. Zengin olunca cumadan cumaya gelmeye başladı, bir müddet sonra onu da bıraktı. Sonunda ne oldu biliyor musunuz? Zekat ayeti inince Peygamberimiz zekat amillerinden (tahsildarlarından) birini Sa'labe'ye gönderdi. Sa'lebe kırkta bir zekatı duyunca "Ama bu bir cizyedir" dedi ve mal vermedi. Amil, Resulullah Efendimize durumu haber verdi. Efendimiz ondan zekat almayın dedi. Efendimizin vefatından sonra pişman olan Sa'lebe Hz.Ebubekir'e zekatını vermek istedi. Sıddik hazretleri, "Resulullah'ın almadığı zekatı ben de almam" dedi. En sonunda Sa'lebe, Hz. Osman zamanında manen korkunç bir zarar ve ziyan içinde, haiben ve hasiren öldü.

Sa'lebe ile ilgili hadis İmamı Nevevi hazretlerinin Riyazüssalihin adlı hadis derlemesinde geçmektedir. Lütfen oradan veya şerhinden okuyunuz. Sakın okumazlık etmeyiniz.

Bakınız, Peygamber duası ile biiznillah zengin olan bir kimse bile, malının şükrünü eda edemediği ve zekat vermediği için ne hallere düşüyor.

Bir de, "Bu düzen bozuktur... Bozuk bir düzende bozuk işler yapılır ve haram parayla zengin olunur..." diyenleri düşünelim.

Ashab-ı Kiram efendilerimiz (radiyallahu anhüm ecmain) içinde çok zengin kimseler vardı. Aşere-i mübeşşereden Abdurrahman ibn Avf hazretleri bunlardan biriydi.

Hz. Aişe radiyallahu anha annemizden rivayet ediliyor. Lütfen dikkatle okuyunuz. Buyuruyorlar ki: Bir gün Medine'de büyük bir kaynaşma oldu. Abdurrahman ibn Avf'ın 700 develik bir kervanı Şam'dan gelmişti. Develerin böğürtüleri, devecilerin naraları, toz duman, gürültü ayyuka çıkmıştı, seyre gelen insanlar, koşuşan çocuklar... Abdurrahman ibn Avf, Resulullah efendimizin yanına vardı ve "Ya Resulallah!.. Bu kervanı, develeriyle ve üzerlerindeki mallarla Allah yolunda tasadduk ediyorum. Buyurunuz nasıl dağıtacaksanız dağıtınız..." dedi.

Abdurrahman ibn Avf hazretlerini böyle muazzam bir serveti Allah yolunda sadaka olarak vermeye sevk eden, Resulullah Efendimizin, Allah yolunda sadaka vermeyi teşvik ve tergib eden, öğütleyen bir konuşmasıydı.

İşte Müslüman zengin olunacaksa böyle olunmalıdır.

Tebük seferinden önce, İslam ordusunun techizi için Hz. Ebubekir, Efendimiz'e bir miktar para getirdi. Efendimiz ona sordu: Çoluk çocuğun için ne bıraktın?..Şu cevabı verdi: Allah ve Resulü onlara yeter... Bütün servetini getirmişti.

Bozuk düzenin veya sistemin haram rantlarıyla büyük zengin olanların yatacak yeri yoktur.

Vaktiyle ellerinde imkan yok iken, bu düzen bozuktur, biz Hz. Ömer'in adaletini getireceğiz. Ömer, devletin işini görürken beytülmale ait mumu yakar, kendi işini görürken, devlet mumunu söndürür kendi kandilini yakarmış edebiyatı yapıyorlardı. Ellerine fırsat geçince çift hörgüçlü develeri hamuduyla yutmaya başladılar.

Şeriatın batıl kabul ettiği alım satımlarla, ticari ve iktisadi muamelelerle zengin olanlar Cehennemdeki yakıtlarını dünyada hazırlıyorlar.

Allah ribayı kesin şekilde haram kılmıştır. Kur'an ribacılar için "Onlar Allah'a ve Resulü'ne savaş ilan etmişlerdir" buyuruyor.

Kur'an'ın, Sünnetin, fıkhın, Şeriatın, İslam ahlakının yasak kıldığı yollarla haram servetler edinenler dünyada rezil ve rüsvay, ahirette rezil ve rüsvay olacaklardır.

