İMAM RABBANÎ HAZRETLERİ (R.A) (1564-1624)

S

Sukut

Guest
İMAM RABBANÎ HAZRETLERİ (R.A) (1564-1624)

Nakşibendiyye tarikatının Müceddidiyye kolunun baş mimarı.

14 Şevval 971 "de (26 Mayıs 1564) Doğu Pencap"taki Sirhind"de (Serhind) doğdu. Nakşibendiyye tarikatı mensupları arasın­da, İmâm-ı Rabbânî (ilâhî bilgilere sahip âlim) ve "müceddid-i elf-i sânî" (hicrî binyılın müceddidi) unvanlarıyla tanınır.

Soyunun ikinci halifeye dayandığını söyleyen Kabil asıllı bir aileye mensuptur. Ta­savvufa ve özellikle vahdet-i vücûda dair birkaç risalenin müellifi olan babası, Çiştiyye ve Kâdirî şeyhi idi.

Ahmed-i Farukî Hazretleri, ilk tahsiline babasının yanında başladı. Küçük yaşta Çiştiyye ve Kâdiriyye tarikatlarına intisap etti. Son­raki yıllarda eleştirdiği vahdet-i vücûdu babasından büyük bir şevkle öğrendi. Siyâlkût"a giderek Şeyh Yakub Keşmîrî"den hadis, Kadı Behlûl Bedahşânî"den tefsir, Mevlânâ Kemal Keşmîrî"den aklî ilimler okudu. Bu sırada Kübrevî şeyhi olan ho­cası Yakub Keşmîrî"ye intisap etti.



Öğre­nimini tamamlayıp memleketine döndü­ğünde on yedi yaşında idi. Yaklaşık üç yıl sonra muhtemelen hocası Şeyh Yakub"un aracılığıyla Agra"ya gidip Babürlü Hüküm­darı Ekber Şah"ın sarayına girdi. Burada Feyzî-i Hindî ve Ebü"1-Fazl el-Allâmî adlı iki kardeşle dostluk kurdu. Noktasız harf­lerle Sevâtı"u"l-ilhâm adlı bir tefsir ya­zan Feyzî"ye yardım etti. Ebü"l-Fazl"ı, akılcı felsefeye peygamberliğin gerekliliğinden şüpheye düşecek derecede önem verdiği için eleştirdi. Aralarındaki ihtilâfın bir tar­tışmaya dönüştüğü ve tartışma sırasın­da Ebü"l-Fazl"ın Sünnî âlimlere hakaret ettiği rivayet edilmektedir. İmam Rabbanî Hazretleri, ilk eseri İsbatü’n-Nübüvve"yi bu sırada kaleme aldı.



Onun Agra"dan Sirhind"e dönmek üzere ne zaman ayrıldığı bilin­memektedir. Yolculuğu sırasında bir süre kaldığı Şânesar"da muhtemelen kendisi­ni almak için gelen babasıyla buluştu ve orada eşraftan Şeyh Sultan"ın kızıyla ev­lendi. Sirhind"e döndükten sonra babası­nın gözetiminde seyr u sülûkünü devam ettirdi. Babasından Kelâbâzî"nin Taarrufu’nu, Sühreverdi’nin Avârifü"l-Maârif’ini ve Muhyiddin İbni Arabî"nin Füsûsu’l Hikem’ini okudu. Babasının vefat ettiği yıl (1007/1598) hacca gitmek üzere İmam Rabbanî Hazretleri’nden ayrıldı. Delhi"de Nakşibendiyye tarikatını Hindistan"da yayan Hâce Bâki-Billâh ile karşılaştı. Teklifini kabul ede­rek bir süre onun yanında kaldı; bu arada kendisine intisap etti.



Bâki-Billâh"ın bazı müridleriyle birlikte Sirhind"e döndüğün­de daimî bir istiğrak haline girdi ve inzi­vaya çekildi. Bu hal zail olunca Bâki-Billâh ile mektuplaşmaya başladı. (Bu mek­tuplar onun Mektubât adıyla derlenen eserinin temelini oluşturur. Mektubât"ta Baki-Billâh"a yazılmış yirmi altı mektup bulunmaktadır). Bir yıl sonra Delhi"ye gi­derek şeyhini tekrar ziyaret eden İmam Rabbanî Hazretleri, 1012"deki (1603) üçüncü ve son ziyaretine kadar onunla mektuplaşmayı sür­dürdü. Bu ziyaret sırasında Bâkî-Billâh, oğullarının manevî eğitimi için onu görev­lendirdi ve aynı yıl içinde vefat etti. İmam Rabbanî Hazretleri, kısa sürede seyr-i sülûkunu tamamlayarak şeyhin en önemli halifesi konu­muna geldi.



