Gönderen Konu: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler  (Okunma sayısı 38835 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #180 : Eylül 08, 2008, 04:41:04 ÖÖ »

 S - 4

SEÂDET: Mutluluk, bahtiyarlık. Düny''da ve ''hirette mutluluk.
Esh''bım için, fakir olmak se''dettir. Âhir zamanda gelecek olan ümmetim için, zengin olmak se''dettir. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
S''lihlerle ber''ber olmak sonsuz se''detin anahtarıdır (Ca'fer-i Huldî)
Se''det, ömrü uzun ve ib''deti çok olanındır. (İm''m-ı Rabb''nî)
İki cih''n se''detine kavuşmak, ancak ve yalnız düny'' ve ''hiretin efendisi olan, Muhammed aleyhissel''ma t''bi olmağa bağlıdır. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Bütün üstünlükler, faydalı şeyler İsl''miyet'in içindedir. Eski dinlerin, görünür, görünmez bütün iyiliklerini İsl''miyet kendinde toplamıştır. Bütün se''detler, muvaffakiyetler (başarıların sırrı) ondadır. İsl''miyet, yanılmayan, şaşırmayan akılların ka bûl edeceği esaslardan ve ahl''ktan ib''rettir. (Abdülhakîm Arv''sî)
Din bilgileri, düny''da ve ''hirette huzûru, se''deti kazandıran bilgilerdir. (Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî)
Bir kulun, Allahü te''l''nın beğendiği işleri kolayca yapabilmesi, sünnete göre hareket etmesi, s''lih kimseleri sevmesi, eş dost ile güzel geçinmesi, Allah rız''sı için insanlara iyilik yapması, müslümanların işini görmesi ve vakitlerini Allahü te''l''nın dînine hizmetle geçirmesi, se''det al''metlerindendir. (Ebû Ali Cürc''nî)

Se''det-i Ebediyye: Sonsuz, ebedî mutluluk, bahtiy''rlık.
Se''det-i ebediyyeye kavuşmak için müslüm''n olmak l''zımdır. ( İm''m-ı M''verdî)
Cehennem'den kurtulmak ve se''det-i ebediyyeye kavuşmak, Peygamberlere aleyhimüssel''m t''bî olmaya bağlıdır. (İm''m-ı Rabb''nî)

SEB' ETMEK: Kötülemek, dil uzatmak.
Esh''bımdan birini seb' edenlere, Allahü te''l'', melekler ve bütün insanlar l''net etsin. (Hadîs-i şerîf-Sav''ik-ül-Muhrika)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bir kimsenin ana-babasına seb' etmesi büyük gün''hlardandır." Esh''b-ı kir''m; "Y'' Resûlallah! Bir kimse ana-babasına sebb eder mi?" dediler. Resûlullah efendimiz de; "Evet bir kimse başkasının babasına seb' ederse, o da onun babasına seb' eder. Başkasının anasına seb' ederse, o da onun anasına seb' eder" buyurdu.
Ehl-i sünnetten (Peygamber efendimizin ve Esh''bının yolundan) ayrılmış olan yetmiş iki bozuk fırkanın hepsi, Ehl-i kıble oldukları, her ib''deti yaptıkları h''lde ''dil değildirler. Çünkü ya mülhid olarak îm''nları gitmiştir, y''hut bid'at s''hibi olmuşlar dır. Bunlar, Ehl-i sünneti seb' ederler ki, bu da büyük gün''htır. (Abdülganî Nablüsî)
Müslümanları seb' etmek, günahtır. Böyle olanın ş''hidliği kabûl olmaz. (Al''üddîn Haskefî)

SEBBİYYE: Hazret-i Ali'yi seviyoruz deyip Esh''b-ı kir''mın çoğunu kötüleyen bozuk fırka.
Esh''b-ı kir''ma iftir'' edenler üç grupta toplanmaktadır:Birincisi; Tafdîliyye; hazret-i Ali Esh''bın en üstünüdür diyorlar. İkincisi; Sebbiyye; Esh''b-ı kir''mdan birkaçından başkası z''lim, k''fir oldu, diyorlar. Üçüncüsü; Gul''t (azgınlar); hazret-i Ali t anrıdır, diyorlar. (Abdülazîz Dehlevî)

SEBE' SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin otuz dördüncü sûresi.
Sebe' sûresi, Mekke'de n''zil oldu (indi). Elli dört ''yet-i kerîmedir. On beşinci ''yet-i kerîmede geçen Yemen'de yaşayan kabîlenin adı olan Sebe' kelimesinden dolayı, Sûret-üs-Sebe' denilmiştir. Sûrede; Allahü te''l''nın ilminin genişliği, Allahü te''l''n ın Sebe halkına lütufları ve onların nankörlük göstermeleri yüzünden uğradıkları fel''ketler, güzel ve faydalı işlerden başka hiçbir şeyin insanı Allahü te''l''ya yaklaştırmayacağı, ''hirette izin verilenler h''riç kimsenin kimseye faydası dokunmayacağı bildirilmektedir. (İbn-i Abb''s, R''zî, Kurtubî)
Allahü te''l'' Sebe' sûresinde me''len buyuruyor ki:
(Ey sevgili Peygamberim!) Seni, düny''daki, bütün insanlara ebedî se''deti müjdelemek ve bu se''det yolunu göstermek için gönderiyorum... (Âyet: 28)
Kim Sebe' sûresini okursa, hiçbir resûl ve nebî kalmaz ki, kıy''met günü ona arkadaş olmasın ve müs''feha etmesin. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

SEBEB: V''sıta. Bir işte te'siri olmayan fakat o işin yapılmasını, vücûdunu, var olmasını îc''b ettiren şey.
Allahü te''l'', her şeyin yaratılması için belli şeyleri sebeb yapmıştır. Belli maddeleri, belli şeylere sebeb yaptığı gibi, insanın maddî ve m''nevî gücü, çeşitli enerjiler de, birçok şeylerin yaratılmasına sebebdirler. Allahü te''l'', bir kuluna bir şey ihs''n etmek, iyilik vermek isterse, o kimseyi o şeyin sebebine kavuşturur ve o şey var olur. O dilemezse hiçbir şey var olmaz. Hikmetini, yaratmasını sebeblerle örtmüş, gizlemiştir. Çok kimse, yalnız sebebleri görmekte, sebebler arkasındaki hikmeti, O'nun yaratmasını anlayamamaktadır. Bu anlayışsızlığı da, onun fel''ketine sebeb olmaktadır. (Abdülhakîm Arv''sî)
Allahü te''l'', herkese l''yık olanı, umduğunu verir.Sebebleri görenin işlerini, arzûlarını sebeb ile yaratır. Sebebleri değil de, bunların s''hibini görene sebebsiz verir. Nitekim hadîs-i kudsîde; "Kullarım beni zannettikleri gibi bulur." buyurmaktadır. Evliy'' (Allahü te''l''nın sevdiği kulları) yalnız sebeblerin s''hibini, sebeblere kuvvet ve te'sir edeni görüp, sebebleri görmez. (İm''m-ı Rabb''nî)
Başkalarının gün''h işlemelerine sebeb olmak, yalnız günah işlemekten daha çok gün''htır. Başkalarının bu gün''hı işlemelerinin gün''hları da, kıy''mete kadar bunlara sebeb olana yazılır. (M. H''dimî)
Vakt, namazın sebebidir. Vakit girince namaz farz olur. Vakt, namazın meydana gelmesinde doğrudan te'sirli olmayıp, s''dece namazın kılınması, onun var olmasını îc''bettirir. (Serahsî)

Sebeb-i Nüzûl: Kur'''n-ı kerîmin nüzûl (inme) sebebi. (Bkz. Esb''b-ı Nüzûl)

Sebeb-i Vürûd: Hadîs-i şerîflerin buyurulma, söylenme sebebi.
Âyet-i kerîmeleri tefsîr etmek için nüzûl sebeblerini bilmek l''zım olduğu gibi, hadîs-i şerîflerin de açıklanması, îz''hı için sebeb-i vürûdlarını bilmek l''zımdır. (İm''m-ı Süyûtî)

SEBEİYYE: Hazret-i Ali'ye tanrı diyen bozuk fırka. Bunlara Hurûfîler de denir.
Sebeiyye fırkasının kurucusu, Abdullah ibni Sebe'dir. Sebeiyye fırkasında olanlar, Esh''b-ı kir''mın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) hepsine f''sık (günahk''r), hatt'' k''firdir (im''nsız) dediler. İbn-i Mülcem, hazret-i Ali'yi öldürmedi. Şeytan, haz ret-i Ali'nin şekline girmişti. Şeytanı öldürdü. Hazret-i Ali bulutlar içindedir. Gök gürlemesi onun sesidir. Şimşek, kamçısıdır dediler. İran'ın Ester''b''d şehrinde ortaya çıkan Fadlullah Hurûfî isminde birisi, Sebeiyye yoluna daha birçok hur''fe ve yalan da katarak hurûfîlik ismini verdi. (Abdülk''hir Bağd''dî, Abdülazîz Dehlevî)

SEBÎL: Yol; su dağıtılan yer ve dağıtılan şeyler.
Eskiden işlek yollar üzerinde, gelip-geçenlerin su ihtiy''çlarını Allah rız''sı için ücretsiz olarak karşılamak üzere inş'' edilen çeşme.
İnsanlara insanca mu''meleyi şi''r edinen, onlara her an Allah rız''sı için hizmet vermeyi kendine vazîfe bilen müslümanlar, asırlar boyunca, inş'' ettikleri sebiller ve çeşmeler v''sıtasıyla, dînimizce çok sev''b olan su dağıtımını gerçekleştirdiler. Gene llikle c''mi, türbe, mescid gibi umûma açık bin''ların bir parçası olarak; p''diş''h, harem mensupları, devlet büyükleri veya m''lî durumu elverişli olanlar tarafından inş'' edilen sebillerde, bayram ve kandil günleri, buzlu şerbet dağıtılırdı. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Osmanlılar zam''nında, bütün memleket ar''zisi boyunca, hanlar ve kervansaraylar bulunur; buralarda ve hac yolunda, K''be-i muazzamada ve Medîne-i münevverede sebîl dağıtılırdı. (İsl''m T''rihi Ansiklopedisi)

SEB'İYYE: Bozuk fırkalardan biri olan İsm''iliyye fırkasının diğer bir adı. Bu fırka, şerîat (din) s''hibi peygamberlerin s''dece yedi t''ne ve yedincisinin Mehdî olduğunu, ayrıca her asırda yedi im''mın bulunduğunu iddi'' ettikleri için bu isimle anılmışlardır.
Seb'iyye'nin kurucusu, Kaddah diye bilinen Meymun bin Deysan'dır. Kaddah, İran'ın Ahv''z şehri civ''rında mecûsîlikteki b''tıl inanışları İsl''m dînindenmiş gibi göstererek anlattı. Önce kendisinin Ali bin Ebî T''lib'in (radıyallahü anh) kardeşi Ukayl'ın neslinden (soyundan) olduğunu söyledi. Ona t''bi olanlar yediciler m''n''sına Seb'iyye ismini aldılar. (Abdülk''hir Bağd''dî, Abdülazîz Dehlevî)

SEC': Nesirde cümle sonlarının k''fiye şeklinde birbirine uygunluğu.
İsl''m ''limleri, Kur'''n-ı kerîmin î'c''zını (eşsizliğini, mûcize olduğunu) başka başka bildirdiler. Çok kimse, Kur'''n-ı kerîmin nazmı garîb, üslûbu acîbdir y''ni bilinenlerden başkadır. Arab ş''irlerinin nazmlarına, üslûblarına benzemediği için mûcizedir dediler. Sûrelerin başındaki ve sonundaki ve kıssalarındaki nesr kısımları da böyledir. Sec'lerin Kur'''n-ı kerîmde mevcûd olmaları, insan sözlerindeki sec' gibi değildir. İnsanlar, bunları Kur'''n-ı kerîmdeki gibi yapamadılar. Arabça'yı iyi bilen bir kimse, Kur'''n-ı kerîmin îc''zını açıkça anlar. Kur'''n-ı kerîmdeki îc''z, hem bel''gatının yüksek olmasından, hem de nazmının garîb olmasındandır. Y''ni hiç görülmemiş bir nazm (dizilme) olmasındandır. (İm''m-ı Rabb''nî)

SECÂVEND: Kur'''n-ı kerîmin, m''n''sına uygun ve doğru okunabilmesi için durak ve geçiş yerlerini gösteren iş''retler.
Kur'''n-ı kerîmin sec''vendleri şunlardır: Cim: C''iz geçmek ondan, hem rev'' Durmak fakat evl''dır sana. Ze: C''iz onda dahi durdular, Geçmeyi daha iyi gördüler. Tı: Mutlaka durmak niş''nıdır, Nerde görsen, orda hemen dur. Sad: Durmakta ruhsat var dediler, Nefes almağa izin verdiler. Mim: L''zım durmak burada elbet, Geçmede küfürden korkulur pek. L'': Durulmaz! demektir her yerde, Durma hiç! alma hem nefes de. Bu tertible oku, itm''m et Sev''bın cümleye ihs''n et. (Ahmed İbni Kem''l Paşa)
Sec''vendlerden ayn harfi rükû demektir. Hazret-i Ömer'in namaz kıldırırken ayakta okumayı bitirip, rükûa eğildiğini gösterir. Ayn iş''reti hep ''yetlerin sonunda bulunmaktadır. L'' bulunan yerde durulursa evvelki kelime ile birlikte tekrar okunur. (M. Sıddîk Gümüş)

SECCÂDE: Yere serilip üzerinde namaz kılınan küçük halı, kilim, hasır, bez gibi temiz sergi, namazlık.
Üzerinde dînî yazı, hatt'' bir harf bulunan k''ğıdı, örtüyü, secc''deyi yere koymak, yere sermek tahrîmen mekruhtur (Harama yakın gün''htır). Bunları her ne için olursa olsun kullanmak ve yere sermek, o dînî yazıya hak''ret etmek ve kıymet vermemek olur. Bunları, hak''ret etmek için sermek veya kullanmak küfür olur. (Abdülganî Nablüsî)
Üzerinde K''be resmi, c''mi resmi veya müb''rek yazılar bulunan halıları, secc''deleri yere sermek c''iz değildir. Bunları zînet (süs) için duvara asmak c''iz olur. (Abdülhakîm-i Arv''sî)

SECDE: Namazın içindeki farzlarından; namazda alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koyma.
Kul şu yedi ''z'' üzerine secde eder; yüzü, iki avucu, iki dizi, iki ayağı. (Hadîs-i şerîf-Halebî)
Secde ettiğin zaman, yırtıcı kuşlar gibi, iki kolunu yere döşeme, avucuna dayan. Pazun ile koltuk arasını vücûduna yapıştırma. Böyle yaparsan, her uzvun secde etmiş olur. (Hadîs-i şerîf-Mift''h-ül-Cenne)
Y'' F''tıma! Allahü te''l'', bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emir buyursa idi, ben de kadının kocasına secde etmesini emr ederdim. (Hadîs-i şerîf-Mift''h-ül-Cenne)
Cen''b-ı Hak kulunu yoktan var etti. Eline cömertlik, başına da secde k''biliyeti verdi. Aksi takdirde ne el cömertlik, ne baş secde edebilirdi. (S''dî Şîr''zî)
Secde yalnız, K''be'ye karşı Allahü te''l'' için yapılır. K''be için yapılmaz. (İbn-i Âbidîn)

Secde Âyetleri: Okunduklarında veya işitildiğinde secde yapılan, Kur'''n-ı kerîmdeki on dört secde ''yet-i kerîmesi. Bunlar: A'r''f: 206, Ra'd: 15, Nahl: 50, İsr'': 109, Meryem: 58, Hac: 18, Furk''n: 60, Neml: 25, Secde: 15, Sa'd: 24, Fussilet: 37, Necm: 62, İnşik''k: 21, Alak: 19. ''yet-i kerîmeleridir.
Secde ''yetlerinden birini okuyanın veya işitenin, m''n''sını anlamasa da, bir secde yapması v''cibdir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmiyen kimse, secde etmez. Secde ''yetini yazan, heceleyen, secde yapmaz. Secde ''yet-i kerîmesinin tercümesi ni okuyan veya işiten bunun secde ''yeti olduğunu anlarsa, secde yapar. Namaz kılması farz olan kimselerin secde ''yetini işitince secde yapmaları v''cib olduğundan secde ''yetini işiten cünübün, sarhoşun da abdest aldıkları zaman secde etmeleri l''zımdır . (İbn-i Âbidîn)

Secde-i Sehv: Yanılma secdesi; namazda bir farzın veya v''cibin, vaktinden önce veya sonra yapılması y''hut v''cibin terkinde yapılması l''zım gelen secde.
Birkaç kere secde-i sehv îc''b etse, bir kere yapmak yetişir. (Halebî)

Secde-i Şükr: Bir nîmete kavuşan veya bir dertten kurtulan kimsenin Allahü te''l'' için yaptığı secde.
Secde-i şükr, til''vet secdesi gibidir. Y''ni abdestli olarak kıbleye karşı ayakta durup, elleri kulaklara kaldırmadan Allahü ekber deyip secdeye gidilir. Önce niyet etmek l''zımdır. Secdede önce Elhamdülillah, sonra secde tesbihi (sübh''ne rabbiyel a'l'' ) okunur. Secde-i til''vette ise "Elhamdülillah" okunmaz. Vakit namazlarından sonra secde-i şükr yapmak mekruhtur, y''ni Peygamber efendimiz böyle yapmamıştır. Bid'at olur. (Taht''vî, M.Ma'sum-i F''rûkî)

Secde-i Til''vet: Kur'''n-ı kerîmin on dört yerindeki secde ''yetinden birini okuyan veya duyanın yapması v''cib olan secde.
Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü te''l''ya kalbinden yalvararak, on dört secde ''yetini ezberden ayakta okuyup, herbirinden sonra hemen secde-i til''vet yaparsa, Allahü te''l'' o kimseyi o derd ve bel''dan korur. (İm''m-ı Nesefî)

Secde Sûresi: Kur'''n-ı kerîmin otuz ikinci sûresi.
Secde sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). Otuz ''yet-i kerîmedir. On beşinci ''yetinde geçen Secde kelimesinden dolayı Sûret-üs-Secde denilmiştir. Sûrede; Allahü te''l''nın her şeyi güzel yarattığı, öldükten sonra tekrar dirilmeyi ink''r edenlerin ''hirette pişm''n olacakları, hazret-i Mûs'''nın İsr''iloğullarına yol gösterici olarak gönderildiği bildirilmektedir. (İbn-i Abb''s, Müc''hid, R''zî, Taberî)
Allahü te''l'' Secde sûresinde me''len buyuruyor ki:
İsr''iloğullarından da (dinlerinde) sabrettikleri için, emrimizle (insanları doğru yola götürecek) im''mlar kılmıştık. Onlar (Tevr''t'taki) ''yetlerimizi yakînen biliyorlardı (Âyet: 24)
Kim Secde ve Mülk sûrelerini yatsı namazından sonra okursa, sanki Kadir gecesini ihy'' etmiş (ib''detle geçirmiş) gibi sev''b verilir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

SECİYYE: Ahl''k, tabiat, huy.
Bir insan İsl''m ''limlerini görüp, doğru yolu öğrendikten sonra yolunu şaşırırsa, bu onun seciyyesinin bozukluğundandır. (İm''m-ı Rabb''nî)

SEDD-İ ZÜLKARNEYN: Kur'''n-ı kerîmde Zülkarneyn adıyla bildirilen peygamber veya evliy'' olan müb''rek bir z''tın, Ye'cûc ve Me'cûc için yaptırdığı sed.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede Sedd-i Zülkarneyn ile ilgili me''len şöyle buyurdu:
(Zülkarneyn) Sonra yine bir yol buldu (doğudan kuzeye gitti). Nih''yet iki dağ arasına ulaştığı zaman onların önünde hemen hiç söz anlamayan bir kavim buldu. Onlar (tercümanları v''sıtasıyla); "Ey Zülkarneyn! Ye'cüc ve Me'cûc t''ifesi (topluluğu) bu yerde fesat (k''til, tahrip, zir''atı telef) edicilerdir. Acab'' biz sana masrafını t''yin etsek de bizimle onların arasında sed yapsan" dediler. (Zülkarneyn); "Rabbimin bu işte bana verdiği kudret, sizin vereceğiniz har''ç ve masraftan hayırlıdır. Haydi siz bana (bedenî) kuvvetle (ve l''zım olan ''letlerle) yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. T'' ki, iki yanı (iki dağın arası) eşit oldu. Sonra (çalışanlara) üfleyin (körüklerle ateşi tutuşturun) dedi. Nih''yet o (demir) ateş gibi olunca; "Getirin bana üstüne erimiş bakır dökeyim" dedi. Artık (Ye'cûc ve Me'cûc kavmi) onu aşmaya güç yetiremedikleri gibi, onu (duvarı) delip geçmeye de k''dir olamadılar. (Zülkarneyn) "İşte bu (Sedd-i Zülkarneyn) Rabbimin va'di geldiği vakit (kıy''met yaklaştığı zaman) ise, o bunu dümdüz yapar. Rabbimin va'di bir haktır. (Kehf sûresi: 92-98) Eğer maksûd eserse mısra-ı berceste k''fidir Aceb hayretteyim ben Sedd-i İskender husûsunda
(Koca R''gıb Paşa)

SEFÂHET: Aklın az ve hafîf olması. Malını dînin ve aklın beğenmediği yerlere sarfetme. Lüzumsuz harcama. Süse, eğlenceye ve her türlü kötülüğe, harama düşkünlük. Akıl azlığı.
Sef''het kalb hastalıklarındandır. Sef''het aklın az ve hafîf olmasındandır. İnsanı israfa alıştırır. (İm''m-ı Birgivî)
Aklı olmayan delidir. Aklını kullanmıyan sefihtir. Akla uygun iş yapmamak sef''hettir. (İm''m-ıRabb''nî)

SEFER:
1. Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinden dışarı çıkmak.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
... Sizden biriniz hasta y''hut seferde olursa, bu h''ldeki oruçlarını sonra tutsun. (Bekara sûresi: 185)
Sizden birisi sefere çıktığında kardeşlerine ved'' etsin. Zîr'' Allahü te''l'' onların du''ları sebebiyle o kimse için bereket ihs''n eder. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Seferde kavmin seyyidi (efendisi) onlara hizmet edendir. Hizmette önde olanın fazîletini, şehîdlik müstesn'', kimse hiçbir şeyde bulamaz. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
2. Harbe gitme, savaş.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Eğer (d''vet olundukları şey) yakın (ve dünyevî) bir menfaat, orta bir sefer olsaydı elbette senin arkana düşerlerdi. L''kin o meşakkatli mes''fe (Tebük seferi) onlara uzak geldi. Bununla ber''ber "Eğer gücümüz yetseydi sizinle ber''ber sefere çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Bunlar (bu sûretle) kendilerini hel''ke sürüklerler. Allah biliyor ki, onlar hiç şüphesiz ve muhakkak yalancıdırlar. (Tevbe sûresi: 42)

Sefer Der Vatan: Nakşibendiyye yolunun on bir temel es''sından biri. S''likin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) kötü ahl''k, beşer (insan) tabiatının sıfatlarından kurtulması, beşerî sıfatlardan meleklere ''it sıfatlara, kötü, çirkin vasıflardan, iyi, güzel ahl''ka geçm esi.
Şahsı kötü bir kimse, nereye sefer ederse etsin, kötü çirkin vasıflar ondan gitmez. Bu sıfatların ondan gitmesi, ancak sefer der vatan ile mümkündür. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Sefer der vatan nasîb olunca, başkaları arasında düşüncenin dağılması da vatan gibi olan yalnızlığa sefer eder gider. Dışardaki zihin dağınıklığı, kalbe sızamaz. (İm''m-ı Rabb''nî)

SEFERÎ: Seferde olan, mis''fir, yolcu. Bulunduğu şehirden veya köyden gideceği yolun iki veya bir ken''rındaki evlerin dışına çıkarken, senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile, son evden îtib''ren üç günde gidilecek yere (Hanefî mezhebinde 104 kil ometre) gitmeye niyyet eden kimse. (Bkz. Vatan)
Seferî olan kimsenin dört rek'at olan farz namazlarını iki rek'at kılması Hanefî mezhebinde v''cibdir. Mest üzerine üç gün üç gece mesh edebilir. Oruç tutmayabilir. Kurb''n kesmesi v''cib olmaz. Mis''fir rahat ise orucunu bozmamalıdır. Seferî kimse, gitt iği yerde giriş ve çıkış günlerinden başka on beş gün kalmaya niyet ederse veya kendi memleketine girerse mukîm olur. (İbn-i Âbidîn)
Hanefî mezhebinde seferî olan, farzı dört rek'at kılarsa, son iki rek'at n''file olur. Emri dinlemediği ve n''filenin iftit''h (başlangıç) tekbirini ve farzın sel''mını terk ettiği ve n''fileyi farz ile karıştırdığı için, günahk''r olur. (Al''üddîn Haskefî)
Hür kadının, zevci (beyi) veya ebedî mahrem (evlenmesi haram olan) akrab''sından biri yanında bulunmadan, yalnız veya başka kadınlarla y''hut ''kil, b''liğ ve s''lih olmayan mahremi ile üç günlük yola gitmesi (üç mezhebde de) haramdır. Ş''fiî mezhebinde ka dınlar mahremsiz olarak, farz olan hacca gidebilir. (H''dimî, Abdülganî Nablusî)

SEFERÎLİK: Senenin kısa günlerinde insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeye niyet ederek bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkmak. (Bkz. Müs''fir, Sefer)

SEFÎH: Malını dînin ve aklın uygun görmediği yere harc eden, aklı az olan. (Bkz. Sef''het)
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Mallarınızı sefihlere vermeyiniz. (Nis'' sûresi: 5)
Bir kimsede üç şeyden biri bulunmazsa ameli (ib''deti) kıymet if''de etmez ve hes''ba değmez. Haramdan alıkoyacak takv'', Allah korkusu, sefihe uymaktan men edecek hilm (yumuşaklık) , halk arasında hüsn-i mu''mele ile yaşıyacağı bir ahl''k. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Kalbine il''hî bir nûr penceresinin açılmasını isteyen, sefîh kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın. (İm''m-ı Ş''fiî)
Sefîh ve c''hil bir kimse, konuşunca; ona cevap verme! Sükût, ona cevap vermekten daha hayırlıdır. (Muhammed bin İdris)

SEFÎNE-İ NÛH: Nûh'un (aleyhissel''m) tûf''n sırasında bindiği gemisi.
Sefîne-i Nûh'un yapımı bitince, tûf''n oldu. Nûh aleyhissel''ma inanan mü'minler bu gemiye bindi. Gemiye binenlerin seksen kişi olduğu ve geminin üç kat olduğu çeşitli kitaplarda yazılıdır. (Niş''ncız''de, Kis''î, Taberî)

SEHÂVET: Cömert olmak. Parayı, malı hayırlı, iyi yerlere dağıtmaktan, lezzet almak. (Bkz. Cömerdlik)
Seh''vet, Cennet'te bir ağaçtır.Cömerd olan onun bir dalını yakalamıştır. O dal onu, Cennet'e götürmeden bırakmaz... (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-Müfret)
Seh''vet, iyi huyların en yükseklerindendir. (Muhammed H''dimî)

SEHER VAKTİ: Du''ların kabûl olduğunun bildirildiği, gecenin (güneşin batmasından ims''k vaktine kadar olan zam''nın) son altıda biri.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Onlar, geceleri pek az (bir zaman) uyurlar, seher vakitlerinde hep istiğf''r (tövbe) ederlerdi. (Z''riy''t sûresi: 17,18)
Üç ses vardır ki, onları, Allahü te''l'' sever. Zikredenin sesi, Kur'''n-ı kerîm okuyanın sesi ve seher vaktinde istiğf''r edenlerin sesi. (Hadîs-i şerîf-Sülûk-ul-Ulem'')
Gece seher vaktinde ve namazlardan sonra yapılan du'' kabûl olunur. (Hadîs-i şerîf-Şir'at-ül-İsl''m)
Seher vaktinde uyanık olmayı mümkün olduğu kadar elden bırakmamalı. Seher vakitlerinde ağlamayı ve istiğf''r etmeyi ganîmet bilip, en büyük iş saymalıdır. (Muhammed Ma'sûm F''rûkî)
Seher vaktinde ib''det eyle ki, yarın Sırat'tan geçerken her tarafın aydınlık olsun. (Süleym''n bin Cez'') Binlerce top ve tüfek, yapamaz asl'', Göz yaşının seher vakti yaptığını, Düşman kaçıran süngüleri çok def'', Toz gibi yapar, bir mü'minin du''sı.
(Muhammed Rebh''mî)

SEHV: Yanılma.
Ey düny'' ile mağrûr olan zavallı, gündüzün sehv ve gafletle, gecen de uyku ve istir''hatle geçmektedir. Âkıbetin ise üzüntü, elem ve keder olacaktır. (Ömer bin Abdülazîz)

Sehv Secdesi: Yanılma secdesi; namazda bir farzın veya v''cibin, vaktinden önce veya sonra yapılması y''hut v''cibin terkinde yapılması l''zım gelen secde. (Bkz. Secde)

SE'ÎR: Cehennem'i meydana getiren tabakaların ikincisi. Burada Tevr''t'ı değiştirenler yanacaktır.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
... Yahûdîlerden kimi Muhammed aleyhissel''ma îm''n etti, kimi de ondan yüz çevirdi. O îm''n etmeyenlere se'îr alevi k''fidir. (Nis'' sûresi: 55)

SEKAR: Cehennem'i meydana getiren tabakalardan üçüncüsü. Burada İncîl'i değiştirenler az''b görecektir.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Ben, onu (Velîd bin Mugîre'yi) Sekar'a atacağım. Sekar'ın ne olduğunu bilir misin? Hem o Cehennem, bedeninden hiçbir eser bırakmaz (hepsini hel''k eder) hem yine eski h''line getirip (aynı az''bı yapmaya) dev''m eder. (Müddessir sûresi: 26,27)

SEKER: Hurmadan elde edilen içki, bir nevi şarap.
Hurma su içinde ısıtmadan bırakılınca, köpüklenir ve tadı keskin olursa buna seker denir. Damlası haramdır. Eğer gazlanmaz ve tadı keskin olmazsa, içilmesi sözbirliği ile hel''l olur. (İbn-i Âbidîn)

SEKERÂT-ÜL-MEVT: Ölüm sarhoşluğu, can çekişmesi h''li.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Bir de (bakarsın ki) seker''t-ül-mevt, hak (gerçek) olarak gelmiştir. (Ey insanoğlu!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir. (K''f sûresi: 19)
Misv''k kullanmanın on beş kadar faydası vardır. Bunlardan biri de; seker''t-ül-mevtte, şeh''det kelimesini (Eşhedü enl'' il''he illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh) söylemeye sebeb olur. (Hazret-i Ebû Bekr)
İnsan, seker''t-ül-mevt h''linde iken; cesedi terler, gözleri sür'atle iki tarafa gider, burnunun iki tarafı çekilir, göğüs kemikleri kalkar, soluğu kabarır ve benzi sararır. (İm''m-ı Gaz''lî)

SEKÎNE: Rahatlık. Kalb huzûru.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
O (Allahü te''l'') , îm''nları üstüne îm''n artırsınlar diye mü'minlerin kalblerine, sekîne indirdi. Bütün göklerin ve yerlerin orduları Allahü te''l''nındır. Allahü te''l'', Alîmdir (her şeyi bilir) , Hakîmdir (hikmet s''hibidir) . (Feth sûresi: 4)
Eğer siz O'na (Resûlüme) yardım etmezseniz, bilin ki Allah vaktiyle O'na yardım ettiği gibi yine eder. Hani Mekke k''firleri O'nu Mekke'den çıkardıklarında bizzat Allah O'na yardım etmişti. (Hicret esn''sındaResûlullah ancak) ikinin ikincisinden ib''retti. O zaman onlar (Sevr dağının tepesindeki) mağaradaydılar. O zaman Peygamber arkadaşına (Ebû Bekr-is-Sıddîk'a); "Mahzûn olma, zîr'' Allah'ın yardımı bizimle ber''berdir" diyordu. Allah onun (arkadaşının) üzerine (kalbine) sekînetini indirmiş, O'nu (Habîbini) görmediğiniz (m''nevî) ordularla kuvvetlendirmiş, k''firlerin kelimesini (küfürlerini) alçaltmıştı... (Tevbe sûresi: 40)
İlim ve sekîne s''hibi olunuz. Öğrenirken ve öğretirken yumuşak söyleyiniz. İlim ile tekebbür etmeyiniz (kibirlenmeyiniz) . (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Allahü te''l''yı anmak için oturan kimseleri melekler kuşatırlar. Onları Allahü te''l''nın rahmeti kaplar. Onlara sekîne iner. Allahü te''l'' onları kendi katında olanlar arasında anar. (Hadîs-i şerîf-Dimy''tî)

SEKR: Şuursuzluk, kendinde olmama h''li. Tasavvufta m''nevî sarhoşluk.
Tasavvuf yolunda ilerlerken, İsl''miyet'te bulunmayan şeylerle karşılaşılmakta ve sekr h''li bulunmakta ise de, yolun sonuna varınca bu bilgilerin ve h''llerin hepsi yok olur. Yalnız İsl''miyet'in bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Sekr h''linde olan şeyler, vil''yet (evliy''lık) mak''mlarında bulunmaktadır. Sahv (şuurlu olma) h''linde olan şeyler ise nübüvvet y''ni peygamberlik makamındadır. Peygamberlerin yolunda gidenlerin büyükleri, onlara tam uydukları için, onların mak''mının sa hvından (uyanıklığından) pay alırlar. (Muhammed B''ki-bill''h)
Sekri çok olanın, sözlerindeki uygunsuzluk da çok olur. (Şih''büddîn Sühreverdî)
H''linde doğru ve istik''met üzere olan s''lik (tasavvuf yolcusu), sekr ''nında sevinçli ve h''lini gizleyici olur. (Abdülhakîm Arv''sî)
Şerîat bilgilerinin hepsi nübüvvet mertebesinden çıkmış oldukları için baştan başa sahvdırlar. Bunlara uymayan bilgiler nasıl olursa olsunlar sekrden h''sıl olmuşlardır. Sekr s''hipleri m''zûrdurlar y''ni sorguya çekilmez, az''b edilmezler. Hall''c-ı Mansû r "Enelhak" sözünü sekr h''linde söylemiş olup, m''zûrdur. Yalnız sahv s''hipleri taklid olunur.Sahv bilgilerine uyanlar kurtulur. Sekr bilgilerine uyulmaz. Bunlara uyanlar m''zûr olmaz, sorguya çekilirler, cez''landırılırlar. (İm''m-ı Rabb''nî)

SELÂM (Es-Sel''m):
1. Esm''-i hüsn''dan (Allahü te''l''nın güzel isimlerinden). Z''tı ayıplardan (kusurlardan), sıfatları noksanlıklardan ve işleri kötülüklerden uzak, temiz olan.
Eceli gelmeyen bir hastaya elem ve hastalıkları için yüz yirmi bir def'' Sel''m (es-Sel''m) ism-i şerîfi okunursa, Allahü te''l''nın izniyle o kimse şif'' bulur veya hastalığı hafifler. (Yûsuf Nebh''nî)
2. İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Es-sel''mü aleyküm" veya "Sel''mün aleyküm" y''ni düny''da ve ''hirette sel''mette ol, sıhhat ve ''fiyet sizin üzerinize olsun" demesi, diğerinin de; "Ve Aleyküm sel''m" y''ni "Bana ettiğin bu gü zel du'' senin de üzerine olsun" diye söylemesi.
Birbirinize sel''m veriniz. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, Müslim)
Îm''n etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizle sevişmedikçe tam îm''na kavuşamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız, sevişirsiniz. Aranızda sel''mı çok yayınız. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Sel''mına cevap vermek, hastasını yoklamak, cen''zesinde bulunmak, da'vetine gitmek ve aksırıp; "Elhamdülillah" deyince; "Yerhamükallah" diyerek cevap vermek. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî, Müslim)
Sel''mda sünnet şöyledir ki; önce büyük küçüğe, şehirli köylüye, devedeki ata binmiş olana, attaki merkebde olana, merkeb üstündeki yaya yürüyene, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir. Rütbe ve ni' meti çok olan önce verir. İki müslüman, birbirine aynı anda sel''m verirse, her ikisinin de birbirine cev''b vermesi farz olur. Birbirinden sonra sel''m verirlerse, ikincisinin verdiği sel''m cev''b yerine geçer. Çok kimseye sel''m verildiği zaman, bir kişi, hatt'' bir çocuk cev''b verince, ötekiler vermese de olur. (MuhammedRebh''mî)
İki müslüman karşılaşınca, birinin "Sel''mün aleyküm" demesi sünnet, diğerinin cevap olarak "Ve aleyküm sel''m" demesi farz-ı kif''yedir. (Muhammed Rebh''mî)
3. Sevginin ve muhabbetin if''desi olarak hayır du''.
Allahü te''l''ya hamd olsun. Resûlullah'a sal''t ve sel''m olsun. Biz bu düny''dan gider olduk, Kalanlara sel''m olsun. Bizim için hayır du'', Kılanlara sel''m olsun.
(Yûnus Emre)

SELÂMET: Her türlü korku ve tehlikeden uzak olma, kurtulma.
Kimi, sel''mette olmak sevindirirse, onun san'atı susmak olsun. (Hadîs-i şerîf-Usûl-ü Aşere)
Birbirinize sel''m veriniz! Birbirinize yiyecek ikr''m ediniz! Akrab''nızın haklarını gözetiniz! Gece herkes uyurken namaz kılınız. Bunları yaparak sel''metle Cennet'e giriniz. (Hadîs-i şerîf-Kit''b-ül-Metcer-ur-R''bih)
S''lih ameller, İsl''m'ın beş şartıdır. S''lih amelleri yapmadan kalb sel''mette olmaz. (İm''m-ı Rabb''nî)
Nefsin arzûlarını terk eden temiz olur, ''fetlerden sel''met bulur. (Ahmed F''rûkî)

SELÂMÜN ALEYKÜM: İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez, sel''mettesin. Düny''da ve ''hirette sel''mette ol, sıhhat ve ''fiyet üzerinize olsun." m''n''sına söylenen söz.
"Sel''mün aleyküm" diyerek sel''m vermek sünnet "Ve aleyküm sel''m" diyerek cevap vermek farz-ı kif''yedir. (Muhammed Rebh''mî)

SELEF: Önce gelenler. Esh''b-ı kir''m, T''biîn (Esh''b-ı kir''mı gören büyükler) ve Tebe-i t''biîne (T''biîn'i gören büyüklere) verilen isim.

Selef-i S''lihîn: Hicrî ilk asrın müslümanları. Esh''b-ı kir''m, T''biîn ve Tebe-i t''biînin büyükleri.
Zam''nımız tarîkatçileri, c''milerde mevlid cemiyetleri, il''hîler, mersiyeler okutuyorlar. Tekkelerde çalgı, tanbur dinliyorlar. Bunlar gibi nice bid'atleri, dinde olmayıp, sonradan dîne sokulan şeyleri tarîkatin îc''bı olarak yapıyorlar, düny''ya düşkün olanlarla, f''sıklarla (açıktan gün''h işleyenlerle) birlikte bulunuyorlar. Namazda kavmeye, celseye ve cem''ate hatt'' Cum'' namazına ehemmiyet vermiyorlar. Selef-i s''lihînin zamanlarında böyle şeyler hiç yoktu. Bunların hiçbiri İsl''miyet'te yoktu. (İm''m-ı Rabb''nî)
Selef-i s''lihînin halefleri (sonra gelenleri) olan Ehl-i sünnet ''limleri zam''nımıza kadar, hatt'' bugün bile yazdıkları kitablarında Selef-i s''lihînin mezhebi olan Ehl-i sünnet îtik''dı (îm''n) bilgilerini savunmuşlardır. (Şeyhz''de)
Esh''b-ı kir''mdan sonra insanların en üstünleri, Esh''b-ı kir''mı gören ve onların sohbetinde yetişen müslümanlardır. Bunlara T''biîn denir. Bunlar bütün bilgilerini Esh''b-ı kir''mdan almışlardır. T''biîn'den sonra insanların en üstünleri T''biîn'i gören ve onların sohbetinde yetişen müslümanlardır. Bunlara Tebe-i t''biîn denir. Selef-i s''lihînden sonra gelen din adamlarının arasında sözleri, işleri Resûlullah'ın ve Selef-i s''lihînin bildirdiklerine uygun olup, îtik''dda (îm''nla ilgili bilgilerde) ve amelde bunların yolundan hiç ayrılmayan zekî, akıllı ve İsl''miyet'in hududlarını aşmayan bir kimse, başkalarının kötülemesinden korkmaz. (Muhammed Bahît)

SELEFİYYE: Selef-i s''lihînin (Esh''b-ı kir''m, T''biîn, Tebe-i t''biînin) yolunda olduklarını iddi'' ettikleri h''lde, onların yolundan ayrılan bozuk îtik''dlı kimseler.
İlk devir müslümanları olan Selef-i s''lihîn, Ehl-i sünnet vel-cem''at îtik''dında idiler. Ancak onlar, îm''n ve îtik''d bilgilerini, icm''lî (kısaca), Halef denilen ve sonra gelen Ehl-i sünnet ''limleri ise, îtik''d bilgilerini tafsîlî y''ni açık ve geniş ol arak bildirdiler. Bu iki tavır, m''n''ları kapalı olan müteş''bih ''yetlerde daha açık görülür. Mesel'' Kur'''n-ı kerîmde müteş''bih lafızlardan olan "yed" kelimesinin görünen m''n''sı el; "vech" kelimesinin m''n''sı yüz demektir. Fakat Allahü te''l'' hakkında bu iki m''n'' mahzurlu olduğundan yed lafzını kudret, vech lafzını ise z''t diye te'vil etmişlerdir (yorumlamışlardır). Hicrî dördüncü asırda Hanbelî mezhebinden dolayısıyle Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendilerine selefiyye veya selefî denilen b''zı kimseler, müteş''bih nassların (''yet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin) sırf z''hirine (görünen), konuşma dilindeki m''n''larına yapışarak kendi akıllarına göre yanlış m''n''lar verdiler. Bu sebeble teşbih ve tecsîm (Allahü te''l''yı mahlûkuna benzetme) gibi bozuk bir i nanışın içerisine düştüler. Sözlerine inandırabilmek için de Selef-i s''lihînin yolunda olduklarını söyleyerek, kendilerine Selefiyyeciler adını verdiler. Hanbelî mezhebinde olan Ebü'l-Ferec İbnü'l-Cevzî ve başka ''limler; bu selefiyyecilerin, Selef-i s''lihînin yolunda olmadıklarını, bid'at ehli mücessime (Allahü te''l''nın cisim olduğunu söyleyenlerin) fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Yedinci asırda İbn-i Teymiyye (v. 1328/728), bu fitneyi tekr''r alevlendirdi. İbn-i Teymiyye'nin talebesi olan İbn-i Kayyım el-Cevziyye (v.1350/751), hocasının bozuk yolunu dev''m ettirdi. Hicrî on ikinci asırda selefîlik fitnesi, Muhammed bin Abdülvehh''b tarafından tekrar ortaya çıkarıldı. Onun ve İbn-i Teymiyye'nin yolundakil er tarafından dev''m ettirildi. Görülüyor ki, İsl''miyet'te selefiyye mezhebi diye bir şey yoktur. Tek doğru îtik''d ve selef-i s''lihînin yolu olan Ehl-i sünnet vel-cem''at yolu vardır. Ehl-i sünnetin ise M''turîdiyye ve Eş'ariyye diye iki kolu vardır. Asırlardan beri müslümanlar Ehl-i sünnet îtik''dını bu iki koldan öğrenerek gelmişlerdir. (Bkz. M''turîdî, Eş'arî) (İbn-i Halîfe Alîvî, Z''hid-ül-Kevserî, Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

SELEM: İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Y''ni belli mikt''rda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene s''hib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu yolla satın alınan mala müslemün fîh denir.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Ey îm''n edenler! (Yaptığınız alış-veriş sonunda) muayyen (belirlenmiş) bir v''de ile birbirinize borçlandığınız zaman, onu yazın. (Bekara sûresi: 282)
(Buradaki borç m''n''sı umûmî olup, selem borcunu da bildirir. İbn-i Abbas (r.anh) onu (borcu) selem borcu diye tefsir etmiştir.)
Sizden selem satışı (selem akdi) yapan kimse, belirli bir v''deye kadar ölçeği bilinen ve tartısı bilinen bir mal ile selem yapsın. (Hadîs-i şerîf-İhtiy''r)
Selem, söz kesilirken ve malı teslim edinceye kadar geçen zaman içinde, çarşıda benzeri hep bulunan ve sıfatı, iyilik ve aşağılık derecesi ve mikt''rı belli edilebilen, y''ni hacm (ölçek), vezn (tartı), metre ve sayı ile ölçülen ve tayin edilince teayy ün eden (belli olan) malda sahîh (geçerli) olur. (İbn-i Âbidîn)
Selem yapılan mal, belli zamanlarda taksit ile verilebilir. Semen (para) pazarlık yerinde hepsi peşin teslim edilmelidir. Hepsi peşin verilmezse, selem sahîh olmaz. Selem müddeti en az bir aydır. (İbn-i Âbidîn)
Selemden iki taraf uyuşarak vaz geçebilir ve b''yi' (malı satan), semeni (parayı) veya mislini (benzerini) veya kıymetini geri verir. (İbn-i Âbidîn)

SELÎM AKIL: Yanılmayan, pişman olacak bir işi yapmayan ve peygamberlere, ''lim ve evliy''lara mahsus, ileriyi gören akıl. (Bkz. Akıl)
Selîm akıl s''hibi, nefsine uymaz. İsl''m dînine uyar. Aklı dinlemeyen kimse ise nefsine uyar. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

SELVÂ: Mûs'' aleyhissel''ma îm''n eden İsr''iloğullarına Allahü te''l''nın ihs''n ettiği bıldırcın eti. (Bkz. Men ve Selv'')

SEM':
İşitme, işitici olma. Allahü te''l''nın subûtî sıfatlarından.

SEMÂ': Bir veya birkaç kişinin çalgısız, ''letsiz okudukları, dîni, îm''nı kuvvetlendiren ve ahl''kı güzelleştiren il''hî, mevlid, kasîde ve şiirleri dinlemek. (Bkz. Sim''')
Hoş ''henk ve güzel nağmelerden doğan sem''' ve aynı şekilde okunan şiir ve gazelleri dinlemek; nefsine h''kim olan, onun isteklerine g''lib gelen ve her türlü gayr-i meşrû y''ni dîne uygun olmayan işlerden sakınıp uzak duran kişiler için müb''htır. (Mazhar-ı C''nı C''n''n)

SEMÂHAT: Cömertlik ve el açıklığı; vermesi l''zım ve v''cib olmayan şeyleri seve seve vermek.
Resûl-i ekreme, "Hangi amelin daha faziletli" olduğu soruldukta; "Sabır ve sem''hattır" buyurmuştur. (İbn-i Hibb''n)

SEMÂVÎ: Allahü te''l''dan gelen.
Malın iki ortağı vardır. Biri sem''vî ''fetler, diğeri de v''risler. Eğer malından en az nasibi olan kimse olmak istemiyorsan ve buna gücün yetiyorsa, Allah yolunda sarfet. (Ebû Zer Gıf''rî)

Sem''vî Din: İnsanları düny'' ve ''hirette se''dete, mutluluğa kavuşturmak için, Allahü te''l'' tarafından gösterilen yol.
Allahü te''l'', Âdem aleyhissel''mdan beri, her bin senede, bir peygamber v''sıtası ile insanlara bir sem''vî din göndermiştir. Bu peygamberlere resûl denir. Her asırda, en temiz bir insanı peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmiştir. Resûlle re t''bi olan bu peygamberlere nebî denir. Bütün peygamberler hep aynı îm''nı söylemişler, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îm''n etmeyi istemişlerdir. Fakat şerîatleri y''ni kalb ve beden ile yapılması ve sakınılması l''zım olan şeyleri başka başka olduğ undan, İsl''mlıkları, müslümanlıkları da ayrıdır. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

Sem''vî Kitab: Hak dinlerin kitapları. Sem''vî kitapların bize bildirileni yüz dörttür. Bunlardan on suhuf Şist (Şit) aleyhissel''ma otuz suhuf İdris aleyhissel''ma, on suhuf İbr''him aleyhissel''ma indirildi. Mushaflar; Tevr''t Mûs'' aleyhissel''ma, Zebur kitabı D''vûd aleyhissel''ma, İncîl kitabı Îs'' aleyhissel''ma ve Kur'''n-ı kerîm Muhammed aleyhissel''ma n''zil olmuş, inmiştir. (Ahmed Cevdet Paşa)

SEMEN: Mebî'ye y''ni satın alınan şeye karşılık verilen mal veya para.
Altın ile gümüş semen olarak yaratılmıştır. Her ne h''lde olurlarsa olsunlar d''im'' semendirler. (İbn-i Âbidîn, K''ş''nî)
K''ğıt liralar fülûstur. Bunların zek''tını vermek l''zımdır. Fakat bunların kıymetleri altın ile gümüşün kıymetleri gibi hakîkî kıymet değildir. Îtib''rî kıymettir. Hükûmetlerin verdikleri kıymettir. Verdikleri gibi geri de alırlar. Îtib''rî kıymetleri g idince semen olmazlar. (İbn-i Âbidîn)
Bir satışta semen gösterilmeden akd (sözleşme) yapıp da sonra semen olarak haram olduğu bilinen şey verilirse, bu şey karşılığı alınan mebî' (mal) hel''l ve tîb (güzel) olur. Fakat haram olduğu bilinen veya kendinde vedî'a (em''net) bulunan şey semen o larak gösterilerek söz kesilir ve bu semen verilirse, satın alınan mebî (mal) haram olur. Haram semene iş''ret edip, başka şeyi verirse veya başka semene iş''ret edip, haram semeni verirse, mebî (mal) haram ve habîs (pis) olmaz. (İm''m-ı Kerhî)

Semen-i Misl: Satılan malın piyasadaki fiyatı.

Semen-i Müsemm'': B''yi' (satıcı) ile müşterinin karşılıklı rız'' ile mebî (mal) için hakîkî kıymetine uygun olsun veya olmasın, t''yin ettikleri y''ni uyuştukları bedel.
Semen-i müsemm'', mebîin (malın) hakîkî kıymeti olacağı gibi, az çok ondan ziy''de veya noksan da olabilir. Mesel'' bir kimse hakîkî değeri elli altın olan bir atı elli altına satsa, semen-i müsemm'', atın hakîkî değerine uygun olur. Altmış altına satsa, semen-i müsemm'' atın hakîkî değerinden ziy''de (fazla) olmuş olur. Kırk altına satsa bu def'' da hakîkî değerinden noksan olmuş olur. (Ali Haydar Efendi)

Semen-i R''yic: Bir malın o günkü değeri.

