Ekim 24, 2017, 04:14:58 ÖÖ
Haberler:

Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!(Mulk -16)

Uğur Işılak Şiirleri

Başlatan hasansağcan, Şubat 12, 2008, 04:16:59 ÖS

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Aşağı git

Resulehasret

Yürüyelim Yiğitler

Haydi artık vakit geldi kalkmanın
Çıbanın başını tutup sıkmanın
Ecele faydası yoktur korkmanın
Duma sen yürü hele
Gönülden umut ile
Ha vardık varacağız
Ne kaldı ki menzile
Tarih vermiş öğütler
Bitsin yaslar ağıtlar
İki dünyamız için
Yürüyelim yiğitler
Emek olmayınca diler olur mu
Aramayan mevlasını bulur mu
Bağlan Hakk'a devran böyle kalır mı
Bir gün sular çekilir
Bükülmeyen bükülür
Burçlara dalga dalga
Sancağımız dikilir
İnanç ile umut ettik yarına
Ak gelecek her karanın yerine
zaman gebe herşey burun buruna
Son damlalar taşacak
Herkes buna şaşacak
Geliyoruz korkusuz
Şu maskeler düşecek
 
Uğur Işılak


Resulehasret

Zaferlere Yürüyoruz

Çıktık yola iman ile
Zaferlere yürüyoruz
Kutsal dava kutsal çile
Zaferlere yürüyoruz
Menzilleri sanma ırak
Bu seferde yoktur durak
Gerçekleri haykırarak
Zaferlere yürüyoruz
İlim gerek irfan gerek
Korkuyu aşmalı yürek
Tabuları devirerek
Zaferlere yürüyoruz
Bahi ölçüsünü duyup
Kıyasa sünnete uyup
Kelleyi koltuğa koyup
Zaferlere yürüyoruz
Senet olup sözlerimiz
Ufuklarda gözlerimiz
Zaferlere yürüyoruz
Ölçü alıp meşvereti
Kırarak her esareti
Hakk'ran alıp cesareti
Zaferlere yürüyoruz
 
Uğur Işılak


Resulehasret

Zindan Türküsü

Zindanda ezilen canım gardaşım
Gam ile kederi atmayı dene
Vadedilen günler uzaktır sanma
Feleğin kastına yetmeyi dene
Yusufun misali yatmayı dene
Bir gün çıkarız feleha
Tek umudumuz Allah'a
Bu karanlık bu geceler
Dönecek birgün sabaha
Birgün divan kurulacak
Birer birer sorulacak
Aha bugün aha yarın
Hesapları görülecek
Düşün mazlumları bak birer birer
Nice peygamberler nice erenler
Sanma ki her zaman şuçlular girer
Yarının aşkıyla tütmeyi dene
Yusufun misali yatmayı dene
Umut eyle vardır bunda da hikmet
Gecenin sabahı gelirmiş elbet
Gel gardaş nefsine çatmayı dene
Yusufun misali yatmayı dene
 
Uğur Işılak


Resulehasret



Zülfikar

Dünya durmuş dünya dönmüş bana ne
Aldığım her nefes an senin için
Hançerin bağrıma inmiş bana ne
Damarımda akan kan senin için

Bedenim harabe gönlüm gülistan
Olan olsun gayrı korkum yok yastan
Efsane yüreğim dillere destan
Şöhret senin için şan senin için

Yetiş imdadıma uzak durma gel
Gönül sarayında yücel ha yücel
Varlığın hayattır yokluğun ecel
Tetikte bekliyor can senin için

Sensin yoğum varım namusum arım
Gel yar şu kalbimi ey zülfikarım
 
Uğur Işılak



zabar

tek geçerim uğur ışılağı,emeğine sağlık hocam.

Resulehasret

Bende çok severek dinlerim, çok kişilikli ve donanımlıda bir abimiz.

serdengecti

eskiden çok severek dinlerdim.sanatın hakkını veren biri.lakin bir  süre önce sildim.artık dinlemiyorum.

sırr-ı nihan

  Uğur ışılak abimizi her daim severek dinleyen, takdir ve gıpta ile takip edenlerdenim. Siz neden sildiniz kendisini kardeşim? merak ettim bunu?

Fussilet

müthiş bir adam bu, silinemeyecek kadar büyük bence
içimdeki tüm putları kırdım ve sana yöneldim Rabbim...
Bu gelişimi kabul et, beni benden al, beni sana bağışla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahında feda bir canımız vardır
Gönül abdal-ı aşk olmuş gelin kurbanımız vardır
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanımız vardır


Urfalı Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

serdengecti

ihyadan okuduğum kadarıyla telli çalgılar( saz gibi şeyler) harammış.

bir de kliplerinde kadın oynatıyor

Şehadete Vurgunum

ihya fıkıhta kaynak değildir, ama tasavvufta kaynaktır...

saz ve diğer çalgı aletlerine gelince onlar ve allahı hatırlatan herşey her arac güzeldir...

serdengecti

hayır fıkıhta kaynaktır.onu böyle görmenizin sebebi onu sahte hadis neşretmekle suçlayan ibni teymiyye sapığı olabilir mi?

ayrıca o meseleyi nasıl açıkladığı hakkında bir fikriniz bile yok.

Fussilet

ibni teymiyye hayatını islama adamış çok büyük bir alimdir, ve islam şehididir...

ibni teymiyyenin hayatını okudun mu ki bu şekilde konuşuyorsun?

ibni teymiyye islam dünyasında nanide bir çiçektir, şuan var olsaydı, gider her gün istisnasız ayaklarını öperdim o şahsın...

senin sapık demenle o kişi sapık olmaz, ama senin düşücelerin beni endişelendiriyor serdengeçti ...
içimdeki tüm putları kırdım ve sana yöneldim Rabbim...
Bu gelişimi kabul et, beni benden al, beni sana bağışla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahında feda bir canımız vardır
Gönül abdal-ı aşk olmuş gelin kurbanımız vardır
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanımız vardır


Urfalı Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

serdengecti

son günlerde herkese şehit diyorlar.
tatlıcının başına oklava düşse tatlı şehidi diyeceksiniz.

o islam gülistanında çıkmış bir ayrık otudur.


her otu çiçek sanmaya başladılar artık.


o sapığı savunman da beni endişelendiriyor

Fussilet

baklavacıdan bahsetmiyorum, büyük islam aliminden bahsediyorum... konuyu çarpıtmada üstüne yok...
ya sapık olduğunu ispatlarsın şer'i delillerle, yada kendinin sapık olduğunu burda dile getirirsin... niye sapık diyorsun?
hangi delillere göre? şunu söyliyim, sen daha ibni teymiyye hakkında 1 kitap bile okumamış birisin...

hayatının tamamında zulmun ve zalimin yanında olmadığı için mi?