İmam Rabbanî Hazretleri, 1619 yılında Babür Hükümdarı Cihangir tarafından, manevî makamının yüksekliği ve bilhassa sülük esnasında ilk üç halifeyi aştığına dair sözlerinden dolayı sorgulanmak üzere Ag­ra"ya getirtildi. Verdiği cevaplarla ikna ol­mayan Cihangir, onun tutuklanarak Gevâliyâr (Gvvalior) Kalesi"ndeki hapishaneye gönderilmesini emretti. Cihangir"in İmam Rabbanî Hazretleri’ni yıllar önce Bâki-Billâh"a yazdığı bir mektupta geçen bu sözlerinden dolayı (Mektûbât, 1/24) tutuklattığını kabul etmek biraz zor gö­rünmektedir. Dârâ Şükûh"un muhalifle­rinin onun hakkındaki iftira ve kötüleme­lerinden bahsettiği dikkate alınarak Cihangir"in asıl tutuklama sebebinin bu iddialar olmadı­ğı, açıklamak istemediği birtakım baskı­lar altında kaldığı söylenebilir. Öte yan­dan İmam Rabbanî Hazretleri, Cihangir tarafından kibirli­likle suçlandığını, kendisinin hükümdar önünde secde etmeyi reddettiğini söyler (Mektûbât, 2/235).



Yaklaşık bir yıl sonra serbest bırakılan İmam Rabbanî Hazretleri, hapse girmesini, mazharı olduğu cemâl sıfatının tecellîsini tamamlayan ce­lâl sıfatının bir tecellîsi olarak yorumlar (2/ 284-285). Serbest bırakıldıktan sonra bir müddet anlaşıldığı kadarıyla kendi arzusu ile sultanın sarayında kaldı. Orada oğluna yazdığı bir mektuptaki ifa­desiyle, sultanla İslâm"ın prensiplerinden "bir kıl kadar bile olsa" ayrılmadan olağan üstü sohbetler yaptı. Bu sohbetlerde ak­lın sınırlılığı, âhiret inancı, sevap ve ceza, peygamberliğin sona ermesi ve her yüz­yılda bir müceddidin gelmesi gibi konu­lar konuşuldu. İmam Rabbanî Hazretleri, sa­raydan ayrıldıktan sonra kendisini sulta­nın "dua ordusu"nun değersiz bir neferi olarak tarif ederek ona sadakatini ifa­de etmiştir. (2/ 380-381).



TALEBE VE HALİFELERİ

8 Safer 1034"te (20 Kasım 1624) vefat eden İmam Rabbanî Hazretleri, Sirhind"de defne­dildi. Ardında bıraktığı sayısız halife, daha kendisi hayatta iken görüşlerini yayma konusunda başarılı oldular. İmam Rabbani Hazretlerinin açmış olduğu ve Nakşi­bendîliğin bir kolu olan Müceddidiyye yolunu en güzel şekilde temsil ettiler. Bunlar arasında Burhânpûr"da faaliyet gösteren Mîr Muhammed Nu"mân, Lahorlu şeyh Muhammed Tâhir, o dönem­de Bâbürlülerin başşehri olan Agra"da Müceddidiyye"yi yaymak için çaba sarfeden Bedîüddin Sahârenpûrî, Patnalı şeyh Nûr Muhammed, Müceddidiyye"yi Bengal"e taşıyan Şeyh Hâmid Mangalkotî, Kabil ve Kandehar"da faal olan Kanpûrlu Şeyh Mu­hammed Tâhir Bedahşî, Mevlânâ Ahmed Berkî, Mektûbât"m derlenmesine yar­dımcı olan ve İmam Rabbani Hazretleri"nin hayatı hakkında Nesemâtü"l-kuds ve Zübdetü"1-Makâmât adlı iki kitap yazan Hâce Muhammed Hâşim-i Kişmî"den özellikle bahsetmek gerekir. (Muhammed Hâşim-i Kişmî, Zübdetü"l-Makâmât, s. 326-398)



Ma­nevî mirasının devamı konusunda Hâce Muhammed Sâdık (v. 1025/1616), Hâce Muhammed Saîd (v. 1072/1662), lakabı Urvetü"l-Vüskâ olan Hâce Muhammed Ma"sûm (v. 1079/1668) ve Hâce Muham­med Yahya (v. 1096/1685) adlı dört oğlu­nun emekleri de önemlidir. Üçüncü oğlu diğerlerine nispetle daha etkili olmuştur.