SEMÎ': İşitilecek şeyleri ne kadar gizli olsa da işiten, hamd ve sen''da bulunanların, hamdini işitip mük''fat veren, kullarının du''larını işiten ve ic''bet eden, mün''fık ve yalancıların kalbden söyledikleri sözleri işiten m''n''sında Allahü te''l''nın Esma-i hüsn ''sından (güzel isimlerinden).
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
...O'nun (Rabbinin) sözlerini değiştirecek kimse yoktur. Semi'de, Alim de O'dur. (En'''m sûresi: 115)
Allahü te''l'' Semî'dir. O, ne kadar gizli olursa olsun her şeyi işitir. O'nun işitmesi bizim işitmemiz gibi kulakla ve hava titreşimi ile değildir. İşitmesi, kulak zarına ses dalgalarının vurmasıyla olmaz. Bundan münezzeh (uzak)dir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Duh'' namazından sonra beş yüz kere Semî' ism-i şerîfini okuyan kimsenin du''sı kabûl olur ve Allahü te''l''nın izniyle mur''dına kavuşur. (Yûsuf Nebh''nî)

SEMİ'ALLAHÜ LİMEN HAMİDEH: "Allahü te''l'', hamd ve sen'' eden kimsenin hamd, şükür ve sen''sını (övgüsünü) işitir" m''n''sına rükûdan kalkarken (doğrulurken) söylenen söz (tesbih).
Rükûdan kalkarken "Semi'allahü limen hamideh" demek, im''ma ve yalnız kılana sünnettir. Cem''at bunu söylemez. (İbr''him Halebî)

SEMÛD KAVMİ: S''lih aleyhissel''mın peygamber olarak gönderildiği ve îm''n etmedikleri için büyük bir sayha (korkunç gürültü) ile hel''k olan kavim.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Biz Semûd'a (nesebde) kardeşleri S''lih'i resûl (peygamber) olarak gönderdik. (Hûd sûresi: 61)
Hûd aleyhissel''mın peygamber olarak gönderildiği Âd kavmi, ''sî olup, şiddetli rüzg''rla hel''k edilince, îm''n ettikleri için bu az''bdan kurtulan mü'minler kendilerine yeni yurtlar bulmak için çeşitli bölgelere dağıldılar. Bu büyük fel''ketten kurtulanla rdan birisi de Nûh'un aleyhissel''m oğlu S''m'ın neslinden gelen Semûd idi. Semûd ve ber''berindekiler, Şam ile Hic''z arasında bulunan Hicr mevkiinde yerleştiler. Daha sonra Semûd'un torunları bu beldeden ayrılıp, Âd kavminin hel''k edildiği yerlere göç ettiler. Buraları îm''r ettiler. Burada çoğalanSemûd'un torunları önce bir kabîle, sonra da büyük bir kavim (topluluk) oldular. Dedeleri Semûd'a nisbetle Semûd kavmi denildiği riv''yet edilmektedir. Kur'''n-ı kerîmde "Esh''b-ül-Hicr" diye zikredilen bu kavim, Âd kavminin dev''mı olması ve onun yerini alması sebebiyle Âd-ı s''nî (ikinci Âd) diye de anılır. (Sa'lebî, Kis''î)
Semûd kavmi, Âd kavmi gibi taşları yontup, dağları oyarak kayalara, tepelere saraylar yapıp, ovalara köşkler kurup, bağlar, bahçeler meydana getirdiler. Allahü te''l'' Âd kavmi gibi bunlara da bol nîmetler ve çok uzun ömür verdi. Meskenlerinde her türl ü nîmetler içinde yüzüp, üç yüz sene ile bin sene arasında ömür sürdüler. Önceleri bu nîmetlere şükrederlerken, sonraları unutup terkederek, zevk ve sef''ya düştüler. Üstelik kabîle reisleri başta olmak üzere zulüm ve haksızlığa dayalı çeteler kurup, karışıklıklar çıkardılar. İnsanları ifs''t ettiler, bozdular ve putlara tapmaya başladılar. Peygamberleri olan S''lih aleyhissel''ma inanmadılar. S''lih aleyhissel''m, kendisine inanan 4000 kişi ile birlikte o beldeyi terk etti. Semûdluların yüzleri kana boyanmış gibi kırmızı oldu.Daha sonra simsiyah oldu. Allahü te''l'', Cebr''il aleyhissel''ma, Semûdluları bir sayha (korkunç gürültü) ile hel''k etmesini emir buyurdu. Bir sabah vakti az''b sayhası Semûd kavmini yakalayıverdi. Sayhanın şiddetinden hepsinin ödleri patlıyarak hel''k oldular. Hel''k edilişleri, dillere dest''n oldu. (Niş''ncız''de, Kis''î, Sa'lebî)

SENÂ: Hamd, medh, övgü.
Görünen, görünmeyen, bilinen, bilinmeyen bütün nîmetleri gönderen, bizlere kurtuluş yolunu gösteren ve çok sevdiği Muhammed aleyhissel''mın ümmeti yapmakla şereflendiren Allahü te''l''ya hamd-ü sen''lar olsun. (İm''m-ı Rabb''nî)
Hamd, sen'' etmenin, övmenin en üstün şeklidir. Sevinç h''linde de sıkıntı h''linde de hamd edilmektedir. Şükr ise nîmet zamanlarında olup, devamlı değildir. (İm''m-ı Rabb''nî)

SENED:
1. Delîl, dayanak.
Hoca çocuğa, Besmele okur, çocuk da söyleyince, Allahü te''l'', çocuğun anasının, babasının ve hocasının Cehennem'e girmemesi için sened yazdırır. (Hadîs-i şerîf-Tefsîr-i Ya'kûb-ı Çerhî)
Din ''limi olmak, sözü dinde sened olmak için, sekiz yüksek din bilgisini bütün incelikleri ile öğrenmek, fen bilgilerinde lüzumu kadar ilim s''hibi olmak l''zımdır. Ancak bunlara İsl''m ''limi denir. Bunların her sözü her açıklaması, Kur'''n-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açıklamasıdır. Her sözleri s''bit ve müsellem (kabûle l''yık) ve muhakkak doğrudur. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
2. Hadîs-i şerîfleri riv''yet edenlerin silsilesine verilen ad.
Kur'''n-ı kerîm okumak sünnettir ve sev''bı çoktur. Fakat namaz içinde okunan Kur'''n-ı kerîmin sev''bı daha çok olduğu hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Bu hadîs-i şerîf senedleriyle birlikte Hazînet-ül-Esr''r'da 22. sahîfede yazılıdır. (M. Sıddîk Gümüş)
3. Bir hakkı tesbit eden yazılı vesîka.
Ödünç verdiğinin senedine ödeme t''rihi koymak haramdır, f''iz olur. (Hamza Efendi)

SEREYÂN: Yayılma, dağılma, sir''yet etme.
Allahü te''l'' için söylenen kurb (yakın olmak), maiyyet (ber''berlik), ittis''l (kavuşma), ih''ta (çevirme) ve serey''n gibi sözlere inanmalı, nasıl olduklarını düşünmemeli ve araştırmamalıdır. Allahü te''l'' bilir demelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)

SERMÂYE: Ana para.
Ortaklardan bir kısmı serm''ye vermek, bir kısmı da iş yapmak üzere kurulan şirketlere müd''rebe şirket denir. K''r, önceden sözleşilen oranda paylaşılır. Serm''ye, iş yapanlarda em''nettir. (Ali Haydar Efendi)
Ömrün en kıymetli serm''yesi vakitlerdir. (Ahmed Gaz''lî)

SERVER-İ ÂLEM: Âlemin efendisi, en üstünü Muhammed aleyhissel''m.
Server-i ''lem (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim bilmediğimiz bir hayat ile şimdi hayattadır. Cesed-i şerîfi (müb''rek bedeni) asl'' çürümez. Kabrinde bir melek durup ümmetinin okudukları salev''t-ı şerîfeleri (Allahümme salli al'' Muhammedin ve al'' ''li Muhammed sözü ve benzerleri) kendisine haber verir. Minberi ile kabr-i şerîfi arası Cennet bahçelerindendir. (İm''m-ı Kastal''nî)
Server-i ''lemin (sallallahü aleyhi ve sellem) müb''rek gözleri uyur, kalb-i şerîfi uyumazdı. Aç yatıp tok kalkardı. Asl'' esnemezdi. Müb''rek vücûdu nûr''nî olup, gölgesi yere düşmezdi. Elbisesine sinek konmaz, sivrisinek ve diğer böcekler müb''rek kanını içmezdi. Allahü te''l'' tarafından Resûlullah (peygamber) olduğu bildirildikten sonra şeytanlar göklere çıkarak haber alamaz ve k''hinler (geleceğe ''it şeylerden bahsedenler) söyleyemez oldu. (İm''m-ı Kastal''nî)
Server-i ''lemin (sallallahü aleyhi ve sellem) isimleri, h''lleri, Tevr''t'ta ve İncîl'de yazılı idi. Yahûdî ve hıristiyanlar, teşrif etmesini bekliyordu. Fakat kendi cinslerinden gelmeyip, Arabdan geldiği için b''zıları kıskandı, ink''r etti. Halbuki bir çok ''limleri ve akıllıları, insaf edip müslüman oldu. (Abdülhakîm Arv''sî) Server-i ''lem! Sana hayran olup yanarım. Görmüyor birşey gözüm, her an huly''nla aklım.
(Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)

SERVER-İ KÂİNÂT: K''in''tın efendisi, en kıymetlisi Muhammed aleyhissel''m.
Server-i k''in''t, habîb-i Rabbil'''lemîn (Alemlerin Rabbi olan Allahü te''l''nın sevgilisi) aleyhissel''m buyurdu ki: "Düny'' ile ''hiret birbirinin zıddıdır, birbirine uymaz. Birini r''zı edersen öteki gücenir. (Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Server-i k''in''t sallallahü aleyhi ve sellem güzel huylu idi. İyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat çatık kaşlı değildi. Cömerd idi. Fakat israf etmez, f''idesiz yer e bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Müb''rek başı hep önüne eğik idi. Kimseden birşey beklemezdi. Se'''det huzûr isteyen onun gibi olmalıdır. (Muhammed Rebh''mî)

SETR-İ AVRET: Mükellef olan y''ni akıllı ve b''liğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek. (Bkz. Avret)
Setr-i avret namazda da, namaz dışında da farzdır. (Halebî)
Setr-i avret üç şeyle tamam olur:
1) Erkekler göbeği altından dizi altına varıncaya kadar olan yerlerini örtmekle,
2) Kadınlar yüz, el ve bir riv''yete göre ayaktan başka bütün bedenlerini örtmek ve göstermemekle,
3) C''riyeler (harpte esir edilen kadın) sırtını ve göbekten diz altına kadar örtmekle. (Kutbüddîn İznikî)

SETTÂR (Es-Sett''r): "Kulların gün''hını örten" m''n''sında Allahü te''l''nın sıfatlarından.
Ey müslüman! Sen de Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem güzel huyları ile ahl''klanmalısın! Hatt'' Allahü te''l''nın ahl''kı ile ahl''klanmak, her müslümana l''zımdır. Çünkü Resûl aleyhissel''m; "Allahü te''l''nın ahl''kı ile ahl''klanınız!" buyurdu. Mesel'' Allahü te''l''nın sıfatlarından birisi Sett''r'dır. Müslümanın da din kardeşinin aybını, kusurunu örtmesi l''zımdır. (İm''m-ı Ahmed Kastal''nî)

SEVÂB: İyilik ve ib''det yapana ''hirette Allahü te''l'' tarafından verilecek mük''f''t, iyi karşılık. Ecir. (Bkz. Ecr)
Benim şerîkim (ortağım) yoktur. Başkasını bana şerik eden, sevaplarını ondan istesin... (Hadîs-i kudsî-Mektûb''t-ı Ma'sûmiyye)
Ümmetimin arasında fitne (ve) fes''d yayıldığı zaman, sünnetime sarılana yüz şehîd sev''bı vardır. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Allahü te''l'', düny''da iyilik ve ib''det yapanlara sev''b vereceğini v''d etmiştir. İyilik ve ib''det yapana ''hirette sev''b verilmesi, v''cib ve l''zım değildir. Allahü te''l'' lutf ederek, merhamet ederek, bunlara ''hirette sev''b vereceğini v''d etmiştir. Alla hü te''l'' v''dinden dönmez. Muhakkak yapar. (Muhammed H''dimî)
S''lih amellerin sev''bını bütün mü'minlerin rûhuna hediye etmek iyi ve makbûldür. Herbirine ayrı sevab ulaşır. Hakkında hediye etmek için niyet edilip okunan ve hediye edilen meyyitin, sev''bı hiç eksilmez. ( Muhammed Ma'sûm F''rûkî)

SEVÂD-I A'ZAM: Müslümanların çoğunluğu.
Ümmetim dal''let (sapıklık) üzere birleşmez. Bunun için, ayrılık gördüğünüz zaman sev''d-ı a'zama t''bi olunuz. (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
Allahü te''l'' bu ümmeti asl'' dal''let (sapıklık) üzerine birleştirmez. Allahü te''l''nın ihs''nı, yardımı cem''atledir. Sev''d-ı a'zama t''bi olunuz. Çünkü topluluktan ayrılan ateşe düşer. (Hadîs-i şerîf-H''kim)
Dört mezhebden ayrılmak, Sev''d-ı a'zamdan ayrılmaktır. (Şah Veliyyullah Dehlevî)
Fıkıh ''limleri doğru yoldadırlar. Muhammed aleyhissel''mın sünnetine yapışan ve Hulef''-i r''şidînin y''ni dört halîfenin yoluna sarılan bunlardır. Sev''d-ı a'zam, fıkıh ''limlerinin yolundadır. Bunların yolundan ayrılanlar Cehennem ateşinde yanacaklardır. (Seyyid Ahmed Taht''vî)

SEV'ETEYN: Kadın ve erkeğin galiz y''ni kaba avret mahalli, ön ve arka uzuvları; iki abdest bozma uzvu. (Bkz. Avret)
Müb''şeret-i f''hişe y''ni çıplak olarak sev'eteyni sürtünmek erkeğin de kadının da abdestini bozar. (Halebî)
Konuşmaya başlamamış olan küçük çocukların avret mahalli yalnız sev'eteynidir. (Abdurrahm''n Cezîrî)
Başkasının sev'eteynine bakmak haramdır. (Halebî)
Sev'eteyn dört hak mezhebde de kaba avrettir. Y''ni namazda ve namaz dışında başkalarına göstermek haramdır. Bunları örtmek sözbirliği ile farzdır. Örtmeye, ehemmiyet vermeyen îm''nsız olur. (İbn-i Âbidîn)

SEVK-İ TABİÎ: İstek dışı hareket. İç güdü. Canlıların hay''tiyetini ve nesillerini dev''m ettirmek için, Hak te''l'' tarafından kendilerine verilen kuvvet.
Aklı olan kimse, sevk-i tabiîleri, İsl''miyet'in emrettiği, izin verdiği gibi kullanır ve günah olmaz. Aklı dinlemeyenler ise, nefse uyarak mubahlardan (izin verilenlerden) dışarı taşar ve günaha girer. Çünkü sevk-i tabiîleri mübahların dışına çıkmaya zorlar, mübahlardan başka şeyler de ister. Hayvanlarda kalb, rûh, nefs olmadığından, sevk-i tabiî ile hareket ederler. Mesel'' acıkınca, doyuncaya kadar bulduklarını yerler. İnsanlar ise, kalb ile hareket eder. Kalb nefse uyarsa, bulduğu ile doymaz. Haram olan şeyleri arar. Doyduktan sonra da yer. (İm''m-ı Rabb''nî)

SEVM-İ NAZAR: Bir malı görmek y''hut göstermek üzere s''hibinin izniyle almak.
Sevm-i nazar yoluyla alınan mal, fiyatı belli olsun veya olmasın kabz eden (alan) kimsenin elinde em''net bulunduğundan, bu mal istemeyerek telef ve z''yi (yok) olsa, bunu alan kimsenin tazmin etmesi (ödemesi) l''zım gelmez. (Ali Haydar Efendi)

SEVM-İ ŞİRA': B''yi'in (satıcının) ve müşterinin, mebî'e (mala) fiyat koymaları, bir fiyatta anlaşmaları.
Sevm-i şira' yoluyla uyuşup malı götür, beğenirsen al deyip müşteri de beğenirsem alırım diyerek alıp götürürken mebi' (mal) telef ve z''yi olsa (zarar görse veya yok olsa) müşteri kıymetini veya mislini öder. (D''m''d)

SEYF-İ NEBEVÎ: Peygamber efendimizin kılıcı.
Seyf-i Nebevînin iki t''nesi Topkapı Sarayında bulunmaktadır. Yer yer altın, birisi de kıymetli taşlarla süslüdür. (Osmanlı T''rihi Ansiklopedisi)

SEYR: Tasavvuf yolunda ilerleme.
Başka tarîkatlerde seyre nefsin tezkiyesinden y''ni temizlenmesinden başlanır. Cesedi temizlerler. Bundan sonra ''lem-i emre sıra gelir. Bizim yolumuzda ise, seyr kalbden başlar. Kalb de ''lem-i emrdendir. Bunun içindir ki, başkalarının yolunun sonu biz im büyüklerimizin yolunun başında yerleştirilmiştir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Seyr-i Âf''kî: Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin; ilminin, bilgisinin ve kendi ihtiy''rı (dilemesi, istemesi) olmaksızın dış ''lemde ilerlemesi.
Seyr-i ''f''kîde kötülüklerden temizlenmek ve seyr-i enfüsîde iyi ahl''k ile ahl''klanmak vardır. (İm''m-ı Rabb''nî)

Seyr-i Anillah-i Bill''h: Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nih''yete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.
Seyr-i anillah-i billah ve seyr-i fil-eşy'' (velînin geri döndükten y''ni yol gösterip sonra eşy''nın bilgilerine tekrar v''kıf olması) başkalarını irş''d edip kem''le getirmek içindir. (Muhammed B''ki-billah)

Seyr-i Enfüsî: Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesi.
Seyr-i ''f''kî (kendinin dışında ilerleme) insanı matlûbdan (aranılandan) uzaklaştırır; seyr-i enfüsî ise insanı, matlûba kavuşturur. (Ebû Saîd-i Harr''z)
İnsan her şeyi, kendini sevdiği için sever. Çocuğunu, malını sevmek onlardan istif''de edeceği içindir. Seyr-i enfüsîde, insanı, Allahü te''l''nın sevgisi kaplıyarak, insan, kendini sevmekten kurtulduğu için evl''d ve mal sevgisi de bununla ber''ber yok o lur. O h''lde seyr-i enfüsî muhakkak l''zımdır. (Abdülk''dir-i Geyl''nî)

Seyr-i Fil-Eşy'': Tasavvufta nih''yete kavuşan bir velînin geri döndükten sonra daha önce unutmuş olduğu eşy''nın bütün bilgilerine yeniden s''hib olması.
Seyr-i fil-eşy'', d''vet mak''mını elde etmek içindir. D''vet mak''mı, Peygamberlere mahsustur. (Muhammed B''ki-bill''h)

Seyr-i Fillah: Allahü te''l''nın isimlerinde ve sıfatlarında ilerleme. Allahü te''l''nın beğendiği ve r''zı olduğu şeylerde f''nî olma (y''ni O'nun sevdiklerini sevmek ve O'nun sevdikleri kendine sevgili olmak).
Allahü te''l''ya kavuşmakta zulmet perdelerinin kalkması için mahlûkların hepsini aşmak, y''ni seyr-i ''f''kîyi ve seyr-i enfüsîyi tamamlamak l''zımdır. Nûrdan perdelerin aradan kalkması için de seyr-i fillah gerekir. (H''ce Ubeydullah-ı Ahr''r)

Seyr-i İlallah: Allahü te''l''ya doğru olan yolda ilerlemek, m''nevî ilimde durmadan yükselmek. Seyr-i ''f''kî (kötü h''llerden kurtulma) ve seyr-i enfüsî (iyi h''llerle süslenme) yi içine alan tasavvuf yolculuğu.
Seyr-i ilallah ve seyr-i fillah y''ni Allahü te''l''nın beğendiği şeylerde f''nî olma h''sıl olmadıkça, tam ihl''s (her işini yalnız Allahü te''l''nın rız''sı için yapma) elde edilemez. Muhlislerin (ihl''s s''hiplerinin) olgunluğuna kavuşulamaz. (Abdülhakîm bin Mustaf'')

Seyr-i Mur''dî: Mur''dların, seçilmişlerin Allahü te''l''nın lutf ve ihs''nı ile çekilerek kavuştukları yol.
Tasavvuf yoluna girip ilerlemek, yol gösteren rehberi sevmeğe bağlıdır. Seyr-i mur''dî ile ve kuvvetle çekilerek vil''yetin (evliy''lığın) yüksek derecelerine kavuşturulan bu rehberin bakışları, kalb hastalıklarına (kalbin Allahü te''l''dan başka şeylere tutulmasına) şif''dır. Onun teveccühü y''ni sevgisine kavuşmak, m''nevî hastalıkları giderir. (Muhammed Beh''eddîn-i Buh''rî)

Seyr ve Sülûk: Tasavvuf yolculuğu, tasavvuf yolunda ilerlemek.
Seyr ve sülûktan maksad, nefsi kötü huylardan ve çirkin sıfatlardan temizlemektir. Bu çirkin sıfatların başı nefse düşkün olmak ve onun arzularına, isteklerine tutulmaktır. (İm''m-ı Rabb''nî)




umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #181 : Eylül 08, 2008, 04:41:34 ÖÖ »

 S - 5

SEYYİD:
1. Efendi.
Genç olarak Cennet'e girenlerin Seyyidi Hasen ve Hüseyin'dir." (Hadîs-i şerîf-Üsüd-ül-G''be)
2. Hazret-i Hüseyin'in neslinden (soyundan) gelenler.
Seyyidlerin bulunduğu bir memlekette ben oturamam. Zîr'' Resûlullah'a sallallahü aleyhi ve sellem bağlı bir nesebden (soydan) gelmenin şerefini taşıyanlara l''yık oldukları t''zimi (hürmeti) gösterememekten korkuyorum. (Ubeydullah-ı Ahr''r)
Seyyidler, İm''m-ı Hasen'in torunları olan şerîflerden daha üstündür. Osmanlı Devleti zam''nında Haleb'de seyyidlere ve şerîflere mahsûs bir mahkeme vardı. Bütün evl''dları orada kayıtlı olup, yalancılar seyyidlik iddi'' edemezdi. Seyyidlerin kıymeti bil inmeli, hürmette ve hizmette kusûr edilmemelidir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

Seyyid-ül-En''m:
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhissel''mın lakablarından biri. Beşerin y''ni insanların efendisi, en yükseği.
Seyyid-ül-en''m Muhammed aleyhissel''m, her zamanda, her memlekette, y''ni düny'' yaratıldığı günden, kıy''met kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün varlıkların, her bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan O'nun üstünde değildir. Bu, güç birş ey değildir. Dilediğini yapan, her istediğini yaratan, O'nu böyle yaratmıştır. Hiçbir insanın O'nu medh edecek gücü yoktur. Hiçbir insanın, O'nu tenkîd edecek iktid''rı yoktur. Allahü te''l'' hadîs-i kudsîde; "Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım!" buyuruyor. (S. Abdülhakîm Arv''sî)

Seyyid-ül-İstiğf''r:
Du'' ve istiğf''rların başı. İstiğf''r du''larının büyüğü. Allahü te''l''dan gün''hın bağışlanmasını istemek için yapılacak du''ların en üstünü, en kıymetlisi.
"Allah'ım! Sen benim Rabbimsin. İb''dete l''yık hiçbir il''h yoktur. Ancak sen varsın. Beni sen yarattın; şüphesiz ben senin kulunum. Gücüm yettiği kadar, ezelde sana verdiğim ahd ü mîs''k (Allahü te''l'', rûhları yarattığında; "Elestü bi Rabbiküm - Ben si zin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğunda, rûhların; "K''lû bel'' - Evet Rabbimizsin" dediği günkü verdiğim söz) ve v'''dim üzerinde duruyorum. Y'' Rabbî! İşlediğim gün''hların şerrinden sana sığınıyorum. Bana lütuf ve ihs''n buyurduğun nîmetleri ikr''r ve îtir''f ederim (kabûl ederim). Gün''hımı da îtir''f eylerim. Beni affet Allah'ım! Zîr'' senden başka gün''hları kimse affedemez." İşte her kim bu seyyid-ül-istiğf''r du''sını (ihl''s ile, sev''b ve fazîletine inanarak) gündüz okuyup, o gün akşam olmadan ölürse, o kimse Cennetlik olur. Her kim de sev''b ve fazîletine inanarak gece okur da, sabah olmadan ölürse, o kimse de Cennet ehlindendir." (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Buh''rî)

Seyyid-ül-Mürselîn:
Muhammed aleyhissel''mın lakablarından. Gönderilmiş olan peygamberlerin önderi, efendisi.
Seyyid-ül-mürselîn sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Bir kimse, bir gün''h yapmak istese ve sonra Allah'tan korkup, onu terk eylese, Hak te''l'' hazretleri, o kula iki Cennet ihs''n eder. (Hadîs-i şerîf-Ey Oğul İlmih''li)
Allahü te''l''nın rız''sına; Ehl-i sünnet vel-cem''at îtik''dıyla y''ni Resûlullah efendimizin ve O'nun sohbetinde yetişen Esh''b-ı kir''mın yolunda olmakla, onların bildirdiklerine tam inanmakla kavuşulur. Bu doğru îtik''d (inanış) her şeyden kıymetli ve kaz anılan şeylerin en üstünüdür. Kim bu doğru îtik''da s''hib olursa, bütün şerefleri ve üstünlükleri toplamış olur. Cennet kapıları, bu îtik''da s''hib olmakla açılır. Düny'' ve ''hirette üstünlük onunladır. Peygamberler bunun için gönderilmiş olup, onların sonuncusu Seyyid-ül-mürselîn Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemdir. (Serahsî)

Seyyid-üs-Sakaleyn:
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhissel''mın lakablarından. İnsanların ve cinlerin efendisi, iki cih''nın seyyidi Muhammed aleyhissel''m.
Hak te''l'' kullarını Cennet'e d''vet edip cem''lini (güzelliğini) müş''hede etmelerini (görmelerini) v''d eyledi. Bu devletin ele geçmesine Seyyid-üs-Sakaleyn efendimiz hazretlerini v''sıta kıldı. O'nu (sallallahü aleyhi ve sellem) mîr''ca götürmesi sebeple rinden ve hikmetlerinden bir sebep ve hikmet de bu olsa gerektir. (Har''itî)

SEYYİE:
Kötülük, günah.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Her güzel, her iyi şey, sana Allahü te''l''dan geliyor. Her seyyieye de nefsin sebeb oluyor. (Nis'' sûresi: 79)
Hiçbir kimse yoktur ki, tertemiz abdestini alsın, sonra (şu) mescidlerden birine gitsin de Allah, ona attığı her adım karşılığında bir sev''b yazmasın; her adım karşılığında onun bir seyyiesini affetmesin! (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Mü'minin başına s''bit bir sızı veya bir meşakkat, bir hastalık, bir hüzün, hatt'' kendini üzen bir keder gelirse, onunla seyyielerinden b''zısı örtbas edilir. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Kalbe gelen düşünce seyyie olup, terk edilirse sev''b yazılır. Azm edilir, yapmamaya karar verilirse, bir gün''h yazılır. İşlemezse bu da affolur. Hadîs-i şerîfte; "Kalbe gelen kötü şey söylenmedikçe ve buna uygun hareket edilmedikçe affolur" buyruldu. (Muhammed H''dimî)

SIBTEYN-İ MÜKERREMEYN:
Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhissel''mın iki müb''rek torunu; hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyn (radıyallahü te''l'' anhüm'').

SIDDÎK:
1. Pek doğru, hiçbir zaman yalan söylemeyen, işinde ve sözünde doğru olan.
Doğru sözlü olmak iyiliğe götürür. İyilik Cennet'e götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allahü te''l''nın katında sıddîk olarak yazılır. (Hadîs-i şerîf-Kimy''y-ı Se''det)
Doğru olan tüccar kıy''mette sıddîklarla ve şehîdlerle ber''ber olacaktır. (Hadîs-i şerîf-Rıy''d-ün-N''sihîn)
Aralarında şu dört kimseden biri bulunan topluluk hel''k olmaz: İm''m, velî, sıddîk ve üst''d. ( Ebü'l-Hasan)
Sıddîklar, harama sebeb olmak korkusu bulunmayan hallerden de sakınır. Bunları meydana getiren sebeblerden birine haram karışmış olmasından çekinirler. ( İm''m-ı Gaz''lî)
2. Hazret-i Ebû Bekr'in lakabı.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, mîr''cdan döndükten sonra, sabahleyin K''be'nin yanına gidip mîr''cını anlatmıştı. Bunu işiten k''firler alay ettiler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vazgeçti. Mîr''cı duyan Ebû Bekr-i Sıddîk radıyallahü anh, Resûlullah'ın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle; "Y'' Resûlallah! Mîr''cınız müb''rek olsun! Allahü te''l''ya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlayan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nîmetlendirdi. Y'' Resûlallah sallallahü te''l'' aleyhi ve sellem! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fed'' olsun!" dedi. Ebû Bekr'in sözleri, k''firleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şübheye düşen, îm''nı zaîf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem o gün Ebû Bekr'e; "Sıddîk" dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi. (Ahmed Cevdet Paşa, M. Sıddîk Gümüş)

SIDK:
1. Doğruluk.
Sıdk, sözün süsüdür. (Hazret-i Ali)
İnsanları, sıdktan daha güzel birşey süsleyemez. (Fudayl bin Iy''d)
Sabır bütün hayırların; sıdk ise kurtuluşun ve nîmetlere şükretmek, bereketin anahtarlarıdır. Kimde bu hasletler bulunursa, o en yüksek m''nevî mertebelere kavuşur. (B''hilî)
Araştırıldığında sıdkın şec''atle, yalanın da korkaklıkla ber''ber olduğu görülür. ( İbn-ül-Mugter)
2. Peygamberlerin sıfatlarından.
Bütün peygamberler sıdk s''hibidirler. Her sözleri doğrudur. Asl'' yalan söylemezler. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)

SIFAT:
Özellik, h''l, keyfiyyet. Varlıkta kendi kendine duramayıp başka bir şeye muhtaç olan şey.
Varlıklar birbirlerinden sıfatlarıyla ayırt edilmektedir. (Teft''z''nî)
Allahü te''l''nın insanlar içinden seçmiş olduğu peygamberler (aleyhimüssel''m) da insanlık sıfatlarında diğer insanlarla aynıdır. Y''ni onlar da yerler, içerler, soğukta üşürler. Ancak Allahü te''l'', onlara husûsî (özel) nîmetler ve çeşitli mûcizeler ihs ''n etmiştir. (Harputlu İsh''k Efendi)
Noksan sıfatlar Allahü te''l''da yoktur. O, maddelerin, cisimlerin, ''r''zların y''ni hallerin sıfatlarından ve bunlara l''zım olan şeylerden münezzehtir (uzaktır). (Ahmed F''rûkî)

Sıfat-ı İl''hiyye:
Allahü te''l''nın z''tî ve subûtî sıfatlarının hepsi.
Perdeler tam''men kalkıp, hakîkat bütün açıklığıyla bildirilince anladım ki, ''lemler, mahlûklar (yaratılmışlar) sıfat-ı il''hiyyenin aynaları ve esm''-i il''hiyyenin (Allahü te''l''nın isimlerinin) görünüşleri ise de, görünenler gösterenin kendi değildir. Bir şeyin görüntüsü o şeyin kendisi değildir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Sıfat-ı Ma'neviyye:
Allahü te''l''nın subûtî sıfatları.
Allahü azîm-üş-ş''n hakkında bize bilinmesi v''cib (l''zım) olan sıfat-ı ma'neviyye sekizdir. Bunlar; Hayy, Allahü te''l'' diridir. Semi', Allahü te''l'' sem-i kadîmi (ezelî işitme sıfatı) ile işiticidir. Basîr; Allahü te''l'' görücüdür. Mürîd; Allahü te''l'' i r''de-i kadîm ile (ezeli olan dileme sıfatıyla) dileyicidir. Alîm; Allahü te''l'' ilm-i kadîmi ile (ezelî ilim sıfatıyla) bilicidir. Kadîr, Allahü te''l'' kudret-i kadîmesiyle (ezelî kudreti ile) gücü yeticidir. Mütekellim; Allahü te''l'' kel''m-ı kadîmi (ezelî, başlangıcı olmayan kel''mı) ile söyleyicidir. Mükevvin; Allahü te''l'' her şeyi yaratandır. (Kutbüddîn İznikî)

Sıfat-ı Nefsiyye:
Allahü te''l''nın Vücûd y''ni var olma sıfatı.
Allahü te''l'' hakkında bizlere bilmesi v''cib olan sıfat-ı nefsiyye birdir. Y''ni var olmaktır. Kur'''n-ı kerîmdeki İhl''s sûresi ve bu ''lemdeki bütün yaratılmışlar Allahü te''l''nın sıfat-ı nefsiyyesi olan vücûd sıfatının delilleridir. (Kutbüddîn İznikî)

Sıfat-ı Selbiyye:
Allahü te''l''da bulunması c''iz olmayan sıfatlar.
Allahü te''l''nın sıfat-ı z''tiyye ve sıfat-ı subûtiyyeden başka sıfatları ya îtib''rî (var kabûl edilen) veya selbîdir. Mesel'' Allahü te''l'' cisim değildir. Cisimden değildir. Madde değildir. Ar''z y''ni hal değildir. Mek''nı yoktur. Zamanlı değildir. Bir ş eye girmiş, bir yere yerleşmiş değildir. Hudûdlu, bir şeyle çevrilmiş değildir. Bir tarafta, bir cihette değildir. Bir şeye mensûb değildir. Bir şeye benzemez. Misli, ortağı ve zıddı yoktur. Anası, babası, zevcesi (hanımı), çocukları yoktur. Bunların hepsi mahlûklarda (sonradan yaratılanlarda) bulunur. Hepsi noksanlık ve kusûr al''metleridir. Bütün bunlar sıfat-ı selbiyyedir. Bütün kem''l sıfatlar Allahü te''l''da vardır. Bütün noksan sıfatlar yoktur. (İm''m-ı Rabb''nî)

Sıfat-ı Sübûtiyye:
Allahü te''l''nın z''tında (kendisinde) bulunmakla birlikte başka varlıklarda da sınırlı olarak bulunan sıfatları. Bu sıfatlara sıfat-ı hakîkiyye de denir.
Mükellef y''ni ''kıl ve b''liğ olan, kadın-erkek her müslümanın Allahü te''l''nın sıfat-ı z''tiyyesini ve sıfat-ı sübûtiyyesini, doğru bilmesi ve inanması l''zımdır. Herkese ilk farz olan şey budur. Bilmemek özür olmaz. Bilmemek gün''h olur. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Allahü te''l''nın sıfatları sıfat-ı z''tiyye (z''tında bulunan sıfatlar) ve sıfat-ı sübûtiyye olmak üzere ikiye ayrılır. Allahü te''l''nın sıfat-ı subûtiyyesi sekiz t''nedir. Bunlar; Hayat (diri olmak), İlim (bilmek), Sem'(işitmek), Basar (görmek), Kudret ( gücü yetmek), Kel''m (konuşmak), İr''de (dilemek) ve Tekvîn (yaratmak)dır. Allahü te''l''nın sıfat-ı sübûtiyyesi de z''tı gibi ezelî (başlangıcı olmayan) ve ebedî (sonu olmayan) dirler. Mahlûkların (yaratılmışların) sıfatları gibi değildirler. Akıl ile zan ile düny''dakilere benzetilerek anlaşılamazlar. Allahü te''l'' bu sıfatlarından birer örnek insanlara sınırlı olarak ihs''n etmiştir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)

Sıfat-ı Z''tiyye:
Allahü te''l''nın z''tında (kendisinde) bulunup diğer varlıklarda bulunmayan, yalnız Allahü te''l''ya mahsûs sıfatları. Bu sıfatların sonradan yaratılan varlıklarla hiçbir sûrette bağlantıları yoktur. Bu sıfatlara sıfat-ı Vücûdiyye ve sıfat-ı Ulûhiyyet de denir.
Allahü te''l''nın sıfatları, z''tî (kendisine ''it olan) ve sübûtî (başka varlıklarda sınırlı olarak bulunan) sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır. Allahü te''l''nın sıfat-ı z''tiyyesi, altı t''nedir. Bunlar; Vücûd (var olmak), Kıdem (varlığının öncesi, başlan gıcı olmamak), Bek'' (varlığının sonu olmamak), Vahd''niyyet (z''tında, sıfatlarında ve işlerinde tek olmak; ortağı ve benzeri olmamak), Muh''lefetün lil-hav''dis (hiçbir mahlûka, yaratılmışa hiçbir bakımdan benzememek), Kıy''m binefsihî (varlığının kendinden olması, var olmak için hiçbir şeye muht''c olmaması). Bu altı sıfatın hiçbiri mahlûkların (yaratılmışların) hiçbirinde yoktur. Allahü te''l''nın sıfat-ı z''tiyyesi z''tı gibi ezelî (başlangıcı olmayan) ve ebedî (sonu olmayan)dir. Y''ni sonsuz olarak va rdırlar. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)

SILA:
Fıkıh ve tasavvufu (kalb bilgilerini) meczeden, birleştiren m''n''sına İm''m-ı Rabb''nî hazretlerinin lakabı.
Ümmetimden sıla isminde bir z''t gelecek, onun şef''ati ile grup grup insanlar Cennet'e gireceklerdir. (Hadîs-i şerîf-Cem-ül-Cev''mi')
Beni iki düny'' arasında sıla kılan Rabbime hamd olsun. (İm''m-ı Rabb''nî)

Sıla-i Rahm:
Akrab''yı, y''ni ana, baba, dede, çocuklar ve torunları; süt ve evlilik yoluyla olan yakınları ziy''ret etmek, gözetmek ve onlara yardım etmek.
Allahü te''l''dan korkun ve akrab''nızı ziy''ret edin. Onlara yardım edin! Çünkü sıla-i rahm sizin için düny''da bereket, ''hirette ise günahlara mağfirettir. (Hadîs-i şerîf-Riy''d-ün-Nasîhin)
Sıla-i rahm, ''ilede muhabbetin, malda servetin artmasına ve ömrün uzamasına sebeptir. (Hadîs-i şerîf-Evsat)
Üç sınıf kimseye, yarın kıy''met gününde arşın altında yer verilir. Birincisi sıla-i rahmi bırakmayan; ikincisi kocası mal bırakmadan vef''t edip de küçük çocukları olan ve bunları kimseye muhtaç etmemek için koruyan kadın; üçüncüsü yetimleri doyurmak için yemek veren kimsedir. (Enes bin M''lik)
"Müslüman olan ve sıla-i rahmde bulunan bir kimseye, yetmiş n''file hac sev''bı verilir." (Süleym''n bin Cez'')

SIR:
1. Gizli, gizlenilen şey.
Kader, Allahü te''l''nın mahlûku hakkında bir sırrıdır. Allahü te''l'', kader ile ilgili bilgiyi mahluklarından, yarattıklarından gizlemiş, onu araştırmaktan kullarını menetmiştir. (Mengübers Müstensırî)
Kimseye sırrını söyleme. Sen birisine söylersen, o da başkasına söyler. Mücevher''tı hazîned''ra teslim et, ama sırrını kendine sakla. (Sa'dî Şîr''zî)
Kimse senin sırrını senden daha iyi saklayamaz. (Sa'dî Şîr''zî)
Çok konuşmak, kendisinde sır olarak bulunanları açıklamak ve herkesin sözünü kabûl etmek insanı küçük düşürür. (Muhammed bin Ka'b el-Kuraşî)
Sırrın senin esirindir. Onu ifş'' edersen (açıklarsan) sen onun esiri olursun. (Hazret-i Ali)
İki kişinin bildiği şey sır olmaz. ( Abdülazîz Dehlevî)
2. Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen ''lemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.
Âlem-i emrin birinci basamağı kalbdir. Bu yolda (tasavvuf yolunda) kalbi geçtikten sonra sırasıyla ruh, sır, hafî ve ahf'' mertebelerinde ilerlenir. Âlem-i emrin bu beş latîfesini anlamak ve bunlar üzerinde bilgi edinmek, ancak Muhammed aleyhissel''mın izinde gidenlerin büyüklerine nasîb olmuştur. (İm''m-ı Rabb''nî)

SIRÂT KÖPRÜSÜ:
Cennet'e geçilmek üzere, Cehennem üzerine kurulmuş, m''hiyeti kesin bilinmeyen köprü. Buna, yalnız sır''t da denir.
Herkesten önce ben ve benim ümmetim Sırat köprüsünden geçeriz. Sırat üzerinden geçerken peygamberlerden başkası birşey söyliyemez. Onlar da; "Y'' Rabbî! Ümmetlerimize (bize îm''n edenlere) sel''met (kurtuluş) ihs''n eyle (ver) " derler. (Hadîs-i şerîf-Tezkire)
Büyük kurban alınız ve kesiniz! Çünkü kurbanlarınız, sır''t üzerinde sizin bineklerinizdir. (Hadîs-i şerîf-Riy''d-un-N''sihîn)
Sır''t köprüsü, Allahü te''l''nın emri ile, Cehennem'in üstünde kurulacaktır. Herkese, bu köprüden geçmesi emr olunacaktır. O gün bütün peygamberler; "Y'' Rabbî! Sel''met (kurtuluş) ver!" diye yalvaracaklardır. Cennetlik olanlar, köprüden kolayca geçerek, Cennet'e gideceklerdir. Bunlardan b''zısı şimşek gibi, b''zısı rüzg''r gibi, b''zısı koşan at gibi geçecektir. Sır''t köprüsü, kıldan ince, kılıçtan keskindir. Düny''da iken İsl''miyet'e uyanlar, nefislerine h''kim olanlar, Sır''t'ı kolay ve rahat geçecektir. Nefislerine düşkün olanlar, Cehennemlik olanlar, Sır''t'tan geçemeyip, Cehennem'e düşeceklerdir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Ehl-i sünnet ''limleri (Resûlullah efendimizin ve O'nun sohbetinde yetişmiş Sah''be'nin yolunda olan müb''rek insanlar), İsl''mî bilgilerden hiçbirine, akıl ermediği için, karşı gelmediler. Böylece, kabir az''bına, kabirde Münker ve Nekir denilen iki mele ğin su''l soracaklarına, sır''t köprüsüne, kıy''metteki ter''ziye hemen inandılar. Akıl ermediği için olmaz demediler. Çünkü bu büyükler, Kur'''n-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uydular. Aklı bu iki temel kaynağa bağladılar. Anlıyabildiklerini anlattılar. Anlıyamadıklarına öylece inandılar. Anlayamadıklarına, aklımız ermediği için anlıyamadık dediler. (Ahmed F''rûkî)

SIRÂT-I MÜSTEKÎM:
İsl''miyet'in gösterdiği doğru yol.
Allahü te''l'' ''yet-i kerimelerde me''len buyuruyor ki:
Ey ''demoğulları! Şeytana it''at etmeyin; o size apaçık bir düşmandır, diye size öğüd vermedim mi? Bir de bana ib''det edin; sır''t-ı müstekîm budur (diye emretmedim mi?) . (Y''sîn sûresi: 60,61)
(Ey Resûlüm!) Sen, hemen sana vahy edilen (indirilen) Kur'''n'a yapış (Onunla amel et!) Şüphesiz ki sen, sır''t-ı müstekîm üzerindesin. (Zuhrûf sûresi: 43)
Hazret-i Âişe, Resûl-i ekrem efendimiz teheccüde (gece namazına) kalktığı zaman şöyle du'' ederdi diyor: "Ey Mik''il, Cebr''il ve İsr''fil'in Rabbi olan, gökleri ve yeri yaratan, gizli ve ''şik''re her şeyi bilen Allah'ım! Kullarının arasındaki ayrılıkları düzeltecek olan H''kim (hüküm s''hibi) sensin. Beni, hakka, hid''yet eyle. Çünkü sen, dilediğini sır''t-ı müstekîme hid''yet edersin." (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Müslim)
S''dıklar (doğru söyliyenler) ve hakîkate erenler (gerçeği bulanlar, kurtuluşa erenler) sözbirliği ile diyoruz ki: "Sır''t-ı müstekîm; Ehl-i sünnet vel-cem''atin, y''ni Resûlullah efendimizin ve O'nun sohbetinde yetişen Sah''be-i kir''mın yoludur. (Muhammed B''kî-billah)

SIYÂM:
Oruç tutmak. Fecrin ağarmasından (imsaktan) güneş batıncaya kadar, yemeyi, içmeyi ve cim'''ı terk etmek. (Bkz. Oruç)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #182 : Eylül 08, 2008, 04:42:10 ÖÖ »

 S - 6

SİCCÎN:
1. Şeytanların, kafirlerin (Allahü te''l''ya ve Resûlullah efendimize inanmayanların) ve günahk''r mü'minlerin amellerini toplayan bir kitap; insanların ve cinlerin kötülerine mahsûs amel defterleri.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Sakın (hîleye sapmayın, ''hiret hes''bını unutmayın). Çünkü kötülerin kit''bı muhakkak ki Siccîn'dedir. Siccîn'in ne olduğunu sana hangi şey bildirdi? yazılmış (mühürlenmiş) bir kitabdır. (Mutaffifîn sûresi: 7-9)
Hafaza (koruyucu melekler) y''ni Kir''men K''tibîn, bir kişinin amel defteri ile göğe çıkıp, Allahü te''l''ya arz mak''mına vardıklarında; "Siz kullarımın üzerine hafazasınız. Kalbini bilen benim. Amelinde ihl''s olmadığından y''ni Allah rız''sı için yapmadığından, defterini Siccîn'e koyun" diye Allahü te''l'' vahy eder (bildirir). (Ebüssü'ûd Efendi)
2. Şakîlerin, kötülerin ve az''b olunan rûhların bulunduğu yer.
Mü'min öldükten sonra, kendisini rüy''da gösterebilir. Çünkü mü'minlerin rûhu serbest kalır. K''firlerin rûhları ise, serbest kalmaz. Siccîn'de haps olunur. (Selm''n-ı F''risî)
Bir insan eğer îm''nsız gittiyse, üç yüz altmış Siccîn melekleri, Cehennem'den, katrandan daha kara zakkum yaprağı getirip, o îm''nsız çıkan c''nı (rûhu), ona sarıp, derhal Cehennem'e iletip yerini gösterirler. (İm''m-ı Gaz''lî)
Rûhlar, Siccîn'de iken, cesed olunmaksızın da az''b çekerler. (İm''m-ı Y''fiî)
3. Yerin altında veya Cehennem'in dibinde bulunan büyük bir taş.

SİDRET-ÜL-MÜNTEHÂ:
Yedinci kat sem''da (gökte) Arş'ın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik riv''yetler vardır.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
(Muhammed aleyhissel''m, Cebr''il aleyhissel''mı hakîkî sûreti ile) diğer bir inişinde Sidret-ül-münteh'''nın yanında gördü. (Necm sûresi: 13,14)
İbn-i Mes'ûd radıyallahü anh anlatıyor: "Resûl-i ekremin ayrılığı yaklaştığı sırada v''lidemiz hazret-i Âişe'nin evinde ziy''retine gittik. Resûl-i ekrem bize bakarak gözleri yaşardıktan sonra şöyle buyurdu: "Hoş geldiniz. Allah sizi müb''rek etsin, korusun ve size nusret (kurtuluş) versin. Takv''yı (Allah'tan korkmayı) size tavsiye ederim ve sizi Allah'a em''net ederim. Ben sizi O'ndan açıkça korkuturum. O'nun memleketinde ve kulları arasında O'na karşı gelmeyin. Ölüm yaklaştı. Cennet-i me'v''ya, Sidre-i münteh''ya ve cen''b-ı Allah'a yönelme vakti geldi. Size ve benden sonra dînimize girenlere Allah'ın sel''m ve rahmetini benden okuyun!" (Hadîs-i şerîf-İhy''u Ulûmiddîn)
Seh''vet (cömertlik), Allah'ın cömerdliğinden gelir. Cömerd olun ki, Allahü te''l'' da size cömerdlik etsin. İyi biliniz ki, cen''b-ı Hak cömerdliği bir insan sûretinde yarattı. Başını, Tûb'' ağacının gövdesine yerleştirdi. Dallarını da, Sidret-ül-münteh''nın dallarına bağladı. Sonra bir kısım dallarını da düny''ya sarkıttı. Bu dallardan birine yapışanı, o dal çeker Cennet'e götürür. Dikkat edin, cömerdlik îm''ndandır. Îm''n ise Cennet'tedir... (Hadîs-i şerîf-İhy''u Ulûmiddîn)
Resûlullah efendimiz, mîr''c y''ni göklere çıkarıldığı ve bilinmeyen ''lemleri gezdiği ve gördüğü gece, Mekke-i mükerremeden Sidret-ül-münteh''ya kadar, Cebr''il aleyhissel''m ile birlikte gitti. Sidrede, Cebr''il aleyhissel''mı altı yüz kanadı ile kendi şek linde gördü. Cebr''il aleyhissel''m Sidre'de kaldı. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem, Cennet'te bulunduğu mak''mın ismi Vesîle'dir. Burası, Cennet'in en yüksek derecesidir. Cennet'teki herkese birer dalı yetişecek olan Sidret-ül-münteh'' ağacının kökü oradadır. Cennettekilere her nîmet, bu dall ardan gelecektir. (Niş''ncız''de)
Saîd, Cennetlik kimsenin rûhu, bal arısı kadar insan şeklindedir. Melekler, bu rûhu Cennet ipeklerinden bir ipeğe sararlar. Birçok kat sem''yı geçtikten sonra, Sidret-ül-münteh''ya kadar giderler. Orada bu kimdir diye sorarlar, Cebr''il aleyhissel''m, ya nımdaki bu kimse filandır diyerek, o kimsenin güzel ve sevdiği isimleri ile haber verir. Burada bulunan melekler; "Hoş ve saf'' geldi. Her iyiliğini Allahü te''l''nın rız''sı için yapan z''ta merhab''" der. (İm''m-ı Gaz''lî)

SİHR (Sihir):
Tabiat kuvvetleri, fizik, kimy'' ve biyoloji k''nunları dışında gizli sebebler kullanarak, garip şeyleri yapmayı sağlayan iş, büyü. (Bkz. Büyü)
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
(Mûs'' aleyhissel''ma inanan sihirb''zlar Fir'avn'a) "Bize zorla yaptırdığın sihrin veb''lini mağfiret buyurması için Rabbimize îm''n ettik" dediler. (Şuar'' sûresi: 50)
Tetayyur eden ve tetayyur olunan; k''hinlik yapan ve k''hine giden; sihir yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur'''n-ı kerîme inanmamıştır. (Hadîs-i şerîf-Hadîka)
Sihir yaparken küfre sebeb olan kelime veya iş olursa, küfürdür. Böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük gün''htır. (İm''m-ı Nevevî)
Sihir insanları hasta eder, sevgi veya muhabbetsizlik yapar. Y''ni cesede ve rûha te'sir eder. Sihir, kadınlara ve çocuklara daha çok te'sir eder. Sihrin te'siri kat'î değildir. İl''cın te'siri gibi olup, Allahü te''l'' isterse te'sirini yaratır. İstemez se, hiç te'sir ettirmez. (İm''m-ı Rabb''nî)
Bir s''hir (büyücü) sihir ile istediğini elbette yapar, sihr muhakkak te'sir eder demek ve böyle inanmak küfrdür, îm''nı giderir. (S. Abdülhakîm-i Arv''sî)

SİLİS-ÜL-BEVL:
Devamlı idrar kaçırmak. İdr''rını tutamamak. (Bkz. Özr)
Silis-ül-bevl s''hibinin özrü tam bir namaz vaktini kaplarsa y''ni bir namaz vaktinin başından sonuna kadar zaman içinde abdest alıp farz namazı kılacak kadar bir vakit özrü durmayıp akarsa, o kimse özür s''hibidir. Her namaz vaktinde yeniden abdest alı p, namaz kılar ve diğer ib''detlerini yapar. Silis-ül-bevl s''hibi, özrünü tutma imk''nı bulursa, özür s''hibi olmaktan çıkar. (İbn-i Âbidîn)
Silis-ül-bevlin il''cı, bir kaba bir fincan nohut ve iki fincan sirke konur. Üç gün sonra, her gün üç kere üçer nohut yenir ve birer çay kaşığı sirke içilir. Y''hut bir kaşık üzerlik tohumu ve zencefil ve tarçın ve karabiber, ince toz edilip karıştırıl ır. Sabah aç karna ve yatarken bir çay kaşığı toz, su ile yutulur. (İm''m-ı Süyûtî)

SİLSİLE-İ ALİYYE:
Yüksek silsile. Peygamber efendimizden hazret-i Ebû Bekr yoluyla ilim ve feyz alarak gelen büyük ''limler silsilesi. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Ebû Bekr-i Sıddîk, Selm''n-ı F''risî, K''sım bin Muhammed, Ca'fer-i S''dık, B''yezîd-i Bist''mî, Ebü l-Hasen Hark''nî, Ebû Ali Farmedî, Yûsuf-i Hemed''nî, Abdülh''lık Goncdüv''nî, Ârif-i Rivegerî, Mahmûd-i İncirfagnevî, Ali R''mitenî, Muhammed B''b'' Semm''sî, Seyyid Emîr Kül''l, Beh''eddîn-i Buh''rî, Al''üddîn-i Att''r, Y'''kûb-i Çerhî, Ubeydullah-ı Ahr''r, K''dı Muhammed Z''hîd, Derviş Muhammed, H''cegî İmkenegî, Muhammed B''kî-Bill''h, İm''m-ı Ahmed Rabb''nî, M'''sûm-i F''rûkî, Seyfeddîn-i F''rûkî, Seyyid Nûr Muhammed Bedev''nî, Mazhar-ı C''n-ı C''n''n, Abdullah-ı Dehlevî, Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî, Abdullah-ı Şemdînî, Se yyid T''h''y-ı Hakk''rî, Seyyid Muhammed S''lih, Seyyid Fehim, Seyyid Abdülhakîm.
H''cetlere (dilek ve isteklere) kavuşmak için, F''tiha, üç ihl''s ve üç salev''t ve sonra silsile-i aliyyeyi okuyup, sev''bını bu müb''rek z''tların rûhlarına hediye etmeli, bunları vesîle yaparak du'' etmelidir. (Abdullah-ı Dehlevî) Du'' edeceğin zaman Silsile-i aliyyeyi oku hemen S''lihleri söyleyince yağar rahmet-i il''hî Sel''m olsun, du'' olsun, bu garîbden d''im'' Silsile-i aliyyenin erv''hına y'' Rabbî!
(M. Sıddîk Gümüş)

SİLSİLET-ÜZ-ZEHEB:
Altın silsile. Resûlullah efendimizden, hazret-i Ebû Bekr yoluyla feyz ve ilim alarak gelen büyük ''limler silsilesi. (Bkz. Silsile-i Aliyye)
Silsilet-üz-zehebe d''hil olan büyük ''limlerden H''ce Ubeydullah-ı Ahr''r buyurdu ki: "İnsanın yaratılışından mur''d, kulluk yapmasıdır. Kulluğun özü ise; her h''lük''rda Allahü te''l''yı unutmamaktır."