Haram rantlarla, içine fesat karıştırılmış ihalelerle, alavere dalavere ile zengin olmayı Kur'an kabul etmez, Sünnet kabul etmez, Şeriat kabul etmez.

Bu gibi konularda insi şeytanlardan alınmış fetvaların hiçbir kıymeti ve geçerliliği yoktur.

On bir ay her haltı yiyecek, haram yollarla voliler vuracak, sonra bir umreye gidecek ve pir ü pak, tertemiz, günahlarından arınmış olarak dönecek...Böyle düşünenler ahmak şeytanlardır.

Dinimizin temel emirlerinden biri istikamettir, yani doğruluk ve dürüstlüktür.

Zengin olacaksan helalinden zengin olacaksın. Bitmedi... Abdurrahman bin Avf gibi hayır hasenat yapacaksın...
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

İLİM SAHİPLERİ NEREDESİNİZ?

RESÛL-İ EKREM (Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Ümmetimin içinde bid'atler ortaya çıktığı ve Ashabıma küfr edildiği zaman, alimler ilimlerini ortaya döksünler.Eğer alimler bildiklerini açıklamazlarsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun."

Bid'atlerin ayyuka çıktığı, Ashab-ı Kirama (Radiyallahu anhüm ecmain) hakaret edildiği bir zamanda yaşıyoruz.

Böyle bir zamanda ilim sahipleri sessiz kalamaz. Lisan ve kalem ile bid'atlerle mücadele etmeleri, Ashab-ı Kiram'a yapılan hakaret ve saldırılara karşı çıkmaları gerekir.

Bir ilahiyat profesörü, Sevgili Peygamberimizin mektebinde yetişmiş büyük sahabe Ebu Hureyre hazretlerine bin türlü hakaret savurdu, onu hadis uydurmakla suçladı. Peki, ilim sahipleri ortaya çıkıp da bu ilahiyatçıyı susturdu mu?

İlk üç Raşid Halifeye bile dil uzatanlar, hakaret edenler var...

Hiçbir ilmi icazeti olmayan muhaddis kılıklı biri çıkıyor, Peygamberin Medine-i Münevvere'deki türbesi yıkılmalı, mezarı nakl edilip düzlenmelidir..." diyor. Peki ilim sahipleri böyle çılgınca ve mecnunca bir teklif karşısında ne yapıyor?

Petro-dolarların gücüyle ülkemize bin türlü bid'at ve dalalet sokuluyor. İlim sahipleri nerededir?

Ortalık yüzlerce tercüme, meal ve tefsirle dolu. Bunların bir kısmında çok vahim bid'atler, yanlışlıklar, küfre kadar götürecek kasdi hatalar var. İlim sahipleri nerededir?

Aşırılar tasavvuf ve tarikat Müslümanlarına müşrik, kafir, sapık diyor. İlim sahipleri nerededir?

Ben söylemeyeyim, yukarıda zikr ettiğim hadis-i şerifin son kısmını tekrar edeyim:

"...Eğer alimler bildiklerini açıklamazlarsa Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun!.."
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Gavstan, kutublardan, büdela ve nücebadan bahs ettiğim satırlar bazı kimselerin hoşuna gitmedi. Terbiyeli ve seviyeli tenkit eden kardeşlerime teşekkür ediyorum. Söven, sayan, hakaret eden, taşkınlık yapan, kendini kaybeden, agresif ve düşmanca bir üslup kullananlara da teessüf ederim.

İslam ansiklopedilerine, zülcenaheyn (Hem Şeriat, hem Tasavvuf tarafı olan) büyük ulemanın kitaplarına müracaat edilirse evliyaullahtan bazılarına bu isimlerin verildiği görülür ve anlaşılır.

Ehl-i Sünnet Müslümanlarının bu konularda Vehhabilerle anlaşması mümkün değildir. Ehl-i Sünnet bir vadide, Vehhabiler bambaşka bir vadide...

Vehhabiler tasavvufu, tarikatı, topluca zikr etmeyi, seyr-i süluku inkar ederler.Tarikat velilerine evliyauşşeytan derler.

Ben bir Sünni olarak bu konuda Vehhabilerden teberri ederim. Benim üstadlarımdan biri Hüccetülislam ve Zeynüddin İmamı Gazali hazretleridir. Bu büyük zat, El-Munkizu mine'd-Dalal adlı kitabında islami taifeler içinde dini anlamak ve uygulamak konusunda önde giden taifenin sufiler olduğunu söylüyor. Bu söz benim için senettir.