TEMEL BAZI GÖRÜŞLERİ

İmam Rabbani Hazretleri"nin Nakşibendiyye tarikatına intisap etmesi kendisinin de ifade ettiği gibi bütün ruhî terakkisinin temelini oluş­turmuştur (Mektûbât, 1/ 567-568) Birçok mektubunda çeşitli vesilelerle bu tarika­tın üstün yanları olarak gördüğü husus­ları saymıştır. Bunların belki de en önem­lisi Nakşibendiyye"nin bidayetinin nihayeti içermesidir (indirâcü"n-nihâyetî"l-bidâye). Bu Nakşibendî terimini, sonunda cezbeye götüren bir sülük yerine cezbenin sülük­ten önce gelmesi şeklinde anlayan İmam Rabbani Hazretleri, bunun sûfînin müşahede ettiği şeyleri Allah ile özdeşleştirmesini önlediğini ve onları ölçülü bir şekilde değerlendirme­sine imkân sağladığını söylemektedir. (1/136).



Nübüvvet ve Sıddıkiyet

Hz. Ebû Bekir"e ulaşan bir silsileye mensup olduğunu beyan eden tek tarikat Nakşibendiyye"dir. Hz. Ebû Bekir, İmam Rabbani Hazretleri"ne göre peygamberden sonra en mükemmel insandır; onun tarafından temsil edilen sıddîkıyyet makamı en yük­sek velayet makamıdır ve bundan dolayı en yüksek makam olan nübüvvet maka­mı ile derinden bağlantılıdır. Çünkü pey­gambere vahiy yoluyla gelen her şey sıddîke ilham yoluyla gelir. Ancak vahiy me­lek yoluyla getirildiği için hatadan uzak­tır, hâlbuki ilhamın mekânı olan kalp, hata ve fesada müsait olan akıl ve nefisle bağlantılıdır. Bununla beraber sıddîk, peygambere yakınlığından dolayı daha aşağı seviyede bulunanların ulaşa­mayacağı bir ruhî uyanıklık (sahv) sahibi­dir. Sıddîk olmasından dolayı Ebû Bekir, sahip olduğu örnek ruhî uyanıklığı kendi­sinin manevî nesli olan Nakşibendîler"e miras bırakmıştır. (1/109). Bu ruhî uyanıklık, Nakşibendî dervişine birçok şey yanında semâı, raksı, zikr-i celîyi ve mevlid okumayı terk ettirir. (1/540). İmam Rabbani Hazretleri, bazı Nakşibendîler"in bu fiilleri yap­tıklarını, hatta "halvet der-encümen" il­kesine aykırı olan kırk gün süren çileye bile girdiklerini söyleyerek onları tashih etmiştir (1/237, 279).



Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud

Başlangıçta İmam Rabbani Hazretleri, vahdet-i vücûd ve­ya tevhîd-i vücûdî (onun mektuplarında bazen kısaca tevhid olarak geçer) anlayışı­na tam manasıyla bağlıydı. Sirhindî bunu önce babasından öğrenmiş, Baki- Billâh"ın yanında gördüğü seyrü sülük sırasında Nakşibendî geleneği tarafından da kabul edilen bu tasavvuf anlayışını iyice sindir­mişti: "Bu mübarek tarikata intisaptan sonra tevhîd-i vücûdî bana tamamen aşi­kâr oldu. Şeyh Muhyiddin İbnü"l-Ara-bî"nin marifetinin bütün incelikleri tam manasıyla bana zahir oldu ve ben tecellî-i zâtı ile şereflendirildim ki bu makam Füsus müellifinin gözünde manevî terak­kinin son mertebesidir; onun ötesinde sa­dece hiçlik vardır" (1/86).



İmam Rabbani Hazretleri, bir müddet sonra vahdet-i vücûd anlayışını tasavvufta son mertebe olarak değil sadece ileri mertebelerden biri olarak görüp ondan uzaklaşmaya başladı. Vahdet-i vücûd makamını aşıp bütün hâdis varlıkları Allah tarafından yaratılmış gölgeler olarak görme (zılliyyet) makamına geçtiğini, fakat başlangıç­ta birçok büyük şeyhin bulunduğu bu ma­kamın ötesine geçme konusunda istek­siz olduğunu söyler. Ona göre bu makam vahdet-i vücûda bir ölçüde benzemekte­dir. İmam Rabbani Hazretleri, kemâlin bu makamda bu­lunduğunu düşündüğünü, fakat daha son­ra Allah"ın inayeti sayesinde bu makamın da üstüne çıkıp abdiyet makamına eriş­tiğini, bu yeni makamın mükemmelliği­ni bizzat gördüğünü, önceki makamla­rından dolayı tövbe ettiğini, abdiyetin en yüce makam olduğunun, Kur"an ve Sün­net yolu ve bu makama erenlerin keşif­lerinin de tekidiyle ispatlandığını yazar (1/266-267).



