Kasım 22, 2017, 09:23:42 ÖÖ

Haberler:

Yahut gökte olanın üzerinize taş yağdıran (bir fırtına) göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz!(Mulk -16)



Son İletiler

Sayfa1 2 3 ... 10
1
Eğitim / Ynt: Meb Yurtdışı Öğretmenlik ...
Last post by Fussilet - Bugün, 03:31:58 ÖÖ
iş görüşmelerinde ve mülakatlarda 40 mükemmel soruya 40 mükemmel yanıt

2
Eğitim / Meb Yurtdışı Öğretmenlik Mülak...
Last post by Fussilet - Bugün, 03:30:41 ÖÖ
yurtdışına gitmek için hazırlanan arkadaşlar aşağıdaki videolar çok işinize yarayacaktır, ama iş sizde bitiyıor sakın paniklemeyin, paniklerseniz saçmalamaya başlarsınız, saçmalayınca puanları kaybedersiniz.

video1



video2


video3
&t=123s
3
Merak merkezi / Varto Nerededir
Last post by Fussilet - Bugün, 03:02:45 ÖÖ
VARTO İLÇESİ
 
TARİH
Varto adının Urartulardan geldiği binmektedir. Bu da  İlçenin Urartular döneminden bu yana var olduğunu göstermektedir. Varto zaman,  zaman işgallere uğramıştır. En son kurtuluş savaşı ile birlikte Varto İlçesi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisine alınmıştır. İlçe köklü bir geçmişe sahip İlçeye 1840 yılından itibaren Kaymakam  ataması yapıldığı tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır. Buda 1840 yılından  itibaren Varto ilçesinin ilçe statüsünde olduğunu ispatlamaktadır.
 
COĞRAFYA
 
Muş İlinin kuzeyinde yer alan Varto İlçesi, doğusunda Bulanık  İlçesi, kuzeyinde Tekman ve Hınıs İlçeleri ile batıda Solhan ve Karlıova İlçeleri ile çevrilidir. Yüzölçümü 1418 Km2'dir. Rakımı ise 1.650'dür. Bingöl  dağlarının eteğinde uzanan ovamsı bir düzlüğe kurulmuştur. İklim yapısı tipik  karasal iklimine sahiptir. Yazları kurak ve sıcak kışları ise soğuk ve kar  yağışlı geçmektedir. Bingöl, Şerafettin ve Hanşeref dağları olmak üzere üç  büyük dağ ilçe sınırları içerisinde bulunmaktadır.  Hanşeref dağları  üzerinde Hamurpet adıyla krater göl bulunmaktadır. Hamurpet büyük ve küçük  olmak üzere iki gölden müteşekkildir. İlçede Seferek Çayı, Bingöl Çayı ve Koşkar Suyu adı altında üç önemli akarsu mevcuttur. İlçede 7 mahalle, 93 köy ve 50  mezra bulunmaktadır.
 
NÜFUS
 
2010 Yılı sonu itibarıyla Şehir Merkezinde: 10.241, Köylerde: 22.137 olmak üzere İlçemizin toplam nüfusu: 32. 378 kişidir. Yurt dışında ve özelikle  batı illerimize göç oldukça fazladır.
 
İDARİ YAPI
 
İlçede  Varto Belediyesi adıyla bir adet Belediye mevcuttur. 7 mahalle 93 köy olmak  üzere toplam 100 yerleşim yeri bulunmaktadır.
 
SOSYAL DURUM
İlçe 1966  yılında geçirdiği deprem afeti sonucunda konut yönünden büyük bir tahribata  uğramıştır. İlçe Merkezi ve köylerde mevcut konutlar tamamen yıkılmış ve  kullanılamaz bir duruma gelmiştir. Ancak Bayındırlık Bakanlığı bu konuda büyük bir çaba göstermiş ve halkın konut ihtiyacını önemli ölçüde gidermiş olmasına  rağmen konut sorunu halende güncelliğini koruyan ve halledilmesi gereken önemli  bir sorun olarak devam etmektedir. İlçemiz Merkezi ve köylerinde yaşayan halkın büyük bir  bölümü hayvancılıkla ve ondan sağladığı gelirler ile geçim ve yaşantısını sürdürmektedir. Sosyal yaşam ve ilişkilerde söz konusu olan yeniliklere kolayca  uyum sağlamaktadır. İlçemizde iş ve çalışma hayatını etkileyebilecek işyerleri bulunmadığından yaz aylarında hayvansal ürünleri  değerlendiren ve İlçe Merkezinde kurulu olan bir adet kaşar peyniri üreten  küçük tip mandıra mevcuttur. Yurt dışında çalışan büyük ölçüdeki işçi potansiyeline  rağmen İlçede klasik konut tipleri ve işyerleri dışında konut ve işyeri  bulunmamaktadır.
 
EĞİTİM
 
Eğitim hizmetleri 1 Adet Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü, 3 Adet Ortaöğretim Okulu  (Varto Anadolu Lisesi, Endüstri Meslek Lisesi ve İmam-Hatip Lisesi), 2 Adet Yatılı  İlköğretim Bölge Okulu ve 83 adet İlköğretim Okulu ile yürütülmektedir. İlçemizde  eğitim öğretim oranı %98'dir.
 
EKONOMİ
 
Varto İlçesi hayvancılığa dayalı ekonomik bir yapıya sahiptir.  Genelde sürü hayvancılığı yapılmaktadır. 2010 yılı içerisindeki hayvan sayısı İlçe tarım Müdürlüğü kayıtlarında 20.000 büyükbaş, 105.000 küçükbaş olarak  geçmektedir. Ayrıca büyük çapta gezginci arıcılık yapılmaktadır. 2010 yılı  içinde arıcılık yapan vatandaş sayısı 49, arı kovanı sayısı ise 7.594 civarındadır.   Bunun da ilçe ekonomisine katkısı çok  büyüktür. Biri ilçe merkezinde biri Yarlısu Köyü ve diğeri Tuzlu Köyü Ozankent Mezrasında olmak üzere 3 adet alabalık üretim tesisi vardır. Çevre il ve ilçelerden,  ilçeye insan akımını sağlayarak ekonomiye girdi temin etmektedir. Tarım  alanında yem bitkileri ekimi ve meyve yetiştiriciliği yapılmaktadır. Ancak bu  işle iştigal eden aileler kendi ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Ticari bir  üretim yoktur.
 
ULAŞTIRMA
 
İlçenin Muş'a uzaklığı 60 km.'dir. Yılın her mevsiminde ulaşım  kolaylıkla sağlanmaktadır. İlçeye bağlı 93 köy ile ulaşım  dört mevsim kolaylıkla sağlanmaktadır.
 
MAHALLİ İDARELER
 
İlçemizde 1 adet Varto Belediyesi ismi ile Belediye mevcuttur.  93 adet köy ve 7 adet mahallemiz vardır. Ayrıca 1 Adet Varto İlçesi Köylerine  Hizmet Götürme Birliği vardır.
 
Daha detaylı bilgiler için Varto Kaymakamlığımızın http://www.varto.gov.tr internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.
4
Fizik - Kimya / Işık Tayfı Nedir
Last post by Fussilet - Bugün, 02:47:02 ÖÖ
Işık Tayfı Nedir?
Dr. Mahir E. Ocak
12/01/2015 - 11:26

Işık, uzayda ışık hızı ile yayılan bir tür dalgadır. Dalgaların iki önemli özelliği, dalga boyu ve frekanstır. Dalga boyu, dalganın iki tepe noktası arasındaki mesafeye karşılık gelir. Frekans ise birim zamandaki salınımların sayısıdır. Bir dalganın frekansı ile dalga boyunun çarpımı o dalganın uzaydaki yayılma hızını verir. Işık ışınları için bu hız saniyede yaklaşık 300.000 kilometredir. Işığın enerjisi frekansı ile doğru orantılı, dalga boyu ile ters orantılıdır.
Işık ışınlarının frekanslarına ya da dalga boylarına göre sıralanmasıyla ışık tayfı elde edilir. İnsan gözü tarafından algılanabilen görünür ışık, bu tayfın ortalarında yer alır. Görünür ışığın dalga boyu 400 ile 800 nanometre (nanometre = metrenin milyarda biri) arasındadır. Bu aralığın en altında dalga boyu yaklaşık 800 nanometre olan kırmızı ışık yer aldığı için ışık tayfının bu aralığın hemen altında kalan kısmına kızılötesi denir. Kızılötesi ışık ışınlarının dalga boyu görünür ışıktan daha uzundur, dolayısıyla enerjileri daha azdır. Mikrodalgalar ve radyo dalgaları ise kızılötesi ışıktan da daha uzun dalga boylarına sahiptir. Bu ışınlar, ışık tayfında kızılötesi ışığın da altında yer alır.
Dalga boyu yaklaşık 400 nanometre olan mavi ışığın hemen üstünde kalan kısım ise morötesi olarak adlandırılır. Tayfın bu kısmındaki ışık ışınlarının dalga boyu görünür ışıktan daha kısadır, dolayısıyla enerjileri daha fazladır. X-ışınları ve gama ışınları ise morötesi ışıktan da daha kısa dalga boylu yani daha yüksek enerjilidir. Bu ışınlar, ışık tayfında morötesi ışığın da üstünde yer alır.  
6
Siyer-i Nebi / Vakıa Suresini birde idris abk...
Last post by Fussilet - Bugün, 01:50:59 ÖÖ

Arapça'da demir anlamına gelen "hadid" kelimesiyle isimlenen ve demirin önemine işaret ettiği için bu adı alan sûre Medine'de inmiştir. 96(doksanaltı) âyettir.

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

1. Kıyamet koptuğu zaman,

2. Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;

3. O, alçaltıcı, yükselticidir.

4. Yer şiddetle sarsıldığı,

5. Dağlar parçalandığı,

6. Dağılıp toz duman haline geldiği,

7. Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,

8. Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

9. Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!

10. (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.

11. İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,

12. Naîm cennetlerinde .

13. (Onların) çoğu önceki ümmetlerden,

14. Birazı da sonrakilerdendir.

15. Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,

16. Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

17. Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;

18. Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.

19. Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

20. (Onlara) beğendikleri meyveler,

21. Canlarının çektiği kuş etleri,

22. İri gözlü hûriler,

23. Saklı inciler gibi.

24. Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

25. Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

26. Söylenen, yalnızca "selâm, selâm" dır.

27. Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

28. Düzgün kiraz ağacı,

29. Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,

30. Uzamış gölgeler,

31. Çağlayarak akan sular,

32. Sayısız meyveler içindedirler;

33. Tükenmeyen ve yasaklanmayan.

34. Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.

35. Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık.

36. Onları, bâkireler kıldık.

37. Eşlerine düşkün ve yaşıt.

38. Bütün bunlar sağdakiler içindir..

39. Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.

40. Birçoğu da sonrakilerdendir.

41. Soldakiler; ne yazık o soldakilere!

42. İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

43. Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;

44. Serin ve hoş olmayan.

45. Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.

46. Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.

47. Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

48. Önceki atalarımız da mı?

49. De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

50. Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

51. Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

52. Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

53. Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

54. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

55. Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

56. İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

57. Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

58. Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

59. Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

60. Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

61. Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

62. Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

63. Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

64. Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

65. Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

66. "Doğrusu borç altına girdik.

67. Daha doğrusu, biz yoksul kaldık" (derdiniz).

68. Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

69. Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

70. Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

71. Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

72. Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

73. Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

74. Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.

75. Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

76. Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

77. Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır,

78. Korunmuş bir kitaptır.

79. Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

80. O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

81. Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

82. Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

83. Hele can boğaza dayandığı zaman,

84. O vakit siz bakar durursunuz.

85. (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

86. Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,

87. Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!

88. Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,

89. Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

90. Eğer o sağdakilerden ise,

91. "Ey sağdaki! Sana selam olsun!"

92. Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,

93. İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!

94. Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

95. Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.

96. Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.
7
Siyer-i Nebi / Ynt: BÎR PEYGAMBERE DUYULAN İH...
Last post by Fussilet - Bugün, 01:48:23 ÖÖ
8
Dünya tarihi / ANADOLU'DA YURT TUTAN BEYLİKLE...
Last post by Fussilet - Bugün, 01:41:01 ÖÖ
ANADOLU'DA YURT TUTAN BEYLİKLER
 

Anadolu topraklan üzerinde, çeşitli kavimler gelip geçmiş olmakla beraber, insanlık ailesini meydana getiren beşeriyet, Mevlâmızın çizdiği kaderi yaşarken nice badireler ve güzel­liklerle imrarı hayat eylerken, bir imtihan dünyasından geçti­ğini düşünenlerle beraber, bu hayatı yaşa ve öl diye kabulle­nen insanların da olduğunu göz önüne almak gerekir. Ana­dolu üzerinde hükümran olan Selçuklu devletinin, kendi ır­kından olan hanedanlara ve obalara, topraklan üzerinde yer­leşim imkânı sağlaması, İstanbuldan yönetilen Bizans'a bağlı tekfur denen belde yöneticilerinin karşısına, kendi adına çık­mağa hazır bir kuvvet gözüyle bakmasıyla da alakalıdır.