;)

seninle artık hiç bir meselede karşı karşıya gelmek istemiyorum, çünkü senin düşünce ekseninde olmayanlar , Allaha ve muhammede iman etseler bile sapık olabiliyorlar... senden uzak olacağım... sen bildiğin yolda yapayalnız yurumeye devam et...

ibni teymiye ile ilgili arşivimden bir kısmı buraya ekliyorum...

İbn-i Teymiyye'nin Vasıfları


107- Allah Taala (C.C.) bu zata gelişip büyüyen tohum şeklindeki özellikler bahsetmiştir. (Tohum büyüyüp) kökü üzerinde yükselmiş böylesi yüce bir âlim olmuştur. Ancak Sübhanehu O'na öyle meziyetler vermiştir ki, bunlardan İslâm'ı yenileyip Rasul (S.A.V.) ve Sahabe (Allah onların hep­sinden razı olsun) zamanındaki tazeliğini yeniden kazandıran bu âlim oluş­muştur.

Bu meziyetlerin ilki, sahib olduğu kuvvetli ve sağlam hafızasıdır. Her­halde tarih İbn-i Teymiyye gibi büyük bir hafıza bahsolunan pek fazla kişi zikretmemiştir. Daha çocukluğunun ilk günlerinde bu hafızanın işaretlen O'nda açığa çıkmıştı. Hadis-i Şerifleri bir bakış ve yazışta daha o yaşta ez­berlemeye başlamıştı. Kuvvetli bir âlim olarak olgunlaştığında cedel, mü­nazarada kendisine yardımcı olacak, ilmini açığa çıkaracak, kuvvetli üslup, istikrarlı kalb, büyük teennî (itidal) ve belâ ve mihnetlere tahammü-lüyle insanların kendisine olan rağbetini kabartacak, ve körükleyecek olan işte bu hafızadır. Bir muasırının O'ndan bazı rivayetlerini nakledebilmek için icazet vermesini istediğini ve hiç kitaba müracaat etmeden O'na on yaprak dolusu (hadisi] isnadiyla yazdığını daha önce de zikretmiştik. e!-KevahibüFd-Dürriyye'de şunlar yer almaktadır:

«Hapsolunduğunda birçok kitap tasnif etmiş olması şaşılacak şeydir. Bunlar­da hadis ve sünneti, alimlerin sözlerini, muhaddisler ve müelliflerle bunların eserlerinin isimlerini zikretmiş, bunJann her birini nakleden veya söyleyenleri­ne nisbet etmiştir. Bunların yer aldığı kitapların adlarını, kitabın neresinde bu­lunduğunu da söylemiştir. Bütün bunlar doğrudan ezberindedir, zira o anda ya. nında mütalaa edeceği hiç bir kitap mevcut değildi. Bu kitaplar incelenip araştı­rıldı. Allah'a hamdolsun ki hiç bir hata ve değişiklik bulunamadı.»[52]

Üstadın son hapsi esnasında oldukça fazla eser yazmış olması hase­biyle bu sözün mübalağasız olamıyacağmı sanırız. O, bu müddet zarfında mütalaa ve yazmadan meneditmiş değildi. Yasaklama ve baskı altına al­ma hapsin sonlarındadir. Yasak, iki seneden fazla olan hapsi içinde sade­ce beş ay kadar sürmüştür. Bunun içindir ki esası ihbar değil istinbat (araştırarak öğrenme, bulma) da olsa biz bu haberin mübalağalı, belki de gayr-î sahih olduğunu zannedebiliriz.

Bu haberin kıymeti ve mübalağa miktarı ne olursa olsun şu kesindirki O darb-i mesel olacak güçlü bir hafıza sahibiydi. (Bu hafıza) sevenlerin sevgisini, hasımların da üzüntüsünü körüklemekteydi.

108- İbn-i Teymîyye'nîn meziyetlerinin ikincisi derin araştırmalar ve düşüncesi idi. O meseleleri derinliğine İnerek öğrenirdi. Bir tek meselenin belirsiz tarafını çözmek, ve kesin hükme ulaşmak için birçok geceleri dü­şünerek geçirirdi. Âyetleri ve hadisleri en uzak ihtimallere kadar düşü­nür ve hakikat açıkça doğup aydınlanıncaya kadar doğru bir tefekkürle öl­çer ve kıyaslardı. Bunun îçîndir ki O, hadis-i şerifler ve Kur'ân-ı Kerim âyetlerinden Istinbatta (hüküm çıkarmakta) âlimlerin en ince davranışla­rından ve en kudretlilerindendir. Yine el-Kevakİbu'd-Dürriyye'de şöyle an­latılmaktadır:

«Allah'ın (C.C.) O'na bahşettiği kabiîiyyetlerden Nebevi lâfızlar ve rivayet edi­len sünnetten manaların çıkarılması, bunlardan meselelere deliller bulunması lâf­zın mantukû ve mefhumunun (mana ve ifadesinin) açıklanması, âmmi tahsis fd^-n, mutlakı takyid eden ve mensuhu nesheden nassın izahı, genel kaideler (zevabıt)'in, lâzime ve melzûmelerin bunlara terettüp edenler ve ihtiyaç duyulanların beyânı vb. sayılamıyacak kadar çoktur, öyleki bir âyet veya bir hadisJ zikredip mana­larını açıkladığı O'ndan murad olunan şeyleri açıkladığında bütün zeki âlimler O'nun  istinbatmm güzelliğine  hayran  kalır ve O'ndan duyduğu veya  öğrendiği şeyler kendisini dehşete düşürürdü.[53]

İbn-i Teymiyye sadece sağlam bir hafıza sahibi değil, bilakis ilk na­zarda anladığıyla yetinmeyip tekrar tekrar düşünen bir araştırmacı idi. O, hakikati ortaya çıkaran neticelere 'Jİaşana dek meseleleri dibine kadar ya­rardı. Vardığı neticeler akıllara aehşet verir, hasımlarını şaşkına çevirirdi.