İmam Rabbani Hazretleri, kendisinin vahdet-i vücûd ve zılliyyet makamında bulunmaktan ötürü tövbe ettiğinden bahsetse bile bu onun, bu makamları sahte makamlar olduğunu düşünerek tenkit ettiği ve o dönemlerdeki ifadele­rini kınadığı anlamına gelmez. Ona göre bütün haller ve makamlar, farklı marifet ve keşifler getirir. Bu durum, şer"î hü­kümlerin birbirini neshetmesinin bir te­zat doğurmamasına benzer (1/267). Başka bir ifadeyle vahdet-i vücûd ve aradaki diğer makam olan zılliyyet, te­kabül ettikleri makamlardan sûfînin ge­çişinden dolayı tecrübî geçerliliğe sahip­tir. Ancak bu makamlar sûfînin nihaî ma­kam olan abdiyet makamına ermesiyle hükümsüz kalır. Bu sebeple hata, vah­det-i vücûd makamı ile alâkalı algılama­lardan değil ondan ileride makamlar ol­duğunu algılayamamaktan kaynaklanır.



Sû­fînin birleştirici tecrübesi bir şühûd me­selesidir. Şühûdun ontolojik bir geçerlili­ği yoktur: vahdet-i şühûd hakikatin vah­det-i vücûddan daha doğru bir ifadesi­dir. İlâhî sıfatlar sadece zahirde değil ger­çekte de çoktur; bunlar aslında zâtın göl­geleridir, ancak ondan farklıdır. Kâinat sıfatların gölgesi olarak farklı bir varlığa sahiptir (1/381-386; 2/9-13).



Muhyiddin İbni Arabî tarafın­dan asla kullanılmamış bir terim olan vahdet-i vücûdu eleştirmesine rağmen İmam Rabbani Hazretleri, hiçbir zaman İbn Teymiyye gibi İbni Arabî muhalifleri arasında sayıla­maz. Onun, "Biz Muhammed-i Arabî söz­lerine muhtacız, Muhyiddin İbni Arabî"nin veya Sadreddin Konevî ve Abdürezzâk el-Kâşânî"nin sözlerine değil; biz nassa bakarız, fassa (Füsusu’l Hikem’e) de­ğil; fütûhât-ı Medeniyye (Medine"de nazil olan sûreler) bizi el-Fütûhâtü"1-Mekkiyye"den müstağni kılar" (1/205) sözleri, İbni Arabî"ye aşırı tutkunluk­larından dolayı onun eserlerini yüceltip Kur"an ve Sünnet"e müracaatı ihmal edenlere yöneltilmiş bir eleştiri olarak görülebilir. İmam Rabbani Hazretleri, İbni Arabî hakkın­da, "Allah"ın evliya ve makbul kullarındandır; nasıl olur da o, keşiften kaynakla­nan bir hatadan dolayı reddedilebilir?" demektedir (1/470). Bununla bir­likte İbni Arabî’den sonra gelen ve na­zarî tasavvuf hakkında eser kaleme alan birçok müellif gibi İmam Rabbani Hazretleri de onun geliş­tirdiği terminolojiyi sıkça kullanmıştır.