Anadolu Selçukluları, irkdaşı ve dindaşı bu beyliklerle yıl­larca birlikte yaşadılar. Gönül gözüyle fetihlerin kalb kazana­rak yapılmasının en başarılı dönemi bu devir olsa gerektir. Müminlerin içinde Horasan Erenleri, tasavvuf yolunun şa-kirdleri, dervişane hayatlarıyla insaniyeti öne çıkaran yar­dımcı olmak, maddeye pek önem vermemek vede bilhassa âdil olması hasebiyle nice gönüller kazanmaya muvaffak ol­dular.

Bütün bunların 1243'de vukubulan Kösedağ savaşı so­nunda, Selçuklu devletinin azametine vurulan darbe, Moğol te'sirinin içten içe bu devleti inkıraza doğru sürüklemeye başladığı görülmüştü. Selçuklu devletinde başa geçecek emiri artık Moğollar tâyin etmeğe başlamışlardı. Selçuklu devleti yönetimi, Kösedağı savaş öncelerinde Moğol tehlike­sine karşı bir çok beylik ve aşireti Doğu cihetinden kaldırıp, batı hududlanna diğer bir deyimiede Bizans'a yakın toprak­lara yerleştirme politikası tatbik etmişti. Yukarıda ifade ettiği-mız gibi, Kösedağ savaşı sonrasında, Batı Anadolu tarafında-kı Selçukluya bağlı beylikler, Konya'nın buyruklarına artık fazla önem vermiyorlar, Bizans tekfurlanyla kapışıyorlar, im­zalanmış antlaşmaların ihlâli vuku buluyordu bütün bunlarda eninde sonunda beylikler ile otoritesini kaybeden Selçuklu hükümdarlanyla ihtilafa düşmeye dahi sebeb olduğu görülü­yordu.

Bütün bu Beyliklerden biri olan, Osmanlı Beyliği ki bir aşi­retten bir cihan devleti çıkaran Kay] boyunu anlatmaya çalı­şacağımız bu eserde, Anadolu'daki beyliklerden bahsetme­den geçmeyi akıldan bile geçirmemek lâzım geldiği anlayışı içinde, herbir beyliğin mazideki mensubu olan ailelerin nesil­leri olarak milletimiz yaşadıkça, yaşayacak olan insanlarımı­zı hiç bir ayırıma tâbi tutmadan ve o dönemin şartlan içinde anmak ve milli beraberliğimizin, en üst değeri oian islâm an­layışı içinde insanımıza ve gelecek nesillerimize tanıtmak bir vazifei islâmiye ve milliyedir.

Şüphe yok ki; bütün bu beylikler, tâbisi olduğu Selçukiu devletinin düştüğü izmihlale sevinmemiştir. Çünkü karşıda orta asyadan kopup da gelen bir felâket rüzgârını andıran Moğollar, daha önce Arab âlemine Cengiz kumandasında es­tirdiği kan dökücü akınlarıyla, bir medeniyeti yıkarlarken, in­san gaddarlığının kolay bulunmaz örneklerini göstermeyi ih­mal etmemişlerdi ve bunlar, yâni Selçukiyi kabzasına almış bulunan felâket kasırgası Moğollar ile hiç birinin, tek başına veya birleşerek karşı koyacak güçleri yoktu.

Buna rağmen; bütün beylikler, kendilerini Selçukiyenin yerine vâris görme hülyaları içindeydi. Bütün bunların İçinde en fazla bu hülyayı kuran ve ümitvar olan, Selçuki'nin en ya-kınında olan Karaman Beyliğinden başlayarak, Anadolu Beyliklerini özetleme yoluyla da olsa okurlarımızı bilgilendi­relim.

 

Karamanogulları Beyliği
 

Müdekkik tarihçi, eski mebuslardan Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Üzunçarşılı'nm TTK (Türk Târih Kurumu) neşriyatın­dan olan Osmanlı Târihinin, birinci cildinin 43. sahifesinde, en son araştırmalar ışığı altındaki beyanlarına bir atfu nazar edelim.

"Son tetkiklere göre Karaman aşiretinin, Oğuzların Salur veya Afşar boylarından, birisine mensup olmaları hakkında İki rivayet vardır. İlki; Alaaddin Keykubat Türkmen aşiretle­rini Rum ve Kilikya hududlanna yerleştirdiği sırada, 1228 senesinde de Kilikya Ermenilerinden aldığı Ermenek (Ka-merüddin ili) taraflarına da Karaman aşiretini yerleştirmişti. Bu târihde; Karaman aşireti Bey'i Sadeddin oğlu Nûre Sofi adında Babalîlerden birisi idi. Bu aşiret, 13. asrın sonlarına doğru yâni Anadolu Selçuk Devletinin çöküntüye başladığı sıralarda, mühim rol oynamış, gerek Ermeni kralları ve Mo ğollarla gerekse Moğollarla beraber hareket eden Selçuklu kuvvetleriyle kanlı çarpışmalarda bulunmuşlardır. Nûre Sofi denilen Karaman Beyinden sonra oğlu Kerimüddin Kara­man aşiret Bey'i olup 4. Kılıçarslan tarafından kendisine Er-menak tarafları dirlik yâni timar olarak verilmiş ve kardeşi Bonsuz'da Selçuk hükümdarının sarayında, candar yâni, muhafız olarak vazifelendirilmiştir.

(654/1256) Kerimüddin Karaman; Selçukiler arasındaki ihtilaflardan istifade ederek nüfuzunu arttırmış, hatta Kon­ya üzerine yürümüşsede başarılı olamamış mağlup olmuş ve kardeşlen Zeynehhac ile Bonsuz yakalanarak idam edil­mişlerdir. Kerimüddin'in 660/1262'de vukubulan vefatı üzerine Rükneddin Kılıçarslan, bunun oğullarını Gevele Ka­lesine hapsetmişse de, Vezir Muînüddin Süleyman Pervâ-e nın müdehalasıyla serbest bırakmış ve bunlar yine babalan Kiramüddin'in, Ermenak tımarına sahip olmuşlar ve bü­yükleri Şemseddin Mehmed Bey Karaman Bey'i olmuştur.

"Bu Mehmed Bey, Moğollarla ik defa çarpışmış ve onları mağlup etmiştir. Konya'ya girmiş ve Selçuklu sülalesinden olduğunu iddia etdiği Giyaseddin Siyavuş isimli birini (selçuk nâmelerdeki bahsi Cimri diye geçen) bu şahsı hükümdar ilân etmiş ve adına para bastırmış, kendiside Gıyasettin'e vezirlik yapmıştır. Burada hemen belirtelimki, Moğol saldırılan de­vam etmekte ve bunların birinde Şemseddin Mehmed Bey, çarpışma esnasında maktul düşmüştür. 676/1278 Mehmed Bey'den sonra Karaman bey'i olan Güneri Bey, 1300 sene­sinde vukubulan vefatına kadar Selçuklu hanedanı arasında­ki taht kavgasında çeşitli roller üstlenmiştir.

Moğolların idaresi altındaki Selçuklular ile mücadele eder­ken Ermeniler ilede mücadeleden geriye durmamıştır. Güne­ri Bey'in ölümünden sonra, kardeşi Mahmud Bey, riyasete geçmiştir. Bu zât da 1307'de vefat ettiğinde hanedanda işler karışmış Mahmud'un iki oğlu birbirlerine girmişlerdir. Burha-neddin Musa ve Bedreddin ibrahim Bey kardeşler arasındaki ihtilaf komşu devletlerin işlerine karışmasına yol açmıştır ve bilhassa Kölemenler, bu hususda söz sahibi olmuşlardır. 762/1361'de Karaman Beyi olan, Alaüddin Ali Bey, Osman­lılarla münasebeti başlatan kimsedir. Yaşadığı dönemi göz önüne alıp tetkik ettiğimizde, mücadeleci, hırslı ve kurnaz bir Bey olduğunu teslim ederiz.

Alaüddin Ali Bey, Murad-ı Hüdavendigârın kızı Nefise Sul­tanla izdivaç yapmıştır ve 772/1370de vukubulan bu izdiva­cın siyasi bir evlilik maksadı taşıdığı bellidir. Merhum üzun-çarşılı; değeri çalışmasında, Lârende/Karaman kasabasında . (şimdi vilâyet) bulunan, Hatuniye Medresesi vakıf senedinde, 1. Murad'ın kızının adı Melek Hatun diye geçtiği için Nefise adının doğru olmadığını ileri sürerken de m.  1370 yılının

başlangıcını göz önüne almıyor, bu izdivaçdan doğan çocuk olan Mehmed Bey'in doğumunun nazarı itibara alındığı tak­dirde daha önce evlenmiş olmaları lâzım demekte. Milâdi 1370'i hicri 771'in recep ayında başladığı ve izdivacın da se­ne başına yakın aylarda yapıldığı göz önüne alınsa, bu ileri sürüşün hiç bir pratiği olmadığı görülür. Ayrıca isim meselesine nelince, bizde umumiyyetle birden fazla isim koyma adeti elan de­vam etmektedir. Koskoca padişah kızının, bir tek isimle yâd olun­ması hiçde akla yakın düşmüyor.

Alaüddin Ali, Osmanlı devletiyle kurduğu bu akrabalık sa­yesinde kendini ve beyliğini garantiye alma köprüsü kurmak istemişti. Fakat; Osmanlı devletinin dâvası kuru bir cihangir­lik dâvası olmadığından, bu düşüncelerini pek işine gelir ne­tice olarak tatbike muvaffak olamadı. Fakat hanımı sayesin­de bir kaç defa padişahça hayatı bağışlandı. Karamanoğlu ile Osmanlı arasında ilk savaş 788/1286'da vukubuldu.  1: Murad'ın; Hamidoğlu Hüseyin Beyden satın almış olduğu Akşehir, Yalvaç, Karaağaç, Beyşehri, Seydişehri gibi yerlerin Karaman hududuna yakın olması, Karamanoğlunu korkut­muş vede 1. Murad'ın Rumeli yakasında olduğu bir zaman diliminde, bir Osmanlı beldesi olan Beyşehrine hücum etmiş ve zaptetmiştir. Rumeli kıtasındaki işini yarıda bırakan padi­şah çabucak gelmiş ve Karamanoğlunu haşat etmiştir. Kelle­si ve toprakları, Murad'ın kızı Nefise Melek Sultan hanımın ri­cası üzerine bağışlanmıştır.

Böylece; Karamanoğlu bu izdivacının böyle bir faydasını görmüştür. Ne varki Kosova savaşı sonrasındaki belli belirsiz kalkışmasında kaim biraderi Yıldırım Bayezid tarafından Ak-çaçay Savaşı neticesinde sığındığı Konya şehrinde Alaüd-din'i enişte demeyip katlettiği görüldü. Tabii Yıldırım'ın bu arada Saruhan, Aydmoğlu ve Menteşe Beyliklerini de toprak­larına ilhak ettiğini ifade etmiş olalım. Böylece Bayezid, Karaman Beyliğine 800/1398 târihinde son vermiş oldu ve kiz-kardeşi ile yeğenlerini yanına alıp, Bursa'ya götürdü. Nevar-ki; Yıldırım Bayezid Ankara savaşında Timurlenk'e feci bir mağlubiyete duçar olduğunda Timur, Karaman Beyliğinin yeniden kuruluşunu yapmak üzere, Yeğenleri yanına davet edip, büyük olan Mehmed Bey'e beyliğini iade ettiğinden, Bursa'dan yine Karaman'a avdet ettiler. Anneleri banımsul-tan kendilerini bırakmadı. Yeniden hayat bulan Karamanlıla­rın macerası, Osmanlı devleti meyamnda yeri geldikçe kay­dedilecektir.

