ÜSTAD ALİ ŞERİATİ ( MÜMTAZ ŞEHİD )

  • Konbuyu başlatan ehmed
  • Başlangıç tarihi
E

ehmed

Guest
Ali Şeraiti, 23 Kasım 1933’de doğar. Daha çocukluğundan itibaren, yalnız hayatını nasıl biçimlendireceğini düşünmekle kalmamış, omuzlarında büyük bir sorumluluğun ağırlığını hissetmiştir. O, bu sorumluluk hissini babasına yazdığı son mektubunda şöyle anlatır: “ALLAH'ın inayetiyle, öyle bir yola koyuldum ki, ömrümün bir anını bile kişisel mutluluğum için harcayamam. Madem ki ALLAH'ın yardımı benim zayıflıklarımı telafi ediyor ve madem ki bu ömür bir gün nasıl olsa bitecektir, öyleyse ömrümü bu uğurda harcamamdan daha büyük mutluluk ne olabilir.” Bu sorumluluk, Adem’in varisi olma emanetinin sorumluluğudur. İslam’ın felsefi ve imani temeli olduğuna inandığı verasetin. Ve bu ülkü kitaplaşır: “Adem’in Varisi Hüseyin.”



Hayatı çölde başlamış; sonunda kapsamlı bir tarihi ve toplumsal ülküye, genç kuşaklara yol gösteren bir mesaja ve çağın şiddetle ihtiyaç duyduğu ‘orta yol’a ulaşmıştı. Bilerek ve isteyerek, çağın acısını kendisi gibi hissedenlerin mukadder ve mukaddes yolunu izledi ve sonunda tarihin şehitleri ve şahitleri arasına yazıldı.



Şeriati'nin kırsal kesimde yetişmiş olması bir tesadüf değildir. Hatta o, büyük şehirlerin fitne dolu havasını beğenmeyip Deşt-i Kebir çölünün yalnızlığını seçmiştir.



Dedelerinin geleneğine uyarak, hukuk, felsefe ve edebiyat öğrenimini tamamladıktan sonra Mezinan'a dönmüştür. Şeriati atalarından kalan bütün insani ve ilmi mirası kendine mal etmiştir. Onların maneviyatının kendinde yaşamaya devam ettiğini düşünmüş ve ona yolunu aydınlatan bir ışık gibi bakmıştır.



O, kendisini kuşatan geleneksel kalıpların, çevresindeki sınırlamaların farkındaydı ve onların tutsağı olmaktansa, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya kararlıydı.



Daha öğrenciyken ders vermeye başladı. Fikri yönden öylesine gelişti ki, O’nun daha şimdiden çevresinin ve kuşağının dışına taştığını herkes görebiliyordu. Yetenek, elverişli bir çevre ve hepsinden öte, İslam'ın katıksız kaynaklarına duyduğu samimi inanç, düşüncede ve davranışta iffetle birleşince, yüce gayesine ulaşmak için gerekli bütün imkanlara kavuşmuş oluyordu.



Liseyi bitirdikten sonra, öğretmenliği çok sevdiği için Yüksek Öğretmen Okulu'na girdi. O sıralar, Yüksek Öğretmen Okulu, şu veya bu nedenle Üniversite'ye girmemiş gençleri öğretmenlik mesleğine hazırlayan saygıdeğer bir kuruluştu.



Üniversite’ye girmeden önce de, kitap çevirebilecek derecede iyi Fransızca ve Arapça biliyordu. O dönemde, Ebu Zer üzerine Arapça'dan, Dua üzerine de Fransızca'dan çevirdiği iki kitap, o sıralarda düşüncesinin ve bakış açısının nasıl bir alana yayıldığını çok güzel göstermektedir. Ayrıca bu çevirilere yazdığı önsözler de, bu dönemdeki İslami düşüncenin yönüne ve açıklığına güzel bir örnektir. O’na göre İslam, değişik felsefi akımlarla, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında, herbirinin iyi yönlerine zaten sahip olan, kötü yönlerini de dışarda bırakan bir ‘orta yol’dur.