Peygamberlik ve Velilik

İmam Rabbani Hazretleri"nin tasavvuf anlayışının önem­li özelliklerinden biri de onun velî ve nebî ayırımına İbni Arabî"nin ifade ve naza­riyelerini yansıtan yaklaşımıdır. Tasavvufî yaklaşıma göre nebî aynı zamanda ve­lîdir. Nübüvvet velayetin özel bir çeşidi olarak görülebilir. Velî genel bir sınıf olup nebî onun içinde hususi bir tavzif (vazifelendirilme) gibi gö­rünmektedir. Peygamber, Allah"a ileri de­recedeki yakınlığı ve daimî zikri sebebiy­le velî, insanlarla muamelesi söz konusu olduğunda ise nebîdir. Bununla beraber İmam Rabbani Hazretleri, velînin velayetinin nebînin vela­yetinden farklı olduğunu vurgulamakta­dır; çünkü nebînin Allah"a yakınlığı çaba sarf etme ve sülûkte ilerleme sonucu ol­madığı gibi değişim ve dönüşüme uğra­ması da söz konusu değildir. Ayrıca rüya ve keşif gibi benzer tecrübeler hem nebîlerde hem de velîlerde müşterek olmakla bir­likte bunlar sadece nebîler için yakîn ifa­de eder. Buna ilâveten nebilerin kendile­rine has bir vahiy alış şekli vardır; bu hu­susi şekil dinin temelini oluşturur. Bun­dan dolayı nebî olan velî, nebî olmayan ve­lîden daha üstündür. İmam Rabbani Hazretleri"nden önceki birçok mutasavvıf bunun aksini iddia et­miştir. Onlara göre nebînin davranışla­rının kaynağı insanlarla ilişkileri, velînin davranışlarının kaynağı ise Allah"a yakın­lığıdır. İmam Rabbani Hazretleri, velînin nebîden daha üs­tün olduğu sonucuna götüren bu yakla­şımı reddetmiştir. Ona göre nebî, nebîliği hasebiyle sadece insanlarla değil aynı zamanda Allah ile derin bir irtibat içersindedir; iç dünyasında Allah ile, dış dünyasında in­sanlarla beraberdir. Tamamen insanlara yönelmiş olanlar, nasipsiz lânetlilerdir, halbuki pey­gamberler mahlûkatın en hayırlılarıdır. Nübüvvetin insanlarla ilişki yanında Al­lah"a yönelişi de ihtiva ettiği anlaşılınca onun velayet karşısındaki konumu da ter­sine çevrilmiş, yani nübüvvetin küll, vela­yetin de onun içinde bir cüz olduğu anlaşıl­mış olur. (1/192). Bu yaklaşımın bir sonucu da peygamber tarafından getiri­len şeriatın her şeyi kuşatıcı tabiatı ve bu sebeple tarikata üstünlüğüdür.



Şeriat ve Tarikat

Genellikle tasavvuf literatüründe tari­kat şeriatın özü veya şeriatın bir derece ötesindeki mertebe olarak görülmüştür. Bu görüş her iki durumda da tarikatın şeriata üstünlüğünü iddia eder. İmam Rabbani Hazretleri, ise tarikatı şeriatın bir hizmetçisi haline dönüştürür. Şeriatın üç kısmı vardır: İlim, amel ve ihlâs. Bu üçü kâmilen bir arada bulunmadıkça şeriat tam manasıyla tat­bik edilmez. Sûfîleri toplumdaki diğer in­sanlardan ayıran tarikat, şeriatın bir hiz­metçisi olup görevi ihlâsı kemale erdir­mektir. Tarikata intisap etmekten mak­sat yalnızca şeriatı mükemmel bir şekil­de yaşamaktır, yoksa şeriata ilâveten ye­ni şeyler ortaya koymak değildir (1/100-101). Bu tür ifadeleri değerlendirir­ken onun sadece İslâm"ın hukukî esasla­rını değil vahiy yoluyla gelen dinin tama­mını kastettiğini unutmamak gerekir.



İkinci Bin Yılın Müceddidi

Ebû Da­vud"un Sünen"inde yer alan ve her asrın başında Allah"ın üm­mete onun dinini ihya edecek birisini gön­dereceğini ifade eden (Melâhim, 1) hadisi şerh eden İmam Rabbani Hazretleri’ne göre, asrın müceddidi başka, bin yılın müceddidi başkadır; ikisi arasındaki fark yüz ile bin arasındaki fark gibidir, hatta daha da büyüktür (2/11,21). Önceki ümmetlerde binyılın geçmesi, sıradan bir nebinin değil ülü"l-azm bir peygam­berin gönderilmesini gerektirirdi; şimdi ihtiyaç duyulan, daha önceki ümmetlerdeki ülü"l-azm peygamberlerin yerini tu­tacak marifeti tam olan bir âlim ve arif­tir (1/390).



Kendi zamanını tam bir karanlık ola­rak gören (1/390) İmam Rabbani Hazretleri"ne göre bu karanlık, Hz. Peygamber"in velayet yö­nünü nübüvvet yönünden üstün gören ve böylece şeriattan ayrılanlar tarafından temsil edilmektedir (1/455). Bu­nunla beraber bininci yılın müceddidine duyulan ihtiyaç, bozulmadan olduğu ka­dar olgunlaşmadan da kaynaklanmakta­dır. Çünkü 1. bin yılın sona ermesi, 2. bin­ yılın müceddidi olarak kendisinin "yakînin üç mertebesi" (yakin için bk. 2/21) ve bin yıl sonra ortaya çıkan “namazın kemâlâtı” (1/454) gibi konular­da "peygamberlerin nurundan istifadey­le" ilim elde etmesini mümkün kılmıştır. Bundan dolayı müceddidin vazifesi, sade­ce zamanın geçmesi sebebiyle aşınmış veya bozulmuş olan şeyleri tashih etmek değil, aynı zamanda daha önce bilinme­yen meseleleri yalnız kendine has bir özel­lik olan doğrudan nebevi bilgiden istifade yoluyla izah etmektir. Bu tür ilimlere ve marifete sahip olan kişi 2. binyılın müceddididir. İspata gerek kalmadan görüldü­ğü gibi onun ilâhî zât, sıfatlar, fiiller, ma­nevî haller, mevâcid, tecelliyat ve zuhu­rat hakkındaki ilmi bütün sûfîlerin mari­fetini ve âlimlerin ilmini aşarak geride bırakır; onların ilmi müceddidin ilmiyle mukayese edildiğinde çekirdeğe nisbetle kabuk gibi kalır. (2/21).