SİMÂ' (Sem'''):
Bir kişinin veya birkaç kişinin çalgısız, ''letsiz ve müzik perdelerine uydurmadan okudukları dîni, îm''nı kuvvetlendiren ve ahl''kı güzelleştiren şiirleri, kasîdeleri, il''hileri ve mevlidleri dinlemek.
Sim''' kalbe rikkat (incelik) verir, yumuşatır. Yumuşak kalbli müslümana Allahü te''l'' merhamet eder. Sim''' için ''limler arasında ihtil''f vardır. C''iz değil diyenler de oldu. (Mazhar-ı C''n-ı C''n''n)
Sim''', evliy''nın kalbindeki kabz (sıkıntı) h''lini bast (rahatlık) h''line çevirmek içindir. G''fillerin (Allahü te''l''yı unutmuş olanların) sim''' dinlemeleri fıska (günaha) yol açar. (Abdullah-ı Dehlevî)
Yüksek sesle zikr yapabilmek için kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından har''m ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riy''dan (gösterişten), süm'adan (şöhretten) p''k (temiz, uzak) olmak l''zımdır. İşte sim''' böyle kimselere faydalı olur. (Mahmûd İncirfagnevî)
Ey oğlum! İlim, edeb ve takv'' üzere ol. İsl''m ''limlerinin kitaplarını oku. Fıkıh ve hadîs öğren. C''hil tarîkatçılardan sakın. Şöhret yapma. Şöhrette ''fet vardır. Çok sim''' eyleme. Sim'''ı ink''r etme ki, büyüklerin çoğu sim''' yapmışlardır. (Abdülh''lık Goncdüv''nî)
Kur'''n-ı kerîmi, kasîdeleri ve mevlidi güzel sesle okumak c''izdir. Har''m olan, nağme yapmak y''ni sesi mûsikî perdelerine uydurmaktır ki; harfler değişmekte, m''n'' bozulmaktadır. Bunları nağme yapmadan ve Allah rız''sı için okumak şartı ile güzel sesle okumak c''izdir. Fakat dinlerini kayırmayanlar bu şartları gözetmiyeceklerinden sim'''a müs''ade etmemek bu fakîre daha uygun geliyor. (Ahmed F''rûkî)

SİNN-İ BÜLÛĞ:
Büluğ yaşı, ergenlik (evlilik) çağı.
Sinn-i bülûğun başlangıcı, erkekte on iki ve kızda dokuz yaşları doldurmaktır. Münteh''sı (sonu), ikisinin de on beş yaştır. On beş yaşını tamamlayınca b''liğ sayılırlar. On iki ve dokuz yaşlarını doldurup da, b''liğ olmamış çocuğa mür''hık denir. ( İbr''him Halebî)
Müslüman ana-babanın çocuğu sinn-i bülûğa erip, ''kıl ve b''liğ olduğu zaman, yalnız "L'' il''he illallah Muhammedün resûlullah" demekle müslüman olmaz. Îm''nı bilmesi, anlatması da l''zımdır. Îm''nı anlatmak demek, inanılacak altı şeyi anlamak ve sorunca s öylemek demektir. Y''ni Âmentü'yü okumak, m''n''sını da bilmek ve anlamak l''zımdır. ( İbn-i Âbidîn)
Yedi ve on yaşında olan gösterişli kızlar ve on beş yaşını dolduran veya sinn-i bülûğa varan bütün kızlar, kadın hükmündedir. Böyle kızların; başları, saçları, kolları, bacakları açık olarak yabancı erkeklere görünmeleri ve erkeklere şarkı söylemeler i, yumuşak ve cilveli konuşmaları haram olur. (H''dimî)

Sİ'R:
Fiyat, mala biçilen değer. (Bkz. Narh ve K''r Haddi)

SÎRET:
Ahl''k, gidiş''t, hal, hareket, tavır, yaşayış.
İki haslet var ki, bunlar mün''fıkta (içi dışı başka olanda) bulunmaz; güzel sîret ve ahl''k ile din ilmi. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)
İnsan sîretle insandır, sûretle (görünüşle) değil. (Cüneyd-i Bağd''dî)

Sîret-i Nebevî:
Sevgili Peygamberimizin örnek hay''tı, güzel ahl''kı.
Sîret-i Nebevî'yi bütün müslümanların öğrenmesi ve o şekilde yaşaması l''zımdır. Böylece, düny''da ve ''hirette fel''ketlerden, sıkıntılardan kurtulmak ve o iki cih''n efendisinin şef''atine kavuşmak nasîb olur. (H''dimî)

SİRKAT:
Hırsızlık.
Herkesin elindeki mal kendi mülküdür. Sirkat, gasb, zulüm, rüşvet, f''iz, haraç ve hıy''net yollarından biriyle ele geçtiği açıkça bilinen mal, mülk olmaz. Bu malı satın almak, yemek, içmek c''iz değildir. (İm''m-ı Gaz''lî, A. Nablüsî)
Başkasının az veya çok malına sirkat haramdır. (Al''üddîn Haskefî)

SİYER:
Gidiş''t. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin hay''tını, güzel ahl''kını, üstün vasıflarını anlatan ilim dalı; bu hususta yazılmış kitab.
İsl''m t''rihinde ilk yazılan siyer kitabı Muhammed bin İsh''k Yes''r'ın yazdığıdır. Türk edebiy''tında ilk yazılan siyer ise Erzurumlu Mustafa Darîr'in eseridir ve Mısır'da yazılmıştır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

SÔFÎ (Sûfî):
Tasavvuf ehli. Kalbini gafletten (Allahü te''l''yı unutmaktan) ve m''siv''ya (Allahü te''l''dan başka şeylere) bağlamaktan koruyan, nefsini Allahü te''l''ya it''ate kavuşturan, p''k ve temiz bir kalbe s''hip olan kimse, velî derviş.
Sûfînin kalbinde hiçbir kir ve kötülük olmaz. (Ferîdüddîn Şeker Genç)
Sôfîlerin kulağı, Allahü te''l''nın zikrinden başka bir şey duymamalıdır. (Şems-i Tebrîzî) Sôfî, saf'' üzere saf elbise giyendir. Resûlullah yolunda, izinde yürüyendir. Arzularını yenen, cef''yı zevk edinen Düny'' lezzetlerini gerilere itendir.
(Ebû Ali Rodb''rî)

Sôfiyye-i Aliyye:
Tasavvuf büyükleri.
Sôfiyye-i aliyyenin tasavvufa ''it sözleri, müb''rek kalblerine ve temiz ruhlarına akıp gelmekle anladıkları m''rifetler (bilgiler)dir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Ahk''m-ı şer'iyye (İsl''miyet'in hükümleri) ile tam bezenmek, ib''detleri yapmakta ve yasaklardan kaçmakta kolaylık, nefsin f''nî olmasına bağlıdır. Bu da sôfiyye-i aliyyenin hizmetine ve onların muhabbetine bağlıdır. (İm''m-ı Rabb''nî)

SÔFİSTÂİYYE:
Mîl''ddan önce beşinci asırda Yunanistan'da ortaya çıkan felsefî bozuk bir fırka, topluluk.
Sofist''iyyeden bir kısmı, eşy''nın hakîkatini ink''r edip, eşy''nın boş vehm ve hay''l olduğunu iddi'' ederler. Bunlara in''diyye denir. Bir kısmı eşy''nın subûtunu (varlığını) ink''r eder. Eşy''nın hakîkatinin îtik''da (inanma şekline) bağlı olduğunu söylerle r. Mesel''; cevher olduğu îtik''d edilirse, cevher; a'raz olduğu îtik''d edilirse, a'raz; kadîm (başlangıcı olmayan) veya h''dis (sonradan var olan) olduğuna îtik''d edilirse, h''dis veya kadîmdir derler. Bunlara İndiyye denir. Bir şeyin varlığını ve yokluğunu ikisini de ink''r edip, şüpheci olanlara l'' edriyye denir. (Teft''z''nî)

SOHBET:
Ber''berlik. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü te''l''nın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnud olduğu şeyleri konuşması.
Kişinin kendinden üstün olanla ber''ber olmasının hakîkati, o z''ta hizmettir. Aşağısında olanla sohbetin gereği, onun hallerinden bir noksanı gördüğünde onu îk''z edip, kusurundan haberd''r etmektir. Aynı seviyede olan sohbet arkadaşlarının sohbetlerini n hakîkati, başkalarının, yabancıların yanında birbirlerinin kusurlarını görmezlikten gelmektir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, s''lihlerle sohbet et, onlarla bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır. (Ahmed bin Ebü'l-Hav''rî)
Sohbet, düny'' bağlılıklarını keser ve hakîkî îm''n kazandırır. (Sıbgatullah Arv''sî)
Esh''b-ı kir''m, Resûlullah'ın daha ilk sohbetinde öyle şeyler kazanmışlardır ki, ümmet arasındaki velîlerin, bunlara en sonda kavuştukları bilinmektedir. Bunun içindir ki, T''biîn'in (Esh''b-ı kir''mı görenlerin) en üstünü olan Veysel Kar''nî, hazret-i Ha mz'''nın k''tili olan Vahşî'nin, Resûlullah'ın bir kerecik sohbetinde bulunmakla yükseldiği mertebeye yetişememiştir. Çünkü sohbetin fazîleti bütün fazîletlerin ve kem''llerin üstündedir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Sohbeti ganîmet bilmelidir. Sohbetin üstünlüğü bütün üstünlüklerin ve kem''llerin üstündedir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Bir kimse ''limlerin sohbetinde bulunur, fakat onlara hürmet etmezse, onlardaki feyz ve bereketlerden mahrûm kalır. Onlardaki nûrlar kendisinde asl'' zuhûr etmez, görünmez. (Ebû Ali Sakafî)
İnsanların en kötü ahl''klısı, dostunu, düşmanını ayırmayan ve sohbet ehlinden uzak yaşayandır. (Muhammed bin G''lib)
N''kıs olanların y''ni tasavvufta yetişmemiş olanların sohbeti öldürücü zehirdir. (İm''m-ı Rabb''nî) Erenlerin sohbeti, ele giresi değil Sohbete kavuşanlar, mahrum kalası değil Sohbet, kalbi eder p''k ona imrenir efl''k Âdemi ''rif eden t''c u hırkası değil.
(M. Sıddîk Gümüş)

SON PEYGAMBER:
Kendisinden sonra başka peygamber gelmeyecek olan Muhammed aleyhissel''m. (Bkz. H''tem-ül-Enbiy'')

SOSYAL ADÂLET:
Herkesin, bilgi ve k''biliyeti ve gördüğü iş nisbetinde çalıştığının karşılığını alması, başkaları tarafından sömürülmemesi. (Bkz. Ad''let)
Sosyal ad''let, millî gelirin en uygun şekilde taksîmini sağlar. İstism''rı, sömürücülüğü ortadan kaldırır. Serm''yenin çok küçük ve belirli bir zümre elinde toplanmasını önler. Herkese kendi ölçüsünde hay''t hakkı verir. Sınıf ve zümreleri arasında düşm anlık bulunmayan bir topluluk meydana getirir. Böyle bir toplulukta vatandaşlar, h''l ve istikb''l (şimdiki durumu ve geleceği) bakımından kendilerini emniyette hissederler. (Abdülhakîm Arv''sî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #183 : Eylül 08, 2008, 04:42:42 ÖÖ »

 S - 7

SÛ'-İ EDEB: Edebsizlik, edeb dışı hareket, insanlara iyi mu''mele etmemek, haddini bilmemek.
Namaz ta'dîl-i erk''nına uymadan y''ni rükû ve secdeleri tam yapmadan kılınırsa, Allahü te''l''ya mün''c''tta (yalvarmada) sû'-i edeb edilmiş olur. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)

SÛ'-İ EF'ÂL: Kötü davranışlar, tavır ve işler. Ma'sûn et (koru) sû'-i ef'''lden il''hî, Nasîb et r''zı olduğun r''hı (yolu).
(Beykozlu Muhammed bin Recep Efendi)

SÛ'-İ FEHM: Kötü anlayış. Her zarar, insana, kendi nefsinden gelir, Yüz karası, ''deme (insana) sû'-i fehminden gelir.
(Diyarbakırlı Saîd Paşa)

SÛ'-İ HÂL: Kötü hal. Birini tezlîl için zahmetle etme iştig''l, Arkadaş kazanmaya, m''ni sû'i h''l.
(Diyarbakırlı S''id Paşa)
(Bir kimseyi aşağılamak için zahmet çekerek meşgûl olma. Çünkü, arkadaş kazanmaya kötü h''l m''ni olur.)

SÛ'-İ HÂTİME: Îm''nsız ölmek, kötü son.
Sû'-i h''timenin birçok sebebleri vardır. Bunun ilmi örtülüdür. Bu sebeblerden ikisi şöyledir: Birincisi; b''tıl bir bid'ate (Rüsûlullah ve Esh''b-ı kir''m zam''nında olmayıp, dinde sonradan ortaya çıkıp, ib''det olarak yapılan şeylere) îtik''d etmek (inanm ak) ve ömrünü bu îtik''d üzre geçirmek. İkincisi; îm''nın zayıf olması, düny'' sevgisinin çok, Allahü te''l''nın sevgisinin az olması. Düny'' sevgisi g''lib olunca tehlike başlamış demektir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Âlimlerden b''zısı buyurdu ki: Dört şey vardır ki, sû'-i h''time ile gitmeye sebeb olur: Namazı terk etmek, şarab içmek, Allahü te''l''nın emirlerine it''at etmemek ve müslümanlara eziyet etmek, sıkıntı vermek. (Sen''ullah-ı P''nî Pûtî)
Sû'-i h''timenin sebeblerinden ikisi de şudur: 1) Îm''nı kuvvetli olsa bile, çok gün''h işlemek. 2) Gün''hlar az olsa bile îm''n zayıflığı. (Yûsuf Sin''nüddîn)
Müslüman olmak nîmetine şükrü terk etmek, îm''nının gitmesinden korkmamak, mü'minlere zulmetmek, haksızlık etmek; sû'-i h''time ile gitmeye sebeb olur. (Ebü'l-K''sım H''kim)

SÛ'-İ NİYYET: Kötü niyet.

SÛ'-İ ZAN: Kötü zan.
Sû'-i zan etmeyiniz. Sû'-i zan, yanlış karar vermeğe sebeb olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusurlarını görmeyiniz, mün''kaşa etmeyiniz, haset etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Müslümanlara sû'-i zan etmemeli, kötü bilmemeli, kimse ile alay etmemeli, doğru söylemelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Ey oğul! Müslümanlar hakkında kötü düşünme. Sû'-i zannı terk eyle. Zîr'' sû'-i zan, seni hiç kimse ile dost yapmaz. (Lokman Hakîm)
Bir kimse gözümün önünde bir hat'' işledikten sonra kaybolup gitse, onun tövbe ettiğine inanır, hakkında sû'-i zanda bulunmam. (Ahmed bin Yahy'' el-Cel'')

SUHUF:
1.Dört büyük il''hî kitab dışında gönderilen kitapçıklar, formalar. Peygamberlere (aleyhimüssel''m) Allahü te''l'' tarafından gelen yüz dört kitaptan ilk yüz t''nesi.
Yüz suhûftan, on suhûfu hazret-i Âdem'e, elli suhûfu Şit aleyhissel''ma, otuz suhufu İdrîs aleyhissel''ma, on suhûfu İbr''him aleyhissel''ma inmiştir. Bunların hepsini Cebr''il aleyhissel''m indirmiştir. (Muhammed bin Kutbüddîn)
2. Amel defteri. İnsanların düny''da iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerinin yazıldığı ve kıy''met günü herkesin eline verilecek olan defter. (Bkz. Amel Defteri)
Suhuflar getirilip açıldığında, gökyüzü yerinden koparıldığında her kişi (hayır ve şerden) neler yapıp getirdiğini anlar. (Et-Tekvîr sûresi: 10-14)

SULBİYYE: Fer''iz ilminde y''ni İsl''m mîr''s hukûkunda bir kimsenin öz kız evl''dı.
Sa'd bin Rebî'in hanımı, iki kızını yanına alarak Peygamber efendimizin huzûruna geldi: "Y'' Resûlallah! Bunlar Sa'd'ın sulbiyyesidir. Sa'd seninle katıldığı Uhud muh''rebesinde şehîd düştü. Bu kızların amcası, Sa'd'ın bıraktığı malın hepsini aldı" ded i. Resûlullah efendimiz sustular. Nih''yet mîr''sa ''it ''yet-i kerîme indirildi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz Sa'd bin Rebî'in erkek kardeşini çağırttı ve; "Sa'd'ın malının üçte ikisini onun sulbiyyesine ver. Zevcesine de sekizde birini ver. Sen de kalanını al" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Sünen-i İbn-i M''ce)

SULEHÂ: S''lihler, gün''h işlememeye gayret edenler. (Bkz. S''lih)
...Benim velîm ancak Allahü te''l''dır ve suleh'' olan mü'minlerdir. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Müslim)
İyi huylu olmak, iyi huyunu korumak için suleh'' ile, güzel huylularla arkadaşlık etmelidir. İnsanın huyu, arkadaşının huyu gibi olur. Ahl''k hastalık gibi s''rîdir (bulaşıcıdır). Kötü huylu ile arkadaşlık etmemelidir. Hadîs-i şerîfte; "İnsanın dîni, arkadaşının dîni gibi olur" buyruldu. (Muhammed H''dimî)
Kıy''met gününde Arş-ür-rahm''n altında, enbiy'' (peygamberler), evliy'' ve suleh'' ile birlikte gölgelenmek, mü'min için bir bayramdır. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)
Ölüm hastasının yanına kimseyi sokmamak doğru değildir. Hasta istemese de yanına suleh'' girip Y''sîn-i şerîf okumalıdır. (Seyyid Abdülhakîm Efendi)

SULH: Barış.
Harb zam''nında, askerin kıymeti artar ve muh''rebede ufak bir hizmeti, sulh zam''nındaki büyük gayretlerinden daha kıymetli olur. (İm''m-ı Rabb''nî)
Düşman ordusu kuvvetli ise, mal vererek bile sulh yapmak c''iz olur. (İbn-i Âbidîn)

SULTÂN-ÜL-ULEMÂ: İzzeddîn bin Abdüssel''m ve Mevl''n'' Cel''leddîn-i Rûmî'nin babası gibi birçok İsl''m ''limine, derin ve geniş ilimleri ve İsl''m'a hizmetleri sebebiyle verilen lakab (isim).
Bir kimse, bir gün''h işleyip, tövbe etmeden Sult''n-ül-ulem'' Beh''eddîn-i Veled'in huzûruna çıksa, Allahü te''l''nın izni ile gelenin bu durumu ona m''lûm olur; "Allahü te''l''nın velî kullarının huzûruna temiz olmayan kalb ile gelmeyiniz. Bu kötü h''lleri b ırakın, güzelce tövbe ederek göz yaşları akıtın ki, gün''h kirleri temizlensin. Evliy''nın huzûruna, günahlarınıza tövbe ve istiğf''r etmiş olarak girip, onların yüzlerine Allahü te''l''nın rız''sı için muhabbetle ve sevgi ile bakın ki, onların feyz ve bereketlerinden istif''de edesiniz." buyururdu. (Molla C''mi, Ahmed Efl''kî)

SÛR: Kıy''met kopacağı zaman, dört büyük melekten biri olan İsr''fil aleyhissel''mın üfleyeceği, nasıl olduğu bilinmiyen boru.
Allahü te''l'', Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Sûra bir kerre üfürülünce, yeryüzü ve dağlar, yerlerinden kaldırılıp silkilecektir. O gün kıy''met kopacak, gök yarılacak ve dağılacaktır. (H''kka sûresi: 13-16)
Kıy''metin yok edici sûrundan sonra, ikinci bir sûr üflenir. Bu sese bütün beşeriyyet (yaratılmışlar) t''bi olur. Bu emir ile kalkıp, h''zır olurlar. (Zümer sûresi: 62)
Meleklerin en üstünlerinden ikincisi, sûr denilen boruyu üfürecek olan İsr''fil aleyhissel''mdır. Birincisinde, Allahü te''l''dan başka her diri ölecektir. İkincisinde hepsi tekrar dirilecektir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Allahü te''l'', Sûr üfürüldükten sonra, kıy''metin kopmasını mur''d buyurduğu (dilediği) vakit; dağlar uçar, bulutlar gibi yürümeye başlar. Denizlerin b''zısı b''zısına taşar. Güneşin nûru giderek simsiyah olur. Dağlar, toz h''line gelir. Âlemler birbirine girer. Yıldızlar, dizili incinin kopup dağıldığı gibi olur. Gökler gülyağı gibi erir ve değirmen döner gibi dever''nla şiddetli bir şekilde hareket eder. Yerde ve gökte diri kimse kalmaz. Bütün canlılar ölür. Yerde taş taş üstünde kalmaz. Bütün bunlardan sonra, aradan kırk sene gibi bir zaman geçer. Allahü te''l'', İsr''fil aleyhissel''mı diriltir. O da sûru üfürür. Bu ikinci sûr ile, her bir rûh kendi cesetlerine girerler. Dağlarda ölmüş olan, vahşî hayvanların ve kuşların yemiş olduğu insanların rû hları kendi cesetlerini bulur. İnsanlar, kabirlerinden kalktıkları vakit, yerleri dümdüz olmuş bir k''ğıt sahifesi gibi görür... (İm''m-ı Gaz''lî)

SÛRE: Kur'''n-ı kerîmin en az üç ''yetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çokluk şekli süverdir. Kur'''n-ı kerîmde 114 sûre olup, b''zı sûrelerin birkaç ismi vardır. Bekara sûresinden Ber''e sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb'ut-tıv''l (uzun sûreler), F''tiha'ya ve ''yetleri yüzden az olan sûrelere mes''nî (orta), kısa sûrelere de mufassal (y''ni fasıllara ayrılmış) denilmiştir.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Kulumuza gönderdiğimiz Kur'''n'dan şüphe ediyorsanız, siz de ona benzer bir sûre söyleyiniz. Bunu yapabilmek için güvendiklerinizden yardım isteyiniz. Buna benzer bir sûre söyleyemezsiniz. (Bekara sûresi: 23)
Kim yatacağı zaman Kur'''n-ı kerîmden herhangi bir sûre okursa, Allahü te''l'' ona; uyanıncaya kadar her şeyden kendisini koruyacak bir melek gönderir. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)
Sünnetlerin ve vitrin her rek'atinde ve yalnız kılarken farzların ilk iki rek'atinde, ayakta,Kur'''n-ı kerîmden bir ''yet okumak, farzdır. Kısa sûre okumak daha sevaptır. (İbn-i Âbidîn)

SÛRET:
1. Tasvir, resim.
(Büyük olan ve hürmet mevkiinde bulunan) canlı sûreti ile köpek ve cünüp kimsenin bulunduğu eve rahmet melekleri girmez. (Hadîs-i şerîf-Zev''cir)
Üzerinde sûret bulunan elbise ile namaz kılmak tahrîmen mekrûh olup, harama yakın günahtır. Cansız sûreti bulunursa mekrûh olmaz. ( İbn-i Âbidîn)
Üzerinde sûret bulunan mendil, para gibi şeyleri kullanmak c''izdir. Zîr'' böyle şeyler müh''ndırlar (aşağı, hordurlar), muhakkardırlar (hakir, kıymetsizdirler), muhterem değildirler. (S. Abdülhakîm-i Arv''sî)
İsl''m dîni, insanlarla alay edilmesine ve canlılara tapılmasına ve gençlerin fuhşa sürüklenmesine, evlilerin baştan çıkarılmasına ''let olan sûretleri, heykelleri haram etmiş, canlıların anatomik parçalarının ve bitkilerin ve her çeşit fizik, kimy'', a stronomi, inşaat sûretlerini hel''l etmiş, serbest bırakmıştır. İlimde teknikte l''zım olan sûretlerin yapılmasını, bunlardan faydalanmayı emretmiştir. İsl''m dîni her şeyde olduğu gibi, sûretleri de faydalı ve zararlı olmak üzere ikiye ayırmış, faydalı olanlarını emir, zararlı olanlarını yasak etmiştir. O h''lde inanmıyanların, müslümanlar sûrete gün''h der, bu ise gericiliktir demesi körü körüne bir iddi'' ve iftir''dır. (Mustafa Sabri Efendi)
Ölüm hastasında ölüm al''metleri görülünce, yanında çocuk, cünüp, özürlü kadın bulundurulmamalı, odada ve evde (asılı) canlı sûret bulunmamasına çok dikkat etmelidir. (S. Abdülhakîm-i Arv''sî)
2. Kopya, nüsha.
Âlem-i mis''l, bütün ''lemlerin en genişidir. Âlemlerin hepsinde bulunan herşeyin ''lem-i mis''lde bir sûreti vardır. (Ahmed F''rûkî)
3. Dıştan görünen şekil, dış görünüş.
Allahü te''l'' sizin amellerinize, sûretlerinize bakmaz. Ancak niyetlerinize bakar. (Hadîs-i şerîf-Rûh-ul-Bey''n)
Z''hid''! Sûret gözetme, içeri gelen c''n'' bak. (Ahmed Kuddûsî)

SURRE: Para kesesi, cüzdan. Osmanlı p''diş''hlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medîne) halkına ve buralarda geçici olarak bulunan müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölge sindeki diğer id''recilere gönderdikleri para ve değerli eşy''lara verilen ad. Bu hediyeleri götüren topluluğa da surre alayı denirdi.
Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvereye surre gönderme ''detini ilk olarak beşinci Osmanlı p''diş''hı Sultan Birinci Mehmed Han çıkarmıştır. (M. Sıddîk Gümüş)
Her sene surre alayı ile gönderilen paralar, Haremeyn'in id''resinde sarf edilirdi. Mekke emîri bu paradan aşîret reislerine de hediye ederdi. Aşîretler, Osmanlı Devleti'nin bu yardımından memnun olur, devlete karşı minnettar kalırlardı. Surrede paral ar dışında gönderilen ve pek n''dir bulunan kıymetli halılar, secc''deler, murassa ''vizeler, şamd''nlar ve paha biçilmez el yazması mushaf-ı şerîf (Kur'''n-ı kerîm)ler, levhalar, örtüler, gümüş perde halkaları, elbiseler, Mekke emîrine mahsûs sırmalı kaf tan, mücevherli kılıç ve daha pekçok kıymetli hediyeler ise, Mekke ve Medîne'deki müb''rek makamlara, seyyidlere, şeriflere ve fakirlere hediye edilirdi. (Osmanlı T''rihi Ansiklopedisi)

SÜÂL: Soru.
Kıy''met günü, kulun amelinden ilk sü''l namazdandır. Namaz sü''linden kurtulursa, kurtulmuştur. Kurtulmazsa; zarar ve ziy''nda, büyük tehlikededir... (Hadîs-i şerîf-Ris''le-i Münîre)
Kabirde sü''l meleklerine şöyle cevap verilir. Rabbim Allahü te''l'', Peygamberim hazret-i Muhammed, dînim dîn-i İsl''m, kit''bım Kur'''n-ı kerîm, kıblem K''be-i şerîf, îtik''dda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cem''at, amelde mezhebim İm''m-ı a'zam Ebû Hanîfe mezhe bidir. (Seyyid Abdülhakîm)

SÜBHA NAMAZI: Abdest aldıktan sonra Allah rız''sı için kılınan iki rek'at namaz.
Eğer bir kulum abdestsiz olursa bana cef'' etmiş olur. Abdest alınca iki rek'at namaz (sübha namazı) kılmazsa bana cef'' etmiş olur. Namaz kılıp du'' etmezse bana cef'' etmiş olur. Du''sını kabûl etmezsem ona cef'' etmiş olurum. Ben cef'' etmem, ben cef'' etmem, ben cef'' etmem. (Hadîs-i kudsî-Riy''z-üs-S''lihîn)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, sübha namazı ile ilgili olarak şöyle buyurdu: Bir müslüman, güzelce abdest alır, kalkar kalbi ve bedeni ile yönelerek iki rek'at namaz kılarsa, Cennet ona v''cib olur. (Halebî)
Abdestin edeblerinden birisi, abdest aldıktan sonra iki rek'at sübha namazı kılmaktır. (İbr''him Halebî)


"SÜBHÂNE RABBİKE" ÂYET-İ KERÎMESİ: Kur'''n-ı kerîm okuduktan, du'' ettikten, ders ve va'zlardan sonra okunmasının çok sev''b olduğu bildirilen "Bütün insanların üstünde, akılların ermediği, kem''llerin, üstünlüklerin s''hibi olan senin gibi bir peygamberi yaratan, yetiştiren Rabbin her aybdan münezzehtir, temizdir" m''n''sına S''ff''t sûresinin yüz sekseninci ''yet-i kerîmesi.
Kıy''met günü büyük ölçeklerle, bol sev''b kazanmak isteyen kimse, bir meclisten kalkınca, Sübh''ne Rabbike ''yet-i kerîmesini okusun. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Hibban)
Kıy''met günü bol sev''ba kavuşmak istiyen, her toplantı sonunda, Sübh''ne Rabbike ''yetini sonuna kadar okusun. (Hazret-i Ali)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem bu ''yet-i kerîmeyi okurken ve ümmetine tavsiye buyururken, Kur'''n-ı kerîmdeki şeklini değiştirmemiş, hep Sübh''ne Rabbike demiştir. Sübh''ne Rabbin'' dediği hiç işitilmemiştir. (Abdülhakîm Arv''sî)

SÜBHÂNE RABBİYEL A'LÂ: "Yüce olan Rabbimi tesbih ve tenzih ederim" m''n''sına secdede söylenen tesbih.
Secdede en az üç kerre sübh''ne rabbiyel a'l'' denir. (İbr''him Halebî)

SÜBHÂNE RABBİYEL-AZÎM: "Büyük olan Rabbimi tesbih ve tenzih ederim" m''n''sına rükû'da söylenen tesbih.
Rükû'da erkekler parmaklarını açıp, dizlerinin üstüne kor, sırtını ve başını düz tutar. Rükû'da en az üç kerre sübh''ne rabbiyel-azîm der. (İbr''him Halebî)
Rükû' tesbihi olan Sübh''ne rabbiyel-azîm'de Zı ile Azîm denir ki, "Rabbim büyüktür" demektir. Eğer ince ze ile (azim) denilirse, "Rabbim benim düşmanımdır" demek olur ve namaz bozulur. (İbn-i Âbidîn)

SÜBHÂNEKE: Her namazın ilk rek'atinde, ayrıca ikindi ve yatsı namazlarının sünnetlerinin üçüncü rek'atinde, besmele çekmeden önce okunan du''.
Sübh''neke du''sının m''n''sı şöyledir: "Ey Allah'ım! Seni noksanlıklardan tenzîh eder; bütün kem''l sıfatlarıyla tavsîf ederim. Sana hamd ederim. Senin ismin yücedir. (Ve senin ş''nın her şeyin üstündedir.) Senden başka il''h yoktur.
Cem''atle namaz kılan kimse, im''m Allahü ekber diye tekbir aldıktan sonra, tekbir alır, sağ elini sol eli üzerine kor, sağ elin küçük ve baş parmaklarını, sol bilek etr''fına halka yapar, sübh''nekeyi okur, başka bir şey okumaz. Yalnız kılarken sübh''nek eyi okuduktan sonra Eûzü (Eûzü bill''himineşşeyt''nirracîm) ve Besmele (Bismill''hirrahm''nirrahîm) okumak sünnettir. Cem''ate geç gelen, im''m yavaş okuyorsa, sübh''neke okur ve im''m sel''m verdikten sonra kalkınca, tekrar okur. (İbr''him Halebî)

SÜBHÂNELLAH: Allahü te''l''yı noksanlık ve kusur olan şeylerden tenzîh ederim, uzak tutarım m''n''sına, müb''rek, kıymetli bir söz.
Her namazın akabinde, peşinden otuz üç def'' Sübh''nellah, otuz üç def'' elhamdülillah, otuz üç def'' Allahü ekber demek sûretiyle "L'' il''he illallahü vahdehû l'' şerîkeleh lehülmülkü ve lehülhamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve al'' külli şey'in kadîr" demek sûretiyle yüzü tamamlayan kimsenin gün''hları deniz köpüğü kadar olsa da affolunacaktır. (Hadîs-i şerîf-Halebî)
İki kelime vardır: Söylemesi çok kolaydır. Ter''zide çok ağır gelirler. Allahü te''l'' bu iki kelimeyi çok sever. Sübh''nellahi ve bihamdihî sübh''nellahil azîm. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Sübh''nellah demek, tövbenin anahtarıdır hatt'' özüdür. Bunun için sübh''nellah demek günahların yok olmasına ve kötülüklerin affolmasına sebeb olur. Bundan dolayı ter''zide çok ağır gelir, hasen''t, iyilik kefesini doldurur. Allahü te''l''ya sevgili olur. Sübh''nellah diyen ve hamd eden müslüman, Hak te''l''yı O'na yakışmayan şeylerden uzaklaştırınca ve kem''l ve cem''l sıfatlarının ancak O'nda olduğunu bildirince, kerîm ve ihs''n s''hibi olan Allahü te''l''nın da, o kulu uygunsuz şeylerden uzaklaştırması ve ona kem''l sıfatlarını ihs''n etmesi umulur. (İm''m-ı Rabb''nî)

SÜCÛD: Secde; namazın içindeki farzlardan biri. Namazda alnı ve burnu yere koyma. (Bkz. Secde)

SÜDÜS: Altıda bir. Fer''iz ilminde y''ni İsl''m mîras hukûkunda bildirilen altıda bir hisse (pay).
Südüs hisseyi yedi kimse alır. Ölenin babası, anası, sahîh dede ve nineler, oğlunun kızları, babadan kız kardeş, anadan kardeş. (M. Mevkûf''tî)

SÜFTECE: Tahrîmen mekrûh olan bir hav''le şekli. Yolcuya borç verip, gittiğin yerde, falancaya ödeyeceksin demek.
Süftece yoluyla borc vermek tahrîmen mekrûhtur. Çünkü em''net olarak vermeyip süftece yolunu tercih etmenin sebebi, paranın yolda kaybolması, çalınması veya elinden alınması gibi tehlikelere karşı, alanın mes'ûliyetini sağlamak ve parasını emniyete al maktır. Çünkü em''net olarak verseydi, onun adına z''yi olacaktı. Borç olarak vermesiyle bunu alan n''mına olmasını sağlamış ve böylece verdiği borçtan menfaat te'min etme cihetine gitmiş olmaktadır. Bu ise mekrûhtur. Ödünç veren mektub yazıp, ödünç verdiği yolcunun gideceği yerdeki arkadaşını o yolcuya hav''le etmektedir. İşte, ödünç verme esn''sında süftece denilen borç şekli şart koşularak borç verilirse, bu haramdır. Şartla alınan borç f''siddir. Süftece şartı taşımadan, yolcuya ödünç vermek c''izdir. (Mergîn''nî, İbn-i Âbidîn)

SÜHREVERDİYYE: Evliy''nın büyüklerinden Ebû Hafs Ömer bin Muhammed Şih''büddîn Sühreverdî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.
Zikr-i cehri (Allahü te''l''nın adını sesli anmak) hazret-i Ali'den on iki im''m v''sıtasıyla gelmiştir. Bunların sekizincisi olan İm''m-ı Ali Rız'''dan Ma'rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağd''dî'nin çeşitli halîfelerinin (talebelerinin) silsilelerinde bulun an meşhûr mürşîdlerin adı verilerek kollara ayrılmıştır. Ebû Ali Rodb''rî yolundan Kübreviyye, Edhemiyye, Çeştiyye, Bedeviyye ve Sühreverdiyye h''sıl olmuştur. (Abdullah-i Dehlevî)
Sühreverdiyye yolunun kurucusu Şih''büddîn-i Sühreverdî, oğluna şöyle buyurdu: "Ey oğul! Bu f''nî düny''nın zînetine, süsüne, aldanıp gurûrlanma. Bir kimse düny''ya meyl ederse, hel''k olur. Âhiret yolculuğuna hazır ol. Fırsat elinde iken Allahü te''l''dan başkasına gönül bağlama. Bir gün gelir pişmanlığın fayda vermez." (Hüseyin Vass''f Halvetî)

SÜKNÂ: Oturulacak yer, ev.
Nafaka, İsl''miyet'te, ta''m (yiyecek, içecek şeyler), kisve (elbise, y''ni giyecek şeyler) ve sükn'' demektir. Zevcin (kocanın) zevcesine (hanımına) yapacağı bu masraflar şehrin ''detine, piyasaya ve akrab'' ve arkadaşlara göre ayarlanır. Zam''na ve h''le g öre değişir. Her memlekette başkadır. (İbn-i Âbidîn)

SÜKÛT: Susmak.
Sükûtun en küçük faydası, sıkıntı ve bel''dan kurtarmasıdır. İyilik olarak insana bu yeter. Fazla ve lüzumsuz konuşmanın en küçük zararı şöhrettir. Bel'' olarak, şöhret insana yeterlidir. (Ebû Bekr bin Iy''ş)
Konuşmak hoşuna giderse sükût et. Sükût hoşuna gidince konuş. (Bişr-i H''fî)

SÜLEYMÂN ALEYHİSSELÂM: Kur'''n-ı kerîmde ismi geçen peygamberlerden.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Biz D''vûd'a Süleym''n'ı (aleyhissel''m) verdik. O (Süleym''n aleyhissel''m) ne güzel kuldur. Hakîkaten o, (bütün vakitlerini zikr, tesbîh ve tövbe ile) Allahü te''l''ya dönen bir kuldur. (S''d sûresi: 30)
Biz, D''vûd ve Süleym''n'a (aleyhimessel''m hüküm ve kaz''ya d''ir) ilim verdik. Onlar da; "Allahü te''l''ya hamd olsun ki, (nübüvvet, kitap ve s''ir ilimler ve hikmetle) bizi (kendilerine bu hasletler verilmeyen) mü'minlerin çoğu üzerine üstün kıldı" dediler. (Neml sûresi: 15)
İsmini duyduğunuz kimselerden yeryüzüne dört kişi m''lik oldu. İkisi mü'min, ikisi de k''fir idi. Mü'min olan iki kişi Zülkarneyn ile Süleym''n aleyhissel''m idi. K''fir olan ikisi de Nemrûd ile Buhtunnasar idi. Beşinci olarak yeryüzüne benim evl''dımdan biri y''ni Mehdî de m''lik olacaktır. (Hadîs-i şerîf-El-Kavl-ül-Muhtasar fî Al''met-il-Mehdî)
Süleym''n'a (aleyhissel''m) verilen (o kadar) geniş mülk, onda huşûdan (Allah korkusu) başka bir şeyi arttırmadı. Rabbine olan huşûundan dolayı gözünü sem''ya bile kaldıramıyordu. (Hadîs-i şerîf-Ar''is-ül-Mec''lis)
Süleym''n aleyhissel''m, D''vûd aleyhissel''mın oğludur. Gazze'de doğdu. Babası vef''t edince 12 veya 13 yaşında sult''n, daha sonra peygamber oldu. İnsanlara Mûs'' aleyhissel''mın dînini tebliğ etti, bildirdi. Babasının temelini attığı Kudüs'teki Mescid-i A ks'''yı yedi yılda pek san'atlı ve gösterişli olarak inş'' ettirdi. Saraylar inş'' ettirip kaleler yaptırdı. Şehirler kurdu. Zam''nın medenî düny''sı olan Akabe körfezinden Fırat'a kadar olan bölgeye h''kim oldu. Tic''ret gemileri yaptı. Kızıldeniz ile Umman denizinde tic''ret yaptırdı. Diğer hükümd''rlar da kendisine bağlılıklarını bildirdiler. Yemen'deki Sebe' sultanı (melikesi) Belkıs ile evlendi. İnsanlara, cinnîlere, yerdeki ve havadaki hayvanlara hükm eder, onlarla konuşurdu. Rüzg''r emrine verilmişti. Kudret ve ihtiş''m s''hibi bir peygamberdi. Kırk sene ad''letle hüküm sürdü ve Kudüs'te vef''t etti. (İbn'ül-Esîr, Molla Miskîn, Nişancız''de)

SÜLÛK: Tasavvuf yoluna girmek.
Evliy''lık kem''l''tına kavuşmak sülûk, kalbin zikretmesi ve mur''kabe (nefsi kontrol) ve r''bıta (bir büyüğe kalben bağlanma) ile olur. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, İsl''miyet'ten dışarı çıkamaz. İsl''miyet'e uymakta sarsıntı olursa, bütün vil''yet (evliy'' lık) dereceleri yıkılır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Takv'' s''hiblerinin ihl''s ile yaptığı farzlar, kurb y''ni Allahü te''l''ya yakınlık h''sıl eder. H''sıl olan bu kurb, n''filelerle h''sıl olandan elbette daha çoktur. Takv'' ve ihl''s elde etmek için de, tasavvuf ehlinin bildirdikleri vazîfeleri yapmak l''zımdı r. Farzların kurb h''sıl etmesi için n''file vazîfeleri yapmak şarttır. Sülûk v''sıtasıyla, insanda fen'' h''sıl olur, y''ni Allahü te''l''dan başka her şeyin sevgisi kalbinden silinir. Sonra bek'' denilen h''l h''sıl olarak, Allahü te''l''nın sevgisi kalbine yerleşir. Her şeyi Allah için sever. Her işi, Allah için yapar. Böyle insana velî denir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Cezbe yolunda, Allahü te''l'' çektiği ve t''libe çok ihs''nda bulunduğu için, vesîleye, v''sıtaya lüzum yoktur. Sülûk yolunda ise, t''lib ilerlemeye çalıştığından, v''sıta l''zımdır. Cezbe yolunda v''sıta l''zım değil ise de, cezbenin tamam olması için sülûk l ''zımdır. Sülûk; tövbe ve zühd (mubahların çoğunu terk etme, düny''ya rağbet etmeme) ve başka belli şeyleri yapmaya çalışmaktır. Y''ni şerîate (İsl''miyet'e) uymaktır. Sülûksüz olan cezbe, tamam olmaz, noksan kalır. (İm''m-ı Rabb''nî)

Sülûk Yolu: İnsanı Allahü te''l''nın sevgisine kavuşturan yollardan biri. (Bkz. Vil''yet Yolu)
İnsanı Allahü te''l''nın sevgisine kavuşturan yol ikidir. Biri nübüvvet yolu olup, aslın aslına kavuşturur. Esh''b-ı kir''mın (Peygamber efendimizin müb''rek arkadaşlarının) hepsi, bu yoldan v''sıl oldular. Sonra gelenlerden pek az z''t da, bu yoldan ermişt ir. Bu yolda sebebe, v''sıtaya lüzûm yoktur. S''lik (tasavvuf yoluna giren), k''mil (yetişmiş) bir z''tın sohbetinde kem''le geldikten sonra, feyzi asıldan alıp ilerler. İkinci yol, vil''yet yoludur. Kutblar, Evt''d, Nüceb'', Büdel'' ve diğer bütün evliy'' bu yoldan kavuşmuştur. Bu yola sülûk yolu da denir. Bu yolda, v''sıta, aracı l''zımdır. Her iki yolun reisi ve rehberi Resûlullah'tır. Vil''yet yolunun im''mı, feyz kaynağı, hazret-i Ali'dir. Bu yolda, Resûlullah onu vekîl etmiştir. Hazret-i F''tıma ve Hasen ile Hüseyn onunla ortaktırlar. Bu yolda gidenlerin hepsine feyz ve hid''yet, hazret-i Ali'nin aracılığı ile gelir. Ondan sonra hazret-i Hasen ve Hüseyn bu vazîfeyi teslim aldı. Bunlardan sonra, sıra ile On iki im''ma verildi. On iki im''mın sonuncusu o lan Muhammed Mehdî'den sonra başkasına verilmedi. Bütün evliy''ya feyz ve hid''yet bunlardan gelmeye dev''m etti. Abdülk''dir-i Geyl''nî kem''le gelince, bu makam ona verildi. Vef''tından sonra da kıy''mete kadar, herkese, feyz, rüşd ve hid''yet, onun rûh''niyetinden gelmektedir. (İm''m-ı Rabb''nî)

SÜLÜS: Üçte bir. Fer''iz ilminde y''ni İsl''m mîras hukûkunda üçte bir hisse (pay).
Kur'''n-ı kerîmde esh''b-ı fer''izden y''ni hisseleri takdîr edilenlerden (bildirilenlerden) sülüs hisseyi iki kimse alır. 1) Ana; meyyitin (ölenin) çocuğu, oğlunun çocuğu veya her türlü (ana-baba bir, baba bir veya ana bir) kardeşten birden fazla yok is e, ana sülüs hisse (pay) alır. 2) Anadan kardeşler birden fazla oldukları zaman sülüs alıp aralarında paylaşırlar, erkeği ve kadını hep aynı mikt''rda alır. (M.Mevkûf''tî)

SÜLÜSÂN: Üçte iki. Fer''iz ilminde y''ni İsl''m mîras hukûkunda üçte iki hisse (pay).
Hissesi nısıf (yarım) olanlardan zevcden (kocadan) başka olan birden fazla olunca, sülüs''nı alıp, aralarında eşit olarak pay ederler. (M. Mevkûf''tî)

SÜMÜN: Sekizde bir. Fer''iz ilminde y''ni İsl''m mîras hukûkunda sekizde bir hisse (pay).
Ölüden kalan mîrasın sümün hissesini alacak olan yalnız bir kimsedir. O da Zevce (hanımı) olup, çocuğu veya oğlunun çocuğu bulunduğu zaman sümün hisse alır. (M. Mevkûf''tî)

SÜNEN:
1. Sünnetler. (Bkz. Sünnet)
2. Hüküm bildiren hadîs-i şerîfleri toplayan hadîs kitablarına verilen isim.
Sünen kelimesi yalnız olarak söylenince, dört ''limin kitablarından biri anlaşılır. Bunlar; Ebû D''vûd, Tirmizî, Nes''î ve İbn-i M''ce'dir. Bunlardan başkasının "Sünen" kitabı söylenirken, yazarının da adı birlikte söylenir; Sünen-i D''re Kutnî, Sünen-i K ebîr-i Beyhekî gibi. (Taşköprüz''de)

SÜNNET: Yol, k''nun, ''det.
1. Peygamber efendimizin müb''rek sözleri, işleri ve görüp de m''ni olmadığı şeyler.
Unutulmuş bir sünnetimi meydana çıkarana yüz şehîd sev''bı vardır. (Hadîs-i şerîf-Hadîka)
On şey sünnettir: Bıyığı kısaltmak, sakalı uzatmak, misv''k kullanmak, nazmaza (ağıza su alma) , iştinşak (buruna su çekme) , tırnak kesmek, ayak parmaklarını yıkamak, koltuk altını temizlemek, kasıkları temizlemek, su ile istinc'' (önden ve arkadan nec''set, pislik çıkan yerleri temizlemek) . (Hadîs-i şerîf-Tebyîn-ül-Hak''yık)
2. Din bilgilerinde senet, kaynak olan dört temel delîlden biri. Hadîs-i şerîfler.
Edille-i şer'iyye, din bilgilerinin elde edildiği kaynaklar dörttür: Kitab (Kur'''n-ı kerîm), sünnet, icm''-ı ümmet (bir asırda bulunan, Kur'''n-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden m''n'' çıkarabilen müctehid denilen derin ''limlerin, dînî bir işin hükmünde bir leşmeleri, aynı sözü söylemeleri veya aynı işi yapmaları), ve kıy''s-ı fukah'' (hükmü, m''n''sı nasstan y''ni Kur'''n-ı kerîm ve hadîs-i şerîften açıkça anlaşılamayan bir şeyin hükmünü, hükmü bilinen ve bu şeye benzeyen başka bir şeyin hükmünden anlamak)dır. (İbn-i Âbidîn)
Sünnet, Kur'''n-ı kerîmi tefsir etmekte, açıklamaktadır. Mezheb im''mları (Hanefî, Ş''fiî, M''likî, Hanbelî), sünneti açıklamışlardır. Din ''limleri de, mezheb im''mlarının sözlerini açıklamışlardır. Kıy''mete kadar da böyle olacaktır. Sünnet olmasaydı; sul ar ve tah''ret (temizlik) bahislerini, namazların kaç rek'at olduklarını, rükû ve secdede okunacak tesbihleri, bayram ve cen''ze namazlarının nasıl kılınacağını, orucun, haccın farzlarını ve nik''h, hukuk bilgilerini, hiçbir ''lim, Kur'''n-ı kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi. (İm''m-ı Şa'r''nî)
3. Şerîat y''ni İsl''m dîni.
Sünnetimi terk edene, şef''atim har''m oldu. (Hadîs-i şerîf-Şerh-i Hadîs-i Erbaîn)
İsl''m dîni garîb olarak başladı. Son zamanlarda da garîb olacaktır. Bu garîb insanlara müjdeler olsun! Bunlar insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t)
Sünneti en iyi bilen, im''m olur. (Kudûrî)
Peygamber efendimizin gösterdiği İsl''miyet yolunda bulunabilmek ve O'nun sünneti üzere yaşayabilmek için; önce doğru îm''n etmek, sonra har''mlardan sakınmak, sonra farzları yapmak, sonra mekrûhlardan sakınmak, daha sonra müsteh''bları yapmak l''zımdır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Allahü te''l''ya götüren en emîn yol; bütün iş, hareket ve ib''detlerde Peygamber efendimizin sünnetine t''bi olmaktır. (Ebû Ali Cürc''nî)

Sünnet-i Gayri Müekkede: (Kuvvetli olmayan sünnet) Peygamber efendimizin, ib''det maksadı ile arasıra yapıp, arasıra terk ettikleri işler ve ib''detler. Buna, müsteh''b da denir.
İkindi ve yatsı namazlarının ilk dört rek'atlik sünnetleri, sünnet-i gayr-i müekkededir. (İbn-i Âbidîn)

Sünnet-i Hasene: İlk asırda (Resûlullah efendimiz ve O'nun arkadaşları olan Esh''b-ı kir''m zam''nında) asılları îtib''riyle bulunan, sonraları daha da geliştirilen, min''re, mektep yapmak ve kit''b yazmak gibi, İsl''m'ın izin verdiği, hatt'' emrettiği güzel ve faydalı işler .
Bir kimse, İsl''m'da bir sünnet-i hasene yaparsa, bunun sev''bına ve bunu yapanların sev''blarına kavuşur. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Müslim)
Min''re, müstehab olan sünnet-i hasenedir. Çünkü, müezzinin, ez''nı yükseğe çıkıp okuması sünnettir. Min''re, bu sünnete yardım etmektedir. (Abdülganî Nablüsî)
İsl''m ''limlerinin çoğu, amelde bid'atleri (dinde ortaya çıkan, yapılan yenilikleri) iki kısma ayırdılar. Sünnete muh''lif olmayan yeniliklere, y''ni birinci asırda Esh''b-ı kir''m zam''nında aslı bulunanlara, bid'at-ı hasene (güzel, beğenilen bid'at) dedi ler. Aslı bulunmayanlara (dinden olmayan ve ib''det olarak yapılan şeylere), bid'at-i seyyie (kötü, çirkin bid'at) dediler. İm''m-ı Rabb''nî hazretleri ise, aslı bulunanlara bid'at ismini bulaştırmadı. Bunlara, sünnet-i hasene dedi. Mevlid okumak, min''re, türbe yapmak böyledir. Bid'at ismini, yalnız aslı bulunmayanlara verdi. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

Sünnet-i Hüd'': Sünnet-i Müekkede. (Bkz. Sünnet-i Müekkede)

Sünnet-i Kif''ye: Başkalarının mesel'' beş-on kişiden birinin işlemesiyle, diğerlerinden s''kıt olan (düşen) sünnet.
Sel''m vermek, î'tik''fa girmek (ib''det niyyetiyle mescidde bir mikt''r durmak) ve dînin izin verdiği işlerin evvelinde Besmele-i şerîfeyi söylemek, ter''vih namazını c''mide cem''atle kılmak sünnet-i kif''yedir. (Kutbüddîn İznikî)

Sünnet-i Müekkede: Peygamber efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terk ettikleri işler ve ib''detler. Buna, Sünnet-i hüd'' da denir.
Sabah, öğle ve akşam namazının sünnetleri, yatsı namazının son iki rek'at sünneti, sünnet-i müekkededir. Ayrıca ez''n okumak, k''met getirmek, cem''ate dev''m etmek, abdest alırken misv''k kullanmak, müekked sünnetlerdendir. (Abdülganî Nablüsî)
Namazda müekked sünneti terk, tahrîmen (harama yakın) mekrûh olur. (İbn-i Âbidîn)

Sünnet-i Seniyye: Övülen, medh edilen sünnet; İsl''m dîni. Resûlullah'ın yolu.
Se''dete (kurtuluşa) ermek için; sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden (dinde sonradan çıkan yeniliklerden, reformlardan) kaçınmak l''zımdır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Mest üzerine mesh etmenin c''iz olduğu, sünnet-i seniyye ile s''bittir. (Abdullah Süveydî)
Kalbin, Allahü te''l''dan başka şeyleri sevmesi, onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek l''zımdır. Temizleyicilerin en iyisi, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine t''bi olmaktır, uymaktır. Sünnet-i seniyyeye uymak, nefsin, kalbi karartan is teklerini yok eder. (Ahmed F''rûkî)

Sünnet-i Seyyie: İsl''miyet'in yasak ettiği, sonradan ortaya çıkan, kötü, beğenilmeyen şeyler. Peygamber efendimiz ve dört halîfesinin zam''nında bulunmayıp da, onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan ib''det olarak yapılan şeyler. Bid'at. (Bkz. Bid'at)
...Bir kimse, İsl''m'da bir sünnet-i seyyie çığrı açarsa, bunun gün''hı ve bunu yapanların günahları kendisine verilir. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Müslim)
Bid'atler, y''ni dinde reformlar, sonradan ortaya çıkarılan yenilikler, sünnet-i seyyiedir. Namazdan sonra hemen Âyet-el-kürsî'yi okumak yerine sal''ten tüncîn'''yı ve başka du''ları okumak sünnet-i seyyiedir. İsl''m dîni, din bilgilerinde ve ib''detlerind e değişiklik yapılmasını şiddetle yasak etmiştir. (Ali Mahfuz)

Sünnet-i Zev''id: Peygamber efendimizin, ib''det olarak değil de, ''det olarak dev''mlı yaptığı işler. Bunlara edeb de denir.
Resûlullah efendimizin elbiseleri, oturması, kalkması, iyi şeyleri yapmağa sağdan başlaması sünnet-i zev''iddendir. (İbn-i Âbidîn)
Sünnet-i zev''idi yapmak mecbûrî değildir. Fakat yapanlara çok sev''b verilir. Zev''id sünnetleri terk etmek mekrûh olmaz. Bununla ber''ber, ''dete bağlı şeylerde de Resûlullah'a t''bi olmak, düny''da ve ''hirette insana çok şey kazandırır ve çeşitli se''detl ere (kurtuluşa, huzûra) yol açar. (İbn-i Âbidîn)

Sünnet Olmak: Çocuğun sünnet derisinin çepeçevre kesilmesi. Hit''n.
Çocuğu sünnet ettirmek Peygamber efendimizin mühim sünnetlerindendir. İsl''miyet'in şi''rı, al''meti ve nişanıdır. Çocuğun sünnet olma yaşı kesin bildirilmemiştir. Yedi ile on iki yaş arası en iyisidir. Sünnet ederken, topluca yüksek sesle bayram tekbîr i söylenir. Sünnet olmayanlarda çeşitli hastalıklar olur. (Al''üddîn-i Haskefî)
Resûlullah efendimiz doğduğu zaman, göbeği kesilmiş ve sünnet olmuş görüldü. (İm''m-ı Kastal''nî)
Îm''na gelen yaşlı adamın sünnet olması şart değildir. Hiç olmasa da olur. (Abdülganî Nablüsî)

SÜNNETULLAH: Allahü te''l''nın koyduğu k''nunu, niz''mı, ''deti.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmelerde me''len buyuruyor ki:
Fakat az''bımızı gördükleri zaman îm''nları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Kullar hakkındaki c''rî olagelen sünnetullah budur. İşte k''firler, burada hüsr''na uğramışlardır. (Mü'min sûresi: 85)

SÜNNÎ: Peygamber efendimizin ve Esh''bının inandığı gibi inanan ve Ehl-i sünnet ''limlerine t''bi olan müslüman. Ehl-i sünnet vel-cem''at îtik''dında olan kimse. (Bkz. Ehl-i Sünnet vel-Cem''at)
Sünnî olanlar, amelde dört mezhebe ayrılmışlardır. Bu dört mezhebde bulunanlar, birbirlerinin Ehl-i sünnet olduklarını bilirler ve sevişirler. Dört mezhebden birinde bulunmayan kimse, Ehl-i sünnet olmaz. (Ahmed F''rûk) Müslümanlar hep sünnîdir; cümlenin reîsi Nu'm''n (İm''m-ı a'zam) Cennet ile müjdelendi; îm''nda bunlara uyan
(Kemahlı Feyzullah)

SÜRME: Kirpik diplerine sürülen bir çeşit siyah madde, kühl.
Üç şey, gözü kuvvetlendirir: Sürme çekmek, yeşilliğe ve (bakması hel''l olan) güzel yüze bakmak. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, misv''kını ve tarağını yanından ayırmazdı. Müb''rek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar eyler, bakardı. Geceleri müb''rek gözlerine sürme çekerdi. (İm''m-ı Ahmed Kastal''nî)

SÜRYÂNÎLER: Hıristiyanlıktaki katolik mezhebine bağlı olan ve süry''nî dili ile konuşan bir hıristiyan topluluğu.
Süry''nîler, katolik kısmından Y''kûbiye fırkasındandırlar. Monafisiyye (Hazret-i Îs'''da il''hî ve ins''nî özelliklerin birleşerek tek tabîat olduğunu savunanların) inancında olup, Îs'' aleyhissel''ma tanrıdır derler. Urfa patriği olan Y''kûb-i Berdeî taraf ından kuruldu. Antakya patriği Mih''il-i Süry''nî tarafından yayıldı. Sûriye'deki hıristiyanların bir kısmı süry''nî bir kısmı da Marunîdir. (M. Sıddîk Gümüş)

SÜT ANNE: İki buçuk yaşından küçük olan çocuğu emziren kadın.
Süt çocuğu; süt annesi ve babası ve bunların nesep ve rıd'''dan (sütten) olan mahremleri ile ebedî evlenemez. (M. Zihni Efendi)

SÜT KARDEŞ: Aynı kadından süt emmiş çocuk. (Bkz. Rıda')
İki buçuk yaşından küçük iki çocuk aynı kadından süt emince, süt kardeşi olurlar. Birbirleri ile evlenemezler. (M. Zihni Efendi)
Hanefî ve M''likî mezheblerinde, bir kadından bir damla bile süt emen erkek ve kız, süt kardeşi olur. Kadın bunların süt anneleri olur. Ş''fiî ve Hanbelî'de ise ayrı ayrı beş def'' içmedikçe süt kardeşi olmazlar. Hanbelî'de her yaşta içen süt kardeş olu r. Diğer üç mezheb im''mı iki buçuk yaşından yukarı iken içince, süt kardeş olmazlar dedi. (Abdurrahm''n Cezîrî)
Öz kardeşinin süt kızı ile evlenmek haram olduğu gibi, süt kardeşinin öz kızı ile ve süt kardeşinin süt kızı ile evlenmek de haramdır. (Molla Hüsrev)
Süt annenin bu emmeden evvel veya sonra başka erkekten de, nesepten (soydan) veya rıd'''dan (süt emmeden) olan çocukları ve süt babanın başka kadınlardan h''sıl olmuş ve olacak, nesepten ve rıd'''dan çocuklarının hepsi, bu çocuğun süt kardeşleri olurlar . (İbn-i Hüm''m)

SÜTRE: Namaz kılarken im''mın veya yalnız kılanın sol kaşı hiz''sında, önüne diktiği yarım metreden uzun çubuk. Çubuğu dikmeyip, secde yerinden kıbleye doğru uzatmak veya çizgi çizmekle de olur.
Bir okla da olsa sütre kullanın. (Hadîs-i şerîf-Ni'met-i İsl''m)
Sütre koymak müsteh''bdır. (M. Zihni Efendi)
Cem''atle kılınan namazda, im''mın sütresi, arkasında bulunanlar için dahi sütredir. Çünkü Peygamber efendimiz Ebtah denilen yerde namaz kıldırırlarken, dikmiş oldukları anzeye (iki ucu demirli bir as''ya) doğru namaz kıldılar. H''lbuki cem''atin sütreler i yoktu. (M.Zihni Efendi)
İm''m-ı Ebû Yûsuf hazretleri hac yolunda namaza durdukça, önünde sütre olarak kamçısını koyardı. (M.Zihni Efendi)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #184 : Eylül 08, 2008, 04:43:23 ÖÖ »

Ş - 1

ŞA'BÂN AYI: Arabî ayların sekizincisi, üç aylardan ikincisi.
Her kim Şa'b''n-ı şerîfte üç gün oruç tutarsa, Hak te''l'', Cennet-i a'l''da ona bir yer hazırlar. (Hadîs-i şerîf-Mift''h-ül-Cenne)
Şa'b''n-ı şerîf, bana mahsûs bir aydır. Hak te''l'' hazretleri, Arş-ı a'l''nın meleklerine, azamet-i ş''niyle buyurur ki: "Ey benim meleklerim! Gördünüz mü, benim kullarım, Habîbimin (sevgilimin) ayına nasıl t''zim ve hürmet ediyorlar. İzzetim ve cel''lim hakkı için ben de kullarımı af ve mağfiretime n''il eyledim." (Hadîs-i şerîf-Gunyet-üt-T''libîn)

ŞÂFİÎ:
1. İm''m-ı Ş''fiî'nin meşhur adı, Ş''fiî mezhebinin kurucusu. (Bkz. İm''m-ı Ş''fiî)
2. Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Ş''fiî mezhebinde olan kimse.

