Gönderen Konu: Sızıntı Baş Yazıları  (Okunma sayısı 7162 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

oski

  • Ziyaretçi
Sızıntı Baş Yazıları
« : Mart 13, 2008, 11:06:52 ÖÖ »
Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru...


SENİN için bu yola atıldık. Acılarına ortak olmak ızdıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için. Bize gönül koyma, aheste - revlik ettik, vaktinde imdadına yetişemedik. Ama inan, sinemizde hep Yakub’un gadri efganı, içimizde Zeliha’nın aşkı hicranını taşıdık durduk. O ab-endam kametinin iki büklüm olduğunu her gördükçe, perişan kâkül’ün gibi kalbimde dağılıp durdu. Buruk boynun ve mahzun bakışların karşısında kaç defa kaddim büküldü, gözlerim doldu. Her feryadıma senin türkünden bir nağme katıp destanını dile getirmek istedi isem de, iniltin içimi yaktı; derdin gözümde büyüdü, içim burkuldu.

HEM de sana el uzatmağa utanıyordum.. Aba-ı kenaiseyye-i hatırlatan cali şefkatimle karşına çıkmağa ar ediyordum zira sana, gözümün önünde kıydılar, zülüflerini tar-u mar edip, bu hale koydular. Beynini söndürürken, kalbini kursağına yedirirken, görmüştüm olup bitenleri ve uzatamamıştım günahk6r elimi eline... Sızlanışına rağmen uzatamamıştım... Kader’in, Faust’un kaderi, ama Mefiston kim? Kim reva gördü bunları sana? Emin bir ülkede idin. Sıcak bir yuvan vardı. Rızkın başının ucunda ve işin yolundaydı. Sonra şu vahşetzare geldin. Geldiğine bin pişman oldun. Ama gelmek elinde değildi. Etrafını büsbütün boş bulup halini aşina kimse göremedin. Asıl efganını sadece sen duyuyordun. Ve koşanlar, midenin ahü vahına koşuyorlardı. Bu günkü canhiraş feryatların, ta o zaman başlamıştı. Ta o zaman terk edilmiştin. Hem de can-feza iken. Sen başkalarının keyif ve eğlencesi olarak elde idin, kucakta idin; bir gül gibi göğüste idin, dudakta idin Ama senin için yapılan şeylerde sana ait olanı bulmak mümkün değildi. Gariptin. Yalnızdın. Ve sahipsizdin.

DÜNÜN bu gününü doğurdu ve bu günün ne olacağı belirsiz yarınlarını hazırlamakta. Yolların ayrımındasın yavrucuk... Şimdi bana müsaade et de, şu badirede Bahadır’ın olayım. Mızrabımı senin için vurup, feryadımı ruhuna duyurayım. Bu fırtına ve bu yangında gerektiği an imdadına koşamadığım için de kaldırım taşı gibi şu mücrim başımı ayaklarının altına koyayım. Ve bütün mücrimler adına senden özür dileyeyim: Bir keyif uğruna varlığına sebebiyet verenleri, etme - kemiğine bağlanıp gönlünü unutanları, bir geçici dem için ebediyetine kıyanları, ruhuna hoyratlık aşılayıp sefaletini hazırlayanları affeyle yavrucuk.(Şubat 1979)




oski

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #1 : Mart 13, 2008, 11:07:28 ÖÖ »
Hep Ağladık...


Ağlamak kaderimiz oldu. Yıllar yılı ağlamadan başka birşey bilmedik. Ölen insanımıza, yıkılan ümranımıza, tarumar olan harmanımıza ve kaidesiz kalan ümidimize ve cesaretimize. Hayat fanusumuzu elinde gördüğümüz batılı, bizden çok evvel uzanmıştı musalla taşına... Onun ölümü Nietzsche’nin hayalindeki tanrıya ölüm biçip de «tanrı öldü» diye ilan ettiği güne dayanır. Aslında ölen batılı idi ve zavallı insanımızdı. Mahbesten çıkıyorum derken bataklığa gömülen insanımız... Her şey’i reddeden, herşeyi inkâr eden ser azad insanımız.. Hangi mahbesten kurtulmuş ve neyi bulmuştu? Hiçbir şeyi.. Ne kurtulduğu ne de bulduğu birşey yoktu. Sadece hayat ritmi değişmiş ve farklı bir çizgide duyulan bir cümbüş meydana gelmişti. Helenee cadısı yeni bir kalbe keman çekmişti. Kalbin kime ait olması ne ifade eder. Zafer şeytan’ın olduktan sonra.. Christopher Marlowe da mağdur Doktor Faust, Goethe’de sadece Faust. Her iki toy âşık’ın maşukası da Hellenizm Melikesi değil mi! Şeytan aynı şeytan ama anlayan kim. Evvelki gün Truva önünde tahta ot, dün batıyı yutan bir dev, bugün bütün bir medeniyet enkazı üzerine oturmuş ejderha. Ümitlerimizle beraber duyarlılığımızı dahi askıya alıp donduran bir ejderha...

Batıdaki kaynaşmadan, yıkılıştan bize ne; «ab-ı pak’a ne zarar vakvaka-i kurbağadan?» diyecekler olur, İş hiç de öyle olmadı. Oradaki sarsıntı bizi de yerle bir etti. Setler yıkıldı, köprüler çöktü, sular perişan oldu. Cami de gitti, mihrabı da.. Bu kızıl kıyametin dışında kalamadık.. Keşke kalabilseydik. Asırlar boyu geliştirdiğimiz, olgunlaştırdığımız topyekûn kıymetlerimizle bu büyük vakuma mukavemet edemedik ve yutulduk. Yutulduk ama kesen, biçen, çiğneyen kendi dişlerimiz oldu.

Sonra yıllarca ağlayıp nalân ettik, «sirişk-i çeşmimiz (gözyaşı) çağlayanlardan farksız akıp akıp gitti..» Eski halimize yitirdiğimiz ikbalimize, anadan babadan yetimler gibi ağladık. Dost vefa’ya yanaşmıyor, düşman cefadan doymuyor; talih zebun, bizler bitik, inledik durduk. Üstümüz eninden bir bulut, çevremiz feryattan bir lücce(çay).

«Git vatan! Kâbe’de siyaha bürün!

Bir kolun Ravza-i Nebi’ye uzat!

Birini Kerbela’da Meşhede at!

Kâinat’a o heyetinle görün!»

