Mâide / 3. Ayet
حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّط۪يحَةُ وَمَٓا اَكَلَ السَّبُعُ اِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَاَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْاَزْلَامِۜ ذٰلِكُمْ فِسْقٌۜ اَلْيَوْمَ يَئِسَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ د۪ينِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِۜ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ي وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًاۜ فَمَنِ اضْطُرَّ ف۪ي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِاِثْمٍۙ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ

Size þunlar haram kýlýndý: Kendiliðinden ölen murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah'tan baþkasýnýn adýna kesilen hayvanlar, henüz caný çýkmadan yetiþip þartýna uygun tarzda kestikleriniz dýþýnda boðularak, bir þey vurularak, yukarýdan yuvarlanarak, boynuzlanarak yahut yýrtýcý bir hayvan tarafýndan parçalanarak ölen hayvanlar, putlara ait sunaklarda kesilen hayvanlar ve zar atarak, kumar oynayarak elde edilen etler, yiyecekler. Bunlarý yemek, Allah'ýn yolundan çýkmaktýr. Bugün artýk kâfirler dîninizi söndürmekten ve sizi dinden döndürmekten ümitlerini kesmiþ durumdadýrlar. O halde onlardan korkmayýn, benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladým ve sizin için din olarak Ýslâm'ý seçtim. Ancak kim açlýktan bunalýp çaresiz kalýrsa, günaha meyletmeksizin haram olan bu etlerden yiyebilir. Çünkü Allah çok baðýþlayýcýdýr, engin merhamet sahibidir.

FAHREDDÎN-İ RÂZİ

Başlatan Medine_GüLü, Mayıs 29, 2009, 03:12:33 ÖS

Medine_GüLü

Ziyaretçi
Mayıs 29, 2009, 03:12:33 ÖS
FAHREDDÎN-İ RÂZÎ


Meşhur tefsîr ''limi ve velî. İsmi MUHAMMED bin Ömer'dir. Künyesi Ebû Abdullah ve Ebü'l-Me''lî, lakabı Fahreddîn'dir. Babasının vazîfesi dolayısıyla "İbn-i Hatîbi'r-Rey= Rey Hatîbinin oğlu" diye de tanınmıştır. Soyu Kureyş Kabîlesine ulaşmaktadır. 1149 (H.544) senesinde İran'da bulunan Rey şehrinde doğdu. "R''zî" lakabını doğum yerine nisbetle almıştır. 1209 (H.606) senesinde Herat'ta vef''t etti.

Fahreddîn-i R''zî önce, büyük bir ''lim olan babası Ziy''üddîn Ömer'den ders aldı. Babası Muhy-is-sünne MUHAMMED Begavî'nin talebelerinden idi. G''yet fasîh, belîğ ve tesirli hutbe okurdu. Fahreddîn-i R''zî, fen ilimlerini Mecd-i Cîlî'den, fıkıh ilmini Kem''l Simn''nî'den öğrendi. İm''m-ıHarameyn'in Þ''mil adlı kit''bını ezberledi. Bunlardan başka, asrının büyük ''limleriyle görüştü ve onlardan ilim aldı.

Tahsîlini bitirip, ilimde yüksek derecelere ulaştıktan sonra, bazı yolculuklar yaptı. Harezm'e gidip orada bozuk bir îtik''da s''hib olan Mûtezileye mensup kimselerle mün''zaralarda bulundu. Bu mün''zaralar netîcesinde Harezm'den ayrılma lüzûmunu gördü. Buradan M''ver''ünnehr'e gitti.

Fahreddîn-i R''zî, fakir ve yoksul bir kimseydi. Sonra her şeyin s''hibi ve m''liki olan ALLAHü te''l'' kendisine ihs''nlarda bulundu. M''ver''ünnehr'den memleketi Rey şehrine dönmüştü. Burada mütehassıs ve zengin bir doktor vardı. İki kızını Fahreddîn-i R''zî'nin iki oğlu ile evlendirdi. Bir müddet sonra doktor vef''t etti. Külliyetli mikd''rdaki serveti Fahreddîn-i R''zî'nin ''ilesine geçti.