İmam Rabbani Hazretleri, bu meselede, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, ümmeti hakkında söylediği rivayet edilen şu hadisini delil getirir: "Ümmetimin evveli mi âhiri mi da­ha hayırlıdır bilmiyorum." Kendisini so­nunculardan olarak değerlendiren İmam Rabbanî Hazretleri’ne göre "sonunculuk" Hz. Îsâ’nın ve Mehdî"nin de şehâdet ettiği gibi 2. bin yılın girmesiyle başlamıştır. (1/454) Daha çok dik­kat çeken bir başka husus da İmam Rabbanî Hazretleri"nin nübüvvetin hitama ermesinden son­ra geriye kalan nübüvvet verasetinden başkalarına nasib olmayacak şekilde nasibdar olduğunu söylemesidir. Yani, Efendimiz’e ait büyüklükten en fazla istifade eden kimse, müceddid-i elf-i sânî olan kendisidir. Bunu büyük bir lütuf olarak ve tahdis-i nimet şeklinde açıklar. (2/518–519). Hatta bu büyük lütuf için, kendisini "nübüvvet sofrasının bakiyesinden beslenen bir tufeyli" olarak tanımlar. (2/508)



Hindistan’da nebi solukları

Hindistan"a mutlaka peygamberler gönderilmiş olduğuna inanan İmam Rabbani Hazretleri, bazı yerlerde nübüvvet nurunun bir za­manlar meşaleler gibi parladığının hâlâ fark edilebilmekte olduğunu söyler. Ona göre bu peygamberlerden bir kısmının hiç ümmeti yoktu, diğerlerinin ise mütevazi sayıda ümmetleri olmakla birlikte hiç­birinin ümmetinin sayısı dörde ulaşamamıştır. Bu­nunla beraber Hindistan"da küfrün önde gelenlerinin sahip olduğu ilâhî öz ve onun aşkınlığı hakkında her ne bilgi varsa as­lında nübüvvet nurlarının kaynağından beslenmiştir; çünkü "bu lânetlilerin topal ve kör akılları" böyle bir ilme ulaşmaktan âcizdir. Onların yaratıcı hakkındaki bilgi­leri hulûl hurafesiyle karışmıştır (1/429-430). İmam Rabbanî Hazretleri, İslâm"a girmeden önce Nakşibendî tarikatına intisap etmeyi isteyen bir Hintli"ye tevhidin temellerini açıklamış ve tevhidin Hindu şirki ve hulul inancı ile hiçbir şekilde telif edilemeye­ceğini söylemiştir.

İmam Rabbanî Hazretleri, genel tecdid görevinin yanın­da kendisini Nakşibendiyye"nin de ihyâ edicisi olarak görmüş ve tarikatı yeni fi­kirlerle zenginleştirmiştir. Bunlar arasın­da Müceddidiyye"nin kolay yayılmasına tesir eden en önemli husus, onun şeria­tın başka bir şeye ihtiyaç bırakmaması konusundaki vurgusudur. Bu vurgu tari­katın ulaştığı her yerde zahir ulemâsına cazip gelmesine, hatta bazı durumlarda medrese ve tekke arasında kaynaşmaya bile yol açmıştır.

Halifeleri ve özel­likle oğlu Muhammed Ma"sûm"un çaba­larıyla İmam Rabbani hazretlerinin başında bulunduğu Müceddidiyye tarikatı, batıda Haremeyn"e, Suriye"ye, Osmanlı topraklarına ve kuzey­de Mâverâünnehir"e kadar yayılmıştır. Bu süreçte Müceddidiyye kolu, Nakşî geleneğinin mevcut diğer kollarının çoğunun yerini almıştır.