Ne var ki o sıralarda özellikle ilgisini çeken, Kuzey Afrika'dan Endonezya'ya kadar bütün İslam dünyasını saran ve bağrında yaygın, güçlü bir eylem imkanı barındıran anti-emperyalist, ideolojik akımlardır. Gerek ‘Ebu Zerr’le ilgili Kitap, gerekse Fransızca'dan çevirdiği küçük fakat değerli ‘Dua’ risalesi, O’nun dikkatini İslam'ın katıksız ve lekesiz kaynaklarına çekmiştir. Peygamber'in ve öteki din büyüklerinin hayatlarını toplumsal sorunların ışığı altında yorumlaması da, bu çalışmaların sonucudur. Bütün bunlar, gençlik üzerinde inkar edilemeyecek derecede etkili olmuştur.



Aynı zamanda, Tarih Felsefesi üzerine yazdığı eserlerle de, yazarlığa başlamış olur. Bir yandan da, Meşhed'deki İslami Hakikati Tanıtma Merkezi'nde konferanslar verir.



Şeriati'nin kişiliğini biçimlendiren ve yönünü çizen, yurt içinde ve yurt dışında gördüğü resmi öğrenimden çok, O’nun için hiç değişmeyen bir yol gösterici olan İslam'a duyduğu samimi inanç ve çocukluğunu yaşadığı çevreden edindiği öğrenme ve düşünme sevgisidir.



40 yıl boyunca Meşhed'de, Müslümanların canlı ve hareketli bir toplanma yeri olan İslami Hakikati Tanıtma Merkezi de O’nun kişiliğinin oluşmasına çok olumlu katkılarda bulunmuştur. Bu merkezin temelini atanlardan, babası Muhammed Taki Şeriati kırk yıl boyunca, dini hakikati tanıtabilmek için mantıki ve ilmi yöntemlerle çaba harcamıştır. Buna karşılık, O da, konferanslar vererek, soruları cevaplandırarak, oturumlara başkanlık ederek bu Merkez’in çalışmalarına çok olumlu katkılarda bulunmuştur. Daha başlangıçtan itibaren, entellektüel gelişmenin ve inancı kökleştirmenin aracı olarak gördüğü yazmaya ve konuşmaya büyük önem vermiş, çevresindekiler de, seçkin ve güçlü kalemiyle bu çalışmalarını sürdürmesi için kendisini sürekli teşvik etmişlerdir.



Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Ebu Zer, Mevlana, Cemaleddin Afgani, Muhammed İkbal ve Frantz Fanon gibi büyük dehaların Şeriati’nin üzerindeki etkisi büyüktür. Bunlardan başka babası Muhammed Taki, Louis Massignon, M.Ali Faraki (İran'lı bilim adamı ve politikacı), Jacques Berque (Fransız Arapça bilgini ve Sosyologu), kendini etkileyenler arasında sayılacak başlıca isimlerdir.



“İlk önce babası, üstad Muhammed Taki Şeriati, din penceresini bir iman mesabesinde ve yeni bir tarifle yüreğine ve dimağına açtı ve git gide ona derinlik bağışladı.* Daha sonra Ebu’l Hasan Furuği, Mühendis Mehdi Bazergan ve Talekani’nin düşüncelerinin etkisinde kaldı. Mitterling, Hidayet, Inessco, Kafka vb.. varlık dünyasını ‘kevir=çöl’ olarak görsün diye ‘yokluk ve abes’in acı tadını ona tattırdılar. Carl, ‘dua’yı, Pelan ve Einstein, ‘ilim ve din’ ilişkisini, Mevlana, Aynü’l-Kudat, Bu Said, Şeyh-i Şehid vb... ‘irfan’ı.



