Ekim 18, 2017, 07:06:09 ÖS
Haberler:

O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı. Biz gökyüzünden su indirip, orada her faydalı nebattan çift çift bitirdik. (Lokman -10)

Son İletiler

Sayfa1 2 3 ... 10
1
Dünya tarihi / Sürre Alayı
Last post by Fussilet - Eylül 18, 2017, 02:52:42 ÖÖ
Sürre, kese demektir. Osmanlı padişahları içinde Haremeyn, yani Mekke ve Medine'ye me­mur olan Şerife ilk sürre (kese) yollayan Sultan Çelebi Meh­met'tir. Ancak gönderilen sürrenin miktarı ve cinsi bilinme­mektedir. Sultan ikinci Bayezid her sene yansı Mekke, diğer yansı Medine ulemasına taksim olunmak üzere 14 bin altun göndermeyi itiyad etmiş.

Yavuz Sultan Selim, Mısır'ı fethettiği zaman, Mekke Şerifi olan Seyid Berekât onüç yaşındaki oğlu Ebu Nâmi'yi Mısır'a göndermiş ve Peygamberin emanetlerini Beytullahın anah­tarlarını da beraberinde yollamıştı. Sultan Selim bu vaziyet­ten pek mahzuz olup sevindi, seyyid Nâmi'ye fevkalade hür­met ve riayet gösterdi. Tarihler bu sırada H.923/M.1517 yi gösteriyordu. Hicaz'ın tamamında ve Tihame'de Selim adına hutbeler irad olunuyordu.

Padişah Arafat'ta kendi adına hutbe okunmasının teşekkü­rünü ifa için, Haremeyn yani Mekke ve Medine ahalisine iki-yüzbin flori altın ile hububat yolladı. Bunların dağıtımını yap­mak içinde iki tane dinine bağlı kadı iie Emir Muslihiddin isimli bir zatı vazifeli kıldı. Bundan başka her sene böyle bir Suree-i Hümayun gönderilmesini ferman etti. Bu Muslihid­din, Osmanlıların ilk Hicaz valisi olmuş demektir. Bundan evvel Mısır'da bulunan Çerkeş Melikleri, "Sadakat-i Mısınye" adıyla Surre yollarlardı. Hicaz ahalisi ise, Yavuz'un gönderdiği surreden çok memnun olduğundan, buna "Sadakat-ı Rûmiye, adını verdiler.
2
Psikoloji Bölümü / DİYALEKTİK MATERYALİZM
Last post by Fussilet - Eylül 17, 2017, 01:22:22 ÖÖ
DİYALEKTİK MATERYALİZM
 

Kaba veya mekanik materyalizmden farklı olarak, "tabiat, toplum ve bilinç" olgularını madde de var olduğu ileri sürülen "İç-çelİşmc" yasasına dayayan ve bu çelişme nedeniyle her-şeyin daima daha ileriye ve daha iyiye doğru kendiliğinden hareket ve değişim halinde bu­lunduğunu savunan tarihi ve felsefi teoriye di­yalektik materyalizm denir.

Materyalizm ve hatta "cedel-münakaşa" şek­lindeki sözcük anlamıyla diyalektik, belki in­sanlık kadar eskidir. Sözgelimi, eski Yunan'da Anaksagoras'ta, Demokritos'un atomculuğu ve Epikür'ün hazcılığında materyalist öğeler hakim olduğu gibi, çağdaş diyalektiğin kökleri­ni de çeşitli biçimleriyle eski Hind ve Yunan düşüncelerinde bulmak yine mümkündür. Sö­zünü ettiğimiz atomcu filozoflarda görülen ve Rönesans sonrası Avrupasında Descartes düa-izmiyle Newton mekaniğinin bir bakıma se­bep olduğu ve Hobbes, Priestley, La Mettrie ve d'Holbach gibi filozoflarca geliştirilip, Feu-erbaşh, Bielinskİ ve Çernİşevski gibi önceki yüzyıl filozoflarmca tamamen inkarcılığa var­dırılan Materyalizmin ana unsuru, maddeyi ön plana çıkarıp, Kainat'ın yaratılışında ve en azından işleyişinde Tanrı'yı ve aynı zamanda cinler, ruhlar ve melekleri bütünüyle dışla­mak, hatta yok saymaktır. Materyalist felsefe­nin hedef açısından taşıdığı temel İddia, insa­nı batıl İtikadlardan kurtarmak, ölüm korkusu­na, tanrıların ve daha başka tabiat-üstü kuvvetlerin korkusuna karşı çıkmak, İnsanlara dünya hayatına değer vermeği ve "öte dünya­ya bel bağlamaksızın, bu dünyadaki hayatı da­ha iyi hale getirmeği öğretmektir.

Antik Yunan materyalistlerine göre. Kâinat adına ortada yalnızca atomlar ve bunların ha­reketleri için zorunlu olarak kabul edilen, fa­kat madde olmadığı için varlığı kabul edilme­yen boşluk vardı; çeşitli cisimleri meydana ge­tiren şey atomların belli ölçülerde bir araya gelmeleriydi. XIX. yüzyıl sonuna kadar de­vam eden ve madde denince genel olarak fizi­ki cisimleri ve bunları oluşturan pek küçük zerreleri veya cisimcikleri anlayan bu materya­lizm, atom fiziğiyle birlikte maddenin enerji­ye, enerjinin maddeye ve sonunda her ikisinin de dalga paketine dönüştüğü anlaşılıp, fizikçi­lerin neredeyse maddeyi inkâr noktasına vara­rak, "antimadde"den bahsetmeye başlamala-rıyla iflas etmiş ve "madde"ye yeni bir tanım getirme zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Lenin ve emsallerince geliştirilen yeni tanıma göre, yok olan madde değil, madde hakkındaki bil­gimizin vardığı noktadır; madde objektif, yani bilinçten bağımsız olarak mevcut olan ve insa­nın duygularına yansıyan her şeydir. Madde, objektif alemin tümünü ifade eden felsefi bir kavramdır. Evrende cereyan eden sonsuz tür-ddki süreçler ve fenomenler maddenin çeşitli görünümleri, özellikleri ve çeşitli tezahürleri­dir. Engels, "Kainatın gerçek birliği, onun maddiliğinden ibarettir" der.

Diyalektik Materyalizm'in diyalektiği He-gel'e dayanır. Fichte ve Schellİng'İn diyalekti­ğini beğenmeyip, Hind düşüncesinin etkisin­de kalan Hegel, diyalektiği açıklamada, He-rakleitos'u hareket noktası olarak almıştır. Ona göre devamlı oluş ve değişmeye karşılık, değişmeyen tek şey, gerçeğin daima değişmek­te olduğudur. Gerçeklik ise zıtların birliğin­den örülmüştür. Her zıt, kendi zıddını orta­dan kaldırarak var olmaktadır.

Bu düşüncelerden hareket eden Hegel'e gö­re düşüncenin salt hale gelmesi çelişmeye bağ­lıdır. Diyalektik kavramı, gelişmenin çelişkile­rin doğurduğu bölünmelere ve yeni, daha ileri bir sentezin bu bölünmelerden doğacağına dayanan bir görüşü ifade eder. Diyalektik süreç üç aşamada gerçekleştirilir: Tez, antitez, sen­tez. K.Marks toplumsal ve tarihsel olayları açıklamak amacıyla diyalektik materyalizmi kullanırken, F.Engels diyalektik analizin alanı­nı eşit olarak toplumsa, doğal ve zihinsel dün­yalara da uygulanabilen genel bir gelişme ya­sası oluşturacak tarzda genişletti. O hem ger­çek dünyanın (doğal olsun, toplumsal olsun) çelişki ve sentezlerin diyalektik akışına uygun olarak geliştiğine, hem de diyalektik mantı­ğın, sayesinde bu gelişmenin kavranabileceği araç olduğuna inanıyordu.

