İlim,Amel,İhlas ve Kulu Allah'a Kavuşturan Yollar

  • Konbuyu başlatan oski
  • Başlangıç tarihi
O

oski

Guest
Kabaca bir tasnifle, İslâm şerîatı üç kısımdan yani üç temel unsurdan meydana gelmiştir:

• İlim,

• Amel,

• İhlâs.

Bu üç kısımdan her biri ayrı ayrı yerine getirilmedikçe, şerîat tam olarak tahakkuk etmez. Ne zaman ki şerîat tahakkuk eder, Cenâb-ı Hakk'ın rızâsı da hâsıl olur. Mevlâ'nın rızâsı ise, dünyevî ve uhrevî saâdetlerin hepsinin üstündedir. “Allah'tan bir rızâ, (yani Allâh'ın rızâsından olan bir küçücük şey bile, cennet nimetlerinin) hepsinden daha büyüktür.” (1)

Şerîat, dünyevî ve uhrevî bütün saâdetleri içinde toplamıştır. Hâl böyle olunca, şerîatın ötesinde ihtiyaç duyulacak bir maksat olamaz. Tasavvuf erbâbının imtiyaz ettiği (seçtiği) tarîkat ve hakîkat ise, şerîatın üçüncü cüz'ü olan ihlâsın ikmâl ve tamamlanmasına yardımcıdırlar. Tarîkat ve hakîkatın elde edilmesinden maksat; şerîatın tamamlanmasıdır... Yoksa onun ötesinde bir başka şey için değildir.(2)


KULU ALLÂH'A GÖTÜREN YOLLAR

Tasavvufta mü'mini, Cenâb-ı Hak ve tekaddes ve teâlâ'ya kavuşturan yollar esas itibariyle ikidir:

1. Kürb-i nübüvvete taalluk eden yol(3) (erbâbı üzerine salât ve selâm olsun).

Bu yol zâtî ve aslîdir; aslın aslına ulaştırır, kavuşturur. Asâleten bu yoldan ulaşanlar; peygamberler (aleyhimüsselâm) ve onların ashâbı kirâmıdır. Kezâ, ümmetin büyük evliyâsından, kendisi için murâd edilen diğerleri de –her ne kadar bunlar az, hatta azın azı iseler de– bu devletle şereflenirler.

Bu yolda tavassut ve hâil, yani vâsıta olma-araya girme durumu yoktur. Bu vâsılînden (bu yolla Hakk'a erenlerden) feyz alanlar, hiç kimsenin tavassutu olmadan asıldan alırlar... Biri diğerine hâil de olmaz. Nitekim Resûlüllah Efendimizin (s.a.v.) sohbeti neticesinde ashâb-ı kirâma müyesser olan yakınlık, işte bu nübüvvet yakınlığıdır, tebaiyet ve verâset yolu ile hâsıl olmuştur. İsa aleyhisselâm kıyâmete yakın yeryüzüne indiğinde ve va'dolunan Mehdî aleyhirrıdvân geldiğinde, onlar da bu yoldan vâsıl olacaklardır. Bu yakınlıkta ne “fenâ” vardır, ne “beka”; ne “cezbe” vardır, ne de “sülûk”...

İşte bu yakınlık, velâyet yakınlığından daha faziletli ve bir çok mertebelerle ondan daha yücedir. Zira bu yakınlık asıldır (asla yakın olmaktır). Velâyet yakınlığı ise, gölge yakınlığıdır. İkisi arasında çok büyük fark vardır; lâkin herkesin idrâki, bu ma'rifetin zevkini anlayamaz. Bu ma'rifeti anlayıp kavrayamama noktasında, havâs zümresi bile avâm sınıfı ile neredeyse beraberdir.

Ancak, nübüvvet kemâlâtının zirvesine çıkış velâyet yolundan olursa, o zaman fenâ ve bekâ, cezbe ve sülûk gerekli olur. Zira bunlar, o yakınlığın başlangıcı ve hazırlığıdır. Bu kemâlât aşılıp, tecelliyat da husûle geldikten sonra nübüvvet kemâlâtına ayak basılır. Fakat seyir bu yoldan olmaz da, nübüvvet yakınlığı için sultânî yol tercih edilirse; işte o zaman fenâ, bekâ, cezbe ve sülûke ihtiyaç olmaz. Ashâb-ı kirâmın seyri de, sultânî olan nübüvvet yakınlığı yolundan olmuştur. Bu bakımdan onların cezbeye, sülûke, fenâya ve bekâya ihtiyaçları yoktur. İşte burada anlatılmaya çalışılan “kurb-i nübüvvet”, bu yakınlıktır.