(Namık Kemal)

deyip leyale dert döküp inledik, feryattan şekvalarla bir yüce dergaha arz-ı hal eyledik. Herşeyin sahibine bel bağlayıp, bacak kadar halimizle minare kadar hülyalar görmeye başladık. Şir-i jiyan’ın(yaralı aslan) etrafa «savulun» diyeceği günün hülyalarını.. İnanıyorduk ümidimize fer verene, dizimize derman getirene; milletimize insanımıza.. Kalbimize indirdiğimiz her mızrapta iyimserliğin nağmelerini duyuyor, gözümüzün önünde, dirilişimizi kutlayan ışıkların yanıp söndüğünü hissediyorduk.

«Abisten-i sefa-u kederdir leyal hep

Gün doğmadan meşime-i şebden neler doğar. »



Nihayet binbir girdapla pençeleşe pençeleşe, neslimize gülen şalaklar ülkesine geldik. Ama yine ağlıyoruz; dün bir harabe-zare, bugün de lale-zare… Ağlıyoruz kasvetli bulutların çözülüşüne, gözü kurumuş semamızdan sağanak sağanak yağmur dökülüşüne, zeminin burcu burcu bahar kokuşuna ve her şey’in yeniden dirilişine.. Şurada emekleyen civcivlere, bende formasını takmış tomurcuklara, ötede bin iniltiye bin sancıya..

Elimizde bahardan bir demet gül, gözümüz güle şebnem yetiştirmekte.. Asır’ın garipleri olarak kışta gelmiş’in kapısında büyük beşareti mırıldanıyoruz. Sümbüller’in kemer kuşandığını, tohumların başak saldığını, gülün gamze yaktığını, bülbül’ün nağme attığını ve bir nevbahar olduğunu.

Attığın diri tohumların elimizle soldurduğumuz çiçekleri ile huzuruna geldikse bizi kınama, «Sultan’a sultanlık nitekim geda’ya gedalık yaraşır.» Biz kötü devrin rüzgâr vurmuş garipleri, ruh ve gönül hayatına eremedik ve durulamadık


oski

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #2 : Mart 13, 2008, 11:08:22 ÖÖ »
Gözyaşları...

Hak Rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları.

Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği anın çiçekleşmesi üzerinde jaledir gözyaşları.

Cennet hurilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır…

Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran gönül tasını yakan; kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvi hislerin çepeçevre ruhu sardığı anın şahadet kanıdır gözyaşları.

Bulut bulut yükselip, Hak rahmetinin eteklerine dudak gezdiren, bu fani âlemin bekaya mazhar pırlantalarıdır gözyaşları.

Bu tuzak ülkesinde böylesine pervaz edişlerle arşiyeler yapıp, nazlı nazlı lâhut âleminin kapısını çalmak başka hangi faniye müyesser olmuştur?

Eserinde esrarını izlemek; buldukça aramaya istek kazanmak ve Yunus diliyle “Deryada mahi ile sahranda ahu ile” O’nu yâd etmek, inlemek.

Her yerde onun haberini sormak ve sonra çözülen her düğüm karşısında buzlar gibi erimek. Sel olup çağlamak başını taştan taşa vurup ağlamak.

Tıpkı Yunus gibi, Celaleddin-i Rumi gibi. Devrin “Büyük dertlisi” gibi yanmak, yakılmak… Hangi saadet bundan daha tatlı, hangi haz bundan daha içten olabilir? Annenin ağlaması içten içedir; riyasız ve arîdir; bir iniltisinde binlerce ney feryadı gizlidir.

Yavru da ağlar… Hem de dünyaya gelir gelmez. İyi güne ereceğine, saadet göreceğine. Yahut başına geleceklere, ihmal edilişine. Ataların günahına ya çevrenin körlüğüne.

Ak alınlı, ak duvaklı geline, ananın en kıymetli hediyesi ayrılık gözyaşlarıdır. İnce gelin, hayatın sonuna kadar o saflardan saf, inci danesi gözyaşlarını unutamaz. Onları unuttuğu gün anayı, atayı da unutur.

Bir düşünün Gözü dolu bulut ana, üzerimize ağlamasa, nice olur halimiz? Ya o da denizler gibi cimri olsaydı; güneş vurmadan incelmese buharlaşmasa ve yukarı uçmasaydı. Ya bulut öyle mi? Yaz demez, kış demez, bahar demez, güz demez daima ağlar.

Nebisi diliyle Hak; millet haysiyetini, memleket namusunu görüp gözeten göze denk tutar AĞLAYAN GÖZÜ. Zaten Ağlamayan gözden sana sığınırım“ dememiş miydi o? Tıpkı şeytanın hilelerinden, hasis duyguların ezip geçmesinden Allah’a sığındığı gibi.

Ermişin nazarında gözyaşları, cennet pınarlarından daha değerlidir. Zira o damlalar tamuyu söndürecek bir iksir sayılır (Rahmeti Sonsuz)’un katında…

Hakk’ın safi Nebisi Adem (as) saadet kasesini gözyaş
ları ile doldurup içmedi mi?

Dertli Nebi, tufan Peygamberi (as) o katrelerle âlemi sele vermedi mi? Yaratılış esrarına ilk dokunan Mevla’nın Halil’i “Hasbi, hasbi diyerek” gözyaşlarıyla ateşi “berd ü selam” etmedi mi?

O incelerden ince, Hak esrarının merkezleştiği Faraklit müjdecisi Ruhullah’ın hali hep ağlamak değil miydi?

Masum Resul Davut (as.)’ın ağlamalı feryadı değil miydi ki, insan derununda lahuti Ahenk ve sızlanışın adı olan Zebur’u tilavet ederken en ince gönül telleri üzerinde yüzlerce mızrabın ahı duyulurdu…

Ve son durakta, en doğru yolun başında, büyük muammanın (keşşafı), yaradılışın özü aziz ruh, kördüğümü çözer gibi bu esrarı gözyaşlarıyla çözmedi mi? Ta ana kucağında bin niyaz ile “Ümmetim, Ümmetim...” dediği andan (ba’sü badelmevt)’e ve ötesine kadar hep aynı şey için inlemedi mi? Şair İkbal, bir yüksek toplulukta, ruhların huzurunda, Nebiler Nebisine (En muteber hediye) deyip, bir bardak şehit kanı takdim etmişti. Ben gökler ötesi o Ali meclise çağrılsaydım, günahına ağlamış kimselerin gözyaşlarını alır götürürdüm.

“Ağla ey gözlerim, gülmezem ayruk
Dost iline varup, gelmezem ayruk.”
Kavuşmak için ağlamak ve kavuşmuş olmaktan ötürü ağlamak...