109- Üçüncü meziyet: Hazır cevapJ'k. Üstad hafızasının kuvvetlili-ği ve engin araştırıcılığı yanında hazır cevap idi. Manalar, ilk alarma kar­şılık veren süratli askerler gibi hızlıca hafızadaki yerlerinden çıkarlar. Bu durum derslerinde açık-seçik gözükür. Manaların ifadesi Üstad'ın ihtiyacı olduğu zaman hiç bir yorulma ve zorlanma olmaksızın diline gelir. Ezbe­rinin çokluğu ve bunların mücadele anında hemen aklına geliverrnesiyle münazarada hasımlarını delille sustururdu. Hasımları buna dayanamaz, uzun uzadıya kafa yorup inceleme ve müracaattan sonra ancak cevap ver­meye muktedir olurlardı.

Talebelerinden Ebû Hafs el-Bezzar şöyle anlatıyor:

*tbn-i Teymiyye derse başladı mı, Allah Taala ilimlerin sırlarım, gizlileri, latifeleri, incelikleri, bilimleri, âlimlerin nakillerini arap şiirleriyle istişhadı O'na açardı. O bunlarla birlikte kuvvetli bir dalga gibi akar, deniz gibi taşardı.»

Kendisine soru sorulduğu veya münakaşa yapıldığındaki durumu an­latılırken şunlar söylenmiştir:

«Bîr olay vaki olup kendisine soruldu, mu mutlaka anında ve hayret verici ve meşhur üslubuyla benzerinin ortaya konulması hemen hemen imkânsız bir ce­vap verir idi.[54]

Bu meziyetten dolayı Ibn-i Teymiyye'nin hasımları O'nunla karşılaş­maktan çekinirlerdi. O'nun bu Özelliğini bilmeyen ve elindeki delile güve­nenler de O'nunla karşılaşınca ibret almak isteyenlere ibret olurdu.

Yüce Alim O'nun da ağzını delille kapatıverirdi. Söz meydanında hiç kimse O'na üstünlük sağlayamamıştır. Mısır'da veya ömrünün sonlarında Şam'da O'nun başına açtıkları belâya geceleri düşünerek ve duyulmama-sına gayret ederek muvaffak olmuşlardı. Şayet duyulmuş olsaydı O'na tu­zak kurmaları imkânsızlık olurdu.

110- Dördüncü meziyet, fikri istiklâl (serbestçe düşünebilme): Bu meziyet belki de ilminin ve muasırı olan diğer âlimlerde bulunmayan özel meziyetleri kazandıran ilmî şahsiyetinin oluşmasında en önemli rolü oy­nayan bir meziyetdir. Alimlerden çoğunda da üstün zekâ ve güçlü hafıza vardır. Fakat onlar arasında bu fikrî istiklâle sahip olan kimse yoktu. İbn-i Teymiyye, kendisine sunulan veya sorulan herhangi bir meselede Allah'ın Kitab'ını ve Rasulü'nün sünnetini, selef-i salihin haberlerini inceler, ulaş­tığı sonuca bağlanır ve O'na davet ederdi. İnsanların O'na muhalefet et­mesi veya muvafakat göstermesi kendisine sıkıntı vermezdi. Zira o, asrın âlimlerinin dillerinde konuşulan ve insanların bağlandığı şeylere tabi de­ğildi. O  sadece delilin  kölesiydi, O'nun peşinden  giderdi.  O, insanların görüşlere sevkettiği sürülen biri değil, bilâkis ancak delilin sevkettiği bi­risi idî. İncelemeleri kendisini Nebî (S.A.V.)'den yardım dlemenin dinde bir delili olmadığı sonucuna iletti ve bunu evirip kıvırmadan ilân etti. Bu yolda kendisine yardımcı olmaları umulanlardan  bir çoğunu kızdırdı. O, ulaştığı her fikirde müstakildi. Allah'ın (C.C.) Kitab'i, Rasulü'nün Sünne­ti, Sahabe ve Tabiin'in büyükleri ve selefi salihinden başka yol gösteri­cisi yoktu.

Biraz önce adı geçen öğrencisi Ebu Hafs O'nun fikrî istiklâlini açık­larken şunları söylemiştir:

«Hakikat ortava çıkınca Üstad onda ısrar ederdi. Allah'a (C.C.) yemin olsun ki RasuluHah a (S.A.V.) O'ndan fazla tazim eden ve O'ndan kendisine ulaşanla­ra uymaya ve destek olmaya O'ndan daha hırslı olan birisini görmedim. Bir ko­nuda bir hadis duyar ve bunu gereğince amel olunan, hüküm ve fetva verilen başka bir hadisin neshetmediğini anlarsa o hadisi terkedip -kimin olursa olsun yaratılmışlardan (O'ndan)- başka birinin sözüne yönelmezdi. insaf sahibi O'na insaf gözüyle bakarsa Kitab'a ve Sünnet'e bağlılığını anlardı. Kim olursa olsun hiç kimsenin sözü O'nu bu ikisinden saptıramazdı ve onlardan elde ettiği bilgiye bağlanmada kimseye aldırmazdı. Bu hususta ne emirden, ne sultandan ne de kılıç­tan korkar, ne de bir kimsenin rızası için onlardan dönerdi. O, en sağlam kulpa tutunmaktaydı.»[55]

Onu dinin müceddîdî kılan bu vasıftır. Çünkü diğer âlimler meselele­ri başkasının düşüncesiyle anlıyor veya bu düşünceden alınmış olarak an­latıyorlardı. Bu büyük müceddid ise Kitap, Sünnet, Sahabe ve Tabiin'den bazısının haberleri dışında hiçbir düşünüşün tesirinde kalmaksızın dine bakardı. Böylece O, dinin üzerine yapılmış olan asırların tozunu izale edip, ilk yeni ve pırıl pırıl aslına döndürmek suretiyle İslâm'ın durumunu ye­nilemiştir.