İlk kez Engels tarafından Anti-Dülıring (1878) ve "Doğanın Diyalektiğinde formüle edilen bu felsefi öğreti, değiştirilmiş haliyle Komünist Partisi'ninresmi felsefesi haline gel­di. Diyalektik materyalizm, diyalektiği doğa, toplum ve düşüncenin gelişiminde genel bir kanun olarak tanımlaması sebebiyle "tarihsel materyalizm"den daha geniş bir alana seslen­me imkânı tanıyordu. Hem dış dünyanın, hem de İnsanın düşüncesinin genel düzenliliği içi­ne tekbiçimli ve çelişkilere dayalı bir ilişkiyi koyarak düşünce ve oluşun aynı şey olduğunu önermiştir. Böylece, epîstemolojİk bir soru, ontolojik bir problem üzerinde metafizik bir varsayım geliştirilerek cevaplandırılmıştır, öğ­reti, diyalektiğin hem gerçekliğin değişme biçi­mi, hem de "hareket kanunlarını keşfetme" yöntemi olduğunu savunmaktadır. Bu yönte­min tüm bilimsel disiplinlerde evrensel olarak uygulanabileceği vurgulanmaktadır.

Şu durumda, diyalektiğin alanını genişleten Engels olmuştur; Marks terimi sadece tarihsel ve toplumsal olaylar için kullanmıştı. Ama En­gels (diyalektik materyalizm terimini bir kez bile kullanmamıştır) tarihsel materyalizmin bundan çıkanmlanabileceğini iddia etmemiş­tir. Bunu, terimi ilk kez kullanan Plckhanov ile evrenin doğasını devrimci hedeflerle çakış­tığını savunacak biçimde yorumlayan Lcnin yapmıştır. Stalİn terimi daha da değiştirerek "politik bir kozmoloji" haline getirmiştir. Plek-hanov'un Tekçi Tarih Görüşünün Gelişimi, Lenin'in Materyalizm ve Ampİriokritism ve Stalİn'İn Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm

kitapları "diyalektik materyalizmin parti felse­fesi olmaya doğru değişimlerini işaretler. Sos-yal-değişmenin doğası hakkındaki bir görüş, önce tüm evrenin doğasını açıklayacak şekil­de geliştirilmiş, daha sonra buna istenen siyasi tutumların geliştirilebileceği bir anlayış yük­lenmiş, son olarak da toplumsal davranışın kontrol edilmesinde kullanılacak hale getiril­miştir.

Kısacası diyalektik Materyalizm hakkında şu hususları belirtmek mümkündür;

 a) Tarihi bir sistem içindeki çelişkiler ile ilerleyen ve so­nuçta az ya da çok keskin bir yeniden örgütlen­me, yani senteze ulaşan bir tarzda anlaması;

 b) Karşıtların birliğini ve gerçekliğin göreceli­liğini vurgulaması yönleriyle benzerliği Hegel-cilikten gelişmiş olması nedeniyledir.

Marks, Hegcl'in idealizmine, kahramanlara atfettiği tarihi role ve milliyetçiliğine karşıydı. Marks'a göre İnsan toplumlarının evrimi, te­mel olarak, insanın bilinçli kontrolünün dışın­da kalan ekonomik faktörler tarafından belir­lenmektedir. "Benim diyalektik yöntemim He-gclci diyalektikten sadece farklı olmakla kal­maz, onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre insan beyninin yaşam süreci, gerçek dünyanın yaratı­cısı idi ve gerçek dünya "İdea"nın sadece dış ve fenomenalbiçiminden ibaretti. Benimle birlik­te, ideal İnsan zihni tarafından yansıtılan ve düşünce biçimlerine tercüme edilen maddi dünyadan başka birşey değildir artık. He-gcl'de diyalektik tepe-üstü duruyordu, ters Çevrilmesi gerekiyordu. Mistik kabuk İçindeki akılcı öz keşfedildiğinde bu yapılmış oldu."

Bu görüşe göre, toplumun sınıflı yapısından ekonomik güçler sorumluydu ve tarih aslen ekonomik sınıfların düşüş, yükseliş, hakimiyet ve sömürmesinin tarihiydi. Her dönem kendi çöküşünün tohumlarını İçinde barındırıyordu. Örneğin kapitalizm, bir dönem İlerlemeye mü­saitken zamanla ekonomik olarak sınırlayıcı olabilmekteydi. Ayrıca hızla büyüyen mülkiye­li olmayan bir işçi sınıfının da ortaya çıkışını, beraberinde getiriyordu kapitalizm. Bu sınıf eninde sonunda İktidarı ele geçirecek ve toplu­mu tahakkümü altına alacaktı. Tabii bu süreç sonsuza değin gidemezdi. Toplumun en altındaki kesim olan işçi sınıfı, örgütlenince, ki bu bir geçiş sürecini gerektirmektedir, sınıfsız topluma erişilmiş olacaktı.

Marks, kendi teorisini "Mekanist materya­lizmden farklılaştırmaya özen gösteriyor, evri­min önemine ve toplumdaki kıpırtılara dikkat çekiyor, mekanist modeldeki tekrar eden ve geriye dönen fiziksel tepki anlayışına karşı çı­kıyordu.

Marks, varlığı düşünce olarak gören He-gel'in diyalektiğini, baş aşağı görür ve başını yukarı çevirip, ayakları üstüne dikecektir; ger­çekten Marks'ın teorisinde insana, tabiata ve tarihe baş değil, ayaklar hakimdir. Materyalist diyalektik anlayışına göre, maddenin kendin­de bir "iç-çelişki" mevcuddur. Alemin birliği maddi olduğundan, bu çelişki insana ve toplu­ma da hakimdir. Bu bakımdan, maddede ve dolayısıyie tabiatta, insanda ve toplumda zıt-lar mücadelesi vardır. Geccyle-gündüzün, ak-la-karanın, yazla-baharın, işçi sınıfıyla-burju-va sınıfının mücadelesi gibi. Bİr ileri iki geri gi­den bu mücadele önlenemez ve daima ileriye ve iyiye doğrudur. Belli bir zaman kantİtatif (nicel) olarak süren bu mücadele bir noktada "kalitatif" (nitel) bir sıçrama yapar ve bu "dev­rim" olur. Bu mücadele toplum planında en ni­hayet proleterya diktatörlüğünün hakimiyeti­ni doğuracaktır.

Diyalektik materyalizmde esas madde oldu­ğundan, insan düşüncesi canlı maddenin geliş­mesinin bir sonucudur. Bilinç, maddenin in­san zihnine aksinden ibarettir. Maddede çeliş­ki ve dolayısıyie sürekli ileri doğru hareket ve değişim esas olduğundan, insan bilgisinde de sürekli gelişme sözkonıısu olup, özellikle in­sanla üretim araçları ilişkisinin gerçek şekli proleterya diktatörlüğü altındaki komünist toplumda gerçekleşebileceğinden, burjuva iliş­kilerinden kaynaklanan bilgiler doğru ola­maz. Maddenin gelişmesinin karmaşık bir ürü­nü olan proteinler hayatın temelini oluşturur. Dolayısıyla hayat da tamamen maddidir.