 

Karaman Beylerinin Çizelgesi
 

Nûre Sofi Kerimüddin Karaman Güneri Bey Mahmud Bey Şemseddin Mehmed Bey -Burhanüddin Musa Bey Halil Bey Bedreddin İbrahim B.- Seyfeddİn Süleyman Bey ı Alâüddin Ali Bey - Fahreddin Ahmed Bey - Şemseddin Bey - Hüsa-meddin Mahmud 2. Mehmed Bey Bengi Ali Bey - İsa Bey İb­rahim Bey Ali Bey- Pir Ahmed Bey Diğer oğullan İshak Bey Kasım Bey

 

Eşrefoğülları Beyliği
 

Merkezi Beyşehri olan bu gün Beyşehir diye anılan Eşrefo-ğullan beyliğini kuran Selçuk emirlerinden, Eşref oğlu Süley­man Bey'dİr. 13. yüzyılın yâni 1275'Ierden sonra hayli güç yitiren Selçuklu devleti kendi bünyesindeki Beyliklerle mü­cadele etme durumunda kalmıştı. Daha ziyade bu mücade­leye işgalci Moğollar sebeb oluyordu dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. Süleyman Bey, kurduğu beyliğin toprak mesahasını ve nüfusunu çoğaltmak için büyük bir faaliyet halindeydi. Bu faaliyet sonunda; Beyşehir'in dışında Seydişe­hir, Ilgın, Akşehir, Bolvadin civarına sahip olmuştu. Komşu beyliklerse doğu cihetinde Karamanlılar, batı yönündeyse Hamidoğullan bulunmaktaydı. Süleyman Bey'in vefat târihi kesin olmamakla beraber cami kitabesinden anladığımız ka­darıyla 701/1301 sonrasında gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Bu beyliğin basılmış parasına rastlanmamış, zâtende bey­liğin ömrü fazla uzun sürmemiştir. Süleyman Bey'in vefatı üzerine Mübarizüddin Mehmed Bey riyaseti yüklenmiştir. Ak­şehir ve Bolvadin, bu zâtın zamanında Eşrefoğulları Beyliği­nin eline geçmiştir. İlhanlı Anadolu genel valisi Emir Çoban, itaatlerinizi tazeleyin buyruğunu verdiğinde diğer beylikler gi­bi Eşrefoğulları da, tazimlerini sunmuşlardır. Yine İlhanlı vali­lerinden Demirtaş; beylikleri ortadan kaldırmak için giriştiği harekâtda 2. Süleyman Bey'i katletmiş, Beyşehrini işgal et­miş, kendilerine merbut bit vali atamıştır. Takvim yapraklan bu sırada 726/zilhicce-1326/ekim ayını göstermekteydi.

 

Eşrefoğülları Beyliği Çizelgesi
 

Eşref-ı Seyfeddİn Süleyman Bey Mübarizüddin Mehmed Bey Eşref Bey ı 2. Süleyman Bey

 

Hamıdogolları Beyliği
 

13. yüzyılın başı sayılan 1201 sonrasında Borlu, İsparta, Eğridir, Yalvaç civarına Selçuklular tarafından yerleştirilmiş

bulunan Hamid Bey riyasetindeki Türkmen aşiretinin, kur­muş olduğu beyliğin adıdır, Hamidoğullan Bey'liği.. Zamanla bu Beyliği Antalya'yı kendi mesahasına katmış görüyoruz.

Hamidoğullan Beyliğinin önemli beldelerinden olan İspar­ta, 600/1203'de 3. Kılıçarslan zamanında alınmış peşinden Alâiyeyi ve Antalya'y1 Selçuklular eline geçirmişlerdi. İlhanlı devletinin, Anadolu Selçukilerini tesiri altına alması esnasın­da ortalık, aşiretlerin beylik hâline gelme furyasına gark ol­du.

Hamidoğullan aşireti, Hamid Bey'in torunu Feieküddin Dündar Bey'in faaliyetiyle beylik hâline gelmiş ve dedesinin adını, beyliğe ad olarak terennüm etmişlerdir. Beyliğin mer­kezi eski adı Prostana olan Eğridir yerleşim bölgesi olmuştur. Yapılan imâr hareketleri esnasında buraya Felekabâd tesmi­ye olunmuştur.

1301 târihinde Antalya'yı Hamidoğlu hududuna dâhil eden Dündar Bey, buranın idaresini kardeşi Yunus Bey'e ihale et­miştir. Hamidoğlu Beyliği de diğer Anadolu Beylikleri gibi hâkimiyetini tanımış olduğu, İlhanlı hazinesine dörtbin altunu her sene tıkır tıkır ödemekteydi. Anadolu'ya gelen Emir Ço-ban'a itaatte kusur etmeyenlerin arasında Dündar Bey'de vardı, bilindiği gibi Emir Çoban İlhaniler'in beylerbeyi idi.

Batı Moğolları adıyla da anılan İlhani'lerin başında Olcayto Mehmed Hüdabende bulunuyordu. Dündar Bey, kendi baş­kentinde Hüdabende adı yazılmış para bastırmış böylece hem bağlılığını göstermeye çalışırken, kendine bir ayrıcalık yakalamıştı. Me varki bu ayrıcalık fazla sürmemiş Hüdaben­de ölünce yerine oğul Ebu Said Bahadır geçmişse de, Ana­dolu Beylikieri, İlhanilerle rabıtalarını gevşetmeye başlayınca İlhani Anadolu valisi Demirtaş harekete geçmiş tuttuğunu öl­dürdüğünden, bunun eline Antalya'da geçen Dündar Bey 1324'de ecel şerbetini içmiştir.

Meşhur seyyah İbni Batuta Osmanlıya varmak üzere çıktı­ğı seyahatinde 1333'de uğradığı Antalya'da Hızır bin Yunus'un, Gölhisar'da,Dündar Bey'in oğlu Mehmed ve Eğri-dir'de de, yine Dündar Bey'in diğer bir oğlu Necmeddin İs-hak Bey'in de, hükümran olduklarını kaydetmiştir. Hamidoğ­lu beylerinden, Kemalüddin Hüseyin Bey'in oğlu Mustafa Bey, Kosova savaşında babasının yolladığı okçu kuvvetleri­nin ön safında ve başında bulunmuştur.

Neşri târihinin c. 1/sh. 294'de <Rivayet olunur ki cenge iki leşker mukabil olup saflar bezenip alaylar düzüldü; on­dan Sultan Murad buyurdu ki bin oksağ kola durduki reisleri Hamidoğlu'nun Malkoç/u idi vede bin okçu dahi sol kola durduki reisleri Hamidoğlu'nun oğlu Mustafa Çelebi idi.> der. Görüldüğü gibi Kosova zaferini temin eden ittihat yâni birlik ve beraberlik, günümüz islâm âleminin her yönüyle tet­kik ve idrâk etmesi gereken bir fenomendir.

 

Hamidoğcılları Antalya Şubesi Çizelgesi
 

Hamid Bey - İlyas Bey - Yunus Bey - Hızır Bey Abdürra-him Bey Mahmud Bey Sineeddin Çalış Bey - Mübarizüddin Bey - Osman Bey

 

Menteşeoğülları Beyliği
 

Müdekkik tarihçi İsmail Hakkı üzunçarşılı, kıymetli eseri­nin 54. sahifesinde Menteşeoğulları beyliği hakkında şunları söylemekte: "13. yüzyılın sonlarına doğru, mevcudiyetini gördüğümüz Menteşeoğlu Beyliğinin, uçtaki Türklerin batı'ya doğru yayılmalarıylamı yoksa güneyden Akdeniz yoluyiamı eski Karya (Muğla) kıtasına yerleştikleri, henüz sarih olarak bilinmemekte, bazı kayıtların ikinci şıkkı gösterdiği görül­mektedir. 13. asnn ortaların da, eski Karya'ya Menteşe İli dendiği malumdur. " Cami-üd Düvel'de Menteşe beyliğine aid Beçin, Milas, Muğla, Palatya, Bozöyük, Çine, Davaz, Meğri ve Köyceğiz beldeleri bağlıydı buna önce Hamidoğul-larına bağlı olan Fenike (Feke) sahilleri ve şehri de Menteşe-oğullarının olmuş, bunlar kurmuş oldukları donanma iie kor­sanlığa başlamışlardır. Menteşe Beyliğini kuran zâta, Sahil Bey'i denmesi, bunların deniz ile alakalı olduğuna ve bu Türkmenlerinde deniz yoluyla iç taraflara geçtiğine delalet eder. Menteşe oğullarını, aşağıda vereceğimiz çizelgede gö­receğiniz gibi Kuru Bey'den başlatmak kabildir.

Bunu anlamamıza medar olanda Milas Câmiinin kitâbesin-deki 780/1378 târihine baktığımızda Menteşe Beyinin baba­sının adının Eblistan olduğunu görürüz. Eblistan'ın babası ise Kurı Bey'dir. Menteşe Bey'in vefat târihi belli olmayıp, 682/1282'den sonra olduğu vak'aları tetkik edince ortaya çıkmaktadır. Yerine 2 oğlundan Mesud adlı olanı geçmiş ve bu sırada, Bizanslıların Karya (Muğla)'yı ele geçirme saldırı­ları püskürtülmüştür. En iyi müdafaa hücumdur diyecek ol-malıdırki Mesud Bey, Rodosadasına taarruza geçmiş Rumla­rın elinden adanın 15/ağustos/1310'da merkezini almaya, tamamını ise 4 sene süren bir savaşın neticesinde fethe mu­vaffak olmuştur.

Bu başarı islâm âleminde büyük bir sevince sebeb olmuş, devrin Mevlevi Dergâhı Postnişini, Hz. Mevlânanın torunu CJÎu Arif Çelebi, Menteşe İline gelerek görüşmelerde bulunmuştur. İbni Batuta; seyahatnamesinde 1333'de merkez olan Be-çin'de Orhan Bey adlı Menteşeoğulları Bey'i ile görüştüğünü beyan ediyor. Daha sonra Beyliğin başına geçmiş bulunan İbrahim Bey, Aydınoğullannın elinde olan İzmir'in Latinlerin eline geçme tehlikesi münasebetiyle, istirdad için yardıma hazırlanırken, İzmir'in düştü haberi erişmiş, gitmesine lüzu­mu kalmamıştır.

Bu İbrahim Bey'in vefatı üzerine Beylik üçe taksim olun­muş, böylece zafiyet peşinen kabul edilmişti. Musa, Mehmed ve Ahmed adlı oğullar ayrı ayrı beylik ederlerken, İskenderi-yenin Frenkler tarafından işgaline, 766/1365 senesinde yar dım çağrısında bulunan Memluk Sultanı, bu çağrısına Musa veya Ahmed beyden haber alabilmiştir hazırım! Diye. 1390'da Yıldırım Bayezid; Menteşe Beyliğini işgali altına almış ve Ankara savaşı sonuna kadar, Osmanlı idaresinde kalmıştı Timurlenk, malum savaş sonrasında her beyliğe yaptığı gibi vârisleri buldurmuş ve beyliklerini iade ettirmiştir. Menteşelilerde bu muamelenin dışında kalmamıştır. Görüldü­ğü gibi Beylikler kendi aralarında pek geçinemezken, din düşmanlarına karşı ittihat etmekteki davranışları zamanımı­zın islâm devletlerinin, hayli dersler çıkarması gereken husu-sattandır. Menteşe Beyliği Çizelgesi aşağıya çıkarılmıştır.

Menteşeoğulları Çizelgesi
 

Kuru Bey - Ebiistan - Menteşe Bey - Mesud Bey - Şücaüd-din Orhan Bey - İbrahim Bey - Musa Bey Mehmed Bey Ta-ceddin Gazi Ahmed Bey -Mahmud Bey Şücaüddin İlyas Bey - Leys Bey Ahmed Bey İlyas Bey

 

Germiyanoğülları Beyliği
 

Germiyan kelimesi, eskiden Türk kavminden olan boylar­dan birine verilen isimken, daha sonra bir aileye isim olmuş bu aile kurduğu beyliğe bu adı vermiştir. Kesin bilgiler olma­makla beraber Anadolu'da ilk defa Malatya civarında görü­len, Germiyan Türkmenlerinin, Harezm hükümdarı Celâied-din Mengüberti İle gelen daha sonrada Selçukîlerin hizmetine girenler olduğu tahmini ağır basmaktadır. Selçuknâme'den alman bilgiye göre; 13. asır ortalarına yâni, 1250'lerde 2. Gı-yaseddin Keyhüsrev döneminde çıkan, Baba İshak isyanında Muzaferüddin Alişirin bunlara karşı çıkarak mağlubiyeti tattı­ğıdır.

Selçukiye komutanlarından Kerimüddin Alişirin yukarıda adı geçen Muzafferüddin'in oğludur. Germiyan oğuila-rıl276'dan önce Kütahya ve havalisinde görülmektedir. 676/1277'deki Cimri hâdisesinde, Germiyanoğulları isyancı Cimri'yi tutmuş ve 3. Gıyasettin Keyhüsrev'e teslim etmişler­dir. 1283'de Giyasettin Mesud, Germiyanlılan katledilen Key-hüsrevin taraftan zannettiğinden bunları rahat bırakmamıştır.