Eğer milli kurtuluş yolunu doğru bir şekilde açtıysa, Talekani ve Bazergan bu yolu mekteb [kitaba dönüş nidası, akıl, ilim ve özgürlük ile silahlanma] yardımıyla düzelttiler. Nahşeb, ALLAH’a ibadet etme ile şirk sınırını, toplum içindeki sömürenler ile sömürülenler arsındakini şekillendirdi. O zaman Cevdet es-Sahhar, Ebu Zer’i ona gösterdi; Massignon, yeni bir gidişi, İslam’ın manevi tarihini tahlil konusunda bir başka bakışı; Hallac, Selman ve Fatıma ve...; Berque, onun tarihi ve içtimai boyutunu. Gurtvitch, Max Weber’den bu yana gelen batının son toplumbiliminin son ürünlerini, ilmi ve eleştirel Marxçılığı. Sartre, Egzistansiyalizm yolunu, Haidgercilik köklerine doğru ve... *



Tüm bunları bir yana bırakırsak onun tarihsel ve inançsal öncüleri, birisi yolunu açan Seyyid Cemal’dir, bir diğeri de bu yolu genişleten ve düzelten İkbal’dir.”



1956 da Meşhed'de Edebiyat Fakultesi açılmıştı. O da bir yandan öğretmenliğini ve diğer yandan da çalışmalarını sürdürmektedir. Yeni açılan Fakülte’ye ilk kaydolanların başında o gelmektedir. Burada, hocalarıyla yaptığı tartışmalar, düşünce çizgisini daha da geliştirip kökleştirir. Derslerde, öğrencilerin büyük çoğunluğu gibi sessiz ve edilgen kalmaktansa, etkin olmayı seçer. Bu yeni çalışma, düşünce, araştırma ve tartışma imkanından faydalanarak Dinler Tarihine, İslam Tarihine yönelir. Özellikle Toynbee'nin Tarih Felsefesini kuşkuyla karşılar ve O’nu pek çok açıdan eleştirir.


1959’da fakülteyi birincilikle bitiren Şeriati devlet bursuyla Fransa’ya, Sorbon Üniversitesi’ne okumaya gider. Sorbon’da Toplumbilim ve Dinler Tarihi konularında doktorasını tamamlar.



Sosyoloji okuyan Şeriati edindiği bilgilerle Batı toplumlarının yapısını yakından tanır. Batılı entellektüellerin yazılarını okumuş, Frantz Fanon gibi devrimcilerin düşünceleriyle tanışmıştır. Fanon, Batı dışında yaşıyan insanların bir devrimi gerçekleştirmelerinin ancak mevcut dinlerinden vazgeçmeleriyle mümkün olabileceği kanısındaydı.



Şeriati, bu inancı bütünüyle reddeder. Şeriati, Batılı olmayan insanların Emperyalizm’e karşı mücadele verebilmelerinin olmazsa olmaz şartlarından biri olarak bu insanların kendi dinlerine ve kültürlerine dört elle sarılmalarını görmektedir.



Paris Üniversitesi’nde geçirdiği 5 yıl, hem çalışmalarına devam etmesine, hem de İran'da bulunmayan kitaplarla tanışmasına vesile oldu. Burada, değişik toplumsal ve Felsefi düşünce akımlarını doğrudan öğrenmek, Bergson, Camus, Sartre, Schwartz gibi yazar ve düşünürlerin, Gurtwitsch, Berque gibi Sosyologların ve Massignon gibi İslamiyatçıların eserlerini aracısız okuyup incelemek imkanını buldu.



Özellikle İslam araştırmaları ve sosyoloji ilgisini çekiyordu. Öğrenim alanı olarak da bunları seçti. Çözümleyici ve eleştirel Fransız Sosyolojisi O’nu büyük ölçüde etkiledi. Bir süre devam eden bu etkiye rağmen, O’nun toplumsal görüşü, düşünceyle davranışı bir bütün kabul ediyordu. Sosyoloji’yi mutlak bir bilim olarak kabul eden Pozitivist yaklaşım da, katıksız Marksist yaklaşım da O’na pek tutarlı gelmedi. Her iki yaklaşım da ona endüstrileşmiş ülkelerin bir başka değişle 3. Dünya Ülkeleri denilen ülkelerin gerçeklerini çözümlemekte ve kavramakta yetersiz kalıyordu.