Fahreddîn-i R''zî bu servetin büyük bir kısmını, Sultan Þih''büddîn'e ödünç verdi. Daha sonra, ödünç verdiği malını teslim almak için Gazne'ye gittiğinde, Sultan Þih''büddîn kendisine çok ikr''m ve iltif''tta bulundu. Buradan Horasan'a giden Fahreddîn-i R''zî ilimdeki yüksekliği sebebiyle, Sultan-ı Kebîr Al''üddîn Harzemşah MUHAMMED'in sevgi ve saygısını kazandı. Sultan sık sık ziy''retine giderdi. Bir müddet Herat'ta da bozuk bir inanca s''hib olan kerr''miyye ve mensuplarının îtik''dlarının yanlış olduğunu delîlleriyle isb''t etti. Bu hususta müslümanları aydınlattı.

Fahreddîn-i R''zî, yalnız Arabî ilimlerde değil, zam''nının bütün ilimlerinde mütehassıstı. Bu sebeple, gittiği yerlerde sultanların iltif''t ve teveccühlerini kazandı. Sultan Gıy''süddîn onun için, Herat'ta bir medrese yaptırdı. Kerr''miyye îtik''dında olan halk, sult''nın ona olan iltifatlarını çekemeyip fitneye sebeb olduklarından buradan da ayrılmak zorunda kaldı. Fahrüddîn-i R''zî gittiği her yerde ilim ile meşgûl oldu. İlim ve irf''na susayanlar, ''limler, o nereye giderse peşinden geldiler.

Ne zaman bir yere gitmek için atına binse, ''lim ve talebelerden üç yüz kadarı da ber''berinde giderdi. Talebeleri kendisine çok hürmet ederlerdi. Onun yanında tam bir edeb ve terbiye d''iresinde bulunurlardı. Bütün talebelerinin kalbinde heybeti yerleşmişti. Hizmetinde kusûr etmemek için çok gayret gösterirlerdi.

Fahreddîn-i R''zî kitap müt''laa etmeyi çok severdi. Hatt'', yemek yerken kitap okumadan geçirdiği zamanlara pekçok acıdığını her zaman söylerdi.

Fahreddîn-i R''zî'nin v''z ve nasîhattaki şöhreti, ilmî şöhretinin çok üstündeydi. Pek tesirli v''z ederdi. V''zlarında coşardı.

ALLAHü te''l''nın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken, çok def'' gözlerinden yaşlar akardı. Bir gün v''z ediyordu. Sultan Þih''büddîn Gaznevî de orada bulunuyordu. ALLAHü te''l''nın aşkı ile kendinden geçerek şöyle dedi: "Ey düny''nın sult''nı! Ne senin saltanatın kalır, ne de R''zî'nin bu h''li." deyip, me''len: "Hepimizin dönüşü ALLAHü te''l''yadır." (G''fir sûresi: 43) ''yet-i kerîmesini okudu. Sultan ve c''mide bulunan herkes ağladılar.

Fahreddîn-i R''zî'nin kitaplarını okuyanlar, hep onunla meşgûl oldular. Onun ilminin yüksekliğine hayran kaldılar. Hirat'ta kendisine Þeyh-ül-isl''m denirdi.

Edîb Þerefüddîn MUHAMMED Uneyn şöyle anlatır: "Gençliğimde bir def''sında Fahrüddîn-i R''zî hazretlerinin dersinde bulundum. O gün çok soğuktu. Çok kar yağmıştı. Bu sırada, İm''m'ın kucağına bir güvercin düştü. Onu yırtıcı bir kuş kovalamıştı. Güvercin yanımıza düşünce, o yırtıcı kuş geri dönüp gitti. Fakat güvercin uçamıyordu. Çünkü çok korkmuştu. İm''m dersi bırakıp ayağa kalktı ve o güvercinin yanında durdu. Güvercinin bu h''line acıyıp eline aldı. Yarasını şefkatle sığayınca, hayvan kendine geldi.

İbn-i Uneyn der ki, bu h''dise üzerine ben şu şiiri söyledim:

Sür'atli kanadıyle ölüm saçan hayvandan,
Vaktin Süleym''n'ına şik''yete geliyor.
Korkanların melcei sensin, yok inanmayan,
Güvercinin haberi, bunu teyîd ediyor inan."

