örnek açık oturum

fussilet

Üye
Yönetici
Ekonomide Açık Oturum (Cumhuriyet Gazetesi, 16-17 Nisan 2003)

< Tüm makaleler
17 Nisan 2003

EKONOMİDE AÇIK OTURUM

Katılanlar: Attila Karaosmanoğlu, Umut Oran, Lütfi Yenel, Mustafa Sönmez, Selim Somçağ.

SELİM SOMÇAĞ: IMF'NİN ÖNCELİĞİ ÜRETİM DEĞİL, BORÇ TAHSİLATI

1. Durum Tespiti

Türkiye'nin en büyük sorunu çok ağır borçlu bir ülke olması. Bu teşhisi koyduktan sonra bizi bu noktaya getiren olayları irdeleyelim. 1999 Helsinki Zirvesinde Türkiye'ye samimiyetten uzak bir şekilde üyelik vaadi verilmesiyle beraber "IMF'ye muayene olun, ekonominizi düzeltin, enflasyonu düşürün” diye şart koşuldu. O zaman da yapısal sorunlar vardı, borçlar belli bir baskı yaratıyordu ama, 1999 yılında toplam kamu borçlarının milli gelire oranı % 58'di; yani Türkiye bu kıstasta Maastricht kriterini tutturuyordu.

Şimdi gelinen noktaya bakalım:

- Dezenflasyon programı 14 ayda çöktü.

- Ortaya çıkan iflas tablosunu sözde onarmak üzere Güçlü Ekonomiye Geçiş adı altında, programın borçların tahsilatının hızlandırılmasına yönelik ikinci aşaması uygulamaya kondu.

- Burada en önemli araç GSMH'nın % 6.5'i oranındaki faiz dışı bütçe fazlası. Bu çok ağır bir oran; dünyanın hiç bir yerinde bu kadar yüksek bir oran yok. IMF'yi yönlendiren gelişmiş ülkelerde zaten faiz dışı fazlanın lafı bile edilmez. Bir örnek vereyim: ABD geçen yıl Kasım ayında bütçe harcamalarını GSMH'nın % 1'i kadar arttıran bir paketle, yani tipik Keynezyen bir uygulamayla durgunlukla mücadeleye başladı. Bir de kendi kategorimizdeki ülkelere bakalım. Brezilya IMF'den Türkiye'ye kıyasla daha fazla kaynak kullanan bir ülke. Sadece geçen sene 30 milyar dolar aldı. Öyle 5 yıl için falan almadı; bir yıl içinde kullanacak. Brezilya'nın kamu borcu/GSMH oranı da yüzde 80'lerin üzerinde. Buna karşılık % 3.75 faiz dışı fazlayı büyük pazarlıklarla kabul etti Brezilya.

Programın bir bacağı daha var: Dalgalı kur. Merkez Bankası kuru tamamen kendi haline bırakıyor. Döviz kurunun tamamen aylık, haftalık, günlük, hatta satlik ödemeler dengesi hareketleriyle belirlenmesi ne getirecektir? Bir kere büyük bir volatilite getirecektir. Ve Türkiye gibi bir kronik enflasyon ve sıcak para ülkesinde muazzam bir dalgalanma olacaktır nominal ve reel kurda. Mesela Kerkük'e peşmergeler girdi, dolar 50 bin lira yükseldi. İthalat, ihracat, dışarıdan gelecek sabit sermaye yatırımları; bunlar hep birkaç ay vadeli alınan kararlar. Bu ortamda dalgalı kur sanayici ve hatta finans sektörü açısından bir önünü görememe sorunu yaratıyor.

Daha önemlisi de şu: Sermaye hareketleri ve portföy tercihlerine bağlı olarak reel kur kimi zaman aşırı değerlenebiliyor. Bu da dış ticaret açığını büyütüyor.

Şimdi bunları biraraya getirerek iç pazar ve dış pazar açısından irdeleyelim. Türkiye gibi devalüasyon sonrası kriz sendromu yaşayan bir ülkede % 6.5 faiz dışı fazlayı tutturmak için sıkı maliye politikası uyguluyorsunuz. Ve zaten alımgücü çok düşmüşken iç pazarı tamamen öldürüyorsunuz. Kuru aşırı değerli hale getirerek ihracatın önünü tıkıyor, ithalatı kamçılıyorsunuz. Bu iki faktör Türkiye'nin büyümesini imkansız hale getiriyor. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı dönemi Türkiye'nin ekonomik hayatından, kalkınma sürecinden çalınmış iki senedir.