Tecdid anlayışını yanlış anladılar

Birçok çağdaş müellif, Mektûbât"ta yer alan çok sayıdaki delili göz ardı ede­rek Sirhindî"nin müceddidlik rolünü siyasî ve sosyal reform olarak yorumlamıştır. Bu yorum, bir yandan İmam Rabbanî Hazretleri’nin fark edilebilir bir şekilde tasavvufî tecdid anla­yışı ile daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan ıslah kavramlarının karıştırılmasın­dan, öte yandan İmam Rabbanî"ye anakronistik bir şekilde çağdaş telakkilerin atfedilmesinden kaynaklanmaktadır. İmam Rabbani, bazı siyasî endişelerini ifade etmekle birlikte bunlar doğrudan siyasî anlamda tecdidle bağlantılı değildir ve kısmen onun Nak­şibendîliğe intisabından öncedir. İsbatü’n Nübüvve adlı eserinin girişinde (s. 10), üstü kapalı olarak "zamanımızdaki bir zalim" olarak bahsettiği Ekber Şah"ı ulemâya zulmetmek, "Hindistan"da İs­lâm"ın en büyük şiarlarından biri olan" inek kesmeyi yasaklamak, müslümanlara ait camileri ve mezarları mahvetmek ve kâfirlerin mâbed ve bayramlarını onur­landırmakla suçlamıştır. Cihangir 1014 (1605) yılında tahta çıktığı zaman bir baş­ka yorum daha yapmış, bu hadiseyi yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmüştür. İmam Rabbanî Hazretleri, küfre ve özellikle onun mahallî tezahürü olan Hinduizm"e kesin olarak düşmandır. Ona göre zaruret hali dışın­da kâfirlerle her türlü muameleden kaçı­nılmalıdır (1/270).



Vahdet-i vücud, vahdet-i şuhûd

Modern çağ öncesi dönemde tarikat mensupları arasında İmam Rabbanî Hazretleri"nin ihtilâfa sebep olan tek düşüncesi vahdet-i vücû­du eleştirerek vahdet-i şühûdu savunmasıydı. Takipçileri, bu iki kavramın müsbet ve menfi taraflarını değerlendiren çalış­malar yapmışlardır. Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Faysalât-ı vahdeti"1-vücûd ve"ş-şühûd adlı risalesinde her iki kavram ara­sındaki farkın sadece lafzî olduğunu ve hakkıyla anlaşıldıkları takdirde aynı sonu­ca götürdüklerinin anlaşılacağını ispatla­maya çalışmış, Mîr Muhammed Nasır, Andelîb Nâie-i "Andelîb (Bopal 1890); oğlu Hâce Mîr Derd de, "İlmü"l-Kitâb (Delhi 1310/1892) adlı eserlerinde vahdet-i şühûdu savunmuşlardır. Gulâm Yahya"nın Mirza Mazhar Cân-ı Cânân"ın isteği üze­rine kaleme aldığı Kelimetü"l-hak, vah­det-i şühûdun daha keskin ve polemik yönü daha fazla bir savunması olup Şah Veliyyullah"a cevap olarak yazılmıştır. Mir­za Mazhar"ın bir başka müridi Gulâm Ali Dihlevî de yalnızca vahdet-i şühûdun ge­çerli olduğu görüşündedir (Mekâtîb-i Şerîfe, s. 22-23, 51-54, 61-63). Şah Veliyyullah"ın oğullarından Şah Refîuddin, Damgu"i-bdfil (Gujranwala 1976) adlı eseri ka­leme alarak babasının görüşlerini müda­faa etmiştir. Onun ardından Şah Veliyyullah"ın torunlarından Şah İsmail Şehîd, Abakât adlı eserinde vahdet-i vücûdun üstünlüğünü savunmuş, ancak daha son­ra bizzat kendi keşfinin bir sonucu olarak vahdet-i şühûdu savunan Seyyid Ahmed-i Birilvînin etkisiyle görüşünü değiştirmiş­tir. Nakşibendiyye tarikatına mensup olan Hint-İran şairi Abdülkâdir Bîdil"in bazı şi­irlerinde vahdet-i şühûdu ifade ettiği söy­lenmiştir (Selâhaddin Selçûki, s. 176). Hint yarımadası dışında, kendisi hiçbir tarikata mensup olmayan Osmanlı Devleti"nin son şeyhülislâmı Mustafa Sabri Efendi, İmam Rabbanî Hazretleri’ni, vahdet-i vü­cûdu başarılı bir şekilde reddettiğinden dolayı övmüştür (Mevkıfü"l-"akl, 275-350).