Diyalektik materyalizm, kendine özgü kabul ettiği madde tanımıyla bilimsellik İddiasında bulunup, kendi dışındaki görüşleri teolojik, metafizik ve idealist olarak reddetse de, bir teoloji (İlahiyat) filozofu, hatta bir metafizikçi için bile, dış dünya objektif bir realiteye sahip­tir. Diyalektik materyalizmin maddesi, yayı­lan, gelişen, açılan ve teklikten çokluğa uza­nan "tümel" bir varlık görüntüsü vermesi hase­biyle, bir bakıma panteizmi de andırmaktadır. Panteist teolojik, İdealist ve hatta metafizik görüşler kendi içlerinde tutarlılık arzederken, materyalizm çelişkilerle doludur. Diyalektik materyalizmde, madde hem her şeydir, hem de ancak zaman ve mekan içinde hareket ede­bilir. Mekan, maddenin genel bir mevcudiyet şekli olup, mekan dışında madde yoktur ve olamaz. Ve, tersi bir deyişle, maddesiz de me­kan yoktur.. Zaman da maddenin genci bir mevcudiyet şeklidir. Bu durumda. Diyalektik materyalizm şuuru ve insan bilgisini madde­nin zihindeki yansıması olarak telakki edip, duyumculuğa öncelik verirken bir kaç nokta­da objektifliğini kaybetmektedir. Her şeyden önce, maddeye getirilen tanım, fiziğin yeni bulgularına göre değişmektedir; Lenin'e göre, maddenin yok olması söz konusu olmayıp, madde hakkındaki bilgimizin vardığı nokta­nın yok olması, yani bilgimizin maddeyi kuşa-tamaması söz konusudur. Bu durumda, insan k us. ata madiği, bilemediği bîr şeye nasıl tanım getirebilir, halta ona nasıl isim koyabilir? Ta­nım getirip isim koyabiliyorsa, o zaman insan zihni maddeden daha büyüktür demektir; çün­kü, bilen bilinenden daima büyüktür. İkinci olarak, devamlı değişmeğe mahkum bir ta­nım, objektif olmaktan uzaktır. Üçüncü ola­rak, her insan birbirinden farklı olduğundan ve duyumlarımız daima sübjektiflik ifade etti­ğinden, insan bilgisi de sübjektif olmaya mah­kumdur; bu durumda objektif ve nihai gerçek­lik ifade eden bir bilgiden söz edilemez. Ma­teryalizm her ne kadar duyumlarımızın dene­ye vurulması gerekliğinden söz ediyorsa da, zi­hinde deneyden bağımsız bilgilerin varlığını kabul etmemekle, duyusal algıların ışığında tc-orİ ortaya koymayı ve deneysel verilerden kav­ramlar ortaya çıkarmayı imkansız kılmakta­dır. Deney üstüne objektif ilmi ölçülere varıla­bileceğini iddia etse bile, bu da diyalektik ge­reği değişmeğe mahkumdur. Ayrıca, diyalektik devamlı değişmeği öngördüğüne ve gerçek bilgiye ancak insanla üretim araçları ilişkileri­nin gerçek şeklini alacağı komünist toplumda ulaşabileceğine göre, belli bir zamanda ve bur­juva lürü insan-üretİm araçları ilişkilerinin ha-kİm olduğu bir toplumda sİstemleştİrilen diya­lektik materyalizmin gerçekliğine ve iddiaları­nın doğruluğuna hangi gerekçeyle inanaca­ğız? Sonra, her şeyi diyalektikle devamlı bir değişime mahkum etmek, sabit bir hakikatin İnkarı değil midir? Yine, değişmez bir şey ol­maksızın değişim, değişmeyen objektif bir ger­çeklik olmaksızın değişen eşyadan nasıl söz edilebilir? Kaldı ki, kainatta hakim olan zıtlık­lar ve mutlak değişim değildir. Beyaz, siyahın zıddıysa da, kırmızı beyazın veya siyahın zıddı değildir. İşçi, patronun zıddıysa, esnaf neyin zıddıdır? Belki zıtlıklardan çok, farklılıklar­dan söz edebiliriz; bunlar da, birbirleriyle mü­cadele içinde değil, belki bir bütüne varmada ve bir iş üretmede yardımlaşma içindedirler; sanayi kesiminde patronla işçinin sermaye ve emeği bir araya getirerek, barış ve anlaşma içinde üretim yaptıkları gibi.

Diyalektik materyalizm, her şeyi mahiyeti ge­reği kendiliğinden ileriye doğru bir değişime tabi tuttuğuna ve kapitalist toplumun, tarihi diyalektik gereği kendiliğinden komünist top­luma dönüşeceğini İddia ettiğine göre, insan çabalarının ve devrim için çalışmanın ne anla­mı ve ehemmiyeti vardır? Hem, böyle bir gö­rüş, İnsanı hayatını ve tarihi yönlendirmede ta­mamen devreden çıkarıp, basit, iradesiz ve kendi altındaki şeylerin kölesi bir varlık hali­ne indirgemekte değil midir? Ayrıca, Diyalek­tik Materyalizm, komünist topluma ulaşmca-ya kadar insanlığın geçirdiği tüm evreleri kaçı­nılmaz zulüm asırları olarak görmekte ve bir bakım:ı onaylamaktadır da.

Diyalektik materyalizmin, cansız maddenin evrimleşip, sonra bir devrimle proteinleri ve dolayısıylc hayatı meydana getirdiğine inan­mak İçin elimiy.de hiçbir "bilimsel" dayanak yoktur. Milyarlarca yıldır neden başka cansız maddeler diyalektik gelişim sonucu aynı tür­den bir devrim gerçekleştirmemektedirler aca­ba? Sonra, Diyalektik materyalizmin dayanaklarından Danvinizm'in artık geçerliliğini yitir­miş olması da evrim-devrim düşüncesinin il­kel bir masal olduğunu ortaya çıkarmış bulun­maktadır. Hayat ise, her türden materyalistler için bir muamma olma Özelliğini korumakta­dır. Sonra, materyalizm, ölümü canlıdaki diya­lektiğin sona ermesi olarak görmektedir. Her şeye hakim olan diyalektik bir yerde sona eri­yorsa neden bir gün bütünüyle sona ermesin? Bu durumda, maddenin sonsuzluğundan nasıl söz edilebilir? Hem, termodinamiğin kanunla­rı bile, kainatın ezeli ve ebedi olamayacağını ortaya koyan "bilimsel" deliller değil midir?

Diyalektik materyalizm, dini inkar ederken, maddeye ve diyalektiğe bir bakıma panteist bir yorumla adeta metafizik bir kimlik giydir­diği gibi, burjuvanın dindar, işçilerİnse dinsiz olduklarını ileri sürmekte de (Paul Lafargue gibi mesela) realiteyle yüzde doksan ters düş­tüğünün herhalde farkındadır. XX. yüzyılın başından bu yana, önemli sayıda Batılı düşü­nürün dinden söz etmeğe başlaması, her ge­çen gün, komünist ülkeler dahil dünyanın her yanında yığınla insanın dine yönelmesi ve pek çok düşünen kişinin XXI. yüzyılın "Din asrı" olacağını söylemeleri ve hadiselerin bu yönde gelişmesi, diyalektik materyalizmin hemen he­men bütün tezleriniyıkmaktadir. Çünkü, diya­lektik materyalizmin bütün tezleri "Dİn"e kar­şı çıkma esasına dayanmaktadır denilebilir.

Tarih, hep bir çizgi üzerinde İyiye ve İleriye gitmeyip, aksine gel-gitlerle ve çevrimlerle do­lu olduğundan, diyalektik materyalizmin tarih tezini de yalanlamaktadır. Kaldı ki, Mark­sizm, insanlığın varacağını umduğu komünist toplumun, İnsanlığın bir zamanlar yaşadığı "komün" toplum olacağını iddia etmekte, bir başa dönüşten söz etmekte değil midir? Ayrı­ca, bu lez gereği insanın da belli bir yaştan sonra çöküşe geçmemesi ve ebedi olması ge­rekmez mi?

Kısaca, diyalektik materyalizm, arlık bugün bir bakıma miadını doldurmuş batıl bir itikad-dan başka bir şey değildir denirse, herhalde yanlışlık ve haksızlık yapılmış olmaz.