Ş''fiî Mezhebi: Ehl-i sünnetin ameldeki dört hak mezhebinden biri. İm''m-ı Ş''fiî hazretlerinin mezhebi, yolu. (Bkz. İm''m-ı Ş''fiî)
Hanefî mezhebinden sonra en çok mensûbu bulunan Ş''fiî mezhebi, İm''m-ı Ş''fiî hayatta iken Mekke, Medîne ve Filistin'de yaşayan müslümanlar arasında yayıldı. Şimdi Mısır, Sûriye, İran, M''ver''ünnehr, Kafkasya, Âzerbaycan, Hindistan, Filipinler, Malezya, Endonezya adaları gibi ülkelerde yayılmıştır. Yurdumuzun doğu ve güneydoğu bölgelerinde daha yaygındır. (İslam T''rihi Ansiklopedisi)
İb''detlerin en kıymetlisi, farz-ı ayn olanlardır. Farzlardan sonra en kıymetlisi, Ş''fiî mezhebinde sünnet namazlar, Hanbelî mezhebinde ise cih''d (Allah yolunda harb etmek)dır. (M. T''hir Sünbül Mekkî)
Ş''fiî ve M''likî mezheblerinde, zek''t farz olunca, hemen ayırıp vermek farzdır. (İm''m-ı Ş''r''nî)
B''yezîd-i Bist''mî, Cüneyd-i Bağd''dî, Cel''leddîn-i Rûmî ve Muhyiddîn-i Arabî gibi velîler, herkes gibi bir mezhebe t''bi olarak yükselmişlerdir. Bunlardan B''yezîd-i Bist''mî, Ş''fiî mezhebinde idi. (Abdülhak Dehlevî)

ŞÂHİD: Ş''hidlik eden, görüp bilen. Birinin başkasında hakkının bulunduğunu isbat için şeh''det (ş''hidlik) ederim demek sûretiyle h''kimin huzûrunda ve hasmın karşısında haber veren. (Bkz. Şeh''det)
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Ey îm''n edenler! D''im'' ad''letle hareket ediniz. Ad''leti yerine getirmeğe çalışınız. Allah için ş''hidler olunuz. (Nis'' sûresi: 135)
Yalancı ş''hid, daha şeh''det ettiği yerden ayağını kaldırmadan kendisine göklerde ve yerde bulunan melekler l''net ederler. (Hadîs-i şerîf-Zev''cir)
Ş''hidin ''dil olması, y''ni büyük gün''h işlememesi ve küçük gün''ha dev''m etmemesi l''zımdır. (Sadrüşşerîa)

ŞÂHİK-UL-CEBEL: Dağda, çölde veya baskı ve zulüm rejimleri altında yaşayıp da peygamberleri ve onların getirdikleri dinleri işitmemiş kimseler.
Ş''hik-ul-cebel olanların peygamberliğe ve peygamberlerin gönderilmiş olmasına inanmaları mümkün değildir. Bunlara peygamber gelmemiş gibidir. Bunlar m''zur görüldü. Peygambere inanmaları emr olunmadı. Ş''hik-ul-cebel olanlar için Kur'''n-ı kerîmde İsr'' sûresinin on beşinci ''yetinde; "Peygamber göndermeden önce az''b yapmayacağız" buyruldu. Bunlar hayvanlar gibi hes''bdan sonra ölecekler, Cehennem az''bı ve Cennet nîmeti görmeden ebedî olarak yok edileceklerdir. K''firlerin b''liğ olmayan (ergenlik çağın a ulaşmamış) çocukları için de durum böyledir. (İm''m-ı Rabb''nî)

ŞAKÎ: Cehennemlik. Bedbaht; şirk (Allahü te''l''ya eş, ortak koşması) veya isy''n etmesi sebebiyle k''fir veya f''sık olan kişi. Zıddı saîd'dir.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Şakî olanlara gelince: Onlar Cehennem ateşindedirler ki, orada onların (çok acı) bir nefes alıp vermeleri vardır. (Hûd sûresi: 106)
Evliy''nın sevmesi, se''detin serm''yesidir. Zîr'' onlar d''im'' Allahü te''l'' iledirler. Onlarla ber''ber bulunanlar, şakî olmazlar. (Abdülhakîm-i Arv''sî)
Allahü te''l''nın indinde saîdlerden mi yoksa şakîlerden miyim? diye düşünmek, böylece ilmine ve ameline güvenmemek l''zımdır. (Ebü'l-Abb''s-ı Mürsî)

ŞAKÎK: Fer''iz ilminde y''ni mîr''s hukûkunda ana-baba bir erkek kardeşler (Benül-a'y''n). Ana-baba bir kız kardeşe şakîka denir.
Şakikler ve Benü'l-all''t y''ni yalnız baba bir kardeşler; oğul, oğul oğlu, baba ve dededen biri bulunduğu zaman v''ris olamazlar y''ni ölüden kalan maldan alamazlar. (Muhammed Mevkûf''tî)

ŞAKK-I KAMER: Ayın yarılması, Peygamber efendimiz Muhammed aleyhissel''mın ayı ikiye ayırması mûcizesi.
Muhammed aleyhissel''mın mûcizelerinin en büyüklerinden birisi de, Şakk-ı kamer mûcizesidir. Bu mûcize başka hiçbir peygambere nasîb olmamıştır. Muhammed aleyhissel''m elli iki yaşında iken, Mekke'de Kureyş k''firlerinin elebaşıları yanına gelip; "Peyga mber isen ayı ikiye ayır" dediler. Muhammed aleyhissel''m, herkesin ve hele tanıdıklarının, akrab''sının îm''n etmesini çok istiyordu. Ellerini kaldırıp du'' etti. Allahü te''l'', kabûl edip, ayı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka dağın üzerinde göründü. K''firler, Muhammed bize sihr yaptı dediler. Îm''n etmediler. (Niş''ncız''de)
Apollo-10, ayın her tarafını fotoğraflarla tesbit ettikten sonra, Apollo-11 ile gelecek olan ay f''tihlerinin iniş yerlerini belirledi. Apollo-11'in çektiği fotoğraflarda, ayın etr''fını çevreleyen derin ve geniş bir kanalın bulunduğu görüldü. Fransız gazeteleri bunu; "Bu kanal, Şakk-ı kameri iş''ret etmiş olamaz mı? şeklinde, resim altı haber olarak verdiler. Papalığın îk''zı üzerine, bu haberden bir daha söz edilmemiştir. (M. Sıddîk Gümüş)

ŞAKK-I SADR: Peygamber efendimiz Muhammed aleyhissel''mın müb''rek göğsünün yarılması h''disesi.
Şakk-ı sadr h''disesi iki def'' vukû bulmuştur. Birincisi, Peygamber efendimiz küçük yaşta ve süt annesi Halîme H''tun'un yanında iken, ikincisi Mîr''ca çıkarken. Kur'''n-ı kerîmde me''len; "(Habîbim) göğsünü (kalbini) senin için (açıp da) genişletmedik mi?" buyruldu. (İnşir''h sûresi: 1) Muhammed aleyhissel''m, süt annesinin yanında bulunduğu sırada çocuklarla birlikte iken, Cebr''il aleyhissel''m gelip, onu arkası üstü yatırdı. Göğsünü açıp kalbini yardı. Kalbinden bir parça et çıkarıp attı ve; "Senin v ücûdunda şeyt''nın nasîbi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü te''l''nın habîbi (sevgilisi), seni vesveseden ve şeyt''nın hîlesinden emîn ettik" dedi. Sonra bir leğen içerisinde zemzem suyu ile kalbini yıkadı ve göğsünü kapatıp ayağa kaldırdı. Bu h''li gören çocuklar koşup durumu Halîme H''tun'a haber verdiler. Yanına geldiklerinde ayağa kalkmış ve benzi sararmış vaziyette idi. Esh''b-ı kir''mdan Enes bin M''lik (r.anh) "Ben Resûlullah'ın göğsünde bu yarılmanın izini gördüm" demiştir. İkinci Şakk-ı Sadr ise, Mîr''c gecesi vukû bulmuştur. Bu gece, Cebr''il aleyhissel''m gelip Resûlullah'ın müb''rek göğsünü yardı.Zemzem suyu ile yıkadıktan sonra, içi hikmet ve îm''n dolu altın bir leğen getirdi. Resûlullah'ın müb''rek kalbine boşalttı ve göğsünü kapattı. Peyga mber efendimiz hadîs-i şerîfte şöyle buyurdu: "Cebr''il gelip göğsümü yardı. Zemzem suyu ile yıkadıktan sonra, içi hikmet ve îm''n dolu altın bir tas getirip göğsümü boşalttı, sonra kapattı." Bu hadîs-i şerîf, Sahîh-i Buh''rî ve Müslim'de zikredilmiştir . Yine bu iki kitabda Enes bin M''lik'ten şöyle riv''yet edilmiştir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "İşte şuradan şurama kadar y''ni boğazın altındaki çukurdan göğüste kıl biten yere kadar yardı. Kalbimi çıkardı, içi îm''n dolu altın bir tas getirdi. Kalbimi yıkadı sonra da iç organlarımı yıkadı. Sonra kapattı." (Sen''ullah-ı P''nî Pûtî, Abdülh''k-ı Dehlevî)

ŞÂMÂNÎLER: İyi ve kötü ruhların bütün ''lemi te'siri altında tuttuğu inancına dayanan sapık bir yolun mensupları.
Ş''m''nîler, güneşte bulunuyor dedikleri bir tanrıya ve cinne ve meleklere tapınır. En büyüğüne şeytan derler. Bugün Sibirya'daki ve Okyanus adalarındaki vahşîler arasında yaygındır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

ŞÂN:
1. H''l, durum.
Esh''bımın ismini işitince, susunuz. Ş''nlarına yakışmayan sözleri söylemeyiniz. (Hadîs-i şerîf-Sav''ik-ül-Muhrika)
Allahü te''l''dan r''zı olandan, Allahü te''l'' da r''zıdır. Kaz''ya rız'', evliy''nın ş''nındandır. (Fakîrullah)
Haramlardan sakınmak; akıllıların ş''nı, şereflilerin tabîatındandır. (Hazret-i Ali)
2. İzzet, îtib''r, şeref.
Gadd''rlık (Zulüm, vef''sızlık), herkes için kötü bir şeydir. Ş''n, şeref s''hibi ve büyük z''tlar için daha çirkindir. (Muhammed el-Âmidî)

ŞÂRÎ': Kullarının düny'' ve ''hiret se''detine (mutluluğuna) kavuşmaları için Peygamberleri aleyhimüssel''m v''sıtasıyla emir ve yasaklarını bildiren Allahü te''l''. Ş''ri-i mübîn de denir. Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ etmesi (ulaştırması) g erektiğinde, kapalı hususları açıklaması bakımından Peygamber efendimize de Ş''ri' denilir.
Allahü te''l'' Ş''ri-i Mübîndir. Dinleri gönderen ve değiştiren O'dur. İnsanların din ismi altında uydurduğu eğri yollara din denmez. Dinlere ''it k''nunları da koyan Allahü te''l''dır. Dinleri yayanlar ise, peygamberlerdir. (Abdülhakîm-i Arv''sî)

ŞART: Bir işin veya hükmün yapılmasını îc''bettirmeyen, fakat yapılmaması ile de o iş vey'' hükmün meydana geldiği şey.
Ş''hitlerin bulunması; nik''hın sıhhati, mûteber olması için şarttır. Ş''hid bulunmadıkça, nik''h meydana gelmez. Fakat ş''hidlerin bulunması, nik''hın bulunmasını ic''bettirmez. Ş''hidler bulunduğu h''lde, nik''h yapılmayabilir. Yine namazın sahîh olması için , abdest şarttır. Fakat abdest, namazın v''cib olmasını, mutlaka kılınmasını îc''bettirmez. (Serahsî)

ŞAVT: Hac esn''sında sa'y denen vazîfeyi yaparken, Saf'''dan Merve'ye ve Merve'den Saf'''ya her bir geliş ve tavaf yaparken K''be'nin Hacer-ül esved köşesinden başlayan ve başlanılan yere gelince sona eren her bir dönüş.
Şavt sona erip Hacer-ül esved taşına gelince şu du'' okunur: Allah'ım! Rahmetinle beni mağfiret eyle. Borçtan, yoksulluktan, sıkıntıdan ve kabir az''bından bu taşın Rabbine sığınırım. (İm''m-ı Gaz''lî)
Tav''f yedi şavttan ib''rettir. Sa'y dahi yedi şavttır. Saf'''dan Merve'ye her gidiş bir şavt olduğu gibi, Merve'den Saf'''ya her geliş dahi bir şavttır. Böylece dört gidiş ve üç geliş olur. (M. Zihni Efendi)

ŞA'YÂ ALEYHİSSELÂM: İsr''iloğullarına gönderilen peygamberlerden. Mûs'' aleyhissel''mın dînini yayıp, Tevr''t-ı şerîfin hükümlerini bildirdi.
Mûs'' aleyhissel''mdan sonra hak yoldan ayrılıp, bozuk yollara sapan İsr''iloğulları kendilerine gönderilen peygamberlere ya kısa dönemler h''linde t''bi oldular veya hiç t''bi olmayıp isy''n ettiler. Şa'y'' aleyhissel''m, Mûs'' aleyhissel''mın dînini tebliğ et mek üzere peygamber olarak gönderildi. Şa'y'' aleyhissel''mın peygamberliği Zekeriyy'', Yahy'' ve Îs'' aleyhimüssel''mdan önce idi. Şa'y'' aleyhissel''m, İsr''iloğullarına Allahü te''l''nın emirlerini bildirip nasîhat etti. Muhammed aleyhissel''mın geleceğini bi ldirdi. Şa'y'' aleyhissel''m zam''nında, İsr''iloğullarının başında Sudika adlı bir melik vardı. Melik Sudika'nın vef''tından sonra saltanat kavgaları yüzünden birbirine giren İsr''iloğullarına, Şa'y'' aleyhissel''m nasîhatte bulundu. Fakat onu dinleyen olmadı. İsr''iloğulları iyice düşman oldular. Nih''yet Şa'y'' aleyhissel''mı şehîd ettiler. Böylece Allahü te''l'' tarafından kendilerine gönderilen peygamberi dinlemeyip, büyük fel''kete düştüler. Daha sonraki yıllarda B''bil hükümd''rı Buhtunnasar tarafından yurtları istil'' edildi. (Taberî-İbnü'l-Esîr-Sa'lebî)

ŞÂZİLİYYE: Evliy''nın büyüklerinden Ebü'l-Hasen Ş''zilî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.
Ebü'l-Hasen-i Ş''zilî 1196 (H. 592)'de Tunus'ta Ş''zile kasabasında doğdu. Silsilesi, bağlı olduğu tasavvuf kolu Sırrî-i Sekatî'den gelmekte ve bu yoldan Seyyid Ahmed Rıf''î hazretlerine bağlanmaktadır. İskenderiyye'de Ş''ziliyye yolunu kurdu. Ş''ziliyye yolunun kurucusu olan Ebü'l-Hasen-i Ş''zilî hazretleri; "Her istediğim zaman Resûlullah'ı sallallahü aleyhi ve sellem baş gözümle göremezsem kendimi onun ümmeti saymam" buyurdu. (Hüseyn Vass''f)
Zikr-i cehrî (açıktan zikr) hazret-i Ali'den on iki im''m v''sıtasıyla gelmiştir. Bunların sekizincisi olan İm''m-ı Ali Rız'''danMa'rûf-i Kerhî almış ve Cüneyd-i Bağd''dî'nin çeşitli halîfelerinin silsilelerinde bulunan meşhûr mürşidlerin adı verilerek ko llara ayrılmıştır. Böylece Ebû Bekr-i Şiblî yolundan K''diriyye ile Ş''ziliyye, S''diyye ve Rıf''iyye meydana geldi. (Abdullah-ı Dehlevî)
Ş''ziliyye yolunun es''sı beş şeydir: Birincisi; gizli ve ''şik''r her h''lük''rda Allahü te''l''dan korku h''linde olmak. İkincisi; her h''l ve işinde ve ib''detindePeygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Esh''bı'nın (Peygamberimizin arkadaşlarının ) gösterdiği doğru yola uyup, bid'atlerden, sapıklıklardan sakınmak. Üçüncüsü; bollukta ve darlıkta insanlardan bir şey beklememek. Dördüncüsü; aza ve çoğa r''zı olmak. Beşincisi; sevinçli ve kederli günlerde cen''b-ı Hakk'a sığınmak. (Seyyid Ahmed-i Zerrûk)

ŞEÂ'İRULLAH: Görülünce, Allahü te''l''yı hatırlatan şeyler.
Allahü te''l'', Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Bir kimse, Şe'''irullahı ta'zim ederse, bu iş kalblerin takv''sındandır. (Hac sûresi: 32)
Saf'' ve Merve, Allahü te''l''nın, Şe'''irindendir. (Bekara sûresi: 158)
Şe'''irullah yalnız Saf'' ve Merve tepeleri değildir. Bunlardan başka şe'''ir de vardır. Allahü te''l''nın şe'''irinin en büyükleri dörttür: Kur'''n-ı kerîm, Ka'be-i muazzama, Peygamber (aleyhissal''tü vessel''m) ve namaz. (Sen''ullah Dehlevî)
Şe'''irullahı sevmek demek, Kur'''n-ı kerîmi ve Peygamberi sallallahü te''l'' aleyhi ve sellem ve Ka'be'yi sevmek demektir. Hatt'' Allahü te''l''yı hatırlatan her şeyi sevmektir. Allahü te''l''nın evliy''sını sevmek de böyledir. (Şah Veliyullah-ı Dehlevî)

ŞEBEKE-İ SEÂDET: Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem müb''rek kabrinin bulunduğu Hücre-i se''det denilen yerin dış duvarı etr''fında yerden Mescid-i Nebî'nin tavanına kadar yükselen demir parmaklık.
Şebeke-i se''detin kıble tarafına muv''cehe-i se''det, doğu tarafına kadem-i se''det, batı tarafına Ravda-i mütahhera ve kuzey tarafına da Hucre-i F''tım'' denir. ( Eyyûb Sabri Paşa)

ŞECÂ'AT: Yiğitlik, bahadırlık, ces''ret, kahramanlık.
Şec'''atin temeli, Allahü te''l''nın takdîrine r''zı olmak, O'na tevekkül etmek, O'na güvenmektir. Şec''at s''hibi olan, dertlere, bel''lara göğüs gerer, dayanır, sabr eder. (Muhammed H''dimî)
Ey oğlum! Üç şey, üç şey ile bilinir: Hilm (yumuşaklık) gadab ''nında, şec'''at harb meydanında, kardeşlik ise ihtiy''ç ''nında. (Lokman Hakîm)

ŞECERE-İ PÂK-İ MUHAMMEDÎ: Muhammed aleyhissel''mın müb''rek, temiz soy kütüğü, soy ağacı.
Allahü te''l'' Şecere-i P''k-i Muhammedî ile ilgili olarak me''len buyurdu ki:
Sen, y''ni senin nûrun hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana ulaşmıştır. (Şuar'' sûresi: 219) (Sen''ullah Dehlevî)
Şecere-i p''k-i Muhammedî'nin ilk ferdi Âdem aleyhissel''mdır. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem nûru, babadan oğula geçerek mü'min olan T''rûh'a, (İbr''him aleyhissel''mın babası) ondan da İbr''him aleyhissel''ma, sonra oğlu İsm''il aleyhiss el''ma geçti. Ondan da evl''dlarından Adnan'a intik''l etti. Şecere-i p''k-i Muhammedî'de bulunan ve babası Abdullah'a kadar olan dedeleri şunlardır: Adnan, Mead, Niz''r, Mudar, İlyas, Müdrike, Huzeyme, Kin''ne, Nadr, M''lik, Fihr, G''lib, Lüveyy, Ka'b, Mürr e, Kil''b, Kuseyy, Abd-i Men''f (Mugîre), H''şim (Amr), Abdülmuttalîb (Şeybe), Abdullah bin Abdülmuttalîb. (Altıparmak Muhammed Efendi)

ŞECERE-İ RIDVÂN: 628 (H.6) senesinde yapılan Hudeybiye andlaşmasından önce Medîneli müslümanların, altında Peygamber efendimize ve İsl''m dînine bağlı kalacakları husûsunda bağlılık yemîni ettikleri ağaç.
Hudeybiye andlaşması imz''lanmadan önce Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem anlaşma şartlarını görüşmek ve konuşmak üzere hazret-i Osman'ı Mekkeli müşrikler tarafına gönderdi. Müşrikler, hazret-i Osman'ın anlaşmayla ilgili tekliflerini kab ûl etmedikleri gibi, onu alıkoydular. Bu haber, Esh''b-ı kir''ma Osman şehîd edildi diye ulaştı. Durumu işiten Peygamber efendimiz de, çok üzüldü ve buyurdu ki: "Bu haber doğru ise, bu kavimle çarpışmadıkça buradan ayrılmayacağız" Sonra orada bulunan Semûre ağacının altına oturup; "Allahü te''l'' bana bîat etmenizi emr etti" buyurarak Esh''bını bîate d''vet etti. Esh''b-ı kir''m da, Peygamber efendimizin eli üzerine ellerini koyarak; "Allahü te''l'' sana zafer ihs''n edinceye kadar önünde çarpışa çarpışa fethi gerçekleştirmek veya bu uğurda şehîd olmak üzere bîat ettik" diye söz verdiler. Peygamber efendimiz Şecere-i rıdv''n adı da verilen Semûre ağacının altındaki bîattan çok memnun oldu. (Abdülhak-ı Dehlevî, Sen''ullah P''ni Pütî)

ŞECERE-İ TAYYİBE: Temiz ağaç. Bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan İsl''miyet'e verilen ad.
Z''hir (beden) her zaman İsl''miyet'in emirlerini yapmaya mecbûrdur. B''tın (kalb) da hakîkatin işleriyle meşgûl olur. Bu düny''da amel, ib''det l''zımdır. Bu amellerin b''tına çok faydaları vardır. Y''ni b''tının (kalb ve rûhun) ilerlemesi, z''hirin İsl''miyet 'e uymasına bağlıdır. Z''hirin (bedenin) işi İsl''miyet'e uymak, b''tının işi de İsl''miyet'in meyvelerini, faydalarını toplamaktır. İsl''miyet, bütün kem''l''tın (olgunlukların) kaynağı, bütün üstünlüklerin ve iyiliklerin temelidir. İsl''miyet'in fayda ve meyve vermesi s''dece bu düny''ya mahsûs değildir. Âhiretin kem''l''tı (olgunlukları, üstünlükleri) ve sonsuz nîmetleri de İsl''miyet'e uymanın netîceleri ve meyveleridir. Görülüyor ki, İsl''miyet öyle bir Şecere-i tayyibedir ki, onun meyveleri ile bütün ''lem düny''da da, ''hirette de faydalanmaktadır. Bütün faydalar ondan çıkmaktadır. (İm''m-ı Rabb''nî)

ŞEFÂ'AT: Kıy''met günü, Allahü te''l''nın izni ile, başta Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem olmak üzere, diğer peygamberler, ''limler, şehîdler, s''lihler (iyi kimseler) ve küçük yaşta ölen müslüman çocuklar ve Allahü te''l''nın izin verdiklerinin; gün ahk''r olan mü'minlerin günahlarının affedilip Cehennem'den kurtulmalarını, cennetlik olanların da Cennet'teki derecelerinin artmasını Allahü te''l''dan istemeleri, bu hususta v''sıta olmaları.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
O gün, Allahü te''l''nın kendisine şef''at etmeye izin verdiği ve sözünden hoşnûd olduğu kimselerden başkasının şef''ati fayda vermez. (T''h'' sûresi: 109)
Ümmetimden, büyük gün''hı olanlara şef''at edeceğim. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Şef''atime inanmayan, ona kavuşamaz. (Hadîs-i şerîf-Şir'at-ül-İsl''m)
Kıy''met günü peygamberler, sonra ''limler, sonra şehidler şef''at edecektir. (Hadîs-i şerîf-İhy'')
Şef''at haktır. Tövbesiz ölen mü'minlerin küçük ve büyük gün''hlarının affedilmesi için, peygamberler, velîler, s''lihler, melekler ve Allahü te''l''nın izin verdiği kimseler, şef''at edecek ve kabûl edilecektir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Küçük çocuklar, anasına ve babasına şef''at ederler. Hatt'' düşük olanlar bile, anasına ve babasına şef''at ederler. (İm''m-ı Birgivî)
Mahşerde (kıy''mette bütün insanların toplanıp, hes''ba çekileceği yerde), şef''at beş türlüdür: Birincisi; kıy''met günü, mahşer yerinde kalabalıktan ve çok uzun beklemekten usanan gün''hk''rlar, fery''d ederek, hes''bın bir an önce yapılmasını isteyecekler dir. Bunun için şef''at olunacaktır. İkincisi; su''lin ve hes''bın kolay ve çabuk olması için şef''at edilecektir. Üçüncüsü; gün''hı olan mü'minlerin, Sırat'tan Cehennem'e düşmemeleri, Cehennem az''bından korunmaları için şef''at olunacaktır. Dördüncüsü; gü n''hı çok olan mü'minleri Cehennem'den çıkarmak için şef''at olunacaktır. Beşincisi; Cennet'te sayısız nîmetler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, sekiz derecesi vardır. Herkesin derecesi, makamı, îm''nının ve amellerinin mikt''rınca olacaktır. Cennet'tekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şef''at olunacaktır. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Peygamberlerin sonuncusu, Resûlullah efendimiz gibi bir şef''atçı olmasaydı, bu ümmetin gün''hları kendilerini hel''k ederdi. Şef''ate en çok ihtiy''cı olan bu ümmettir. Çünkü bu ümmetin gün''hları çoktur. Fakat, Allahü te''l''nın af ve mağfireti de sonsuzdu r. Allahü te''l'', bu ümmete af ve mağfiretini o kadar şaçacak ki, geçmiş ümmetlerden hiçbirine böyle merhamet ettiği hiç bilinmiyor. Doksan dokuz rahmetini, sanki bu gün''hk''r ümmet için ayırmıştır... (İm''m-ı Rabb''nî)

Şef'''at-ı Kübr'': Kıy''mette, o günün dayanılmaz dehşeti ve şiddetli sıkıntıları sebebiyle, insanların mür''caatları üzerine Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem), onların muh''keme ve hes''blarının bir an evvel görülmesi için Allahü te''l''ya yalvarması ve bu dileğinin kabûl olması. O gün herkes kendi başının ç''resini aramakla meşgûl olur. O gün yalnız Resûlullah efendimiz; "Ümmetime sel''met ve nec''t (kurtuluş) ver y'' Rabbî!" der ve ümmetini ister.

ŞEFÎ': Şef''at eden, bir suçun, gün''hın bağışlanması için v''sıta, aracı olan. (Bkz. Şef''at)

Şefî-i Rûz-i Cez'': "Cez'' gününün y''ni kıy''met gününün şef''at edicisi" m''n''sına Peygamber efendimiz Muhammed aleyhissel''m. (Bkz. Şef''at)
Şefî-i rûz-i cez'' Resûlullah efendimizin çeşit çeşit şef''at edeceği bildirilmiştir. Hadîs-i şerîflerde; "Kıy''met günü mezardan önce kalkan ben olacağım ve önce şef''at eden ben olacağım" ve; "Şef''atime inanmayan, ona kavuşamaz" buyruldu. Peygamberimiz en büyük şef''atçıdır; bütün inananlara şef''at edecektir. Gün''hı olmıyanlara da, Cennet'te derecelerinin artması için şef''at edecektir. (İm''m-ı Rabb''nî)

ŞEFKAT: Acımak, merhamet etmek.
Büyüklerine hürmet, küçüklerine şefkat etmeyen bizden değildir. (Hadîs-i şerîf-Mişk''t)
Allahü te''l''nın emirlerini büyük bilmek, yarattıklarına şefkat l''zımdır. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Herkese şefkat ve merhamet et. Kimseyi hakîr (aşağı, hor) görme, kimse ile mün''kaşa, müc''dele etme! Kimseden bir şey isteme! Tasavvuf büyüklerine (evliy''ya) dil uzatma! Onları ink''r eden fel''kete düşer! Mayan fıkıh ve evin mescid olsun. (Abdülh''lık-ı Goncdüv''nî)

ŞEHÂDET:
1. Birinin başkasında hakkı bulunduğunu bildirmek için, h''kim karşısında ve iki hasmın yanında, şeh''det ederim diyerek haber vermek.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Onlar yalan yere şeh''det etmezler. (Furk''n sûresi: 72)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "En büyük gün''hları size haber vereyim mi?" "Evet, y'' Resûlallah" dedik. "Allahü te''l''ya şirk koşmak, anaya-babaya ''sî olmaktır" buyurdu. Sonra doğrulup oturdu ve: "Dikkat ediniz! Yalan sözden ve yalan yere şeh''detten sakınınız" buyurdu ve bu sözü tekr''r eyledi. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî, Müslim)
Şeh''det, zan ve şek (şüphe) if''de eden sözlerle olmaz. Bir h''dise hakkında "zannıma" veya "bildiğime göre şöyledir" şeklindeki haberler şeh''det sayılmaz. (İbn-i Âbidîn)
Namaz kılmayanın şeh''deti kabûl olmaz. Çünkü, f''sıktır, açıkça günah işlemektedir. (İbn-i Âbidîn)
2. Şehîdlik, şehîd olmak. (Bkz. Şehîd)
Cemel ve Sıffîn vak'alarını hazırlayan karışıklıkların ortaya çıkması, hazret-i Osman'ın şeh''deti ile başlamıştır. (İm''m-ı Rabb''nî)

Şeh''det Kelimesi: Kelime-i şeh''det, İsl''m'ın beş şartından birincisi. "Eşhedü enl'' il''he illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" müb''rek sözü. (Bkz. Kelime-i Şeh''det)
Şeh''det kelimesini okumanın yüz otuz kadar f''idesi vardır. Bunlardan birisi de sırat köprüsünü yıldırım gibi geçmektir. (Kutbüddîn İznikî)

ŞEHÂMET: İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zek'' ve akıllılıkla ber''ber olan ces''ret, yiğitlik.
Şec''atten y''ni yiğitlik, kahramanlıktan h''sıl olan iyi huylardan biri de şeh''mettir. (Ali bin Emrullah)

ŞEHÎD (Eş-Şehîd):
1. Allah yolunda harb ederken, Allahü te''l''nın ism-i şerîfini yüceltmeye (İsl''mı yaymaya) çalışırken veya düşman saldırdığında vatan, din ve milletini, ırz ve n''mûsunu müd''f'' ederken ölen müslüman.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Allah yolunda şehîd olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine her zaman rızk verilir. Onlarda az''b olunmak korkusu yoktur. Nîmetlerden mahrûm kalmak üzüntüsü de yoktur. (Âl-i İmr''n sûresi: 170)
Allah yolunda öldürülüp şehîd olanlar, kıy''met gününde, yaralarının kanı akarak gelirler. Rengi kan ve kokusu misk kokusu gibi olur. Huzûr-i Mevl'''da haşr oluncaya kadar, bu h''l üzere bulunurlar. (Hadîs-i şerîf-Dürre-tül-F''hire)
Cennet'te ağlayan bir adam bulunur. Ona niçin ağlıyorsun denir. O şöyle cevap verir: "Ben Allahü te''l'' yolunda öldürüldüm. Şehîdlik o kadar güzel ki, tekrar düny''ya döndürülüp, üç def'' daha şehîd olmayı arzû ediyorum. Fakat daha fazla şehîd olamadığı m için ağlıyorum." (Ka'b-ül Ahb''r)
Şehîdin, kul haklarından başka bütün gün''hları affolur. Kul haklarını da, Allahü te''l'' kıy''mette hel''llaştıracaktır. Cih''dda ve hac yolunda ve sınır boylarında nöbette ölenlere, kıy''mete kadar bu ib''detlerin sev''bı devamlı verilir. Bedenleri çürümez. Her biri kıy''mette yetmiş kişiye şef''at eder (İbn-i Âbidîn, Seyfeddîn F''rûkî)
Bütün müslümanlar, kalben ve severek şehidliği arzu etmeye memurdur. Şehîd olmayı istememek mün''fıklıktır. (Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî)
2. Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Bütün mahlûk''tın (yaratılmışların) açık ve gizli şeylerini bilen, kıy''met gününde leh ve aleyhlerinde olan amellere ş''hidlik eden.
Evden kaçan çocuk üzerine eş-Şehîd ism-i şerîfi söylenirse, h''li düzelir, hak yola döner.
Ana-baba, isyank''r evl''dının alnından tutar ve Allahü te''l''nın eş-Şehîd ism-i şerîfini okursa, o çocuk Allahü te''l''nın izniyle it''atk''r olur. (Yûsuf Nebh''nî)

Şehîd-i Âhiret: Bir kimsenin Allah için olan cih''dın hazırlığı esn''sında t''limlerde veya zulüm ile öldürülmesi veya cih''dda ve eşkıy'', ''sî, yol kesici, gece hırsızla vuruşmada yaralanarak hemen ölmeyip bir namaz vakti çıkıncaya kadar yaşayan veya başka yere götürülü p, orada ölen. Âhiret şehîdi.
Şehîd-i ''hiret, düny''da yıkanır ve kefenlenirler. Boğularak, yanarak, garîb, kimsesiz olarak, duvar, enkaz altında kalarak ölenler, ishalden, t''ûndan, s''rî (bulaşıcı) hastalıklardan, lohusalıkta, sar'a hastalığında, Cum'' gecesinde ve gününde, din bil gilerini öğrenmekte, öğretmekte ve yaymakta iken ölenler ve ''şık olup, aşkını, iffetini, n''musunu saklarken ölenler, zulüm ve hapis olunup ölenler, Allah rız''sı için müezzinlik yaparken, dîne uygun tic''ret yaparken, hel''l kazanıp çoluk çocuğuna din bilgisi öğretmek ve ib''det yapmaları için çalışanlar, ölünce şehîd-i ''hiret olurlar. (İbn-i Âbidîn)
Şehîd-i ''hiret olan kimselerin cesedi dağılmaz ve çürümez. Cesedlerin çürümesinde iki ''mil vardır. Birincisi, toprağın kendisiyle olan cisimleri temasla kendisine benzetmesi, toprağa çevirmesi. İkincisi, vücudda meydana gelen mikropların cesedi yiyer ek yok etmesi. Şehîd-i ''hiret olan kimsenin vücûduna, cesedine toprak nüfûz edip, çürütemediği gibi, cesedin yok olmasına sebeb olan mikroplar da cesede musallat olup yiyemezler. Bu sûretle ceset de aslî h''lini muh''faza eder. Peygamberler kabirlerinde diridirler. Hayatlarında olduğu gibi, bedenleri her türlü değişiklikten korunmuştur. (S. Abdülhakîm-i Arv''sî)

Şehîd-i Düny'': Allah rız''sı için cih''d etmeye, savaşmaya niyet etmeyip, düny'' kazancı için harb eden kişi. Düny'' şehîdi.
Şehîd-i düny''ya da şehîd mu''melesi yapılır. Kanlı elbiseleri ile gömülür, yıkanmazlar. Fakat ''hirette hakîkî şehîdlere va'd edilen mük''fatlara kavuşamazlar. Çünkü niyetleri bozuktur. (İbn-i Âbidîn)

Şehîd-i T''m: Allah yolunda savaşırken öldürülen. Düny'' ve ''hiret şehîdi de denir. Tam şehîd.
Cünüp, hayız olmayan, ''kıl ve b''liğ bir müslüman, zulüm ile haksız olarak, vurucu veya kesici v''sıtalarla öldürülünce ve harpte din ve vatan düşmanları ile Allah için cih''d ederken düşman tarafından; sulh zam''nında ''sîler, yol kesiciler, şehir eşkıy'' ları, gece hırsız tarafından herhangi bir v''sıta ile öldürülünce, hemen ölürlerse, bunlar şehîd-i t''m olurlar. (İbn-i Âbidîn)
Şehîd-i t''m düny''da yıkanmaz. Kefene sarılmaz. Kefen mikt''rından fazla olan elbisesi soyulup çamaşırı ile defnedilir. Cen''ze namazı Hanefî'de kılınır. Ş''fiî mezhebinde kılınmaz. Âhirette de şehîd sev''bına kavuşurlar. (İbn-i Âbidîn)

ŞEHR (Şehir): Cem''ati, en büyük c''miye sığmayan yer vey'' İsl''miyet'in emrini yapabilecek güçte müslüman v''li ve h''kimi bulunan yer.
Bir ''limin ölmesi, bir şehir halkının ölümünden daha büyük ziy''ndır . (Hadîs-i şerîf-Künûz-ül-Hak''yık)
Cum'' namazının birinci şartı, namazı şehirde kılmaktır. Bugün hükûmetin tasdik ve kabûl ettiği muht''rı bulunan köyler, büyük şehirlerde bulunan n''hiyelerin herbiri, Cum'' namazı için ayrı birer şehir sayılmaktadır. (İbn-i Âbidîn)
K''firlerin eline geçen İsl''m şehirlerinde, v''li ve h''kimler İs''miyet'e uygun iş işliyorlarsa, bu şehirler, D''r-ül-harb olmaz; D''r-ül-İsl''m sayılır. Böyle şehirlerde, müslümanların seçtiği v''li, h''kim veya bunların veya cem''atin seçeceği im''m, Cum'' n amazını kıldırır. (İbn-i Âbidîn)

ŞEHVET: Nefsin arzu ve istekleri.
Cehennem şehvet perdesiyle kuşatılmıştır. Oraya şehvetler yapılmakla girilir. Cennet de nefsin hoşlanmadığı ib''detlerle kuşatılmıştır; buraya da ib''det meşakkatleriyle girilir. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Şehvet üç çeşittir: Yeme arzusu, konuşma arzusu, bakma ve görme arzusu. Yemek yeme h''lini, yüce Allah'a îtim''d ve tevekkül ile, dilini doğru söz söylemekle ve gözünü ibretle bakmak sûretiyle muh''faza et. (H''tem-i Esam)
Şehvet, şeytanın yularıdır. Bu yuları şeytana kaptıran ona kul olur. (Ebû Bekr Kett''nî)
İsl''miyet, şehvetin ve gadabın, kızmanın yok edilmesini değil, her ikisine h''kim olup, dîne uygun kullanılmalarını emretmektedir. (Şerefüddîn Ahmed Münîrî)
Gençlik çağı, nefsin kaynadığı, şehvetlerin oynadığı, insan ve cin şeytanlarının saldırdığı bir zamandır. Böyle bir çağda yapılan az bir amele pekçok sevap verilir. (Ahmed F''rûkî)

ŞEK: Şüphe, zan.
Îtik''dda şek, yakîni bozar, îm''nı yok eder. (İsm''il Hakkı Bursevî)
Cümle ''lem bir yere gelse ve bir müslümana Rabbini ink''r et deseler, o kimse ink''r etmez ve kalbine asl'' şek getirmezse işte onun îm''nı, îm''n-ı hakîkîdir. (Kutbüddîn-i İznikî)

ŞEKÂVET: K''fir veya f''sık olma, cehennemlik olma. Se''detin zıddı.
Şek''vetin al''meti dörttür: Geçmiş gün''hları unutmak; h''lbuki onlar Allahü te''l''nın yanında muh''faza edilmektedir. Geçmiş iyilikleri zikretmek (söylemek) ; h''lbuki kabûl edilip edilmediğini bilmiyor. Düny''da kendinden üstüne bakmak. Dinde kendinden aşağısına bakmak. H''lbuki Allahü te''l'' "Ben onu istedim, o ise beni terk etti. Ben de terk ederim" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Münebbih''t)
Se''det ve şek''vet, Allahü te''l''nın iki hazînesi gibidir. Birinci hazînenin anahtarı, t''at (Allahü te''l''nın beğendiği şeyler) ve ib''dettir. İkinci hazînenin anahtarı, ma'siyet, y''ni gün''hlardır. (Şerefüddîn Ahmed Münîrî)

ŞEKÛR (Eş-Şekûr):
1. Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Kendisi için yapılan az t''ate yüksek dereceler ihs''n eden, sayılı günlerde yapılan ib''dete, sayısız mük''f''t veren.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Îm''n ehli, Adn adlı Cennetlere girerler. Orada altın bilezikler ve inci ile süslenecekler. Elbiseleri de ipektir. Ehl-i Cennet, bu nîmetleri görünce derler ki: "Geçim ve ''kıbet derdini bizden gideren Allah'a hamd olsun. Gerçekten Rabbimiz Gafûr'dur, Şekûr'dur." (F''tır sûresi: 33,34)
"L'' il''he illallah" diyenler için, mez''rlarında vahşet (yalnızlık) , mahşer meydanında dehşet (korku) yoktur. Sûr'un üflenmesi ''nında başlarından toprakları nasıl silkerek kalktıklarını sanki görür gibiyim. Hüznü bizden gideren Allah'a hamdederiz. Muhakkak ki bizim Rabbimiz gafûr (pekçok mağfiret edici, bağışlayıcı) ve şekûrdur. (Hadîs-i şerîf, Taber''nî)
Eş-Şekûr ism-i şerîfini söyleyenin vücûduna ''fiyet gelir, sıhhat ve sel''mete kavuşur. Geçimi bollaşır. (Yûsuf Nebh''nî)
2. Çok şükreden, kendisine ihs''n edilen nîmetlerin kıymetini bilip, Allahü te''l''nın emir ve yasaklarına ri''yetle O'nun rız''sını kazanmak için çok gayret gösteren.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Şüphesiz ki bunda (Sebe' halkının hik''yesinde; günahları, nefislerinin arzû ve isteklerini yapmamaya, şehvetlerine uymamaya, ib''det ve t''atları yapmanın meşakkatine, bel'' ve musîbetlere) çok sabreden (bütün h''llerde ve vakitlerde Allahü te''l''nın lutf ettiği nîmetlere) , şekûr olan herkes için, elbette ibretler vardır. (Sebe' sûresi: 19)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Esh''b-ı kir''m, "Y'' Resûlallah! Allahü te''l'' senin gelmiş geçmiş bütün gün''hlarını affetmiştir" dediklerinde; "Şekûr bir kul olmayayım mı?" buyurdu. (Müslim)

ŞEMÂİL-İ ŞERÎFE: Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin müb''rek ahl''k ve ''detleri.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin şem''il-i şerîfelerini Esh''b-ı kir''mdan Ebû Saîd-i Hudrî şöyle anlatmıştır: "Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sağardı. Ayakkabısının s öküğünü dikerdi. Çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca, ona yardım ederdi. Pazardan satın aldığı şeyleri torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce sel''m verirdi. Bunlarla müs''feha etmek için, müb''rek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi. Önüne konulan şeyi; az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabahtan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini severdi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, alçak tabîatli değildi. Heybetli id i. Y''ni saygı ve korku h''sıl ederdi. Fakat kaba değildi. N''zik idi. Cömerd idi. Fakat isr''f etmez, faydasız yere bir şey vermezdi. Herkese acırdı. Müb''rek başı hep önüne eğikti. Kimseden bir şey beklemezdi. Sa''det, huzûr isteyen O'nun gibi olmalıdır." (İm''m-ı Gaz''lî)

ŞEMÂTET: Başkasına gelen bel''ya, zar''ra sevinmek.
Din kardeşinize şem''tet etmeyiniz. Şem''tet ederseniz, Allahü te''l'' bel''yı ondan alır, size verir. (Hadîs-i şerif-Berîka)
Z''limin zulmünden, şerrinden kurtulmak için, onun ölümüne sevinmek şem''tet olmaz. (Muhammed H''dimî)
Düşmanın başına gelen ölümden başka bel''lara sevinmek şem''tet olur. Hele bel''ların gelmesine kendisinin sebeb olduğunu düşünerek sevinmek, mesel'' du''sının kabûl olduğuna sevinmek daha fen''dır. (Mekhûl eş-Ş''mî)

ŞEMS SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin doksan birinci sûresi.
Şems sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). On beş ''yet-i kerîmedir. Birinci ''yette geçen ve güneş m''n''sına gelen şems kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede; Allahü te''l''nın insan nefsine iyilik ve kötülük işleme k''biliyeti verdiği, bu yüzden de kötülükl erden arınan nefsin kurtuluşa ereceği, kötülüklerle kirlenen nefsin ise, zar''ra, ziy''na uğrayacağı ve S''lih aleyhissel''mın kıssası bildirilmektedir. (İbn-i Abb''s, R''zî, Taberî)
Allahü te''l'' Şems sûresinde me''len buyuruyor ki:
Nefsini tezkiye eden (kötülüklerden arındıran) kurtuldu. Nefsini gün''hta, ceh''lette, dal''lette bırakan ziy''n etti. (Âyet: 9)
Kim Şems sûresini okursa, güneşin ve ayın üzerine doğduğu her şeyi sadaka vermiş gibi sev''b verilir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

ŞEMSÎ SENE: Güneş senesi. Yer küresinin güneş etr''fında bir devir yaptığı (bir kere döndüğü) sene. 365.242 vasatî güneş günü.
Başlangıç zam''nına göre Mîl''dî ve Hicrî olmak üzere, iki türlü sene kullanılmaktadır. Mîl''dî sene, Îs'' aleyhissel''mın doğum günü zannedilen zamandan başlar ise de, Fransa kralı dokuzuncu Şarl, 1563 senesinde, yılbaşının Ocak'tan başlamasını emretmişt ir. Hicrî sene, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin Medîne'ye hicret ettiği seneden başlamaktadır. Hicrî şemsî senenin başlangıcı ise Resûlullah efendimizin Medîne'ye girdiği Eylül ayının yirminci Pazartesi günüdür. (M. Sıddîk Gümüş)
Muharrem ayının birinci gecesi, müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Müslümanların şemsî yılbaşı gecesi ise, efrencî Eylül ayının yirminci gecesidir. (M. Sıddîk Gümüş)

ŞEM'ÛN ALEYHİSSELÂM: İsr''iloğulları'na gönderilen peygamberlerden. İsminin Şemsûn olduğu da bildirilmiştir.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Geçmiş zamanda Şem'ûn (Şemsûn aleyhissel''m) adlı bir peygamber vardı. Allahü te''l''nın rız''sı için bin ay devamlı cih''d edip, sil''hını omuzundan çıkarmadı" buyurdu. Esh''b-ı kir''m (Peygamber efendimizin arkadaşları); "Keşke bizim ömrümüz de uzun olsaydı da biz de din uğrunda Allah için cih''d etseydik" dediler. Bunun üzerine Kadr sûresi n''zil olup; "Size verilen Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır (bu gecenin sev''bı bin ay cih''d etmenin sev''bından çoktur) " buyruldu. (Hadîs-i şerîf-Zeyn-ül-Mec''lis)
Îs'' aleyhissel''m ile Muhammed aleyhissel''m arasında yaşamış olan Şem'ûn aleyhissel''m, İncîl ehlindendi. Îs'' aleyhissel''ma indirilen henüz bozulmamış İncîl-i şerîfe göre amel ederdi.Kavmi ise putlara tapardı. Şem'ûn aleyhissel''m, Allahü te''l''yı ink''r eden ve putlara tapan sapık kavimle cih''d (savaş) edip, onları îm''na çağırdı. Çok güçlü ve cesûr bir kimse olan Şem'ûn aleyhissel''m, tek başına yaptığı gaz''larda çok ganîmet elde etti. Cih''d ederken susadığı zaman, Allahü te''l'' onun için bir taştan g ''yet lezzetli bir su akıtırdı. Kendisine büyük bir güç ve kuvvet verilmişti. Düşmanları onu çeşitli hîlelerle şehîd etmek için çalıştılarsa da başarılı olamadılar. (Sa'lebî, Mirhaund)

ŞER: Dînin ve aklın zararlı gördüğü şey.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki; Zerre kadar hayır (iyilik) yapan onun mük''f''tını; Zerre kadar şer yapan da onun karşılığını, cez''sını görecektir. (Zilz''l sûresi: 7,8)
Kalbe iki yönden baskı gelir. Birisi melektendir; hayrı v''deder, hakkı tasdîk eder. Kalbinde bunu bulan, bilsin ki bu, Allahü te''l''dandır ve Allahü te''l''ya hamd etsin. Diğeri şeytandandır; o da vesvese verir. Ve şerri teşvik eder, hakkı tekzîb (ink''r) eder ve hayırdan men eder. Kalbinde bunu bulan, şeytanın şerrinden Allah'a sığınsın. (Hadîs-i şerîf-İhy''u Ulûmiddîn)
Ramaz''n-ı şerîfin ilk gecesi olunca şeytanlar zincire vurulur. Cehennem kapıları kapanır. Ondan hiçbir kapı açık bırakılmaz. Cennet kapılarının hepsi açılır. Kapalı hiçbir kapı kalmaz. Bir mün''dî şöyle seslenir: Ey hayrı arayan! Hayra yönel. Ey şerri arayan! Ondan uzaklaş. Allahü te''l'' bu gece birçok kimseyi Cehennem'den ''z''d eder. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)
İnanılması l''zım olan altı şeyden (''mentüden) altıncısı; "Kadere, hayr ve şerrin Allahü te''l''dan olduğuna inanmaktır." İnsanlara gelen hayr ve şer, fayda ve zarar, kazanç ve ziy''nların hepsi Allahü te''l''dandır. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Kalbe gelen h''tıra (düşünce), nefse acı gelirse, hayr olduğu anlaşılır. Tatlı gelir, hemen yapmak isterse, şer olduğu anlaşılır. (H''dimî) Hak şerleri hayr eyler, Zannetme ki gayr eyler, Mevl'' görelim neyler, Neylerse güzel eyler.
(İbr''him Hakkı) Şerri öğrendim kötü olmak için değil, Şerri bilmeyen içine düşer iyi bil.
(İm''m-ı Ş''fiî)

ŞERÂB (Şar''b): Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Ey îm''n edenler! Şarab, kumar, ib''det için dikilen putlar, c''hiliyye devrinde kullanılan fal okları, hep şeyt''nın işlerinden birer pisliktir. Onun için, bunlardan sakınınız ki kurtulasınız. Muhakkak ki şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allahü te''l''yı hatırlamaktan, namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık böyle olunca siz bunlardan sakınmaz mısınız? (M''ide sûresi: 90,91)
Şarab içmek büyük günahların en büyüğü ve bütün fen''lıkların ve günahların anasıdır. (Hadîs-i şerîf-Enîs-ül-V''izîn)
Bütün fen''lıklar (kötülükler), bir yere toplanmıştır. Bu yerin kilidi zin'', anahtarı şar''bdır. (Hadîs-i şerîf-Enîs-ül-V''izîn)
Sarhoşluk veren her içki şarabdır ve hepsi haramdır. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Âbidîn)
Şarab içen ile arkadaşlık etmeyiniz. Cen''zesine gitmeyiniz. Buna kız vermeyiniz ve onun kızı ile evlenmeyiniz! Muhakkak biliniz ki, şarab içen kıy''met günü mezardan yüzü kara, gözleri m''vi olarak kalkar. Dili sarkmış pis kokulu olur. Herkes bunun pis kokusundan kaçar. (Hadîs-i şerîf-Riy''d-ün-N''sihîn)
Şarabda, dev'', il''c h''ssası (özelliği) yoktur. Hastalık yapar. (Hadîs-i şerîf-Se''det-i Ebediyye)
Şerab içmenin çeşitli hastalıklara yol açtığı meydandadır. Aklı azaltmakta ve karaciğeri bozmakta, beyin ile sinirleri har''b etmektedir. (Muhammed Sıddîk bin Saîd)

ŞEREF: Yükseklik, büyüklük, yüksek mertebe. İnsanlar arasında geçerli ve makbûl olma. Cen''b-ı Hakk'a it''at ve yüksek hizmeti ile çok ihs''na mazh''r olma, iftih''r.
İnsanların en akıllısı ölümü çok hatırlayandır. Ölümü çok hatırlayan insana, düny''da şeref, ''hirette yüksek dereceler nasîb olur. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Allahü te''l'' müslüman yapmakla bizleri şereflendirdi. Allahü te''l''nın verdiği bu izzetten bu şereften başka şeref ararsak, Allahü te''l'' bizi yine zelîl eder, her şeyden aşağı eder. (Hazret-i Ömer)
İnsanın şerefi ilim ve edeb iledir, mal ve neseb ile değildir. (Hazret-i Ali)
Şerefli bir insan olabilmek için; edeb s''hibi olmak, farzları ed'' etmek, s''lihlerle sohbet etmek ve f''sıklardan (açıkça günah işleyenlerden) uzak durmak l''zımdır. (Ebü'l Hayr el-Akta) Kaybetti peygamberin ''ilesi olma şerefini, Kötülerle arkadaşlık ettiği için hazret-i Lût'un eşi, Esh''b-ı Kehf'in köpeği onlarla olunca ber''ber, Kavuştu haşr olma şerefine mü'minlerle ber''ber.
(Sa'dî Şîr''zî)

ŞEREH: İnsanın muht''c olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahk''rlık, aç gözlülük.
Şereh s''hibi, hel''l ve haram gözetmeksizin her istediğini elde etmeye çalışır. Başkalarının zar''rına da olsa beğendiği şeyleri toplar. (M. H''dimî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #185 : Eylül 08, 2008, 04:43:56 ÖÖ »

 Ş - 2

ŞERH: Yarmak, açmak, açıklamak; bir kit''bın metnini kelime kelime açıklayıp îz''h etmek.
Münyet-ül-musallîdeki; "(Hal''da ve her yerde) abdest bozarken kıbleye dönülmesi" ib''resi, Halebî kit''bında şöyle şerh edilmektedir: "Çünkü ihtiy''ç giderme sırasında ön ve arkayı kıbleye çevirmemek edeptendir. Ön ve arkayı kıbleye dönmek tahrîmen y''ni harama yakın mekruhtur. (Unutulursa, üstünü kirletmek tehlikesi veya başka tehlike varsa mekruh olmaz). Bu yönelmenin evde veya tenhada olması arasında fark yoktur. Nitekim Peygamber efendimiz; "Abdest bozarken ön ve arkanızı kıbleye çevirmeyiniz" buyurdu. Küçük çocukları bu cihetlere (yere) karşı tutarak abdest bozdurmak da mekrûhtur (büyüklere haram olan şeyi küçüklere yaptırmak, yaptırana haram olur. Mesel'' erkek çocuğuna ipek giydiren, zînet eşy''sı takan ve çocuklarına içki içiren kimse, haram işlemiş olur). Yine din ''limleri buyurdu ki: Uykuda ve başka durumlarda ayakları kıbleye, mushafa veya din kitablarına doğru uzatmak mekruhtur. Yüksekte iseler mekruh olmaz. Güneşe ve aya karşı abdest bozmak da (tenzîhen) mekruhtur. Çünkü bunlar Allahü te''l''nın büyüklüğünü gösteren iki al''mettir (delîldir). (M. Sıddîk bin Saîd)

Şerh-i Sadr:
1. Peygamber efendimizin çocukluğunda ve peygamberliği sırasında (mîr''c gecesinde) müb''rek göğsünün açılarak kalbinin çıkarılması ve yıkanıp ilim, hikmet ve m''rifet ile doldurulduktan sonra yerine konması h''disesi. (Bkz. Şakk-ı Sadr)
Yeşil elbiseli iki kimse gördüm. Birinin elinde gümüşten bir ibrik diğerinde zümrütten bir leğen vardı. Beni alıp bir dağ başına götürdüler. Biri sırtım üzerine yatırdı. Göğsümü göbeğime kadar yardı. Hiç acı ve elem duymadım. Elini sokup ne varsa çıkardılar. O beyaz şey ile yıkayıp yerine koydular. Biri diğerine; "Kalk ben de hizmetimi yerine getireyim" dedi ve elini sokup yüreğimi çıkardı. İki parça etti ve içinden bir şey çıkarıp attı ve; "Senin vücûdunda şeytanın nasîbi bu idi. Çıkarıp attık. Ey Allahü te''l''nın sevgilisi! Seni vesveseden ve şeytanın hîlesinden emîn ettik" dedi. Sonra yüreğimi kendi yanlarında olan latîf (hoş) ve yumuşak bir şey ile doldurdular. Nûrdan bir mühür ile mühürlediler. (Hadîs-i şerîf-Me''ric-ün-Nübüvve)
Ben K''be'nin yanında uyur uyanık bir h''lde iken, iki kişi; içinde zemzem suyu bulunan bir tasla bana geldiler. Sadrım şerh edildi. Zemzem suyu ile yıkandı. Sonra yerine kondu. İlim, hikmet ve m''rifet ile dolduruldu. Sonra burak getirildi. Onun üzerine binerek, Cebr''ille ber''ber (mi'r''ca) gittim. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
2. Göğsün y''ni kalbin il''hî nûr, ilim, hikmet ve m''rifet ve sekîne (ferahlık, rahatlık ve huzûr) ile doldurulup genişlemesi.
Şerh-i sadrın sebeblerinden b''zıları şunlardır: İlim sebebiyle kalb o kadar genişler açılır ki, onun her köşesi göklerden ve yerden daha geniş olur. Hepsini içine alır. Bir kimsenin ilmi ne kadar çoğalırsa, şerh-i sadrı da o kadar artar. Bu ilimden m ur''d (maksad) her ilim değil, peygamberden mîr''s kalan ilimdir. Peygamberlere ilimden başka şeyle v''ris olunmaz. (Abdülhak-ı Dehlevî)
Şerh-i sadrın sebeblerinden biri de, Allahü te''l''nın kullarına mal, para, makam ve benzeri şeylerde ihs''nda bulunmaktır. Kimin eli daha açık ise, kalbi de o kadar genişler. Kimin eli kısa ve kapalı ise sînesi de o nisbette dardır. Şerh-i sadrın sebep lerinden biri de,Allah yolunda kahramanlık, ins''f s''hipleri yanında doğruyu söylemektir. Bu da gönül açıklığına yol açar. (Abdülhak-ı Dehlevî)
Şerh-i sadr sebeblerinden biri de, kalbi, sıf''t-ı zemîme y''ni kötü sıfatlar denilen, hased, ucb, kibir, riy'', buğz, kin ve Allah için olmayan mal ve mak''mı, y''ni düny'' sevgisi gibi kötü huylardan temizlemektir. Çünkü bunlar, şehvet ve nefs toprağında n yükselen zulm''nî buh''r ve dumanlardır. Kalbi bulandırır ve karartırlar ve şerh-i sadra sebeb olan îm''n nûrundan, tevhidden, ilimden, muhabbetten (sevgiden) ve zikirden, Allahü te''l''yı anmaktan insanı alıkoyarlar, mahrûm bırakırlar. Kalb s''hasını ka rartır ve daraltırlar. (Abdülhak-ı Dehlevî)

ŞER'Î: Şerîate ''it, İsl''miyetle ilgili, İsl''miyet'e uygun. (Bkz. Şerîat)
Bir işten, o işi işleyen kimsenin maksadı, niyeti her ne ise, o iş hakkındaki şer'î hüküm de, o maksada göredir. Y''ni bir kimsenin işlediği bir iş üzerine düşecek şer'î hüküm, o işten, o kimsenin niyeti, maksad ve mur''dı her ne ise ona göre olur. Mes el'' bir kimse, avlanmak niyetiyle ava bir kurşun attığı sırada, bu kurşun bir adama is''bet etse ve o adam ölse, diyet l''zım gelir. Fakat, o adamın ava kurşun atmaktan maksadı o adamı öldürmek olsaydı, kısas l''zım gelirdi. (Ali Haydar Efendi)

ŞERÎAT: Peygamberlere gelen il''hî hükümler (emirler ve yasaklar), din. İsl''miyet.
İsl''m dîni, insanların hem rûhî, hem de maddî ref''hını te'min edecek bir şerîat getirmiştir. Bu şerîat s''dece fertle Allah arasında v''sıta kurmakla kalmayıp, ferdin bir topluma, hatt'' insanlık c''miasına karşı haklarını ve vazîfelerini geniş şekilde t anzim eder, hep ileriyi gösterir, ileriyi ister ve ilericidir. İlericiliğin ve dinamizmin mümessilidir. Bu şerîat insan rûhunu ve bütün insanlığı sevk ve id''re edecek es''slardan, hükümlerden ib''rettir. Sosyal ad''let üzerine kurulmuştur. Bu şerîatte sınıflaşma yoktur. Herkes eşit haklara, aynı îtib''ra s''hiptir. (Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî)
Îm''n edip de kendini şerîate uyduran müslüm''ndır. Şerîati kendi arzûlarına, keyflerine uydurmak isteyen îm''nsızdır. Bunlar bilmezler ki, Allahü te''l''; şerîatleri, nefsin arzûlarını, keyflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermiştir. Her şerîat, kendisinden önce gelen şerîati nesh etmiş, değiştirmiştir. En son gelen, her şerîatı değiştirmiş, daha doğrusu şerîatlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıy''mete kadar hiç değişmeyecek olan şerîat, Muhammed aleyhissel''mın şerîatıdır. (S. Abdülhakîm-i Arv''sî)

ŞERÎF: Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i F''tım'''nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.
Hazret-i F''tım'' ile kıy''mete kadar olan çocukları Ehl-i beyttirler. Bunları sevmek kalb, beden ve mal ile yardım, hürmet etmek; îm''n ile ölmeye sebeb olur. Sûriye'nin Hama şehrinde hazret-i Hüseyn'in soyundan gelen seyyidler için mahkeme vardı. Mısır 'daki Abb''sî halîfesi zam''nında hazret-i Hasen'in evl''dına şerîf ismi verilerek beyaz sarık sarmaları, hazret-i Hüseyn'in evl''dına seyyid ismi verilerek yeşil sarık sarmaları uygun görüldü. Bu müb''rek sül''leden doğan çocuklar iki ş''hid ile h''kim huzûrunda kayd ve tescîl edilirdi. Bu mahkemeleri, Tanzîm''t Ferm''nını yayınlayarak, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü hazırlayan, İngilizlerin s''dık dostu Mustafa Reşîd Paşa kaldırdı. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Beyt-ül-m''lden (devlet hazînesinden) hakkı olan fakirler, zek''t me'murları, ''limler, muallimler, v''izler, din dersi öğrenen talebeler, borçlular, Ehl-i beyt-i nebevî y''ni seyyidler ve şerîfler, askerler, beyt-ül-m''l parası ellerine geçerse, hakları k adar almaları c''izdir. (İbn-i Âbidîn)

Şerîf-i C''ferî: Hazret-i Ali'nin, hazret-i F''tıma'dan düny''ya gelen Zeyneb adlı kızınınAbdullah bin C''fer-i Tayy''r ile evlenmelerinden meydana gelen evl''dına verilen ad.