Nübüvvet kemâlâtının hâsıl olması, tamamiyle İlâhi mevhibeye bağlanmış, büsbütün İlâhî bir ikrâma bırakılmıştır. Bunda zorlamanın, çalışmanın bir tesiri yoktur; bu büyük devlet, hiçbir çalışma ve amelin neticesinde elde edilebilecek bir nimet değildir. Keza, hiçbir riyâzat ve mücâhede de bu güzel nimetin netice ve meyvelerini vermez.

Velâyet kemâlâtı böyle değildir; onun başlangıcı çalışmaya, gayret edip emek vermeye bağlıdır. Hâsıl olması da riyâzat ve mücâhedeye kalmıştır. Her ne kadar bazı şahısların, bir çalışma olmadan, sâlih bir amele başlayıp girişmeden bu devletle şereflenmeleri câiz ise de, velâyet kendisinden ibâret olan fenâ ve bekâ dahi, bir mevhibe-i İlâhiyedir... Bu nimete ermek kimlere murâd edilmişse, ancak onlar gayret ve çalışmalarının neticesinde, Allah Teâlâ”nın ihsan ve inâyetiyle onunla müşerref olur.

İmâm-ı Rabbânî hazretleri, zât-ı âlîlerini kastederek, buyuruyorlar ki:
Bu fakîr, risâlelerinde ve bazı mektuplarında şöyle yazmış idi: “Benim muâmelem sülûkün, cezbenin, zuhûrâtın, tecelliyâtın da ötesinde olmaktadır.” Bununla anlatmak istediğim, işte bu yakınlıktır; yani nübüvvet yakınlığı... Ben Hazret-i Şeyhimizle (k.s.) beraber olduğum sırada, zuhûrât olarak bu devleti elde ettim. (...) “Hidâyetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allâh'a hamdolsun! Allah bize hidâyet etmeseydi, biz kendiliğimizden bunun yolunu bulmuş olamazdık. Rabb”imizin resûlleri Hakk'ı getirdi.”(4)

(Tasavvufta) fenâ ve bekâ, cezbe ve sülûk tâbirleri de yenidir. Meşâyihin buluşlarındandır. Mevlânâ Câmî (k.s.) Nefehât'ta, “Fenâ ve bekâdan ilk bahseden, Ebû Saîd el-Harrâz”dır (k.s.) demiştir.(5)

2. Kurb-i velâyete taalluk eden yol.(6)

Aktâb, evtâd, büdelâ, nücebâ(7) ve Allah Teâlâ'nın bilumum velî kulları bu yoldan vâsıl olurlar, Hakk'a ererler, kavuşurlar... “Sülûk tarîkı” da bu yoldan ibarettir... Hatta bilinen “cezbe” de bu yola dâhildir... Bu yolda, “kurb-i nübüvvet”in aksine tavassut ve hâil vardır...

Kurb-i velâyet yolundan Hakk'a vâsıl olanların muktedâsı (kendisine uydukları), reîsleri, o büyüklerin feyiz kaynağı Hz. Aliyyü'l-Murtezâ kerramellâhü teâlâ vechehü'l-kerîm'dir. Bu şânı, şerefi, keyfiyeti büyük makam ve mevki ona bağlıdır. Bu makamda, Nebî sallallâhü aleyhi vesellem'in mübârek ayakları, âdeta Ali kerramellâhü vechehû'nün başı üzerinde gibidir. Hazret-i Fâtıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r. anhüm) de, bu makamda onunla ortaktırlar.

Öyle zannediyorum ki; Hz. Ali (k.v.), maddî hayatın meydana gelmesinden evvel bu –kendisine müracaat olunacak ve sığınılacak– yüce makamın sahibi idi. Nitekim maddî hayatın başlamasından sonra da bu yoldan her kime bir feyz ve hidâyet ulaştı ise, onun vâsıtasıyla ulaşmıştır. Zira o, bu yolun son noktasındadır ve bu makamın merkezi ona bağlıdır.