Sürekli olarak Kapitalist toplumun ve Komünist sistemin içinde bulunduğu durumda, kalkınma seviyesine aldırmaksızın, bağımsızlıklarını kazanabilmek için mücadele eden bu insanların kendi öz gerçeklerini çözümleyip açıklayabilen bir sosyoloji geliştirmeye çalıştı.



O'nun Fransa'da kaldığı yıllar, Cezayir Devrimi'nin en gürültülü dönemine rastlar. Bu dönem, yüzyılı aşkın bir süredir emperyalizmin boyunduruğu altında ezilen Müslüman bir halkın kıyasıya bir cihada, bir ölüm kalım mücadelesine giriştiği, savaşı da Fransa içlerine kadar taşıdığı bir dönemdir. Avrupa'da, değişik partiler ve gruplar, hatta bilim adamları ve sosyologlar, bu konuda, olumlu veya olumsuz değişik tavırlar takınmaktadırlar. Cezayir'in sürekli Fransa'ya bağlı kalmasını savunan Fransız Komünist Partisi'nin ve Cezayir Komünist Partisi'nin sergiledikleri tavır, son derece ibret vericidir.



Şeriati, Müslüman halkların anti-emperyalist bağımsızlık mücadelelerini kendinden ayrı görmediği için, Cezayir'de olup bitenleri yakından izlemekte, onların kaderini kendi kaderiyle birlikte düşünmektedir. Ne var ki Cezayir’de sürüp-giden kanlı devrim bambaşka bir şeydir. Köylüsüyle, dağlısıyla, bütün müslüman halk, on milyonluk bir kitle halinde, emperyalizmin en güçlü ordularından birine, 500.000 kişilik Fransa ordusuna karşı bağımsızlık savaşı vermektedir.



Özellikle Cezayir Kurtuluş Cephesi'nin sözcüsü olan El-Mücahid gazetesi, mücadelenin düşünce yönünü yansıtmakta ve çözümlemektedir. Bazı Fransız aydınları da bu çalışmalara büyük ölçüde katılmışlardır. Bunlar arasında Cezayir uyruğuna geçen psikolog Frantz Fanon'un denemeleri ve kitapları dikkat çeker. O Cezayirlilerin saflarına katılır. ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Cezayir Devriminin 5. Yılı’, ‘Siyah Deri Beyaz Maske’ gibi pek çok eser yazar. O'nu keşfedip Avrupalılara ilk tanıtan Jean Paul Sartre'dir. Fakat O’nu tam anlamıyla ve ilk olarak Şeriati 1962’de, Avrupa’daki İran'lı öğrencilerin yayınladıkları bir dergide incelemiştir. Cezayir Devrimi’ne getirdiği derin sosyolojik çözümlemeler nedeniyle, Fanon'un ‘Yeryüzünü'nün Lanetlileri’ isimli eserini, İran'ın değişmesi için mücadele edenlere sunulmuş değerli bir armağan olarak nitelendirir Şeriati. O'nun daha önce hiç bilinmeyen belirli teorilerini geliştirip, kitaplarında ulaştığı bazı sonuçları Farsça'ya çevirerek, Fanon'un düşünce ve yaklaşım tarzının İran halk hareketine yansımasını sağlamıştır.



Sorbon’da geçen yıllar yeni bir Ali Şeriati varetmiştir. Tartışmalar, etütler, araştırmalar, çeviriler, yazılar, çıkardığı ve Avrupa’da en çok okunan Farsça gazete [Özgür İran], Cezayir bağımsızlık savaşına verdiği aktif destek, Paris’te Cezayir yanlısı eylemler nedeniyle tutuklanmakar, cezaevi, Batı’yı yakından tanıma ve derinlemesine analiz... Nihayet Şeriati 1964 yılında, beş yıldır kaldığı Fransa’dan ülkesine dönmeye karar verir.