111- Beşinci meziyet: Hakk'ı talepte ihlâs, nefsâni kirlerden arın­mıştık ve dini öğrenip insanlara açıklama arzusu: İhlâs, ihlâs sahibinin kalbine hakikat nurunu atar ve O'nun meseleleri yamlmayan doğru bir anla anlamasını sağlar. Garaz ve nefsanî arzu kadar aklı sapıklığa düşü-onu hidayet yolundan saptıran hiçbir şey yoktur. Niyet bozukluğu aklı ^n'tırır, fikrin hakikate erişmesine mani olur.

S Allah (C.C.) İbn-i Teymiyye'ye ihlâstan en büyük payı vermiştir. Ha-k'kati öğrenmede Allah (C.C.) rızası için samimi davranmıştır. Üstad bu rTnde hakikatin muzaffer olacağına samimiyetle inandı. Bunu kendisi için saklamayıp asrına anlattı. Ve onu asırlar biribirine naklettiler. Okuyucu okuduklarından etkilenir, zira o imanın sıcaklığını hiçbir keşfe ihtiyaç duy­madan kuvvetlice ve açık olarak duyar.

O'nun ihlâsı hayatını kaplayan dört şeyde tecelli etmiştir ki hayatının hic bir dönemi bunlarsız olmamıştır. Bu yüce âlimin bütün ömrünü, mut­lak yücelik ve mutlak ilim sahibi olan Allah (C.C.) ve O'nun yüce dini -için ihlâsla yaşadığına bizi inandıran da şu şeylerdir:

(Birincisi): O, fikrinin kendisine ilham ettiği şeylerle alimlerin karşh sına çıkar, uzun bir inceleme ve araştırmadan sonra bunları insanlara ilân ederdi. Özellikle insanların alışkanlıklarına ve aralarında bilinene zıt dü­şen şeylerde böyle davranırdı. Konuyu anlayıp da ondaki hakikatin keyfi­yetini bilince, insanların razı olması veya kızmasına aldirmaksizın açıklar­dı. Münazaraya çağırıldığında sözünü çekmez, duraksamaydı. Hiç kimse için sözünde ikiyüzlülük etmez, kimseyi razı etmek için de uğraşmazdı.

(İkincisi): İhlasmı ve hak İçin çabaladığını gösteren bir hususda Hak yolundaki cihaddır. Bu cihad, eğer hasmı Moğollarda olduğu gibi kılıç ta­şıyorsa veya Nusayriler ve Samdaki diğer dağ sakinlerinde olduğu gibi ita­at altına alınmaları ancak kılıçla mümkün olacaksa cihadını kılıçla yapı­yordu. O, görüşünü ilân edebilme uğrunda belâ ve sıkıntılara katlanır, bi­rinde sussa diğerinde susmazdı. Talât (boşanma) ile ilgili meselelerde susması, fetva vermemesi İstenmişti. Bu hususlarda dört mezhep imamı­nın vardığı neticelere aykırı sonuçlara varmıştı. Önce susacağına söz ver­di. Fakat Sultan'a verdiği sözden derhal vazgeçti. Çünkü bu sükut dine muhalif olan bir meselede sukuttu. O, Allah Taala'nın (C.C.) alimlerden almış olduğu insanlara açıklamak, onlardan saklamak hususundaki and-laşma ve ahdine bağlı kalmak için Sultan'a verdiği ahdini bozdu. O, ken­disini hakkı açıklamaya zorlayan ihlâsı yüzünden hapiste öldü. Bununla da görüşlerinde garaz ve nefsani arzudan uzak olduğu tescil edildi.

(Üçüncüsü): İbn-i Teymiyye'nin ihlâs sahibi olduğunu, garazdan, nef­sanî arzudan, çekememezlik ve kin beslemekten arınmış olduğunu göste­ren üçüncü husus, hata da etseler, ihlas sahibi hakikat arayıcıları olduk­ları müddetçe, kendisine kötülük edenleri affetmesidir. O, kendisini ka­lenin dibinde hapseden, İskenderiye hapishanesine atan alimleri affedi­yordu. Sultan Nasır onlara istediği muameleyi yapma imkânı verdi. O ise  hayırdan başka bir şey söylemedi. Ve son olarak O'nu aşırı derece dar duruma düşüren hatta kaydettiği hatıralarından ve okuduğu kitaplarından mahrum edenleri bile affediyor, ihlâs sahibi büyük bir insanın söyleyece­ği sözü söylüyordu: «Bana eziyet etmiş olan her bir müslümar.a hakkımı helâl ettim.» O, kendisine yaptığı eziyetten dolayı da Suİtan Nâsır'i bile mazur göstermeye çalışıyordu. Şüphesiz bu her nefsin üstünde olan îhiâs ve her eziyetin üzerinde olan, iffetli şahsiyettir.

[Dördüncüsü): İbn-i Teymiyye'nin ih.las sahibi olduğunu ispatlayan bir diğer husus da makamlara, dünya süs ve ziynetine karşı zahidane tutu­mudur. Hiç bir makam istememiş, hiçbir makamda idarecilik yapmamış, riyaset konusunda hiç kimseyle nizâî, çekişmesi olmamıştır. Devlet işle­rinden hiç bir işi olmaksızın sadece müderris, vaiz ve araştırmacı îdi. Bun­dan dolayı fakir yaşadı. Az yemekle, pahalı olmayan ve hayaya muvafık şekilde avretini örtecek kadar elbiseyle yetinirdi. Araştırma ve inceleme­ye yönelmiş alimlerin yaptığı gibi kendisine gelen rızkın çoğunu tasad-duk ederdi. Açıkça görülüyor ki kendisine sadece hayatının devamını sağ­layacak kadar az bir şey bırakırdı.

İbn-i Teymiyye'nin kendisi için düşünülen şeylerin birçoğundan kur­tulmasının sebebi ihlâsı, Allah'a (C.C.) bağlılığı ve O'na güvenip dayan-masıydı. Zehebî bu konuda şöyle diyor:

«Nice dehşetli musibetlerden Allah Taalâ (CC.) O'nu kurtardı. Zira O Allah Taala'ya devamlı dua eder, çok yardım dilerdi. Tevekkülü kuvvetliydi ve cesareti apaçıktı. Devam ettiği virdleri ve zikirleri vardı.»

Bu İbn-i Teymiyye'nin seksiz şüphesiz ihlası... Çünkü O'nun bütün hayatı hak için fedakarlık ve hakka davetle geçmiştir.