Ali ÜNAL
3
Ekonomi / BAŞABAŞ NOKTASI ANALİZİ
Last post by Fussilet - Eylül 14, 2017, 03:20:35 ÖÖ
BAŞABAŞ NOKTASI ANALİZİ
[justify] [/justify]
[justify]"Maliyet-Kâr-Hacim Analizi" veya "Kâra Başlama Noktası Analizi" de denir. İşletmeler mal ve hizmel üretirler. Bu mal ve hizmetleri üretmek için katlandıkları fedakarlıkların pa­rasal ifadesi olan "ürünlerin maliyetini" bu ürünleri saltıkları kimselerden "fiyat" adı allın­da geri alırlar.[/justify]
[justify]İşletmelerin hayatlarını sürdürebilmeleri ve sermaye koyanlara gelir sağlayabilmeleri için, ürünlerini saunalanlardan, sadece maliyeti ge­ri almaları yeterli olmaz. Maliyetin üzerinde bir tutar geri alınmalıdır ki, işletmeye kâr adı­nı verdiğimiz "artıdeğer" kalabilsin. Zaten iş­letmelerin kuruluş amacı da budur. Sadece maliyetlerini geri alan veya bunu bile başara-mayarak zarar eden işletmeler faaliyetlerini sürdüremezler.[/justify]
[justify]İşletmelerin maliyetlerinin üretim miktarı ile İlişkili olması ve fiyatın genellikle işletme dışında "piyasa" dediğimiz ortamda oluşması, işletme yöneticilerinin belirli bir fiyatla satıla­cak ürünlerin, hangi üretim (ve satış) düzeyin­de ne kadar kâr bırakacağı konusunda bir ça­lışma yapmalarını gerektirir. Piyasa fiyatını et­kileyebilecek güçteki işletmeler bile bu çalış­mayı yapacak hangi üretim (ve satış) düzeyin­de, ne fiyatla satış yaparlarsa en kârlı durum­da olacaklarını bilmek isterler. Fiyatlandırma, üretim seviyesini belirleme veya yeni ürünler çıkarma konusunda verilecek kararlar, bu tür irdelemeleri gerekli kılar.[/justify]
[justify]İşte "Başabaş. Noktası Analizi" (veya Mali­yet-Kâr-Hacim Analizi) satış hacmindeki, fi­yatlardaki, maliyetlerdeki veya satış karışımın-daki değişmelerin kâr üzerindeki etkilerini gösteren bir yönetim ve planlama aracıdır.[/justify]
[justify]Başabaş Noktası Analizinin dayandığı varsa­yımlar şunlardır:[/justify]
[justify]a) Maliyetler açıkça sabit ve değişken olarak sınıflandırılabilirler. Ya da karma maliyetle­rin (hem sabit, hem de değişken maliyetler­den oluşan) sabit ve değişken kısımları belirle­nebilir;[/justify]
[justify] b) Sabit maliyetlerkesinlikle saiış tuta­rıyla birlikte değişmez. Yani satış düzeyinden etkilenmezler. Değişken maliyetler İse kesin-[/justify]
[justify]likle satış düzeyinden etkilenirler;[/justify]
[justify] c) Satış hac­mi değişse de, birim başına satış fiyatı değiş-memektedir; [/justify]
[justify]d) Satış karışımı (İşletmenin ürün çeşitleri ve toplam üretim içindeki payla­rı) sabit kalmaktadır;[/justify]
[justify] e) Üretim işletmeleri için Üretim Miktan'nın tamamı satılmış ola­caktır. Dönem sonu mamul stoku yoktur;[/justify]
[justify] f) Her çeşit satın alma fiyatı sabittir;[/justify]
[justify] g) İşletme­nin verimliliği değişmem ektedir; h) Maliyet­ler üzerinde yalnızca üretim veya satış miktarı­nın etkisi bulunduğu kabul edilmektedir. Mali­yetlere çok başka etkenler de etki eder. Fakat Başabaş Noktası Analizlerinde olay basitleşti-rilmckledir. Bir anlamıyla bu analiz statiktir. İş hayatındaki dinamik etkiler gözönüne alın­maz.[/justify]
[justify]Maliyct-Kâr-Hacİm analizinin önemi, mali­yetleri sabit ve değişken olarak bileşenlerine ayırmasıdır. Tanıma göre Sabit Maliyetler; üretim hacmindeki değişmelere bağlı olarak toplam tutarı değişmeyen maliyetlerdir. İşlet­menin belirli bir kapasitede çalışabilmesi için bu maliyetlere mutlaka katlanılması gerekir. Bu belirli kapasite kurulduktan sonra üreti­min düzeyi ne olursa olsun, toplam sabit mali­yet tutarı değşimez; fakat birim ba§ma düşen sabit maliyet üretim hacmiyle ters orantılı ola­rak değişir. Yani üretim arttıkça birim başına sabit maliyet düşer, üretim azaldıkça birim ba­şına düşen sabit maliyet de artar.[/justify]
[justify]Değişken Maliyetler ise üretim hacmiyle doğru orantılı olarak toplam tutarı değişen, fa­kat birim başına sabit kalan maliyetlerdir. Ge­nelde işçilik ve malzeme maliyetleri değişken maliyet olarak kabul edilir. Genel maliyetler ise sabit ve değişken olabilirler. Sabit maliyet­lere de örnek olarak işyeri kirası, ısınma ve ay­dınlatma maliyetleri, belirli bir kapasitede ge­rekli olanmakine ve tesisin amortismanları ve­rilebilir.[/justify]
[justify] [/justify]
Katkı Maıjı
[justify] [/justify]
[justify]Maliyetler sabit ve değişken olarak ayrıldık­ları zaman, satış hasılatını (satılan miktar X sa­tış fiyatı) değişken maliyetler ile karşılaştır­mak yararlı olur. Fiyatın sabit olduğunu var-saydımıza göre. Toplam Satış hasılatı, satış hacmi ile doğru orantılı olarak değişecektir.[/justify]
[justify]Değişken Maliyetler de satış hacmi İle doğru orantılı olduğu için, hasılat ile toplam değiş­ken maliyetler arasındaki fark da satış hacmiy­le doğrudan ilgili olarak değişecektir. İşte hası­lat ile değişken maliyetler arasındaki farka kat­kı ınatjı denir.[/justify]
[justify]Katkı marjı karar vermede yararlı bir araç­tır. Örneğin bir işletme eğer katkı marjı varsa zarar ettiği halde işe devam edebilir. Çünkü amortisman gibi bazı sabit maliyetlerden işi kapatmakla kurtulmak mümkün değildir. Kat­kı marjı İle sabit maliyetlerin bir kısmı geri alınmaktadır. Bu nedenle işe devam kararı vermekle zararını azaltmakta, bciki geçici bir zorluğu daha az zararla atlatabİlmektedir.[/justify]
[justify]Katkı Marjının sabit maliyete eşit olması ise ne kâr, ne zarar edildiği bir noktadır ki, bu ba­şabaş, noktasıdır. Maliyet Kâr-Hacim ilişkisin­de anahtar rolünü Katkı Marjı oynar. Katkı marjı toplam sabit maliyetlere eşit olduğu za­man işletmenin kârı sıfırdır veya başabaştır. Katkı marjı sabit maliyetleri aştığı zaman işlet­me kâra geçer.[/justify]
[justify] [/justify]
Başabaş Noktası
[justify] [/justify]
[justify]Başabaş noktası ise toplam satış hasılatının toplam maliyetlere eşit olduğu üretim satış hacmidir.[/justify]
[justify]Toplam Hasılat = Toplam Maliyet[/justify]
[justify]Satış Miktarı x Satış Fiyatı = Sabit Maliyet + Değişken Maliyet Toplam Ilasılat-Değİşken Maliyet = Sabit Maliyet[/justify]
[justify](Katkı Marjı)                       = (Sabit Mali-[/justify]
[justify]yet)[/justify]
[justify]Katkı Marjım Satış hacminin bir fonksiyonu olarak göstermek istersek:[/justify]
[justify]a) Toplam Hasılat = Satış miktarı x Satış Fi­yatı[/justify]
[justify]b) Değişken Maliyet = Satış Miktarı x Birim Başına Değişken Maliyet[/justify]
[justify]Katkı Marjı = Toplam Hasılat - Değişken Maliyet[/justify]
[justify]Katkı Marjı = (Satış Miktarı x Satış Fiyatı) -(Satış Miktarı x Birim Başına Değişken Mali­yet)[/justify]
[justify]Katkı Marjı = Satış Miktarı (Satış Fiyatı-Bi-[/justify]
[justify]rim Başına Değişken Maliyet)[/justify]
[justify]Katkı Marjı = Sabit Maliyet = Satış Miktarı x Birim Başına Değişken Maliyet)[/justify]
[justify]Tüm üretimin satıldığı varsayımına göre han­gi üretim satış hacminde toplam satış hasılatı­nın, bu hasılatı elde etmek için katlanılmış olan toplam maliyetlere eşit olduğu yani BBN de bulunduğu şöyle hesaplanır:[/justify]
[justify]BBN Satış Miktarı = Sabit Maliyetler[/justify]
[justify]Birim Başına Katkı Marjı[/justify]

[justify]Necdet ŞENSOY[/justify]
4
ilginç&faydalı bilgiler / BALFOUR BİLDİRİSİ
Last post by Fussilet - Eylül 14, 2017, 03:19:36 ÖÖ
BALFOUR BİLDİRİSİ
 

İngiltere'nin "Filistin'de biryahudi anavata­nının kurulmasını" resmen kabul ettiğini du­yurmak İçin yapılan bir açıklama. Yahudilerin anavatan davasında bir dönüm noktası teşkil eden ve Balfour Bildirisi adını alan bu belge, İngiltere Dışişleri Bakanı A.James Ballb-ur'un, 2 Kasım 1917'de, Siyonist Federasyonu başkanı zengin bankacı Lord Walter Rothsc-hild'a yazdığı bir mektupta yer almıştır. B bil­diriyi 1918 yılı içinde sırasıyla Fransa, İtalya ve Birleşik Amerika da kabul etmiştir.