Muhammed ibn Abdilvehhab bunun tersini söylüyormuş. Ben, onu din imamı (önderi) ve rehber olarak kabul etmem. Onun kardeşi Süleyman ibn Abdilvahhab'ı, sözü dinlenecek alim, fazıl, doğru bir zat olarak tanırım.

Osmanlıca'da Arapça'dan gelen bir kelime vardır, gılzet... Sertlik, kabalık, huşunet demektir. Galiz de aynı köktendir. Sert, kaba, kırıcı manasına gelir. Vehhabilerde İslami incelik, zarafet, mürüvvet, merhamet, edeb, nezaket, şefkat, adalet, insaf yoktur. Saldırgan ve kırıcıdırlar.Sakin ve soğukkanlı değildirler, tehevvüre kapılırlar.

O müşrik, bu kafir... Onlara kalırsa bu dünyada Müslüman kalmaz.

Petro-dolarlar olmasaydı, Vehhabilik bu kadar yayılmazdı. Haricilerin petro-dolarları yok, kendi hallerinde oturuyorlar.

Tasavvuf, tarikat, toplu zikir konusunda Vehhabilerin dediği değil, Ehl-i Sünnet'in dediği hak ve doğrudur.

Vehhabiliğe gönül vermiş kardeşlerimiz, benim yazılarımı okumasınlar, boş yere sinirlenip gazaplanmasınlar.

Bendeniz gün görmüş, tecrübeli bir Müslümanım. Sünniliği bırakıp da Vehhabi olmayı aklımın köşesinden geçirmem.

Osmanlılara gelince. Onlar benim mü'min atalarımdır. Onları kesinlikle dışlamam, inkar etmem, onlara saygısızlık etmem. Mü'min ve Müslüman atalarını inkar eden soysuzdur.

Vehhabiler, müşrik ve kafir atalarını körü körüne taklid eden kefere hakkındaki Kur'an ayetlerini, kendileri gibi düşünüp inanmayan Müslümanlar aleyhinde kullanıyorlar. Cehalet veya kötü niyet...

Siyerde geçer: Peygamberimiz (SallALLAHu aleyhi ve sellem) Taif halkını imana çağırmak için oraya gitti. Çok kötü muamele gördü. Serseriler tarafından taşlandı, ayakkabıları kan ile doldu. Şehrin dışında bir yerde durdu. Cebrail aleyhisselam geldi. Efendimize: "ALLAHü Teala dağlara müvekkel (vazifeli) meleği gönderdi, istersen dağları onların başına geçirecek..." dedi. Efendimiz böyle bir talepte bulunmadı.

ALLAHü Teala hazretlerinin meleğe mi ihtiyacı var? Haşa yok. Lakin Rabbani hikmetiyle birtakım meleklere vazifeler vermiştir.

Evliyaullah içinde kadri ve derecesi çok yüksek kimseler vardır. Onlara da birtakım vazifeler verilmiş olabilir, bu niçin şirk olsun, küfür olsun?

Yakın zamanın ulemasından merhum Celalüddin Ökten hazretleri "Vehhabiler, İbn Teymiyye'nin vur dediğini öldürdüler..." derdi.

Terazinin bir kefesinde İbnTeymiyye, onun birkaç şakirdi, Muhammed ibn Abdilvehhab var. Öbür kefesinde Selef-i Salihin, eimme-i müctehidin, binlerce büyük müfessir, büyük muhaddis, büyük fakih var. Teymiyyeciler ve Vehhabiler doğrusu çok hafif kalırlar. Bunca eimme, bunca müfessir ve muhaddis, bunca Rabbani alim yanılmış, sapıtmış, doğruyu onlar bulmuş. Benim böyle açıklamalara karnım toktur.

Biri yazmış, "Elime imkan ve fırsat geçerse Konya'da Mevlana türbesini buldozerle yıkarım..." demiş. ALLAH fırsat vermesin.

Peygamberimiz raşid hilafetin otuz küsur yıl süreceğini ondan sonra müluk geleceğini bildiriyor. Bu bir mucizedir.

Müluk ve sultanlar diye, emirülmü'minin olan başkanlara isyan mı edilsin?