Fakat hicri 9. aşıra ait bir kitap bulduk. Bunda O'nun İhlasını tenkit ediyorlar, kibir ve kendini beğenmeye meyletmek suretiyle itilasının za­yıflığını ileri sürüyorlardı. Suyuti'ye nisbet edilen bu kitapta şunlar söyle­niyordu:

«timinle kibirlenme ve kendini beğenmeden sakın. Lehine ve aleyhine her zaman kaçınarak ondan kurtulsan, ne mutlu sana... Allah'a (C.C. yemin olsun ki îbn-i Teymiyye denilen zattan başka, mümkün olan her bir yolla Hak yolunda cihadı sürdüren yiyecek, giyecek ve kadını Önemsemiyen, yanında ilmi daha ge­niş, zekâsı daha kuvvetli olan birini gözüm görmemiştir. Mısır ve Şamlılardan, aralarında O'nu yerenin kibir ve kendini beğenme, üstadlıkta başta gitmeye aşı­rı düşkünlük ve uluları hakir görme dışında O'nu ayıplayıp itham ettiklerini gör­medim. Dikkat et: gör kî davalar ve görünme arzusunun sorumluluğu ne de bü­yüktür? Allah'tan (C.C.) O'nu bağışlamasını dileriz. Allah korkusu O'ndan daha fazla olmayan, O'ndan daha âlim olmayan, O'ndan daha zahid olmayan, aksine arkadaşlarının günahlarını ve dostların hatalarını görmezlikten gelen, bir takım kişiler O'nu gözetlediler. Allah düşmanlarım O'na, kendi kuvvetleri ve azametleriyle değil, aksine O'nun günahları sebebiyle musallat etmiştir. O'nu ve tabilerini aleyhlerine cereyan edenlerden Allah'ın korunması da daha çok hakettikleri bazı şeylerden dolayıdır. Bundan şüphen olmasın.»

Bu Suyutiye nisbet edilen bir sözdür .[56]

Bu nisbet ister doğru olsun ister olmasın görünen o ki insanlar O'nun hakkını ve ilmi talebini tenkid etmemişlerdir. O'nu kendini beğenme, ce-del ve münazara meydanında galibiyet sağlamak suretiyle büyük üstad-lara reis olma sevdasıyle ayıplamışlardır. Halbuki reis olma manevi bir makamdır. Ve onu yeryüzünde yüksek olmak isteyenler hükümet sahihle­rine yakın bir makam istemeyenler sahiplerine yakın bir makam isteme­yenler arzularlar.

Şüphesiz bu, ne tarihi gerçekler ve ne de bu alim zatın hayatından dayanağı olan bir ithamdır. O'nda kendini  beğenme ve kibir asla görün­mez. Bilâkis o mütevazi, insanlara yakın ve onlarla beraberdir,  beraber düşüp-kalktıklarına karşı  ancak alçak gönüllüydü ve  koruyucu İdi. Öyle ki beraber bulunduğu bazı kişiler O'nun yalnızca misafirlikte üstünlük sa­hibi olduğunu söylerlerdi. Bu yalancı  ithamın  menşei üstadın kudret ve beyanı, beyan baskmlariyle onlara her yönden hücum etmesi ve onların buna denk veya yakın bir beyanla cevap vermekten mutlak aciz kalmaları sonucudur. Hemen O'na kendisini beğenme isnadında bulundular. Müca­dele ettiklerini yenen, onların delillerini bütün yönleriyle nakzeden belâ-ğât ve fesahat sahibi her âlime böyle isnadlar yapılır. Muarızları O'nun kendini beğenmesi, kendilerinin ise tevazularından başka değerini düşü­recek, böylece kendilerinin de aczini gizleyecek bir isnat bulamazlar. San­ki onları susturan yalnızca tevazu, bunu da konuşturan sadece kibirdir. On­lar susmalarıyle övgüye lâyık, bu da ortaya koyduğu delilleriyle suçlu. Bu, acizlerin, konuşanların değerini düşürmekte kullandıkları bir oyundur. İbn-i Teymiyye Hak yolunda İhtâslı, çirkin vasıflardan beri ve övgünün en üst derecesine ulaşmıştır. Eğer sussaydı O'nun için bu durumunu koruması mümkün olurdu. Halkın memnuniyetini elde etmişti. Fakat O, Halik'ın rı­zasını  tercih   etti,  mahlukun memnuniyetine  önem  vermedi.  Bu yüzden eziyetlere, dinden dönme sapık olan isnatlarına maruz kaldı. Demek ki O

112- Altıncısı: Fesahati ve beyan kudretidir. Üstad minberleri tit­reten beliğ bir hatip idi. Allah fG.C.) O'nda lisan fesahatiyle kalem fesa­hatini bir araya getirmişti.

Lisanından açık ve anlaşılan lâfızlar akan hitabet kudreti yanında baş-kalanmn günlerce düşünüp kafa yorarak yazamayacakları hakikatları par­mak uçlarından akıtan bir yazardı da...

Bu fesahatin ailesinden gelme olduğu açıktır. Babası büyük bir ke-lâmcıydi. Dedelerinden de hatip olanlar vardı ve onlardan birisi Bağdat Camiinde hatiplik vazifesi ifa etmişti. Allah Taala'nin Kitabı'ni ezberledik­ten sonra çok tekrar etmesi ve okuması sünnet-i nebeviyyeyi ezberleme­si Takiyyuddin'deki bu beyan kudretini kuvvetlendirmiştir. Bu da O'nu be­yanı mücadelelerin çokluğu oranında büyük miktarda güzel, seçilmiş ifa­delerle takviye etti. Gücü bilendi ve O'nu hazırlanmadan, hazırlık yapma­dan irticai? konuşmaya ve delille galip gelmeye alıştırdı. O, konuşmadan, mücadeleden ve münazara yapmazdan çok önce her şeyi ezberlemişti.