Ondan sonra İbn-i Uneyn, Fahreddîn-i R''zî'nin yakınlarından oldu.

Mevl''n'' Musannifek Tuhfe-i MUHAMMEDiyye isimli eserinde şöyle der: Fahreddîn-i R''zî, Sultan MUHAMMED Harzemş''h'a, mektup yazıp b''zı s''lih kimseler hakkında istirh''mda bulundu. Mektubunda şöyle diyordu:

"Bu mektubumu z''hirde sebeb siz olduğunuz için size gönderdim. Fakat bu durumu, hakîkatte hep var olan ve yokluğu mümkün olmayan ALLAHü te''l''ya arz etmiş bulunmaktayım. İsteğimi verirseniz, hakik''tte veren ALLAHü te''l''dır. Bu vesîle ile siz de teşekkür edilmeye müstehak olmuş olursunuz ve sevap kazanırsınız, vessel''m." Bu fakîr derim ki: Fahreddîn-i R''zî'nin h''li ve sözü, işlerinde tevhîd, kalbiniALLAHü te''l''dan başka şeylere bağlanmaktan kurtarma mertebesine eriştiğinin delîli ve ş''hididir.

Ebû Abdullah Hasan V''sıtî de der ki: Hirat'ta bulunduğum sırada İm''mı dinledim. Zaman zaman minberde, sitem şeklinde halka şu beyti okurdu.

"Diri iken insanı gerçi herkes tahkîr eder.
Zor olur ayrılığı, ol dem ki, düny''dan gider."

Fahreddîn-i R''zî, Herat'a gittiği zaman, orada bulunan ''limler, s''lihler ve devlet ileri gelenleri, onun ziy''retine geldiler. Kendisine pekçok hürmette bulundular. İm''m, bir gün acab'' görüşmediğimiz kimse kaldı mı? diye sordu.Yanında bulunanlar, evet s''lih bir z''t var, o gelmedi, dediler. Ben müslümanların im''mı olayım, herkesin bana hürmeti v''cib olsun da, o beni niçin ziy''ret etmesin, diye belirtti.

Bu durumu, o s''lih z''ta ulaştırdılar. Fakat o z''t hiç cevap vermedi. Þehrin ileri gelenlerinden birisi, Fahreddîn-i R''zî ile o s''lih z''tı bir yemeğe d''vet etti. Her ikisi de bu d''veti kabûl ettiler. Ziy''fet bir bahçede verildi. Orada İm''m, o s''lih z''ta:

"Niçin ziy''retime gelmediniz?" diye sorunca: "Ben fakîr bir kimseyim. Bu sebeple, ziy''retinize gelip gelmemem, sizin şerefinizi ne arttırır, ne de ondan bir şey eksiltir."

Bunun üzerine İm''m; "Bu söz edeb s''hiplerinin y''ni ehl-i tasavvufun sözüdür. İşin iç yüzünü bana anlat da mer''kım gitsin." dedi. O s''lih z''t; "Seni ziy''ret hangi bakımdan v''cibdir?" dedi. İm''m; "Ben müslümanların hürmet etmeleri l''zım olan birisiyim." dedi. Bunun üzerine o s''lih z''t; "Mademki, ilimle iftih''r ediyorsun, ilmin neticesi, m''rifetullahdır. Þimdi sana soruyorum:

"ALLAHü te''l''yı nasıl tanıdın ve matlûbuna nasıl yol buldun?" dedi. İm''m:

"Yüz bürh''n ve delîl ile ilim ve yakîn elde ettim." dedi. O zaman o z''t:

"Bürh''n, şüpheyi gidermek içindir. ALLAHü te''l'' benim kalbime öyle bir nûr verdi ki, onun olduğu yerde şüphe bulunmaz. Nerede kaldı ki, bürh''n ve hüccete ihtiyaç duyulsun." buyurdu.