Asr-ı Saadet'i geri getireceklermiş... Ellerine fırsat, imkan, para geçti. Şu anda bir Arap ülkesini onlar idare ediyorlar. Bir milyar dolardan fazla para birikimleri var. Niçin o ülkede Asr-ı Saadet'e benzer bir düzen kuramadılar?

1306'da (hicri) vefat eden Mekke Şafii reisüluleması Ahmed Zeyni Dahlan Fütuhat-ı İslamiyye adlı kitabının Osmanlılar bölümünde yazıyor: "Hulefa-i Raşidin devrinden sonra Kur'an ve Sünnet'e en uygun İslam devleti Osmanlı devletidir."

Defalarca yazdım ama tekrarda fayda var. Yakın tarihin en büyük tarihçisi ve tarih felsefecisi Arnold J.Toynbee Osmanlı devleti için şöyle diyor:

"Eflatun'un ideal Cumhuriyetine, realitede (uygulamada) en fazla yaklaşabilmiş sistem Osmanlı devletidir." (Tarih üzerine bir etüd.Ispartalılar bahsinde.)

Vehhabi kardeşlerimizden rica ediyorum: Saldırganlığı, tehevvürü, gılzeti bıraksınlar. Vehhabiliği Müslümanlığın tamamı ve bütünü gibi görmek mantıksızlığını terk etsinler. Gerçek tasavvuf ve tarikatı şirk ve küfür olarak görmesinler ve göstermesinler. Ve özel rica: Benim yazılarımı okumasınlar...
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Vesayetten Milli İradeye

Türkiye vesayet demokrasisinden halk iradesi demokrasisine geçme savaşı veriyor. İnşallah savaş kazanılır ve derin devletsiz, vesayetsiz, sadece 100 nüsha basılmış olan ve çok gizli tutulan Kırmızı Kitapsız (Gizli ve Derin Anayasa), tabusuz gerçek bir demokrasiye ve Cumhuriyete kavuşuruz.

Lakin gerçek demokrasi ve cumhuriyet şu sayacağım değerler olmadan yaşamaz:

1. Çok güçlü, çok vasıflı, milli kimlik üzerine kurulu bir eğitim sistemi. (Bugünkü vasıfsız ideolojik eğitimin alternatifi.)

2. Milli güçlü medya,

3. Sabataycı hegemonyanın ve hakimiyetin kırılması.

4. Ülkede temizlik ve saydamlık olması. (Bu konuda uluslararası anket listesinde notumuzun 10 üzerinden en az 7 olması gerekir.Bugünkü korkunç kokuşma, rüşvet, haram yeme, soygun, talan, ihalelere fesat karıştırma, rantçılık ile ne doğru dürüst demokrasi, ne de gerçek cumhuriyet olur.)

5. Ülkeye, devlete, idareye, yargıya, üniversitelere, bütün temel kurumlara bilgeliğin (hikmet) yön vermesi, Türkiye'nin bir bilgelik ve bilgeler ülkesi olması.

6. Din konusunda bedeviyetin, cahilliğin, mukaddesat sömürüsünün bertaraf edilmesi.

7. Resmi ideolojinin özelleştirilmesi.

8. Her türlü putçuluğun bertaraf edilmesi.

9. Türkiye'nin tarihiyle, geçmişiyle, milli kültürü ile kimliği ile barışması.

10. Tarihi kopukluğun izale edilip tarihi devamlılık çizgisine geçilmesi.

Bu saydıklarım olmazsa, dünyanın en iyi anayasası hazırlanıp kabul edilse bile işler düzelmez.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Pisuvar kavgası

Dönme medya, Doğu Karadeniz vilayetlerimizden birinin valisi aleyhinde yayın yapıyor. Neymiş vali cami helalarındaki pisuvarları (ayakta işeme yerlerini) kaldırtmış...

İslam'ın vücut ve elbise temizliği hakkında hükümleri vardır. Ayakta küçük su dökenlerin pantolonlarına sidik sıçrar. Dikkat edilmezse iç çamaşırına da bulaşır.

Ayrıca dinimizde istibra denilen bir temizlik vardır. Küçük su döktükten sonra, istibraya dikkat etmeyen bir kimse hemen abdest alırsa abdesti bozulur, çünkü idrar yollarında kalmış olan az miktarda idrar dışarı çıkar ve böylece abdest fesada uğrar. Biraz beklemek ve usulüne göre istibra temizliğini yapmak lazımdır. Maalesef bu istibra işini namaz kılanların bir kısmı da bilmiyor.