Ladik, şimdi ki Denizli bölgesi, Selçukiler ve Germiyanlıiar arasında bir mücadele alanı olmuştur. CJmulurki; Kerimüddin Alişir, 699/1299'da 3. Alaüddin Keykubat zamanında Anka­ra'da Selçuk Emiri olarak gördüğümüz Yakup bin Alişir'in babasıdır. Bu emirin mıntıkasının Yakup İli denildiği gibi Kır­şehir'de bu hududlar dahilindedir. Germiyan Beyliği kurucu­su bu Yakup Bey olmalı ve İlhanlılar hâkimiyetini diğer Ana­dolu Beyliklerinin tanıdığı gibi kabullenerek senelik vergisini de muntazaman ödemiştir.

Yakup bin Alişir; Karamanoğul'larınin peşinden Anado­lu'daki en kuvvetli beylikdi. Talimli ve mükemmel askeri olduğundan yanıbaşındaki beylikler kendisinden çekinirlerdi. "Câmi-i Düvel" adlı eser, başşehirleri olan Kütahya'dan baş­ka Tavşanlı, Gediz, Eğrigöz (Emed), Simav, Eşme, Kula, Sir­ke ve Selendi, Güre, Banaz ile İşıklı, Baklan, Honaz, Dazkırı, Geyikler, Şeyhler, Denizli, Gököyük, Çarşanba ve diğer bel­deler germiyan Beyliğine tâbi idi. Yakup bin Alişir; şimdiki Denizli ilinin Buldan ilçesinin doğu cihetinde ve şimdi yenice köyü yakınında bir harabe olarak mevcud olan o dönemki adı Tripolis olan bölgeyi ele geçirmiş, Filadelfiya (simdik Alaşehir)'i muhasara etmiştir. Bizans İmparatoru, Katalanh-ları yardıma çağırmış Yakup Bey'i yenmİşlersede Yakup Bey, Filedelfiya'yı sıkıştırmaya devam etmiş, bunlarda haraca razı gelerek, elinden kurtulma yoluna gitmişlerdir. Kumandaniarından Aydınoğlu Mehmed Bey'i batı Anadolu istikametine sevk eden Yakup Bey; Birgi ve Ayasuluğ (Selçuk)'u eline ge­çiren Aydınoğlunun müstakil bir beylik kurduğu haberini, da­ha sonra alacaktı.

Bu sıralarda yâni 1314'lerde İlhanlıların beylerbeyi olan Emir Çoban, itaatlerini yeniletmek için Anadoluya gelip biat alan Emir Çoban'a bağlılığını Yakup Beyde bildirenler arasın­dadır. Yine bu dönemde Hz. Mevlâna torunu, Sultan Veled Çelebi oğlu, CJiu Arif Çelebi, Yakup Beyi Denizli taraflarında bulmuş hayli vakit görüşmüşlerdir. İlhaniler; Anadolu Beylik­lerini ortadan kaldırma işlemine Demirtaş adlı gene! valisiyle başlamıştı.

Eşrefoğullanyla, Hamidogulları beldelerini zapt hükümdar­larını ise öldürmüştü. Ordan kendisi Denizli üzerine yürür­ken, emrindeki Eredna adlı komutanı Afyonkarahisar'a (Ka-rahisar-ı sahip) gönderip, zapt etmek istedi. Bu sırada İlhan oian Ebu Said tarafından Demirtaş'ın kardeşi öldürtüldüğün-den, Anadolu gene! valisi gerisin geri döner, tasavvuru yarım kalmıştır. Yakup Bey'in ölümü kesin olarak bilinmemekle beraber, 707/1307'lerde basılmış parada adı Han-ı Germiyan olarak geçtiği göz önüne alınırsa bu târihden sonra öldüğü düşünülmelidir. Bunun torunlarından Adil Şah Çelebi; Kara-manoğlu'nun 1. Murad'ın kızını almasından, kendi hudutları acısından rahatsızlanarak, istikbal vaad eden Osmanlıya kendisininde akrabalığını temin için kızını, Yıldırım Bayezid'e gelin olarak namzet etmiş ve çeyiz olarak da, Kütahya, Tav­şanlı, Emed ve Simav'la Gediz'in verileceğini deklâra etmiş-tir. Bu düğün gerçekleşmiştir. Süleyman Adil Şah, Kula bel­desine çekilmiştir. 790/1388'de burada vefat etmiş Gürhane medresesine defnolunmuştur.

Şah Çelebi'nin vefatı sonrasında yerine 2. Yakup Çelebi geçti. Bir yıl sonra Kosova sahrasında şehid düşen Muradı Hüdavendigârın ardından Yıldırım Bayezİd Osmanlı tahtına geçti. Yakup Çelebi; babasının kızkardeşinin çeyizi olan top­rakları geri almaya başlayınca, Rumeli topraklarındaki işleri­ni rayına sokan Yıldırım, adına lâyık hızla 1390'da Anadolu yakasına geçmek suretiyle kendisini karşılamaya gelen Ya­kup Çelebi ile vezirini tevkif edip, Rumeli cihetindekİ İpsala kalesine haps etdi ve Germiyan Beyliğini Osmanlı idaresine bağladığında takvimin 1390 yılını gösterdiğini görüyoruz. Ya­kup Çelebi; bir yolunu bulup, İpsala kalesinden kaçtı ve ka­pağı Şam'a atdı. Orada bulunan Timur'un temsilcisi Demir-han'a kendi durumunu anlatdı ve Ankara savaşı neticesi so­nuna kadar bunların yanından ayrılmazken, beklemenin fa-idesini gördü.

Çünkü, Timurlenk Anadolu beyliklerinin sahihlerine iade ettiğini Germiyanoğlu Yakup Bey'ede yaptı. Yakup Bey, Os­manlı şehzadelerinin taht kavgaları esnasında, Çelebi Meh-med'in tarafını tutarak doğru bir iş yaparken, Karamanoğlu bu tutumu yüzünden Germiyanoğlu topraklarına tecavüzler­de bulunmuştur. Mehmed Çelebi zafere erdikten sonra Yakup Bey rahatlamıştır. Daha sonrada erkek evlâdı olmamasından mütevellit, beyliğini Sultan 2. Murad'a vasiyet etmiştir. 832/1429'da vefat eden Yakup Bey; Kütahya'da Gökşadır-van denilen mescid'in mihrab önünde hanımının yanına gö­mülmüş ve vasiyet yerine getirilmiş, Germiyanoğlu Beyliği târihe karışmıştır.

 

Germiyanoğülları Çizelgesi
 

Alişir - Muzafferüddin - Kerimüddin Alişir - 1. Yakup Bey -Mehmed Bey(Çağşadan)- Süleyman Şah(Şah Çelebi) 2. Ya­kup Bey Kızı Yıldırım Bayezid zevcesi - Musa Çelebi

 

Sahıb Ata Oğulları
 

Şimdiki Afyonkarahisar vilayeti; Anadolu Seiçukileri vezir­lerinden Sâhib Ata Fahreddin Ali'nin daha sonra çocukları­nın malı olduğundan burada teşekkül eden beylik, Sâhib Âta oğulları adını almıştır. Meşhur tarihçi, Müneccimbaşı, târihin­de bunlar Karahisar valileri olarak anılır. Sandıklı, Bolvadin, Şuhud, Barçinli (Hüsrevpaşa), Oynaş kasabalarını sayan Müneccimbaşı, Sandıklı beldesinin Germiyanoğluna, Bolva­din'in Eşrefoğullarına aid olduğunu atlıyor. Belki daha sonra söz konusu yerler bu beyliğe geçmiş olabilir. Çizelgede adı görülecek olan Şemseddin Mehmed; Selçukîler ve İlhanilere karşı muhalefete kalkan Germiyan beyi ile çarpıştığı sırada Germiyanoğlu beylerinden Bozguş Bahadır tarafından, 1287'de öldürülmüştür.

Bu beylik de Emir Çoban'a itaatini bildirenler arasındadır. Karahisarı sâhib Emiri Nusratüddin Ahmed, İlhanilerin tasfi­ye hareketinden canını kurtarmak için, Germiyan bey'i Ya-kub'a 1327'de iltica etmişti. Daha sonra Demirtaş gitmiş, tehlike atlatılmış bu arada Ahmed Bey, Germiyanoğlu'na da-mad olmuştur. Ahmed Bey; 725/1324'de vefat etmiş Karahi­sar, Germiyan beyliğine ilhak olunmuştur. Kardeşi Muzaffe-rüddin Devle, beyliği onbir sene daha devam ettirmiştir.

 

Sâhib Ataoğülları Çizelgesi
 

Fahreddin Ali bin Hüseyin - Melike Hatun Nusratüddin Ha­san Tacüddin Hüseyin -Şemseddin Ahmed - Nusratüddin Ahmed Muzafferüddin Devle

 

Ladik Yahüd Denizli Beyliği
 

Bunlara; Ladik, Denizli'nin eski adı olduğundan Ladik Beyliğide denir. Târihde Laodisa denen Ladik, şimdiki Deniz­li'nin bir saat kuzeydoğusunda Koncalı ile Denizli istasyonları arasında olup halen harabeleri görülmektedir. Ladik; Selçu-kilerin uç bölgelerini teşkil etmiş bir zamanlar, Sâhib Âta-oğullannca yönetilmiştir. Daha sonra Germiyanlılar, 1288'de Denizli'yi almışlar ancak senesinde Selçukllere geçmiş 1300 başlarında Germiyanoğlu 1. Yakub Bey, Denizli ve havalisini tesiri altına almıştır.

Hz. Mevlâna ahfadı Ulu Arif Çelebi, meşhur gezisini buraya da yapmış, İnanç Bey ve kardeşi Doğan Paşayla 1319'da görüşmüştür İbni Batuta ise, 14 sene sonra meşhur seyaha­tinde burada görülmüştür. Bu zâtlardan İnanç Beyin, 735/1335'den sonra vefat ettiği görülmektedir. Denizli Bey'leri çizelgesinde adları görüleceği üzere, Murad Bey ile oğlu İshak Bey'in adına basılmış paralarına rastlanmıştır. Yi­ne Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın 1368 tarihini taşıyan adı­na basılmış parası vardır. Murad Bey adına yazılmış, Fatiha ve Ihlas surelerinin Türkçe yazılmış tefsirleri vardır.

 

Denizli (Ladik)Beyleri Çizelgesi
 

Ali Bey - İnanç Bey - Doğan Paşa - Murad Arslan - İshak

Bey

 

Aydınoğülları Beyliği
 

Eski İyonya; yâni eski yunan bölgesinde beylik kurmuş bulunan Aydınoğlu Mehmed Bey; daha önce Germiyanoğul-ları emrindeydi. Ege bölgesine gitme emri Yakub Bey tara­fından verilmişti. Aydınoğlu Mehmed Bey, önce Ayasuluğ (Selçuk), Güzelhisar, Çeşmeve Sultanhisan, Kestel, Bozdo­ğan, Yenişehir'i aldıktan sonra hemen Alaşehir, Birgi, Arpa, Sard, Köşk, Bayramlı, Ortakçı iie Karacakoyunlu, Aydın, İnegölü, Balat, Nazilli, Kuşadası, CIrla Kelas, Ezineve de, Ak-çaşehir, Sivrihisar, Balyambolu, Bayındır, Karaburun, Nif, Et-ye, Kızılhisar beldelerini aldığında bu kadar geniş yerleşim bölgesinin riyasetini kendine yakıştırdı ve beyliğini ilân etdi.

Hemen ilâve edelimki bu beldeler Türk beyliklerinin ara­sında birinin yitirdiği, diğerinin elde ettiği beldeler olmuştur. Çünkü o devirde, Bizans'ın küçülüşünün hızlandığı, Moğol is­tilasının şarkta sıkıştırdığı Selçukiye ve beylikler, açılımını batı cihetine doğru yapmağa başladığından bu bölgede, Türklerin tabiatıyla müslümanlann at koşturduğu elle tutulur, gözle görülür hâle gelmiştir. 1310'da Mübarizüddin lakabını alan Mehmed Bey, 1307'de Sasa Beyle yaptığı savaştan ga­lip çıkmış vede Sasa Bey bu savaşta hayatını kaybetmiş, Birgi Aydınoğlu Beylik merkezi olmuştur vede peşinden İzmir üzerine yüklenilmiş, önce İzmir'in kara kısmı ele geçirilmişti.