Bu söz, İm''m'a çok tesir etti. O mecliste, herkesin gözü önünde, o s''lih z''tın elini öpüp tövbe etti. O z''ta t''bi oldu. Çok yüksek mertebelere ulaştı. Ondan sonra Tefsîr-i Kebîr adlı eserini te'lif eyledi. Bu büyük z''t, Necmüddîn-i Kübr'' hazretleriydi. Fahreddîn-i R''zî, Necmüddîn-i Kübr'' hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Ondan çok istif''de etti.

Fahreddîn-i R''zî, vef''tına yakın, talebelerinden İbr''him bin Ebû Bekr İsfeh''nî'ye şu nasîhatta bulundu:

"Her katı kalbi yumuşatan ''hiret yolculuğu yaklaşmış ve düny'' hay''tının sonunda bulunan, Rabbinin rahmetini uman, Mevl''sının keremine güvenen bu kul MUHAMMED bin Ömer bin Hasan R''zî der ki: Peygamberlerin, meleklerin en büyüklerinin yaptıkları, bildiğim ve bilmediğim, l''yık olduğu hamdler ile ALLAHü te''l''ya hamd ederim. ALLAHü te''l''nın rahmeti, Resûlullah efendimize, diğer Resûller, Nebîler (aleyhimüssel''m), mukarreb melekler ve s''lih kimseler üzerine olsun.

İnsanlar derler ki: "İnsan vef''t ettiği zaman, ameli kesilir. Düny'' ile al''kası kalmaz." Bu söz, iki yönden sınırlandırılabilir. Birincisi, eğer vef''t eden kimse düny''da insanlara faydalı şeyler bırakmış ise, bu ona du'' yapılmasına vesîle olur. Þartlarına uygun du'', ALLAHü te''l''nın katında makbûldür. İkincisi, evl''da ''id olan husustur. S''lih evl''d da ölen anası-babası için faydalı olur.

Biliniz ki ben, ilim ''şığıydım, doğru olsun yanlış olsun, bir şeyin ne olup olmadığını öğrenmek için pekçok şey öğrendim. VALLAHi kel''m, ak''id ilmi ile ilgili, doğru yanlış bütün itik''tları, filozofların görüşlerini çok tedkîk ettim. Ancak Kur'''n-ı kerîmde bulduğum faydaya eşit olanını hiçbirisinde görmedim. Çünkü Kur'''n-ı kerîm, ALLAHü te''lanın yüce kudretini ve azametini teslîm ve kabûl etmeye teşvîk ediyor, îtir''z ve karşı çıkmaktan, derin müc''dele ve mün''zaradan men ediyor. Çünkü beşer aklı, derin ve anlaşılması zor meseleler arasında boğulup gitmektedir. Bu sebeple dînimizin bildirdiklerini aynen kabûl edip, üzerinde konuşmamak en s''lim yoldur.

Ey ''lemlerin Rabbi! Mahlûk''tın, senin Ekrem-ül-ekremin, merhametlilerin en merhametlisi olduğunda ittifak etmektedir. Y'' Rabbî! Bu zayıf kuluna müs''maha eyle. Dilimi sürçmekten muh''faza buyur, bana yardım et. Hat'' ve kusûrlarımı setreyle, ört. Kit''bım Kur'''n-ı kerîm, yolum Resûlullah efendimize, sünnet-i seniyyeye uymaktır. Y'' Rabbî! Senin hakkında hüsn-i zan s''hibiyim. Rahmetin hakkında çok ümitliyim. Çünkü sen:

"Kulum beni zannettiği gibi bulur." buyurdun.

Y'' Rabbî! Ben hiçbir şey getirmesem de, sen ganîsin, kerîmsin, ümîdimi boşa çıkarma. Du''mı geri çevirme. Beni ölümden önce ve sonra az''bından kurtar. Ölüm sırasında can çekişirken bana kolaylık ver. Çünkü sen erhamürr''himînsin.

Kitaplarıma gelince, onlarda çok şeyler yazdım. Onları müt''laa edip okuyan, ihs''n ederek iyi du'' ile beni ansın. Eğer böyle bir du''da bulunmazsa, hiç olmazsa hakkımda kötü sözde bulunmasın. Benim meseleleri geniş yazmaktan maksadım, mevzuu genişletmek, derinlemesine ele almak, zihinleri açmaktır. Bütün bunlarda, ALLAHü te''l''ya güvenip, dayandım."