Ne zamanki onun devri tamamlandı; şeref ve itibarı, rütbe ve derecesi çok büyük olan bu makamı, sırasiyle oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'e (r.anhümâ) teslim etti. O ikisinden sonra da, tertip üzere ve düzenli bir şekilde on iki imamdan her birine geçti. Bu büyüklerin yaşadığı asırlarda, hatta ebedî âleme irtihallerinden sonra da, (velâyet yolundan) her kime bir feyz ve hidâyet ulaştıysa, –ister vaktin nücebâsından, isterse kutublardan olsun– bunların vâsıtası ve araya girmeleri ile ulaştı. Kurb-i velâyet yolundan vâsıl olmak isteyenlerin hepsinin sahibi ve sığınağı bu büyüklerdir. (Merkez onlardır), etrafın da mutlaka merkeze katılması gerekir. (Bu yolda merkez), nöbet sırası Şeyh Abdülkadir Geylânî'ye (k.s.) gelinceye kadar onlar idi. Sıra Abdülkadir Geylânî hazretlerine gelince de bu makam ona bırakıldı. Bu merkez üzerinde, anlatılan imamlarla Şeyh Abdülkadir Geylânî (k.s.) arasında ise hiç kimse görülmemektedir.

Anlaşılan odur ki; kutublardan olsun, nücebâdan olsun, her kime bu yoldan feyizler ve bereketler ulaşmışsa, onun şerefli ve mübârek tavassutu ile olmuştur. Çünkü bu merkez, ondan başkasına müyesser olmadı. Bundan dolayı o, şöyle demiştir: “Evvelkilerin güneşleri battı; bizim güneşimiz batmaz, ufuk-ı a”lâ'(8)da ebedîdir.” Burada “güneş” tâbirinden murad, hidâyet ve irşad feyizlerinin güneşidir. “Battı” ifadesiyle açıklanmak isetenen ise, anlatılan feyzin olmayışı, bereketin gelmeyişidir.

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri bu açıklamalardan sonra ise, yaşadığı devirde, Abdülkadir Geylânî (k.s.) hazretlerine vekâleten –kurb-i velâyetle alâkalı– o vazifeyi de kendilerinin devam ettirdiklerini beyan ederek sözlerini şöyle sürdürüyorlar:

Şunun da bilinmesi gerekir ki; bir şahsın kurb-i velâyet yolundan kurb-i nübüvvet yoluna ulaşması doğrudur, mümkündür. Bu vaziyette o kişinin, her iki muâmeleye de ortaklığı olur. Peygamberlere (aleyhimüssalâtü veselâm) tetaffulü (peykliği-uyduluğu, onların câzibesi etrafında bulunması) dolayısiyle, kendisine orada bir yer, bir mevki verilir. Bu durumda her iki yolun muâmelesi de ona bağlı olur.

Şiir meali: “Âlemi bir şahışta toplamanın, Allâh'a bir zorluğu yoktur.”(9)

Nitekim İmâm Câfer-i Sâdık'ta (r.a.) bu iki yol birleşmiştir. Zira onun, bir yandan Hz. Ebû Bekir'e (r.a.), diğer taraftan da Hz. Ali'ye (k.v.) nisbeti (bağlılığı) vardır. Bu iki nisbetten gelen kemâlât (mânevî bakımdan tam ve eksiksiz olma durumu) onda bir bütün hâlindedir. Onlar, İmâm Câfer-i Sâdık(10) hazretlerinde birleşmesine rağmen, her biri tek başına ve birbirinden ayrıdır. Binâenaleyh bir tâife ondan Hz. Sıddîk'a bağlılığı dolayısıyla, Sıddîkıyet nisbeti aldı; bir başka cemaat ise, Hz. Ali'ye bağlılığı dolayısıyla, Aleviyet nisbeti aldı...