Militan ve agresif dinsizler işi o kadar azıttılar ki, Müslümanların taharetlerine bile karışıyorlar.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
vehhabilik tehlikesi

TUNUS Üniversitesi’nde siyası ilimler profesörü, düşünür Hamadi Redissi “Necid Sözleşmesi yahut bir İslam fırkası nasıl İslam’ın yerine geçti?” isminde Fransızca bir kitap yayınlamış. (Le Seuil Yayınevi, 329 sayfa) Bu kitabın tanıtımını oumma.com’da okudum. Okuyucularıma oradan naklederek bazı özet bilgiler vermek istiyorum.

“Vehhabilik uzun müddet bir fırka, hatta asıl İslam’dan sapmış bir dalalet olarak görülmüş (Vehhabiler 19’uncu asırda İslam’ın kutsal şehri Mekke’yi tahrip etmişlerdi). İşte bu fırka yavaş yavaş petro-dolarlar sayesinde, İslam’ın aslına uygun doğru yorumu ve uygulanması olarak kendini kabul ettirmiştir.

“Hamadi Redissi fikirlerini, lafları gevelemeden açıklayan bir kimse. 19’uncu asırda Mekke’yi zaptederler, kutsal bölgedeki Hazret-i Hatice’nin türbesini, Mualla Kabristanı’ndaki diğer İslam büyüklerinin türbe ve mezarlarını tahrip ederler, Medine’de de Asr-ı Saadet’ten kalan türbeleri ve mezarları yıkıp düzlerler. Peygamberin, Yeşil Kubbe altındaki kabrindeki kıymetli eşyayı yağmalarlar, Peygamberin türbesini ve kabrini yıkamazlar.

“Suudi Arabistan’ın kurucusu Suud, hacıların asırlardan beri türbeye getirmiş oldukları kıymetli taşları, bilezikleri, gerdanlıkları ve diğer değerli eşyayı yağmalar, bu eşyaları 60 deve ile taşıtır. Hamadi Redissi, Necid Sözleşmesi kitabında ‘Nasıl olur da böyle savaşçı ve yağmacı bir fırka, kutsal mekanları ve makamları tahrip etmiş olmasına rağmen, zulm ve gadretmiş olduğu Ehl-i Sünnet Müslümanları tarafından temize çıkarılmıştır.’ diye sorar.”

Yazarın, Vehhabilere ve Vehhabiliğe sıcak bakmadığı çok kolay anlaşılıyor. Bu kitap ucuz ve kolay şekilde yazılmış bir reddiye değildir. Hamadi Redissi senelerce kitap mütalaa etmiş, kaynakları karıştırmış, bilgi ve belge toplamıştır. Suudi Arabistan’a gitmiş, İngiliz, Alman, Amerikan belgelerine ulaşmıştır. Onun kitabına ad olarak koyduğu Necid Sözleşmesi, bu fırkanın dini-teolojik kurucusu Muhammed ibn Abdülvehhab’ın (1703-1792), Necidli bir kabile reisi olan İbni Suud ile 1744-1745 yıllarında imzaladığı bir belgedir.

“İbni Abdülvehhab’ın amacı neydi? O Müslümanların İslam’ı bozduklarını iddia ediyor, bozulmuş İslam’ın yerine kendisinin gerçek İslam’ı bildirdiği tezini ileri sürüyordu. Onun İslam’ı radikal, mutaassıp, çok sert, püriten, sekter ve donmuş bir dindi. 1932’den itibaren Arap Yarımadasına bu mezhep hakim olmuştur. İkinci Dünya Savaşından sonra petrol zenginliğinin verdiği imkanlarla geleneksel İslami anlayış ve meşreplerin aleyhine İslam dünyasının fethine girişmişlerdir.

“Uzun bir müddet, Ehl-i Sünnet İslamlığı, Vehhabiliği bir sapıklık olarak görmüş ve onunla çok sert şekilde mücadele etmiştir. Ancak ‘Bu bozuk fırka’ artık temize çıkarılmış ve İslam dünyasının her yerinde benimsenmeye başlanmıştır.

“Suudi Arabistan, Arap dünyasındaki televizyonların ve internet sitelerinin, yazılı medyanın yüzde 30’una sahip bulunmakta veya kontrol etmektedir. Birçok İslami propaganda ve misyonerlik kuruluşları da ona bağlıdır.