113- Yedincisi : Cesaret ve onunla birlikte iki vasıf; sabır ve ta­hammül gücü : Serbest düşünebilme vasfından sonra İbn-i Teymîyye'nin asrındaki alimlerden ayrıldığı en açık vasıf cesaretidir. O'nun asrında in­sanlar alimleri devamlı okuyan, oturakların zayıflattığı adele ve mafsalla­rının onları üzerinde gevşediği kişiler olarak tanırlardı. Alîmin bütün gü­cünün düşüncesi ve kafası oiduğu görüşündeydiler. Onlar ümmetin başıy­dılar. Adeleleri ve bedenî kuvveti değildiler. Bedenî kuvveti yalnızca or­du idi. Herhalde bu düşünce onlara Hint Felsefesi ve Hindu dininden gel­mişti. Hindular milletin kuvvetini orduda düşünürlerdi ve onların inancı­na göre bunlar Brahma'nın kollarından yaratılmışlardır. İnançlarına göre Brahmanlar, yani ailemler de Brahman'ın başından yaratılmışlardır.

İbn-i Teymiyye'nin asrında müslümanların alimlerinin durumu buydu. Bunun için Tatarların atlısı ve yayasıyla toptan üzerlerine hücum ettikleri hcberi ulaşınca Mısır'a kaçan kaçana idi. İbn-i Teymîyye ise burada tek başına örnek oldu. O'na göre ilim ve askerlik birbirine zıt, ayrı şeyler de­ğildi. Alim, işler kızıştığında askerdir, tuzak kurulduğunda da siyasidir. Aksine durumlar düzelip istikrar bulunca asker de ilim adamıdır. Bu da O'nun selef-i salihin peşinden gitmesi ve düşüncesinin de onlardan nak­ledilenlere bağiılığındandır. O ilmin kapısı ve müslümanların en kudretli kadısı olan Ali b. Ebi Talib'in aynı zamanda onların süvarisi olduğunu bili­yordu. Savaşta karşısına çıkanı mutlaka yenen o idi. Alim, abid ve zahid de o idi. Kılıcından kan damlıyarak savaş meydanına çıkan da o idi.

Bu güzel örnek sebebiyledir ki, Tatarlar saldırdığı zaman siyasetçile-. idarecilerinin kaçmasından sonra İbn-i Teymiyye işlerini idare etmek üzere şehirde kaldı, münakaşa ve mücadele için Kazan'a, Tatar kumanda­ma gitti. Sonra Tatarlar çekilene kadar halkı teskin etmeye uğraştı. Bilâ­hare onlar tekrar dönüp gelince gitti ve geri çekilmekte olan Mısır ordu­sunu teşvik etti, kumandanları cesaretlendirdi ve nihayet Tatarları püs­kürtmek için Şam'a geldiler amma, neredeyse gelmiyeceklerdi. Savaş baş­layıp kıyamet koptuğunda cesurca öne atılan süvari - hoca ölüm hattın-daydı. Ölüm onu mu, o ölümü mü yenecek, bilemiyordu. Neticede tatar ka­yası parçalanıp kovularak çekilince o tek başına bir bölüğü komutasına alarak Cebel'deki Şiilere gitti ve onları itaat altına aldı. Tevbekâr olan­ların tevbesinden sonra onları horlanmışlar olarak zekât ve öşür vermek­le mükellef kıldı.

İşte bu İbn-i Teymiyye'nin meydandaki cesaretidir. O'nun cesaretidir. O'nun cesareti hayatlarını süvarilik ve kılıçla geçiren komutanlannkinden daha yüksekti. Çünkü onların cesareti savaş ve zaferden, onunki ise kal­binden ve dinindendi.

O'nun konuşma cesareti ise karşılaştığı belâların sebebiydi. Ne gü­zel belâ.. İnandığı gerçek sözü söylemiş, gevşememiş ve zayıflık duyma­mıştır. Alimler ve ulular onunla çekişmişlerse de o asla tereddüt etme­miş ve geri durmamıştır. Halkı O'nun aleyhine tahrik etmişler fakat o ken­di görüşünce hak olanı söylemekten çekinmemiştir. O'nun bütün hayatı bu yolda mücadeledir. Emirler ve Sultan da kendisine muhalif olanlar tara­fına geçince konuşma cesaretinden hiçbir şey kaybetmeksizin hepsinin belâsına tahammül etmiştir. Hayatının her bir safhası bunları anlatmakta, bu alimin şahsiyetinin kuvvetini, fikir ve delilleri gibi irade ve gayretinin de muasırlarından daha üstün olduğunu göstermektedir.

Bu cesaretiyle beraber çok sabırlıydı. İlk darbede sabreder, harekete geçmezdi. Peygamber (S.A.V.J : «Sabır ancak ilk andadır.»    buyurmuştur. O, bedeniyle, kalbiyle ve akliyle çok kuvvetli tahammül ve sabra sahipti. Beden yapısı çok sağlamdı. Gayet geniş gönüllüydü, nahoş olan bir şeye sabırsızlık göstermeden katlanırdı. Çok büyük akıl sahibiydi, delile delille karşılık verir, eğer inatçılar kulak vermezse onu delille sustururdu. Bıkıp usanmakstzın çalışmaya alışıktı. Hapsediliyor, fakat hayatının bir anını bi­le çalışmadan geçirmek istemiyor, yazıyor ve telifte bulunuyordu. Çünkü O,  bu   zamanını  nerede harcadığından hesaba  çekilecekti.  Kitaplarından mahrum edilerek kendisine haksızlık ediliyor, mürekkep, kalem ve kağıt­tan uzaklaştırılıyordu. Fakat o, kömürle yazma yolunu buluyordu. Düşün­me ve tedvin etmeyi bu baskı altında bile terketımiyordu. Kağıt ve kömür temin etmesi de mümkün olmayınca anlıyarak ve düşünerek, huşu ile Al­lah'ın  Kitab'ını okumaya  başladı. Çalışmadan  geri  kalmadı,  bilâkis  hasta iken dahi  Kur'ân okuyordu. Ve Allah  (C.C.)'ın  «(Şüphesiz takva sahipleri

Cennetlerinde aydınlıklar içindedirler; rıza gösterilen bir yerde... Kudre­tine nihayet olmayan bir Melik (her şeye hakim bulunan, Allah Taala'nın) huzurunda...» (Kamer, 54-55). kavl-i şerifine kadar geldi. Bu onun söyle­diği son söz oldu,