Bunda şaşılacak bir vaziyet de yoktur. (Farklı) mahal hususiyetleri, nisbetin bir olmasına rağmen, hâli üzere kalır. Meselâ, Hindistan'ın Benâris beldesindeki Künk ırmağı ile Çemen ırmağı aynı yerde toplanmasına rağmen, suları birbirine karışmıyor...(11) Böylece Künk ırmağı tarafında olanlar onun suyundan, Çemen ırmağı tarafında olanlar da Çemen'in suyundan içiyorlar. Mahallin müteaddit olması dolayısıyla, aynı suya ayrı ayrı hususiyetler gelir. Bu itibarla her iki yolun hususiyetleri göz önüne alınarak, kendilerine, ayrı ayrı yollardan intisâb etmek câiz olur.(12)
***

FAHREDDİN RÂZÎ HAZRETLERİNE GÖRE ŞERÎAT-TARÎKAT VE HAKÎKAT

Hayatında binlerce âlime icâzet vermiş olan büyük müfessir Fahreddin Râzî hazretleri (1149-1209), Mefâtîhu'l-Gayb(13)da (Tefsîr-i Kebîr) Fâtiha-i şerîfenin tefsîrinde; şerîat-tarîkat ve hakîkatı şöyle îzah ediyorlar:
Üç çeşit İlâhî emir tebliğ buyuruldu:

Birincisi, zâhirî amellere muvâzabet, yani aksatmadan devam etmektir ki, şerîat makâmıdır. Bunu, “Ancak sana ibâdet ederiz” âyet-i kerîmesi tebliğ eder.

İkincisi, şehâdet âleminden gayb âlemine tevecühle (görünen âlemden görünmeyen âleme yönelerek), o âlemi bu âleme musahhar yani boyun eğmiş, emri altına girmiş görmek ve gaybî imdat (mânevî yardım) olmadıkça, zâhirî amellerde istikametin müyesser olamayacağını bilmektir ki, bu, tarîkat makâmıdır. [Yani; her türlü yardımın, hatta günahlardan kaçınıp ibâdetleri yapabilmenin dahi Allah Teâlâ'nın tevfîki ve yardımı ile mümkün olduğunun şuûr ve idrâki içerisinde olmaktır. Şerîat makâmında amellerin mukabili sevap, tarîkat makâmında ise kurbiyettir, Allâh'a yakınlıktır.] Bunu da, âyet-i celîledeki “Yalnız senden yardım dileriz” cümlesi bildirir.

Üçüncüsü de; şehâdet âlemini büsbütün azlolunmuş (hiçbir şeye tesiri kalmamış), bütün her şeyin ve her işin yalnızca Allâh'ın (c.c.) yed-i kudretinde olduğunu görmektir ki, bu da hakîkat makâmıdır. O makâmı müşâhede eden kulun, yakînen bileceği gibi, bunu da, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” kavl-i şerîfi göstermektedir.

Burada bazı incelikler daha arzetmek isterim. Şöyle ki:

Talep ve arzu edilen bir şeyin elde edilebilmesi için, beraberce çalışıp gayret sarf eden ruhlara nisbetle, yalnız başına hareket eden bir ruhun zayıf kalacağı müsellemdir, yani inkârı mümkün olmayan bir hakîkattir. Tek bir rûh, topluca hareket eden birçok rûhun nâil olduğu maksada, münferiden vâsıl olamaz. İnsan, tek başına arzusuna kavuşamayacağını anlayınca; rûhunun inkişâfı için, İlâhî nûr ve feyz talebinde bulunan mübârek ve mukaddes ruhlara iltihâk (katılma) lüzûmunu hisseder. Bu iltihaktan sonra, onlardan yardım göreceği için; talebi kuvvet, istîdâd ve kabiliyeti kemâl bulur, olgunlaşır. Binâenaleyh tek başına iken kavuşamayacağı maksatlara, bu beraberlikle nâil olabilir. İşte, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” âyetini tâkip eden, “O, kendilerine in”am ettiğin mes”utların yoluna” buyurulması, bu güzel nükteden dolayıdır.

Bir rûhun, mübârek ve temiz ruhlarla beraberliği, onun kuvvet ve istidâdını ziyâdeleştirip kemâle erdirir. Bu bakımdan, fâsıklara işâret eden, “Ne o gadap olunanların” ve kâfirlere delâlet eden, “Ne de sapkınların yoluna değil” kavilleriyle, habis ruhlarla beraberliğin de hüsrânı mûcip olacağı, zarar ve ziyanı beraberinde getireceği, tahzîr (sakındırma) yoluyla anlatılmış oluyor.