Daha sonra da sahil bölümü teshir olunmuştur. TTKY. la-rından neşredilen İsmail Hakkı Clzunçarşılı merhum değerli eserinde bu vak'a şöyle zikredilmekte: "1310'da Mübarri-züddin lâkabını alan Mehmed Bey, müslüman İzmir'ini ve 1326 senesinde de sahil (Kafir) İzmir'ini aldı.."

Omur Bey ve kardeşi Hızır Bey'in meydana getirdiği do­nanma, Adalar denizinin bütün adalarında nâmını işittirmeğe başladı. Bilhassa Sakız, Bozcaada, Mora ve Rumeli sahilleri­ne akınlarını dehşetle karşılıyordu buraların sakinleri.. Aydı­noğlu Mehmed Bey; 1334'de öldüğünde yerine oğlu Umur Bey geçti. Bizanslılar ortak imparatorluk döneminde olduk­larından, otoriteleri kalmamış, kendilerine karşı koyanlara harekete geçmek için ya paralı askere ya da müslümanlann yardımına muhtaciyetleri görülüyordu. 3. Andronikos, Cene­vizlilerin üzerine yürümek için Umur Bey'den yardım istemiş­ti. 1336'da umur Bey donanmasıyla, imparatora yardımcı olmuş bu yardıma Saruhan denizgücü de katılınca Doğu Ak­deniz taraflarındaki Rodos şövalyeleri olsun, Mora sahilleri olsun korkuları arttı. Karadeniz'e geçerek Kili ve yakın yerle­ri bu donanmanın vurması Bizans'ında işine yaradı.

(Jmur Bey; bu sıralarda Kantaguzen'i tanıdı ve onu dost edindi. Çok geçmeden Andronikos öldüğünde, Kantagüzen Dimetoka'da imparatorun çocuk olduğunu ilânla şerikliğini yâni ortak taht sahibi olduğunu her yere bildirdi, umur Bey kendisini hayli destekledi. CJmur'un donanmasının varlığı', hristiyan dünyasını pek rahatsız ettiğinden başta, Ege adala­rında yaşayan lâtinler olmak üzere, Bizansdaki çocuk impa­ratorun annesi, Venedik, Ceneviz, Rodos şövalyeleri ve Kıbrıs krallık donanması Papa 6. Kleman'ın irşadıyla İzmir'de umur Bey'in donanmasını bastırdılar. İlk merhalede durumu savuş­turan Umur, az sonra donanmasının yakılmasını engelleye­medi.

1344/aralık ayında, haçlılar Sahil İzmir'i almışlar ancak daha ileri gidememişlerdi. Kendi işleri zorlaşan Umur Bey; dostu Kantagüzen'e, Orhan Gâzi'ye yanaşmasını tavsiye et­miştir. Umur Bey; 1347'de donanmasını yenilemiş ve denize çıkmış, hristiyan âleminin işlerini yine sekteye uğratmıştı. Banlar Sahil İzmir'i terk için Umur Beyile anlaşmaya varmış-'arsa da, Papa bunu kabullenmemiştir. Başının çâresini İzmir kalesini silah zoruyla almakta bulan, umur Bey harekete geçmiş ve kaleye saldırdığında, kaşının ortasına isabet eden bir ok, kendisini şehidler zümresine iltihak ettirdi.

umur Bey'in şehadetinden sonra, Aydınoğlu Beyliği faali­yetlerini azaltmış, latinler bunlarla yaptığı antlaşmayla İske­lelerinden istifade etmeye başlamışlardır. Kardeşi Hızır Bey görevi devr almıştır. Bunun vefat târihi bilinmemektedir, yeri­ne geçen en küçük kardeş 767/1365'de İsa bulunduğuna göre vefatı bu tarihden önce olsa gerektir. Aydinoğullarının Beyliği; 829/1426'da Osmanlı devletine karşı her harekâtın, hatta Düzmece Mustafa hadisesinde bile iddiacı tarafında yer almak suretiyle, düşmanlıktan vazgeçmeyen Cüneyt Bey, 2. Murad'ın kumandanlarından Hamza Bey'in elinden ölümü ta­darken, beylikde sona ermiş oluyordu.   

   ..   -                 

Aydınoğülları Çizelgesi
 

Aydın Bey - Mübarizüddin Mehmed Bey - Bahaüddin Sü­leyman - Fahreddin Hızır ibrahim Bahadır - Clmur Bey - Şah îsa Bey - Musa Bey - 2. Umur Bey Kara Hasan Bayezid - Cü-neyd Bey - Mustafa Bey - Kurd Hasan

 

Saruhan Oğulları Beyliği
 

Selçukîler tarafından Bizans yakınlarında Gediz Nehri va­disi Lidya'da (Hermon) kurulmuş olan Beyliğin adıdır, Saru-han Bey tarafından kurulmuştur. Beyliğin kurucusu olan Sa-ruhan Bey Selçuklu devleti padişah Alaüddin Keykubad'm hizmetini kabul ettiği Saruhan Bey'in torunlarından olması kuvvetle muhtemeldir.

Alaşehir civarındaki Horzom adlı köy ki, esası Harezm'dir adı, yukarıdaki ihtimali arttırmaktadır. Germiyanoğulları ku­rucularının da Harezm Türkmenlerinden olmaları gözden ırak tutulmalıdır.

Bu faraziye; Saruhan Bey'inde Aydınoğullan gibi Geımi-yanoğullan ile münasebetleri varlığı tabiidir. Bütün Türk Bey­likleri, doğudan batıya geçişlerinin rastladığı 1275'lerden sonra genişlemeyi aynı istikamette sürdürmüşler ve hristiyan topraklarına mâlik olmaya başlamışlardır.

Tabii ki hiç biri, bu hususda Osmanlı devletince ileri gide-memişse de, bölgenin islâmla tanışmasına ve Türklerin mer­dane davranışlarına vesile olmuşlardır. İşte bu fetihlerden biri Saruhan Bey tarafından, 1313'de Sipi! Manisa'sı denilen şimdiki Manisa'mızı elde etmiş olmasını gösterebiliriz. Peşin­den; Güzelhisar (Menemen), Akhisar, Tarhanyat, Marmara. Gördek, Gördes, Kayacık, Atala, Demirci, Nif, İlıca, Turgutlu. Karacalar ve Foça, Saruhan Beyliğinin hududları içine gir­miştir.

Sultan Orhan Gâzi'nin küçük oğlu şehzade Halil'i kaçıran Ceneviz korsanları, ki biz bu hususda geniş bir yazıyı Sultan Orhan Gazi bölümünün sonuna okuma parçası olarak koy­duk. İşte bu şehzadeyi kurtarmaya uğraşan Bizans imparato­ru, Foçalılara karşı Saruhan Beyden yardım istemiştir. Pale-oloğ donanmasıyla Foça'ya gitmiştir.  Foça'liiarın müttefiki olan Saruhan Bey'in oğlu İlyas bey'i yaptığı vaad ve verdiği hediyelerle kendine yakınlaştırmışti. Kendisine bu kadar ya­kın davranan imparatorun yakalanmasında isteyipde alacağı fidyeyi düşünen İlyas Bey, düşündüğü tuzağa, dilini tutama­yıp sırrını söylemesinin cezasını kendi oyuna gelerek impa­ratorun gemisinde o esir olmuş, fidye almayı kurarken, hanı­mının getirdiği fidye ile kurtulmaya işi kalmıştır.. İlyas Bey, sonunda serbest kalmakla beraber 766/1364'de ölmüş ve yerine, oğullarından Muzaferüddin İshak Bey geçmiştir. Bu İshak Bey hakkında fazla bilgi olmayıp 790/1388'de öldüğü biliniyor. Yerine oğlu Orhan geçmiş diğer oğlu Hızırşah sırası­nı beklemeyi tercih etmiştir. Kosova savaşı sonrasında Yıldı­rım Bayezid, beyliklere bir görünmek icâb ettiğine karar ver­miş şöyle bir dolaşmıştır. Germiyan, Aydın ve Saruhan bey­likleri üzerine yürüdüğünde Orhan Bey kaçmıştır. Karesi ve Saruhan Beylikleri, Yıldırım'ın oğlu Ertuğrul'a verilmiştir. Ancak; Ankara savaşı sonrasında bütün eski bey­lere verilen makam ve toprakları gibi Orhan Bey'ede iadeyi yapmışlardır. Daha sonra sıra beklemeden vaz geçen Hızır­şah, Orhan Beyle girdiği mücadelede ağabeyini kaçırtmış vede onun Osmanlıya ilticasına sebeb olduğu rivayet olunur.

Hızırşah, fetretin hengâmesinde, İsa Çelebi taraftan olmuş vede Aydınoğlu Cüneyd Beyle aynı gayede olmuşlardır. Fet­reti sona erdirmeye muvaffak olan Çelebi Mehmed, hem Cüneyd'i hem de Hızırşah'ı yaptığı tek hamlede öldürtmüş 813/1410'da Saruhanli Beyliği inkıraza uğramış oluyordu.

 

Sarühanoğülları Çizelgesi
 

Alpagi - Ali Paşa Saruhan Bey - Çuga Bey - İdris Devlet-han Timurhan Fahreddin İlyas Orhan Süleyman - Muzafe­rüddin ishak Atmazhan - Hızırşah Orhan

 

Karası Beyliği
 

1300'den sonra Mizya denen Balıkesir Çanakkale tarafla­rında kurulmuş olan beyliğin adı, kurucusunun adına izafe­ten Karesi Beyliği denmiştir. Bu ailenin reisi 1001 târihinden sonra Orta Anadoluda devlet kurmuş olan Melik Danişmend Gâzi'dir. Danişmend ülkesi, Selçukîye devletine ilhak edilin­ce bu aile, Selçukî'lerîn hizmetine girmiştir. Selçukiye'nin Moğol belâsı yüzünden inhilâli üzerine Danişmend ailesinin olup, batı Anadoluda uç beyliği yapan Kalem Bey ve Karesi diğer uç beyleri gibi Bizans'ı sıkıştırmışlar, müslümanhğın daha çok tanınmasına hizmete koyulmuşlardır. Bu aradada Moğol belâsından uzak olma şansını bulmuşlardır. Cami üd Düvelde Karesi beyliğine aid olarak Balıkesir, Aydıncık, Ber­gama, Edremit, Kemer, Burhaniye, Pınarhisar, İvrindi, Ayaz-mend, Bigadiç, Mendehorya, Sındırgı, Gördes, Demirci, Ay­vacık, Başkelenbe, Susurluk beldelerini saymaktadır. Karesi Bey; Moğollardan kaçan ahaliyi ve Dobruca'dan gelen, S cin Saltık Türkmenlerini kendi arazisinde iskân etmek suretiyle mıntıkada Türk nüfusunda hayli artış sağladı. Ne Kalem Bey'in ne de Karesi Bey'in vefat ettikleri belli değildir. Bazı kayıtlar Karesi Bey'in 1328den önce öldüğü anlaşılıyor.

Karesi Bey'in vefatı sonrasındaki başa geçen Bey, Demir-han geçmiştir. Kardeşi Yahşi, Bergama Bey'i olmuş, en kü­çük olanda Orhan Gâzi'ye sığınmıştır. Sultan 1. Muradın cü­lusu peşinden, Karesi Beyliğinin sahil bölümü Osmanlının eline 763/1361'de geçmiştir.»

 

Karesioğülları Çizelgesi
 

Melik Danişmend Gazi - Arada bir kaç İsim yoktur - Yağdı Bey - Kalem Bey - Karesi Bey - Yahşi han Dursun Bey - De­mir Han - Beylerbeyi Süleyman Bey

 

Candaroğülları Beyliği
 

1301'den sonra eski adı Paflagonya, şimdiki adı Kastamo­nu olan ve Sinop'da kurulmuş bulunan beyliğin adı, Şem-seddin Yaman Candar'dan geldiğinden, Candaroğulları den­miştir. Şemseddin Bey Selçuklu kumandanlarından idi.

Selçuk hükümdarı Mesud, Moğolların yardımıyla kardeşi­nin üzerine gitmiş ancak savaş sonunda kardeşinin adamla­rına esir olmuşsa da, Şemseddin Yaman Candar adlı komu­tanın emrindeki Selçuklu birliği Sultan Mesud'u kurtarmayı başarmışlardı. Bu hizmete karşılık adı geçen komutana, Mu-zafferüddin Yavlak'm elinden alınan Eflani ve civarı verilmiş, Kastamonu'yuda Yavlak Aslan'ın oğlu Mahmud bey'e yar­dımlarının mükâfatı olarak vermişlerdi.