Şeriati’nin şehit edilmesi üzerine, İran’ın yarıresmi gazetelerinden Keyhan’da, onunla ilgili yayınlanan bir yazıda Paris’ten dönüşü şöyle anlatmıştır : “Şeraiti 1964 yılında, kendini her zamankinden daha çok ülkesine, halkına ve İslam dinine hizmet etmeye hazır hissetti ve karısını, iki çocuğunu alarak İran’a dönmeye karar verdi. Yanında İran toplumu için çok değerli bir hediye taşıyordu. Zira dini konularda bütünüyle yeni sayılabilecek bir yaklaşımı vardı. Bütün içtenliğiyle, gerçek İslam’ın çizdiği çerçeve içinde, dine ve millete aynı derecede zararlı olan batıl inançlara, mezhep taassubuna ve ikiyüzlülüğe karşı savaşmak kararındaydı... İran’a döndükten sonra Meşhed Üniversitesi’ne profesör tayin edildi.”



Gazete her ne kadar böyle kestirmeden olayı yazmış olsa da aslında daha Türkiye-İran sınırında, karısının ve çocuklarının gözleri önünde ellerine kelepçe vurulmuş ve Kızıl Kale zindanlarına gönderilmiştir. Uzun bir süre ailesi ile dahi görüştürülmez. Hapisten çıktıktan sonra bir süre liselerde ve Yüksek Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yapar. Asıl olması gereken yere nihayet gelebilmiş ve Meşhed Üniversitesi Tarih Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tayin olabilmiştir.

“O’nun tavırlarında ve davranışlarında “bilinç, iman ve amel”in sebebi olan insanlığın üç boyutu “akıl, gönül ve irade” birbiriyle uyumlu bir yapı içinde olmuşlardır. İlk bakışta, değişik ruhsal problemlere bulaşmış iddiacılar güruhuna ve kişisel hastalıklar kısımlarına karşı koyma oranında temayüz eden şey, onun sağlam, samimi insani ve kamusal karakteri idi. O, araştırma ve eğitimine, babasının “Ahlak” dersi ile birlikte başladı. Her ne kadar soğuk ve mücerred resmi ve klasik “usul” konusunda şüphe ediyorduysa da ve “nasihat” onu tatmin etmiyor ve kendisini rahatlatamıyorduysa da: “Gerçek, iyilik ve güzellik. Bu dünyada bu üçünden başka hiçbir şey araştırma ve incelemeye değmez. Birincisi düşünme ile bilim. Ikincisi ahlak ile din. Üçüncüsü de sanat ile.”



“İrfanda, her ne kadar “melamet [kınama, eleştirme] [kişinin kendini hor görüp kınaması, eleştirmesi, aşağılaması, M.Y] ve şath [tasavvufta Şeriatın zıddı olan sözler söyleme]” sınırına kadar gidiyorduysa da Şeriatın sınırını geçmemekteydi. Sloganlarda da özü kabuğa tercih ederdi. Münker olanlara “güzelliğin içeriğinin sadece güzel formunda göründüğünü” öğretirdi. Ve mü’minlere “aşk çeşmesinden abdest alıp var olan her şeye tekbir getirmelerini” öğretirdi. Daha ilginç olanı da mü’min olanın gönlü kendisini eleştirenin dimağına mani olmamasıydı ve onun özgür ve sorgucu aklı, kendisinde duygu ve sevgiyi, dert ve sevmeyi, aşk ve imanı yok etmezdi. “Hayat nedir? Ekmek, özgürlük, kültür, iman ve sevmek... iman ve sevmek, bu ikisi yeterlidir. Ekmek mi ben hiçbir zaman aç olmadım. Özgürlük mü? Sahip olmadığım şeydir. Kültür mü? ALLAH’a şükür ki zenginiyim... İman mı? Yaşamım ondan başkası içinde geçmedi. Ve sevmek! Şükür ki gönlüm sonsuzca sevebilir.”



Şeriati’ye göre günümüzde devam eden savaş din ile dinsizliğin savaşı değildir. Tarihin hiç bir döneminde de din dinsizlik ile savaşmamıştır. Din bilakis dine karşı bir savaş vermektedir.



“Tarih, din ile dinsizliğin, ALLAH’a inanıp birlemekle ALLAHsızlığın savaş sahnesi değildir. Geçmişte dinsiz veya dine karşı olan toplumlar, egemen güç ve sistemler olmamışlardır. İnsanların büyük ve hak peygamberleri, “müşrikler” ve “kafirler”le savaşmışlardır. Şunu unutmayalım ki, müşrikler ve kafirler bütünüyle dinlidirler. Yani dinleri vardır onların. Müşriklerin bütün peygamberlerden daha çok ilahları olmuştur.!”