ŞERÎK:
1. Eş, ortak.
Benim şerîkim yoktur. Başkasını bana şerîk eden sev''blarını ondan istesin... (Hadîs-i kudsî-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
(Y'' Ebüdderd''!) Parça parça parçalansan, ateşte yakılsan bile Allahü te''l''ya hiçbir şeyi şerîk yapma!Farz namazları terk etme! Farz namazları bile bile terk eden, müslümanlıktan çıkar. Şarab içme! Şarab, bütün kötülüklerin anahtarıdır. (Hadîs-i şerîf-Eşi'at-ül-Leme'''t)
Bütün varlığımla inanırım ki, Allah'tan başka il''h yoktur. O tektir ve şerîki yoktur. Mülk ve saltanat onundur... (Hazret-i Ebû Bekr)
2. Herhangi bir şirkette ortak olan üyelerden herbiri.
Mud''rebe şirketi, şeriklerden bir kısmı serm''ye vermek, bir kısmı da iş yapmak üzere kurulur. K''r, önceden sözleşilen oranda paylaşılır. Serm''ye, iş yapanlara em''nettir; telef olursa ödemezler. (İbn-i Âbidîn)

ŞETM: Bir kimseye dil uzatmak, sövmek, kötülemek.
Esh''b-ı kir''ma y''ni Peygamber efendimizin müb''rek arkadaşlarına şetm, Allahü te''l''nın Peygamberine şetm olur. Esh''b-ı kir''ma saygı göstermeyen, Allahü te''l''nın Resûlüne (peygamberine) it''at etmemiş, (uymamış) olur. (Ahmed F''rûkî)

ŞEVVÂL AYI: Arabî ayların onuncusu, Ramaz''n-ı şerîften sonraki ay.
Ramaz''n-ı şerîf ayında oruç tutup, ardından Şevv''l ayından da altı gün daha oruç tutan, bir yıl oruç tutmuş gibi olur. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Ramaz''n-ı şerîf ayında orucunu tutup, ardından Şevv''l ayında altı gün daha oruç tutan, gün''hlardan, anadan doğduğu gün gibi sıyrılır, kurtulur. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Şevv''l ayının birinci günü, fıtr (Ramaz''n) bayramının; Zilhicce'nin onuncu günü ise, Kurban bayramının birinci günleridir. Bu iki günde, güneş doğduktan ve ker''hat vakti (namaz kılmak haram olan vakit) çıktıktan sonra, y''ni işr''k vaktinde, iki rek'at bayram namazı kılmak, erkeklere v''cibdir. Bayram namazlarının şartları, Cum'' namazının şartları gibidir. Fakat burada hutbe sünnettir ve namazdan sonra okunur. Fıtr bayramında, namazdan önce tatlı (hurma veya şeker) yemek, gusletmek, misv''k kullanmak, en iyi elbise giymek, fıtrayı namazdan önce vermek, yolda yavaşça tekbîr okumak müsteh''bdır. (Enver Şah Keşmîrî)

ŞEYH:
1. İhtiy''r.
Şeyhlere hürmet ediniz. (Hadîs-i şerîf-Leme''t)
2. Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
3. Mürşîd-i k''mil; insanlara Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İsl''m'ı yayan ve onların m''nen olgunlaşmalarını sağlayan rehber z''t. Çoğul şekli meş''yıh ve şüyûhtur. (Bkz. Meş''yıh)
Ehl-i sünnet yolunda (Peygamber efendimiz ve O'nun Esh''bının yolunda) bulunan ve onu yayan şeyhinizin sohbetini büyük nîmet biliniz. Nasîhatlarına kıymet veriniz. Gösterdiği yolda bulununuz. (İm''m-ı Rabb''nî)
Şeyhlerin ''lim olması ve mes'eleleri herkesin anlıyabileceği şekilde çözmesi l''zımdır. Son zamanlarda tekkeler, c''hillerin eline düştü. Dinden, îm''ndan haberi olmayanlara da şeyh denildi. Bu gibi şeyhlerin sözlerini, işlerini din sanmak, bunları tasa vvuf büyükleri ile karıştırmak çok yanlıştır. Dîni bilmemek, anlamamaktır. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

Şeyh-i Ekber: Büyük ''lim, velî, rehber. Evliy''nın büyüklerinden Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin v. 638 (m.1240) lakabı.
Şeyh-i ekber "Fütûh''t-ül mekkiyye" kit''bında; "Bel''lardan, tehlikelerden gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü t''kat getirilemeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak, Peygamberlerin ''detidir" buyurmaktadır. (İsl''m Âlimleri Ansiklopedisi)
Şeyh-i ekber bir eserinde "Sin, Şın'a gelince Muhyiddîn'in kabri meydana çıkar" buyurdu. Osmanlı sult''nı Yavuz Sultan Selîm Han, Ş''m'a geldiğinde bu sözün ne demek olduğunu anladı. Kabrini araştırıp buldurdu. Çöpleri temizleterek, kabrin üzerine güze l bir türbe, yanına da bir c''mi ve im''ret yaptırdı. (Yûsuf Nebh''nî)

ŞEYHAYN:
1. Dört büyük halîfeden ilk ikisi. Hazret-i Ebû Bekr ve hazret-i Ömer için kullanılan lakab.
Şeyhayn bu ümmetin en üstünüdür. Beni onlardan üstün sanan, iftir'' etmektedir. İftir'' edeni dövdükleri gibi, onu sopa ile döverim. (Hazret-i Ali)
Şeyhaynın, diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya c''hildir veya in''dcıdır. (Ebü'l-Hasen-i Eş'arî)
2. Fıkıh ilminde, İm''m-ı a'zam ile İm''m-ı Ebû Yûsuf'a verilen lakab.
Mîdeden ve ciğerden gelen kan sıvı, şeyhayne göre az olsa dahi abdesti bozar. (Halebî İbr''him)
3. Hadîs ilminde İm''m-ı Buh''rî ile İm''m-ı Müslim'e verilen lakab

ŞEYHÜLİSLÂM: İsl''m devletinde en yüksek dînî yetkili. Dînî işlerde zam''nın en yetkili ve söz s''hibi ''limi.
Osmanlı t''rihinde sadr''zam olmak için tahsîl aranmazdı. Fakat şeyhülisl''m olmak, hatt'' bunun ilk basamağı olan k''dılık, müftîlik ve müderrislik için bile, medreselerin en yükseğini bitirmiş olmak gerekirdi. (Osmanlı T''rihi Ansiklopedisi)
Ebüssü'ûd Efendi, K''nûnî Sultan Süleym''n Han ve İkinci Sultan Selîm'in saltanatları zam''nında 30 sene şeyhülisl''mlık yaptı. Osmanlı şeyhülisl''mları arasında en çok bu makamda kalıp hizmeti geçen Ebüssü'ûd Efendi'dir. (Osmanlı T''rihi Ansiklopedisi)
İbn-i Hacer-i Mekkî, yaşadığı asırda Ehl-i sünnet müslümanlarının gözbebeği oldu. Asrının şeyhülisl''mı idi. Büyük ''lim Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî onun için; "İbn-i Hacer-i Mekkî'nin sözleri, yazıları, dört mezhebde de hüccettir, seneddir" buyurdu. (M. Sıddîk Gümüş)

ŞEYTAN: Kovulmuş, uzaklaştırılmış. Kibir ve gurûru sebebiyle Allahü te''l''nın "Âdem'e secde ediniz" emrine isy''n edip, karşı geldiği için, O'nun rahmetinden uzaklaştırılan varlık, İblis.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Şeytan insana çok şeyi söz verir ve birçok şeyi hatırlatır. Şeytanın söz verdiği şeylerin hepsi yalandır. (Nis'' sûresi: 121)
Şeytan sizi fakir olacaksınız diye korkutur. Size cimriliği emr eder. Allah ise kendisinden mağfiret ve fadl v'''d ediyor. (Bekara sûresi: 268)
Gadab (kızmak) şeytandandır. Şeytan ise, ateştendir. Su ateşi söndürür. Sizden birisi kızdığı zaman abdest alsın. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Hanbel)
İçinizden her kim, Cennet saf''sını isterse, cem''ate dev''m etsin. Çünkü şeytan tek kişi ile bulunur. İki kişi olursa uzak olur. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Hanbel)
Sağ el ile yiyiniz, sağ el ile içiniz. Çünkü şeytan sol eli ile yer ve sol eli ile içer. (Hadîs-i şerîf-Şir'at-ül-İsl''m)
Kalbini, şeytanın oyuncağı yapma. (Ferîdüddîn Genc-i Şeker)
Büyüklerden biri şeytana dedi ki: "Senin gibi mel'ûn (l''netlenmiş) olmak istiyorum, ne yapayım?" Şeytan sevinip benim gibi olmak istersen, namaza ehemmiyet verme ve doğru-yalan her şeye yemin et, y''ni çok yemin et" dedi. O kimse de hiçbir namazı bıra kmayacağım ve artık yemin etmiyeceğim" dedi. (İbn-i Cevzî)
Birçok istekler insanda bulunmaz, dışarıdan gelirler. Bunlardan faydalı olanlarını Allahü te''l'' merhamet ederek gönderir. Bir hadîs-i şerîfte; "Her mü'minin kalbinde Allahü te''l''nın bir v''izi (nasîhat edicisi) vardır" buyruldu. Zararlı olanlarını şeytan gönderir. Şeytan insanlara hep kötülük ve düşmanlık yapmalarını vesvese eder. (İm''m-ı Rabb''nî)
Şeytanların hepsi k''firdir. İnsanları aldatmağa uğraşırlar. İb''detleri unutturup, gün''hları iyi gösterirler. Nefsin arzularını kızıştırırlar. Şeytanlar, ateş ile havadan yaratılmıştır. Cinde hava, şeytanda ateş fazladır. Cin ve şeytanlar en ufak yerd en geçerler, insanın içine, damarlarına bile girerler. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

ŞÎA: Taraftar, yardımcılar. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Esh''b-ı kir''mın (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kıymetini bilmeyen ve onları kötüleyen kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka.
"Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem vef''tından sonra, halîfelik hazret-i Ali'ye ''itti. Her asırda da imamlık (halîfelik) onun çocuklarının hakkıdır. Başka kimse hiçbir zaman müslümanlara im''m (halîfe) olamaz. Başkaları ancak zulüm ile, bunların hakkına saldırmakla başa geçer" inancı etr''fında birleşen Şîayı kuran ve ilk olarak ortaya çıkaran Abdullah ibni Sebe adlı Yemenli bir yahûdîdir. (Abdülazîz Dehlevî)
Esh''b-ı kir''ma düşman olan Şîa fırkası üç grupta toplanmaktadır:
1) Tafdîliyye; hazret-i Ali, Esh''bın en üstünüdür, diyorlar.
2) Sebbiyye; Esh''b-ı kir''mdan birkaçından başkası, z''lim, kafir oldular, diyorlar. Bunları sebbediyorlar y''ni kötülüyorlar.
3) Gul''t; hazret-i Ali tanrıdır, diyorlar. Bunlar ib''det etmezler. (Abdülazîz Dehlevî)
Şîa yirmi fırkadır. On sekizinci fırkası İsm''iliyye fırkasıdır. Bu fırkaya B''tıniyye de denir. Şîanın şimdi İran'da ve Hindistan'da en çok bulunan fırkaları İm''miyye fırkasıdır. Bunlar kendilerine C''ferî diyorlar. (İm''m-ı Rabb''nî)
Şîa'ya göre im''mlar y''ni devlet başkanları m''sûm y''ni gün''h işlemezler. Peygamberlerden tek farkı im''mlara vahy gelmemesidir. Yine Şîanın C''ferî koluna göre herkes kazandığının beşte birini din adamlarına vermeye mecburdurlar. (Şehrist''nî, K''şif-ül-Gıt'')

ŞİFÂ: Hastalıktan kurtulma, iyileşme, iyi olma.
Allahü te''l'' har''m olan şeylerde size şif'' yaratmamıştır. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Du'' ile il''ç, ömrü uzatmaz. Eceli geleni ölümden kurtarmaz. Ömür, ecel bilinmediği için, du'' etmek, il''ç kullanmak l''zımdır. Eceli gelmemiş olan sıhhate, kuvvete kavuşur. Şif''yı il''çtan değil, Allahü te''l''dan beklemelidir. (İm''m-ı Kastal''nî)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem üç türlü il''ç kullanırdı. Kur'''n-ı kerîm veya du'' okurdu. Fen ile bulunan ilaçlar kullanırdı. Her ikisini karışık da kullanırdı. "Kur'''n-ı kerîmden şif'' beklemeyene şif'' nasîb olmaz" buyururdu. F''tiha sûresini okumanın şif'' olduğu çeşitli hadîs-i şerîflerde bildirilmiştir. (İm''m-ı Kastal''nî)
İm''m-ı Ali Rız'' hazretleri Niş''bur'a gelince, Ehl-i sünnetten yirmi binden çok ''lim ve talebe, kendisini karşıladı. Dedelerinden (y''ni Peygamber efendimizden sallallahü aleyhi ve sellem) gelen bir hadîs-i şerîf okuması için yalvardılar. İm''m hazretle ri bütün dedelerinin isimlerini sayarak şu kudsî hadîsi okudu; "L'' il''he illallah kal'amdır. Bunu okuyan kal'ama girmiş olur. Kal'ama giren de az''bımdan kurtulur!" İm''m-ı Ahmed bin Hanbel hazretleri buyurdu ki: "Bu hadîs-i şerîf, r''vîlerin (bildirenl erin) isimleri ile ber''ber deliye okunursa, aklı başına gelir. Hastaya okunursa, şif'' bulur. (Ebû Nuaym İsfeh''nî)
Balda şif'' vardır. Yetmiş peygamber bala bereket ile du'' etmiştir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Şif'' için okunacak du'' yazmamı istiyorsunuz. Şif'' için, istiğf''rı (Allah'ım! Senden günahlarımı, kusurlarımı affetmeni, bağışlamanı istiyorum, m''n''sına Esteğfirullah ve benzerlerini) çok okuyunuz. Bütün derdlere, sıkıntılara karşı f''idelidir. Hûd sûr esinin elli ikinci ''yetinde me''len; "İstiğf''r okuyunuz! İmd''dınıza yetişirim." buyruldu. İstiğf''r insanı her mur''da, dileğe, ''fiyete (sıhhate, iyi h''le) kavuşturur. (M. Osman S''hib)

Şif'' Âyet-i Kerîmeleri: Kur'''n-ı kerîmdeki altı şif'' ''yeti. Tevbe sûresi on dördüncü ''yetinin sonu, Yûnus sûresi elli yedinci ''yetinin ortası, Nahl sûresi altmış dokuzuncu ''yetinin orta kısmı, İsr'' sûresi seksen ikinci ''yetinin baş tarafı, Şuar'' sûresinin sekseninci ''yeti, Fussilet sûresi kırk dördüncü ''yetinin ortası.
Kur'''n-ı kerîmdeki şif'' ''yetleri bir tabağa yazılıp, su koyarak eritilir. Şif'' ''yetlerini abdestli olarak bir k''ğıda yazıp, bu k''ğıdı, bir kaptaki suya koymak da olur. Hasta bu suyu içerse, Allahü te''l'' şif'' ihs''n eder. Âyet-i kerîme ve du'' elbette ş if'' verir. Fakat şartların gözetilmesi de l''zımdır. Okuyanın veya yazanın ve hastanın buna inanması şarttır. Hastanın, zararlı gıd''lardan, şüpheli il''çları almaktan, soğuktan, haram ve zulümden sakınması, lüzûmlu şeyleri yapması l''zımdır. (Abdülhakîm Arv''sî, İm''m-ı Kuşeyrî)

ŞÎÎ: Şîa fırkasına mensub kimse. Esh''b-ı kir''mı kötüleyen, düşmanlık eden. (Bkz. Şîa)
Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem Esh''bının kıymetlerini, üstünlüklerini anlıyarak hepsini sevenlere, hepsine saygı gösterenlere ve onların yolunda gidenlere Ehl-i sünnet denir. Birkaçını severiz, başkalarını sevmeyiz diyerek çoğunu kötüleyen lere, böylece hiçbirinin yolunda bulunmayanlara şiî denir. Şiîler İran'da, Hindistan'da ve Irak'ta çoktur. (İm''m-ı Rabb''nî, Mahmûd Âlûsî)
Şiîler, kendilerine C''ferî diyorlar. H''lbuki büyük ''lim ve velî olan C''fer-i S''dık, Ehl-i sünnet idi. Ehl-i sünnet ''limlerinin ve evliy''nın üst''dı idi. Kendilerine C''ferî diyen şiîlerin, C''fer-i S''dık'la bir ilgileri yoktur, onun yolundan çok uzaktır lar. (Âlûsî, İm''m-ı Rabb''nî)
Şiîlerin, yaptıkları müt'a nik''hı ve para ile muvakkat (geçici) nik''h yapmak y''ni metres tutmak haramdır. (Abdullah-i Mûsulî)

ŞİRÂ: Satın almak. (Bkz. Bey' ve Şir'')

ŞİRK: Allahü te''l''ya eş, ortak koşma.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Muhakkak ki, Allahü te''l'' kendisine şirk koşanı mağfiret etmez. Şirkten başka her gün''hı dilediği kulundan affeder. (Nis'' sûresi 48 ve 166)
Şirkten sakınınız, şirk, karıncanın ayak sesinden daha gizlidir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Ey oğlum! Allah'a şirk koşma! Zîr'' şirk büyük gün''htır. (Lokman Hakîm)
Kıy''met günü muhakkak affolunmayacak gün''h, şirktir. (Muhammed H''dimî)

Şirk-i Asgar: Riy''; iki yüzlülük, gösteriş.
Sizde bulunmasından en çok korktuğum şey, şirk-i asgara yakalanmanızdır. Şirk-i asgar, riy'' demektir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

Şirk-i Ekber: Putlara tapınmak. Allahü te''l''ya ortak koşmak.

Şirk-i Hafî: Gizli şirk; riy''. (Bkz. Riy'', Şirk-i Asg''r)

ŞİRKET: Ortaklık, ortak olmak, iki veya daha çok kimsenin bir mala ber''ber s''hib olmaları. Bir şeyin birden çok kimseye ''it olması, başkasına ''it olmaması veya ortakların yazı ile yaptıkları akd, sözleşme.
İsl''miyet'te şirketler iki kısımdır. 1) Mülk şirketi: İki veya daha çok kimsenin mîr''s ve hediye sûretiyle veya parasını belirli oranda verip, satın alarak bir mala ber''ber s''hib olmaları. 2) Akd ile y''ni sözleşerek kurulan şirket: Bir yazılı muk''vel e yaparak ortakların kabûl etmesi ile kurulur. (İbr''him Halebî)

Şirket-i A'm''l: İki veya daha fazla san'at s''hiblerinin, başkasından iş kabûl ederek ücretini veya bir fabrika kurup îm''l''t k''rını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık. (Bkz. San''yi' Şirketi)

ŞİT (ŞÎS) ALEYHİSSELÂM: Âdem aleyhissel''mdan sonra gönderilen peygamber. Âdem aleyhissel''mın oğludur. Babası vef''t edince peygamber oldu. Kendisine elli suhuf kit''b verildi. Şit ismi İbr''nice olup Arapça'da Allah'ın hibesi (hediyesi) m''n''sındadır. Şit yerine Şîs de denilmiş tir.
Ebû Zer Gıf''rî radıyallahü anh şöyle riv''yet etti. Resûlullaha sallallahü aleyhi ve sellem; "Y'' Resûlallah! Allahü te''l'' kaç kitap gönderdi?" diye sordum. "Yüz dört kitap gönderdi. Şit'e elli sahîfe indirdi..." buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Hilyet-ül-Evliy'')
Âdem aleyhissel''mın oğullarından K''bil'in H''bil'i şehîd etmesinden beş veya otuz sene sonra düny''ya gelen Şit aleyhissel''mın alnına son peygamber Muhammed aleyhissel''mın nûru intik''l etti ve onun alnında parladı. Âdem aleyhissel''m, Şît aleyhissel''mı diğer evl''dlarından çok severdi. Bütün evl''dı üzerine onu reîs yaptığı gibi, vef''t edeceği sırada bütün yeryüzünün halîfeliğine onu t''yin etti. Ayrıca il''hî sırları bildirip, bütün ilimleri öğretti. Şit aleyhissel''m babası Âdem aleyhissel''m ile veya kardeşleriyle K''be'yi balçık çamuru kullanarak taştan yaptı. Âdem aleyhissel''mın vef''tından sonra, Şit aleyhissel''ma peygamber olduğu bildirilip, vahiy geldi. Allahü te''l'' Şit aleyhissel''ma elli suhuf (forma) gönderdi. Şit aleyhissel''ma n''zil olan elli suhufta; hikmet ve riy''ziye (matematik) ilimleri, kimy'', simy'' ilmi ve çeşitli san'atlar ve daha pekçok şey bildirildi. Şit aleyhissel''mın dîninin esasları, Âdem aleyhissel''mın bildirdiği dînin esaslarına uygun idi. Şit aleyhissel''m bin şehir kuru p sınırlarını tesbit etti. Her şehrin kapısında "L'' il''he İllallah, Âdem Safvetullah, (Safiyyullah), Muhammed Habîbullah" yazılı idi. Şit aleyhissel''mın çocukları ve torunları kurdukları şehirlerde huzûrlu ve mes'ûd yaşadılar. Şam'dan Yemen'e de giden Şit aleyhissel''m, H''bil'i şehîd ettikten sonra Yemen'e gidip azgınlaşan K''bil'in çocuklarına ve torunlarına Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını anlattı. Bu kavim Şit aleyhissel''mın d''vetini kabûl etmeyip, azgınlık gösterdiler. Şit aleyhissel''m onla r ile cih''d (harb) etti. Bu savaşta kılıç kullandı. Şit aleyhissel''m vef''t etmeden önce yerine oğlu Enûş'u halîfe t''yin etti. Şit aleyhissel''m vef''t ettikten sonra kuvvetli riv''yete göre Min'''daki mescidin min''resi dibinde medfûn olan Âdem aleyhissel''mın yanına defn edildi. (İbn-ül-Esîr-Taberî, Kis''î, Muhammed M''sûm)
Âdem aleyhissel''m vef''t edeceği zaman oğlu Şit aleyhissel''ma; "Yavrum! Bu alnında parlıyan nûr, son peygamber olan Muhammed aleyhissel''mın nûrudur. Bu nûru mü'min, temiz ve iffetli hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyyette bulun" buyurdu. (Altıparmak Muhammed Efendi)

ŞÖHRET: Meşhûr olma, ün, ş''n, adı duyulup yayılma.
Mal ve şöhret hırsının insana yapacağı zarar, iki aç kurdun, bir koyun sürüsüne girdiği zaman yaptıkları zarardan daha çoktur. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Bir kimse, düny''da şöhret elbisesi giyerse, Allahü te''l'' ona kıy''met günü aynı elbiseyi giydirerek kötü şöhretle teşhir eder ve nih''yet onu ateş alır. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Din ve düny'' işlerinde iyi tanınarak parmakla gösterilmek, bir kimseye zarar olarak yetişir. Bu zarardan ancak Allahü te''l''nın koruduğu kurtulabilir" buyurdu. Bunun için şöhret s''hibi olmaktan çok korkmalı, titremeliyiz. (İm''m-ı Rabb''nî)
Tev''zu'un başı, bir müslüman ile yolda karşılaşırsan ilk önce sel''mı senin vermen, bir mecliste en geride oturmaya r''zı olman ve şöhretten uzak durmandır. (Hazret-i Ömer-ül-F''rûk)
Ey oğul! Her h''linde ilim, edeb ve takv'' üzere ol. İsl''m ''limlerinin kitaplarını oku. Fıkıh ve hadîs öğren. C''hil tarîkatçılardan sakın. Şöhret yapma. Şöhrette ''fet vardır. (Abdülh''lık Goncdüv''nî)
Şöhret için v''z vermek, nasîhat etmek, kitap yazmak riy'' (gösteriş) olur. (Ali bin Emrullah)
Şöhreti seven kimse, Allah'tan korkmaz. (Bişr-i H''fî)

ŞUARÂ SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin yirmi altıncı sûresi.
Şuar'' sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). İki yüz yirmi yedi ''yet-i kerîmedir. İçinde ş''irlerden bahsedildiği için, Sûret-üş-Şuar'' denilmiştir. Sûrede; hazret-i Mûs'' ile Fir'avn arasında geçen olaylar, İbr''him, Nûh, Hûd, S''lih, Lût ve Şuayb peygamberl erin kavimlerindeki ink''rcılara karşı verdikleri müc''delelerden bahsedilmektedir. (İbn-i Abb''s, R''zî, Sen''ullah Dehlevî)
Allahü te''l'' Şuar'' sûresinde me''len buyuruyor ki:
O zamanda ki Şu'ayb (aleyhissel''m) onlara; " (Allah'tan) korkmaz mısınız, şüphesiz ben size gönderilmiş emîn bir peygamberim. Artık Allah'tan korkun ve bana ita''t edin. Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mük''f''tım ''lemlerin Rabbinden başkasına ''it değil. Ölçeği tam ölçün. Eksiltenlerden olmayın. Doğru ter''zi ile tartın. İnsanların hakkından bir şeyi kısmayın. Yeryüzünde fes''dcılar olarak bozgunculuk etmeyin" demişti. (Âyet: 177-183)
Kim Şuar'' sûresini okursa, Nûh'u tasdîk edenlerin, Hûd, S''lih, Şuayb ve İbr''him'i yalanlayanların ve Îs'''yı yalanlayanların ve Muhammed'i (aleyhissel''m) tasdîk edenlerin adedinin on katı sev''b verilir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

ŞUAYB ALEYHİSSELÂM: Medyen ve Eyke ah''lisine gönderilen peygamber. İbr''him aleyhissel''mın, dînini insanlara tebliğ etti. İbr''him aleyhissel''mın veya S''lih aleyhissel''mın neslinden olduğu riv''yet edilir. İsminin Arabça Şuayb, Süry''nicede Yesrûb olduğu bildirilmiştir. Mûs '' aleyhissel''mın kayınpederidir.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Biz evl''d-ı Medyen'e (neseben) kardeşleri Şuayb'ı (aleyhissel''m) gönderdik. O, onlara, "Ey kavmim! Allahü te''l''yı tevhîd edip (bir olduğuna inanıp) O'na ib''det edin. O'ndan başka il''hınız yoktur. Alışverişinizde ölçü ve tartıyı noksan etmeyin. Ben zenginlik ve ref''h içinde olduğunuzu (bu zenginlik ve bolluğa şükretmediğiniz takdîrde elinizden çıkacağını veya bu bolluk içerisinde, ölçü ve tartıda noksanlık yapmanızın size uygun olmadığını) görüyorum. Bu hıy''netiniz sebebiyle kıy''mette Cehennem az''bının (veya düny''da iken şiddetli bir az''bın) sizi kuşatarak hiçbirinizin kurtulamayacağından korkarım" dedi. (Hûd sûresi: 84)
Az''b emrimiz gelince, Şuayb'a ve onunla olan mü'minlere (rahmetimizle) nec''t (kurtuluş) verdik ve küfürle nefislerine zulm edenleri (Cebr''il aleyhissel''mın) sayhası (korkunç, heybetli sesi) yakalayıp, evlerinde hel''k oldular. (Hûd sûresi: 94)
Şuayb aleyhissel''m, Medyenlilerin neseben (soy yoluyla) kardeşleridir. Onlara ve Esh''b-ı Eyke'ye peygamber gönderilmiştir. (Hadîs-i şerîf-El-Bid''ye ven-Nih''ye)
Arabistan'da Akabe körfezinden Humus v''disine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb aleyhissel''m, azıtıp sapıtan Medyen halkına peygamber gönderildi. İbr''him aleyhissel''mın dînini tebliğ etti. Putlara tapan Medyen halkı, alışverişte hîl e yapmakta da ileri gitmişlerdi. Şuayb aleyhissel''m, Medyen halkını Allahü te''l''ya îm''n ve ib''det etmeye, putlara tapmaktan, alış-verişteki hîlek''rlıktan ve diğer azgınlıklarından vazgeçirmeye d''vet etti. Medyenliler, Şuayb aleyhissel''mın d''vetini kabûl etmedikleri gibi, karşı çıktılar. Şuayb aleyhissel''m onları gelecek şiddetli bir az''bla korkuttu. Şuayb aleyhissel''mın peygamberliği Şam'a kadar duyuldu. Birçok kimse gelerek ona îm''n ettiler. Fakat inanmayanlar, îm''n etmek için gelenlere m''ni olmaya çalışıp Şuayb aleyhissel''ma çeşitli iftir''larda bulundular. Şuayb aleyhissel''m ve ona inananları kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip tehdît ettiler. Şuayb aleyhissel''m bu azgın kavmi Allahü te''l''ya hav''le etti. Allahü te''l'', Şuayb aleyhissel''ma inanmayan ve azgınlıklarına dev''m eden Medyen halkı üzerine az''bını gönderdi. Cebr''il aleyhissel''mın bir sayhası (korkunç, heybetli sesi) ve bir zelzele onları hakîr ve zelîl kıldı. Hepsi hel''k olup, yok oldular. Sanki o beldede yaşamamışlardı. Şuayb aleyhissel''m ve ona inananlar bu korkunç az''bdan kurtuldular. Şuayb aleyhissel''m kavminin hel''k olmasından sonra, Medyen'e yakın, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke ah''lisine, doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Medyen ah''lisinin bütün özelliklerini taşıyan Eyke ah''lisi de onun bu d''vetine karşı çıkıp, mûcize istediler. Gösterdiği mûcizeler karşısında birçok kimse îm''na geldi. Ancak pekçok kimse de inanmadı. Allahü te''l'' kıtlık ve kuraklık verdi, yine inanmadılar. Allahü te''l'', k''firlerin üzerine az''b olarak gönderdiği buluttan, ateş ve kıvılcımlar yağdırdı. Bütün k''firler ve onlara ''it olan şeyler yanarak hel''k oldular. Şuayb aleyhissel''m, Eyke halkının hel''k olmasınd an sonra Medyen'e yerleşti. İnananlardan birinin kızı ile evlendi. İki kızı oldu. Kendisi iyice yaşlandı, kızları büyüdü. Gözleri zayıfladı, vücûdu kuvvetten düştü. Bu sıralarda Mûs'' aleyhissel''m Mısır'dan çıkıp, Medyen'e geldi. Şuayb aleyhissel''mın hizmetinde bulundu ve kızlarından birisiyle evlendi. Sonra Mısır'a gitti. Mısır'da Mûs'' aleyhissel''mı ziy''ret eden Şuayb aleyhissel''m, bir müddet sonra Mekke-i mükerremeye gelip yerleşti. Daha sonra orada vef''t edip Zemzem kuyusu ile Mak''m-ı İbr''him arasında K''be'nin altınoluk tarafında defnedildi. (İbn-ül-Esîr, Taberî, Niş''ncız''de)

ŞUHH: Mala düşkün olup, fakirlere vermeyi sevmemek, cimrilik etmek.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Şuhhtan korunan kimse, düny''da ve ''hirette kurtuluşa ericidir. (Haşr sûresi: 9)
Şuhhtan kaçının. Çünkü sizden evvel geçenleri o hel''k etti. Onları kanlarını dökmeye ve kendilerine haram olan şeyleri hel''l görmeye sürükledi. (Hadîs-i şerîf-Müslim)

ŞÛRÂ SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin kırk ikinci sûresi.
Şûr'' sûresi, Mekke'de n''zil oldu (indi). Elli üç ''yet-i kerîmedir. Otuz sekizinci ''yetinde geçen Şûr'' kelimesinden dolayı, Sûret-üş-Şûr'' denilmiştir. Sûrede; Allahü te''l''nın kudret ve azameti, müşriklerin ''hiretteki cez''ları, Allahü te''l''nın lütfu ve affının çokluğu bildirilmektedir. (Kurtubî, Ebû Hayyan, İbn-i Abb''s, R''zî)
Allahü te''l'' Şûr'' sûresinde me''len buyuruyor ki:
Âhireti kazanmak için çalışanların kazançlarını arttırırız. Düny'' menfaati için çalışanlara da, ondan veririz. Fakat ''hirette bunların eline bir şey geçmeyecektir. (Âyet: 20)
Kim Şûr'' sûresini okursa, meleklerin istiğf''r ve merhamet istedikleri kimselerden olur. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

ŞUÛR:
1. Anlayış, idr''k.
Allahü te''l''ya karşı sorumluluğunun şuûruna varan nice akıllı kişiler var ki, halk katında îtib''rı, kıymetleri yoktur; fakat ''hirette kurtulacak olanlar, onlardır. Halk nazarında nice tatlı dilli, giyimli-kuşamlı da vardır ki, yarın kıy''met gününde k urtulamayacaklardır. (Abdullah bin Ömer)
2. Tasavvufta kendi varlığından haberi olma; sekrin zıddı, uyanıklık.
Sekr (şuûrsuzluk) h''linde bulunan evliy''nın uygunsuz sözleri söylemeleri suç sayılmayabilir. Fakat hep şuûrlu olanların böyle sözler söylememeleri l''zımdır. ( İm''m-ı Rabb''nî)

ŞÜF'A: Başkasına satılmış olan bir mülkü, satış değeri ile satın almak hakkı. Bu hakka m''lik olan kimseye şefî' denir.
Şüf'a hakkı bulunan kimsenin, satış yapıldığını işitince, hemen hakkını istemesi, iki ş''hit yanında tekr''r söylemesi ve bir ay içinde mahkemeye başvurması l''zımdır. (Mecelle)
Müşterinin teslim etmesi ile vey'' h''kimin karar vermesi ile şüf'a s''hibi, satılan bin''ya m''lik olur. (Mecelle)
Nakl edilebilen şeylerin ve vakıf ve mîrî (devlete ''it) toprak üzerindeki mülklerin satılmasında şüf'a hakkı yoktur. (Mecelle)

ŞÜHEDÂ:
Şehîdler, vatan, din ve milletine hizmette ölenler. (Bkz. Şehîd)

ŞÜHÛD: Görme. Tasavvuf yolunda ilerleyenin kalb ve rûh ile çeşitli mertebeleri görmesi.
Keşf (gizli bilgilerin açılması) ve şühûd s''hibi milyonlarca ''şık, Fahr-i ''lemi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziy''ret ederek, Allahü te''l''nın sonsuz nîmetlerine kavuşmuşlardır. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Cezbe (çekilmek) ancak bir üst mak''ma olur. Daha üst mak''mlara çekilmez. Şühûd da böyledir. Bir makam görülebilir. O h''lde kalb mak''mında bulunup sülûk yapmadan (tasavvuf yolunda ilerlemeden) cezb edilenler ancak, kalbin üstündeki rûh mak''mına çekili rler. Rûhun şühûdünü şühûd-i hak bilirler. (İm''m-ı Rabb''nî)

Şühûd-i Ehadiyet: Tasavvuf yolunda çalışan kimselerin, mahlûklardaAllahü te''l''nın sıfatlarını görmeleri h''li. Şühûd-i Vahdet.

Şühûd-i Enfüsî: Kendi hakîkatini görme. Tasavvuf yolunda Allahü te''l''ya yakın olma h''li. Tasavvuf makamlarını kalb gözüyle görme.
Şühûd-i enfüsîye kavuşmak için önce seyr-i ''f''kî l''zımdır. (İm''m-ı Rabb''nî)

Şühûd-i İl''hî: Bu ''lem (mahlûklar ''lemi) ile hiçbir mün''sebeti olmadan Allahü te''l''yı müş''hede, görme.
Sülûkun (tasavvuf yolunun) sonuna varmadıkça ve orada fen''-i mutlak (her bakımdan Allahü te''l'' ile olma, onda yok olma) h''sıl olmadıkça şühûd-i il''hî mümkün değildir. Ancak, bu görmek olmayıp başka kelime bulunamadığı için şühûd denmiştir. (Muhammed B''ki-billah)

Şühûd-i Tecellî (Şühûd-i Sûrî):
Tasavvuf yolunda ilerleyen kimsenin tecellinin sûretlerini müş''hedesi.
Şühûd-i tecellî nasıl olursa olsun hep seyr-i ''f''kîde h''sıl olmaktadır. Seyr-i ''f''kîde ele geçen şeyler ise aslın yanında hiçtir. (İm''m-ı Rabb''nî)

ŞÜKR (Şükür): Verilen nîmetleri yerli yerinde kullanma. Allahü te''l''ya, verdiği nîmetlerle isy''n etmeme. Nîmetleri kullanırken s''hibini unutmama. Görülen iyiliğe karşı teşekkür. Allahü te''l''nın emir ve yasaklarına uyma.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
Îm''n eder ve şükür ederseniz az''b yapmam. (Nis'' sûresi: 46)
Nîmetlerime şükür ederseniz elbette arttırırım. (İbr''him sûresi: 7)
İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü te''l''ya şükür etmiş olmaz. (Hadîs-i şerîf-Keşf-ül-Haf'')
Şükürden maksad; aczini îtir''f edip, kulluğunu bilmektir.
Nîmetlere şükreden, onun elden çıkacağından korkmasın. Nîmete şükredenlere, onu arttıracağını Allahü te''l'' bildirdi. Nîmetin kıymetini bilmeyip, nankörlük edenlerin elinden o nîmet alınır. Nîmetin kıymetini bilmemek onun elden çıkmasına sebebdir. Şük ür ise, onu devamlı kılar ve arttırır. ( Hazret-i Ali)
Cen''b-ı Hakk'a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın (Sa'dî Şir''zî)
Herhangi bir kimse, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, herhangi bir kimseye, herhangi bir şeyden dolayı, herhangi bir sûretle hamd ve şükr ederse, bu medh ü sen''ların ve teşekkürlerin hepsi, Allahü te''l''ya mahsûstur. Çünkü, her nîmeti yaratan, gönderen hep O'dur. O hatırlatmazsa ve kuvvet ve kolaylık vermezse, kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz. (M. Sıddîk Gümüş)
Hak te''l'' hazretleri buyurdu ki: Y'' Mûs''! Bir kimse kendine verdiğim nîmeti benden bilip kendinden bilmezse nîmetlerimin şükrünü ed'' etmiş olur. Bir kulum rızkını kendi çalışması ile bilip, benden bilmez ise nîmetin şükrünü ed'' etmemiş olur. (Ka'b-ül-Ahb''r)
Ne zaman Hak te''l'', size sağlık gibi, mal gibi, evl''t gibi nîmet verse, sevinip Elhamdü lillah, bizim Rabbimiz bize ikr''m eyledi dersiniz. Ne vakit Allahü te''l'' size musîbet verse, y''ni size bir bel'' verse, gam çekersiniz, sabr etmezsiniz, şükr etmey i unutursunuz. (Kutbüddîn İznikî)
İyilik edene, mal ile hizmet ile karşılığı yapılır. Bunu yapamayan, hamd ve sen'', teşekkür ve du'' eder. Karşılık yapmayanın başına kakılır. Kötülenir, incitilir. Çünkü, iyiliğe karşı iyilik yapmak insanlık vazîfesidir. Böyle olunca, her iyiliği yapan , en büyük iyilik olarak, yok iken var eden, en güzel şekli veren, lüzûmlu uzuvları, kuvvetleri ihs''n eden, her birini bir ''henk ile işleterek sıhhat veren, akıl ve zek'' bahşeden, çoluk çocuk, ev, ihtiyaç eşy''sı, gıd'', içecek, elbiselerimizi yaratan yüce bir s''hibe, bu nîmetleri sebebsiz, karşılıksız ihs''n eden ve her an yok olmaktan, düşmandan, hastalıktan muh''faza eden ve bize hiç ihtiy''cı olmayan, sonsuz kuvvet, kudret s''hibi olan Allahü te''l''ya şükr etmemek, kulluk hakkını ödememek ne büyük kabah''t, ne çok zulüm ve ne alçak bir vaziyyet olur. Hele O'na ve nîmetlerin O'ndan geldiğine inanmamak ve bunları başkasından bilmek en büyük zulüm, en çirkin yüzkarası olur. (Ali bin Emrullah) Vücûdumun her kılı, dile gelse de Şükr etmiş olamam, nîmetlerine!
(İm''m-ı Rabb''nî)

Şükr Secdesi: Kendisine nîmet gelen veya bir dertten ve sıkıntıdan kurtulan kimsenin, Allahü te''l'' için yaptığı secde. (Bkz. Secde)
Şükür secdesi, til''vet secdesi gibidir. Allahü te''l'' için şükür secdesi yapmak müsteh''bdır. Secdede önce "Elhamdülillah", sonra üç kere"Sübh''ne rabbiyel-a'l''" denir. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekrûhtur. (İm''m-ı Nesefî)

ŞÜPHELİ ŞEYLER: Hel''l ve haram olduğu açıkça bildirilmeyen şeyler; şüpheliler.
Hel''l olan şeyler bellidir, haram olan şeyler de bellidir. İkisi arasında örtülü bulunan şüpheli şeyleri tanımak güçtür. Şüpheli şeylerin etr''fında dolaşan harama düşer. (Hadîs-i şerîf-Kimy''y-ı Se''det)
Şüphelilerden sakınmaya vera', haramlardan sakınmaya takv'' denir. Şüpheli olmak korkusu ile mübahların (yapılıp yapılmamasında serbest bırakılanların) çoğunu terk etmeğe de zühd denir. Ebû Bekr radıyallahü anh buyurdu ki: "Biz, harama düşme korkusund an yetmiş hel''li terk ederdik." (İbn-i Âbidîn)
Allahü te''l'' lutf ederek, kerem ederek, acıyarak kullarına çok şeyleri mub''h (serbest) etmiş, izin vermiştir. Rûhu hasta, kalbi bozuk olduğu için, mübahlarla doymayıp, bitmez tükenmez mübahları bırakarak İsl''miyet'in hudûdundan dışarı taşanlar, şüphe li ve haramlara uzananlar ne kadar bedbaht (kötü tali'li) ve zavallıdır. Âdet üzere, alışkanlık ile namaz kılan ve oruç tutan çoktur. Fakat İsl''miyet'in hudûdunu gözeten, haram ve şüphelilere düşmemeye dikkat eden pek azdır. Doğru ve h''lis ib''det edenleri, ''det (alışkanlık) üzere bozuk ib''det edenlerden ayıran fark; Allahü te''l''nın emirlerini gözetmektir. Çünkü namaz ve orucun h''lisi de, bozuğu da görünüşte ber''berdir. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: "Dininizin direği, temeli ver'''dır." Başka bir hadîs-i şerîfte de; "Hiçbir şey ver''' gibi olamaz" buyurdu. (İm''m-ı Rabb''nî)
İb''detlerden lezzet alamamanın sebeblerinden biri de haram ve şüpheli yemeklerdir. Eğer yenilen lokma şüpheli ise, ondan, hırs, şehvet, hased, ad''vet, düşmanlık ve riy'' doğar. Âlimler buyurdu ki: "Kim şüpheli bir şey yerse, Allahü te''l''ya giden yolu doğru olarak bulamaz. Kim haram yerse, kendisine o yol kapanır. (Abdullah İsfeh''nî)
Şüpheli olan bir dirhemi s''hibine geri vermeyi, bin dirhem sadaka vermekten daha çok severim. (Abdullah bin Müb''rek)
Kırk gün şüpheli lokma yiyenin kalbi kararır ve lekelenir. (İm''m-ı Gaz''lî)
İnsan mub''h olan, düny'' işlerine çok dalarsa, şüpheli şeyleri yapmaya başlar. Belki hel''lden çok yiyen, müttekîlerin (takv'' s''hiplerinin) derecesine eremez. Çünkü mîde hel''l ile dolunca, şehvet harekete gelir. Böylece, c''iz olmayan şeyler yapılabilir . (İm''m-ı Gaz''lî)

ŞÜÛNÂT: Şanlar, haller, keyfiyetler, h''diseler, vak'alar. İsimlerin z''t-ı il''hîye nisbetleri ve mertebeleri.


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #186 : Eylül 08, 2008, 04:44:31 ÖÖ »

T - 1

TA'AMMÜDEN: Bilerek, isteyerek, önceden hazırlayarak yapma.
Taammüden adam öldürmek, büyük gün''htır. Mü'mini taammüden öldüren kimse, k''fir olmaz. Mü'min olduğu için öldürürse veya öldürmek hel''ldir diyerek öldürürse k''fir olur. Îm''nı gider. (İbn-i Âbidîn)

TÂ'AT: İb''det. Allahü te''l''nın beğendiği, r''zı olduğu şeyler. Hasene.
Allahü te''l''nın r''zı olduğu; t''at etmenin tatlı, gün''h işlemenin acı gelmesinden anlaşılır. (Muhammed bin Aly''n)
Üç şey, üç şeye sebebdir. T''at, Allahü te''l''nın rız''sına, gün''h işlemek, Allahü te''l''nın gadabına, îm''n etmek de şerefli ve kıymetli olmaya sebebdir. (Şerefeddîn Yahy'' Münîrî)

TABAKÂT-I MUHADDİSÎN:
1.Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve h''llerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İsl''m ''limlerinin dereceleri.
2. Hadîs ''limlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

TABAKÂT-I MÜFESSİRÎN:
1. Kur'''n-ı kerîmdeki mur''d-ı il''hîyi, y''ni kastedilen m''n''yı açıklayan tefsîr ilmi ile meşgûl olan İsl''m ''limlerinin dereceleri.
Tabak''t-ül-müfessirînin birinci derecesinden olan Hülef''-i r''şidîn (dört halîfe; hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali), İbn-i Abb''s, C''bir bin Abdullah, Enes bin M''lik, Abdullah bin Mes'ûd, Ebû Hüreyre, hazret-i Âişe ve di ğer Esh''b-ı kir''mdan olan tefsîr bilgilerini T''biîn almış ve onlar da talebeleri olan Tebe-i t''biîne öğreterek kitaplara geçirmişlerdir. (Taşköprüz''de)
2. Tefsîr ''limlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

TABAKÂT-ÜL-FUKAHÂ: 1. Fıkıh ''limlerinin tabakası. Hel''l ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile uğraşan ''limlerin dereceleri.
Tabak''t-ül-fukah'', yedi derece olup, birinci derece, müctehid fiş-şer' (mutlak müctehid); ikinci derece, müctehid fil-mezheb; üçüncü derece, müctehid fil-mes'ele; dördüncü derece, esh''b-ı tahric; beşinci derece, esh''b-ı tercih; altıncı derece esh''b-ı temyîz; yedinci derece, yukarıda bildirilen derecelerdeki hizmetleri yapamayan, ancak önceki derecelerde bulunan ''limlerin kitablarından doğru olarak nakil yapabilen, onları bildiren mukallidler, mutlak müctehidlerden birine bağlı olan ''limler. (Bkz. İlgili maddeler) (İbn-i Kem''l Paşa)
2. Fıkıh ''limlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan kitablar.