Yetimin ağlayışı, ümitsizin ağlayışı değil bu... Bu ağlayış tam bilemeden, öze eremeden veya visalin neşesinden huzurun heybetinden doğup gelen bir ağlayıştır. Sonunda rahmetin tebessümü olduğu için de tatlıdır. Bu ağlayış, bulup bildiğini bul- durma ve bildirme yolunda olduğu için hüsransızdır.

“Sular gibi çağlasan, Eyyup gibi ağlasan,
Ciğergahı dağlasan ahvalini sormaz mı?”

Anadolu insanı bu manada ağladı. Kurduğu ümranların çamurunu böylesine gözyaşlarıyla yoğurdu.

Gözyaşları ruh inceliğinin şahitleridir. İnce insan, yüzünü gözyaşları ile yıkayan insandır. İçi sızlamayanlar, kirpiği ıslanmayanlar kem talih hoyratlarıdır. Bu incelik bir havari inceliği de değildir. Şecaat ve cesaret arz edeceği yerde, aslan gibi kükreyişleriyle onu demirler, tunçlar kadar sert ve bükülmez bulursun. İşte o en büyük devlet adamı Ömer, Peygamber halesinde en büyük devlet adamı; şiddeti, öfkesi ve nefretiyle beraber, bir kalbi kırığın yanında, bir “yerdeki yüz” karşısında çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlar ve etrafını da ağlatırdı.

O manzumede daha niceler vardır ki, haykırışı arlanın ödünü koparmış, ormana velvele salmış, harp meydanlarından bir haykırışla bin hanüman harap etmiştir: fakat Hakkın huzurunda, muhasebe anında öylesine incelerden ince bir hal almıştır ki, ancak Cennet hurileri o kadar incelikten haberdar olabilirdi.

Uzun senelerden beri ne kadar hasretiz gözyaşlarına... Onu, bu memleketin taşına, toprağına, evine, mabedine sormalı. Sormalı şu dağlara, taşlara ve üzerinde uçuşan kuşlara. Ve bütün maziye sormalı. Bağrına kaç damla gözyaşı düştüğünü. Sonra mabetlerdeki sütunlara, geniş kubbelere ve çevredeki cidarlara... Ne zamandan beri hıçkırığa hasret olduklarını. Seccadelere de sormalı, kaç defa gözyaşlarıyla ıslandıklarını. Bu kadar içten uzaklaşılan, bu kadar gönüle yâd kalınan ikinci bir devir gösterilebilir mi?

Şimdi sizler ey bütün bir tarih boyunca ağlamayı unutmuşlar, gamsızlar, dertsizler ve ağlanacak hallerine gülenler! Gelin şu çıkmazın başında durup asırlık gamsızlığımıza bir son vererek beraber ağlayalım. Cehaletimize ağlayalım. Kaybettiğimiz şeylerden habersizliğimize ağlayalım. Kusurdan bir heykel haline gelmiş mahiyetimize, duygularımızın dumura uğrayışına ve hoyratlaşan gönlümüze ağlayalım. Bu vaziyette öleceğimize, öldüğümüz gibi dirileceğimize, tasmalı ve prangalı büyük imtihanda, en büyük merasimde fevc fevc geçecek olan mazinin şanlıları arasında yer bulamayacağımıza ağlayalım. Daldan kopan bir meyve gibi yalnız düşüşümüze, ayaklar altında ezilişimize, rahmetten cüda kalışımıza ağlayalım.

Yukarılara doğru güvercinler gibi kanat çırpalım ve çok yükseklerde öyle bir “AH’ edelim ki, ünümüz, gözyaşlarından meydana gelen bulutları harekete getirsin. Sonra ateşimizi söndürecek 0 damlalar, yağmurlar gibi başımızdan aşağıya insin ve ateşimizi yangınımızı söndürsün. Km ve nefret ateşini. Bütün dünya ve ukba ateşini.

Allah’ım, Senden diliyor ve dileniyoruz: Gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat, merhamet etmen için. Senden uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat. Gönlün şak-şak oluşuna, ağyar ateşine yanışına. Öyle ağlat ki, sineler kebap olsun; ondan bir bir feryat çıksın, meleği ve feleği velveleye versin.

Beni de ağlat, gece kadar karanlık ruhuma şefkat et de ağlat. Ağlamalarıma dahi ağlamam lazım geldiği için ağlat. Bükülmüş şu kaddime, solgun ve ölgün rengime, burulmuş boynuma ve kırık kalbime merhamet et de ağlat. Şu en sakin anda, sızlanışlara cevap verdiğin dakikalarda, kapkara gönlümle değil, senden başkasına secde etmeyen başımla sana dönüyor, titreyen dudaklarımla ağlatmanı diliyorum.

Heyhat ki “Merhamet, Merhamet” diyeceğim an, bir hail gibi günahlarım karşıma dikiliyor ve içimde yığın yığın burkuntu meydana getiriyor. Allah’ım! Benim uzaklığım itibariyle değil, senin yakınlığın hürmetine kalbime rikkat ver ve öyle ağlat ki, kendimi kaybedeyim, yolunda ar ve haysiyetten geçeyim ta “Bu delidir” desinler.

“Gidip boynumda zincir ile ol Ravza-ı Pak’a o denli ağlayan ben ki, görenler hep beni divane sansın” Ola ki, düşen damlalardan bir tanesi aşkına düşmüş olur; işte o, benim için ummanlara bedeldir. Şehit kanı kadar aziz gözyaşları içinde nefesimi keserken varlık sırrını bana duyur. Şu kararsız gönlümü doyur. Hicabımdan yüzümü saklamaya çalışayım. Habibi’ne görünmek istemeyeyim. Pişdarım ve âli rehberimden kaçayım. Sonra bir âli divan kurulsun. Ben zülüfleri dağınık, hıçkırıkları gırtlağında düğümlenmiş, yüzü karaların uğramadığı o divana çağrılayım “La tüahizna” kalkanıyla huzura varayım. Kirlerime göz yumup “Bu da bizdendi” desinler. Dilenciye bir mülk bağışlasınlar. Çöl yolcusunu sevindirip bir bulut ve bir meltemle imdadıma yetişsinler. Sevincimden orada yığılıp kalayım. Gözyaşlarım içinde boğulayım.
 


oski

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #3 : Mart 13, 2008, 11:09:08 ÖÖ »
Nerdesin

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin, (ba’suba’del mevt)imizin müjdecisi? Istırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekledik durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “bu O’dur” deyip, (seniye-i veda) (1) türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her gün, bizim için tasa ve kederden kadehlerle dolu gelirken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyordu; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye.