“14 Şubat 1945’te ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt ile Kral Abdülaziz bin Suud arasında bir anlaşma yapılmıştı. Buna göre, Suudiler Amerika’nın askeri koruması karşılığında petrollerini vereceklerdi. Kral, Filistin’e Yahudilerin yerleştirilmesine kesinlikle karşıydı. ‘Araplar Avrupa Yahudilerine hiçbir kötülük yapmadılar. Yahudilere kötülük yapanlar, onların mallarını ve canlarını alanlar Hıristiyan Almanlardı. Dolayısıyla faturayı onların ödemesi gerekir!’ demişti. Roosevelt, Krala inanmış görünmüş ve üç söz vermişti: Filistin meselesinin hallini hükümetinin önemli işlerinden biri olarak kabul etmek, Arapların aleyhine hiçbir şey yapmamak. Hem Araplarla hem Yahudilerle görüşmeden bu politikada hiçbir değişikliğe gitmemek... Lakin ABD Başkanı bu görüşmeden iki ay sonra vefat etti. Verilen sözler de tutulmadı. Suudiler açısından İbni Suud’un Roosevelt’e verdiği söze uygun olarak Suudi Arabistan İsraille hiç savaşmadı.”

Vehhabiliğin iki ayrı veçhesi vardır: Dini ve siyasi. Dini açıdan bu mezhebe ilk reddiyeyi Muhammed İbni Abdülvehhab’ın kardeşi Süleyman İbni Abdülvehhab yazmıştır.

Suudi Arabistan’da şu anda hiçbir eski veya yeni mezar yoktur. Peygamber Efendimizin türbesi dışındaki bütün türbeler temellerine kadar yıkılmıştır. Yazılı bir kabir taşı da kalmamıştır. Hicaz Valisi Eyüp Sabri Paşa “Tarihi Vehhabiyan” adlı kitabında, Vehhabilerin Resulullah Efendimizin türbesini yıkmak üzere kubbeye elinde kazmayla bir adam çıkardıklarını ve herifin düşüp öldüğünü anlatır. Onların Peygamberimizin türbesini yıkmaktan vazgeçmelerinde, İslam dünyasının büyük infiali ve protestosu da tesirli olmuştur.

İngiltere Birinci Dünya Savaşı’nda Hicaz Bölgesinde Osmanlılara karşı Şerif Hüseyin’i kışkırtmış, desteklemiş, casus Lawrence’yi o bölgeye büyük miktarda altınla göndermiştir. Necid Bölgesinde de yine Osmanlıya karşı Vehhabileri ve İbni Suud kabilesine de Sir John Philby’i göndermiştir. Tabii eli boş olarak değil...

Türkiye’de Vehhabilik yayılıyor mu? Bence yayılıyor, lakin bu isimle değil. Onlar kendilerine Vehhabi denilmesini istemezler, biz Selefiyiz derler.

Ehli Sünnet İslamlığı ile Vehhabilik arasındaki teolojik ihtilaflar ve tartışmalar daha ziyade akaid/inanç konularındadır. Ehl-i Sünnet uleması bu fırkaya karşı hayli reddiye yazmıştır.

İşin bir de siyasi tarafı var. Onu da tarihçiler ele almıştır. Bizim toplumumuz okumayan, araştırmayan, incelemeyen, hafızasını büyük ölçüde yitirmiş bir toplum olduğu için bu konularda yeterli bilgi ve kültür sahibi değildir.
 
V

vuslat_ebedi82

Guest
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

MİM Hocam telefon konusunda çok haklısınız da çocuklara alan yine aileler ,şikayet eden yine aileler.Burasında bir karmaşa var ben anlayamadım.Çocuklar mı haklı aileler mi haklı?????[/font]
 
K

KARANFÝL

Guest
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Daha önce bu konuyu görmemiştim ve yazardan da bi-haberdim.
Anlatma uslübu ve fikirleri çok güzel, tesbitleri etkileyici.Gerçekten okunması gereken bir yazar imiş.Henüz bir kaç yazıyı okuyabildim, bundan sonra takip edeceğim inşaallah.
Şevket amcayla bizi tanıştırdığınız için teşekkür ederim hocam.
Rabbim razı olsun.
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

eyvallah sevgili karanfil!
de... pek göremez olduk artık seni...
nerelerdesin yav!
şevket amca, bütün yazılarımı okudu mu diye soruyo bak! :)))
 

|Ⓢєччαh|

MiM
Yönetici
Admin
Tema üyesi
Ynt: Şevket amcam diyor ki!