Peki niçin bunlar dayatılıyor? Amaç borçların ödenmesini garanti altına almak. Öncelikle IMF'nin borçları, ardından uluslararası finans sermayesinin açmış olduğu krediler. İç borçlar da üçüncü sırada geliyor. Bu tabii çok yanlış bir anlayış. Esas olan büyümedir. Büyüme sağlanınca borçlar kendiliğinden ödenir. Büyüme olmazsa iflas kaçınılmazdır. En canlı örnek Arjantin.

2. Çözüm Önerileri

Sorunları konjonktürel ve yapısal olarak ikiye ayırmak lazım. Türkiye bugün çok kötü bir ekonomik konjonktürün içinde. Türk ekonomisi hasta yatağında. Ateşi çok yüksek, vücudunda iltihap var. Şimdi 39 ateşle yatan hastaya "Senin sol omzunda kireçlenme var, gel bakalım fizik tedaviye” diyemeyiz. Önce hastayı yataktan kaldırmak lazım. Şimdi bunun için neler yapılabileceğine bakalım:

- Borçlar yeniden yapılandırılmalı. Bunun bankacılığı batıracağı, mali krize yol açacağı iddiaları abartılı. 2001'de Sayın Derviş de kamu bankalarında (ki mali sistemin yüzde 40'ını oluşturmaktadırlar) bulunan devlet kağıtlarını yeniden yapılandırmıştır ve hiç bir şey de olmamıştır.

Dış borçlarda bu sene büyük sorun yok, ama önümüzdeki senelerde 20 milyar gibi yüksek rakamlar ödenecek. Bunun önemli bölümü de IMF'ye. İlk etapta IMF'den bu konuda esneklik isteyebiliriz.

- Bütçe faiz dışı fazla hedefi düşürülmeli. Ben yüzde 6.5 olarak hedeflenen faiz dışı fazlanın 3 puan düşürülmesini öneririm. Bu 3 puan çok önemli, altın değerinde; çok iyi kullanmamız lazım. Bu konjonktürde bu kaynakla istihdam yaratma kabiliyeti olan, çarpan etkisi yüksek, en az ithal girdiye ihtiyaç gösteren yatırımlar yapılmalı. İnşaat, baraj, demiryolu ilk akla gelenler...

Bu tedbir paketinin sermaye kaçışı yaratması mümkün. Bunu engellemek için:
- Sermaye hareketlerine belli bir sınırlama getirilmeli. Ticaretle, ihracatla dışa açılmak başka şey, sermaye hareketlerinin tamamen serbest olması başka şey. Dünyada çok iyi örnekler Hindistan ve Çin. Çin özellikle son 20 yılda kalkınma mucizesi yaratan ülke. İkisi de hiç bir zaman sermaye hareketlerini serbset bırakmadı. Çin ihracat ve doğrudan yabancı yatırım şampiyonu; sermaye kontrolü var diye dünyadan kopmuş mu oldu? Mesela Malezya 1997 krizi akabinde IMF'nin karşı çıkmasına rağmen bu yasağı getirdi. Sonra bunun faydalı olduğunu IMF de kabul etti. Sıcak parayı sınırlandırmak çok önemli.

- Dalgalı kur yerine reel kur hedeflemesi. Merkez Bankası kur konusunda pasif tutumunu bırakıp reel kur hedeflemesine geçmeli.

- Gümrük Birliğinde bir düzenleme şart. Biz sanayileşmesini tamamlamış bir ülke değiliz. Bu yüzden sanayileşmiş AB ile Gümrük Birliğine girmemiz yanlış. Son dönemdeki büyük dış açıkların temel sebeplerinden biri de bu. Mesela Çin'den özellikle tekstilde çok ucuz, dampingli mallar geliyor. AB bunları üretmediği için kendisine ucuz girdi temin etmek amacıyla Çin'e izin veriyor. Ama bu malları biz de üretiyoruz, Gümrük Birliği yüzünden dampingli mala karşı sanayicimizi koruyamıyoruz. AB bizim dünyanın geri kalanıyla ticaretimize müdahale etmemeli.

- Avrasya merkezli dış politika. Türkiye'nin Brüksel-Washington eksenini dengeleyecek bir dış politika yönelimi içine girmesi gerekiyor. Ben buna "Atatürk'ün dış politikası” veya "Avrasya merkezli dış politika” diyorum. Kabul edelim ki Türkiye büyük dünya dış politikasında belirleyici bir ülke değil; fakat bölgesel bir merkez olma potansiyeli var. Dolayısıyla belli ittifaklar kurmak zorunda. Sadece iki merkezden etkilenen bir ülke olmaktan çıkıp özellikle Avrasya güçleriyle bir koalisyon içerisinde Atlantik eksenini dengeleyebilirsek o zaman dış politikamız gibi ekonomi politikamızı da daha bağımsız, daha özgür bir şekilde belirleyebiliriz.

Cumhuriyet Gazetesi, 16-17 Nisan 2003.
 

[TB] Benzer konular

Üst