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatiri yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, porsumuş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir. Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen; kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semâya inad, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir başdan bir başa çöle döndü. Bizler bu uçsuz bucaksız beyabanda, gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir (sabr-ı cemil) (2) çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal, elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiç birinde yoktun.. Karşılaştığımız minarekâmetliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar irâdeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.. Zaman bizim için hep muharrem, zemin kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlerken, her yüzde seni arıyor, her çığlıkda senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz.

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervâz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefâ ve yürektendin.

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir kara sevdalı gibi girdiğin bu yolda, “girdik reh-i sevdaya” bize onur, bize gurur lazım değil, demiştin.

Hani bir keresinde, dostunun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun. Nerdesin Hubeyb!. Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kalakala omuzların üzerinde kankırmızı bir başın kalmıştı. Sen cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab!.

‘Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir başdan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukda ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tutdun topuzunu Bizansın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Kostantiniye’ye (3) giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost düşman kılıcının gökden indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın te’dibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleşdiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde abideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden afvedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, halbuki...” sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara karşı inkıyadını belirtiyordun. Sonra tutdun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek yüce idealin uğrunda devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin?.

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani, o güne kadar, bir lâhza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan... Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zat aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi?. Değilse; o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebu Katâde?.

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkanmış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar.. İranlı kapıkulun, Memlukler kölelerindi. “Şiirler pençe-i kahrinden olurken lerzân”, (4) sen tutdun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını tavsiye ettin. Sen nesin! Sofi misin? Derviş misin? Yoksa yer de gezen bir melek misin? Ve ey Şirpençe! Nerdesin?.

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim da’vet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhat, bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.” (5) Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve, yıllar yılı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayallerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakda seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir.

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüzbin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz, ama, bir Mevlâna anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız.

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın,şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme.

26 Mart 1981



Çevrimdışı MiM

  • ADMiN
  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 11929
  • "Nerede oLursanız oLun, ALLah sizinLe beraberdir"
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #4 : Kasım 30, 2008, 11:17:51 ÖS »
Fethullah Gülen hocaefendi tarifi imkansız bir insan.Kendisini aslında heryere bir heykelini dikmek lazım.

hocaefendiyi hepimiz seviyoruz... tamam, ama heykelini dikersek 'malum'dan farkı kalmaz sonra... heykel dikmek değildir bizim işimiz. onun yolunda, onunla beraber... hizmetlerinde yanında olmak, destek vermek... onun gibi, onlar gibi... taşın altına elini koymaktır. takdir Rabb-i Teala'nındır.
Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

oski

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #5 : Kasım 30, 2008, 11:48:02 ÖS »
evet

Bevadih

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #6 : Kasım 30, 2008, 11:59:24 ÖS »
mim abim..çok haklısın..
Bir görusun lideri olan sahıslar kendılerının bıle ıstemedığı sekılde..yükseltılıyorlar...ortaya koyduğu görus değilde kısının kendı cıkıyor ön plana..

aynı efendımızdede olduğu gıbı..
efendımızın ne gıydığı ,neler yedığı ayrıntılı anlatılırda siyaset yonunden hıc bahsedılmez!!

atalarımızın olduğu din üzere değilızdır inş...cunkı bahanemız olamayacak ,kacısımız olamayacak..
kur'ani islam,peygamberı yasam ile...


Çevrimdışı MiM

  • ADMiN
  • __HiÇ__
  • *****
  • İleti: 11929
  • "Nerede oLursanız oLun, ALLah sizinLe beraberdir"
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #7 : Aralık 01, 2008, 12:02:34 ÖÖ »
eyvallah, can bevadih... ben de sana katılıyorum... aynen!
Bana öyle bir resim çiz ki... Gözlerim açıkken değil, kapatınca göreyim!

mam34

  • Ziyaretçi
Ynt: Sızıntı Baş Yazıları
« Yanıtla #8 : Mart 20, 2009, 06:33:38 ÖS »
İslamın Gölgesinde Hayat


İslâm'ın gölgesinde hayat, insanın ilâhî lütuflara mazhariyetinin bir değişik unvanıdır. Hayatını Kur'ân'a bağlı yaşama bahtiyarlığına erememiş kimselerin, İslâm'ın gölgesinde yaşamanın büyüsünü anlamaları mümkün değildir. Onu, kendi nev'i şahsına mahsus çerçevesiyle duyup yaşayanlardır ki, ömürlerini cennetlerin bekleme salonlarında geçiriyor gibi, gözlerini açar-kapar etraflarına sürekli tebessümler yağdırırlar. Hamd ederler İslâm'ın gölgesinde bulunduklarına, çevrelerini tefekkürle müşahede edip sürekli iman solukladıklarına, görüp duydukları her şeyin Kur'ân'ı çağrıştırması karşısında Furkan mırıldandıklarına; eşya ve hâdiseleri derin bir temâşâ zevkiyle seyredip içlerine akan yorumlarla kendilerinden geçtiklerine...

Onlar Kur'ân'ın aydınlık dünyasında düşünce hayatları adına oluşturdukları âhenk sayesinde hep doğru görür, doğru düşünür, hâdiseleri doğru yorumlar; anladıklarında anlamanın zevkini yaşar, anlamadıklarını da Allah'a itimadın gereği bir hikmete bağlar ve hiçbir zaman mütemadi sıkıntı, kaos ve bunalımla karşılaşmazlar. Aksine, sevinç ve neş'e veren durumlarını hamd ü senâlarla mânâlandırır, derinleştirir; "belâ" ve "musibet" diyecekleri dış yüzü ekşi hâdiseleri de "Yahu bu da geçer" esprisiyle yumuşatarak herkesin buhranlarla kıvrandığı en karanlık durumlarda bile, şevk u şükürden rengârenk dantelalar örerek, semtlerine uğrayanlara cennettekilerin şevk u tarâblarını yaşatırlar.

İslâm'ı tam kendi derinlik, kendi renk ve kendi deseniyle temsile çalışıp Kur'ân'la içli-dışlı olduğumuz ölçüde biz hemen hepimiz, âdeta hayatımızın onunla yükselip derinleştiğini, farklılaşıp uhrevîleştiğini duyup hisseder.. onun sayesinde varlığın gâyesini, yaratılışın hikmetini, insan olmanın sır ve mânâsını, buraya gönderilişimizin hedefini, gideceğimiz yerin kıymet ve değerini anlar.. ve bir ucu gönüllerimizde nurdan bir helezonla, fânilerin Bâkî'den ayrıldığı ufka ulaştığımızı duyar gibi olur ve kendi kendimize "Meğer hakikî hayat buymuş!" diyerek talihimizin gülen yüzü karşısında kendimizden geçeriz.