TABASBUS: Yaltaklanma, kendini küçülterek beğendirmeye çalışma.
Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tabasbus büyük günahtır. (Muhammed H''dimî)
İnsanların eline geçenler, Allahü te''l''nın lütfu ve ihs''nı iledir. Kendi elinde bir şey yoktur. O h''lde dilenciler gibi tabasbus göstermek müslümana yakışmaz. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

TÂBİ: Uyan.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Ey sevgili peygamberim! Onlara de ki: Eğer Allahü te''l''yı seviyorsanız ve Allahü te''l''nın da, sizi sevmesini istiyorsanız, bana t''bi olunuz! Allahü te''l'' bana t''bi olanları sever. (Âl-i İmr''n sûresi: 31)
Resûlullah efendimize t''bi olan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, O'na t''bi olmaksızın, birçok geceleri ib''detle geçirmekten, kat kat daha kıymetlidir. Çünkü, kaylûle yapmak y''ni öğleden önce biraz yatmak, Peygamber efendimizin ''det-i şe rîfesi idi. İsl''miyet'e uymayan şeylerin hiçbirisini, Hak te''l'' sevmez, beğenmez. (Ahmed F''rûkî)
İki cihan se''detine kavuşmak, ancak ve yalnız, düny'' ve ''hiretin efendisi olan Muhammed aleyhissel''ma t''bi olmağa bağlıdır. O'na t''bi olmak için, îm''n etmek ve dînimizin emir ve yasaklarını öğrenmek ve yapmak l''zımdır. (Ahmed F''rûkî)
Bir mezhebe t''bi olmayanlar ya zındık (k''fir) veya mezhepsiz olurlar. (Hamdullah Decvî)
Ehl-i sünnet, y''ni Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olan kimsenin, ib''detlerini dört hak mezhebden birine t''bi olarak yapması l''zımdır. Dört mezhebden birine t''bi olmayan kimse bid'at s''hibidir. (Taht''vî, Ahmed Berîlevî)

TABÎB-İ MÜSLİM-İ HÂZIK: Mütehassıs (uzman) ve açıkça gün''h işlemeyen müslüman doktor.
Hasta, hastalığının artmasından veya iyi olmasının gecikmesinden y''hut şiddetli ağrı gelmesinden veya hasta bakıcı hastalanarak, onlara bakamayıp hel''k olmalarından korkar ise, oruç tutmayıp sonra kaz'' eder. Sağlam kimse, hasta olacağını çok zan eder se ve nehir temizlemek gibi iş yaparken veya devletin emri ile çalışırken, çok sıcak veya soğuk te'siri ile hel''k olacağını ve kimsesiz olup hiçbir yerden yardım görmeyen kadın nafakasını kazanmak için çamaşır yıkamak ve yemek pişirmek ile hel''k olac ağını çok zannederek anlarsa, oruç tutmaması ve niyetli, oruçlu kimsenin orucunu bozması c''iz olur, başka zaman kaz'' eder. Çok zannetmek, ölüm al''metlerini görmekle veya kendi tecrübesi ile y''hut tabîb-i müslim-i h''zıkın haber vermesi ile anlaşılır. K''fir ve f''sık, y''ni büyük gün''h işlediği bilinen tabîbe mu''yene ve ted''vî c''izdir, ted''vî olunabilir. Fakat bunların sözleri ile ib''det bozulmaz. Orucunu bozarsa, keff''ret l''zım olur. (İbn-i Âbidîn)

TABÎÎ İLİMLER: Fen ilimleri, aklî ilimler.
Din ile tabiî ilimleri karşılaştıracak olursak, hiçbir yerinde bunların birbirinden aykırı bir bilgi vermediğini görürüz. Gerek din, gerek tabiî ilimler, bir muazzam yaratıcı olmadan bu düny''nın kurulamayacağını kabûl ederler. Tabiî ilimlerin bulduğu bütün yenilikler, bu muazzam yaratıcının varlığı ve büyüklüğü hakkında birer vesîkadır. B''zılarının sandığı gibi, tabiî ilimlerin tuttuğu yol ayrı değildir. Tabiî ilimler, bil''kis dînî inanç ve düşünceleri takviye ederler. (Max Planck)

TÂBİÎN: Hadîs-i şerîflerle medhedilen, Esh''b-ı kir''mdan sonra gelen şerefli nesil. Esh''b-ı kir''mı görüp, onların sohbetinde bulunanlar. (Bkz. Esh''b-ı Kir''m)
Esh''b-ı kir''m ile T''biînin îm''nları hep aynı idi. İnanışları arasında hiç fark yoktu. Şimdi yeryüzünde bulunan müslümanların çoğu Ehl-i sünnet mezhebindedirler, y''ni Resûlullah efendimiz ve Esh''bının yolundadırlar. Ehl-i sünnet îtik''dını ortaya koyan , Resûlullah efendimizdir. Îm''n bilgilerini Esh''b-ı kir''m bu kaynaktan aldılar. T''biîn-i ız''m da, bu bilgileri Esh''b-ı kir''mdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece, Ehl-i sünnet bilgileri bizlere İsl''m ''limlerinin kitaplarından nakil yoluyla geldi. (İbn-i Halîfe Alîvî)

TABÎ'İYYECİLER (Tabî'iyyûn): Canlılarda ve cansızlardaki, akıllara hayret veren intiz''mı (düzeni) ve incelikleri görerek, bir yaratanın varlığını söylemekle ber''ber; öldükten sonra tekrar dirilmeği, ''hireti, Cennet'i ve Cehennem'i ink''r edenler (red edip, kabûl etmeyen, inanmaya nlar).
Kendilerini akıllı, ilim adamı ve hiç yanılmaz sanan dinsizlerden biri de tabî'iyyecilerdir. (İm''m-ı Gaz''lî)
İsl''m ''limleri, kitaplarında, tabî'iyyecilerin ve maddîcilerin, Allahü te''l''nın varlığına inanmayıp; "Âlem böyle kendiliğinden gelmiş ve böyle gidecektir" diyen dinsizlerin sözlerini ve müslüman olmayanların, İsl''miyet'e sokmak istedikleri uydurmalar ı, delîller ve tartışmalar ile reddederek hepsini susturmuşlar, din düşmanlarının hazırladıkları fitne ve fes''d ateşlerini söndürmüşlerdir. Îm''n edilmesi l''zım gelen şeyleri birer birer ve açıkça yazmışlar, bir taraftan da, bütün düny''da olmuş ve kıy''mete kadar olacak her h''dise ve hareketin şer'î (dînî) hükümlerini pek doğru olarak, insanlığın önüne koymuşlardır. (S.Abdülhakîm Arv''sî)

TÂBÛT-İ SEKÎNE: İsr''iloğullarının, içinde mukaddes em''netleri sakladıkları ve Mûs'' aleyhissel''mdan beri nakledilerek gelen altın kaplamalı sandık.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Nebîleri (İşmoil aleyhissel''m) onlara; hükümd''rlığının açık al''meti size o t''bûtu (T''bût-ı sekîneyi) getirmesidir ki, içinde Rabiniz tarafından size sekînet (gönül rahatlığı) ve Âl-i Mûs'' ve H''rûn'un (aleyhimessel''m) geriye bıraktıklarından bir bakiyye (Tevr''t levh''ları ve kıymetli eşy''lar) vardır. Melekler onu yükleyip getirecektir. Elbette bunda (T''bût-i sekînenin size getirilmesinde) size kat'î bir al''met (ve ibret, size söylediğimin doğruluğuna kat'î bir delîl) vardır. Eğer îm''n etmiş kimselerseniz." dedi. (Bekara sûresi: 248)
İçerisinde Tevr''t-ı şerîf, Tevr''t'ın n''zil olduğu levhalar, Mûs'' aleyhissel''mın as''sı, elbisesi, Tih sahrasında İsr''iloğullarına gökten inen men'den (kudret helvası) bir mikt''r, H''rûn aleyhissel''mın sarığı gibi mukaddes em''netlerin bulunduğu T''bût-i sekîne İsr''iloğulları için birlik, ber''berlik ve r''hat yaşama vesîlesi idi. Hükümd''rın muh''fazası altında bulunurdu. İsr''iloğulları T''bût-i sekînenin ellerinden gitmesine çok üzülürlerdi. İşmoil aleyhissel''m İsr''iloğullarına peygamber gönderilmeden önce Am''lika kavmi onlara musallat olmuş, İsr''iloğullarını mağlûb etmiş, T''bût-i sekîneyi almışlardı. İşmoil aleyhissel''m peygamber gönderildikten sonra, Allahü te''l''ya İsr''iloğullarının üzerine bir hükümd''r göndermesi için du'' etti. Allahü te''l'' onun du''sını kabûl buyurup, İsr''iloğullarına hükümdar olarak T''lût'un t''yin edildiğini vahiyle bildirdi. T''lût zam''nında T''bût-u sekîne, Am''likalılardan İsr''iloğullarının eline geçti. (İbn-ül-Esîr, Taberî)

TA'DÎL-İ ERKÂN: Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her ''z'' hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak. (Bkz. Tum''nînet)
Ta'dîl-i erk''n, İm''m-ı a'zam ile İm''m-ı Muhammed'e göre v''cibdir. Fakat İm''m-ı Ebû Yûsuf'a göre farz olduğundan buna ri''yet edilmeyince, namaz f''sid olur. (İbn-i Âbidîn)
Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarırsa, yüz şehîd sev''bı kazanır. Ya bir farzı veya v''cibi meydana çıkarmanın sev''bı ne kadar çok olur. O h''lde namazda t''dil-i erk''na dikkat etmelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Vaktin kıymetini bil! Gece-gündüz ilim öğrenmeye çalış! Her zaman abdestli bulun! Beş vakit namazı, sünnetleri ile ta'dil-i erk''n ile, huzûr ile şerîatin s''hibinin bildirdiği gibi kılmaya çalış! Bunları yapınca, düny'' ve ''hirette sayısız nîmetlere ka vuşursun. (Abdülkuddûs)
Ta'dîl-i erk''nın terkinden meydana gelen zarardan b''zıları şunlardır:
1) Fakirliğe sebeb olur.
2) Namaz kıldığı yer, kıy''met gününde aleyhine şeh''det eder.
3) O namazın tekrar kılınması v''cib olur.
4) Namazın hırsızı olur.
5) Şeytanı sevindirmiş olur.
6) Sağında ve solunda olan meleklere eziyyet etmiş olur.
7) Peygamber efendimizi üzmüş olur. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAFDÎLİYYE: Şîanın kollarından biri. Hazret-i Ali'yi sevdiklerini söyleyip, diğer Esh''b-ı kir''mı kötüleyen bozuk fırka.
Esh''b-ı kir''ma iftir'' edenler, üç grupta toplanmaktadır. Birincisi, Tafdîliyye. İkincisi Seb'iyye olup; Esh''b-ı kir''mdan birkaçından başkası z''lim, k''fir oldular diyerek bunları sebbediyorlar. Y''ni kötülüyorlar. Üçüncüsü Gul''t, hazret-i Ali tanrıdır diyorlar. Bunlar ib''det etmezler. (Abdülazîz Dehlevî)
Şiîlerin hîlelerinden biri de şudur: Esh''b-ı kir''mı kötüleyen kitapları, Ehl-i sünnet ''limlerinin kitapları gibi göstererek, c''hilleri aldattılar. Mesel'' Keşş''f tefsîrinin s''hibi Zemahşerî, Tafdîliyye mezhebine mensuptur. Ahtab H''rezmî azgın bir Zeyd îdir. Nehcülbel''ğa kitabını şerh eden İbn-i Ebü'l-Hadîd Mu'tezilîdir. (Mahmûd Âlûsî)

TAFSÎLÎ ÎMÂN: Îm''n edilecek hususlara genişçe, delîlerini bilerek ve ayrı ayrı inanmak. (Bkz. Îm''n)
Tafsîlî îm''nın dereceleri vardır.Rabbim Allahü te''l''dır, peygamberim Muhammed aleyhissel''mdır, dînim İsl''m dînidir, kit''bım Kur'''n-ı kerîmdir, kıblem K''be-i şerîftir, îtik''dda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cem''attir diyerek, her husûsa ayrı ayrı ve delîl lerini bilerek îm''n etmek, dil ile söyleyip kalb ile tasdîk etmek tafsîlî îm''ndır. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAĞRÎR: Yalan söyleyerek aldatma.
Tağrîr olunan kimse, bey'i (satışı) feshedebilir, bozabilir. Sarraflıkta piyasadaki fiyatların en yükseğinden, yüzde iki buçuk ve daha fazlası kadar yüksek fiyatla satın alarak aldanmağa "Gaben-i f''hiş" (çok aldanmak) denir. Bu mikt''r urûz için, y''ni hayvandan başka menkûl (taşınabilir) mallar için yüzde beş, hayvan için yüzde on, bin'' için yüzde yirmidir. Bu mikt''rlardan az olan aldanmağa, "Gaben-i yesîr" (az aldanmak) denir. Mesel'' b''yi', bu mala, şu kadar lira veren oldu deyip satsa, piyasadaki en yüksek değerinden f''hiş aldanma kadar fazla olduğu ve başkasının o kadar lira vermediği anlaşılsa, müşteri bey'i (alış-verişi) fesh edebilir, bozabilir. (Mecelle)

TÂĞÛT: Allahü te''l''nın emir ve yasaklarına karşı gelen ve ib''detten alıkoyan şeyt''nî varlık ve güçler.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmelerde me''len buyurdu ki:
Îm''n edenler Allah yolunda cih''d ederler, küfredenler ise t''ğût yolunda savaşırlar. (Nis'' sûresi: 76)
Dinde zorlama yoktur. Hakîkat, îm''n ile küfr apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim t''ğûtu tanımayıp da Allah'a îm''n ederse o, muhakkak ki kopması (mümkün) olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah hakkıyla işitici, (her şeyi) kem''liyle bilicidir. (Bekara sûresi: 256)
Allahü te''l''nın indirdiği hükümlere muk''bil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık t''ğûttur. (Muhammed ibni Cerîr)

TAHÂRET: Nec''set denilen y''ni maddeten pis olan şeylerden ve hades denilen hükmî ve m''nevî pisliklerden (abdestsizlik, cünüplük, kadınlar için hayz ve nifas h''llerinden) su ile abdest alarak, su yoksa, toprak ve toprak cinsinden şeylerle teyemmün ederek yapıl an temizlik (Bkz. Nec''set, Hades). Temiz olana t''hir, temizleyiciye de mutahhir, tahûr denilir.
Tah''ret îm''nın yarısıdır. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Nec''setten tah''ret, bedende, elbisede ve namaz kılacak yerde pislik bulunmamaktır. (Halebî)
Özür olmadıkça sağ el ile tah''retlenmemelidir. (Halebî)
Su olmadığı zaman, gıd'' maddesi ile, gübre ile, kemik ile, hayvan gıd''sı ile, kömür ile ve başkasının malı ile, saksı, kiremit parçası ile, kamış ile ve yaprak ile ve bez ile, k''ğıt ile tah''retlenmek mekruhtur. (Halebî)
Taş ve benzeri şeyler ile tah''retlenmek su yerine geçer. (Halebî)
İki eli çolak olan tah''retlenemez. Kolları toprağa, yüzünü duvara sürerek teyemmüm eder (Namazı terk etmez). (Halebî)

Tah''ret-i K''mile: Tam temizlik. Abdest veya boy abdesti alınarak yapılan temizlik.
Özür s''hibi, özre sebeb olan şeyi durduğu zaman, abdest alıp, o şey tekrar başlamadan önce, mestlerini giyse tah''ret-i k''mile ile giymiş olup, yirmi dört saat mesh eder. (Şeyhülisl''m Yahy'' Efendi)

TÂHİR: Temiz.
Mü'min tayyib (güzel, hoş) ve t''hirdir. (Hadîs-i şerîf-İhy'')

TAHKÎR ETMEK: Hor görmek, kötülemek, aşağılamak, birine veya bir şeye söz ve hareketle hak''ret etmek, saygı ve hürmet gösterilmesi, üstün tutulması l''zım olan şeyleri aşağı tutmak, saygısızlık etmek.
İnsanın îm''nının gitmesine, dinden çıkmasına sebeb olan şeylerden biri de dînen t''zim edilmesi (hürmet gösterilmesi) l''zım olan şeyleri tahkîr etmek ve tahkîr edilmesi l''zım olan şeyleri t''zim etmektir. (İbn-i Âbidîn)
Allahü te''l''nın peygamberini, İsl''m ''limlerini, evliy''yı, fıkıh kitablarını ve fetv''ları (''limlerin dînî sü''llere verdikleri cevabları) t''zim edecek iken tahkîr etmek, dinden çıkmaya sebeb olur. K''firlerin dînî ''yinlerini beğenmek, zarûret yok iken z ünn''r kuşanmak ve küfür al''metlerini kullanmak da böyledir. (Kutbüddîn-i İznikî)

TAHLÎF: Yemin vermek. Mahkemede iki hasımdan birine yemîn ettirmek. (Bkz. Half, Yemîn)

TAHLÎL ETMEK: Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak. (Bkz. Hil''llemek)
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) abdest aldıklarında, bir avuç su ile çeneleri altından sakallarını tahlîl eder ve şöyle buyururlardı: "Rabbim bana böylece emretti" (Hazret-i Enes bin M''lik)

TAHLİYE:
1. Süslemek.
Tasavvuf ehlinin yolu, ilim ve amel ile tamam olur. İlimlerinin özü nefsin ortaya koyduğu m''nileri yenmek, kötü huylardan uzaklaşmak, böylece, kalbden m''siv''yı (Allahü te''l''dan başka her şeyi) çıkararak onu Allahü te''l''nın zikri ile tahliye etmektir. (İm''m-ı Gaz''lî)
2. Boşaltmak.

TAHMÎD: "Elhamdülillah" demek. "Hamd, şükür Allahü te''l''ya mahsûstur" m''n''sına "Elhamdülillah" sözü ve benzerleri.
Farz namazdan sonra otuz üç tesbîh (sübh''nallah) otuz üç tahmîd, otuz üç tekbîr (Allahü ekber) ve bir de tehlîl (L'' il''he illallahü vahdehü l'' şerîke leh, lehül mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve al'' külli şey'in kadîr) söyleyiniz. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî, Sahîh-i Müslim)
Onlar ki, Allahü te''l''nın cel''lini (büyüklüğünü) zikr eder, O'nu tesbîh, tekbîr ve tahmîd eder. (Y''ni sübh''nallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber derler). Bunların tesbîh ve tahmîdleri, Arş-ı a'zamın etr''fını dolaşır, arı vızıltısı gibi ses çıkararak s''hiblerini ararlar. Allah katında d''im'' zikredilmeyi ve zikre vesîle olan şeyin kaybolmamasını sevmez misiniz? (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
Namazların sonunda, tesbih, tahmîd ve tekbirleri okumak, sonra du'' etmek ve du'' ederken iki eli kaldırmak müsteh''bdır. Peygamber efendimiz, farzı kılınca! "Allahümme entessel''m ve minkessel''m teb''rekte y'' zel cel''li velikr''m" diyecek kadar oturup, fa zla oturmaz, hemen sünnet kılardı. Âyet-el-kürsî ile tesbîh''tı y''ni tesbîh, tahmîd ve tekbîri, farz ile sünnet arasında okumazdı. Bunları, sünnetten sonra okumak, farzdan sonra okumak sev''bını h''sıl eder. (Şernbl''lî, Taht''vî)
Tesbîh, tahmîd, tekbîr, Kur'''n-ı kerîm, hadîs-i şerîf ve Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını, dînî hükümlerini bildiren fıkıh kitablarını okumak çok sev''bdır. (Abdullah-i Mûsulî)

TAHRÎC: Çıkarma, meydana koyma; hadîs-i şerîflerin kaynağını, nasıl geldiklerini, kimlerin naklettiklerini, sahih ve zayıflık gibi derecelerini bulup gösterme, bildirme işi.
Hadîs ''limlerinden Ir''kî, İm''m-ı Gaz''lî hazretlerinin İhy''u ulûmiddîn isimli kıymetli eserindeki hadîslerin tahrîcini yapmıştır. (K''tib Çelebi)

TAHRÎF: Bozma, değiştirme.
Kur'''n-ı kerîmi güzel sesle ve tecvîd k''idelerine uyarak okumalıdır. Harfleri kelimeleri tahrîf ederek, tegannî etmek (mûsikî perdelerine uydurmak) har''mdır. Harfler bozulmazsa mekrûh olur. (İbr''him Halebî)
Şu anda düny''da sem''vî kit''bı olan üç din vardır. Mûsevîlik, hıristiyanlık ve İsl''miyet. Mûs'' aleyhissel''ma Tevr''t, Îs'' aleyhissel''ma İncîl indirilmiş idi. Mûsevîler Mûs'' aleyhissel''mın, hıristiyanlar da Îs'' aleyhissel''mın getirdikleri dinlere t''bi o lduklarını söylerler. Fakat mûsevîler Tevr''t'ı, hıristiyanlar ise İncîl'i tahrif etmişler, kendi görüş ve düşüncelerine göre değiştirmişlerdir. Halbuki İsl''m dîni tahrîf edilmemiş, kıy''mete kadar da tahrîf edilemeyecektir. (Harputlu İsh''k Efendi)
İsl''m dîni bütün peygamberleri aleyhimüssel''m tanır ve hepsine îm''n etmeyi emr eder. Es''sen eski din kitablarında ve hakîkî İncîl'de son peygamber olan Muhammed aleyhissel''mın geleceği bildirilmişti. Fakat yahûdîler ve hıristiyanlar kitablarını tahrî f ederek, Muhammed aleyhissel''mın geleceğini bildiren haberleri değiştirmişlerdir. (Rahmetullah Efendi)

TAHRÎM SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin altmış altıncı sûresi.
Tahrîm sûresi on iki ''yet-i kerîmedir. Medîne-i münevverede n''zil oldu (indi). Bu sûrede; bütün mü'minlerin, emri altında olanları Cehennem'e götürecek davranışlardan korumaları, ''hirette k''firlerin özür bah''ne ileri sürmelerinin fayda sağlamayacağı, mü'minlerin tövbe-i nasûh (bir daha gün''ha dönmemek üzere kesin tövbe) etmeleri gibi konular bildirilmektedir. (Ayntablı Muhammed Efendi, Sen''ullah Dehlevî, R''zî)
Tahrîm sûresinde me''len buyruldu ki:
Ey îm''n edenler! Kendinizi ve ''ilenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. (Âyet: 6)
Ey k''firler! Bugün özür bah''ne ileri sürmeyin. Siz ancak işlediklerinizin cez''sını çekeceksiniz denilir. (Âyet: 7)
Kim Tahrîm sûresini okursa, Allahü te''l'' ona Tevbe-i nasûh ihs''n eder. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî)

TAHRÎME TEKBÎRİ: Namaza Allahü ekber diyerek başlama; iftit''h tekbîri. (Bkz. İftit''h Tekbîri)
Tahrime tekbîri farzdır. Namazın şartlarındandır. Başka kelime söylemekle olmaz. (İbn-i Âbidîn)
Tahrime tekbîri üç şeyle tamam olur: 1-Erkekler ellerini kulağına kaldırmakla (kadınlar, iki ellerini omuz hiz''sına kaldırır, sağ el sol el üstünde olarak göğse kor). 2-Tekbîri ta'zim (hürmet) üzere almakla. 3-Kalben uyanık ve h''zır olmakla. (Kutbüddîn-i İznikî)
Tahrime tekbîri, AAAllahü ekbaar gibi uzun söylenirse, namaz sahîh (mûteber, geçerli) olmaz. İm''mdan önce, ekber denirse, namaza başlanmış olmaz. (Molla Hüsrev)

TAHRÎMEN MEKRÛH: Kur'''n-ı kerîmdeki ve hadîs-i şerîfteki delîlinden zan ile anlaşılan yasak. Harama yakın olan fiil, iş. (Bkz. Mekrûh)
Dinde v''cib ve sünnet-i müekkede olan emirleri kasden, bilerek ve özürsüz terk etmek tahrîmen mekruhtur. Gün''hı, harama yakındır. Tahrîmen mekrûhu bilerek işleyen ''sî ve günahk''r olur. Tövbe etmezse, Cehennem'e gitmesine sebeb olur. Tahrîmen mekrûh i şlenerek kılınan namazın i''desi v''cibdir, mutlaka l''zımdır. Eğer unutarak işlerse, sehv (unutma) secdesi yapar. (İbn-i Âbidîn)
Tahrîmen mekrûhu işlemek, küçük gün''h olur. (Taht''vî)
Abdest bozarken kıbleye önünü ve arkasını dönmek mekruhtur. (Halebî)

TAHSÎL-İ İRFAN:
1.Tasavvuf bilgilerini elde etme, öğrenme. Edeler d''im'' tahsîl-i irf''n Olalar her biri, bir k''mil insan.
(Muallim Receb Efendi)
2. İlim ve tecrübe netîcesinde bilgi edinme.

TÂİB: Tövbe eden, günahlarına pişm''n olan.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l'' t''ibleri ve (fev''hişten y''ni pislik ve gün''hlardan) temizlenenleri sever. (Bekara sûresi: 222)
Cen''b-ı Hakk'a, t''ib gençten daha sevgilisi yoktur." (Hadîs-i şerîf-Mift''h-un-Nec''t)
Günahtan t''ib, sanki hiç gün''h işlememiş gibidir. (Hadîs-i şerîf-Keşf-ül-Haf'')
T''iblerin mak''mı, bütün makamların en fazîletlisi ve üstünüdür. Hakîki t''ib, cen''b-ı Hak katında (indinde) bütün halkın en azîzi, en kıymetlisi ve en sevgilisidir. (Ahmed-i N''mıkî C''mî)
Şeytan, n''file ib''detleri teşvîk ederken, t''ibe farzları yapmayı unutturur. Ey insanlar kendi h''llerinizi gözetiniz. Şeytan birçok kimseyi yoldan çıkarmaya çalışmaktadır. T''ib, her vakit için yeni abdest almalıdır ki, şeytan ondan kaçsın ve onun ib''d ete meyli artsın. (Ahmed-i N''mıkî C''mî)
T''ibin, hiçbir nefesini z''yi etmemesi gerekir. Kendi gönül kıblesini, kötü işlerine bakmaya yöneltip, "Ne yaptım?Niye söyledim?" gibi düşüncelerle ve insaf gözüyle hareket etmelidir. (Ahmed-i N''mıkî C''mî)

TAKDÎM VE TE'HÎR: İkindi namazını öğle namazı ile veya öğleyi ikindi ile ve yatsı namazını akşam namazı ile veya akşamı yatsı ile birleştirerek kılmak.
Takdîm ve te'hir, Hanefî mezhebinde hac sırasında Araf''t'ta ve Müzdelife'de; M''likî'de ve Ş''fiî mezhebinde seferde (yolculukta); Hanbelî mezhebinde ise, özür sebebiyle yapılabilir. (Abdurrahm''n Cezîrî)
Hanefî mezhebinde olan bir kimse yolculuk esn''sında, diğer üç mezhebi taklid ederek (v''sıta durduğu zaman) takdim ve te'hir ile namazlarını kılabilir. (İbn-i Âbidîn, Şernbl''lî)

TAKDÎR: Ölçme, değer biçme, değer verme, t''yin etme. Allahü te''l''nın, olacak h''diseleri ezelde (başlangıcı olmayan öncelerde) ilm-i ezelîsi (başlangıcı olmayan ilmi) ile bilip t''yin etmesi. (Bkz. Kaz'' ve Kader)
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
O, gece karanlığından sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi de istir''hat için, güneşi ve ayı da vakitler için bir hes''b olarak yarattı. İşte bütün bunlar mutlak g''lib olan (her şeyi) kem''liyle bilen Allahü te''l''nın takdîridir. (En'''m sûresi: 96)
O Allah ki, göklerin ve yerin tasarrufu hep O'nundur. Hiçbir çocuk edinmemiştir. Mülkünde de O'nun hiçbir ortağı yoktur. Her şeyi yarattı ona bir niz''m verdi. Onun mukadder''tını takdîr buyurdu. (Furk''n sûresi: 2)
Düny''da olacak herşey, düny'' yaratılmadan önce ezelde Levh-i mahfûza yazılmış, takdîr edilmiştir. Bunu size bildiriyoruz ki, hayatta kaçırdığınız fırsatlar için üzülmeyesiniz ve kavuştuğunuz kazançlardan, Allah'ın gönderdiği nîmetlerden mağrur olmayasınız, Allahü te''l'' kibirli olanları ve bencilleri sevmez. (Hadîd sûresi: 22)
İb''det yapınız. Herkese ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Allahü te''l'' ezelde her varlığın kaderini takdir buyurmuştur. Fakat bir kimseye kendisi için ezelde takdîr edilmiş olan şeyi yapmak kolay olur. Mesel'' açlıktan, hastalıktan ölmesi ezelde takdîr edilmiş olana gıd'' ve il''c almak nasîb olmaz. Zengin olm ası ezelde takdîr edilmiş olana kazanç yolları açılır. Doğuda ölmesi takdîr edilmiş olana batıya giden yollar kapanır. (Şerefüddîn Ahmed bin Yahy'' Münîrî)
İnsan tedbir alır, sebeblere yapışır, takdîri bilmez. Allah'ın takdîri, kulun tedbîri ile değişmez. (İm''m-ı Rabb''nî)

Takdîr-i İl''hî: Allahü te''l''nın, olacak h''diseleri ezelde ilm-i ezelîsi ile bilip t''yin etmesi. (Bkz. Takdîr)

TAKIYYE: İd''re, korunmak, sakınmak; iki yüzlülük; sevmediği kimse ile dost geçinmek. Bir kimsenin hakîkatte s''hib olduğu görüş ve inancını saklaması. Bozuk fırkaların, özellikle şiîlerin bozuk inanışlarını gizleyerek, kendilerinin Ehl-i sünnet (Peygamber efen dimizin ve Esh''bının) yolunda olduklarını söylemeleri.
Şevk''nî'nin birkaç kitabı mesel'' İrş''d-ül-fuhûl kitabı uzun incelenirse, onun takıyye yaptığı görülür. Y''ni şîanın kollarından olan Zeydî fırkasından olduğunu saklamakta, kendisini Ehl-i sünnet olarak tanıtmaktadır. Çünkü şiîlerin, Ehl-i sünnet arası nda bulununca, takıyye yapmaları farz imiş. (M. Sıddîk Gümüş)
Ehl-i sünnet îtik''dından ayrılmış olan bozuk fırkalar, korkudan saklanmış veya takıyye yapmışlardır. Bu halleri de onların bid'at s''hibi olduklarını göstermektedir. (Şah Veliyyullah-i Dehlevî)
Şiîler, Peygamber efendimizin vef''tından sonra hazret-i Ali'nin Fedek bahçesini almamasının takıyye için olduğunu söylediler. Şiîlerin takıyye yapması l''zımdır dediler. Şiîlerin bu sözleri bozuktur. Çünkü şiîlere göre im''m meydana çıkıp harb etmeye b aşlayınca, takıyye yapması haram olurmuş. Bunun içindir ki, hazret-i Hüseyin takıyye yapmadı. Hazret-i Ali halîfe iken takıyye yaptı demeleri, haram işledi demek sûretiyle iftir'' etmek olur. (Abdülazîz Dehlevî)
Şîanın isn'' aşeriyye (on ikiciler) veya im''miyye adlarıyla bilinen kolunun îm''n esaslarından birisi de takıyye yapmaktır. Müslümanlara karşı takıyye yapmak gerektiğine inanmak, Ehl-i sünnet îtik''dına uymamaktadır. (Şehrist''nî)

TAKLÎD:
1. İnanılacak şeylerde düşünmeden, anlamadan, yalnız başkasından işiterek, görerek inanma, îm''n etme.
Ehl-i sünnet ''limlerinin çoğuna göre taklîd ile inananın îm''nı sahîhtir, doğrudur. Y''ni o kimse, mü'mindir, müslümandır. Ancak istidl''lî y''ni düşünerek, anlayarak inanmayı terk ettiği için gün''hk''rdır.
2. Amelde y''ni yapılacak işlerde delîlini araştırmadan bir müctehidin ictih''dlarına (mezhebine) uyma, bağlanma.
Kur'''n-ı kerîmde; "Bilenlerden sorun" buyruldu. Bunun için müctehide sormak, bir mezhebi taklîd etmek, bağlanmak v''cib oldu. Bir mezhebi taklîd etmek, o mezhebde olduğunu söylemekle olur. Söylemeksizin kalb ile niyyet ederek de olur. Mezhebe uymak, m ezheb im''mının sözlerini okuyup öğrenip, yapmak demektir. Öğrenmeden, bilmeden ben Hanefîyim, Ş''fiîyim demekle o mezhebe girilmiş olmaz. Böyle olanlar, hocalara sorarak, ilmih''l kitablarından öğrenerek ib''det yapmalıdır. (İbn-i Âbidîn)
Müctehîd olmayanların dört mezhebden birini taklîd etmeleri l''zımdır. Dört mezhebden birine uymayan iş b''tıldır. Dört mezhebden başkasını taklîd etmek c''iz değildir. Bugün Muhammed aleyhissel''mın dînine uymak bu dört mezhebden birini taklîd etmekle o lur. Mes'elelerin, delîllerini bilmek l''zım değildir. Delîlini anlamak müctehidin vazîfesidir. Bir mezhebi taklîd eden, bağlanan için delîl, mezheb im''mının sözleridir. (Abdülganî Nablüsî)
Herkes dört hak mezhebden kendine kolay gelen mezhebi seçer. Onun kitablarını okur, öğrenir. Her işini bu mezhebe uygun yapar. O mezhebi taklîd etmiş olur. O mezhebden olur. Herkese anasından, babasından işittiğini, gördüğünü öğrenmek kolay geleceği için, müslümanlar, analarının-babalarının mezhebinde olmaktadır. Bir mezhebden çıkıp diğerine girmek c''iz ise de, yenisini öğrenmek için senelerce çalışmak l''zım olur ve önceki mezhebini öğrenmek için yaptığı çalışmaları boşuna gitmiş olur. Hem de es kileri ile yeni bilgileri karıştırarak şaşırabilir. Bunun için fıkıh ''limleri, c''hillerin (fıkıh bilgisi olmayanların) başka mezhebi taklîd etmelerini men etmişler, har''c, meşakkat olmadıkça mezheb taklid etmelerine izin vermemişlerdir. Bir mezhebi beğenmiyerek ondan çıkmak hiç c''iz olmaz. Çünkü Selef-i s''lihîni techîl etmek (c''hil bilmek), beğenmemek küfr olur. (Muhammed Hasen F''rûkî, Abdurrahm''n Silhetî)
3. Kendi mezhebine göre yapmasında har''c (meşakkat) veya zarûret bulunan bir şeyi yapabilmek için bu işi başka mezhebin şartlarına uyarak yapmak.
Kendi mezhebinde yapamadığı bir işi başka mezhebi taklîd ederek yaptığında o mezhebde bu iş için olan farzları, v''cibleri de yapması, müfsidlerinden (o şeyi bozan şeylerden), haramlarından sakınması l''zımdır. Bunun için o mezhebdeki l''zım olan şeyler i de öğrenmesi gerekir. (Abdülganî Nablüsî, Abdurrahm''n Silhetî)

Taklîdî Îm''n: İnanılacak şeylerde düşünmeden anlamadan, yalnız başkasından işiterek inanma, îm''n etme. (Bkz. Îm''n)

TAKRÎR: Anlatma, anlatım, bir ''limin kit''bdan okuyarak îz''h ve açıklamalarda bulunması.
P''diş''hın huzûrunda yapılan huzur dersleri; Ramazan ayının ilk gününden başlamak ve sekiz derste sona ermek üzere, "mukarrir" adı verilen zam''nın tanınmış ''limleri tarafından takrîr olunurdu. (Abdurrahm''n Şeref)

TAKRÎRÎ SÜNNET: Peygamber efendimizin, görüp de m''ni olmadığı şeyler. (Bkz. Sünnet)

TAKSÎRÂT: Gün''hlar, kabahatlar, kusûrlar.
B''zı kimseler Allahü te''l''nın emrettiği ib''detleri îf'' ediyorsa (yerine getiriyorsa) da, diğer taraftan nehy (yasak) ettiği şeylerden kendilerini alamayarak, gün''h işlemekten vazgeçmezler. Bu gibilerin, t''atleri îf'' ettikleri için, kulluk yapmakta ta ksir''tları yok ise de, gün''h bataklığına atıldıklarından dolayı da Allahü te''l''nın emirlerine karşı gelmekle cez''landırılmaktan kurtulamazlar. (İm''m-ı M''verdî)

TAKSİT: Bir borcun belli zamanlarda ödenmesi.
Taksitle satışın c''iz olması için, taksit ödeme t''rihlerinin ve her taksitte ödenecek miktarların belli olmaları l''zımdır. Eline geçtikçe verirsin, ne zaman verirsen ver şekliyle taksitle satış sahîh (mûteber, geçerli) olmaz. (Ali Haydar Efendi)
Paranın bir mikt''rını peşin ve geri kalanını müs''vî (eşit) mikt''rlarda taksitle ödemek için y''hut peşinsiz hepsini belli zamanlarda müs''vî taksitlerle ödemek için sözleşerek bir şeyi satın almak c''izdir. (İbn-i Âbidîn)
Mevcûd parası olan kimsenin taksitle mal almasında mahzûr yoktur. Borcunu taksit zamanlarında ödemesi l''zımdır. Ödünç alınan borcu ise, parası olunca hepsini derh''l ödemesi l''zımdır. (Fet''v''y-ı Hindiyye)

TAKTÎR: Nafakada (yeme-içme, giyme ve meskende) ihtiyaçlarından kısıp, çok mal ve para biriktirmek.
Nafakada y''ni yeme-içme, giyinme ve barınacak yerde, zarûret (ölmemek, bir uzvu telef olmamak için l''zım olan şey) mikt''rına r''zı olup, daha çok istememek kan''attir. Güzel huydur. Yoksa mal ve para biriktirmek için bir şey almamak demek değildir. Fak at taktîr ise, kötü bir huy olup, aklın ve İsl''miyet'in beğenmediği bir şeydir. (Muhammed H''dimî)

TAKVÂ: Allahü te''l''dan korkarak, haramlardan (yasaklardan, gün''hlardan) sakınmak. Harama düşmemek için, şüphelilerden (haram veya hel''l olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya ise ver'' denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan ver'' da takv''nın m''n''sı altına girer. (Bkz. Ver'')
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l'' o takv'' s''hiplerini sever. (Âl-i İmr''n sûresi: 76)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Y'' Rabbî! Bana ilim, hilm, takv'' ve ''fiyet ihs''n eyle" du''sını çok söylerdi. Du''da geçen ilimden maksad f''ideli ilim, y''ni îm''n, ib''det, amel ve ahl''k bilgileridir. Hilm ise, yumuşaklık demektir. Âfiy etten mur''d; dînin ve îtik''dın, bozuk inançlardan, işlerden, nefsin isteklerinden, kalbin vesvese ve şüphelerinden, bedenin hastalıklarından kurtulmasıdır. (Berîka-Muhammed H''dimî)
Bütün iyiliklerin temeli takv''dır. (H''dimî)
Düny''da fel''ketlerden, ''hirette Cehennem'den, ateşte yanmaktan kurtulmak için iki şey l''zımdır: Emirlere sarılmak, yasaklardan sakınmak! Bu ikisinden en büyüğü, daha lüzumlusu, yasaklardan sakınmak y''ni ver'' ve takv''dır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Ver'' ve takv''yı tam yapabilmek için, mübahları l''zım olduğu kadar kullanmalı, zarûret mikt''rını aşmamalıdır. Bu kadarını kullanırken de, kulluk vazîfelerini yapabilmek için kullanmaya niyyet etmelidir. Bir insan, mübah, y''ni dînin izin verdiği şeyler den, her istediğini yapar, mübahları aşırı derecede işlerse, şüpheli şeyleri yapmağa başlar. Şüpheliler ise, haram olanlara yakındır. İnsan, bir gün harama düşebilir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Takv'' Ehli: Takv'' s''hibi. Allahü te''l''dan korkarak haramlardan sakınanlar.
H''li ile sana fayda vermeyen kimseyle arkadaş olma. Takv'' ehlinin, haramlardan kaçanın kölesi, hizmetçisi ol. Onu sev. Belki Allahü te''l'' bu vesîle ile seni onların arasına katar. (Alv''n Hamevî)

TAKVÎM: Zam''nı; sene, ay, hafta, gün ve saat gibi s''bit bölümlere ayıran, dînî-millî gün ve bayramları gösteren cetveller.
Ramaz''n-ı şerîfin birinci gününü anlamakta takvimlere güvenilmemelidir. Çünkü oruç, gökte yeni ayı görmekle olur. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem; "Hil''li görünce oruca başlayınız!" buyurdu. H''lbuki hil''lin doğması, görmekle değil, hesablad ır ve hesap sahîh (doğru) olup, hil''l hes''bın bildirdiği gece doğar. Fakat, o gece görülmeyip, bir gece sonra görülebilir ve oruca, hil''lin doğduğu gece değil, görüldüğü gece başlamak l''zımdır. Çünkü dînimiz böyle emir buyurmuştur. (İbn-i Âbidîn)
Gökte, Ramaz''n-ı şerîf hil''lini aramak, bir ib''dettir. Ramaz''n-ı şerîfin başlangıcını önceden haber vermek, İsl''miyet'i bilmemek al''metidir. Kurban bayramının birinci günü de, Zilhicce ayının hil''lini görmekle anlaşılır. Zilhicce ayının dokuzuncu Are fe günü, hes''bla, takvîmle anlaşılan gün veya bundan bir gün sonra olur. Bundan bir gün önce olamaz. (M. Sıddîk Gümüş)
Namazın sahîh olması için, vakti girdikten sonra kılınması ve vaktinde kılındığını bilmek şarttır. Vaktin girdiğinde şüpheli olarak kılıp, sonra vaktinde kılmış olduğunu anlarsa, bu namazı sahîh olmaz. Vaktin bilinmesi vakitleri bilen ''dil bir müslüm anın okuduğu ez''nı işitmekle olur. Ez''nı okuyan ''dil değil ise (veya ''dil müslümanın hazırladığı takvîm yoksa) kendisi vaktin girdiğini araştırıp, kuvvetli zan edince kılmalıdır. (İbn-i Âbidîn)

TALÂK: Nik''h bağını çözmek; nik''h akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nik''hta, boşama hakkı olanın, nik''hlı olduğu kişiyi boşaması.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Ey Peygamber (ve O'na ümmet olanlar)! Kadınlara tal''k vermek istediğinizde, onlara (''det h''llerinden) temizlendiklerinde tal''k verin ve iddeti (üç hayzdan temizlenme müddetini) sayın. Rabbiniz olan Allah'tan korkun. (Tal''k sûresi: 1)
Eğer size it''at ediyorlarsa, artık tal''k için yol aramayın. (Nis'' sûresi: 34)
Allahü te''l''nın izin verip de yapılmasından hoşnûd olmadığı, beğenmediği şey tal''ktır. (Hadîs-i şerîf-Ebû D''vûd)
Evleniniz, dînî bir özür bulunmadıkça, tal''k vermeyiniz. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Allahü te''l'' tal''k kelimesini söylemeğe izin verdiği h''lde söylenmesini hiç beğenmez. Sonu pişmanlık olan bu sözü şaka ile söylemek, keskin kılıç ile oynamaya benzer. Evlilik se''detini yıkan bu zararlı sözü insanların dillerine almamaları için Allah ü te''l'' b''zı cez''lar koymuştur. (Saideddîn-i Ferg''nî)
Tal''k olması için önce, dînen geçerli olan nik''hın bulunması l''zımdır. İsl''m nik''hı bulunmayan iki eş arasında tal''k olmaz. Tal''k veren erkeğin akıllı, b''liğ (ergenlik çağına, evlenme yaşına ulaşmış) ve uyanık olması l''zımdır. Delinin, çocuğun, bunağ ın, baygının, uyuyanın ve medhûşun y''ni hastalık veya kızgınlık sebebi ile aklı yerinde bulunmayanın söylemesi ile tal''k v''ki olmaz. (Al''üddîn Haskefî)
Erkeğin zevcesine (hanımına) karşı vazîfelerinden biri de zevcesini boşamamaktır. Allahü te''l'', mubahlar y''ni izin verdiği şeyler içinde yalnız tal''k vermeği sevmez. Zarûret olmadıkça, birini incitmek c''iz değildir. (İm''m-ı Gaz''lî)

Tal''k-ı B''in: Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti y''ni ayrılığı if''de eden kin''yî y''ni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh y''ni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça vey'' iş''retle üç adedine bağlı bulunan veya zevcenin (hanımın) ödeyeceği bir bedel karşılığında (kadının isteğiyle bir bedel üzerinde anlaşarak) veya üç tal''k ile veya "benden b''insin" gibi çokluk ve şiddet bildiren kelime ile vey'' ric'î tal''k ile boşadığı zevcesine iddet (üç ''det müddeti) içinde yeniden dönmediği takdirde meydana gelen boşama.
Vaty etmediği (cinsî mün''sebette bulunmadığı) zevcesine "Seni boşadım" derse veya vatydan sonra "Sen b''in olarak boşsun" veya "Sen elbette boşsun" veya "Şiddetli tal''k" gibi çokluk bildiren kelime ile boşarsa, bir tal''k-ı b''in ile boşamış olur. Bunla rı söylerken iki veya üç kere "üç kere boşsun" deyince, üç kere b''in boşamış olur. Nik''h derh''l bozulur. (Ahmed Zühdü)
Tal''k-ı b''inde verilen tal''k bir veya iki ise, ayrılışa, beynûnet-i suğr'' denir. Derh''l veya ileride iki tarafın rız''sı ile iki ş''hid ile tecdîd-i nik''h (nik''hın yenilenmesi) c''iz olur. Bunda evlilik son bulmakla birlikte iki tarafın rız''sı ile iki ş ''hid ile nik''h akdi yenilenir.) B''in tal''k, üç tal''k hakkının kullanılmasıyla olmuş ise, buna beynûnet-i kübr'' (büyük ayrılık) denir. Bunda tarafların rız''sı olsa da nik''h yenilenemez. (M. Zihni Efendi)

Tal''k-ı Ric'î: Geri dönülebilen tal''k. Zevceye yaklaştıktan sonra, sarîh (açık) veya iş''retle, üç adedine veya bir ivaza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete y''ni ayrılığa del''let eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh edilmemiş ( benzetilmemiş), gerek sarîh (açık), gerekse tal''k-ı ric'îyi gerektiren kin''yî (açıkça boşamaya del''let etmeyen) lafızlarla verilen tal''k.
Tal''k-ı ric'îde zevc (koca), kadının iddet (üç ''det müddeti) zam''nı içinde, söz ile veya fiilen eski nik''hına rücû edebilir (dönebilir). Evliliği dev''m eder. Ş''hid l''zım olmaz ise de, iki ''dil ş''hide haber vermesi müsteh''b (iyi) olur. (İbn-i Âbidîn)
Ric'î tal''kta, eğer erkek hanımına dönmezse, nik''h; iddet (üç hayz y''ni ''det) müddeti bitince bozulur. (Ahmed Zühdü)

Tal''k-ı Sel''se: Bir sözü üç kere veya daha fazla sayı söyleyerek, erkeğin zevcesini (hanımını) boşaması. Bu durum bir anda olduğu gibi, ayrı ayrı zamanda da olabilir.
Tal''k-ı sel''se ile boşanan kadın, bir başkası ile evlenip boşanmadıkça, eski kocası bununla evlenemez. (İbn-i Âbidîn)

Tal''k Sûresi: Kur'''n-ı kerîmin altmış beşinci sûresi.
Tal''k sûresi on iki ''yet-i kerîme olup, Medîne-i münevverede n''zil oldu (indi). Boşanma konularından bahsettiği için bu adı aldı. Sûrenin başında İsl''m ''ile hukûkunun boşanma konusundaki hükümleri, sonunda da, Allahü te''l''nın bildirdiği hak yoldan ay rılan eski kavimlerin uğradıkları cez''lar ve Muhammed aleyhissel''ma inanıp hayırlı işler yapanlara verilecek ''hiret nîmetleri bildirilmektedir. (Fahreddîn-i R''zî, Kurtubî, İbn-i Abb''s)
Tal''k sûresinde Allahü te''l'' me''len buyurdu ki:
(Boşanan) o kadınları, gücünüzün yettiği kadar ik''met ettiğiniz yerin bir kısmında oturtun. Onları sıkıştırıp gitmelerini sağlamak için zarar vermeye kalkışmayın. Eğer h''mile iseler, doğum yapıncaya kadar nafakalarını verin. Sizin için çocuğu emzirirlerse, onlara ücretlerini verin, bu hususta aranızda uygun bir şekilde müş''vere edin (anlaşın). Eğer güçlüğe uğrarsanız (ya baba ücretten korunmak, y''hut ana emzirmemek gibi sûretlerle) o h''lde (çocuğu) onun (babasının) hes''bına bir başka kadın emzirecektir. (Âyet: 6)

TALEB: İstemek, aramak.
İlim Çin'de de olsa, taleb ediniz. (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
Her müslüman kadın ve erkeğe ilim taleb etmek (ilmih''lini öğrenmek) farzdır. (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
Taleb (aramak), kavuşmanın müjdecisidir. Yanıp yakılmak da, kavuşmanın başlangıcı demektir. Büyüklerden biri buyuruyor ki: "Vermek istemeseydi, taleb vermezdi." Taleb ni'metinin kıymetini bilip, elden kaçmasına sebeb olacak şeylerden sakınmalıdır. İs teğin gevşememesine ve ateşin soğumamasına dikkat etmelidir. Bu ni'metin elden çıkmamasına en çok yarayan şey buna şükr etmektir. (İm''m-ı Rabb''nî) İlim meclislerinde aradım kıldım taleb, İlim geride kaldı, ille edeb, ille edeb
(Yûnus Emre)

TÂLİB: Taleb eden, isteyen.
Yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehberden ders alan talebe, öğrenci.
T''lib s''dık olunca, zikr ve teveccüh olmasa dahi yalnız ihl''sı ve muhabbeti ile ilerler. (Muhammed Ma'sûm)
T''lib, niyyeti ve işleri, ne kadar h''lis ve iyi olsa da, kendini kusurlu ve kabahatli bilmelidir. Tasavvuf yolunda ele geçen nîmetlere, h''llere, zevklere güvenmemeli, ne kadar doğru ve şerîate uygun olsalar da, bunlara özenmemelidir. (Muhammed B''ki-bill''h)
T''lib, k''mil ve mükemmil olan (y''ni yetişmiş ve yetiştirebilen) bir rehberi ele geçirebilirse, bütün arzûları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde teneşirdeki meyyit (ölü) gibi olmalıdır. (İm''m-ı Rabb''nî)
T''lib, s''dık olmalıdır. Sözünün eri olan t''libin sol omuzundaki melek, yirmi sene içinde yazacak bir şey bulamaz. (H''ce Ubeydullah-ı Ahr''r)
T''liblerin üç husûsa dikkat etmeleri l''zımdır: 1) Her ne kadar kendisinden evliy''nın yanında makbul bir amel dahi meydana gelse yine kendisine en''niyyet (benlik) varlık gelmeyip, kendisini kusurlu görmeli, hizmet etmeye çalışmalı. 2) Her ne kadar ken dinden red olunacak bir amel meydana gelse, ümitsiz olmayıp gönlünü muh''faza etmeli. 3) Her ne buyurulursa, hizmeti yerine getirmeye candan gayretle çalışmalı, maksada kavuşmaya bakmalıdır. (Mevl''n'' Abdülazîz Buh''rî)

TALLÂHİ: Allahü te''l''nın ism-i şerîfinin başına "te" harfi getirilerek yapılan yemin sözü. (Bkz. Yemîn)
Yemîn ya harf ile veya kelime ile olur. Allahü te''l''nın isminin başında (be, te, ve) harflerinden biri söylenip, ismin sonu esre okunursa y''ni bill''hi, tall''hi, vallahi denirse yemin olur. Yemin, yalnız Allahü te''l''nın isimleri ile olur. Başka şeyler le müslüman yemini olmaz. (Al''üddîn-i Haskefî, İbr''him Halebî)

TALMÛD: Yahûdîlerin Tevr''t'tan sonra mukaddes kabûl ettikleri, sözlü emirlerin toplandığı Mişn'' ve Gam''ra olmak üzere iki kısımdan meydana gelen kitap.
Yahûdîlerin Tevr''t'tan sonra mukaddes kitabları Talmûd'dur. Yahûdîlere göre; Mûs'' aleyhissel''m Tûr-i Sîn'''da (Tûr dağında) Allahü te''l''dan işittiklerini H''rûn'a, Yûşa ve El-Ye'''z''r'a aleyhimüssel''m bildirmiş. Bunlar da sonra gelen peygamberlere ve ni hayet mukaddes Yehûda'ya bildirmişler, bu da mîl''dın ikinci asrında bunları kırk senede bir kit''b h''line getirmiş, bu kit''ba Mişn'' denilmiştir.Mîl''dın üçüncü asrında Kudüs'te ve altıncı asrında B''bil'de Mişn'''ya birer şerh yazılmış, bu şerhlere Gam''r a denilmiştir. İki Gam''ra'dan birini Mişn'' ile bir kitab h''line getirip bu kitaba Talmûd demişlerdir. Kudüs Gam''ra'sından gelene Kudüs Talmûdu, B''bil Gam''ra'sından gelene B''bil Talmûdu demişlerdir. (Necef Ali Tebrîzî)
İsr''iloğulları kendi yazdıkları din kitabına uydular. Mûs'' aleyhissel''mın Tevr''t'ını terk ettiler" hadîs-i şerîfi, şimdi yahûdîlerin elinde bulunan Talmûd, Mişn'' ve Gam''ra'nın Mûs'' aleyhissel''mın kitabı olmadığını haber vermektedir. (Taber''nî ve Rahmetullah Efendi)
B''bil Talmûdu, Kudüs Talmûdu'nun üç misli daha uzundur. Yahûdîler, B''bil Talmûdu'nu Kudüs Talmûdu'ndan daha üstün tutarlar. Her yahûdî, din eğitiminin üçte birini Tevr''t, üçte birini Mişn'' ve üçte birini de Talmûd'a ayırmak mecbûriyetindedir. Hahamla r, Talmûd'da, bir kimse kötü bir şeye niyet etse onu yapmasa bile günahk''r olacağını bildirmişlerdir. Onlara göre hahamların nehy (yasak) ettiği bir şeyi yapmaya niyet eden kişi necs, pis olur. Bu inançların kaynağı olan Talmûd'a müslümanlar Ebü'l-Enc''s (Nec''setlerin babası) demiştir. Yahûdîler, Talmûd'a inanmayan ve onu kabûl etmeyeni yahûdî saymazlar. (M. Sıddîk Gümüş)
Talmûd, müneccimliğin (yıldızlara bakarak geleceğe ''it hüküm vermenin) insan hay''tına hükmeden bir ilim olduğunu bildirmektedir. Talmûd, sihr ve keh''netlerle doludur. (Ali bin Hasen)

TÂLÛT: İsr''iloğullarının hükümd''rlarından.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Vakta ki T''lût askeriyle (Kudüs-i şerîften cih''d için) ayrıldı. (Nebînin haber vermesiyle y''hut ilh''mla askerlerine) dedi ki: "Şübhesiz, Allah sizi bir ırmakla imtih''n edicidir. Kim ki ondan (Kana kana) içerse, benden (teb'amdan) değildir. Kim ki ondan içmezse, o bendendir. Eliyle bir avuç içenler müstesn''. (Bekara sûresi: 249)
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Bedr günü Esh''b-ı kir''mına; "Bugün siz T''lût'un (söz dinleyen) esh''bı (arkadaşları) adedincesiniz. Onlar mü'min idiler" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
İşmoil aleyhissel''m, Allahü te''l''nın emriyle T''lût'u hükümd''r t''yin etmişti. T''lût, Filistinliler ve Am''lika kavmi ile harb edip, g''lib geldi. T''lût'un askeri arasında bulunan D''vûd aleyhissel''m on sekiz yaşında idi. Filistin ordusundaki cesûr ve çok kuvvetli olan C''lût'u öldürdü. İşmoil aleyhissel''m, T''lût'un yerine D''vûd aleyhissel''mı hükümd''r yaptı. O sırada T''lût harbde öldü. Kırk sene hükûmet sürdü. Yerine D''vûd aleyhissel''m melik oldu. (Taberî-İbn-ül-Esir)

TAM FENÂ: Allahü te''l''dan başka her şeyi unutma, mutlak fen''. (Bkz. Fen'')
Kul kendi nefsini düşünmekten büsbütün kesilmedikçe Rabbini düşünemez. Allahü te''l''nın sevgisi onun kalbine yerleşemez. Bu büyük nîmet ancak tam fen'' h''sıl olduktan sonra elde edilebilir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TAM ŞEHÎD: Allah yolunda canını fed'' eden; dînini, vatanını, bayrağını, n''musunu müd''faa ederken ölen, haksız yere öldürülen müslüman. (Bkz. Şehîd)
Tam şehîd, düny''da yıkanmaz, kefene sarılmaz. Kefen mikt''rından fazla olan elbisesi soyulup, çamaşırı ile defnolunur. Cen''ze namazı Hanefî mezhebinde kılınır. Ş''fiî mezhebinde kılınmaz. Âhirette de şehîd sev''bına kavuşurlar. (İbn-i Âbidîn)