Daha birçok şeyleri vasiyet eden İm''m-ı R''zî hazretleri, sonra şunları söyledi: "Talebelerime ve üzerinde hakkım olanlara şunu vasiyet ediyorum: Ben vef''t edince, benim ölümümü her tarafa yaymasınlar. Dînin emirlerine uygun olarak defnetsinler. Beni defnettikleri zaman, okuyabildikleri kadar bana Kur'''n-ı kerîm okusunlar. Sonra; y'' Rabbî! Sana fakîr ve muhtaç birisi geldi, ona lütuf ve ihs''nda bulun, desinler." sözleriyle vasiyetini bitirdi.

1209 (H.606) senesi Ramazan Bayramında Þevvalin ilk Pazartesi günü Herat'ta rûhunu teslim eden Fahreddîn-i R''zî hazretlerinin kabir yeri belli değildir.

Fahreddîn-i R''zî hazretleri orta boylu, iri cüsseli, omuzları ve göğsü geniş, güzel görünümlü, gür sesli, heybetli ve vakarlıydı. Sohbet, v''z ve ilim meclislerinde kendisine sükûnet ve dikkat h''kimdi. Herkes kendisini sayar ve değer verirdi. Meşhûr tarihçi Safedî'ye göre ALLAHü te''l'' şu beş hasleti emsalleri arasında s''dece R''zî'ye tahsîs etmiştir.

1) Parlak ve işlek bir zihin, 2) Güçlü bir h''fıza, 3) Çok bilgi, 4) Sağlam bir muh''keme, 5) Mükemmel bir if''de gücü.

Fahreddîn-i R''zî hakkında müstakil eserler yazılmıştır. Onun derin ve büyük ''lim olduğunu herkes tasdîk etmiştir. Hatt'' tefsîr kitaplarında "K''le-el-all''me" denilince, Fahreddîn-i R''zî kasdedilmiştir.

Fahreddîn-i R''zî tefsir, fıkıh, kel''m ve usûl-i fıkıh gibi dîni ilimlerde pek derin bir ''lim olduğu gibi, edebî ilimler, matematik, kimy'', astronomi ve tıb gibi zam''nının fen ilimlerinde de söz s''hibiydi. O zaman İsl''m ''leminde ortaya çıkmış olan bid'at ve bozuk îtik''d s''hiplerinin ve filozofların bozuk düşüncelerini en ince teferru''tına kadar tedkik etmiş, onların bozukluğunu ve yanlış olduğunu delilleriyle isb''t etmiş, müslümanları bozuk ve yanlış sözlere aldanmaktan kurtarmıştır.

İm''m-ı Fahreddîn-i R''zî hazretleri, Âl-i İmr''n sûresinde, 61. ''yet-i kerîmeyi tefsîr ederken buyuruyor ki:

H''rezm şehrindeydim. Þehre bir hıristiyanın geldiğini işittim. Yanına gittim. Konuşmaya başladık.

Hıristiyan: "MUHAMMED aleyhissel''mın Peygamber olduğunu gösteren delîl nedir?" dedi. Þu cev''bı verdim:

"Mûs'''nın, Îs'''nın ve diğer peygamberlerin (aleyhimüssel''m) h''rikalar, mûcizeler gösterdiği haber verildiği gibi, MUHAMMED aleyhissel''mın da mûcizelerini okuyor ve duyuyoruz. Bu haberler, sözbirliği h''lindedir. Mûcize göstermek, Peygamber olduğunu isb''t etmez diyecek olursanız, diğer peygamberlere de inanmamanız l''zım gelir. Diğerlerine inandığınız için, MUHAMMED aleyhissel''mın da Peygamber olduğuna îm''n etmelisiniz."

Hıristiyan: "Îs'' aleyhissel''m peygamber değildir, il''hdır, tanrıdır!"