Biz, herkesin varlık, eşya ve hâdiselerin ürperticiliği ve dehşetiyle yalnızlık ve gurbetler yaşamalarına karşılık, İslâm'ın aydınlık ikliminde, Allah'a itaat ve inkıyatla, kâinatta cârî umumî hareket arasındaki uyumu, iç içeliği kavrar, idrak eder; bu koca dünyayı hânemiz gibi görür, her nesneyle bir ülfet havası yaşar, her varlıkla bir tür muâşakaya girer ve böyle bir bahtiyarlığa mazhariyetimizden ötürü Allah'a gönül dolusu hamd ü senâlarda bulunuruz.

Kur'ân'ın, gözlerimize, gönüllerimize saçtığı nurlar sayesinde, bütün varlığı, aklın zâhirî nazarındaki fotoğraflarından daha farklı, daha muhtevalı, daha anlamlı ve daha zengince görür ve âdeta şu üç buutlu mekânda buutlar üstü yaşıyor gibi kendimizi bir sihirli âlemin temâşâsında sanırız. Böyle bir temâşâ herkes için aynı seviyede olmasa da, bir ölçüde hemen hepimiz, imanın gönüllerimizde hâsıl ettiği zenginlik ve Kur'ân'ın düşünce dünyamıza saldığı ışıklarla, başkalarının içinde sıkışıp bocaladığı ve çok defa bunalımdan bunalıma sürüklendiği bu dünyayı, zâhir vüs'atinin kat kat üstünde ve genişlerden geniş bulur; kendilerini her zaman zindanlarda ve prangalar içinde vehmedenlere karşılık, kendimizi ucu-bucağı olmayan sarayların onurlu misafirleri gibi sımsıcak istikballerin atmosferinde zannederiz.

Aslında, İslâmî düşünce atlasında, bu kadar ferah-fezâ bulup zevk ettiğimiz bu dünya, üzerinde tenteneli bir perde gibi tüllenip durduğu, güzelliklerin gerçek meşheri ötelerin sadece bir buudundan ibarettir.. evet, İslâm'ın düşünce atlasında, metafizik dünyalar; onca ihtişamına rağmen bütün fizikî âlemlerin yanında tene nispeten can gibi, evimiz-köyümüz karşısında da cihan gibidir. Bu atlasta, her şey başka bir âlemde başlar ve bu âlemden sonra da renk, şekil, desen değiştirerek sürer gider.. ve yine bu atlasta, bütün debdebesiyle şu koca dünya sadece bir menzil, onun nimetleri de iştah açma türünden birer kahvaltıdan farksızdır. Berzah, herkesin buğulu bir cam arkasından akıbetini seyrettiği bir istasyon veya rıhtım.. mahşer, gönülleri ürperten ve ayakların bağını çözen -içinde rahmete bağlı ümitler esse de- korkunç bir güzergâh, daha ötesi ise ya sürekli tüllenip güzelleşen firdevsî bahçeler veya her an değişik gayzlarla köpürüp duran bir gayyâ.. dünyanın sona erişiyle başlayan "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan tasavvurunu aşkın..." sözlerine emanet belirsizliğiyle öbür âlem, bu upuzun yolculuğun son durağı.. dünyadaki mütemâdî gelip gitmelerin bir adım ötesi olmayan karargâhı ve mü'minlerin de mutluluk otağıdır.

İslâm'ın düşünce atlasında bu dünya her şey olmadığı gibi ölüm de bir son değildir; o, muvakkat bir nefes alma veya akıbeti yakından görme faslıdır; kabir ise, oradan başlayarak değişik mekânlara yolların uzayıp gittiği bir garipler hanı ve mutlak akıbetin hem endişe hem de ümitlerle derinden derine duyulduğu kapalı bir koridordur.. evet kabir, kimileri için ümitlere açık sevindiren bir durak olmasına karşılık, kimileri için de yılan-çıyan arkadaşlığına bağlı bir zindandır. Onun bir saray olarak duyulup yaşanması da, bir zindan hâline getirilmesi de bizim buradaki duygu, düşünce ve davranışlarımızla yakından alâkalıdır. Burada istikamet ve gayret, ötede ebedî saadet.. işte bütün bu mülâhazaları, "Dünya ahiretin mezraasıdır." sözüyle özetlemek mümkündür.

Böyle bir anlayış enginliğiyle bir Müslüman, her zaman başkalarıyla iç içe yaşasa da, her şeyi farklı görür, farklı duyar, farklı değerlendirir ve her hâliyle sürekli bir farklılık sergiler. Her şeyden evvel böyle bir ufuk itibarıyla o, yeryüzünde Allah'ın halifesidir. Bütün dünya ve içindekilerin, onun tasarrufuna verildiğinin de farkındadır. O her zaman, vicdanının derinliklerinde: "Hani Rabbin meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti" (Bakara, 2/30) gerçeğinin yankılandığını duyar; "Arz ve üzerindeki her şey sizin emrinize musahhar kılınmıştır." (Câsiye, 45/13) ilâhî teveccühüyle iki büklüm olur ve zaman üstü derinliklerden kopup gelen baş döndürücü bu iltifat ve nişanı ilk defa duyuyor, ilk defa elde ediyor gibi sevinçle karşılar, bugüne kadar verilenleri bundan sonra verileceklerin referansı sayar ve koşar soluk soluğa peygamberlerin yürüdüğü yolda. Yürür bu yolda ve Hakk'a güvenip dayanmada da asla kusur etmez; sebeplere riayeti ise esbap dairesi içinde bulunanlara Allah'ın yüklediği bir sorumluluk olarak görür, dolayısıyla da bütün sa'y u gayretlerinin neticesini de sadece ve sadece Allah'tan bekler. O, hayatını böyle dengeli bir anlayışa bağlı götürdüğünden, sürekli Allah'ın himayesinde bulunduğu şuuruyla her zaman huzur, emniyet ve itmi'nan soluklar. İşte böyle bir tasavvurdan doğan gönül rahatlığı ne hoş.! Böyle bir ufkun hislere saldığı neş'e ve sevinç ne lâtif.! Ve Allah'a güven ve O'na itimattaki kuvvet ne sağlam bir dayanaktır!