Fransa’dan dönüş, Meşhed Üniversitesi’nde dersler ve istifaya zorlanarak buradan ayrılması Hüseyniye-i İrşad’ın kuruluş dönemidir. İrşad, büyük çabalarla 1965’te faaliyete geçirilir.


Bu sert eleştiriler, gelenekçi ulemanın medreselerde Şeriati karşıtı söylemler geliştirmeleri sonucunu doğurmuş ve Şeriati’nin geleneksel medrese eğitimi almadığından hareketle eğitim düzeyi eleştirilir olmuştur.



Şeriati, aynı eleştirileri Mısır’ın geleneksel uleması için yapan Abduh’u çok gerilerde bırakan sert eleştiriler yapmıştır. Güçlü bir hitabet ve etkili bir kalemle gündeme getirdiği başlıca konu anti-emperyalizmdir. Afgani ile örtüştüğü nokta da işte tam burasıdır: Batı’ya saldırının nedeni İslam’ı savunmadır. Şeriati’ye göre İslam’dan uzaklaşarak Batı’ya yaklaşan ve bozulan, Batı kültürüne sığınanların acı durumlarında gelenekçi ulemanın takındığı tavrın etkisi büyüktü. Emperyalizmin başarıya ulaşmasının nedenini, muhafazakar ulemanın İran’ın genç neslini Batı’nın kollarına atmasında aramak gerekirdi. Bu yüzden Şeriati ile ulema arasında kaşılıklı bir savaş başladı. Her ne kadar anti-emperyalist söylem ulema çevrelerinde daima kabule hazır bir söylem olsa da ortada bir garabet vardı, ulema açısından.



“Avrupa’da Marx okumuş, Jean Paul Sartre ile aynı sıralarda oturmuş biri vardı ve bu biri, emperyalizmin başarısını ulemanın başarısızlığı olarak gösteriyordu. Sıfatı itibariyle ulemanın sözcüsü olma vasfı yoktu. Nasıl olurdu da İmam Ali’nin, İmam Hüseyin’in, Ebu Zer’in, Hazreti Abbas’ın ve diğer Şii velilerinin ismi Sartre’ın, Frantz Fanon’un, Emile Durkheim’in, Max Weber’in ve Alexis Carrel’in isimleri yanında geçerdi? Genç bir adam ortaya çıkıyor ve İslam halifesinin seçiminde başvurulan sünni şura usulünü, İslam demokrasisi için atılmış bir adım olarak zikrediyordu.

Bu şartlar altında bir yandan Şah rejiminin sorguları, takipleri ve uyarılarıyla boğuşmak zorunda kalan Şeriati, diğer yandan geleneksel ulemaya karşı mücadele vermek zorunda kalıyordu. Rejim onu, Şiiliğin sosyolojisi ile değil de akidesi ile uğraşması konusunda sürekli uyarıyordu. O’nun inandığı şey ise tüm bunlardan farklıydı. Akide, ne soyut bir bilgiler yığınıdır, ne de sosyoloji akideden ayrı düşünülebilir.



Şeriati, kendisini dinleyenlerden şuurlu müslümanlar olmalarını ister. Örnek bir şahsiyet olarak da Hz.Ali örnekliğinin üstünlüğünü gösterip yerleştirmek arzusunu taşır. Hakiki Şii inanışı bir protesto dinidir ve bu yönüyle o Safevi Şiasından ayrılır. Safevi Şiası’na [Pehlevi Şiizmi] teslimiyet ALLAH’a teslimiyet değildir, laik iktidarın heva ve heveslerine tabiyettir. Ali Şiası ise buna ‘hayır’ demektedir.