Fahreddîn-i R''zî: "İl''h, tanrı, her zaman var olması l''zımdır. O h''lde madde, cisim, yer kaplıyan şeyler tanrı olamaz. Îs'' aleyhissel''m cisimdi. Yokken var oldu ve size göre öldürülmüştür. Önce çocuktu, büyüdü. Yerdi, içerdi, bizim gibi konuşurdu. Yatardı, uyurdu, uyanırdı, yürürdü. Her insan gibi yaşamak için, birçok şeye muht''çtı. Muht''c olan, ganî olur mu? Yokken sonradan var olan bir şey, ebedî sonsuz var olur mu? Değişen bir şey, devamlı, sonsuz var olur mu? Îs'' aleyhissel''m kaçtığı, saklandığı h''lde, yahûdîler yakalayıp astı diyorsunuz. Îs'' aleyhissel''mın o zaman çok üzüldüğünü söylüyorsunuz. İl''h veya il''htan parça olsaydı, yahûdîlerden korunmaz mı? Onları yok etmez miydi? Niçin üzüldü ve saklanacak yer aradı? Üç türlü söylüyorsunuz:

1. O İl''h imiş, tanrı imiş, öyle olsaydı, asıldığı zaman yerlerin tanrısı ölmüş olurdu. Bu ''lem tanrısız kalacaktı. Yahûdîlerin, yakalayıp öldürdüğü ''ciz, kuvvetsiz kimse, ''lemlerin tanrısı olabilir mi?

2. O, tanrının oğludur diyorsunuz.

3. O tanrı değildir. Fakat, tanrı ona hulûl etmiş, yerleşmiştir diyorsunuz. Bu inanışlar da yanlıştır. Çünkü il''h, cisim ve araz değildir ki, bir cisme hulûl etsin. Cisme hulûl eden şey cisim olur ve hulûl edince, iki cismin maddeleri birbirine karışır. Bu da, il''h parçalanıyor demektir. Eğer il''hın bir parçası onda h''l oldu derseniz, ona hulûl eden parça tanrı olmakta tesirli ise, bu parça il''htan ayrılınca il''hlığı bozulur. Hem de o doğmadan önce ve öldükten sonra kıymeti tam olmazdı. Eğer tanrılık kıymetinde değilse, tanrının parçası olmamış olur. Sonra Îs'' aleyhissel''m ib''det ederdi. İl''h kendi kendine ib''det eder mi?"

Hıristiyan: "Ölüleri dirilttiği, anadan doğma körlerin gözünü açtığı ve Baras denilen, derideki çok kaşınan beyaz lekeleri iyi ettiği için o tanrıdır."

Fahreddîn-i R''zî: "Bir şeyin, delîli, al''meti bulunmazsa, o şey de bulunmaz denilir mi? Bulunmaz, o şey de var olmaz dersen, ezelde, hiçbir şey yok idi deyince, delîl, al''met de yoktur demek olur. Yaradanın varlığını reddetmen l''zım gelir. Bir şey delîlsiz var olabilir dersen, sana sorarım ki; tanrı, Îs'' aleyhissel''ma hulûl ederse, bana, sana ve hayvanlara, hatt'' otlara ve taşlara hulûl etmediğini nereden biliyorsun?"

Hıristiyan: "Onda mûcizeler bulunduğunu söylemiştim. Bizde ve hayvanlarda bulunmadığı için, başkalarına hulûl etmediği anlaşılmaktadır."

Fahreddîn-i R''zî: "Bir şeyin delîli, al''meti bulunmazsa, o şeyin bulunmaması l''zım olmaz demiştik. Mûcizeler bulunmayınca, hulûl edemeyeceğini niçin söylüyorsun. O h''lde kediye, köpeğe, f''reye de hulûl ettiğine inanman l''zım gelir. İlahın, bu aşağı mahlûklara hulûl ettiğini inandırmaya varan bir din, çok ''dî, pek bozuk bir din değil midir?

Âs''yı, bastonu ejder, yılan yapmak, ölüyü diriltmekten daha güçtür. Çünkü, baston ile yılan, hiçbir bakımdan birbirine yakın değildir. Mûs'' aleyhissel''mın ''s''yı ejdere çevirdiğine inanıyorsunuz da, ona tanrı veya tanrının oğlu demiyorsunuz. Îs'' aleyhissel''ma niçin tanrı veya şöyle, böyle diyorsunuz?"