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yeryüzünde, belli ölçüde de olsa fesadın giderilmesi, milletler arası kalıcı bir barış ve diyaloğun sağlanması, bütün bütün huzursuz hâle gelmiş insanlığın yeniden arayıp özlediği huzura kavuşabilmesi, insanî hayatla kâinat ve tabiat arasındaki uyumun keşfedilip, toplumların ve milletlerin yaşama biçimlerine aksettirilebilmesi... evet, bütün bunlar ancak ve ancak gönüllerin Allah'a yönelmesinin bir başka unvanı olan "İslâm'ın gölgesindeki hayat"la mümkün görünmektedir. Eğer bugün İslâm'ın vaadettiklerini bütünüyle göremiyorsak, bunu onun yetersizliğinde değil, onun dost ve müntesiplerinin vefasızlığında, aymazlığında; ona hasmâne tavır alan cephenin de kin, nefret, iğbirar ve önyargılarında aramalıyız. Zira Cenâb-ı Hak: "Biz bu Kur'ân'ı bir şifa ve rahmet kaynağı olarak ceste ceste indiriyoruz." (İsrâ, 17/82) buyurarak, onun bütün dertlere derman, bütün sıkıntılara çare olduğunu hatırlatıp ona yönelmemizi istemekte ve "Doğrusu bu Kur'ân, insanları yolların en sağlam ve en eminine ulaştıran bir rehberdir." (İsra, 17/9) fermanıyla da bize her kapıyı açabilecek, her problemi çözebilecek sırlı bir anahtar vermektedir; vermektedir ama, çoklarımız, hâlâ anlaşılmaz bir temerrüt ve cehalete takılarak, hazineler kıymetindeki bu anahtarı bir türlü değerlendirememekteyiz. Gariptir, herhangi bir alet ve cihaz bozulduğunda, o alet ve cihazın firmasına ya da o konudaki uzmanlara başvurduğumuz hâlde, nedense, aynı usulü kalbî ve rûhî hayatımızla alâkalı problemler karşısında uygulamaya bir türlü yanaşmamakta ve Yaratıcı'nın tavsiye ve direktiflerini almayı düşünmemekteyiz. Oysaki "Yapan bilir, üreten onarır." fehvasınca, çok kıymetli ve kıymetli olduğu kadar da kompleks bir yapıya sahip olan insanoğlunun, zâhirî ve bâtınî yanlarıyla alâkalı hemen bütün problemlerinde, kendini "Alîm" ve "Habîr" olarak tanıtan Zât'a müracaat etmek icap ederdi; böyle hareket aklın ve mantığın yolu olduğu gibi genel davranışlarımızda da tenakuza düşmemenin gereğiydi. Allah, kalbî ve rûhî problemlerimizi giderme konusunda bize sürekli Kur'ân'ı referans olarak göstermekte, İslâmî hayatı salıklamakta ve "Şu bir gerçektir ki, Allah gönüllerin her yanını bilir. O, yarattıklarını hiç bilmez olur mu? İlmi her şeye nüfûz eden Lâtif O, her şeyden haberdar olan Habîr de O'dur." (Mülk, 67/13-14)

Bugün insanlığın büyük bir kısmının İslâm'a karşı alâkasızlığı ve Kur'ân'ı duymazlıktan gelmesi, istikbalde onun talihsizliği olarak tarihe geçecektir. Zannediyorum geleceğin nesilleri bu konuyu değerlendirirken: "Keşke azıcık basiretlice davranılsaydı.!" diyerek hep teessüf ve telehhüfte bulunacaklar; bulunacaklar ama, o gün böyle bir hasret ve inkisar neye yarar ki..! Önemli olan, bugün o büyük gerçeğin duyulması ve o tarihî yönelişin gerçekleştirilmesidir. Bakalım günümüzün "kaderdenk" noktasındaki nesilleri bunu başarabilecekler mi.? Keşke başarabilseler..!

Günümüzün nesillerinin son bir kere daha İslâm'a ve Kur'ân'ın seslendirdiği ruh ve mânâya yönelmesi, onların yeniden doğuşu olacaktır. Evet, İslâm'ın kitabı Kur'ân; insanî değerler, varlık, kâinat ve hayat hakkında en orijinal fikirlerin, hiçbir zaman eskimeyen disiplinlerin ve hep ter ü tâze kalabilen esasların biricik kaynağıdır. Onun, günümüzün toplumlarına da yeni ufuklar açacağına, onlara alternatif düşünce sistemleri sunacağına ve insanımızın ızdıraplarını dindireceğine inancımız tamdır. Elverir ki, varlık içindeki yer ve konumumuzu bir kere daha gözden geçirerek, mazhariyet ve mevhibelerimizi yerli yerince iyi değerlendirebilelim. Aslında birkaç asırlık uzun bir uykudan sonra bizdeki böyle bir "ba'sü ba'de'l-mevt" dünyanın da rengini değiştirecektir.

Şurası da bir gerçek ki, tarihte İslâm âleminin hemen her dirilişi, onun, bir yandan kendini, diğer yandan da umumî hayat kanunlarını, varlık ve tabiatın esrarını dinî düşüncesiyle telif ettiği, tekvînî emirlerle teşriî emirler arasına sokuşturulan zıtlıkları aştığı, dinin yanında eşya ve hâdiselere açık durduğu dönemlere rastlar; çöküşü ve çözülüşü de bu telif ve terkibi kavrayamadığı ve koruyamadığı zamanlara. O, büyük ölçüde bugün de, insan, kâinat ve Allah arasındaki münasebeti tam kavrayamadığı ve koruyamadığından dolayıdır ki, ızdıraplar içinde kıvranmakta, iç içe şaşkınlıklar yaşamakta ve bunalımdan bunalıma sürüklenmektedir. Onun bu şaşkınlık ve bunalımlardan kurtulmasının yolu ise, çağdaş bilgilerin ışığı altında İslâmî tefekkürü bir kere daha harekete geçirerek, bütün varlığı kuşatan "sünnetullah" ve onun cereyanıyla, teşriî emirler vasıtasıyla düzenlenen insan-Allah münasebetindeki uyumun yeniden ortaya konması olsa gerek. Yakın geçmişte bu münasebet tam kavranamamış, tekvînî kanunlarla teşriî emirler arasındaki irtibat sezilememiş, hatta yok farz edilmiş; derken hayattaki âhenk bütün bütün bozularak her şey içinden çıkılmaz bir hâle gelmiştir.. evet biz, varlıkla aramızdaki âhengi bozmuşuz; Allah da lütfettiği nimetleri elimizden almış; işte hepsi bu kadar. Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunu ve "sünnetullah"tır. "Bir toplum (değişik iç deformasyonlarla) kendi kendini değiştirmedikçe Allah ona lütfettiği nimetlerini değiştirecek değildir." (Enfal, 8/53) Değişmeden, hem Allah hem de varlıkla olan münasebetlerimizde olduğumuz yerde durup, olduğumuz gibi kalmamız, korunmamızın da en selâmetli yoludur. Bu önemli işi de, şimdiye kadar sadece hakikî Kur'ân nesli -üzerinde durmayı düşünürüm- başarabilmiştir... 