TAM TEMİZLİK: Sıhhatli bir kadının ''det zam''nından sonra başlayan, on beş gün veya daha fazla dev''m eden temizlik. (Bkz. Sahih ve Hükmî Temizlik)
İki hayz (''det) arasında tam temizlik bulunması l''zımdır. (İbn-i Âbidîn)

TAMA': Aç gözlülük, düny'' malına aşırı düşkünlük.
Tama'ın en kötüsü insanlardan beklemektir. Kibre, ucba (kendini beğenmeye) sebeb olan, n''file ib''detleri ve ''hireti unutturan mub''hları (dinde izin verilen şeyleri) yapmak da tama' olur. Tama'ın zıddına, aksine tevfîz denir. Tevfîz ise, hel''l ve f''id eli şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmağı Allahü te''l''dan beklemektir. (M. H''dimî)
Şeytan, riy''yı ihl''s olarak ve tama'ı da tersi olarak göstererek insanı aldatmağa çalışır. Şeytan köpek gibidir. Köpek kovalayınca kaçar ise de, başka taraftan yine gelir. Nefs kaplan gibidir. Saldırması, ancak öldürmekle biter. (İm''m-ı Rabb''nî)

TA'N ETMEK: Kötülemek, dil uzatmak.
Mü'min ta'n etmez, kimseye dokunmaz, l''net etmez. F''hiş söz söylemez ve kimseyi yermez. (Hadîs-i şerîf-İhy''u Ulûmiddîn)
Belli bir mü'minin ayıbını, ta'n etmek için arkasından söylemek gıybet olur. Gıybet har''mdır. Kapalı söylemek, iş''ret ile, hareket ile bildirmek, yazı ile bildirmek de hep söylemek gibi gıybettir. Gıybet olunan mü'min bunu işitirse üzülür. (H''dimî, Yûsuf Sin''nüddîn)

TANRI: Ma'bûd, tapılan şey, il''h.
Allahü te''l''nın isimleri tevkîfîdir, y''ni İsl''miyet'te bildirilen isimleri söylemek c''iz olup, bunlardan başkasını söylemek c''iz değildir.Mesel'' Allahü te''l''ya alîm denir. Fakat, ''lim demek olan fakîh denmez. Çünkü, İsl''miyet, Allahü te''l''ya fakîh de nileceğini bildirmemiştir. Bunun gibi, Allah adı yerine, tanrı demek c''iz değildir. Çünkü tanrı; il''h, ma'bûd demektir. Mesel'' "Hindûların tanrıları öküzdür" denilmektedir. "Birdir Allah ondan artuk (başka) tanrı yok" denebilir. Başka dillerdeki Dieu, Gott ve God kelimeleri de, il''h, ma'bûd m''n''sına kullanılabilir. Allah adı yerine kullanılamaz. Kur'''n-ı kerîmde; "Benim ismim Allah'tır. Beni Allah diye çağırınız. Allah diye ib''det ediniz. Allah diye yalvarınız" me''linde birçok ''yet-i kerîme vardır. O'na, kendi istediği ismi söylemeyip de, k''firlerin, O'nun en sevmediği, m''bûdlarına koydukları tanrı ismi ile O'nu çağırmak, ne kadar yanlış ve ne büyük in''d olduğu meydandadır. (M. Sıddîk bin Saîd)

TARAFEYN: İki taraf; İm''m-ı a'zam ile talebelerinden İm''m-ı Muhammed'in bir mes'elede reylerinin (ictih''dlarının) aynı olması sebebiyle ikisine birden verilen isim.
Bir vakıf, mescid har''b olup t''mir eden bulunmaz ise veya etr''fında ev, insan kalmayıp kullanılmaz ise de, Tarafeyne göre yine vakıf olarak kalır. İm''m-ı Ebû Yûsuf'a (r.aleyh) göre h''kimin izni ile satılıp, parası aynı cinsten olan başka bir vakfa sa rfedilir. (İbn-i Âbidîn)
Tarafeyne göre, nass (''yet-i kerîme ve hadîs-i şerîf) olan yerde örf ve ''det mûteber değildir. (Abdülganî Nablüsî)

TÂRIK SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin seksen altıncı sûresi.
T''rık sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). On yedi ''yet-i kerîmedir. İsmini ilk ''yet-i kerîmede geçen ve parlak bir yıldız m''n''sına gelen T''rık'tan alır. Sûrede; insanın yaratılışı, kıy''met gününün zorluğu, Kur'''n-ı kerîmin hak ile b''tılı ayıran kel''m- ı il''hî olduğu bildirilmektedir. (R''zî, Kurtubî)
T''rık sûresinde me''len buyruldu ki:
Gizlenen işlerin ortaya döküldüğü hes''b gününde insan için Allahü te''l''dan başka ne bir kuvvet vardır, ne de bir yardımcı. (Âyet: 10)
Kim T''rık sûresini okursa, Allahü te''l'' ona gökteki yıldızların adedinin on katı sev''b verir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

TARÎKAT: Tasavvuf yolu; insanları m''nen olgunlaştırmak, terbiye etmek, yetiştirmek için, tasavvuf büyüklerinin t''kib ettikleri yol.
Hicrî beşinci asırdan îtib''ren sistemleşmeye başlayan tarîkatların fert ve cemiyet hay''tında büyük te'sirleri olmuştur. İnsanlara; her şeyin Allah rız''sı için yapılması gerektiğini anlattılar.Riy'' ve gösterişten uzak, yüksek karakterli insanlar olma larına yardımcı oldular. Benlik d''v''sından ve kendini beğenmişlikten kurtardılar. Birlik ve ber''berliğe kavuşmuş cemiyetler meydana getirdiler. İsl''miyet'in yayılmasında bilfiil hizmet gören tarîkat mensûbu z''tlar, düny''nın birçok yerlerine dağılıp, insanların İsl''miyet'le tanışmalarına sebeb oldular (İsl''m T''rihi Ansiklopedisi)
Tarîkatların çeşitli isimler alması, başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin (yol gösteren, rehberlik eden ''limin) talebeleri, birbirlerini tanımak ve mürşidleriyle tanınmak için bulundukları yola mürşidlerinin (hocalarının) ismini vermişler dir. (Abdullah-ı Dehlevî)
Son zamanlarda tarîkat diyerek birçok şeyler uyduruldu. Hakîkî İsl''m ''limlerinin ve Peygamber efendimizi görüp, O'nun sohbetinde yetişen Esh''b-ı kir''mın bildirdikleri doğru yol unutuldu. Dinde c''hil olanlar, hatt'' İsl''miyet'in emirlerine açıkça uymay anlar, şeyh ve tarîkatçı ünv''nı alarak, zikir ve ib''det adı altında, dînimizin yasak ettiği birçok gün''hları işlediler. (Abdülhakîm Arv''sî)

TA'RÎZ: Üstü kapalı ve dokunaklı söz; kapalı îtir''z etmek; bir tarafı gösterip diğer tarafı kasd etmek.
Gıybet, açıkça söylemek sûretiyle olduğu gibi fiille, ta'rîzle, yazıyla, hareketle ve iş''retle de olur. Göz kırpmakla, elle iş''ret etmekle de olur. Hazret-i Âişe buyurdu ki: "Bizim yanımıza bir kadın geldi. Kadın çıkıp giderken ona elimle kısa boylud ur diye iş''ret ettim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem: "Sen onun gıybetini yaptın" buyurdu. (Ebü'l-Leys Semerkandî)
Bir kimse, diğer bir şahsın sözü geçince, onu kastederek; "Bizi şu şu ayıplardan kurtaran Allahü te''l''ya hamdolsun" derse, ta'rîz yoluyla onu gıybet etmiş olur. (İbn-i Âbidîn)
İhtiyaç ve zarûret yokken ta'rîz c''iz olmaz. Çünkü if''dede yalan bulunmasa da yalanı akla getirebilir. Böyle olunca da mekruh olur. (Seyyid Aliz''de)

TÂRÛH: İbr''him aleyhissel''mın asıl, öz babası.
Âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerden anlaşıldığı ve binlerce İsl''m ''liminin kit''bında yazıldığı üzere Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem anaları ve babaları arasında bulunmakla şereflenen bahtiy''rların hepsi; zamanlarının ve memleketle rinin en asîl, en şerefli, en cemîl, en temiz z''tları idi. Hepsi azîz, mükerrem ve muhterem idi. İbr''him aleyhissel''mın babası T''rûh da mü'min olup, fen'' ahl''ktan ve ''dî, çirkin sıfatlardan uzak idi. K''fir olan Âzer, babası değil, amcası idi. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
En'''m sûresinin me''l-i şerîfi; "İbr''him (aleyhissel''m) babası Âzere dediği zaman" olan yetmiş dördüncü ''yet-i kerîmesine açık m''n'' verilmez. Çünkü Âzer kelimesi baba kelimesinin atf-ı bey''nıdır. Y''ni açıklayıcı bir lafızdır. İbr''him aleyhissel''m iki kimseye baba demektedir. Birisi kendi babası olan T''rûh, diğeri baba dediği amcası veya üvey babası Âzer idi. (Beyd''vî ve Seyyid Abdülhakîm)
Âzer'in amca olduğunu Ehl-i kit''b ve t''rihçiler söz birliği ile bildirmişlerdir. Âzer'in baba olmadığını, İbr''him aleyhissel''mın babasının T''rûh olduğunu İbn-i Abb''s da radıyallahü anhüm'' bildirdi. (İm''m-ı Süyûtî)
Âzer, İbr''him aleyhissel''mın üvey babasıdır. Kendisi çocuk iken ölen asıl babası T''rûh'tur. Âzer put yapan bir san'atk''r idi. İbr''him aleyhissel''m daha çocuk iken putlara ib''det edilmeyeceğini anlamış, üvey babasının yaptığı putları parçalamış ve bul undukları memleketin y''ni B''bil'in hükümd''rı olan Nemrûd'u îm''na d''vet etmiştir. (Sen''ullah Dehlevî, Süyûtî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #187 : Eylül 08, 2008, 04:45:00 ÖÖ »

 T - 2

TASADDUK: Sadaka vermek. Y''ni Allahü te''l''nın rız''sı için fakirlere ve ihtiy''cı olanlara para, mal vermek. (Bkz. Sadaka)
İnsanlar tasadduk ettiği şeyi, Allah rız''sı için verirse, Hak te''l'' hazretlerine verilmiş gibi sayılır ki, muk''bilinde (karşılığında) bin sev''b (pekçok sevab) alır. (Hadîs-i şerîf-Ey Oğul İlmih''li)
Ödünç vermek, tasadduk etmekten on sekiz derece daha fazîletlidir. (Hadîs-i şerîf-Ey Oğul İlmih''li)
Tasadduk etmek n''file ib''dettir. Zek''t vermek, borç ödemek ve birinin hakkını i''de etmek ise, farzdır. (Süleym''n bin Cez'')

TASARRUF:
1. İd''reli kullanma, sarfetme. Tutumlu olma; harcamada isr''ftan ve cimrilikten sakınıp orta yolu seçme.
Sadaka vererek rızkınızı çoğaltınız.Zek''t vererek mallarınızı koruyunuz. İktis''d eden, tasarrufa ri''yet eden aldanmaz. Tedbirli düzenli yaşamak, geçimin yarısıdır. İnsanlarla iyi geçinmek, aklın yarısıdır. (C''fer-i S''dık)
2. İd''re etme, hükmetme.
Allahü te''l'' mülkünde tasarruf ediyor.Mülkünde tasarruf etmesinde zulüm düşünülemez. Çünkü zulüm, izni olmadan başkasının mülkünde tasarruftur. (İm''m-ı Gaz''lî)
3. Bir velînin Allahü te''l''nın izniyle sevdiklerini m''nen yetiştirmesi, düşmanlarını ise cez''landırması.
Yaratılışı, kalb ve rûh mertebesine kadar olan kimseyi tasarrufu kuvvetli olan pîri, daha yüksek mertebelere ulaştırabilir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Sıddîkiyye yolunda ilerlemek üst''dın tasarrufu, kuvveti ile olur. O sevk ve id''re etmedikçe, hiç ilerleyemez. Çünkü nih''yetin (sonun) başlangıcında yerleştirilmesi, onun şerefli teveccühü, merhameti ile olur. Anlaşılmayan, bilinmeyen h''llere hep onun üstün, başarılı id''resi ile kavuşulur. (İm''m-ı Rabb''nî)
Îtik''dı ve ameli doğrulttuktan, bu iki kanadı ele geçirdikten sonra, Allahü te''l''ya yaklaştıran yolda ilerlemek sırası gelir. Zulm''nî ve nûr''nî konakları aşmaya başlanabilir. Ancak şunu iyi bilmelidir ki, böyle konakları aşarak yükselebilmek ancak yo lu bilen, yolu gören, yol gösteren, yetişmiş ve yetiştirebilen bir rehberin teveccühü ve tasarrufu ile olabilir. Bunun bakışları kalb hastalıklarına şif'' verir. Onun teveccühü y''ni kalbini bir kimseye çevirmesi, kötü, çirkin huyları insandan siler süpürür. (İm''m-ı Rabb''nî)

TASAVVUF: Ahl''k ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îm''nın vicd''nileşmesi, y''ni Ehl-i sünnet îtik''dının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emm''reden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ib''detlerde kolaylık ve lezzet h''sıl olması. Allahü te''l'' ile olmak, iyi ahl''k edinmek ve dînin emirlerine uymak.
Tasavvuf büyüklerinin hepsi, Ehl-i sünnet îtik''dında idi. Bid'at s''hiplerinin hiçbiri, Allahü te''l''nın ma'rifetine yaklaşamamıştır. Evliy''lık nûrları bunların kalblerine girmemiştir. (Abdullah-ı Dehlevî)
Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular. (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed)
Tasavvuf h''ldir, söz değildir, söz ile ele geçmez. (Seyyid Abdülk''dir-i Geyl''nî)
Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. (Al''üddevle Semn''nî)
Tasavvuf, insanı Allahü te''l''dan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir. (Ali bin Sehl)
İnsana l''zım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şerîate (dînin emir ve yasaklarına) uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. (Muhammed B''kî-billah)
Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun t''rifinde türlü sözler söylemişlerdir. Bu sözlerin özü, şu noktada toplanabilir: Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. (Ebû Saîd Ebü'l-Hayr)

TASDÎK: Kabûl etmek, inanmak, doğrulamak.
Îm''n; Peygamber efendimizin Allahü te''l''dan getirdiklerinin hepsini kalb ile tasdîk, dil ile ikr''r etmek, söylemektir. (İm''m-ı a'zam)
Haram işlememek ve bütün ahk''m-ı İsl''miyyeyi (İsl''miyet'in hükümlerini) yerine getirmek, çok kolaydır. Kalbi bozuk olana güç gelir. Evet, birçok işler vardır ki, sağlam insanlara kolaydır. Hastalara ise güçtür. Kalbin bozuk olması, şerîate (İsl''miyet 'e) tamam inanmaması demektir. Bu gibi insanlar inandım dese de, hakîkî tasdîk değildir. Laf ile tasdîktir. Kalbde hakîkî tasdîkin, doğru îm''nın bulunmasına bir al''met, İsl''miyet'e uymak, emirleri yaparken kolaylık duymaktır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Bu düny'' nîmetleri geçici ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhirette ele girecekler ise sonsuzdur ve düny''da iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayat, eğer düny'' ve ''hiretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhissel''ma t''bi olara k geçirilirse, ebedî se''det, kurtuluş umulur. Yoksa O'nu tasdîk edip, t''bi olmadıkça, her şey boşunadır. O'na uymadıkça her yapılan hayr, iyilik, burada kalır, ''hirette ele birşey geçmez. (S. Abdülhakîm Arv''sî)

TASFİYE: Temizleme, parlatma. Kalbi iyi hasletlerle süsleme.
Nefs tezkiye edilince, y''ni nefs kötü isteklerinden kurtarılınca kalb tasfiye bulur. (İsm''il Ferrûh)
Seyr ve sülûktan (y''ni tasavvuf yolunda ilerlemekten) ve nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmekten maksad; m''nevî ''fetleri gidermek, kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Kalbin tasfiyesi, dînimizin emir ve yasaklarına uymakla ve sünnetlere yapışmakla ve bid'atlerden (Peygamber efendimiz zam''nında olmayıp, dinde sonradan ortaya çıkarılıp, ib''det olarak yapılan şeylerden) kaçmakla ve nefse tatlı gelen şeylerden sakınma kla olur. (İm''m-ı Rabb''nî)

TASHÎH: Düzeltme.
Âkıl ve b''liğ (ergenlik, evlenecek yaşa gelen erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, îtik''dını (îm''nını) Ehl-i sünnet ''limlerinin bildirdiği şekilde tashîh etmesi ve bunlara uygun olarak yaşamasıdır. (Ahmed F''rûkî)
Hoca, talebesinin hat''larını yerinde ve zam''nında tashîh etmeli, onun yanlış şeyleri öğrenmesine fırsat vermemelidir. (İm''m-ı Gaz''lî)

TASNİF:
1. Bir ''limin, te'lif etmeden, kendi usûlünce daha önce benzeri olmayan bir kit''b yazması.
Kalb ve rûh ilimlerinin mütehassısları ya kitab tasnif ederler veya te'lif ederler. Tasnif çok zamandan beri düny''dan kalktı. Yalnız te'lif kaldı. Fakat İm''m-ı Rabb''nî'nin yazıları doğrusu tasniftir. Te'lif değildir. (Muhammed H''şim-i Keşmî)
İm''m-ı a'zam, İm''m-ı Gaz''lî, İm''m-ı Rabb''nî gibi büyük İsl''m ''limlerinin eserleri tasniftir. (Abdullah-ı Dehlevî)
2. Hadîs ilminde tedvîn edilen y''ni toplanıp bir araya getirilen hadîs-i şerîflerin konularına ayrılması, kitablara geçmesi.
Hadîs-i şerîflerin tedvîn ve tasnifi, Emevî halîfesi Ömer ibni Abdülazîz'in Medîne v''lisine yazdığı emirle başladı. (İbn-i Sal''h, Hatîb-i Bağd''dî)

TASVÎR: K''ğıda, kumaşa, duvara ve başka yerlere canlı ve cansız resimleri yapmak veya bu şekilde yapılan resimler.
Hazret-i Âişe riv''yet ediyor (naklediyor): Odama, üzerinde tasvirler bulunan ince bir perde takmıştım. Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem, seferden dönünce, perdeyi gördü ve birden rengi değişti. Daha sonra eliyle çekip çıkardı ve; "Kıy''met günü en çok az''b görenler, Allahü te''l''nın yarattığına benzeterek tasvîr yapanlardır" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Sahîh-i Buh''rî, Sahîh-i Müslim)
Tasvîre tapınmak, onların f''ide ve zarar yapacaklarına inanmak, şirk (Allahü te''l''ya ortak, eş koşmak) çeşitlerinden biri olur. (Taht''vî)

TATLÎK: Boşama, talak verme. (Bkz. Talak)

TÂÛN: Veb''.
T''ûn olan yere girmeyiniz ve T''ûn olan bir yerden başka bir yere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız. (Hadîs-i şerîf-İhy'')
T''ûn hastalığı bulunan yerden kaçmak, muh''rebede k''fir karşısından kaçmak gibi büyük gün''htır. (Hadîs-i şerîf-İhy'')
T''ûn eski ümmetlere az''b olarak gönderildi. Bu ümmet için şehîd olmaya sebebdir. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
T''ûn bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebeb, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, hel''k olurlar. T''ûn olan yerde kirli hava (mikroplu hava, t''ûn basilleri) herkesin içine yerleşince kaçanlar hastalıktan kurtulmaz ve hastalığı başka yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar. (İm''m-ı Gaz''lî)
Daha önce, İsr''iloğulları zin'' etmeye başladı. Cen''b-ı Hak t''ûn hastalığını musallat eyledi. T''ûndan yirmi dört bin kişi öldü. (Harputlu İsh''k Efendi)
T''ûn gelince kızmamalı, üzülmemelidir. Allahü te''l''ya sığınmalı, ''fiyet vermesi, kurtarması için du'' etmeli, O'na yalvarmalıdır. Allahü te''l'' du'' edenleri, sıhhat ve sel''met isteyenleri sever. (Ahmed F''rûkî)

TAVÂF: K''be-i muazzamanın etr''fında Hacer-i esvedin bulunduğu köşeden başlamak sûretiyle K''be sola alınarak yedi def'' dolaşmak. Tav''f edene t''if; K''be etr''fında tav''fa mahsûs mahalle (yere) met''f denir.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Şüphe yok ki Saf'' ile Merve Allahü te''l''nın şe''irinden (Allahü te''l''ya ib''det etmeye vesîle olan niş''neler, al''metler) dir. İşte kim o Beyti (K''be'yi) hac veya umre niyetiyle ziy''ret ederse, bunları güzelce tav''f etmesinde üzerine bir beis yoktur. (Bekara sûresi: 58)
Tav''fta telbiye edilmeyip (Lebbeyk okunmayıp) tekbîr ve tehlîl edilir ve salev''t-ı şerîfe okunur. Tav''fın belli bir vakti yoktur. (M. Zihni Efendi)
Haccın farzlarından üçüncüsü; dördü farz, üçü v''cib olmak üzere yedi kere tav''f etmektir. Tav''fa niyet etmek de farzdır. (İbn-i Âbidîn)
K''be'den başka bir c''mi etr''fında ib''det için tav''f edenin k''fir (îm''nsız) olmasından korkulur. (Taht''vî)
Her tav''ftan sonra Mescid-i Har''m içinde (K''be avlusunda) iki rek'at namaz kılmak haccın v''ciblerindendir. (İbn-i Âbidîn)
Erkeksiz kadın hacca gidemez. Giderse, haccı kabûl olur ise de, har''mdır. Erkeği ile gidince de, otelde, tav''fta, sa'y'da ve taş atarken erkeklerin arasına karışması har''mdır ve haccın sev''bını giderdiği gibi, büyük gün''ha girer. (H''dimî)
Tav''f yaparken abdestsiz ve cünüb olmamak, elbise temiz olmak, Hatîm denilen yerin dışından dolaşmak, K''be-i muazzama hep sol tarafta kalmak haccın v''ciblerindendir. (İbn-i Âbidîn)
Tav''f yedi nevidir. Birincisi ziy''ret tav''fı; ikincisi ömre tav''fı (bu ikisi farzdır); üçüncüsü sünnet olan tav''f-ı kudümdür. Dördüncüsü ved'' tav''fı; beşincisi v''cib olan nezr (adak) tav''fıdır. Altıncısı tav''f-ı n''file; yedincisi müstehab olan tatavv û' tav''fıdır. (Kudbüddîn İznikî)

Tav''f-ı İf''da: Hacıların Araf''t'tan indikten sonra yaptıkları farz tav''f. Tav''f-ı Ziy''ret.

Tav''f-ı Kudûm: Mekke-i mükerremeye varınca, yapılan ilk tav''f. Buna tahiyye, lik'' (kavuşma) tav''fı da denir.
Tav''f-ı Kudûm, Âf''kîler için y''ni dışardan gelenler için sünnettir. (M. Zihni Efendi)

Tav''f-ı N''file: Mekke-i mükerremede bulunanların fırsat buldukça yaptıkları tav''f.

Tav''f-ı Sadr (Sader): Hac esn''sında cemrelerin taşlanması bittikten sonra Mina'dan Mekke'ye inildiğinde yapılan tav''f. Buna Tav''f-ı ved'' da denilir. Hac vazîfeleri bununla sona erer.
Âf''kî olan y''ni Mîk''t denilen yerden daha uzak memleketlerin hacılarının Mekke'den ayrılacağı gün, Tav''f-ı sadr yapmaları haccın v''ciblerindendir. Âdet gören kadına bu tav''f v''cib değildir. (İbn-i Âbidîn, M. Zihni Efendi)
Tav''f-ı sadrdan sonra Zemzem suyu içilir. K''be'nin kapı eşiği öpülür. Göğüs ve sağ yanak Mültezem denilen yere sürülür. Sonra K''be perdesine yapışıp bildiklerini okur ve du'' eder. Ağlayarak mescid kapısından dışarı çıkar. (İbn-i Âbidîn)

Tav''f-ı Umre: Umreye niyet edenin yedi def'' yaptığı tav''f.
Umre tav''fının dört şavtı (dolaşımı) umrenin rüknündendir.

Tav''f-ı Ziy''ret: Hacıların Araf''t'tan indikten sonra, Kurban bayramı günlerinde yapılan tav''f. Buna if''da tav''fı da denir.
Her hac edene, Tav''f-ı ziy''reti Araf''t'tan sonra yapmak farzdır. Onun için diğer bir ismi de Tav''f-ı rükündür. Haccın farzlarındandır. (M. Zihni Efendi)

TAVASSUT: Araya girme, aracılık etme; bir peygamberi veya bir evliy''yı v''sıta kılarak, araya koyarak, bir isteğin yerine gelmesi için Allahü te''l''ya yalvarma. (Bkz. Tevessül, Vesîle)

TA'VÎZ: Kur'''n-ı kerîmde bildirilen ve Peygamberimizden naklen gelen du''ları okumak veya bunları yazıp üzerinde taşımak.
Ta'vîz c''izdir. İnanan, güvenen kimseye fayda verir. Ta'vîz, yazılı muska olarak taşınır. (İbn-i Âbidîn ve Mevl''n'' Osman S''hib)

TAYERE: Uğursuzluğa inanmak.
İnsan üç şeyden kurtulamaz: Sû'-i zan, tayere, hased. Sû'-i zan edince, buna uygun harekette bulunmayınız. Uğursuz zan ettiğiniz şeyi, Allah'a tevekkül ederek yapınız. Hased ettiğiniz kimseyi hiç incitmeyiniz! (Hadîs-i şerîf-Berîka)

TAYFÛRİYYE: Evliy''nın büyüklerinden B''yezîd-i Bist''mî hazretlerinin tasavvuftaki yolu. B''yezîd-i Bist''mî hazretlerinin ismi Tayfur olduğu için yolu bu adla anılmıştır.
Tarîkatlerin çeşitli isimler alması, başka başka olduklarını göstermez. Aynı mürşidin (hocanın) talebeleri, birbirlerini tanımak için bulundukları yola hocalarının ismini vermişlerdir.Tarîkatler başlıca ikidir: Zikr-i cehrî y''ni yüksek sesle zikr yap an tarîkatler ve zikr-i hafî, y''ni sessiz zikr yapan tarîkatler. Zikr-i hafî hazret-i Ebû Bekr'den gelmiş olup, mürşidlerinin adına göre; Tayfûriyye, Yeseviyye, Med''riyye, (hakîkî olan) Bekt''şiyye, Ahr''riyye, Ahmediyye-i müceddidiyyedir. (Seyyid Abdülhakîm)
Tayfûriyye yolunun kurucusu olan B''yezîd-i Bist''mî hazretleri; "Dilini Allahü te''l''nın ismini anmaktan başka işlerle uğraşmaktan ve başka şeyler konuşmaktan koru. Nefsini hes''ba çek. İlme yapış ve edebi muh''faza et. Hak ve hukûka ri''yet et. İb''detten ayrılma. Güzel ahl''klı, merh''met s''hibi ve yumuşak ol, Allahü te''l''yı unutturacak her şeyden uzak dur ve onlara kapılma!" buyurmuştur. (Ferîdüddîn Att''r)

TA'YÎN (T''yin):
1.Bir malın cinsini, mikt''rını, yerini belli etmek.
Alış-verişte bir mal ta'yin edilirse, teayyün eder y''ni ta'yin edilen malın kendisini vermek, teslim etmek l''zımdır. Benzerini, hatt'' iyisini alması için müşteri zorlanamaz. (Ali Haydar Efendi)
2. Me'mur etmek, vazîfelendirmek.
Hazret-i Ömer halîfeliği zam''nında devleti id''rî bakımdan bölgelere ayırdı.Bu bölgelerin herbirinin başına bir v''li t''yin etti. T''yin ettiği v''lilere; "Sizi insanlara tahakküm etmek, saltanat sürmek, zorbalık yapmak için t''yin etmedim. Siz hid''yet, d oğru yola götüren rehber olacaksınız. Müslümanlar size uyacaktır.Bunun için müslümanların hukûkunu gözetiniz. Müslümanları dövmeyiniz ki, zillete düc''r olmasınlar. Onları haksız yere medhetmeyiniz ki şımarmasınlar, kapılarınızı yüzlerine kapatmayınız ki, kuvvetliler zayıfları ezmesinler. Kendinizi müslümanlardan üstün görmeyiniz ki, zulme uğramasınlar" diye nasîhat ederdi. (İbn-i Sa'd-İbn-i Cevzî)

TAYY-İ MEKÂN: Mek''nı, mes''feyi katetme, geçme, mes''felerin dürülmesi. Allahü te''l''nın izniyle az zamanda çok uzak yerlere gitme.
Şeytanın bir anda şarktan garba ulaşması gibi Allahü te''l''nın velî kulları da tayy-i mek''n ile uzak mes''feleri bir anda geçip yer değiştirebilirler. (Muhammed Üft''de)

TAYY-İ ZEMÂN: Zam''nın dürülmesi. Allahü te''l''nın izniyle uzun zamanda yapılacak bir işi çok az zamanda yapma.
Tayy-i zem''n, evliy''da görülen h''rikul''de (olağanüstü) h''llerdendir. (Abdülazîz ed-Debba')

TAYYİB:
1. Hel''l.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmelerde me''len buyuruyor ki:
Ey îm''n edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin tayyib olanlarından yiyin! (Bekara sûresi: 172)
Ey îm''n edenler! Kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardıklarımızın en tayyib olanından, Allah yolunda harcayın (zek''t ve sadaka verin) . (Bekara sûresi: 267)
Yetimlere (rüşdüne gelince, ''kıl b''liğ olunca) mallarını verin. Tayyib olanı habis olana değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, muhakkak büyük bir günahtır. (Nis'' sûresi: 2)
2. Temiz.
Tarlayı abdestsiz sürmek, tohumunu abdestsiz ekmek; rızkın bereketini, tayyib olmasını giderir. (Ahmed F''rûkî)
Yemekte dört farz vardır:Yemeği, rızkı Allah'tan bilmek. Yenen yemeğin helal ve tayyib olması. Yemek hazm oluncaya kadar, Allahü te''l''nın emrinden çıkmamak. Yemek hazm oluncaya kadar ondan h''sıl olan kuvvetle, Allahü te''l''nın nehyini (yasaklarını, ha ram olan şeyleri) işlememek. (Süleym''n bin Cez'')

TAZARRU':
1. Kendini alçaltarak, aşağı görerek, Allahü te''l''ya yalvarma.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Rabbinize tazarru' ederek ve gizlice du'' edin. (A'r''f sûresi: 55)
Sabah ve akşam, içinden tazarru' ederek ve (Allahü te''l''nın az''bından) korkarak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini (Kur'''n-ı kerîm okuyarak, du'' ederek ve zikrederek) an! (A'r''f sûresi: 205)
Her gün''hı yaptıktan sonra, pişmanlık duyarak, gün''hının bağışlanması için, Allahü te''l''ya tazarru' etmelidir. Çünkü Allahü te''l''nın gaz''bı günahlar içinde saklıdır. Allahü te''l'' pek kuvvetli, herkese g''lib ve intik''m alıcıdır. (İm''m-ı Gaz''lî)
2. Tövbe etmek.
(Y'' Muhammed!) Andolsun ki biz, senden önceki ümmetlere peygamberler gönderdik. (Onlar, peygamberlerini tekzîb ettiler, yalanladılar, dinlemediler de) biz onları, bel'', şiddet, fakirlik ve hastalıklarla yakaladık (cez''landırdık). Umulur ki, (onlar) tazarru' ederler. (En'''m sûresi: 42)
Eğer benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız ve dağlara çıkar, göğüslerinizi döver ve Rabbinize tazarru' ederdiniz. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)

TA'ZÎM: Hürmet ve saygı gösterme, üstün tutma.
Allahü te''l'', beni size peygamber gönderdi. İnanmadınız. Ebû Bekr inandı. Bana malı ile, canı ile yardım etti. Onu hiç incitmeyin ve ona hürmet ve ta'zîm edin. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Allahü te''l''nın emirlerini ta'zîm etmek ve O'nun yarattıklarına acımak l''zımdır. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Allahü azîm-üş-ş''nın evliy''sını ve enbiy''sını ve ulem''sını, bunların sözlerini ve fıkıh kitablarını ve fetv''ları ta'zîm etmeyip tahkîr etmek (aşağılamak), küfürdür y''ni îm''nın gitmesine sebeb olur. K''firlerin dînî ''yinlerini beğenmek ve zarûret yok i ken zünn''r kuşanmak ve küfür al''metlerini kullanmak ve bunları sevmek küfürdür. (Muhammed İznikî, Yûsuf Sin''nüddîn)

TA'ZÎR: Suça ve şahsa göre değişen tenbîh (uyarma), iht''r, tekdîr ve dövmek gibi cez''larla cez''landırma.
Müslümanları dili ve eli ile haksız inciten ta'zîr olunur. (Molla Hüsrev)
Ramazan ayında özürsüz açıkça oruç yiyen bir müslüman, fıskını (gün''hını) îl''n ettiğinden hükûmet tarafından ta'zîr edilir. Gizli yerse bunun cez''sı ve keff''reti Kur'''n-ı kerîmde bildirildiği gibidir. (Halebî)
Har''m işleyeni görünce gadaba gelmek (öfkelenmek) iyidir. Din gayretinden ileri gelir. Fakat kızınca, aklın ve İsl''miyet'in dışına taşmamak l''zımdır. Ona k''fir, mün''fık, deyyus ve diğer fuhuş gibi çirkin şeyler söylemek har''m olur. Söyleyenin ta'zîr edilmesi l''zım olur. Haram işleyeni görenin buna c''hil veya ahmak demesine izin verilmiş ise de, yumuşak tatlı söyleyerek nasîhat vermek iyi olur. Haram işleyeni hükûmet me'mûrunun, polisin güç kullanarak men etmesi l''zımdır. Devlet me'muru yoksa, gü cü yetenin de men etmesi, ta'zîr etmesi l''zım olur. Ölüm, evini yıkmak cez''ları ancak hükûmet ve h''kim tarafından verilir. (M. H''dimî)

TA'ZİYE: Ölen kimsenin yakınlarına sabır, ölene rahmet dileme.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem Esh''b-ı kir''mdan (arkadaşlarından) Mu'''z bin Cebel'e yazdırdığı ta'ziye mektûbunda buyurdu ki:
Allahü te''l'' sana sel''met versin! O'na hamd ederim. Herkese iyilik ve zarar, yalnız O'ndan gelir. O dilemedikçe kimse kimseye iyilik ve kötülük yapamaz.
Allahü te''l'', sana çok sev''b versin. Sabretmeni nasîb eylesin! Nîmetlerine şükr etmeni ihs''n eylesin!
Muhakkak bilmeliyiz ki, kendi varlığımız, mallarımız, Allahü te''l''nın sayısız nîmetlerinden, tatlı ve faydalı ihs''nlarındandır. Bu nîmetleri, bizde sonsuz kalmak için değil, em''net kullanmak, sonra geri almak için vermiştir. Bunlardan belli bir zaman da faydalanırız. Vakti gelince, hepsini geri alacaktır.
Allahü te''l'' nîmetlerini bize vererek sevindirdiği zaman, şükretmemizi, vakti gelip geri alarak üzüldüğümüz zaman da, sabretmemizi emreyledi. Senin bu oğlun, Allahü te''l''nın tatlı, faydalı nîmetlerinden idi. Geri almak için em''net bırakmıştı. Seni, o ğlun ile faydalandırdı. Herkesi imrendirecek şekilde sevindirdi, neşelendirdi. Şimdi, geri alırken de, sana çok sev''b, iyilik verecek, acıyarak, doğru yolda ilerlemeni, yükselmeni ihs''n edecektir. Bu merh''mete, ihs''na kavuşabilmek için sabretmeli, O'nun yaptığını hoş görmelisin! Kızar, bağırır, çağırırsan, sev''ba, merh''mete kavuşamazsın ve sonunda pişm''n olursun. İyi bil ki, ağlamak, sızlamak, derdi bel''yı geri çevirmez. Üzüntüyü dağıtmaz! Kaderde olanlar başa gelecektir. Sabretmek, olmuş bitmiş şeye kızmamak l''zımdır.
Allahü te''l'' hepinize sel''met versin! Âmîn (Hilyet-ül-Evliy'')
Meyyit (cen''ze) s''hiblerinden büyük, küçük erkeklere ve yaşlı kadınlara rast gelince, ta'ziye etmek, sabır tavsiye etmek müstehabdır. Ta'ziye için; "A'zamallahü ecrek ve ahsene ez''ek ve gafere li meyyitik" denir ki; "Allahü te''l'', sev''bını, dereceni arttırsın ve güzel sabır etmeni nasîb eylesin ve meyyitin gün''hlarını affeylesin." demektir. (Seyyid Abdülhakîm)
Üç günden sonra ta'ziye yapmak mekruhtur. Ancak uzakta olanlar ve yakın olup da, geç haber alanlar için mekrûh olmaz. İki kerre ta'ziye etmek de mekruhtur. Kabir başında ve meyyit s''hiplerinin kapılarında da ta'ziye mekrûhtur. Ta'ziye, mektub ile de olur. (Seyyid Abdülhakîm)

TAZMÎN: Sebeb olunan zarar ve ziy''nı ödeme.
Çeşitli kimselerden aldığı haram malları birbirleri ile veya kendi hel''l malı ile y''hut kendinde em''net bulunan mallar ile karıştırırsa ve bunları birbirlerinden kolayca ayıramazsa, bu karışımlar kendi mülkü olur. Bu karışımlara mülk-i habîs (temiz o lmayan) denir. Haram malları ayırabilirse kendilerini, s''hiplerine veya bunların v''rislerine (mîr''sçılarına) vermesi, ayıramaz ise tazmîn etmesi l''zım olur. Tazmînden sonra habîs (pis) karışımı kullanması mub''h olur (ve zek''tını vermesi l''zım olur). S''hibini bildiği h''lde, tazmîn etmeden evvel kullanamaz ve sadaka ve hediye veremez ve zek''t nis''bına katması l''zım olmaz. S''hiplerini v''rislerini bilmiyorsa, haram malın ve habis karışımın hepsini sadaka vermesi v''cib olur. S''hibi sonra ortaya çıkarsa, kendisine tazmîn etmesi de l''zım olur. (İbn-i Âbidîn)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #188 : Eylül 08, 2008, 04:45:32 ÖÖ »

 T - 3

TEADDÜD-İ ZEVCÂT: Birden fazla kadınla evlenmek; poligami.
Şunu iyi bilmelidir ki, İsl''m dîni teaddüd-i zevc''t'ı emretmemiş, ancak izin vermiştir. Y''ni teaddüd-i zevc''t farz değil, sünnet de değil ancak mübahtır, dinde izin verilen bir husustur. Kadını boşamak ve teaddüd-i zevc''t İsl''m dîninde v''cib değildir . Mendûb da değildir. İhtiy''ç olduğu zaman izin verilmiştir. Erkekler teaddüd-i zevc''t yapmaya emrolunmadıkları gibi, kadınlar da bunu kabûl etmeye mecbûr değildirler. (M. Sıddîk Gümüş)
İsl''m düşmanlarının ve Avrupalıların müslümanlığa ve müslümanlara saldırmalarının sebeplerinden biri de teaddüd-i zevc''ttır. Halbuki müslümanlar dörde kadar kadınla evlenirken, Avrupalılar sayısız kadın ve metreslerle düşüp kalkıyorlar. Ayrıca İsl''mi yet teaddüd-i zevc''t için şartlar koymuştur. Bu şartları herkes yerine getiremez. Bunun içindir ki, müslüman erkeklerin birden fazla evlenmesi sınırlıdır. Z''ten teaddüd-i zevc''t bir emir değil, şartlara bağlı bir izindir. Teaddüd-i zevc''tın yasak olduğu yerlerde, fuhşun, zin''nın çoğaldığı görülmektedir. (M. Sıddîk Gümüş)
İsl''miyet'i incelerken, teaddüd-i zevc''t bahsini buldum. Yaptığım incelemeler netîcesinde anladım ki, İsl''miyet'ten önce Arabistan'da her erkek istediği kadar kadınla birlikte yaşıyor ve onlara karşı hiçbir mes'ûliyeti bulunmuyordu. İsl''m dîni, kadın ın sosyal mevkiini ısl''h etmek ve düzeltmek için bir erkeğin alabileceği kadın mikt''rını çok azaltmış ve ona bu kadınlara bakmağı, aralarında ad''leti te'min etmeği, onlardan ayrılırsa, kendilerine tazmîn''t vermeyi emretmiştir. Kimsesiz kalan kadınlar da teaddüd-i zevc''t s''yesinde bir ''ileye, o ''ilenin bir ferdi gibi katılabiliyor, bir esir mu''melesi görmüyorlardı. Ayrıca şartlarını yerine getiremeyecek erkekler için teaddüd-i zevc''t haramdır. İkinci Cih''n Harbi bittiği zaman İngiliz radyosunda Dear Sir adlı proğramda bir zavallı İngiliz kadınının "Genç bir kadınım. Kocamı harbde kaybettim. Şimdi kimsesiz kaldım. Korunmaya ihtiy''cım var. İyi huylu bir adamın ikinci karısı olmaya ve birinci karısını başımda taşımaya r''zıyım. Yeter ki bu yalnı zlıktan kurtulayım" diye yalvardığı ve fery''d ettiği hatırıma geldi. Bu da gösteriyor ki, İsl''m'da teaddüd-i zevc''t bir ihtiy''cı karşılamak içindir. Bu bir emir değil, ancak bir izindir. (Bayan Maviş B. Jolly)

TEAKKUL: Aklı kullanarak, lüzumlu şeyleri öğrenirken, her şeyin haddini, sınırını aşmamak, y''ni lüzumlu olanı terk etmemek, lüzûmsuz olanla meşgûl olmamak, bunlarla vakit öldürmemek.
Hikmetten (ilimden) yedi şey meydana gelir: 1)Zek'', 2)Sür'''t-ı selim, y''ni ihtiy''c olunca, l''zım olan şeyi hemen anlama, 3)Zihin açıklığı, istediği şeyleri çabuk anlamak, elde etmek, 4)Dikkat, 5)Teakkul, 6)Tehaffuz y''ni unutmamak, rûhun anladığı şeyl eri unutmaması, 7)Tezekkür, h''fızadaki bilgileri istenilen zamanda hatırlamaktır. (Ali bin Emrullah)

TEÂLÂ VE TEKADDES: Allahü te''l''nın ism-i şerîfi anıldığında, işitildiğinde veya yazıldığında: "Yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh (uzak, temiz)" m''n''sına hürmet, saygı if''desi.
Allahü te''l'' ve tekaddes hazretlerine hamdolsun. O'nun seçtiği kullarına sel''m olsun. Sevgili oğlum! Fırsat ganîmettir. Y''ni, zaman çok kıymetlidir. Bu kıymetli zamanları faydasız şeylere sarfetmemelidir. Allahü te''l'' ve tekaddesin r''zı olduğu, beğen diği şeyleri yapmakla geçirmelidir. Beş vakit namazı, düny'' işlerini düşünmeyerek ve cem''atle kılmalıdır. Ta'dil-i erk''na (şartlarına) uygun olarak kılmaya dikkat etmelidir. Teheccüd (gece) namazını kaçırmamalıdır. Seher vakitleri istiğf''r (tövbe) et melidir. Gafletten, nefse uymaktan lezzet almamalıdır. Düny''nın geçici lezzetlerine aldanmamalıdır. Ölümü hatırlamalı, ''hiretin dehşet ve şiddetini göz önüne getirmelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEÂMÜL: İ'tiy''d, alışkanlık olarak yapılagelen şey. (Bkz. Örf ve Âdet)

TEASSUB (Taassub): Haksız yere düşmanlık etmek, inadcılık etmek; kendi yanlış fikrine körü körüne bağlanıp başkalarının doğru fikrini kabûl etmeme.
Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem Esh''b-ı kir''mı (arkadaşları) Resûlullah'ın huzûrunda oturmakla, O'nun müb''rek sözlerini işitmekle; teassub, mevki arzûsu ve düny''ya düşkün olmak, hepsinin kalblerinden sıyrılmış gitmişti. Hırs, kin ve kötü huydan kurtulmuş, tertemiz olmuşlardı. ( Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Mezhebsizler bir mezhebi taklîd eden müslümanları kötülemek için ilmî kelimelere yanlış m''n'' vererek iftir'' ediyorlar. Mesel'' mezheb bilgilerini açıklamaya ve bunları isb''t etmeye teassub diyorlar.Teassub, mezheb kavgalarına sebeb oldu diyorlar. H''lb uki İsl''m ''limlerine göre bir mezhebe bağlanmak, Peygamber efendimizin sünnetine ve dört halîfenin sünnetlerine uygun olduğunu savunmak, teassub değildir. Bunun aksini yapmak teassub olur. Dört mezhebi taklîd edenler hiçbir zaman böyle teassub yapmad ı. Hiçbir asırda mezheb teassubu olmadı. (M. Sıddîk Gümüş)

TE'ÂTÎ: Yalnız bir taraftan veya her iki taraftan teslim etmekle yapılan alış-veriş.
Satıcı, bu malı bin liraya sana sattım dese, müşteri dahi bir şey söylemeden alsa, bu te'''tî yoluyla c''iz olur. Satıcı malı verse, müşteri de parasını verse, ikisi de hiçbir şey söylemese, alışveriş yine c''iz olur. (İbr''him Halebî)

TEAYYÜN: Alış-verişte söz kesilirken t''yin (belli) edilen malın, belli olarak kalması.
Teayyün eden malın kendisini vermek l''zımdır.Benzerini hatt'' daha iyisini alması için müşteri zorlanamaz. ( Hamza Efendi)

Teayyün-i Evvel: İlm-i il''hîde ilk teayyün, zuhûr, ortaya çıkış.
Peygamberlerin ve meleklerin bütün vil''yetleri, teayyün-i evveldedir. (Muhammed B''kî-billah)

Teayyün-i İmk''nî: İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli y''ni görüntüsü. Ehlullah (evliy'') kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliy'' arasında Allahü te''l''nın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imk''nîsine kavuşmuştur. (İm''m-ı Gaz''lî)

Teayyün-i Vücûbî: Bir şeyin, insanın hakîkati.
Îs'' aleyhissel''m gökten inerek, ''hir zaman Peygamberinin dînine uyunca, onun teayyün-i vücûbisi kendi mak''mından yükselerek, ona uyduğu için, hakîkat-i Muhammedî'nin mak''mına gelir. O'nun dînini kuvvetlendirir. (İm''m-ı Gaz''lî)

Teayyün-i Vücûdî: Varlıkta meydana gelme, h''sıl olma.
Teayyün-i ilmî, teayyün-i vücûdîden evveldir ve onun husûsiyetlerinden bir husûsiyettir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEBÂREKE SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin altmış yedinci sûresi. (Bkz. Mülk Sûresi)
Ey oğul! Yatacağın zaman, Teb''reke sûresini oku. Peygamberimiz aleyhissel''m buyurdu ki: Yatarken Teb''reke sûresini okumadan yatma. Zîr'' ölürsen kabirde sana yoldaş olur. Her gece Teb''reke sûresini okuyan kimse, Kadr gecesini ihy'' etmiş gibi sev''bına n''il olur, kavuşur. (Süleym''n bin Cez'')
Mü'minlerden dokuz kimseye de kabir sü''li olmaz:Şehîd, düşman karşısında nöbette iken ölen, veb'', kolera gibi bulaşıcı hastalıktan ölen, böyle hastalıklar yayıldığı zaman kaçmayıp sabrederek başka sebeble ölen, sıddîklar, b''liğ olmayan çocuklar, Cum'' günü ve gecesi ölenler. Her gece Teb''reke ve Secde sûresini okuyanlar ve ölüm hastalığında İhl''s sûresini okuyanlara kabir sü''li olmaz. (Muhammed bin Alkamî)

TEBÂREKE VE TEÂLÂ: Allahü te''l''nın ism-i şerîfi anıldığında ve yazıldığında, söylenen ve yazılan, "Yüce ve noksan sıfatlardan münezzeh (uzak, temiz)" m''n''sına ta'zîm ve hürmet if''desi.
Allahü teb''reke ve te''l'' lutf ederek, acıyarak kullarına çok şeyleri mub''h etmiş, izin vermiştir. Rûhu hasta, kalbi bozuk olduğu için, mub''hlarla doymayıp bitmez tükenmez mub''hları bırakıp, İsl''miyet'in hudûdundan dışarı taşarak şüpheli ve har''mlara uzananlar, ne kadar bedbaht ve zavallıdır. Âdet üzere alışkanlık ile namaz kılan ve oruç tutan çoktur. Fakat İsl''miyet'in hudûdunu gözeten haram ve şüphelilere düşmemeye dikkat eden pek azdır. Doğru ve h''lis ib''det edenleri ''det üzere bozuk ib''det ed enlerden ayıran fark, Allahü te''l''nın emirlerini gözetmektir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEBASBUS: Bir menfaate kavuşmak veya bir zarardan korunmak için tev''zu göstermek, yaltaklanmak.
Düny'' rütbelerinde kendinden aşağı olanlara büyüklük göstermemek tev''dûdur. Çünkü eline geçenler, Allahü te''l''nın lütfu ve ihs''nıdır. Kendi elinde bir şey yoktur. Mevki ve servet s''hiblerinin tev''dû' göstermeleri iyi olur. Sev''b olur.Tebasbus gün''htı r. Dilencilerin tev''dûları böyledir. (Ali bin Emrullah)

TEBBET SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin yüz on birinci sûresi.
Tebbet sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). Beş ''yettir.Tebbet, kurusun m''n''sında beddu''dır.Sûre, Ebû Leheb hakkında inmiştir. (İbn-i Hiş''m, İbn-i Abb''s)
Tebbet sûresinde me''len buyruldu ki:
Ebû Leheb'in iki eli kurusun. (z''ten) kurudu (hel''k oldu ya) . Ona, ne (babasından mîras kalan) malı, ne kazandığı fayda vermedi. O yakında alevli bir ateşe girecek, karısı da odun hammalı olarak, boynunda bükülmüş bir ip de olduğu h''lde. (Âyet: 1-5)
Kim Tebbet sûresini okursa, umarım ki, Allahü te''l'' onunla Ebû Leheb'i bir yerde birleştirmez. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)
Siy''sete karışmış olan din adamlarından Hüs''meddîn Peçeli, tefsirinde bilhassa Tebbet sûresinin ittih''dcıları methettiğini yazmaktadır. (M. Sıddîk Gümüş)
Resûlullah efendimizin müb''rek kerîmeleri Rukayye çok güzel idi. Ebû Leheb'in oğlu Utbe'ye nik''h edildi. Tebbet sûresi gelince, Utbe düğünden önce boşadı. Vahy gelerek hazret-i Osman'a nik''h edildi. (Niş''ncız''de)

TEBCÎL ETMEK: Ta'zîm, hürmet etmek ve saygı göstermek.
K''firlere (müslüman olmayanlara) ancak iş düştüğü zaman sel''m verilebilir. K''firi tebcîl etmek için sel''m verenin ve k''firi ta'zim edenin, kıymet verenin, mesel'' üst''dım gibi sözlerle saygı gösterenin îm''nı gider. (İbn-i Âbidîn)

TEBE-İ TÂBİÎN: Peygamber efendimizin Esh''bını gören ve sohbetinde bulunmakla T''biîn denen büyükleri görmekle şereflenenler. (Bkz. T''biîn)
Esh''b-ı kir''m, T''biîn ve Tebe-i t''biînin toplam zam''nı yaklaşık iki yüz yıldır. Bu devir, Resûlullah efendimiz tarafından övülmüştür. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Namazın, husûsî hareketleri yapmak ve husûsî şeyler okumak olduğu, Peygamber efendimiz tarafından bildirilmiş, kendisi de böyle kılmıştır. Esh''b-ı kir''mın T''biîn'e, onların da Tebe-i t''biîne bildirdikleri bu husûslar her asırda bulunan İsl''m ''limleri tarafından bizlere kadar gelmiştir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Tebe-i t''biînden olan ve zam''nında, Kûfe'nin en çok ib''det edeni diye tanınan Muhammed bin Nadr el-H''risî buyurdu ki: "İlmin evveli sükûttur. Sonra onunla uğraşmaktır. Sonra ezberlemek, sonra onunla amel etmek, sonra da başkalarına öğretmektir."
Tebe-i t''biînin büyüklerinden Süfy''n bin Uyeyne hazretleri buyurdu ki: "Allahü te''l''yı seven, Allahü te''l''nın sevdiklerini de sever. Allahü te''l''nın sevdiklerini seven, cen''b-ı Hakk'ın rız''sı için sever."