Tarikata mensup olmayan bazı Hindis­tanlı ve Pakistanlı yazarlar, İmam Rabbanî Hazretleri"nin fa­aliyetlerinin siyasî ve sosyal boyutuna aşı­rı vurgu yaparak aslında onun önde gelen tarafı olan tasavvufî yönünü geri plana it­mişlerdir. Bu bakış açısının dikkate değer ilk örneği İmam Rabbani Hazretleri"ni Hint müslümanlarını zalim idarecilerden, bozulmuş sûfîlerden ve dünya peşinde koşan âlimlerden kurtardığı için öven Mevlânâ Ebü"l-Kelâm Âzâd"dır. Pakistan"da Cemâat-i İslâmî"nin kurucusu olan Mevdûdî de İmam Rabbanî Hazretleri’ni benzer şekilde Hint ya­rımadasında İslâm"ı kurtarmakla över ve onun "müceddid-i elf-i sânî" olduğunu ka­bul eder. Muhammed İkbal ise İmam Rabbanî Hazretleri’ni yeni bir din psikolojisi geliştirdiği için tasavvufun ihya edicisi olarak görür (The Reconstrucüon, s. 192-194).

Netice:

Büyük veli İmam-ı Rabbanî, sahabi mesleğinin büyük temsilcisi ve fark mezhebinin de kutbudur. Herkesin ittifâkıyla Hakikat-ı Ahmedîye"yi (s.a.s.) (Peygamberimizin varlığının ifade ettiği manayı ve O"nun peygamberlik hakikatini) çok iyi anlamıştır. Zâhir ve bâtın-ı Ahmedî"yi (s.a.s.) te"lif etmiş ve O"nun iç-dış bütünlüğünü en mükemmel şekilde anlatanlardan birisi belki de birincisi olmuştur. Dört yüz seneden bu yana neşrettiği envârın aydınlığını hâlâ kalblerimizde hissetmekteyiz...

Bu dev insan, her zaman peygamber yolu ve sahabi mesleğini nazara vermiştir ki, bu yol ehl-i sünnet vel cemaat yoludur ve bu cemaat de hakikat-ı Ahmedi"yenin (s.a.s.) temsilcileridirler.



Eserleri.

1. İsbatü’n Nübüvve: Allah inancına paralel olarak peygamberliğe inancın da zorunlu olduğunu ispat etmeyi hedefleyen eser, Ekber Şah"ın "dîn-i ilâhî" adıyla savunduğu sinkretizm (bütün din­lere aynı anda inanma) anlayışı tarafından desteklenen şüpheciliğe karşı kaleme alınmıştır. Arapça yazılan kitap Gulâm Mustafa Han tarafından Urduca tercü­mesiyle birlikte yayımlanmıştır (Karaçi 1383/1963).

2. Te’yîd-i Ehli"s-sünne (Redd-i Revâfız). İran Şiî ulemâsı ile Mâverâünnehir Sünnî ulemâsı arasındaki bir tartışmanın ürünü olan eser Şîa"ya bir reddiyedir. İmam Rabbanî Hazretleri’nin, ileride kendisini takip edecek olan Nakşibendî geleneği çizgisine miras bırakacağı kuvvetli Şîa düşmanlığının zeminini hazırlayan eseri Gulâm Mustafa Han Farsça metni ve Ur­duca çevirisiyle birlikte neşretmiştir (Ka­raçi 1384/1964).

3. Mektûbât: İmam Rabbanî Hazretleri"­nin görüşlerini yansıtan eser mektupla­rının derlenmesiyle meydana gelmiştir.

Üç ciltten oluşan eser toplam 536 mektup ihtiva eder. Hint yarımadası, Or­ta Asya ve Türkiye"deki kütüphanelerde çok sayıda yazma nüshası bulunan Mektûbât"ın birkaçı dışında bütün mektuplar Farsça"­dır. Eserin iki cilt halinde çeşitli baskıları yapılmıştır Mektûbât, Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi tarafından 1158"de (1745) ağ­dalı bir dille Türkçe"ye (İstanbul 1277), Muhammed Murad el-Kazânî tarafından Arapça"ya (Mekke 1317) tercüme edilmiş­tir. Arapça tercüme bazı yerlerde Farsça aslından daha anlaşılır niteliktedir. Hü­seyin Hilmi Işık eserin ilk cildini (İstanbul 1968), Abdülkadir Akçiçek Arapça tercü­mesinin tamamını (İstanbul 1979) Türk­çe"ye çevirmiştir.



İmam Rabbani Hazretleri"nin diğer eserleri şunlardır:

Mükâşefât-ı Gaybiyye (Karaçi 1384/1965);

Havâşî ve Ta’lîkât ber Şerh-i Rubâiy-yât-ı Hâce Bâkî-Billâh (Karaçi 1386/ 1966);

Ma"ârif-i Ledünniyye (Karaçi 1388/1968);

Mebde1 ü Me"âd (Karaçi 1403/1983);

Risâle-i Tehlîliyye (Karaçi 1403/1983).



Allahu Tealâ, şefaatine nail eylesin. Amin..
 

[TB] Benzer konular

Üst