Mercan

  • Ziyaretçi
Işık-Karanlık Devr-i Dâimi
« Yanıtla #9 : Ağustos 15, 2009, 09:31:42 ÖÖ »

Dünya var olduğu günden beri nur, zulmetin peşinde; ışık, karanlıkla yan yana; gündüzler geceleri takip etmekte ve güzel-çirkin iç içe. Şeytan, ilk günden itibaren insanoğluna musallat; ruh, cismaniyetle karşı karşıya. Zulüm-adalet savaşı hiç mi hiç dinmedi ve kargaşa her zaman nizamla kavga içinde oldu. Dalâlet, hidayet birbirine rağmen genişledi, daraldı. Cehennem patikaları ile Cennet şehrahları yan yana kulvarlar gibi uzayıp gitti.. ve gecelerin döl yatağında da sürekli müstatil fecirler oluşup durdu...

Şimdi de öyle; gün oluyor, çepeçevre zulmetlerle kuşatılıyor ve sesimizi yükseltip avaz avaz, "Her yer karanlık... / Mağrip mi yoksa makber mi yâ Rab!" (A. Hâmid) diye bağırasımız geliyor. Bir de bakıyorsunuz dört bir yan pırıl pırıl ve her tarafa ışıklar yağıyor; tulû tulû üstüne bin bir parıltı gecenin bağrında ve karanlık derdest ışığın ağında. Öyle ki görüp hissettiklerinizle kendinizi Cennet koridorlarında sanıyorsunuz; herkes, elinde Firdevs'ten bir demet gül, yürüyor gönlünce yollarda Allah'a emanet.. bir an geliyor ki ufkunuzu saran çirkinliklerle –bu biraz da hâdiselerin dış yüzüne bağlı– içiniz bulanıyor.. derken ardından hiç beklenmedik şekilde yine bir kısım güzellikler sökün ediyor. Kendinizden geçiyor, şevk u şükürle geriliyorsunuz. Şeytanı çileden çıkaracak "Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem." diye gürlediğiniz gün, saat, dakika ve saniyelerin sayısı hiç de az değil; ne var ki, ruhun bedene, aklın da nefse yenik düştüğü uğursuz zamanlar da hemen hemen ona denk...

Zulmün "hayhuy"u, zalimlerin ürperten hırıltıları, kaba kuvvetin saygısız çığlıkları, fısk u fücûrun sürekli ruhları kemirmesi, yalanın tervîç edilip hıyanetin âdiyâttan sayılması ve aldatmanın akıllılık zannedilmesi... gibi helâk edilmiş eski kavimlerin azgınlıklarına denk onca küfür ve dalâletin yanında bir de bakıyorsunuz, yeniden insanî değerlere yönelen yönelene; o zaman da izbelerde uğultu, yarasalarda telâş başlıyor ve saksağan yuvalarında bile âdeta bülbüller şakıyor. Evet, Cehennem'e sürüklenenlerin hadd ü hesabı yok, Cennet'e yürüyenler de onlardan az değil...

Yeni bir çağla beraber bir kısım mütegalliplerin bütün dünyayı en korkunç kaoslara sürükledikleri muhakkak.. onca fezâyi ve fecâyii irtikâp ederken aydınlanma, medeniyet, modernite, demokrasi, insan hakları... gibi yaldızlı kelimelerle "Herkesin kör ve âlemin sersem." (Z. Paşa) yerine konması ayrı bir saygısızlık örneği; dahası, olup biten bunca şeye "Dur!" diyecek birinin çıkmayışı, topyekün mazlumlar, mağdurlar adına öyle bir ızdırap ki hiç sorma.! Bu arada pek çok millet ve hususiyle de bunlar arasında bazı toplumların inim inim inlediğinin görmezlikten gelindiği de apaçık.. tabiî bütün bunlara "Yeter artık!" diyecek yiğitçe bir sesin yükselmeyişi ise, hepimiz için ayrı bir bahtsızlık.. yaşama hakkı, konuşma hakkı, kendini ifade etme hakkı... gibi hukukun, kuvvetlilere has bir imtiyaz hâline geldiğini bilmeyen kalmadı.. kanunların, kuvvetlileri sıyanete göre vaz'edilişi, cezaî müeyyidelerin zayıflara karşı uygulanışı, ahvâl-i âdiyeden.. her yanda bir sürü tiran, hepsi de birbirinden yaman; onlar gibi düşünmediğiniz takdirde ezilmeniz mukadder.. bunlara karşılık "hak" demeye veya "demokrasi"yi telâffuz etmeye kalksanız, "medeniyet", "modernite", "çağdaşlık" deyiverip sindirirler sizi ve herkesi; bunlar da şimdilerde olağan hâdiselerden...

Evet, yıllar var ki hemen her yerde, zayıf, güçsüz ve geri kalmış ülkeleri büyük ölçüde kaba kuvvet idare ediyor, hem de hiç kimseye hesap vermeden. Bir baştan bir başa şu koca İslâm dünyasında şimdiye kadar emsaline az rastlanan mazlumiyetler, mağduriyetler en feci şekliyle yaşanıyor. Sürüm sürüm yığınlar, sürüm sürüm milletler.. ne hakka saygı var, ne de insanlara merhamet; her yerde kan-irin, her yerde ürperten bir vahşet...

Bütün bunlar olup durdu ve olmakta; ama, bir de madalyonun öbür yanı var: Her şeyden evvel, şimdilerde zulüm gidip tâ ayyuka dayandı ve "gayretullah"a dokunma çizgisinde.. birkaç asırdan beri süregelen "Tagallüpler, esaretler; tahakkümler, mezelletler / Riyâlar, türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler..." (M. Âkif), uyarmaya başladı uyuyan bütün toplumları.. artık her yanda bir sürü meşale par par.. ve bu aydınlıkta her şeyi doğru görüp doğru okuyan bir hayli insan var.
Dün hep kâbuslarla oturup kalkmamıza karşılık bugün, aydınlık geleceğin rüyalarıyla pırıl pırıl farklı mülâhazalarımız bulunmakta. Geç de olsa gayrı "yarınlarımız" diyebiliyoruz; kendimiz gibi düşünüyor ve kendi üslûbumuzla yürüyoruz yürüdüğümüz yollarda. "Hak rızası" diyenlerin sayısı her şeye yetecek kadar; Hakk'a yürekten bağlanmışların ise hadd ü hesabı yok. Her gün Arz üzerinde ışık haddinin giderek genişlemesine mukabil, zulmetlerde de sürekli bir büzüşme var. Dünya durmadan dönüyor ve pek çok şey de süratle değişiyor. Hâdiseler böyle cereyan ettiği takdirde bugün olmasa da çok yakın bir gelecekte semavîliğin gelip kapımızı çalacağından şüphe edilmemelidir.