Hulâsa; yukarıda ifade olunduğu üzere, “Ancak sana kulluk ve ibâdet ederiz” âyeti ile şerîat makâmı, “Ancak senden yardım dileriz” kavli ile tarîkat makâmı, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” âyet-i celîlesi ile de, hakîkat makâmı gösteriliyor. Sonra da, Erbâb-ı sâfâ (iyi kimseler) ile beraber olmak sayesinde istîdat kazanmanın, erbâb-ı şekâvetten (kötü kimselerden) uzak durmakla da, istikmâl-i feyz etmenin yani feyzini tamamlamanın kolaylaşacağı bildiriliyor.

Bazı âlimler derler ki, “Bizi doğru yola hidâyet eyle” kavli ile iktifâ buyurulmayıp ta, “O kendilerine in'âm ettiğin mes'utların-bahtiyarların yoluna” dahi denilmesinin hikmeti şu olmalıdır:

Bir sâlik; kendisini, dalâlet yollarından koruyup doğru yola sevkedecek bir mürşidin feyizli nazarlarına mazhar olmadıkça, hidâyet ve mükâşefe makamlarına vâsıl olamaz... Yani maksada götüren, gâyeye ulaştıran yola ve gayb âleminin görülmesini sağlayan hâllere kavuşamaz. Mürşidin lüzûmu âşikârdır, ona olan ihtiyaç açıktır... Zira halkın ekserisi, hakkı bâtıldan temyîze muktedir değillerdir; hidâyeti dalâletten, doğruyu eğriden, sağlamı bozuktan, güzeli çirkinden ayırt edemezler. Bir nâkıs (noksan ve kusurlu olan bir kimse), her halde bir kâmile iktidâ etmelidir (ona uyup onun ardından gitmelidir) ki, ondan kuvvet ala-ala o da kemâl derecesine doğru yol alabilsin.(14)


DİPNOTLAR
(1) Kur'ân-ı Kerim, Tevbe sûresi, 9/72.
(2) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 36.
(3) Yani, Hakk'a vusûlde-ulaşmada peygamberlik yakınlığına ait ve ona bağlı olan yol.
(4) K.K., A'raf sûresi, 7/43.
(5) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 3, 122, 1, 301, 313.
(6) Hakk'ın tevfîk ve inâyetine kavuşmada, velîlik yakınlığına bağlı bulunan yol ve usûl.
(7) Aktâb: Tasavvufta en büyük veli anlamına gelen kutub kelimesinin çoğulu, kutublar demek. Evtâd: Biri doğuda, diğeri batıda, öbürü kuzeyde, bir diğeri de güneyde bulunan dört büyük veli. Büdelâ: tasavvufta yediler tabir edilen velilere verilen isim. Bunlar, çok uzak yerlere gidip gözden kaybolduklarında yerlerine her yönden kendilerine benzeyen canlı bir bedeni bedel olarak bırakabilirler. Nücebâ: tasavvufta kendilerine kırklar denilen velilere verilen isim.
(8) Ufuk, yerle göğün birleşir gibi göründüğü yer, sâha. Ufuk-ı mübîn: Kalb makamının sonu. Ufuk-ı a'lâ: Ruh makamının sonu, vâhidiyet ve ulûhiyet mertebesi. (Kâşânî, Abdürrazzak, Istılâhâtü's-Sûfiyye, Kahire, 1981)
(9) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 3, 122.
(10) Câfer-i Sâdık (r.a.) Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiye hazerâtının dördüncü halkasını teşkil eder. Hicrî 80 (M. 700) senesinde doğmuştur. Babası Muhammed el-Bâkır hazretleridir. Hicrî 148 (M. 765) yılında Medîne'de vefat etmiştir. (İslâm Ansiklopedisi, M.E.B. Devlet Kitapları, M. Eğitim Basımevi 1979, 3, 7)
(11) Nitekim Kur”ân-ı Kerim'de şöyle buyruluyor: “(O Allah), iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar.” (Rahmân s., 55/19-20) “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan da odur.” (Furkan s., 25/53)
(12) el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 313. 3, 122.
(13) C. 1, s. 185-186.
(14) Muallim Nâci (1849–1893), İ'câz-i Kur”ân, İkinci tab'ı, Dersaâdet, Matbaa-i Nişan Berberyan, 1308, s. 25-30.
__________________
 

[TB] Benzer konular

Üst