Bu mektupta "Filistin'de bulunan ve yahudi olmayan toplulukların vatandaşlık haklarına ve dinî özgürlüklerine halel gelebilecek hiçbir gelişmeye meydan verilmeyeceği" Özellikle vurgulanıyor, İngiliz hükümetinin Filistin'de yahudi halkı İçin bir yurt kurulması yolunda âzami gayret  sarfedeceği  de belirtiliyordu.

G erçiBaffourBilci'in'si, "Filistinyalnızca Yahu­dilerin ülkesi olmasını hedefleyen Siyonistle­rin beklentilerini pek karşılanıyordu. Buna rağmen yahudi çevrelerince karşılandı ve çalış­malarının olumlu bîr sonucu olarak görüldü.

Yahudilerin Filistin'de bir anavatana sahip olma faaliyetleri, yani Siyonizm hareketi, 1880'lcrde Rusya'da beliren Yahudi aleyhtarlı­ğı (anti-semilizm) karşısında örgütsel bir bi­çimde ortaya çıkmış; Budapeşte'n yahudi gaze­teci Dr.Thcodor Herzl'in 1896'da yayınladığı Yahudi Devleti adlı eseriyle de iyice hızlanmış­tı. Hcrzl, 1897'de Dünya Siyonist Teşkilâtım kurmuş; arkasından Avrupa ve Amerika'dakİ nüfuzlu ve zengin yahudiler, büyük devletler nezdindc girişimlerde bulunmuşlar; Filis­tin'de bir Yahudi Devleti kurmak İçin çalış­mışlardır. Siyonistler savaş sırasında Başkan Wİlson'a çeşitli etkilerde bulunmuşlar ve dâ­valarını ona da desteklemişelrdir. Wilson'un bu eğilimi, İngiltere'nin de Siyonizm dâvasına karşı bir sempati duymasına yol açmış ve bu­nun sonucu olarak da Balfour Bildirisi ortaya çıkmıştır.

Bu bildiri, İngiltere'nin hem Orta Doğu, hem de Hindistan politikası açısından da ayrı bir Öneme haizdi. İngiliz siyaseti için Süveyş Kanalı'nın daima açık olması gerekiyordu. İn­giltere ise bu konuda Araplara güvenmiyor­du. Aralarında belirli bir menfaat birliği olan yahudileri oraya yerleştirmek ve onlar vasıta­sıyla bu kanalı açık tutmak istiyordu. Hindis­tan yolu yahudilerce açık tutulacak, o da rahat nefes almış olacaktı. Her ne kadar bu bildiri­nin ortaya çıktığı günlerde Filistin henüz Os­manlı yöneliminden kopmamıştı ama kopma­sı da yakın demekti. Nitekim 1920 San Remo Konfcransı'na kadar da bu durum gerçekleşti. Balfour Bildirisi bu konferansta kabul edildi. Ayrıca İngiltere bu kofneransta asıl amacına da ulaştı ve Filistin mandasını eline geçirdi. Ve höy\ecc, Balfour Bildirisi'nin özünde yatan İsteklerin uygulanabileceği alanın kapıları açıl­mış oldu. Arkasından yahudi göçü gündeme geldi. İngiltere, ilk günden itibaren yahudile-rin Filistin'e göç etmelerine göz \\ımdu. Her ne kadar, İngiltere mandater bir devlet olarak bu yahudi göçü İçin bazı sınırlamalar koymuş ise de (çünkü Arapları da doğrudan karşısına almak istemiyordu), sonraki yıllarda binlerce yahudinin Filistin'e göç etmesine göz yumdu. Adem KANDEMİR

5
ilginç&faydalı bilgiler / BAĞIMLILIK TEORİSİ
Last post by Fussilet - Eylül 14, 2017, 03:18:25 ÖÖ
BAĞIMLILIK TEORİSİ
 

1960'h yıllardan itibaren Batılı ülkelerin Üçüncü Dünya ülkeleri ile olan İlişkilerini köktenci bir tarzda eleştiren yaygın anlayışın teorisi. Bu teori kendine temel olarak İktisadî emperyalizmi alır ve azgelişmiş ülkelere yapı­lan yardımların asıl amacının yoksul milletleri yardım veren ülkenin iktisadî kıskacına almak olduğunu İleri sürer. Bağımlılık teorisi ABD ve Avrupa Topluluğu üyesi ülkelerin sömürge­ci iktidarını sağlayan kuvveti kaybetmediği gö­rüşünü esas alır. Günümüzde bağımsız Latin Amerika, Afrika ve Asya ülkeleri üzerinde sö­mürgeci devletlerin büyük siyasî kontrolleri sözkonusudur. Bu kontrolü siyasî kararlarını açıktan bildirerek değil, İktisadî baskı uygula­yarak ve kendi üstün pazarlama güçlerini ulus­lararası ticarette zengin ülke lehine kullan­mak suretiyle yaparlar. Bu durum uluslararası siyasî ve İktisadî ilişkilerde "yeni sömürgec: lik" kavramı ile İfade edilmektedir.

Bağımlılık teorisinin sonuçlan doğrudan pa­ra olarak yapılan dış yardımların bile kuşku ile karşılanması gerektiği noktasına kadar gö­türülmüştür. Çünkü yardım olarak tahsis edi­len sermaye, Üçüncü Dünya ülkelerinin iktisa­dî hayatını Birinci Dünya pazarlarına yaraya­cak biçimde düzenlemek ve yoksul ülkenin ge­lişme yönünü zengin ülkenin ihtiyaçları doğ­rultusunda sabitleştirmek üzere ve bu şartla verilir. İktisadî gücün hayatî sonuçlara varma­sı nedeniyle. Batılı yatırımcıların kârlarını aza­miye çıkarma azmi azalmadığından, yoksul ve çok nüfuslu ülkelerin, en azından kısa vadede Batılı pazarlara hizmet edecek şekilde ham­maddelerini kullanmaktan başka bir alterna­tif görünmüyor. Bir görüşe göre hammaddele­rin hangi ülke hesabına daha avantajlı olarak kullanılacağı konusunda sabit kurallar veya ik­tisadî kanunlar yoktur. Bu tezi desteklemek için petrol örnek gösterilir. Başlangıçta Birin-ciDünya ülkelerinin teknik üstünlükleri petro­lün zengin ülkeler hesabına kullanılmasını mümkün kılarken, sonraları Üçüncü Dünya ülkelerinin bir silahı hâline gelebilmiştir. Bu görüşe karşı hammaddenin bağımlılık ilişkisin­de olumsuz unsur olduğu ve tek başına bir güç olmadığı ileri sürülmektedir. Nitekim, pet­rol finans kurumlarının etkinliği sayesinde pet­rol Üçüncü Dünya ülkelerinin bir silahı olmaktan kolaylıkla çıkarılmış ve yine endüstri­yi kontrol eden güçlerin hesabına çalışan bir işkolu halinesokulabilmiştir.

Bağımlılık teorisi, XIX. yüzyılın iktisadî im­paratorluklarının ne kadar uzun ömürlü ol­duklarım gözler önüne sermekle kalmamış, ay­nı zamanda çok uluslu şirketlerin siyasî otori­telerinin kararlarına nasıl etki edebildiğini de göstermiştir. Yoksul ülkelerin hammadde kay­nakları bağımlılıklarının nedenleri olarak gö­rüldüğünde, bağımsızlığın da kendi kaynakla­rını değerlendirmede üstün bir teknolojiye ulaşmadıkça sağlanamayacağını ifade eder.

(SBA)

6
ilginç&faydalı bilgiler / AVRUPA TOPLULUĞU (AT)
Last post by Fussilet - Eylül 14, 2017, 03:17:26 ÖÖ
AVRUPA TOPLULUĞU (AT)
 

Müttefiklerin Nazi Almanyası karşısındaki zaferinden sonra Avrupa yaralı ve çökmüş bir durumdaydı. Savaşta iki gerçek galip vardı: ABD ve SSCB. Bu iki süper güçten her biri Avrupa'yı kendi tarafına çekme gayreti içindeydi.Öte yandan Afrika ve Asya'da savaştan etkiIcnmiş, savaştan sonra da bağımsızlık çabası içine girmiş ülkeler vardı. ABD Avrupa'nın imarına katkıda bulunmak amacıyla Marshall Yardımını Örgütlemişti. Bu yardımdan azami istifadeyi sağlamak amacıyla, Avrupa ülkeleri­nin de bir araya getirilmesi gerekiyordu. Bu amaçta 1948 yılında Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı kuruldu. (OEEC)

19 Eylül 1946'da Nazizme karşı önemli mü­cadele veren İngiltere Başbakanı Winston Churchill Zürih'tcki konuşmasında Avrupa Birleşik Devletleri kurulması hususunda bir çağrıda bulundu ve yıkılmış Avrupa'nın imarı­nı ve yaralarını sarmayı gündeme getirdi.