Türkler İçin Kurtuluş ve Yükseliş Yolu Hangisidir?


Türkler tarihlerinin en zilletli çağını yaşıyor, Şarki Türkistan'dan Rumeli'ye kadar parçalanmışlık, zillet, esaret, açık veya üstü kapalı sömürge hayatı, kendi kimlik ve kültürlerine yabancılaşma, yoğun kokuşma...

Türk dünyasında (Türkiye dahil) uluslar arası temizlik ve şeffaflık notu 5'in üzerinde olan bir tek memleket var mı? Hepsi kokuşma konusunda sınıfta kalmışlar.

Bir Türk ülkesinden ötekisine vize ile gidilebiliyor.

Diktatörlük rejimleri.

Auto-colonie sistemleri.

Siyasi zulümler.

İktisadi zulümler.

Kültürel zulümler.

Türkün Türke yaptığını düşman yapmıyor.

Türklerin önünde iki yol var kurtuluş ve yükseliş için.

Biri çıkar yol, ötekisi çıkmaz sokak.

Türkler için çıkmaz sokak Moiz Kohen Tekin Alp'in gösterdiği yoldur.

Çıkar yol büyük veli Ahmed Yesevi hazretlerinin yoludur.

Moiz'in peşinden gidip, onu rehber ve kılavuz kabul edip, onunla birlikte "Kahr olsun Şeriat!" diyenler belalarını bulur.

Ahmed Yesevi'nin yolundan gidenler Mevlalarını bulur, kurtuluşa erer, yükselir.

Osmanlı devleti Ahmed Yesevi'lerin peşinden gittiği, onları rehber kabul ettiği için dünya ve tarih çapında bir barış kurdu.

Bir de Moiz Kohen Tekin Alp'i kılavuz edinenlere bakınız. Küçük ve yabancılaşmış bir Türkiye... Siz bugünkü zina ve bina bolluğunu kalkınma mı sanıyorsunuz?

Efendiler!.. Hiçbiriniz Osmanlı sultanlarından daha Türk, daha oğuz olamazsınız. Onlardan ibret dersleri alınız.

Ahmed Yesevi yolunda nasıl canla başla çalışmışlar, hizmet etmişler...

Sultan Abdülhamid Han'ın Yahudiler, Avdeti'ler, onlara benzemişler, yabancılaşmışlar, satılmışlar tarafından devrilmesinden sonra devletimiz on sene içinde çöktü.

Evet Türkleri Mevla'ya götürecek yol da bellidir, belaya götürecek yol da bellidir.

Moiz Kohen Tekin Alp'in, Şimon Zvi=Şemseddin Efendinin ve benzerlerinin yolu dünyada rüsvaylığa, ahirette Cehenneme götürür. Bu yol, zillet, zebunluk, esaret, parçalanma, sürünme, rezillik yoludur.

Ahmed Yesevi'nin yolu Cennet, kurtuluş, yükseliş, izzet, birlik yoludur.

Seçim Türklere aittir.

*(İkinci yazı)

Eski bir Mücahide

Türkiye'nin kesinlikle darülharb olduğunu iddia ettiğinize göre sizin üzerinize düşen şer'i vazifeler vardır:

(1) Bu ülkeyi terk ederek Darülislam'a hicret etmek.

(2) Şayet burada kalırsanız ülkenin tekrar Darülislam olması için çalışmak veya bizzat çalışacak ilme ve imkana sahip değilseniz, bu yolda çalışanlara destek vermek, onların emrine girmek.

Türkiye darülharbtir edebiyatı yapıp sonra yan gelip yatmak, keyif çatmak olmaz.

Gizli Yahudiler ne istiyor, ne için çalışıyor?.. Türkiye'yi bir Yahudistan yapmak için değil mi?

Masonlar niçin çalışıyor?.. Tükiye'yi bir Masonistan yapmak için değil mi?

Marksistler ne istiyor? Türkiye'nin Marksist bir rejime ve düzene sahip olmasını.

Siz Müslümansanız, ülkenizin eskiden olduğu gibi bir Darülislam olmasını isteyeceksiniz. Sadece istemekle kalmayacak, bunun gereklerini yerine getireceksiniz.