“Şeriati, genç kuşakların, dindar ailelerinin kapitalistçe bir hayat yaşamalarına ve Amerikan pazarı haline gelmelerine dinin en ufak bir direniş göstermemesi karşısında kendi öz kimliklerini inkar edercesine Batılı fikir akımlarına kapıldıklarım görür. Buna karşı İslam’ı bu ‘mukaddesatçı’ görünümünden ayrı, çağdaş anlamda devrimci-ilerici bir ideoloji olarak yeniden okumaya çalışan Şeriati şöyle demektedir:



Amerikan sömürüsünden daha yobaz bir sömürü, müminlerin ve pazardaki hacılarımızın içindeki sömürüdür. Mümin, mukaddesatçı, gerçekten ‘inanmış sermayedarlar’ [abdestli kapitalist] aramızda bulunmaktadır. Aynı şekilde adı da İslam’dır... İste bu sınırları ve hesapları birbirinden ayırmak gerekir. Bir­çok mukaddesatçı mü’mini, bu sınırları tayinde sınır dışı ilan edip feda etmemiz gerekse de, bunu yapmalıyız… Osman’ı yaşayan kimse Ebu Zer için göz­yaşı dökse de, bu, Şia’nın dışındadır. Muhammedi imanı olduğunu iddia edip Ebu Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir...”



“Şeriati’nin protesto mesajının onu Ayetullah Humeyni’nin doğal müttefiki kılacağı düşünülebilir, fakat bu ikisi arasında bir fark vardır. Humeyni hükümete ve onun politik formüllerine açıkça muhalefet etmişti. Şeriati açık saldırılarda bulunmuş değildi, bu bakımdan Ayetullah’a benzemesi imkansızdı. Yazılarından, Şii düşünüş ve pratiğinde devrimci eylem sezdiği anlaşılmaktadır. Fakat her zaman bu inanışın devrimci karakterini, hz. Muhammed[sav], Ali[r] ve Hüseyin’in pratiği ile irtibatlandırmak mecburiyeti vardı. Tiranlığa karşı muhalefetini sembollerle gizlemek zorundaydı. Örneğin Şeriati hiçbir zaman “bu hükümeti düşürmek için” İran ordusuna davetiye çıkarmamıştır. Humeyni ise bunu yapmıştır.”


Böylece Hüseyniye-i İrşad dönemi oldukça hareketli ve verimli geçen Şeriati artık bir simge halini alır. O gençliğin geleneksel ulemaya karşı adeta rehberidir.



Ali Şeriati’nin Hüseyniye-i İrşad için sunduğu program son derce hırslı bir taahhüt olmasının yanında geçmişle bağlarını koparan son derece radikal bir çıkıştır. Bu nedenle ulema onun önerilerine sıcak bakmamış ve karşı çıkmıştır.



“Ulema Şeriati’nin medrese müfredatı için önerdiği reforma muarızdı, zira bu reform onların ilmini fonksiyon dışı bırakacaktı. Eğer ‘ortada buluşalım’ demiş olsalardı, Hüseyniye-i İrşad’ın havzeler [dini eğitim merkezleri M.Y] üzerinde büyük etkisi olmuş olabilirdi.”



“Fakat Şeriati’nin gelenekçilere ‘İslam’ı tepetaklak ettiniz!’ demesi ve onları Yezid’in uşakları olmakla suçlaması, bir yaklaşmayı [tavizleşmeyi] imkansız kılıyordu. Böylece hem hükümeti, hem de muhafazakar ulemayı küstüren Şeriati, İslami eğitim programının mürüvvetini göremeyecekti. Hem rejime hem de ulemanın gücüne karşı durmuş olduğu için, 1973’de tutuklandığında yanında kendisine sahip çıkacak kimseyi bulamadı.”



1973 yazında verdiği derslere kayıt olmak için 6000 öğrenci başvurdu. Bu ilgi kaçınılmaz olarak kendisini sürekli izleyen SAVAK'ın dikkatini çekti.



Yazılarında mevcut rejime doğrudan saldırmıyor, zekice imalar yapıyordu. SAVAK suç unsuru bulmak için öğrencileri sorguya çekiyordu. O'nu mürted, Marksist, Bahai olarak karalamaya çalışıyordu.