Şemseddin Candar'm ölüm târihi tam bilinmemekle bera­ber, ondördüncü asrın başlarında olduğu tahmin edilmekte­dir. Çünkü; Babasının yerine Eflani Bey'i olan Süleyman Pa­şayı, 708/1308'de ani bir baskın ile Kastamonu Beyliğini basmış, sarayında yakaladığı Mahmud Bey'i katletmiştir. Bu bakımdan enaz 1308'den önce vefat ettiği düşünülebilir Ya­man Candar'ın. Böylece Kastamonuya da sahip olan Can­dar'm oğlu aynı zamanda kurnaz biri olduğundan, hem İl­hanlı hâkimiyetini tanımış hem de İlhan Ebu Said hân adına para kestirirken, Sinopda Bey'liğini sürdüren Pervâneoğulia-rından Gazi Çelebi'yi hâkimiyeti altına almış ve Çelebinin ve­fatı üzerine Sinop'uda kendi topraklarına katmış ve idaresini büyük oğlu Giyasüddin İbrahim'e vermiştir.

Safranbolu'yuda ele geçirip orayıda ortanca oğlu Ali Bey'in idaresine vermiştir. İbni Batuta; 1333'deki Anadolu gezisi esnasında Kastamonuya uğradığında, yetmiş yaşların­daki Süleyman Paşa ile görüşmüştür. Süleyman Paşa, İlhan Ebu Said'in ölümü üzerine istiklâlini ilân etmiş ve kendi adı­na para bastırmıştır.

Paşanın oğlu ibrahim Sinop Beyi olarak, isyan etmiş ve Kastamonuyu işgale muvaffak olmuştur. Süleyman Paşanın Ölümü hakkında bilgi sahibi olunmadığı gibi, oğlu İbrahim Bey hakkında da malumat pek kıttır.

 

Candaroğülları Bölünüyor
 

Babasına isyan eden İbrahim'in bu davranışı herhalde iç-teniçe bir yara olmuşki, bölünmekten nasibini almışlardır. Bunların oğullarından olan Kötürüm Bayezid adlı bey, hem Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin hem de, Sultan Murad ile didişmekten kendini menedememiştir. Kendi yerine oâiu İskender Beyi hazırlarken diğer oğlu, Süleyman Bey kardeşi İskender'i katlettikten sonrada soluğu 1. Murad'ın yanına sı­ğınmakta buldu. Burda da rahat durmamış padişahı, babası­nın üzerine sevk etmeğe çalışmıştır. Bir miktar Osmanlı as­keriyle Kastamonuya gelen Süleyman Bey, babasının Sinopa kaçmasını mecbur kılmıştır. Kastamonu Bey'i olan İskender Bey, babasının da Sinopda beyliği devam ettirmesi hasebiyle bölünme işi tamamlanmıştır. Kastamonu baba-oğul arasında bir defa daha el değiştirmiştir. Bu arada 2. Süleyman Bey;  1. Murad'ın kardeşi Süleyman Paşanın kızı ile evlenmiştir.

Kötürüm Bayezid 787/1385'de vefat etmiş ve Sinop'daki türbesine defnolundu. Bu akrabalık, Osmanlı'nın gerek Ko-sova savaşında gerekse, Yıldırım'ın Anadolu beylikleri üzeri­ne seferinde bu beyliğin yardımını yanında bulduğu görülür. 139 Vde Yıldırım, Süleyman Paşa'nın savaşda ölmesi üzerine Candar Beyliğinin Kastamonu ayağını Osmanlıya ilhak et­miştir. Sinop'un o sıradaki hükümdarı İzzeddin İsfendiyar Bey, annesi tarafından Osmanlı sülâlesine mensubdur ve Kö­türüm Bayezid, Orhan Gâzi'nin oğlu Süleyman Paşanın kızlarından Sultan Hatun ile evlenmiş ve İsfendiyar Bey bu izdi-vacdan dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan Sinop tarafına hü­cumdan istinkâf eden Yıldırım, Kıvrım Yolunu hudud saymış­tır.

Ankara savaşı sonrasında Timur'a hürmet sunanlar ara­sında da yer alan İsfendiyar Bey, bunun mükâfatını Kasta-monuda dahil olmak üzere, bütün Candar topraklarının sahi­bi olmak sureti ile görmüştür. Devri fetret'de İsfendiyaroğul-lan İsa ve Musa Çelebilere yakınlık duymuş ve desteklemiş­lerdir. Ayrıca Karamanoğluna da hayli yakın durmuştur.

Artık İsfendiyaroğullanyla, Osmanlı arasında daima zıddi­yet olmuştur. Fâtih Sultan Mehmed'in 865/1461'de Sinop ve Kastamonu'yu zapt ederek bu beyliğin kol ve kanadını buda-mıştır. Ellerinden beylikler alınmış fakat İsmail Bey'e Yenişe­hir, İnegöl tarafları verilmişse de, bu zâtın Rumeli tarafında bir bölgeye tâlib olması yerine getirilmişti Filibe hükümranlı­ğı verildi. Burada pek güzel hizmetler ve vakfiyeler meydana getirdi. Bunun oğlu Hasan'a da, Bolu sancağı ihsan olunduydu. Kardeşinin yerine Candar Beyi oian Kızıl Ahmed Bey, Trabzon seferinden avdeti esnasında elinden Candar Beyliği alınmış ve Mora sancağı kendisine tevcih olunmuştur. Böyle­ce Candaroğulları, dolaysıyla İsfendiyaroğulları târih sayfala­rında bir ad olarak yerlerini almışlar ve saltanatları sükût et­miştir.

 

Candaroğulları Çizelgesi
 

Melik Arslan ı Şemseddin Yaman Candar - Şucaüddin Sü­leyman Paşa Emîr Yakub - Ali Bey Çoban Bey Gıyasüddin İbrahim Emîr Adil Bey - Celâlüddin Bayezid - İzzeddin İsfen­diyar Bey 2. Süleyman Paşa - Kasım Bey Tacüddin İbrahim Bey - Kemaleddin İsmail Bey Hatice Sultan Kızıl Ahmed Bey - Hasan Bey Şehzade Ahmed Mehmed Mirza Paşa Muhterem okurlarım; yukarıya özetlemek suretiyle kendi­lerinden bahsettiğimiz Anadolu Beylikleri, bu gün milletimi­zin varlığının ve bütünlüğünün özünü teşkil ederler. Bu ba­kımdan beyliklerin rekabeti her nekadar insanın yaradılışın­da var olan "ben, değilde neden o" sorusunu sorduran man­tık, ahaliden ziyade, beyliği kuranların ve ona yakın olan üst derecedeki ulemâ, ümera vüzera, yâni bu günkü dille söyler­sek, âlimler, kumandanlar vede bakanların kendilerine aittir. Tâbiler, tâbi olduklarının yönetiminde yaşarlar. Bu yaşama savaşlarda veya sulh zamanlarında acı ve tatlı olarak geçer, ancak böyle millet olunur. Her bir beylik, bu hususda elinden geleni yapmış, Anadolu Selçuklu İslâm devletinin üzerine bir çekirge sürüsü gibi musallat olan Moğol orduları, daha önce­leri, Cengiz'in yok ediciler topluluğu, Buhara ve diğer islâm topraklarını ve müslümanları hunharca öldürüp, işkencelere gark etmişse ve koskoca bir medeniyetin bel kemiği olan il­im adamlarını ve onların değerli çalışmalarının sergilendiği alan olan kütüphaneleri yakıp, yıkan nice kitapları, tek nüs­ha yazılmış ve yazarının artık dünyadan elinin eteğinin çekil­miş olmasından, belki bulunmuş bir tiryakı (ilacı) haber ve­ren formülü yok eden fahiş zihniyet gibi, daha ziyade işi, is­lâm düşmanı Bizansı kontrol etmek ve onun izmihlalini bek­lemek ve müjdei peygamberiyi hakikat kılma gözcüsü olma şerefini yaşamak isteyen Selçuklu ecdadımızı yol kesen hay­dut gibi haraca verip, yurdunu âteşe salan hâin Moğolun ta­sallutundan kurtulmak için bir araya gelmektense, biribirile-riyle mücadele etmeyi tercihleri yukarıdaki sorunun zebunu olmuş, üstteki beylik yönetim kadrosunun hatasıdır.

Çünkü; o soru bunların basiretini, ferasetini iğdiş etmiş oluyordu. Dikkat buyrulursa; Hz. Mevlâna (Mollâi Rûm)'un torunu Glu Arif Çelebi'nin, her beylikden bahsedişimizde o beyliği ziyaret ettiğini ve konuşmaların münderecatı hakkında, bir bilgiye hususen temas edildiğini göremiyoruz. İşte bu seyahati ben toparlanışı göz önüne aldığımda,  milletimizin islâm büyüklerine, velî ve dervişlerin nasihatlarına olan ita­atini, göz önüne aldığımızda bir organizasyonun tezahürü olarak düşünüyor ve Osmanlı Beyi, Sultan Osman Gâzi'nin, Şeyh Edebali'nin evindeki gördüğü rahmanî rüyanın, bu yü­ce velî'nin tebliğ turuyla birlikte mütalaa olunduğunda, ta­savvuf dünyasının, ötelerin ötesinin inancından bir nebze olan divân-i mâneviyyeden irâde buyrulan tebşir-i manevîyi Arif Çelebinin bir hizmetkâr-ı din olarak yaptığını ileri sürdü­ğümde, karşı çıkacak hususlar ne kadar önemlidirki?

Bütün bunların karşısında, takdir-i tecelli devlet-i islâmiyenin temsilcisi olarak Osman Gazi evlâdları, Kayı Boyu men­suplarına teveccüh etmişse, kul'a düşen, bu vazifeliye omuz vermektir ki, böyle olmayı da Kosova sahrasında asakır-i müslimin ve beylikler hamdolsun gerçekleştirmişlerdir.

1319'da ekilen beraberlik tohumlan, kâfirlerin karşısında hayat-memat meselesini teşkil eden Kosova savaşı, seksen sene sonra zaferle gerçekleşirken, tohumların, inanç ormanı­na döndüğünü gösteren bir İspat vesikası olarak kabul edil­melidir. Her beylik, bu kutsal görevi taşıma hissiyle yapaca­ğını yapmış, temsiliyyet yukarıda dediğimiz gibi, âl-î Osmâna nasib olmuştur.

 

Balkan Devletleri
 

Osmanlı'lar Rumeli kıtasına geçtiklerinde Bulgar Çarlığının başında İvan Aleksandr Asen bulunmaktaydı. Edirne ve Fili­be civarının fethi, sadece Bizans'ı değil, Bulgar Çarınında ödünü koparmıştı. Osmanlının Rumeli topraklarının balkan­ların kapısını teşkil eden bölgede, Kırkkilise (Kırklareli), Mid­ye, Pınarhisar'ı ve Vize'yi ele geçirmiş olmasından çılgına dönen İvan hemence saldırıya geçmiş buraları istirdad etmiş­ti, yâni geri almıştı. Görülen oydu ki, Bulgar Çarı İvan Os­manlı ile uğraşacak gözüküyordu. Ne var ki Mevlâmız 1365 târihinde ölüm habercisini Çara göndermiş, ona düşende emre uyup, ölmekten başka çâresi kalmadığını idrâk etmek olmuştu. Bu ölümün neticesinde Bulgar devleti İvan'ın oğlu Şişman'ın ve yine İvan'ın oğlu Stratişimir'in ayrı ayrı hüküm­darlığı altında ikiye bölünmüştü. Şişman'ın anası yahudi olup, Stratişimir'in annesi ise Romen Prensi Basaraba'nın kı­zı idi. Uzunçarşılı değerli târihinde, bu iki kardeşin birbirinin amansız hasımı olduğunu belirtir. Şişman'ın elinde Tırnova ki devlet başşehri idi. Silistre, Niğbolu, Yanbolu, Sofya ile baba­sının Osmanlıdan geri aldığı topraklara sahip olduğundan Çar unvanını da almış bulunuyordu. Stratişimir'in Vidin'i baş­şehir yaptığı görüldü. Batı Bulgaristanın bir bölümü de bu­nun elindeydi.

Ivan'la kan bağı olmayan^Bulgar Despotlarından Dobro-tiç'de, Varna'dan başlayan Dobrice'ye uzanan topraklanyla 3. bir Bulgaristan ortaya koymuş oluyordu. Bütün bu vakala­rı 14. asır bitmeden diğer bir deyimle, 1395'lerde Yıldırım'ın büyük oğlu Süleyman Çelebi Bulgaristan'ı çiğneyip geçmiş ve Osmanlı istilâsını tamamlamıştı. Osmanlı-Sırp krallığı arasındaki inkişaf eden hadiselere biratfu nazar edersek.