Hıristiyan, bu sözüme karşı diyecek bir şey bulamadı, susmaya mecbur oldu.

Fahreddîn-i R''zî hazretlerinin pekçok eseri olup şunlardır:

1) Mef''tih-ül-Gayb: Tefsîr-i Kebîr diye bilinir. Burh''neddîn Nesefî, bu tefsîri telhis etmiş (kısaltmış) ve V''dıh ismini vermiştir. MUHAMMED bin el-K''dı Ayasuluğ da telhis etmiştir. 2) Muhassalu Efk''r-il-Mütekaddimîn vel-Müteahhirîn minel-Ulem'' vel-Hükem'' vel-Mütekellimîn, 3) İrş''d-ün-Nüzz''r il'' Let''if-il-Esr''r, 4) Uyûn-ül-Mes''il, 5) El-Mahsûl, 6) El-Burh''n, 7) Nih''yet-ül-Îc''z fî Dir''yet-il-Îc''z, 8) Me''limü Usûl-id-Dîn, 9) Kit''büFed''il-is-Sah''be, 10) Kit''b-ül-Ahl''k, 11) Þerhü Vecîz-lil-Gaz''lî, 12) Men''kıbu İm''m-ıÞ''fiî (Matbudur), 13) Tehzîb-üd-Del''il, 14) Kit''b-ı Esr''r-ül-Kel''m, 15) Þerhü Nehc-ül-Bel''ga, 16) Kit''b-ül-Kaz'' vel-Kader, 17) Kit''bu Ta'cîz-il-Fel''sife, 18) Kit''b-ül-Ber''hin-il-Beh''iyye, 19) Kit''b-ül-Hamsîn fî Usûl-id-dîn, 20) Kit''b-ül-Hak vel-Ba's, 21) Kit''bu İsmet-il-Enbiy'', 22) Ris''letün fin-Nübüvv''t, 23) Esr''r-ül-Mevedde fî Ba'dı Süver-il-Kur'''n-il-Kerîm, 24) Kit''b-ül-Fir''set, 25) Kit''bün-fî Zemm-id-Düny'', 26) Kit''b-üz-Zübde, 27) El-Mulehhas, 28) El-Met''lib-ül-Âliyye, 29) Kit''bün fil-Hendese, 30) Kit''b-ül-C''mi'il-Kebîr, 31) Kit''bu Mus''deret-i Oklides, 32) Kit''bün fil-Kabz, 33) Ris''letün fin-Nefs, 34) Kit''b-ı Umdet-ün-Nezz''r ve Zînet-ül-Efk''r, 35) Ris''letün fit-Tenbîh al'' Ba'd, 36) Me''limü Usûl-id-dîn.

HAYAT BOYU YAPILAN TECRÜBE

İbn-i Sübkî şöyle der:

İm''m tefsîrinde buyurur ki: Hay''tım boyunca tecrübe etmişim. Ne zaman bir işte, bir kimse, ALLAHü te''l''dan başkasına îtim''d eylese, bu îtim''dı onun, bel'', mihnet, sıkıntı ve zorluk çekmesine sebeb olur. Ama ALLAHü te''l''ya güvenip, yalnız O'na dayansa, istediği şey en güzel şekilde h''sıl olur. İşte bu tecrübe, küçüklüğümden şu anda içinde bulunduğum elli yedi yaşına kadar dev''m etmiş ve kalbime iyice yerleşmiştir. İnsan için, ALLAHü te''l''nın fadl ve ihs''nından başka bir şeye güvenip îtim''d etmesinde, ALLAHü te''l''dan başkasından istemesinde hiçbir fayda yoktur. İnsan birisinden bir şey isterken, istediği şeyin o kimsede em''net bulunduğunu bilmeli, onun hakîkî s''hibinin ALLAHü te''l'' olduğunu hatırdan çıkarmamalı, isteklerini ALLAHü te''l''dan istemelidir.

SMF 2.1.3 © 2022, Simple Machines, TinyPortal 2.2.2 © 2005-2022
Sayfa 0.112 saniyede 25 sorgu ile oluşturuldu.
Lithium theme by Bloc © 2017