114- Sekizincisi: Feraset kuvveti. Hissetme gücü yanında akii kuv­veti, basiretinin nüfuzu ve idrakinin keskiniiğiyle bakışları gönüllerin de­rinliklerine ulaşır ve anlar, işlerin içyüzünü keşfederdi. Zeki birisi onun kesin olarak gördüğünü ya da duyduğunu zannederdi. Üstlendiği her bir işte O'nun gördüğünü ya da duyduğunu zannederdi. Üstlendiği her bir işte O'nun feraseti açıkça görünürdü: Tatarları ve hallerini görünce zayıfladık­larını, Şam'ı aldıkları ilk zamanlardaki gibi olmadıklarını, aksine şımardık­larını, kuvvetlerinin kaybolduğunu, fakat mazilerinin savaştıklarına korku verdiğini ve böylece onları kuvvet fazlalığıyîe değil de korku vasıtasıyla yendiklerini kendi zekâsıyle anladı. Dahî bunu anladı ve Mısır ve Şam or­dusunun kesinlikle galip olacaklarına ağır yeminler ediyordu. Emir kendi­sine «inşaallah» de deyince, bunları gerçekleşmiş görüyorum, olacak ola­rak görmüyorum dedi. Bu da O'nun feraset gücü ve basiretinin nüfuzunu gösterir.

Toplulukların islahıyla uğraşanların, vicdanlara hitap edebilmek ve şu­urların ne istediklerine ulaşabilmek için gözlerden kalblerin çarpışlarını ve yüzlerin çizgilerinden gönüllerin hareketlerini sezmelerini mümkün kı­lacak kadar feraset kuvvetine ve keskin basirete sahip olmaları gerekir. Allah Taala O'na ruhi sezgi ve kalbi duygu nasibini vermişti. Bu sebeble hitap ettiği toplulukların mutlaka dikkatini çekmiş, söyledikleriyle onların şuurlarına işlemiştir. Ancak kendi inadından başkasını duymayıp nefsine mağlup olmuş kişiler müstesna. Onların da zaten yolları kapalıdır. Eğer böylelerine hak söz ulaşamıyorsa bu onun kendindeki noksanlıktan dola­yıdır, söyleyenin eksikliğinden değildir.

115- İbn-i Teymiyye'nin vasıflarını anlatırken bize gereken gerçek­çi olup sadece beğenilenleri sayıp dökmekle kalmamak, bilâkis güzelliğin yanında diğerlerini de zikretmektir. Biz de O'nun beğenilmeyen bir vasfı var mı diye ararken, bir tanesi hariç, karakterleri arasında hiç bir şey kar­şımıza çıkmadı. O da keskin ve şiddetli söylemesi, konuşmasıdır. Bazan çok acı verir, ilâcın acısından dolayı insanlar da şifayı istemezlerdi. Bu sertliği O'nu kuvvetli delil ve tenkit ileri sürmekten uzaklaştırır, zaman zaman itham etmeye kadar götürürdü. Maliki Kadı İbnü'l-İhnaî'nin kabir ziyareti meselesindeki görüşünü kabu! etmediği ve cahillikle itham ettiği kendisine ulaşınca «O'nun dağarcığında İlim azdır.» demişti. Fakat bu sö­ze yol açan sebep söylenmeyecek kadar büyüktür. O çoğu zaman muha­liflerini bid'atçı olmakla suçlardı.

Bazan da cedel bu keskinliğe vardırırdı. Mücadelenin her çeşidi bir uharebedir ve  muharebede de söz kızışır.  İfadedeki keskinliğin  bizzat kendisi  hakikatin kıymetini eksiltir. Bunun içindir ki İmam Malik, cedel ehliyie dahi olsa mücadeleden nehyederdi. Kendilerine sünneti açıklaya­ dd   V     i     ddi ki   Her ne zaman ce

ehliyie dahi olsa mücadel             

na da: «Sünneti söyle ve sus» derdi. Ve yine derdi ki «Her ne zaman ce-delci kişiden daha cedelci bir kişi gelse o da Muhammed (S.A.V)in ge­tirdiklerinden bir şeyler eksiltir.»

Fakat münazarayı terketmek İbn-i Teymiyye'nin elinde değildi, zira as­rının alimleriyle iki yoldan hangisinin sünnet olduğunda anlaşmazlığa düş­müştü. Onlar kendilerinin takip ettiği yolun sünnet ve yaptıklarının da sünnete tabi olma (ittiba) olduğunu, söylüyorlardı. İbn-i Teymiyye de on­lara karşı aynı iddiada bulunuyordu. Bu durumda gerçeklerin yerleşmesi, iki guruptan hangisinin yolunun daha doğru ve sünnete daha yakın oldu­ğuna düşünenlerin hükmetmesi için münazara lüzumluydu. Münazarada ise tabii ki mücadele ve keskin söz beraber bulunurdu.

İbn-i Teymiyye'nin muasırları O'nun keskin sözlü olduğunda mütte­fiktirler. Daha önce de O'nun hakkındaki sözlerini naklettiğimiz Zehebi diyor ki:

«O'nu, araştırmada keskinlik ve hasımlara karşı da gönüllere düşmanlık eken Öfke kaplardı. Öyle olmasaydı mükemmellikte herkesin ittifak noktası olurdu. Bü­yükleri O'nun ilmine boyun eğerler. O'nun sahili olmayan bir deniz ve benzeri olmayan bir hazine olduğunu itiraf ederlerdi.»

Zehebi'nin söyledikleri bunlar. Bu sözler de hasımlara karşı O'nun şiddetle davrandığını tescil ediyor. Şiddetinden söz ettik. Hasımların hü­cum etmesine gelince, bunun sebebi de O'nun bildiği bir sünneti, muha­liflere ve onların içinde bulundukları durumlarına iltifat etmeksizin ilân et­mesidir. O'na göre en uygun olan, ortaya koyduğu şeye onları derece de­rece alıştırmaktı. Böylece bu şeyler onlara zor gelmezdi. Tedricilik baş­langıçta redle karşılanan bir şeyi daha sonra kabulle karşılanır hale geti­ren fîtri bir yoldur. Bu sözde —bazan— gerçek payı vardır.