1300 yılına azca bir zaman kala Sırplar, Bizans ve Bulgaris­tan aleyhine büyümüştü ve Sırp kralı; Milotene kızını vermek suretiyle 2. Andronik, Sırp büyümesinin feci akibetinden ko­ruma yoluna gitdi. Târihler bu sırada 1298'i işaret etmektey­di. Sırpların yukarıda adı geçen devletlere saldığı hava yak­laşık elli yıl kadar sürdü. Hatta Sırpların kralı Duşan, Miloten'in torunu olup, işi hayli büyütmüş, İstanbul'u muhasara­ya teşebbüs etmiş, Venedik cumhuriyetine şeriklik teklif et­miş ve buna yanaşmayan Venedik, yine de ne olur ne olmaz demek suretiyle Sırplara bir kaç tane gemi hediye etmekten kendini geri komamıştı.

Bunun üzerine Duşan Orhan Gâzi'ye müracaat etmiş İs­tanbul üzerine yürümeyi teklif etmeğe hazırlanırken, kızını da Orhan Bey'in oğlunu teklifi iletecek elçiler gönderdi. Tasarıyı casusları vasıtasıyla öğrenen Dimetoka'da Bizans eşgüdüm krallığını ilân eden Kantagüzen, Duşan'ın elçilerini pusuya düşürüp, öldürmüş ve böylece Orhan Bey-Duşan korporas-yonunu önlediği gibi Orhan Gaziye kendi yakınlaşmasını te­min etmiştir.

Daha sonra Duşan'ı tek başına Bizans'a tecavüze hazırla­nır görüyoruz fakat 20/aralık/1355'de onun da ömür defteri­nin kapandığı görülüyor. Sırp krallığı bu ölümden sonra Ban tâbir edilen kişilerin istiklâliyet merakına düşmeleri yüzün­den parçalanmaya kadar gitti. Balkanların inatçı, savaşçı ka­vimlerinden biri olan Arnavutların, Orta Asya'dan çıkıp, Kaf­kasya ve Karadeniz kıyılarında hayli asır kaldıktan sonra bal­kanlara inmesi feodal yapıya uygun alışkanlığıyla, (Jzunçar-şılı merhumun deyimiyle Bizans ile Avrupa arasında bir köp­rübaşı olmuştur. 1275'lerde Avlonya sahillerinde Napoli kral­lığına geçmiş ve bu krallığı eline geçirmeye muvaffak olan Sicilya kralı Şarl Danju kendine Arnavutluk kralı dedirtmeye başlamıştır.

Ancak; Arnavutluk bilhassa İtalya cihetinden hayli tedirgin edilmiş, Bizanslılarda bunları idaresi altına almaya hayli ça­ba harcamışlardır. 1383 senesinde Arnavutluk Osmanlıların ilgi alanına dahil ofduğundaki, döneme kadar nice savaşlarla sıkıntılı yıllar geçirmiş, onun bunun saldırı alanı olmuştur.

Çandarlı Halil Hayreddin Paşa 1385'de Ohri'yi ele geçir­dikten sonra Osmanlıya meyyaliyet artmış, ancak fetih, Sul­tan Fâtih'in dönemini beklemeye kadar uzamıştır. Buğdan (Moldavya) ile Eflâk (ülahya) bölgesiyle Osmanlıların tema­sı önce Ulahlar ile daha sonra Moldavya ile olmuştur. Bosna krallığı ve Hersek Dukalığının Osmanlı devleti ile münasebeti Târihi gelişme içinde, bu gibi devletçikler ve prenslikler ile münasebetleri padişahların hayatlarının ve vekayiin deva­mında takip etmeniz kabil olacaktır muhterem okurlarım.

 

Ertügrül Gazı
 

1281 Yılında Gazi Ertuğrul Bey, 90 yaşını geçmiş olduğu halde Söğüt'te vefat etti.

O sırada Ertuğrul Bey'in elindeki yerler; Ankara Karaca-dağı ile Keşiş Dağı'na kadar uzanan Söğüt tarafları ve Sulta-nönü gibi verimli ovalardan ve Domaniç dağı gibi güzel yay­lalardan ibaretti.

Ertuğrul Bey, Kayıhanh kabilesinin küçük bir kısmı ile Sö­ğüt kasabasına yerleşmişti. Fakat 50.000 oba ile Hora­san'dan Anadolu'ya hicret etmiş bulunan Süleyman Şah'ın oğlu olduğu için, Türkmenler arasında hatırı sayılan, sözü tu­tulan muhterem bir müslümandı. Kendisine bağlı aşiret reis-İerİ de Akçakoca, Konur Alp, Turgut Alp, üygut Alp, Hasan Alp, Saltık Alp, Samsa Çavuş, Abdurrahman Gazi, Akbaş Mahmud, Karamürsel Karaoğlan ve kara Tekin gibi emsali az bulunur kahramanlardı. Samsa Çavuş, Söğüt'te kalmayıp Sakarya Nehri vadisinde konup göçüyordu. Neticede hepsi Osman Gazi'nin beyleri oldular.

Ertuğrul Bey'in; Gündüz Bey, Sarı Yatı ve Osman Bey adında üç oğlu vardı. Bunların içinde Osman Bey yaşça kü­çükse de kuvveti, kahramanlığı doğru buluş ve düşüncesi bakımından kardeşlerinin büyüğü sayılıyordu. Bunu farkeden Ertuğrul Bey, ömrünün son 7-8 senesinde kendisine vekil olarak, başka bir deyimle başbuğ*olarak Osman Bey'i vazi-felendirmişti. Ertuğrul Bey, bağlı bulunduğu Selçuk Sulta-nı'nın payitahtı olan Konya'ya vekil olarak daima Osman Bey'i gönderir ve O'nun tanınıp devlet işlerinde tecrübe ka­zanmasını isterdi. Konya'daki devlet büyükleri de kendisini sever ve sevgilerinin izharı olarak «Osmancık» derlerdi. Os­man Bey, Şeriat-ı Muhammediyye'nin ihlash bir bağlısı, ule­ma ve meşayiha çok itibar eden bir zat idi.

 
9
Merak merkezi / Makedonya nerededir
Last post by Fussilet - Bugün, 01:37:29 ÖÖ
Makedonya Balkan yarımadasının güney kısmının ortasın­da bir bölgedir. Şimdiki taksimatta, Selanik vilayetinin her

tarafıyla. Manastır vilayetinin Serfice ve Kosova vilayetinin Usküp sancaklarını ve Bulgaristan krallığının Köstendi! mutasarrıflığını içine alır. Buranın genel olarak havası mutedii olup, her ne kadar alçak ve bataklık taraflarında sıcaklık çok isede ayrıca, sıtma varsa da orta yüksekliklerde vadiler ile bayırlarında hava pek latif ve sağlamdır. Dağlarında soğuk çoktur. Toprağı ise verimlidir. Buğday, arpa, çavdar, yulaf, mısır vesaire gibi zahire yetişir, pamuk, tütün, haşhaş ekilir. Doğu taraflarında tütün istihsali meşhur ve kalitelidir. Nüfusu ikimilyon kişiye yakındır. İslam, Rum, Bulgar, Yahudi, Ulah gibi unsurlardan meydana gelmiş topluluk vardır. Meşhur bü­yük İskender, çok eski zamanlarda Makedonya kralı idî. Ma­kedonya'nın imar olmaya fevkalade kabiliyeti vardır. Şimdiki halinde içinde, biri Dedeağaç'dan Selanik'e, diğeri Sela-nik'den Usküp'e, yine Selanik'den Manastıra kadar üç tren hattı çalışmaktadır.