Fakat bugünkü Avrupa Topluluğu'nun çekir­deği Jean Manet'in görüşlerinden de esinlene­rek Fransa Dışişleri Bakanı Robcrt Sclıu-man'ın Avrupa ülkelerine çağrısıyla başlayan görüşmeler sonucu 18 Nisan 1951 yılında Pa­ris Aıulaşması'nm imzalanmasıyla Avrupa Kö­mür ve Çelik Birliği (EuropcnCoal and Steel Communky)'nin kurulmasıyla ortaya çıkmış­tır. Schuman'ın çağrısı savaş sanayiinin ana hammaddeleri olan kömür ve çeliğin uluslar üslü bir otoritenin yönlendirmesiyle kullanımı­nı öngörüyordu. Eğer çağrı cevabını bulursa, çağrıya olumlu cevap veren ülkeler ilerde sa­vaş sanayilerini birbiri aleyhine geliştirme du­rumunda kalmayacaklardı. Öyle de oldu; Fransa'dan gelen bu çağrıya altı Avrupa ülke­si olumlu cevap verince Avrupa Kömür ve Çe­lik Birliği Paris Antlaşmasıyla kurulmuş oldu. Antlaşma, üye ülke parlamentolarınca da onaylandı. Bu ülkeler Federal Almanya, İtal­ya, Fransa, Belçika, Hollanda ve Luxem-burg'dur. Antlaşma kömür ve çeliğin ortak pa­zarının yönelimini Yüksek Otoriteye (Hİgh Aulhorily) bırakmıştı. Bu kurum uluslar üs­tüydü. Çünkü fonksiyonlarını icra ederken üye ülkelerden hiçbirinin görüşüne başvurma­yacaktı. Antlaşmanın metninde Yüksek Otori-te'nin yetkileri açıkça belirtilmişti.

Avrupa'da Kömür ve Çelik Bİrliği'nden son­ra da yeni birlik planlan yapılagelmiijlir. Bun­lardan biri Avrupa Savunma Topluluğu, diğe­ri ise Avrupa Siyasi Topluluğu'dur. 1952'den sonra gündeme giren bu topluluk planlarının temelinde Rusya'nın Avrupa ve Almanya üze­rindeki bölme çabaları ve bunda da başarıya ulaşması yatmaktadır. Bir yandan Doğu Avru­pa ülkelerinin SSCB'nİn uydusu duruma gel­mesi, öte yandan Berlin'in bölünmesi Rusya ile ilgili endişeleri artırmıştır. Entegre Avrupa Kuvveti, ortak bir dış politika olmadan düşü­nülemezdi. Bunun için Avrupa Kömür ve Çe­lik Birliği padementer Asamblesi politik bir topluluk kurmak amacıyla bir plan hazırla­mak üzere toplantıya çağrıldı. Fakat bu çaba­lar Fransa'da meclisin reddiyle karşılaşınca akim kaldı.

Allıların Birleşik Avrupa kurma çabaları bundan sonra da devam etti. 1-2 Haziran 1955'tcMesina'da Dışişleri Bakanları toplantı­sı düzenlenerek, Avrupa'nın dünyadaki rolü­nü korumak, eski nüfuzuna kavuşturmak ve halklarının hayat standardını istikrarlı olarak yükseltmek amacında olduklarını İlan ettiler. Fakat askeri sahada geçirmiş oldukları başarı­sızlık tecrübesi, onların çabalarının ekonomik alana kaymasına neden oldu. 29 Mayıs 1956'da Dışişleri Bakanlarının Venedik'te yap­tıkları ve daha çok ekonomik entegrasyonun ağırlık kazandığı görüşmelere Altılar dışında­ki diğer Avrupa ülkelerinin de katılması arzu edilmekteydi. İngiltere bir serbest ticaret birli­ğine taraf olmak islediğini açıklayarak bu eko­nomik birlik çağrısına katılmadı. Fakat bu ara­da 13 Şubat 1957 yılında OEEC çerçevesinde serbest ticaret sahası görüşmeleri başlatıldı. Bu müzakerelere de bu defa Altılardan katı­lan olmadı. 25.3.1957 tarihine gelindiğinde Al­tılar Roma'da çabalarının ürününü aldılar ve Roma Antlaşmalarını imzaladılar. Roma Ant­laşmaları iki topluluğu birden kurmuştur. Bunlardan biri Avrupa Ekonomik Topluluğu (European Economic Communîty: EEC) di­ğeri ise Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (E-uropean Atomic Energy Communiiy Euro-tom). Böylece Altılar arasında üç antlaşma im­zalanmış oluyordu. Bu üç antlaşma da Avrupa Topluluğu'nun anayasasını oluşturuyordu.

Allıların imzaladığı bu üç Antlaşmanın da te­mel amacı, ekonomik gelişmeyi ve genişleme­yi sağlamak, hayat standardını yükseltmek ve daha da önemlisi Avrupa halklarının politik bütünlüğünü sağlamaktır. Fakat EEC anlaş­masının daha Özel amaçları da vardır. Ve bun­lara Antlaşmadan hemen sonra ulaşılması amaçlanmıştır. Bunlardan biri bir gümrük bir­liği oluşturarak malların tarife ve kota engeliy­le karşılaşmadan ülkeler arasında serbestçe hareket etmesini sağlamak, diğeri emeğe, ser­mayeye ve hizmetlere ülkeler arasında serbest dolaşım hakkı tanıyarak bir ortak pazar kur­maktır. Bunların da ötesine taşarak tarım, taşı­ma ve rekabette ortak politikalar belirlemek, hukukun harmonİzasyonunu sağlamak, sosyal politikaları uyumlaştırarak bir ekonomik bü­tünlük olmaktır.Euraton (EAEC) da bazı Özel amaçlara sa­hiptir. Nükleer enerjinin barışçı amaçlarla ve ortak olarak geliştirilmesi bunların başında gelmektedir.

Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşmala­rından birkaç yıl sonra l.L1959'da ilk gümrük indirimi sağlandı ve bu tarihten başlayarak or­tak gümrük tarifesi de kurulmağa başlandı. Bu gelişmeler olurken, dışarıdan talepler gel­meye başladı. 8.6.1959'da Yunanistan, 31.7.1959'da Türkiye ortaklık antlaşması yap­mak üzere AET'ye başvurdular.

Altılardan büyük ülkelerin gözü, başından beri politik işbirliğinde yatıyordu. Bunun için Şubat 1961'de bir zirve toplantısı düzenlediler ve bu danışma toplantılarının devamını karar­laştırdılar. 2 Kasım 1961'de, oluşturulan komi­teden bir plan çıktı, ama bu plana küçük ülke­ler yanaşmadı. Çünkü büyük ülkelerle politik bir işbirliğinde bu ülkelerin esnekliklerini kay­bedecekleri inancı vardı. Fransa gibi büyük ül­keler ise daha istekli görünüyorlardı. Ama so­nuç yine başarısızlıktı.

Bu arada Avrupa Topluluklarının cazibesi­nin gittikçe anması önce Danimarka ve İrlan­da, peşinden İngiltere ECSC, EEC ve EA-EC'den oluşan topluluklara üye olmak için başvurdular. Yani Avrupa değişiyor ve yeni boyutlar kazanıyordu. Bu üç ülkenin başvuru­su etkisini hemen gösterdi ve Norveç 30 Nisan 1962'de üyelik talebinde bulundu.