Bazen hicret etmek farz olur.

Küfre rıza küfürdür.

Bozuk düzenin veya sistemin haram, necis, kirli, kara rantlarına ve nemalarına talip olmak köpekliktir.

Ey sofu geçinen, çokbilmiş pozlarına bürünen, kendini uyanık ve şuurlu Müslüman gibi gösteren kardeşim!.. Ya göründüğün gibi ol, yahut olduğun gibi görün.

Gerçek mücahidlik ile bozuk düzen müteahhidliği birlikte yürümez. Tercihini yap, ya şerefli bir mücahid ol, ya rezil bir müteahhid.

Bendeniz sizin gençliğinizi iyi hatırlıyorum. Pek afacan, pek radikal, pek yaman bir İslamcıydınız, kendinize mücahid unvan ve sıfatını veriyordunuz. Sonra aradan yıllar geçti ve mücahidliğiniz bitti, şu anda pek semiz bir müteahhidsiniz.

O eski cihad, Darülislam darülharb edebiyatı bitti. Duyduğuma göre para saymaktan cihad yapmaya vakit bulamıyormuşsunuz.

Bu dünya size de kalmaz. Ne zaman emir gelir bilemem ama mutlaka siz de öleceksiniz. Bu fani ve aldatıcı dünyadan dar-ı cezaya göç edeceksiniz. Şaşmaz bir mahkemede hesap vereceksiniz.

Türkiye'ye hem darülharb diyorsunuz hem de zevk u safa içinde keyif sürüyorsunuz. Oldu mu bu!..

Vatanımız Darülislam da olsa, şu veya bu derecede darülharb de olsa biz Müslümanların vazifesi var gücümüzle, bütün imkanlarımızla İman, İslam, Tevhid, Kur'an, Sünnet, Şeriat, İmamet ve ahlak-ı islamiye için çalışmaktır.

Ne Darülislam'da, ne darülharbte yan gelip yatmak yok... Lüks ve israf içinde fasıkane yaşamak yok... Emr-i marufu ve nehy-i münkeri terk etmek yok. Büyük ve küçük cihadı terk etmek yok...

*(Üçüncü yazı)

Özel Hayatın Kirli Kasetleri

ÖZEL hayatların pisliklerini ortaya çıkartan kasetler amatörlerin ucuz cihazlarla yaptığı işler değil; pahalı cihazlarla yapılan son derece profesyonel çalışmalardır.

Bu cihazlar yurda kimler tarafından nasıl sokulmuştur? Özel hayatın ahlaksızlıklarını kullanarak ülke siyasetine yeni bir yön ve şekil verme çalışmaları katmerli bir ahlaksızlıktır.

Bu işlerin içinde derin dış güçler ve derin iç güçler olduğu seziliyor.

Acaba dolaylı şekilde de olsa CIA'nın ve MOSSAD'ın alakası, tuzu biberi var mıdır?

Bu işleri Türkiye'de yeni bir İslam türetmek isteyen emperyalist ve sömürgeci derin güçler mi yapıyor?

CHP ve MHP'den sonra sıra AKP'ye mi gelecektir?

Deniz Baykal...

Devlet Bahçeli...

Sonunda AKP iktidarı...

Daha sonra: CIA'nın, MOSSAD'ın, derin güçlerin istediği bir düzen.

Kör topal da olsa bizde demokrasi var; Tunus'ta, Mısır'da, Libya'da, Yemen'de olduğu gibi halk ayaklanmaları sahneye konulamaz.

Gizli günahlar, kirli yatak odası sahneleri...

Bunlar Papa 6'ncı Aleksandr Borjiya metodlarıdır.

Halk yığınlarının durumunu futbol şenliklerinde görüyoruz.

Özel hayat kasetleri ile siyasete yön verilmesi olgun bir toplumda yürümez ama bizde yürüyebilir.

Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri Settarü'l-uyub'tur, yani ayıpları örten... Kur'an tecessüsü (gizli halleri araştırmayı) yasak etmiştir.

İslam tasavvufunun temel kurallarından biri şudur: Başkalarının gizli ayıp ve günahlarına karanlık gece gibi olunmalıdır. Gizli pislik lağımları bir kere patlamayagörsün, memleket necaset selleri altında kalır.

İnsanların gizli ayıpları ve günahları güneş ışığında görülseydi, sokağa kaç kişi çıkabilirdi.
 
Üst