Yeni Osmanlılar, İslam, Hristiyan ve diğer vatandaşlar ara­sında uhuvvet, müsavat kanununu vaz ettiklerinden yani ilan ettiklerinden kısa zaman içinde Makedonya pek büyük başa­rı ve ileri gidişlere kavuşacağından şüphe edilmemelidir.
10
Namaz / Namazla ilgili akla gelebilece...
Last post by Fussilet - Bugün, 01:33:13 ÖÖ
901 - Soru: İkindi namazı kılındıktan sonra kaza namazı kılınmaz, diyorlar. Bu iddiayı ileri sürenler, bu hükmü bazı kitaplarda gördüklerini söylüyorlar. Bu mevzuda siz ne dersiniz?
Cevap: İkindi namazından sonra, güneşin sararması zamanına kadar, kaza namazı kılınabilir. İkindinin farzından sonra kılınması mekruh olan namaz, kaza olmayıp nafile namazlardır.
902 - Soru: Sabah namazının farzını kıldıktan sonra, güneş doğasıya kadar kaza kılınır mı?
Cevap: Evet, kılınmasında hiçbir engel yoktur.
903 - Soru: Sabah namazının farzı kılındıktan sonra ve fakat güneşin doğmasına uzun bir zaman varken kaza namazı kılınabilir mi?
Cevap: evet, kılınabilir.
904 - Soru: Kaza namazlarını kılarken, "İlk önce geçirmiş olduğum şu vaktin veya en sonra geçirmiş olduğum şu vaktin namazına" diye mi niyet edeceğiz?
Cevap: Her iki niyet şekli de caizdir. Fakat; en son kazaya kalmış namazlardan başlamak daha münasiptir. Zira onlar olgunluk devresinde kazaya bırakılmış olmaktadır. Küçük yaşta işlenilen hata ile olgunluk çağında yapılan günahın arasında fark vardır. Bu sebeple günahı çok olan bu işin telafisine çalışmak daha münasip olur.
905 - Soru: Kazaya kalan namazları, beş vakit namazın önünde veya sonunda bulunan sünnetler ile ödesek, yani, bu sünnetleri kaza namazı yerine kılsak olur mu?
Cevap: Sadece şunu ifade edelim ki, kaza namazlarını ödetmeyin yolu, Efendimiz'in sünnetlerini feda etmek olmamalıdır.
906 - Soru: Kaza namazı borcu olan bir kimse, kaza namazlarını en sondan itibaren kıldığına göre, nasıl bir niyet yapması gerektiğini ifadelendiriniz.
Cevap: "Niyet ettim Allah (cc) rızası için en son kazaya kalmış namazımın farzını kılmaya" demelidir.
907 - Behce Fetvalarından: "Kurban Bayramı günü, (Müzdelife'de bulunup vakfe yapacak) hacılardan başkasına, yeniden kılmak kaabiî olacak kadar (sabah) namazı(nı) tehir efdaldir" (H.Ec.c. 1/8)
Açıklama: Sabah namazını cemaatle kılacak kimselerin, ortalığın ağarmasına kadar beklemesi sünnettir. Bu bekleyiş cemaatin artmasına ve namaza yetişmesine yardım eder. Müzdelife'de bulunan hacılar, Mina'ya varıp hacla ilgili vecibeleri yerine getirebilmek için o günün sabah namazını ilk vakitte kılarlar. Faziletçe üstün olan hareket budur.
908 - İbni Nüceym Fetvalarından: "Dört rekatlı bir namaz, seferde kazaya kalacak olsa, iki rekat kaza olunur" (H.Ec. 1/9) 
Açıklama: Dört rekatlı bir namaz, seferilik devam ederken kazaya kalsa, ister yolculuk sırasında, ister memleketine döndükten sonra kaza edilsin, iki rekat olarak kaza edilmesi gerekir.
909 - Soru: Kaza namazı bulunan kimse nafile namaz kılabilir mi? Bu hususta Hanefî mezhebi ile diğer mezhepler arasında görüş farkı var mıdır?
Cevap: Şafii mezhebine göre, kazası olan kimsenin nafile namaz kılması haram olarak kabul edilmektedir. Hanefi mezhebine göre durum farklı bulunmaktadır. Şöyle ki: Kazası olan kimsenin, geçmiş namazlarını kaza etmesi, nafile kılmakla meşgul olmasından evla ve efdal bulunmaktadır. Bu hükmün istisnaları vardır. Beş vakit namazın evvelindeki veya sonundaki namazlar ile duha, tesbih, tehiyyetü'l-mescid ve evvabin namazları gibi hakkında teşvik edici hadis-i şerifler bulunan nafileler müstesna tutulmuştur.
910 - Ali Efendi Fetvalarından: "İkindi namazını kıldıktan sonra güneşi kızarmasına kadar, geçmiş (namazlar)ı kaza etmekte kerahet yoktur" (H.Ec. 1/8)
Açıklama: İkindi namazı ile ilgili iki türlü kerahet vakti vardır. Birinde sadece nafile namaz kılmak mekruhtur. Bu, ikindinin farzının kılınmasından sonraki zamandır. İkincisinde ise hem farz hem de nafile namaz kılmak mekruhtur. Bu da güneşin kızarması ile başlayan ve gruba kadar devam eden vakittir. İkindinin farzı kılındıktan sonra, güneşin kızarması zamanına kadar, kaza namazı kılmakta bir mahzur ve mekruh yoktur.
911 - Abdürrahim Fetvalarından: "Sabah namazında imama, rükua varmasına yakın bir zamanda yetişip sünneti kılamayan kimsenin (farzdan) sonra kaza etmesi caiz olmaz" (H.Ec. 1/11) 
Açıklama: Sadece nafile namaz kılınması caiz olmayan bir vakit vardır. Tanyerinin ağarmasından sonra, sabah namazından ve ikindi namazından sonra.
912 - Soru: Sünnet-i gayri müekkede olan ikindi ve yatsı namazının ilk sünnetleri kamet getirip ve "Niyet ettim en son üzerimde kazaya kalmış ikindi veya yatsı namazının farzını ve bu vaktin sünnetini kılmaya" diyerek kaza niyeti ile kılınır mı? 
Cevap: Böyle tasarruf doğru görülmemektedir. Peygamber (sav) Efendimiz'in eda buyurduğu sünnetleri, sünnet niyeti ile kılmalı, kaza namazlarını da ayrıca kılmalıdır. Ömer Nasuhi Bilmen (merhum), Büyük İslam İlmihali'nde aynen şöyle demektedir: "Kaza namazları ile iştigal, nafile namazlar ile iştigalden evladır, ehemdir. Fakat farz namazların, müekkede olsun olmasın, sünnetleri bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi evla değildir. Bilakis bu sünnetlere niyet edilmesi evladır. Hatta kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında asar varid olan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da nafile olarak niyet etmek evladır. Çünkü bu sünnetler, farz namazlarını ikmal eder, bunların telafisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telafileri mümkündür.
  Maazhaza namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olamaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak afv-i ilahiye iltica etmesi icap ederken, hakkında şefaat-i Nebeviyyenin tecellisine vesile olacak bir kısım mübarek sünnetleri, nafileleri terk etmesi nasıl muvafık olabilir? Hem bir kısım vakfiyeleri kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakfiyeleri, kendilerini mükemmel olan sünnetlerden tecrid etmek, iki kat kusur olmaz mı? Bunun hilafına olan bazı nakiller muteber değildir, müftabih olan kavle muhaliftir" (Namazla ilgili bölüm, mad. 298)
913 - Soru: Kazaya kalmış namazlar arasında tertibe riayet lazım mıdır?
Cevap: Kazaya kalan namazlar az olur, bu namazlar hatırda bulunur ve vakti çıkmamış olan namazın vakti daralmış olmaz ise kazaya kalmış namazları, edade olduğu sıra üzerine kaza etmek gerekir. Peygamber Efendimiz'in ve ashab-ı kiramın, Hendek harbinde öğle, ikindi ve akşam namazları kazaya kaldığında, gece bir müddet geçince Resulullah (sav), Bilal-i Habeşi (ra)'ye ezan okumasını emrettiler. Hz. Bilal (ra) ezan okuyup ikamet edince, Peygamber Efendimiz (sav) ve ashab cemaat olarak önce öğle, sonra ikindi ve onu takiben akşam namazlarını kaza etmişlerdi.
914 - Soru: Kazaya kalan namazın "az" olması kaç vakitle sınırlıdır?
Cevap: Vitir namazından başka en az altı vakit olursa kazaya kalmış namazlar çok olarak kabul edilmekte; bundan daha aşağı olursa "az" kabul edilmektedir.
915 - Soru: Bir kimse üzerindeki birçok kaza namazını ödemek suretiyle hiç kazası kalmasa sahib-i tertip olur mu?
Cevap: Olmaz, zira "sakıt olan geri gelmez." O kimse, kaza namazının sayısını altı vakte çıkardığı zaman sahibi tertiplik onun üzerinden düşer ve bir daha geri gelmez.
916 - Soru: 12 yaşından 26 yaşıma kadar namazı kah kıldım kah bıraktım. Şimdi bu 14 senenin namazının hepsi kaza mı edilecek, yoksa tahmini bir hesapla kazaya kalan namazları çıkarıp kılabilir miyim, tavsiyeniz nedir?
Cevap: Kıldığınız yıllar ile namazı kılamadığınız seneleri kesinlikle biliyorsanız, bıraktığınız yıl ve ay kadar namaz kaza edersiniz. Aksi halde galip olan ihtimali dikkate alır ve o kadar kaza namazı kılarsınız. Zann-ı galibiniz de yoksa ihtiyaten 14 senelik kaza kılarsınız. Kılınmamış olanlar kaza edilmiş olur. Kılınmış bir namazın ikinci defa kaza edilmesi nafile yerine geçer.
917 - Soru: Biz, müsaade vermedikleri için öğle namazını kılamıyoruz. Bu sebeple, akşamdan sonra kaza ediyoruz. Bu olur mu?
Cevap: İş sahibinin keyfine tabi olarak, Allah'ın (cc) emrini terk veya tehir etmek asla doğru bir hareket değildir. Dünyevi bir menfaat için ahiret hayatinin saadetini ihmal etmek, tuğlayı alıp karşılığında altın vermek gibi zararlı bir alışveriş olur.
918 - Soru: Kazaya kalmış namazlar için neden ezan ve ikaamet okunmaktadır?
Cevap: Ezan ve ikaamet, vaktin sünnetini değil, namazın sünnetidir. Bu itibarla, vaktin çıkması ile terk edilemez (Nimetü'l-İslam, l. Kısım, s. 62)
919 - Soru: Bir kimsenin üzerinde, teşrik tekbiri getirilecek namazlardan biri kazaya kalmış olsa, bu namazı, kaza ederken teşrik tekbirini getirecek mi?
Cevap: Şayet kazaya kalmış bu namazı, teşrik tekbirlerinin getirildiği günler çıkmazdan önce kaza ederse tekbiri okuması gerekir. Bu günlerin çıkmasından sonra kaza etmesi halinde tekbirleri okumaz. (Nimetü'l-İslam, l. kısım, s. 558)
920 - Soru: Ben, çeşitli sebeplerden dolayı, namaz kılamadım. Namaz için defter tutuyorum. Geçirdiğim bu namazları kaza etmek istiyorum. Baştan itibaren mi kılmaya başlayayım, yoksa sondan mı?
Cevap: Her ikisi de olur. Fakat yaş ilerledikten sonra kazaya bıraktığımız namazların günahının daha fazla olacağını düşünerek sondan başlamak daha uygun görülmüştür.
921 - Soru: Bir kimse namazı kılıp kılmadığında şek etse ne yapması gerekir?
Cevap: Şayet vakit çıkmamış ise iade eder. Çünkü vakit çıkmış ve eda ettiğinde de şek vaki olmuştur. Eğer vakit çıktıktan sonra şekederse bir şey lazım gelmez. Zira vücubun sebebi olan vakit çıkmış, eda etmediği de tereddütlü olmaktadır. Müslümanın hali, namazı vaktinde kılmış olacağı istikametinde ağırlık kazanmaktadır.
922 - Soru: İmsaktan sonra, sabah namazının edasından önceki süre içinde nafile namaz kılmak caiz olmadığına göre, kaza kılmak caiz midir?
Cevap: İmsaktan sonra, sabah namazı vaktine kadar kaza namazı kılmakta hiçbir mahzur yoktur. Mekruh olan husus, bu vakit içerisinde nafile namaz kılmaktan ibarettir.
923 - Soru: Asıl namaz borcu, birinci kılınan namazla mı yoksa ikinci defa kılınacak namazla mı sakıt olmaktadır?
Cevap: Farz borcu, birinci namazla ödenmekte, ikinci namaz bunu tamamlamak için kılınmış olmaktadır.
924 - Soru: Düşman karşısında bulunan muhariblerin, durumun çok sıkışık olması sebebiyle namazlarını tehir etmelerine müsaade var mıdır?
Cevap: Evet, vardır. Bundaki cevazın, sadece harp halinde verildiği sanılmamalı ve "çok sıkışık bir harp hali" mazeretine göre verilmiş bir müsaade olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.
925 - Soru: Kaza namazları için, vakit namazlarında olduğu gibi, belirli vakitler var mıdır? Diğer bir ifade ile, her kaza namazını kendi vakitleri içinde mi kaza etmek gerekir?
Cevap: Kaza namazının vakti kaza edildiği vakittir. Yani bu namazlar için belirli bir zaman yoktur. Öğlenin kazasını, öğle vakti içinde; ikindinin kazasını, ikindi vaktinde kılmak gibi bir mecburiyet yoktur. Kerahet vakitlerinin dışında ne zaman istenirse kılınabilir.
926 - Soru: Kaza namazı kılmakta iken, farz namazların kılınmasında mekruh olarak bilinen kerahet vakitlerinden biri girmiş olsa, kaza namazına bir zararı olur mu?
Cevap: Evet, olur. Namazı ifsad eder.
927 - Soru: Hepsinin sabah namazı kazaya kalmış bir cemaatin, bu namazı gündüz kaza etmeleri halinde kıraeti açıktan mı yoksa gizli mi okumaları gerekir?
Cevap: Eğer bu cemaat, kazaya kalmış namazlarını teker teker kılacak olurlarsa serbesttirler. Dilerse gizli, dilerse açıktan okuyabilirler. Bu hususta eda ile kaza arasında bir fark yoktur. Şayet bunlann kazaya kalan namazları, hep aynı günün namazı ise ve cemaatle kaza edecek olurlarsa imam olan zat açıktan okuyacaktır. (Büyük İslam İlmihali, Namazla ilgili bölüm, madde: 141/10)
928 - Soru: Abdülkadir Geylani (k.s.) "Beş vakit namazların sünnetleri yerine kaza namazları kılıp, bir an önce kazadan kurtulmak gerekir" buyurmuş. Bu doğru mu?
Cevap: Bu büyük zatın eserlerinin tamamını incelemek fırsatını bulamadığımız için böyle bir sözü olup olmadığını söylememiz isabetli olmaz. Biz doğruluğunu, yani bu sözün ona ait bulunduğunu kabul ederek meseleye bu açıdan bakalım. Bu büyük zat, amelde Hanbeli mezhebindendir. Bu ifade mensup bulunduğu mezhebin görüşünü aksettirmektedir. Hanefi imamlarının görüşleri bunun karşısında değilse de, farklı durumdadır. Bu durumda geniş bilgi almak isterseniz, Ö. N. Bilmen'in Büyük İslam İlmihali'nin Namazlarla ilgili bölümünün 282. maddesini tetkik etmenizi tavsiye ederiz.
929 - Soru: Birkaç şahsın aynı namazları, (mesela yatsı) kazaya kalsa cemaatle kılabilirler mi?
Cevap: Evet, kılabilir ve imam olan kimse kıraeti açıktan ifa eder.
930 - Soru: Kişi cemaatle namaz kılıyorken gülse veya başka bir sebeple namazı ifsad etse kazasını kılması lazım geldiğini biliyoruz. Bir de var ki, müteaddit namazları geçmiş. Bunların kazası da farzdır. Ancak bunların hangisi daha faziletlidir dersiniz? 
Cevap: Her iki halde namaz bozulmuş ve kazası gerekmiş olmaktadır. Ancak, yaşça büyük olanların terketmesinde suçluluk daha büyüktür. Bu bakımdan en son borç kalan namazdan kaza etmeye başlamak daha faziletlidir.
931 - Abdürrahim Fetvalarından: "Güneşin doğduğu, battığı ve istiva vaktinden gayri vakitlerde geçmiş namazları kaza etmek caiz olur" (H.Ec. 1/10)
Açıklama: Sabah namazının sünneti, en kuvvetli bir sünnettir. Farz kılındıktan sonra, sabah namazının sünneti kaza edilmezse, güneş doğmadan kılınamayan sabah namazının farzı ise -kerahet vaktinin çıkmasından sonra ve öğleden önce kaza edilmesi halinde- sünneti ile birlikte kılınır.
932 - İbni Nüceym Fetvalarından: "Öğleyi cemaatle kılan kimse, ilk sünneti kılamamış olsa, dört rekatı son sünnetten önce kaza eder" (H.Ec. 1/9)
933 - Abdürrahim Fetvalarından: "Kazaya kalmış namazlarını kılmak istediğinde, miktarını bilmese, zannı galibi kadar namaz kaza eder" (H.Ec. c. 1/10)
Açıklama: Herhangi bir hususta, kesin bilgi olmadığı zaman tahminin ağır basan tarafı ile hareket edilmesi esastır. Bu noktadan hareket etmek suretiyle, kaza namazları galip bir kanaate göre kılınmış olur.
Sayfa1 2 3 ... 10