Bütün bunlar olurken Altılar bir yandan Toplulukları kuran antlaşmaların gereğini uy­guluyor, diğer yandan da çevreyle, özellikle Afrika ile yoğun ilişki kurmaya çalışıyordu. Zaten önceleri Afrika'nın çoğu ülkesi Altıla­rın sömürgesi durumundaydı. Aralık 1961'de Brüksel'de önemli Afrika ülkeleriyle bir kon­ferans toplantı. Bu konferans meyvelerini da­ha sonra vermiş ve çoğu Afrika ülkesiyle ter­cihli ticaret anlaşmaları imzalanmıştır. 1961'de başlayan müzakereler 17 Afrika ülke­siyle imzalanan Yaund Konvansiyonuyla başa­rıya ulaşmıştır.

Altılar dışa dönük bu faaliyetlerinin yanında içeriyi de ihmal etmiyorlardı. Ortak bir paza­rın oluşturulmadı yolunda, Roma Antlaşması­nın İmzasından bu yana amaçlanan ortak ta­rım politikası Ocak 1962 yılında doğdu. Bu po­litika ile üye ülkeler, tek bir piyasanın ve ta­rım Ürünleri için ortak fiyatların oluşmasını amaçlamaktaydı. Ortak tarım politikasının fi­nansmanını sağlayacak bir kurumun da oluştu­rulması kararlaştırıldı. Bu kurum Avrupa Ta­rımsal Yönlendirme ve Garanti Fonu (E-AGGF)'dur. 15 Aralık 1964 tarihinde faaliye­te geçmiştir.

İç piyasa ile ilgili bu düzenlemelerin hemen ardından Altılara coğrafi olarak çok yakın iki ülkeden üyelik talepleri geldi. 2 Şubat 1962'de' İspanya, 8 Mayıs 1962'de de Portekiz üyelik görüşmelerinin başlatılmasını istediler. Daha önce İngiltere, Danimarka, İrlanda ve Nor­veç'in talepleri de sırada bekliyordu. Bu bekle­yiş esnasında 14.1.1963 tarihinde Topluluğun ilk genişleme planı suya düştü. Fransa Cum­hurbaşkanı General De Gaulle İngiltere'nin politik olarak Topluluğa katılmayı istediğin­den şüpheli olduğunu açıkladı. Fransa Toplu­luğun yıldızı durumunda iken genişlemeyle yıl­dızının sönmesinden endîşe ediyordu. Ayrıca Afrika'dan elde edilmiş avantajların paylaşıl­ması da istenmiyordu. Böylece 1963 yılına ge­lindiğinde o zamana kadar hep İlerleme şek­linde olan gelişmeler iki ileri bir geri gelişme­lere dönüşüyordu. Bu başarısızlığı takiben Topluluk aday üyelik anlaşmalarını kesmedi. 1962 yılında Yunanistan'la imzalanan anlaş­maya benzer bir anlaşma 12.9.1963 tarihinde Türkiye ile imzalandı.

Yunanistan'da Askeri cuntanın yönetimi ele aldığı dönemde Topluluğun bu ülkeyle ilişkile­ri 21.4.1967'de buzdolabına kaldırıldı. Yuna­nistan'la ilişkiler soğuk döneme girerken İngil­tere ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Bu amaçla U Mayıs 1%7'de İngiltere Topluluğa katılmak için yeniden başvurdu. Onun hemen arkasından İrlanda, Danimarka ve Norveç ta­kip etti.

Avrupa'da İç bütünleşme yolundaki adımla­ra devam edildi. Üç Avrupa Topluluğunu bir araya getirme çabalarının sonucu olarak, 8 Ni­san 1%5'te İmzalanan tek konsey ve tek ko­misyon anlaşması 1 Temmuz 1967 tarihinde yürürlüğe girdi. Bunun anlamı şuydu: Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun üst organı du­rumundaki Yüksek Otorite, EEC ve Evrakım konsey ve komisyonları kalkıyor ve icra orga­nı tek organ haline getiriliyordu. Fakat yeni ic­ra hükümleri getirilmemiş, yeni Konsey ve Ko­misyon, oluşturulan Toplulukların kurallarını uygulamaya başlamış ve halen de uygulamaya devam etmektedir.Tek Konsey ve Tek Komisyon Anılaşmasın­dan sonra iç bütünleşme yolunda önemli bir gelişme daha oldu. 1 Temmuz 1967 tarihinde gümrük birliği tamamlandı. Bütün gümrük vergileri Akılar arasındaki ticaretten kaldırıl­dı. Bununla da kalınmadı, ortak gümrük tari­felerine geçildi. Ortak pazarın oluşması açısın­dan çok önemli bir aşama olan üye ülkeler ara­sında işgücünün serbest dolaşımı 1969 yılında sağlandı.

Topluluğun genişlemesi 1970'lerin başına ka­dar mümkün olmamıştır. 1970'li yılların başı dünya ekonomisinde krizlerin de başlangıcına tekabül eder. Öyle ki dünya para sistemi kö­künden sarsıntı geçirmektedir. Dolara daya­nan uluslararası para sistemi zorlanmaktadır. IMF merkezli düzenleme arlık yetmemekle­dir. Onun için 1970-72 yıllarının Topluluk ba­kımından en önemli gelişmesi, genişleme ve parasal düzenlemeler olarak karşımıza çık­maktadır.İngiltere'nin yeniden başvurusu üzerine 1970 tarihinde müzakerelere başlandı ve İngiltere, Danimarka, İrlanda ve Norveç'in üyeliğe kabul anlaşması imzalandı. Norveç dışındaki üyelerin anlaşmaları parlamentolardan kolay­ca geçti. Norveç İse referandumu denedi ve % 53 oyla üyelik anlaşması reddedildi (Fakat bu arada belirtelim kî, Norveç'te üyelik tutkusu hala sönmüş değildir. Mayıs 1987'de yeniden üye olmak için başvurmuştur). Avrupa Toplu­luğu için bu İlk genişleme anlaşmasının 1 Ocak 1973 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra artık Altılar tarihe karışmış Topluluğun kısa adı Dokuzlar olmuştur.

Tam bir birliğe ulaşabilmek için-parasal iliş­kilerin de birliğin amaçlarına uygun olarak dü­zenlenmesi gerekmiş, Avrupa Topluluğu bu konuda da önemli adımlar atmıştır. Bu adım­ların gerekli kıldığı düzenlemelerde lemel amaçlar şunlardır: Birinci olarak, uluslararası para sisteminde ortaya çıkan krizden etkilen­memek ve ülkelerin paralarının serbest piyasa­da büyük Ölçüde dalgalanmasına engel olmak; ikinci olarak, ödemeler dengesi sıkıntısı çeken ülkelere yardımcı olmak amacıyla bir fon oluş­turmak; üçüncü olarak kısa ve orta vadeli eko­nomik ve bütçe politikalarını koordine etmek; dördüncü olarak la bütün bu hedeflere ulaşa­bilmek için Maliye Bakanları ve Merkez Ban­kaları Başkanlarının düzenli olarak toplanma­larını sağlamaktır.

Bu belirlemelerin sonucu olarak 1972 Nİ-san'ında Topluluk üyeleri (Altılar) paraları­nın değerinin dolar karşısında % 4,5, birbirle­rine karşı ise % 2,5 oranından fazla değer de-ğişimiııeuğramamasınıkararlaştırdılar. Sonra­dan katılan İngiltere, İrlanda ve Danimarka başlangıçla bu politikayı benimsemiş olsalar bile, sonradan paralarını serbesı dalgalanma­ya bıraktılar. Ortaya çıkan petrol krizi nede­niyle 21 Ocak 1974'le de Fransa bu ortak poli­tikadan ayrıldı. Bu giriş ve çıkışlar 70'li yılla­rın ortalarında çok sık olmuş, fakat bir Avupa Para Sistemi fikri de hiç bir zaman yok olma­mış, 1980'lcrc kadar ortak bir para sisteminin oluşturulması gayretleri bütünlüğün İcabı ka­bul edilmiştir. Nihayet Avrupa Konseyi 9-10 Mart 1979 Paris toplantısında Avrupa Para Sistemini (EMS) yürürlüğe sokmuştur.

EMS'nin dört ana unsuru vardır. Bunlar Av­rupa Para Birimi: (ECU) mübadele ve bilgi al­ma mekanizması, kredi kolaylıkları ve trans­fer düzenlemeleridir. Fakat sistemin kalbi ECU'dur. Bütün üyeler sisteme katılmamış­tır. Fakat parasal istikrar bakımından EMS önemli rol oynamaktadır. En azından parala­rın değerleri İstikrarını korumuştur.