1973 yazında Hüseyniye-i İrşad polis baskınına uğradığında Şeriati orada yoktu. Akabinde kayın biraderi Dr. Rıza Şeriat Razavi ve babası Muhammed Taki’yi tutukladılar. Dr.Rıza kırk günlük sorgudan sonra serbest bırakılır fakat babasını, Şeriati’yi ele geçirebilmek için rehin olarak tutarlar. Bir süre kaçak yaşayan Şeriati, babasının rejim’in elinde rehin kalmasına binaen daha sonra kendisi giderek SAVAK’a teslim olur.



Bu teslimiyetle birlikte on sekiz ay, tek kişilik bir hücrede kalır. Bu dönemde gündüzleri uyuyup geceleri uyanık kalmak şeklinde bir hayat geçirir. Yanına kendisinden bilgi sızdırabilmek için bir arkadaş koyarlar ve bu kişiyle üç ay birlikte kalır. Bu dönemin en sıkıcı günleri bu üç aylık dönemdir onun için. Böylece gözlerine gece uykusu haram olmuştur. [sup][/sup]



Şeriati’nin serbest bırakılması için bir çok kişi devreye girmiştir. 1975 yılında OPEC toplantısında Cezayir Cumhurbaşkanı Bumedyan Şeriati’nin serbest bırakılması için Şah’a bizzat ricada bulunur. Zira Cezayir Şeriati’yi tanımaktadır. O, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na akitif olarak katkıda bulunmuştur. Bu olaydan sonra 20 Mart 1975 tarihinde serbest bırakılır. Ancak yazmasına ve konuşmasına izin verilmez. Şah rejimi bununla da kalmaz ve Şeriati’yi rejimle işbirliği yapmış gibi göstermek ve halkın gözünden düşürmek için Keyhan gazetesinde yazılarını yayınlatır. Ancak işe yaramaz. İki yıl süreyle sürekli gizli toplantılar yapmak ve saklanmak zorunda kalan Şeriati artık bu şartlarda İran’da yaşayamayacağına karar verir ve Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya gitmeye karar verir. O dönemde oğlu İhsan Amerika’da okumaktadır. Yurt dışına çıkış yasağı olduğu için normal olarak ülkeyi de terkedememektedir. Ali Mezinani isminde bir pasaport almayı başarır ve ülkeyi terk eder. Brüksel’e gitmek üzere Tahran’dan ayrılan Şeriati, uçağı Atina’da mola vermesiyle iner ve bir gün Atina’da kalır. Ertesi gün başka bir uçakla Brüksel’e gider. İki üç gün kalır ve oradan da Londra’ya geçer. Daha sonraları kızları ve karısı da Avrupa’ya hicret edeceklerdir. Ne yazık ki kızları son bir kez daha babalarını görebilecekken eşi bundan yoksun kalacaktır. Kızları Susen ve Sara* Londra’ya gelirler ve babalarıyla görüşürler. Geride hanımı Puran ve küçük kızları Mona kalır.



Daha önce irtibat kurdukları dostları Ali Fukuhi Bey’in kız kardeşi Nesrin Hanım’ın evine misafir olurlar. O gecenin sabahında Şeriati yattığı odanın kapısında yere sırtüstü düşmüş olarak bulunur. Burnu garip bir şekilde kararmış ve şişmiştir. Savt Hampton hastanesi acil servisine kaldırılır. Ama Şeriati daha evdeyken nabzı durmuştur. Olayla ilgili keşif yaptırma çabaları sonuç vermez. Suriye’de defnedilmesine karar verilir. Bu iş için Dr.Mustafa Çamran görevlendirilir. Çamran, Suriye yetkilileri nezdinde girişimde bulunarak Şehid Doktor’un Şam’da Hz.Zeyneb’in kabri civarında gömülebilmesi için izin almayı başarır. Şam’a gelen İranlı, Arap ve Filisitinli kalabalık bir gruba cenaze namazını İmam Musa Sadr kıldırır. Ve Şehid Doktor Şeriati artık çok sevdiği öğrencilerinden, kitaplarından ayrılarak ebedi aleme göçüp gider.
 

[TB] Benzer konular

Üst