Kim bilir, belki de, önümüzdeki günlerde rahmet arşından başımıza düşecek olan o "bir damla Ramazan" gibi vakt-i merhûnu gelince, umumî inayet ve şefkat de gelip sağanak sağanak başımıza boşalacak. İşte o zaman, asırlardan beri âdeta kupkuru çöllere dönmüş bu mazlumlar diyarı, pervanelerin ışığa koştuğu gibi herkesin göç edeceği bir hayal ülkesine dönüşecektir.

Her yanda mâkûs kaderimiz değişmiş gibi bir hâl var; kendi değerlerimize daha yakın duruyor ve onları daha iyi tanımaya çalışıyor, tanıdıkça da daha bir yürekten seviyoruz. Hayranlık duyuyoruz İslâm'a ve onun getirdiklerine; dahası onu, gökler ötesinin bize bir şefkat ve vefası gibi görüyoruz. Ona sahip çıktığımız şanlı günleri gururla yâd ediyor; ona karşı vefa ve sadakat içinde bulunanları alkışlıyor; azimle, ümitle aydınlık geleceğe yürüyenlere de: "Yolunuz açık olsun..." diyoruz.

Sürekli yollardayız ve yol mülâhazaları, âdeta birer ziya, birer ışık hüzmesine dönüşerek içimize akıyor.. hedefte Hak rızası var, yol meşakkati ve yorgunluk umurumuzda bile değil.. Nâm-ı Celîl-i İlâhi'yi duyup dirilenleri gördükçe biz de onlarla beraber bir kere daha dirilir gibi oluyoruz. Gönüllerimizde inşirah fasılları birbirini takip ediyor; sinelerimiz ayları, güneşleri, kâinatları istiâb edecekmişçesine genişliyor ve yol boyu karşılaştığımız her şey, ebedlere namzet olduğumuzu mırıldanıyor.

Şimdilerde inanmış gönüller son bir kere daha gökler ötesine yönelmiş gibi.. her yanda uhrevîlikler tülleniyor ve ruhlara âdeta ötelerin kokusu gelip sızıyor. Bütün varlığın bir nabız gibi O'na bağlı attığını duyar gibiyiz.. ve yer yer ötelerin sıcaklığı sarıyor her yanımızı.. her nesne, kendi varlık mertebesi ve özel konumu itibarıyla bize hayatın ayrı bir şiirini, ayrı bir mûsıkîsini duyuruyor. Her şeyde ve herkeste dünkünden farklı bir büyü seziliyor/seziyoruz. Ufuklar daha aydın, gözler daha keskin, varlık hakkında yorumlar daha tutarlı; sanki her yanda mâneviyat âleminin ışıkları parıldıyor ve mutlu yarınlar daha şimdiden herkese kendi şivesini, kendi desenini aşılıyor. Daha düne kadar tıpkı mezarlık görünümündeki bu dünya, şimdilerde kıpır kıpır hayatla tülleniyor ve bir "ba'sü ba'de'l-mevt" şöleni yaşanıyor her yanda. İnsanların çehrelerinde daha belirgin bir uhrevîlik var. Artık hiçbir şeyi, "halli müşkil" bir bilmece gibi görmüyor; aksine bütün varlığı canlı ve anlamlı bir resim gibi temâşâ edebiliyor, bir kaside gibi seslendirebiliyor ve hemen her nesneyi daha bir farklı duyuyoruz.

Görüp hissettiğimiz her şey, imanın ziyası sayesinde bir Cennet manzarası gibi pırıl pırıl ve ebediyet televvünlü. Zaman, mekân, varlık ve hâdiseler dünden daha yumuşak ve mûnis görünüyor.. gönüllerimiz âdeta daha aydınlık günlerin ileride olduğunu meşk ediyor. Farklı farklı da olsa, pek çok kimse, hiss-i kable'l-vuku (önsezi) ufkundan aydınlık bir geleceği temâşâ ediyor gibi.. ve idbârını ikbâle çevirecek bir şifreyi elde etmişçesine içten içe pürneş'e; her adımında yeni bir şey kazanıyor olmanın sevinci ve yürüdüğü bu yolla dünya muvazenesindeki yer ve konumuna ulaşacağının güveni var hâl ve tavırlarında.

Dahası, bu iman ve recâ ile kabri, mahşeri, sıratı aşıp Cennet'e ulaşacağına da ümidi tam. Gönülden inanmış, Allah'ın kendisini yalnız bırakmayacağına ve O'nun inayetiyle dünya-ukbâ handikaplarını aşacağına.. ve görüyor dünyanın döndüğünü, ışığın da karanlığın da yer değiştirdiğini.. geceleri gündüzlerin takip ettiğini.. karın-kışın bağrında baharların geliştiğini.. zorluklardan sonra kolaylıkların meydana geldiğini/geleceğini.. ve bir gün önce ağlayanların ertesi gün mutlaka güleceğini. Sabah ola, hayrola; kim bilir yarınlar daha nelere gebe..!

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Kasım 2003 tarihli 298. sayısından alınmıştır. Ağustos 2009


 

GoogleTagged



Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
12 Yanıt
2801 Gösterim
Son İleti Ocak 28, 2009, 06:38:44 ÖÖ
Gönderen: garip_kul
6 Yanıt
6084 Gösterim
Son İleti Ocak 13, 2009, 06:19:46 ÖÖ
Gönderen: Mercan
Bizim Duvar Yazıları!

Başlatan SUNFLOWERS « 1 2 3 » Geliştiren Yazılar

43 Yanıt
6211 Gösterim
Son İleti Nisan 19, 2009, 09:39:07 ÖS
Gönderen: sukut
2 Yanıt
1332 Gösterim
Son İleti Mart 03, 2010, 06:54:33 ÖS
Gönderen: ey memleket ey
1 Yanıt
1290 Gösterim
Son İleti Haziran 28, 2011, 09:51:58 ÖS
Gönderen: FersahFersah