Ekonomik bütünleşme yolundaki bu çabalar yanında genişleme de devam etmiştir. Daha önce Yunanistan'la yapılan ortaklık anlaşması 1981 Ocak ayından itibaren Yunanistan'ın tam üyeliğe kabulüyle amacına ulaşmıştır. Bu Avrupa Topluluğu'nun ikinci genişlemesidir.

Yine Portekiz ve İspanya'nın aday üyeliği 1986 yılında tam üyeliğe dönüşmüştür. Buna da üçüncü genişleme diyoruz. Yunanistan ve Portekiz'in katılması Avrupa Topluluğu'nda gelişmiş ülkelere ve nisbeten geri ülkeler ayrı­mının yapılmasına sebep olmuştur. İleride Türkiye'nin 14 Nisan 1987'deki başvurusu tam üyeliğe dönüşürse bu fark daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır.

İktisadi bakımdan Avrupa Topluluğu'nun bütünleşme noktasından bazı eksiklikleri var­dır. Bunlardan biri Roma Antlaşmasında be-Hrtİlen bütün üye ülkelerin vatandaşlarının serbest dolaşım ve yerleşme haklarını icra ede­memeleridir. Yunanistan, Portekiz ve İspanya bu haklardan tedricen yararlanabileceklerdir. Parasal bütünleşme de sağlanamamıştır. Ha­len EMS'yc 8 üye katılmış durumdadır. Fakat bugün en önemli sorunlar bütçe ve mali mese­lelerle ilgili anlaşmazlıklardan doğmaktadır.

Avrupa Parlamentosu da danışma kurulu hü­viyetinden henüz sıyrılamamıştır. Buna rağ­men ilk seçimlerin 1979 Haziran'ında yapıla­rak doğrudan üye gönderilmesiyle önemli bir aşama kaydedilmiştir. İkinci seçim 14-17 Hazi­ran 1984'te yapılmış, 120 milyon Avrupalı 434 Avrupa Parlamentosu üyesini seçmiştir. Seçi­me katılma oranı İngiltere ve İrlanda dışında % 50'nin üzerinde gerçekleşmiştir. Bu da Av­rupalıların Avrupa'nın bütünlüğüne sahip çık­tıklarının göstergesidir.

Avrupa bugün ekonomik anlaşmalarla Avru­pa, Afrika ve Asya'daki ülkelerle irtibatlanmış ve kendisini ispatlamış üçüncü bir süper güç olma yolundadır.

Emin ERTÜRK

7
Psikoloji Bölümü / AŞAĞILIK KOMPLEKSİ
Last post by Fussilet - Eylül 14, 2017, 03:16:04 ÖÖ
AŞAĞILIK KOMPLEKSİ
 

Bireysel Psikoloji okulunun kurucusu Alf-red Adler'in ortaya attığı bir kavramdır. Ad­ler'e göre bütün insanlar bir aşağılık ve yeter­sizlik duygusuyla doğarlar. Bu duygu, gerçekten varolan veya kişinin hayali olarak varoldu­ğunu tasarladığı bedensel ya da psikolojik ek­sikliklerden kaynaklanır.

Alfred Adlcr (1870-1937) başlangıçta psiko-analitik hareket içinde yer almasına rağmen, S.Freud'un görüşleriyle bazı noktalarda ters düştüğünden 1911'de arkadaşlarıyla birlikte bu hareketten ayrılarak. 'Bireysel Psikoloji' okulunu kurdu. Aşağılık kompleksi kavramı­nın sahibi olarak anılmasına sebep olan maka­lesi ise 1907 yılında psikoanalitik hareketin içinde yer aldığı sırada yazılmıştı. Bu makale "Organ aşağılığı ve onun psişik yoldan telafisi üzerine bir çatışma" başlığını taşıyordu. Bu ça­lışmasında organlarında bir eksikliği, yetersiz­liği olanların (örneğin, görme kusuru, yürüme bozukluğu vs.) bu eksikliklerini telafi etmek için başvurduklan yolları anlatıyordu. Daha sonraki çalışmalarında Adler, bu görüşünü terk etti. Ancak bugün hâlâ A Adler adı aşağı­lık kompleksi ve telafi yolları terimleriyle bir­likte anılır ve sanılır ki 'Bireysel Psİkoloji'nin anahtarı bu iki kavramdır. Oysa Adler, daha sonra telafi ve aşırı telafi (overcompensation) üzerinde hiç durmamış, aşağılık duygusuna (fcclİng of ini'criorhy) çok daha farklı bir an­lam kazandırmıştır. Adler, aşağılık komplek­sinden aşağılık duygusundan başka bir anlam çıkarılmamasını özellikle belirtmiş ve onu yu­karıda tanımladığımız anlamda kullanmıştır.

AAdlcr'in Bireysel PsÜcolojisi'nin temel da­yanakları Marksizm ve Danvin'İn evrimci bi-yolojisidir. Ona göre insan organizması dina-mik bir prensiple büyümeye ve olgunlaşmaya doğru gelişen bir birimdir. Bu gelişimi sosyal alanda sağlayabilmesi için İdealler ve amaçlar belirlemelidir. İdealler ve amaçlarla hayatın üç problem alanında (mesleki, sosyal ilişki, aşk ve evlilik) başarılı olmak hedeflenir. Ha­yat problemleriyle başcdebilmek için belli bir sosyal ilgi ve aktivite derecesi, bunları sağlaya­bilmek için de aşağılık-üstünlük dinamikleri gerekir.

Aşağılık duygusu, Adler'in sisteminde bu şe­kilde, aşağılık-üstünlük dinamikleri çerçeve­sinde bir anlam taşır. Dinamik tek uçlu, poziti-vistik bir kavram değil, diyalektik, iki uçlu bir

kavramdır. Bütün insanlar, bir aşağılık ve ye­tersizlik duygusuyla doğarlar, çünkü, İnsanın bir amaca (bir sosyal ilgiye ve aktiviteye) yöne­lebilmesi ve bir üstünlük duygusuna sahip ol­ması için nispeten daha aşağı bir duyguda ol­ması gerekir. Adler'c göre yaşamanın, yaratıcı gücün varlığının ana yasası budur.

Adler'in sistemi ve aşağılık duygusu bir baş­ka Adlerci kavram olan erkeksi protesto (mas-culine protest) ile bir arada ele alınırsa daha iyi anlaşılabilirler. Adler, bütün insanlarda pa­sif ve kadınsı rolden aktif ve erkeksi role doğ­ru bir gidiş eğilimi olduğu görüşünü savunur. Erkeksi protesto, güçve egemenlik isteğini ifa­de eder. Aşağılık duygusu, erkeksi protesto­nun insandaki karşı kutbunu, kadınsı yanı tem­sil etmektedir. Aşağılık duygusu, erkeksi pro­testonun yapılabilmesi için insanda bulunma­sı gereken ön şarttır. Bu haliyle norma! aşağı­lık duygusu, bütün kültürlerde insanlık duru­mundaki düzelmelerin asıl sebebidir.

Aşağılık duygusu ve erkeksi protesto kav­ramları Adler'in psikolojik hastalıklara yakla­şımında da temel kavramlardır. Eğer insan, hayat problemleriyle başcdcbilmek için belli bir sosyal ilgi ve aktivasyon göstermeyerek, ya­ni erkeksi protestoda bulunmayarak geri kalır­sa yanlış bir hayal tarzı seçmiştir. Bu yanlış ha­yat tarzı psikolojik hastalıktır. Yanlış hayat tarzı yine de diğer insanlarla ilişkilere belli öl­çülerde izin verirse nevroza, yok eğer sosyal ilişkilerden bütünüyle geri durmaya yol açarsa psikoza neden olur

Erol GÖKA

8
Matematik - Geometri / Ynt: birinci ve ikinci dereced...
Last post by Fussilet - Eylül 12, 2017, 12:23:28 ÖÖ
denklem ve eşitsizlikler testlerini aşağıdan indirebilirsiniz
9
Esmaü-l Hüsna / Ynt: 99 esma 99 dua - engin n...
Last post by Fussilet - Eylül 11, 2017, 01:44:51 ÖS
güncellendi
10
Esmaü-l Hüsna / Ynt: 99 esma 99 dua - engin n...
Last post by Fussilet - Eylül 11, 2017, 01:44:37 ÖS
güncellendi
Sayfa1 2 3 ... 10