Fakat Zehebî şiddetini ve onlara hücum etmesini kendine muhalefet etmelerine bağlar. Doğrusu şiddetli muhalefetle karşılaşınca İbn-i Tey­miyye'nin yaptığını O'nun asrmdakilerden hiçbiri yapmamıştır. Muhalefe­tin sebebi şiddet değildir. Bilâkis böylesi bir asırda görüşlerin kendisi ih­tilafa sebebtir. Zira insanlar bunlar sünnettir diye bir takım görüş ve fi­kirleri bir araya getirmişler ve bunlara sıkı sıkıya bağlanmışlardı. İbn-i eymiyye gelmiş, onlara sünnetin bu şeyler olmadığtnı söylüyordu. Elbet­te bu durumda bu İki düşünce çarpışacaktı. Çünkü insanlar dinî inançları­nı^ mücerred ilmi görüşlerini değiştirdikleri kadar kolay değiştirmezler. Onun söyledikleri de mücerret ilmî görüşler değil, bilâkis İslâmî akide ile alâkası olan şeylerdi. O halde ihtilaf olması tabii idi. Fakat sözdeki kes-

kinlik muhalefeti kızıştırır, küfür, fâsıklık ve âsîlik isnadı ve kötü lâkap. '    lar takmayı kolaylaştırır.  İki  taraftaki  keskinlik de işi buna vardırmışti İbn-i Teymiyye'nin hasımları ilim, kıymet ve taraftar    açısından kendisin­den aşağı oimalan hasebiyle, şiddetinden dolayı O'na yapılan  kötüleme de kıymeti, mevkisi ve şahsiyetinin önemi oranında olacaktır.

116- Azameti: Allah (C.C.) İbn-i Teymiyye'ye. karşısına geleni ür­perten, O'na büyük bir adamın huzurunda olduğunu hissettiren şahsî bir azamet heybet vermişti. İfsaatçıların, bozguncuların şiddetine rağmen hep­sinin eziyetinden Û'nu koruyan herhalde bu azameti olsa gerektir. Bizzat kendisi de şanının yüceliğinin farkındaydı. O'nun için kıt akıllı ahmak bi­ri cesaret bulup kendisine bir şey yaptığında O'nu affetmekten İmtina et­mezdi. Bazı taraftarları ezayı misliyle defetmek için kendisini korumayı is­teyince onların teklifini kabul etmemiş, yalnız gitmiş, kendisine kimse hiç bir şey yapamamıştır. Muhalifi alimler de Ö'nun azametinden hisse ka­parlardı. Bir şey yapmak istedikleri zaman O'nu geceleyin düşünüp taşı­nır, planlarlardı. Sonra O'nunla karşılaşmaktan çekindikleri için yapmazlar, şikayet ederlerdi. Sultan veya  idare elinde olan  kişi  kendilerine  katılıp O'nunla mücadele etmeleri için İsrar da etse, neticede delilinin kuvveti ve azametinden dolayı yine O'na bir şey yapamazlardı.

Suİtan karşısına çıkacağı zaman cesaretle ve kendinden emin olarak çıkardı. O'nunla bîr konuda muhatap olacağı zaman kuvvetli konuşur, sert cevap verirdi. Sultanın O'nu uymaya davet ettiği hususta kendisine kar­şı çıkmakta tereddüt etmezdi. Sultan, ancak yakınında değilken O'nun ba­şına gelenlere rıza göstermiştir. Sultan Mısır'da İbn-i Teymiyye ise Şam'­daydı, uzakta olan ise kendisine ulaşan haberlerde mazurdur. Oian olmuş, dilinden hikmetler akan, kalbinden ihlas coşan ve pariak şahsiyeti gönül­lere heybet salan bu yüce alime hareket zamanında yetişememişti. Üstad, Kazan'da Tatar Meliki ve komutaniyle buluşur. Dillerinin farklı olmasın­dan dolayı  karşı  karşıya  konuşmalarının zorluğu ve hatta imkânsızlığına rağmen istediği her şeyi söyler—aralarında tercüman aracılık etmiştir— Kazan'in bile O'nun azametini ve şahsiyetinin kuvvetini hissettiğini görü­yoruz. Han adamlarına :

«Böyle birisini hiç görmedim. Bundan daha cesaretlisine, sözü kalbime daha fazla yer edene rastlamadım. O'ndan başka kimseye de bu kadar boyun eğdiğimi görmedim» demiştir.

117- Heybet-i şahsiyye (şahsi azamet): Allah (C.C.) Subhanehu'-nun yarattıklarının bazılarına lütfettiği bir İlahi vergidir. Böylece o insan­da ruhi ve şahsi bir kuvvet oluşur ki, bundan da dinleyicilerinin gönülle­rine te'sir kuvveti hasıl olur. Sözünde bir şiddet, bakışlarında kalbe nü­fuz etme özelliği vardır. Kişi, galip bir Sultan bulunmadan vg zorlayıcı, bağlayıcı maddi bir kuvvet olmadan,  bilâkis içinden gelen bir bağlayıcı-. |    o'nun huzurunda hürriyetini  kaybeder. Allah  (C.C.) İbn-i  Teymiyye-bu  ruhî  kuvveti vermişti. Zikrettiğimiz sıfatları ve  açıkladığımız  kud-y ti  bunun sebeplerindendl. Fakat  bu sıfatlar O'na  has değildi,  elbette Thî bir lütuf, rabbani bir bağıştı. İnsanların düşüncelerini yönlendiren fi­kir kumandanları Allah'ın kendilerine bu vergiyi verdiği kişilerden çıkar. Bu ilâhî vergi sayesinde insanlar kumandanın korkusuna itaat ederek, tu­tularak,  şahsının  azametinin dehşetine  kapılarak yürürler.  Onunla  bera­ber gönülleriyle ölümlere giderler. Allah'ın (C.C.) yarattıklarında bu gibi işleri vardır. [57
içimdeki tüm putları kırdım ve sana yöneldim Rabbim...
Bu gelişimi kabul et, beni benden al, beni sana bağışla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahında feda bir canımız vardır
Gönül abdal-ı aşk olmuş gelin kurbanımız vardır
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanımız vardır


Urfalı Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Yukarı git
 

28 Yanıt
16597 Gösterim

Başlatan zeliha


12 Yanıt
9754 Gösterim

6 Yanıt
2325 Gösterim

13 Yanıt
1004 Gösterim

11 Yanıt
5887 Gösterim

Nisan 22, 2009, 09:34:07 ÖS
by Hüda_i gülü