TEBERRÎ: Uzaklaşmak, uzak durmak.
Allahü te''l''nın düşmanlarını sevmek, insanı Allahü te''l''dan uzaklaştırır. Teberrî etmedikçe, tevellî (dostluk, yaklaşma) olmaz. Kalbde îm''n bulunduğuna al''met, küfürden teberrî etmek, kaçınmaktır ve k''firlikten, k''firlere mahsus şeylerden, mesel'' bel ine zünn''r bağlamak ve bunun gibi k''firlik al''meti olan şeyleri kullanmaktan sakınmaktır. Küfürden teberrî etmek, Allahü te''l''nın düşmanlarını sevmemektir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Her akşam yatarken tecdîd-i îm''nda bulunmalı ve "İsl''m dînine muh''lif (aykırı, uymayan) herşeyden teberrî ettim" demelidir. (Seyyid Abdülhakîm)

TEBERRU': Bir kimsenin, mecbur ve mükellef (yükümlü) olmadan, herhangi bir şeyi kendi rız''sı ile karşılıksız olarak birisine onun mülkü olacak şekilde vermesi.
Teberru' ancak kabz (teslim almak) ile tam''mlanır y''ni mülkolur. Şöyle ki: Akıllı ve b''liğ (ergenlik, evlenecek yaşta) olan bir kimse, birisine bir şey hibe, hediye veya sadaka olarak verse, o kimse de onları ele geçirip, teslim alsa, kendi mülkü ve onun malı olur. Fakat kabzetmedikçe mülkü olmaz. (Mecelle ve Ali Haydar Efendi)
Kadının ev işlerini yapması zevcine (kocasına) teberru' ve ihs''ndır. Çok sev''bdır. Yapmazsa gün''ha girmez. Zevc bunları zorla yaptıramaz. (Abdülganî Nablüsî)

TEBERRÜK: Bereketlenme, m''nen istif''de etme, faydalanma.
Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum. Her gün mez''rını ziy''ret ediyorum. Zor bir durumda kalınca, onun kabrine gidip iki rek'at namaz kılarım. Allahü te''l''ya yalvarırım. Dileğimi verir. (İm''m-ı Ş''fiî)
İm''m-ı Rabb''nî hazretlerinin Mektûb''tını teberrük niyeti ile her gün okumalıdır. Çünkü insan farkına varmadan kalbden düny'' sevgisini çıkarır. (Abdullah-ı Dehlevî ve Abdülhakîm Arv''sî)

TEBESSÜM: Gülümseme, kendinin işitmeyeceği şekilde sessiz gülme.
Peygamber efendimiz güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken müb''rek ön dişleri görünürdü. Güldüğü zaman nûru duvarlar üzerinde ziy'' (ışık) verirdi. Ağlaması da gülmesi gibi hafif idi. Kahkaha ile gülmediği gibi yüksek sesle de ağlamazdı. (Abdullah-ı Dehlevî)
Esh''b-ı kir''m mescid-i şerîfte saf bağlayıp Ebû Bekr-i Sıddîk'ın arkasında sabah namazını kılarken, Peygamber efendimiz mescide girdi. Ümmetinin saf saf olup ib''det ettiklerini gördü. Sevinerek tebessüm buyurdu. Kendisi de hazret-i Ebû Bekr'e uyup ar kasında namaz kıldı.
Rükû ve secdeleri olan namazda kahkaha ile gülmek, namazı da abdesti de bozar. Namazda tebessüm, namazı da abdesti de bozmaz. (Halebî)

TEBLÎĞ: Peygamberlerin, Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını, insanlara eksiksiz ve noksansız olarak bildirmeleri.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Onlar (Peygamberler) Allahü te''l''nın insanlara gönderdiklerini tebliğ ederler. O'ndan korkarlar. Allah'tan başka kimseden korkmazlar. (Ahz''b sûresi: 39)
Peygamberler aleyhimüssel''m hakkında bilmemiz v''cib olan sıfatlar yedidir: 1) Em''net (güvenilir olmak), 2)Sıdk (doğruluk), 3) Teblîğ, 4) Ad''let (''dil olmak), 5) İsmet (hiç günah işlememek), 6)Fet''net (diğer insanlardan daha akıllı olmak, 7)Emn-ül-azl (peygamberlikten azl olunmamak, atılmamak). (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem 632 (H.10) yılında ved'' haccı denilen son haccı yaptılar. Bu sırada ved'' hutbesini îr''d buyurdular. Hutbenin sonunda "Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?!." Esh''b-ı kir''m; "Allahü te''l''nın dînini tebliğ ettin. Vazîfeni yerine getirdin. Bize vasiyyet ve nasîhatte bulundun, diye şeh''det ederiz" dediler. Bunun üzerine Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz, müb''rek şeh''det parmağını kaldırarak cem''at üzerine çevirip indirdiler ve; Ş''hid ol y'' Rab! Ş''hid ol y'' Rab! Ş''hid ol y'' Rab!" buyurdular. (İbn-i Hiş''m)

TEBŞÎR: Müjdeleme, sevindirici bir haber ulaştırma.
Eğer ölüyü ağzı açık, sanki gülüyor, yüzü gülümsüyor, gözü dahi kırpık gibi görür isen; bilmiş ol ki, o kimse, ''hirette kavuşacağı sürûr (sevinç, neş'e) ile tebşîr olunmuştur. (İm''m-ı Gaz''lî)
Ölen kimse sa'îd y''ni Cennetlik ise, bir takım melekler başlarında Cebr''il aleyhissel''m olduğu h''lde, o kimsenin rûhunu alıp, altıncı kat sem''yı geçtikten sonra, sur''dikat-i cel''l denilen, cel''l perdelerinin bulunduğu bir mak''ma varırlar. Kimsin diye sorulduğunda; Cebr''il aleyhissel''m, yanımdaki fil''ndır diyerek o kimseyi onun hoşuna gidecek şekilde tanıtır. O anda; "Hoş ve saf'' geldi. Çok istiğf''r edip, çoluk çocuğuna ve sözü geçenlere emr-i ma'rûf yapan (iyiliği emreden), Allahü te''l''nın dînini O'nun kullarına öğreten, miskinlere ve darda kalanlara yardım eden s''lih kula ve güzel rûha merhab''lar olsun" denir. Sonra meleklerden bir cem''ate uğrarlar ki, hepsi onu Cennet ile tebşîr edip, onunla müs''feha ederler. (İm''m-ı Gaz''lî)

TEBZÎR: Malı, İsl''miyet'in ve aklın uygun görmediği yerlere dağıtma, isr''f.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede buyurdu ki:
Akrab''ya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Malını tebzîr etme. Çünkü tebzîr edenler, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine (karşı) çok nankördür. (İsr'' sûresi: 26,27)
Tebzîr'in haram olduğu muhakkaktır. Kalbin hastalığıdır. Kötü bir huydur. Dînimizin; hasisliği (cimriliği), isr''ftan daha çok kötülemesi, isr''fın cimrilik kadar kötü olmadığını göstermez. Hasisliğin daha çok kötülenmesi, insanların çoğu, yaratılıştan , mal biriktirmeği sevdiği içindir. (İm''m-ı Birgivî)

TECDÎD-İ ÎMÂN: Bilerek veya bilmeyerek küfrü gerektiren (îm''nı gideren) bir sözü söylemek veya bir işi yapmak y''hut böyle bir şeyi yapmış olma ihtim''li üzerine, L'' il''he illallah Muhammedün Resûlullah sözünü; m''n''sını bilerek ve inanarak söyleyip, îm''nını yenileme, t''zeleme.
L'' il''he illallah diyerek tecdîd-i îm''n yapınız. (Hadîs-i şerîf-Hadîka)
Îtik''dında (inancında) veya sözünde veya işinde küfre (îm''nın gitmesine) sebeb olacak bir şey bulunan kimsenin tecdîd-i îm''n etmesi l''zımdır. (Abdülganî Nablüsî)
Kadın ve erkek her müslümanın, her gün sabah ve akşam tecdîd-i îm''n du''sını okuması l''zımdır. Zevc ile zevcenin (hanımın) birlikte okumaları iyi olur. (Birgivî)
Nik''h yapmadan önce, îm''nında şüphe olunan erkeğe ve kıza, îm''nın altı şartını ve İsl''m'ın beş şartını sormalı, bilmiyorlarsa öğretmeli, ezberden okutmalı ve Kelime-i şeh''det okumalıdırlar. Tecdîd-i îm''n ettirmeli ondan sonra nik''h yapmalıdır. Ş''hitl erin de böyle îm''nlı olmaları l''zımdır. (İbn-i Âbidîn)
Küfre sebeb olan sözü, hat'' ederek yanılarak söyleyenin îm''nı ve nik''hı bozulmaz. Yalnız tövbe ve istiğf''r y''ni tecdîd-i îm''n etmesi iyi olur. Tecdîd-i nik''h (nik''hı yenilemek) l''zım olmaz. (H''dimî)
Her gün tecdîd-i îm''n müstehabtır. "Y'' Rabbî! Eğer benden unutarak veya yanlışlıkla ve bilerek küfür ve şirk ve günah ve her ne meydana gelmiş ise ben onların hepsinden dönüp vazgeçtim, pişman oldum. Bir dahi yapmamaya söz verdim. İsl''m dînini kabûl ettim. Peygamber efendimiz senin tarafından her ne getirdi ise inandım, kabul ettim. Dilim ile söyledim kalbim ile tasdik ettim. Hepsi haktır, doğrudur ve gerçektir. Eğer söz ve işlerim dîne aykırı ise, ondan da pişman oldum, vazgeçtim" demeli ve Âme ntü du''sını okumalıdır. (Ahmed Hilmi Efendi)

TECDÎD-İ NİKÂH: Nik''hı yenileme, t''zeleme.
Erkek veya kadın bir müslüman, ''limlerin sözbirliği ile küfre sebeb olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebeb olduğunu bilerek, amden (tehdîd edilmeden, istekle) ciddî olarak veya hezl (şaka ve güldürmek) için söyler, yaparsa, m''n''sını düşünmese dahi îm''nı gider, mürted olur (dinden çıkar). Buna küfr-i in''dî denir. Bu şekilde mürted olanın evvelki ib''detlerinin sev''bları yok olur. Tövbe ederse, geri gelmezler. Zengin ise tekrar hacca gitmesi l''zım olur. Mürted iken kıldığı namazları, oruçları zek''tları kaz'' etmez. Daha öncekileri kaz'' eder. Küfr-i in''dî ile mürted olanların nik''hları bozulur, iki ş''hit yanında tecdîd-i nik''h yapmaları l''zım olur. (Abdülganî Nablüsî)
Tecdîd-i îm''n ve tecdîd-i nik''h du''sı şöyledir: "Allahümme innî ürîdü en üceddidel-îm''ne ven-nik''ha tecdîden bikavli l'' il''he illallah Muhammedün Resûlullah." C''mide cem''atin çok olduğu bir namazın du''sından sonra im''m efendi bunu cem''at ile birlikte okursa, cem''at birbirlerine ş''hit olmuş, nikahları da t''zelenmiş olur. (İbn-i Âbidîn, Yûsuf Sin''nüddîn)

TECELLÎ: Görünme. Kalbde Allahü te''l''nın z''tının ve isimlerinin zuhûru.
Evliy'' herkes gibi, bir mezhebe t''bi olarak yükselmişlerdir. Ahk''m-ı İsl''miyye'ye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliy''ya h''sıl olan ilimler, m''rifetler, tecellîler keşfler, ve muhabbet-i z''tiyye bu ağacın meyveleri gibidir. (Rükneddîn-i Çeştî)
Z''t-ı il''hînin (Allahü te''l''nın) tecellîsi bu düny''da yalnız Muhammed aleyhissel''ma nasîb oldu. Başkalarına ise ''hirette nasîb olacağı bildirildi. (İm''m-ı Rabb''nî)
Allahü te''l'' insanın kalbine tecellî eder. Fakat bu tecellî Allahü te''l''nın sıfatlarının tecellîsidir. (Seyyid Abdülk''dir-i Geyl''nî)
Tasavvufta keder ve ümidsizlik yoktur. Yalnız sevgi ve tecellîler vardır. (Mevl''n'' Cel''leddîn-i Rûmî)

Tecellî-i Cem''l: Allahü te''l''nın cem''linin zuhûru.
Cennet'te mü'minlerin makbûl olanları, her sabah ve akşam, derecesi aşağı olanlar ise, her Cum'' günü ve kadınlar, düny'' bayramı gibi yılda birkaç kere tecellî-i cem''l ile şerefleneceklerdir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)

Tecellî-i Ef'''l: S''likin, y''ni tasavvuf yolcusunun, kulların fiillerini Allahü te''l''nın fiilinin zılleri (görüntüleri) olarak görmesi ve bu fiillerin varlığının O'nun fiili ile olduğunu bilmesi. Âlem-i Emrin ilk adımında olan tecellîler.
Tecellî-i ef'''l s''hibi, her işte arada olan v''sıtaların var olmasının bah''ne olduğunu, asıl yapanın Allahü te''l'' olduğunu bilir. (Abdülhakîm bin Mustafa)

Tecellî-i Sıfat: Allahü te''l''nın sıfatlarının tecellîsi.
Seyyid Nûr'un bir teveccühü (bakması) ile t''liblerin (kendisine talebe olanların) kalbleri zikre başlardı. Tecellî-i sıfat h''sıl olurdu. (Mazhar-ı C''n-ı C''n''n)

Tecellî-i Sûrî: Z''t-ı il''hînin veya isimlerinin kendilerinin değil, sûretlerinin, görüntülerinin tecellîsi.
Başkalarının yolun sonunda kavuştukları ve Hakk-ul yakîn dedikleri, bize yolun başında Tecellî-i sûrî olarak h''sıl olmaktadır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Tecellî-i sûrî, s''liki y''ni tasavvuf yolcusunu f''nî yapmaz. Birçok bağlılıklarını yok eder ise de fen''ya kadar götürmez. (İm''m-ı Rabb''nî)

Tecellî-i Z''t: İsim ve sıfatlar araya girmeden s''dece z''t-ı il''hînin tecellî etmesi.
Tecellî-i z''t,Peygamberlerin sonuncusuna (Muhammed aleyhissel''ma) mahsûstur. O'nun yanısıra başka peygamberlere ve O'na çok uyan bu ümmetin evliy''sında da h''sıl olur. Başka peygamberlerin ümmetlerine nasîb olmaz. Bunun için bu ümmet, ümmetlerin hayır lısı olmuştur. (İm''m-ı Rabb''nî)
Ahr''riyye büyükleri, vecdlerin İsl''miyet'e uygun olmasına dikkat ederler. Zevkleri, m''rifetleri İsl''miyet ter''zisi ile ölçerler, çocuklar gibi ceviz, kozalak sayılan vecdlere, h''llere aldanıp da İsl''miyet'in güzel cevherlerini elden kaçırmazlar. Tasa vvufçuların İsl''miyet'e uymayan sözlerine aldanıp bağlanmazlar. H''lleri devamlıdır. Zamanlarında değişiklik olmaz.Başkalarının şimşek gibi çakıp geçen tecellî-i z''tî bunlara devamlıdır. Çabuk geçer, gayb olan huzûra kıymet vermezler. "O yüksek insanlara, tic''ret, alış-veriş Allahü te''l''yı unutturmaz." (Nûr sûresi: 24) me''lindeki ''yet-i kerîme bunların h''lini bildirmektedir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TECEMMÜL: Çirkinliği gidermek, vakar s''hibi olmak, şükr etmek ve nîmeti göstermek için zînetlenmek, süslenmek.
Tecemmül etmek, müsteh''bdır.Hel''l şeylerle zînetlenmek mub''htır. İm''m-ı a'zam Ebû Hanîfe dört yüz altın kıymetinde cübbe giyerdi. (İbn-i Âbidîn)

TECESSÜS: İnsanların gizli hallerini, ayb ve kusûrunu mer''k edip, iç yüzünü araştırıp öğrenmeye çalışmak.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Ey îm''n edenler! Zannın bir çoğundan kaçının. Çünkü b''zı zan (vardır ki) gün''htır. Tecessüs etmeyiniz. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin. (Hucur''t sûresi: 12)
Sû-i zan etmeyiniz (kötü zanda bulunmayınız). Sû-i zan, yanlış karar vermeye sebeb olur. Tecessüs etmeyiniz. Mün''kaşa etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulm etmez, yardım eder. Onu kendinden aşağı görmez. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Tecessüs etmek har''mdır. ( Muhammed H''dimî)
Bir kimsenin muht''c olduğu malı kazandıktan sonra, fazla çalışmayıp, ib''det etmesi c''izdir. Bunun için, çalışmayıp ib''det edene sû-i zan (kötü zan) ve tecessüs etmemelidir. İkisi de har''mdır. Fakat çalışmayıp c''mide oturarak, Allahü te''l''ya tevekkül ediyorum diyene de inanmamalıdır. Bu kimse, çalışmayı terk ettiği için gün''h işlemektedir. (Abdülganî Nablüsî)

TECHÎZ: Vef''t edenin (ölenin) yıkanmasından kabre defnedilmesine kadar yapılması l''zım gelen şeyler.
Meyyitin (ölü kimsenin) techîzi, tekfini ve cen''ze namazı farz-ı kif''yedir. Müslümanların b''zısı bu vazîfeleri yerine getirirse, diğerlerinin üzerinden bu vazîfeleri yapmak düşer. (H''dimî)
Meyyitin bıraktığı maldan ilk önce onun techîz ve tekfînine harcanır. Bu harcama işinde isr''ftan ve cimrilikten kaçınılır. (Muhammed Mevkûf''tî)

TECRİBE (Tecrübe): Deneme, sınama, bilgi edinmeyi sağlayan üç yoldan biri.
Esh''b-ı kir''m (Peygamber efendimizin müb''rek arkadaşları) bir gün Peygamber efendimize sallallahü aleyhi ve sellem gelerek; "Yemen'e gidenlerimiz orada hurma ağaçlarını başka türlü aşıladıklarını ve daha iyi hurma aldıklarını gördük. Biz Medîne'deki ağaçlarımızı babalarımızdan gördüğümüz gibi mi, yoksa Yemen'de gördüğümüz gibi mi aşılayalım?" diye sordular.Peygamber efendimiz; "Tecrübe edin. Bir kısım ağaçları babalarınızın usûlü ile, başka ağaçları da Yemen'de öğrendiğiniz usûl ile aşılayın. Hangisi daha iyi hurma verirse her zaman o usûl ile yapın" buyurdu. (İm''m-ı Gaz''lî)
Kim tecrübelerden ders alır ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa, ona akıllı; kim tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve c''hil denir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Ahl''kı değiştirmek, kötüsünü yok edip, yerine iyisini getirmek mümkündür. Hadîs-i şerîfte; Ahl''kınızı iyileştiriniz" buyruldu. İsl''miyet mümkün olmayan şeyi emretmez. Tecrübeler de böyle olduğunu gösteriyor. (Muhammed H''dimî)
İsl''miyet, her ilmi, her fenni ve her tecrübeyi emreden bir dindir. Müslümanlar fenni sever, fen adamlarının tecrübelerine inanır. Fakat fen adamıyım diyen fen taklidcilerinin ve din düşmanlarının iftir''larına, yalanlarına aldanmaz. (Seyyid Abdülhakîm)

Tecribî İlimler: Tecribe ve müş''hede (gözlem) ile elde edilen bilgiler, ulûm-i akliyye (aklî ilimler).
B''zılarının İsl''miyet'ten ayrı ve uzak gördükleri tecribî ilimler, fenler, vesîkalar ve senetler hep İsl''m dîninin birer şûbesi, dallarıdır. Y''ni dînimiz tecribî ilimleri, fen bilgilerini emretmektedir. Kur'''n-ı kerîmin çok yerinde tabîatı y''ni canlı -cansız varlıkları görmek, incelemek emredilmektedir. (M. Sıddîk Gümüş)
İsl''m bilgileri başlıca iki kısma ayrılır. Birincisi ulûm-i nakliyyedir. Bunlara din bilgileri de denir. İkinci kısmı ise ulûm-i akliyyedir.Bunlar matematik, mantık gibi tecrübî ilimlerdir. Bunlar his organlarıyla duyularak, akıl ile incelenerek, tec rübe ve hes''b edilerek elde edilir.Bu bilgiler din bilgilerinin anlaşılmasına ve onların tatbik edilmesine yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzûmludurlar. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
İsl''m ilimlerinden ikinci kısmı olan akıl bilgilerinin y''ni tecrübî ilimlerin iyi öğrenilmesi; ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık anlaşılmasına yardım eder. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

TECVÎD: Güzel yapmak, Kur'''n-ı kerîmi harflerin mahreclerine (çıkış yerlerine) ve sıfatlarına uygun olarak okumak ve bunu anlatan ilim.
Kur'''n-ı kerîmi tecvîde uygun okuyana şehîd sev''bı verilir. (Hadîs-i şerîf-Künûz-üd-Dek''ik)
Kur'''n-ı kerîmi tecvîd bilgisine uyarak okuyunca, her harfine yirmi sev''b verilir. Tecvîdsiz on sev''b alır. (Hadîs-i şerîf-Şir'at-ül-İsl''m)
Kır''ati güzel olan im''m olur.Y''ni Kur'''n-ı kerîmin harflerini tanıyan, tecvîd ile okumasını bilen olur. Sesi güzel ve tegannî eden (harfleri değiştirerek okuyan) değil. (İbn-i Âbidîn)
Kur'''n-ı kerîmi okurken ri''yet edilecek on edepten altıncısı; Kur'''n-ı kerîmi güzel sesle ve tecvîd üzere okumaktır. Harfleri kelimeleri bozarak tegannî etmek, haramdır.Harfler bozulmazsa, mekrûh olur. (Halebî, İm''m-ı Gaz''lî)
Din adamlarının insanlara yapamayacakları fetv''ları bildirmeleri de fitneye sebeb olur. Köylüye ve ihtiy''ra, tecvidsiz namaz kılınmaz demek de böyledir.Çünkü bunlar artık öğrenemez ve namazı büsbütün bırakırlar. H''lbuki, tecvidsiz namazın c''iz olduğu na fetv'' verenler vardır. Bu fetv'' zayıf ise de namazın terkedilmesinden iyidir. (Abdülganî Nablüsî)

TECVÎZ: İzin verme, yapılmasına rız'' gösterme. C''iz görme. (Bkz. C''iz)

TEDBÎR: Bir şeyi elde edecek veya önliyecek yol, ç''re; bir işin sonunu düşünerek hareket etmek.
Tedbîr gibi akıl, güzel huy gibi as''let olamaz. (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
İnsan bu ''lemde; sebeblere yapışmakla vazîfelidir. Allahü te''l''nın kendisi için takdîr buyurduğu şeylerin başına geleceğine ve sakınmanın, tedbîrin, kaderde olacak (ezelde yazılan) şeylere m''ni olamayacağına inanması da insanın vazîfesidir. (Fahreddîn-i R''zî)
Kul tedbîr alır, takdîri bilmez; kişinin tedbîri ile Allahü te''l''nın takdîri değişmez. (S. Abdülhakîm Arv''sî) Tez olma teemmül kıl, Her h''le tahammül kıl, Allah'a tevekkül kıl, Tedbîri bozar takdîr.
(İbn-i Kem''l)

Tedbîr-i Menzil: İnsanın çoluk-çocuğuna karşı hareketlerinin nasıl olacağı ve ev id''resi ile ilgili husûslardan bahseden ilim.
İsl''m ahl''kı üçe ayrılır: Birincisi; insan yalnız iken, başkasını düşünmeden, işlerinin iyi veya kötü olduğunu anlatan ilm-i ahl''k. İkincisi, tedbîr-i menzîl. Üçüncüsü; insanın cemiyetteki vazîfelerini, hareketlerini, herkese faydalı olmasını öğreten siy''set-i medîne y''ni sosyal terbiye. (Ali bin Emrullah)

TEDEBBÜR: Bir şeyin üzerinde düşünmek, tefekkür etmek.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Onlar, Kur'''n-ı kerîmi tedebbür etmezler mi? Yoksa (mün''fıkların) kalbleri üzerinde (kat kat) kilidler mi var? (Muhammed (aleyhissel''m) sûresi: 24)
Kur'''n-ı kerîmi tedebbür, onun emirleri ve yasaklarını düşünmek demektir. Bu ise, kalb huzûru ve Kur'''n-ı kerîmi okurken zihni toplamakla olur. Kur'''n-ı kerîmi tedebbür için, helalden az yimek ve h''lis niyet şarttır. (İm''m-ı Gaz''lî)
Tedebbür, huzûr-ı kalbden y''ni, kalbin düny'' meşg''lelerinden kurtulmasından sonra gelir.Kur'''n-ı kerîm okumaktan maksad, O'nun ''yetleri üzerine tedebbür etmektir. Bunun için, Kur'''n-ı kerîmi ağır okumak sünnettir. (İm''m-ı Gaz''lî)

TE'DÎB:
1.Terbiye etme, edeblendirme. (Bkz. Edeb)
Kişinin çocuğunu te'dîb etmesi, sadaka vermesinden daha hayırlıdır. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî)
Rabbim beni en güzel bir edeb ile te'dîb etti. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı İm''m-ı Rabb''nî)
2. Suçluyu cez''landırma.

TEDVÎN: Biraraya getirip toplama, düzenleme; kitab h''line getirme.
Birinci asrın sonuna doğru ilk def'' hadîs tedvîn eden z''t, İbn-i Şih''b-ı Zührî'dir. Daha sonra hadîs tedvîn edenler şunlardır: Mekke'de Abdullah bin Cüreyc, Medîne'de Muhammed bin İsh''k y''hut İm''m-ı M''lik, Basra'da Rebî bin S''bih, Kûfe'de Süfy''n-ı Se vrî, Şam'da Abdurrahm''n Evz''î, V''sıt'ta Hüşeym bin Beşîrü's-Selm'', Yemen'de Ma'mer bin R''şit, Horasan'da Abdullah bin Müb''rek. Bunlardan başka daha birçokları vardır. (Zerk''nî)
Esh''b-ı kir''m, sözbirliği ile bildirdiler ki, hazret-i Ebû Bekr'den ve hazret-i Ömer'den fetv'' alıp da, bunları taklîd eden bir kimse, başka işlerini başka sah''bîlere de sorar ve öğrendiği ile amel ederdi. Huccet, delîl soran olmazdı. Y''ni, T''biînden yeni îm''n etmiş olanların, Esh''b-ı kir''mdan yalnız birinin mezhebini taklîd etmesi mümkün değildi. Çünkü Esh''b-ı kir''mın mezhebleri (ictih''dları ve dînî cevapları, fetv''ları) tedvîn edilmiş, büyük mezheb olarak kitablara geçmiş değildi. (İm''m-ı Kur''fî, Men''vî)

TEENNÎ: İlerisini düşünerek acele etmeden yavaş ve ihtiyatlı hareket etme.
İşlerde acele etmemeli ve hemen karar vermemelidir. Acele ile verilen kararlara şeytan karışır. Hadîs-i şerîfte; "Acele şeytandandır. Teennî Rahm''n'dandır" buyruldu. Nefsin istediği bir şey h''tırına gelince, şeytan; "Fırsatı kaçırma, hemen yap!" der. O da, yapar. Allahü te''l''dan kalbe gelen ilh''ma uyan kimse ise; "O şeyi yapmaktan Allah r''zı olur mu?" der. Sevap mı, gün''h mı olacağını düşünür. Gün''h değil ise, yapar. Böylece teennî etmiş olur. Yalnız beş şeyde acele etmek l''zımdır:
1) Mis''fir gelince önüne yemek getirmelidir.
2) İnsanlık îc''bı bir gün''h işleyince, hemen tövbe ve istiğf''r etmelidir.
3) Beş vakit namazı vakti çıkmadan, erken kılmalıdır.
4) Kız ve oğlan çocuklarına, din bilgilerini ve namaz kılmasını öğretmeli, bülûğa erişince, geciktirmeden evlendirmelidir.
5) Ölen şahsın defnedilmesinde acele etmelidir. (Süleym''n bin Cez'')

TEFÂHÜR: Öğünme.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Biliniz ki, düny'' hay''tı; elbette la'b (oyun) ve lehv (eğlence) ve zînet (süslenmek) ve tef''hür ve malı, parayı ve evl''dı çoğaltmaktır. (Hadîd sûresi: 20)
Üç şey için ilim öğrenme ve üç şey için de ilmi terk etme: Müc''dele, tef''hür ve riy'' (gösteriş) için ilim öğrenme! Öğrenmekten utanarak veya lüzûmu yok veya bilmesem de olur demek sûretiyle de ilmi terk etme! (Hazret-i Ömer)
Zînet eşy''sını, başkalarına gösteriş, üstünlük sağlamak için kullanmak tef''hür olur. Tef''hür haramdır. (Ali bin Emrullah)
Bu düny''da tef''hür; mal, evl''d ve mevki gibi şeylerle olur. Halbuki bunların hepsinin bir em''net olduğu ve bir gün yok olacağı bellidir. O h''lde bunlara gönül bağlamak niye? (Ahmed Rif'at)
Tef''hürden zevk duyarak büyüklenen kişi, malından soyunmuş olsaydı, hakîkatte kendisinin tef''hür edecek ve büyüklenecek hiçbir şeye s''hib olmadığını, yalnız bir vücûdu olup onun da göçe dönüşe (ölüme) hazır vaziyette beklediğini görür ve değerini anl ardı. (Ahmed Rif'at)

TEFEKKÜR: İbret alacak ve faydalanacak şekilde derin düşünme. Allahü te''l''nın sıfatlarını ve nîmetlerini düşünme.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Onlar (o selîm akıl s''hipleri öyle insanlardır ki) ayakta iken, otururken, yanları üstünde (yatar) iken (hep) Allah'ı hatırlayıp anarlar ve göklerin, yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. (Bu tefekkür edenler şöyle derler) "Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın. Sen (bundan) p''k ve münezzehsin. Bizi ateşin az''bından koru." (Âl-i İmr''n sûresi: 191)
İşte biz tefekkür eden bir kavim (topluluk) için ''yetleri (delilleri) böyle açıklarız. (A'r''f sûresi: 24)
Varlıklardaki niz''mı tefekkür ederek Allahü te''l''ya îm''n ediniz. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
İnsanın günahlarını tefekkür etmesi ve bunlara tövbe etmesi, t''atlarını, ib''detlerini düşünüp bunlara da şükr etmesi l''zımdır. Mahlûklardaki (yaratılmışlardaki) ve kendi bedenindeki ince san'atları, düzenleri, birbirlerine olan bağlılıklarını tefekkü r ederek de Allahü te''l''nın büyüklüğünü anlaması l''zımdır. Aklı başında olan kimsenin tefekkür vazifesini hiç ihm''l etmemesi l''zımdır. Allahü te''l'' hiçbir şeyi b''tıl y''ni boş, faydasız yaratmamıştır. İnsanların anlayamadıkları, göremedikleri faydalar, anlayabildiklerinden kat kat daha çoktur. Tefekkür dört türlü olur demişlerdir. Allahü te''l''nın mahlûklarındaki güzel san'atları, faydaları tefekkür etmek, O'na inanmağa ve sevmeye sebeb olur. O'nun v''d ettiği sev''bları tefekkür etmek, ib''det yapmaya sebeb olur. O'nun haber verdiği az''bları tefekkür etmek, O'ndan korkmaya, kimseye kötülük yapmamaya sebeb olur. O'nun nîmetlerine, ihs''nlarına karşılık nefsine uyarak gün''h işlediğini, gaflet (Allahü te''l''yı unutma h''li) içinde yaşadığını tefekkür etmek, Allah'tan hay'' etmeye, utanmaya sebeb olur. Allahü te''l'' yerlerde ve göklerde bulunan mahlûkları düşünerek ibret alanları sever. (Muhammed H''dimî)

TEFE'ÜL:
1. Bir şeyi uğur saymak, hayıra yormak, bir h''diseyi hayra al''met, iş''ret olarak görmek. Tefe'ülün muk''bili (zıddı) teşe'üm y''ni uğursuz saymaktır. (Bkz. Teşe'üm)
İsl''m'da teşe'üm (uğursuzluk) yoktur. En hayırlısı tefe'üldür. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem tefe'ülü sever, fakat uğursuz saymayı sevmezdi. (İbn-i Hanbel)
2. Falcılık.
Zam''nımızdaki b''zı falcılar, tefe'ül ederek hayrı ve şerri öğrendiklerini, sanki gaybı bildiklerini iddi'' ediyorlar. Buna Kur'''n falı, Dany''l falı diyorlar. Bu yaptıkları fal oklarıyla kısmet aramak c''iz değildir. (Abdülganî Nablüsî)

TEFSÎR: Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, bey''n etmek, beşerî kudret d''hilinde, Kur'''n-ı kerîm ''yetlerindeki mur''d-ı il''hîyi (Allahü te''l''nın mur''dını) anlamak. Bu işi yapabilen ''lime müfessir denir. (Bkz. Müfessir)
Kur'''n-ı kerîmi kendi görüşüne, anlayışına göre tefsîr eden k''fir olur. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Bize tefsîr kitaplarına göre amel etmek emredilmedi. Fıkıh kitaplarına t''bi olmamız emredildi. (H''dimî)
Tefsîr ve fıkıh kitaplarına hak''ret eden; bunları beğenmeyen, kötüleyen kimse k''fir olur. (H''dimî, Yûsuf Sin''nüddîn)
Kur'''n-ı kerîmi tam olarak yalnız Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem anlamış, kapalı ve anlaşılması zor ''yet-i kerîmeleri, Esh''b-ı kir''ma açıklamışlardır. Bu sebeble Kur'''n-ı kerîmin hakîkî tefsîri, Peygamber efendimizin bu açıklamalarıdır. Tefsî r ''limlerinin Kur'''n-ı kerîmin tefsîrine d''ir, Peygamber efendimizden sallallahü aleyhi ve sellem ve Esh''b-ı kir''mdan gelen riv''yetlerle yaptıkları tefsîrlere, riv''yet, me'sûr ve naklî tefsîr denildi. Ayrıca bu tefsîrler esas alınarak Kur'''n-ı kerîmin lisan ve daha başka bilgilere göre de açıklamaları yapıldı.Bu açıklamalara te'vîl denildi. Bunlara ma'kûl, re'y ve dir''yet tefsîri denir. Te'vîllerin doğruluğu, naklî tefsire uygunluğu ile anlaşılır.Tefsîr ''limleri, nakle uygun te'vîlleri de tefsîr olarak kabûl etmişlerdir.Te'vîl, nakle ve din bilgilerine uymazsa, tefsîr değil, yazanın kendi düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; " Kur'''n-ı kerîmi kendi görüşü ile açıklayan, doğru olsa bile hat'' etmiştir" buyrulmuştur. Bunun içindir ki, Kur'''n-ı kerîmde m''n''sı açık olmayan yerlerden yalnız akla güvenip, yanlış te'vîl yapılarak yanlış m''n''lar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki bid'at ve dal''let fırkası ortaya çıktı. (Abdülhakîm Arv''sî)

TEFVÎZ: Ismarlama, hav''le etme.
1. Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü te''l''ya hav''le etmek, hel''l ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü te''l''dan beklemek. Hak, şerleri hayr eyler, Zannetme ki, gayr eyler, Ârif ''nı seyr eyler, Mevl'' görelim n'eyler, N'eylerse güzel eyler Sen Hakk'a tevekkül kıl, Tefvîz et ve r''hat bul, Sabreyle ve r''zı ol, Mevl'' görelim n'eyler, N'eylerse güzel eyler.
(İbr''him Hakkı Erzurûmî)
2. Kadına kendini boşama hakkı vermek. Y''ni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.
Tevfîz, zevcenin arzusuna bırakılarak; "Ne zaman istersen" diye il''ve edilirse, zevce istediği zaman kendini boşayabilir. (Mehmed Zihnî)

TEGÂBÜN SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin altmış dördüncü sûresi.
Teg''bün sûresi Medîne'de n''zil oldu (indi). On sekiz ''yet-i kerîmedir. Dokuzuncu ''yette geçen ve aldanma m''n''sına gelen Teg''bün kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûrede; insanların mü'min ve k''fir olarak iki kısma ayrıldığı, mal ve çoluk-çocuğun bir imt ihan olduğu bildirilmektedir. (İbn-i Atıyye, R''zî)
Teg''bün sûresinde me''len buyruldu ki:
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız sizi imtihan etmek için verildi. Allahü te''l'' iyiliklerinize karşılık, size çok büyük ecir verecektir. (Âyet: 15)
Kim Teg''bün sûresini okursa, ansızın ölüm ondan uzak olur. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

TEGANNÎ: Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) il''ve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle m''n''yı bozarak okuma.
İlk tegannî eden şeytandır. (Hadîs-i şerîf-İhy''u Ulûmiddîn)
Tegannî ile sesini yükselten kimseye Allahü te''l'' iki şeytan musallat eder. Bu şeytanlar o kimsenin omuzları arasında dururlar ve bitirinceye kadar göğsünü tekmelerler. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Ebiddüny'', Taber''nî)
Lokman sûresindeki Levh-el-hadîs ''yet-i kerîmesi tegannî ile okumağı yasak etmek için indi. Abdullah bin Abb''s'ın (radıyallahü anhüm'') talebesinden olan İm''m-ı Müc''hid, T''biîn'in (Esh''b-ı kir''mı görenlerin) büyüklerindendir.Bu ''yet-i kerîmenin tegann îyi yasak ettiğini bildirdi. Abdullah ibni Abb''s ve Abdullah ibni Mes'ûd (r.anhüm) bu ''yet-i kerîmenin tegannî için olduğuna yemin etmişlerdir. İm''m-ı Müc''hid, Furk''n sûresi yetmiş ikinci ''yet-i kerîmesinde; "Günahları af ve mağfiret edilecek olanlardan biri; tegannî, şarkı okunan yerlerde bulunmayanlardır." buyruluyor dedi. (İm''m-ı Rabb''nî)
Kur'''n-ı kerîmi, ez''nı, mevlidi mûsikî ile tegannî ederek okumak, m''n''yı bozuyor ve zararlı oluyor. Mesel'' (Allahü ekber), Allahü te''l'' büyüktür, demektir. Sesi uzatarak (Aaaallahü ekber) şeklinde okunursa, Allah acab'' büyük müdür? demek olur ki, böy le söylemek küfürdür, îm''nı giderir. (İbn-i Âbidîn)
Başkalarını hicveden (kötüleyen) ve fuhş, içki anlatan ve şehveti harekete getiren şiirleri tegannî ile okumak her dinde haramdır. Harama sebeb olan şeyler de har''m olur. (Âlim bin A'l'')
V''z, hikmet, nasîhat, güzel ahl''k bildiren şiirleri tegannî ile okumak c''izdir. Devamlı böyle vakit geçirmek mekrûh olur. Kur'''n-ı kerîmi, zikri, du''yı, ez''nı tegannî ile okumak ise sözbirliğiyle har''mdır. Tegannî; harfleri, kelimeleri değiştirmekte, m''n''yı bozmaktadır. Bunları kasd ile bile bile değiştirmek har''m olur. Kur'''n-ı kerîmi, zikri ve il''hîleri, m''n''yı bozmayacak güzel sesle okumak müsteh''bdır. (Muhammed Bağd''dî)
Kur'''n-ı kerîmi güzel ses ile tecvide göre okumalıdır. Tegannî ile kelimeleri değiştirip nağmeye uydurarak okumak har''mdır. (Abdullah-ı Dehlevî)

TEHADDÎ: Meydan okumak.
Âlimlerin çoğuna göre peygamberlerin mûcize gösterirken açıkça tehaddî etmeleri şart değil ise de mûcizenin m''n''sında tehaddî vardır. Evliy'', peygamberlik iddi'' etmedikleri ve onların ker''metlerinde tehaddî bulunmadığı için mûcize olmazlar. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEHARRÎ: Bir şeyi anlamak için araştırmak.
Sofradakiler, içeri gelen kimseyi yemeğe çağırsalar, ''dil bir müslüman da, yedikleri eti mürted kesti veya içtiklerinde şar''b karışık dese, çağıranlar ''dil ise, oturur. Âdil değilseler oturmaz. İkisi ''dil ise, yine oturur. Biri ''dil ise, teharrî eder . Karar veremezse, oturup yer, içer ve suları ile abdest alır. (İbn-i Âbidîn)

TEHÂVÜN: Gevşeklik.
Âd''b-ı Nebeviyyede teh''vün edeni ve Peygamber efendimizin sünnetini terk edeni ''rif, velî zan etme. (Cüneyd-i Bağd''dî)

TEHAVVÜL: Değişme. Bir h''lden başka bir h''le geçme.
Sıcak havada tazyik azalır, barometre düşer. Soğukta ise yükselir. Bu tazyik tehavvülü sıhhat için çok mühimdir. Bu tehavvül olmasaydı bildiğimiz hastalıkların dörtte biri mevcûd olmazdı. (Se''det-i Ebediyye)

TEHECCÜD NAMAZI: Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra ve imsak vaktinden önce iki ile on iki rek'at arasında kılınan namaz.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
(Ey Resûlüm!) Sana mahsûs fazla bir namaz olarak, gece uykudan kalk da, Kur'''n-ı kerîm ile teheccüd (namazı) kıl. (İsr'' sûresi: 79)
Teheccüd namazına dev''m ediniz. Zîr'' sizden önceki s''lihlerin kıldığı bir namazdır ve Rabbinize sizi yaklaştırıcıdır ve gün''hların keff''retine ve nefsi günahtan alıkoymaya sebeb olur. (Hadîs-i şerîf-Nîmet-ül-İsl''m)
Teheccüd namazını zarûret olmadıkça elden kaçırmamalıdır. Peygamber efendimiz muh''rebelerde bile teheccüd kılardı. Kaz'' namazları olan, teheccüd yerine kaz'' namazı kılmalıdır. Hem kaz'' borcu ödenir, hem de teheccüd sev''bına kavuşur. (H''dimî, İbn-i Nüceym)

TEHEVVÜR: Çok kızmak, çok öfkelenmek, sertlik; hilmin (yumuşaklığın) zıddı. Gadabın, kızmanın aşırısı. Atılganlık.
Tehevvür s''hibi hiddetli, sert olur. Bunun aksine hilm (yumuşaklık) denir. Halîm (yumuşak) kimse, gadaba sebeb olan şeyler karşısında kızmaz, heyecana gelmez. Korkak olan, kendisine zarar verir. Gadablı kimse ise hem kendine, hem de başkalarına zarar verir. Tehevvür, insanı küfre kadar götürür. Hadîs-i şerîfte; "Gadab, îm''nı bozar" buyruldu. Burada bildirilen gadabdan maksat tehevvürdür. Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem düny'' için gadaba geldiği görülmedi. Allah için gadaba gelirdi. (M. H''dimî)

TE'HÎR: Geciktirmek, geri bırakmak. (Bkz. Takdîm ve Te'hîr)
Her sabah ve akşam tövbe etmeyen kimse, kendine zulm eder. Tövbeyi te'hîr etmemelidir. (İm''m-ı Müc''hid)
İyi, hayırlı işler akla gelince bunu te'hîr etmeden hemen yerine getirmelidir. Zîr'' insanın nefsi ve şeytan bu hayırlı işi yaptırmamak için araya binbir sebeb koyar. (M. H''dimî)
Yavrucuğum tövbeni te'hîr etme! Zîr'' ölüm ''ni gelir. (Lokman Hakîm)

TEHİYYÂT (Tahiyy''t): Namazın ka'delerinde y''ni birinci ve ikinci oturuşlarında okunan Ettehiyy''tü du''sı.
Son rek'atte otururken, tahiyy''t okumak namazın v''ciblerindendir. Üç ve dört rek'atli namazların ikinci rek'atinde otururken, tahiyy''t okumak ise sünnettir. (Halebî)
Son rek'atte tahiyy''t okuyacak kadar oturmak farzdır. (İbn-i Âbidîn)
Tahıyy''tın m''n''sı; yapılan bütün t''zimler, hürmetler ve ib''detler Allahü te''l''ya mahsustur ve ey Muhammed aleyhissel''m! Sel''met ve Allah'ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Sel''met bizim üzerimize ve bütün s''lih kulların üzerine olsun. Ben şe h''det ederim ki Allahü te''l''dan başka, kendisine ib''det edilip, tapınılacak il''h yoktur ve Muhammed aleyhissel''m Allahü te''l''nın kulu ve peygamberidir. (Harputlu İsh''k Efendi)

TEHİYYET-ÜL-MESCİD: Mescide girince, oturmadan önce, mescidin s''hibine y''ni Allahü te''l''ya ta'zîm ve hürmet için kılınan iki rek'at n''file namaz.
C''miye girenin tahiyyet-ül-mescid olarak iki rek'at namaz kılması, söz birliği ile sünnettir. Sesli Kur'''n-ı kerîm okunuyorsa tehiyyet-ül-mescid namazı kılınmaz. (Hamevî)
Mescide girdiği esn''da kılınan farz veya sünnet ile tehiyyet-ül-mescid sev''bı dahi h''sıl olduğu gibi, abdesti müte''kib (sonra) kılınan farz veya sünnet ile de bu fazîletler meydana gelir. (M.Zihni Efendi, İbn-i Âbidîn)

TEHLÎL: "L'' il''he illallah (Allahü te''l''dan başka il''h yoktur)" sözünü söylemek.
Tesbîh (sübh''nallah), tehlîl ve takdîse (Allahü te''l''nın büyüklüğünü, yüceliğini, noksan sıfatlardan uzak olduğunu söylemeye) dev''m edin. Bunlardan gaflet etmeyin. Şaşırmamak için parmak uçları ile hes''b edin.Zîr'' onlar, kıy''met gününde sorguya çekilir ve şeh''det ederler. (Hadîs-i şerîf-Ebû D''vûd ve Tirmizî)
İnsan için boş sözlerden kaçıp, tesbîh (sübh''nallah) ve tehlîle dev''m etmek, daha hayırlıdır. Öyle olur ki, Allahü te''l'', onun karşılığında Cennet'te bir köşk verir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Hacca giden kimse, Saf'' tepesine çıkınca, K''be'ye döner; tekbir (Allahü ekber), tehlîl ve salev''t getirir. Sonra, iki kolunu omuz hiz''sında ileri uzatıp ve avuçlarını sem''ya doğru açıp du'' eder. (Ebû Bekr Ali)
Fısk meclislerinde (günah işlenen yerlerde), alay edenler arasında tesbîh (sübh''nallah), tehlîl, zikr (Allahü te''l''yı anma), tekbîr (Allahü ekber), hadîs ve benzerlerini okumak gün''htır. (Halebî)

TEKÂSÜR SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin yüz ikinci sûresi.
Mekke'de n''zil oldu (indi). Sekiz ''yettir. Tek''sür, çokluk ve çoklukla övünmek demektir. Sûrede, insanların ''hiret günü Cehennem'i görecekleri ve su''le t''bi olacakları bildirilmektedir. (R''zî, Kurtubî)
Tek''sür sûresinde me''len buyruldu ki:
O gün düny''da kazanıp harcadığınız nîmetlerden hes''ba çekileceksiniz. (Âyet: 8)
Tek''sür sûresini okuyan kimse, bin ''yet okumuş gibi olur. (Hadîs-i şerîf-Feth-ül-Kadîr)

TEKÂYÂ: Tekkeler. Tekkenin çoğulu. (Bkz. Tekke)

TEKBÎR:
1. Allahü te''l''yı yüceltmek, noksan sıfatlardan, şirkten (ortağı bulunmaktan), yarattıklarına benzemekten tenzîh etmek, uzak tutmak.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Ey örtüye bürünen Muhammed! Kalk da (k''firleri, Allahü te''l''nın az''bı ile) korkut! Rabbini tekbîr et! Giydiklerini temiz tut! Haram edeceğim şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin için sabret! Sûr'a üfürüldüğü zaman, k''firlere çok sıkıntılı bir gündür. Onlara kolaylık yoktur... (Müddessir sûresi: 10)
2. "Allahü te''l'' büyüktür. Kullarının ib''detlerine muht''ç değildir. İb''detlerin O'na faydası yoktur" m''n''sına "Allahü ekber" sözü.
Farz namazdan sonra otuz üç tesbîh (sübh''nellah), otuz üç tahmîd (Elhamdülillah), otuz üç tekbîr ve bir de tehlîl (L'' il''he illallah) söyleyiniz! (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Her namazdan sora otuz üç kere sübh''nellah, otuz üç kere el-hamdülillah, otuz üç kere (tekbîr) Allahü ekber deyip, l'' il''he illallahü vahdehû l'' şerîke lehu lehülmülkü velehül hamdü ve hüve al'' külli şey'in kadîr, demek sûretiyle yüzü tamamlayan kimsenin gün''hları deniz köpüğü kadar olsa da af olunacaktır. (Hadîs-i şerîf-El-Env''r li-A'm''l-il-Ebr''r)
Tekbîr kelimesi, Allahü te''l''nın, kullarına yaptığı şükürlerden çok yüksek olduğunu, O'na yakışan şükür yapılamıyacağını if''de etmektedir. (Ahmed F''rûkî)
3. Ramazan ve Kurban bayramlarında okunan; "Allahü ekber, Allahü ekber. L'' il''he illallahü vallahü ekber, Allahü ekber ve lill''hil-hamd" sözü. Buna Teşrîk tekbîri de denir. (Bkz. Teşrîk Tekbîri)

Tekbîr-i Tahrîme: Tahrime Tekbîri. Namaza dururken "Allahü ekber" demek. Buna, iftitah (namaza başlama) tekbîri de denir.
Tahrîme tekbîri, namazın şartlarından y''ni dışındaki farzlarındandır. Kadınlar iki ellerini omuz hiz''sına kaldırır, sonra tekbîr-i tahrîmeyi söyler. Sonra sağ eli sol elin üstünde olarak, göğüse kor. Bilek kavramazlar. AAAllahü veya ekbaaar gibi uzun söylenirse, namaz olmaz. İm''mdan önce ekber denirse, namaza başlanmış olunmaz. (İbn-i Âbidîn)

Tekbîr-i Zev''id: Bayram namazlarında birinci rek'atte Sübh''neke'den sonra üç, ikinci rek'atte zamm-ı sûreyi okuyup rükûa gitmeden önce de üç kerre olmak üzere alınan altı v''cib tekbir. Zev''id tekbiri.
Tekbîr-i zev''id bayram namazlarında şöyle alınır. Birinci rek'atte Sübh''neke'den sonra söylenir. Bu sırada eller üç def'' kulaklara kaldırılıp, birinci ve ikincide, iki yana uzatılır, üçüncüde göbek altına bağlanır. İkinci rek'atte ise, F''tiha ve zamm -ı sûre okunduktan sonra, rükûa gitmeden, ayakta iken yine üç tekbir alınır. İki el yine kulaklara kaldırılır, eller üçünde de yanlara bırakılır. Namaza ''it olan dördüncü tekbirde elleri kulaklara kaldırmayıp, rükûa gidilir. (Halebî-i Kebîr)

TEKEBBÜR: Kibir s''hibi olma, büyüklenme, kibirlenme, kendini büyük gösterme.
Allahü te''l'' tev''du' üzere olmağı bana emr eyledi. Hiçbiriniz, hiçbir kimseye tekebbür etmeyiniz. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Tev''du' (alçak gönüllülük) gösteren azîz olur, yükselir. Tekebbür eden zelîl olur. (Hazret-i Ömer)
Allahü te''l''; "Tekebbür edenleri sevmem, tev''du' edenleri severim" buyuruyor. Âciz, elinden bir şey gelmeyen zavallı insana bunlardan hangisini yapmak yakışır?Aklı başında olan, kendini ve Rabbini tanıyan kimse, hiç tekebbür edebilir mi? İnsan aşağıl ığını, ''cizliğini, Rabbine karşı her an izh''r etmek (göstermek) mecbûriyetindedir. Bunun için her an, her yerde aczini göstermesi, tev''du' üzere bulunması l''zımdır. Tekebbür etmek har''mdır.Tekebbür, Allahü te''l''nın bir sıfatıdır. Kibir ve kibriy'' sıfatı, O'na mahsustur. İnsan nefsini ne kadar aşağılarsa, Allah indinde kıymeti o kadar artar. Kendine kıymet verenin, Allahü te''l'' indinde kıymeti olmaz. (Muhammed H''dimî)
Mal, evl''d, mevki ve rütbe ile tekebbür etmek insana hiç yakışmaz. Çünkü bunlar, kendinde bulunan üstünlükler değildir. Gelip geçen, kendinde kalmayan, insandan çabuk ayrılan şeylerdir. (M. H''dimî)
Tekebbür edene tekebbür sadakadır. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEKFÎN: Kefenleme.
Ens''rdan (Medîneli müslümanlardan) bir genci Cehennem korkusu yakaladı. Hatt'' bu korkudan sokağa bile çıkamaz oldu. Peygamber efendimiz bu gencin ziy''retine gitti ve genci kucakladı. Daha sonra bu genç vef''t etti. Peygamber efendimiz buyurdu ki: "Bunun techîz ve tekfînine bakın. Zîr'' Cehennem korkusundan ödü çatlamıştır." (Hadîs-i şerîf-İhy'')

TEKFÎR: Bir kimseye küfr, îm''nsızlık nisbet etmek, k''fir demek.
Küfre sebeb olan sözler ve hareketler çoktur. Bir kimsede küfre sebeb olan iş veya söz görülünce, hemen tekfîr etmemelidir. Küfrü ir''de ettiği, istediği açıkça anlaşılmadıkça sû-i zan (kötü zan) etmemelidir. Bir kimsenin bir işinde veya sözünde doksa n dokuz küfr ihtim''li olsa, bir t''ne de îm''n ihtim''li olsa, bu kimse tekfîr edilmez. Müslümana hüsn-i zan edilir, hakkında iyi zan beslenir. (Kutbüddîn İznikî)

TEKKE: Tasavvufun y''ni İsl''m ahl''kı ilminin ve diğer dînî ilimlerin öğretildiği ve tatbik edildiği yer. Derg''h ve z''viye de denir.
Tekke ilk def'', Kûfeli Ebû H''şim adına hicrî ikinci asır sonlarına doğru, Şam yakınlarındaki Remle'de kuruldu. (Ebû Nuaym)
Tekkelerde yetişenlerden Zünnûn-i Mısrî, Ahmed Yesevî, Hall''c-ı Mensûr, Mevl''n'' Cel''leddîn-i Rûmî, Yûnus Emre, Erzurumlu İbr''him Hakkı gibi sayısız büyük velîler, yaşadıkları asırlara, eserleri ve yaşayışlarıyla mühürlerini vurmuşlardır. Bu büyükler, insanlık t''rihinin şeref levhalarıdır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

TEKMÎL MAKÂMI: Olgunlaştırmak, tamamlamak, kem''le erdirmek mak''mı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.
Tasavvuf yolunda nih''yete kavuştuktan sonra geriye dönenler, irş''d (öğretme, yetiştirme) ve tekmîl mak''mına kavuşur. Allahü te''l''nın kullarını d''vet için, onlara faydalı olmak için Hak'tan halka dönerler. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEKVÎN: "Yaratmak" m''n''sına Allahü te''l''nın subûtî sıfatlarından.
Allahü te''l''nın sübûtî (z''tında bulunmakla birlikte başka varlıklarda da sınırlı olarak bulunan) sıfatları sekiz t''nedir. Bunlar; hay''t (diri olmak), ilim (bilmek), semi' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), ir''de (istemek), kel''m (söylem ek) ve tekvîndir. Bu sekiz sıfata sıf''t-ı hakîkiyye denir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Allahü te''l'' hakkında bizlere bilmesi v''cib olan sıf''t-ı sübûtiyyeden bir t''nesi de tekvîndir. Allahü azîm-üş-ş''n h''lıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yoktan var eden, yaratan O'dur. O'ndan başka yaratıcı yoktur. O'ndan başkası için yarattı demek küfr olu r. İnsan bir şey yaratamaz. (Kutbüddîn İznikî)
Ehl-i sünnet ''limleri (Peygamber efendimizin ve Esh''bının yolunda bulunan ''limler) buyuruyorlar ki: "Allahü te''l'', ilim gibi, kudret gibi bütün sıfatlarından kullarına biraz ihs''n buyurmuştur. Fakat yalnız üç sıfatı kendine mahsûstur. Bu üç sıfatı Ki briy'' (büyüklük), Ganî olmak (başkalarına muht''ç olmamak, her şey O'na muht''ç olmak) ve Tekvîn sıfatlarıdır." (İm''m-ı Rabb''nî)

TEKVÎR SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin seksen birinci sûresi.
Tekvîr sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). Yirmi dokuz ''yet-i kerîmedir. Birinci ''yet-i kerîmede geçen ve güneşin dürülüp, ziy''sının (ışığının) gitmesi m''n''sına olan Tekvîr kelimesi, sûreye isim olmuştur. Sûrede, kıy''metin kopmasına d''ir on iki önemli h''dise bildirilmektedir. (R''zî, Sen''ullah Dehlevî)
Tekvîr sûresinde me''len buyruldu ki:
Güneşin karardığı, yıldızlar yerlerinden ayrılıp döküldükleri ve dağların dağılıp saçıldıkları zaman... Her nefis, hayır ve şerden ne hazırlamışsa artık hepsini görüp bilecektir. (Âyet: 1-3, 14)
Kim kıy''met gününe, sanki gözleriyle görüyormuş gibi bakmak isterse, Tekvîr, İnfit''r ve İnşik''k sûrelerini okusun. (Hadîs-i şerîf-Nes''î)

TELBİYE: "Lebbeyk, All''hümme lebbeyk, lebbeyk l'' şerîke leke lebbeyk. İnnel hamde ven-ni'mete vel-mülke l'' şerîke leke" sözlerini söylemek. (Bkz. Lebbeyk)
Erkekler hac ve umre için ihr''mda bulunduğu müddetçe, arkadaşları ile karşılaştığı vakitte, toplantı yerlerinde, tepelere yükselip, v''dilere indikte, v''sıtaya biniş ve inişlerde yüksek sesle telbiye okur. Kadınlar telbiyeyi hafif sesle söyler. (Saîdüddîn Ferg''nî)

TELFİK: Hel''l ve har''m, emir ve yasak, ib''det ve t''atte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, mezheblerin hükümlerinden kolay olanı yapma ve karıştırma.
Bir ib''deti veya bir işi yaparken, birkaç mezhebi telfik etmek, dört mezhebden çıkmak ve beşinci bir mezheb meydana getirmek olur. Bu iş, karıştırmış olduğu mezheblerin hiçbirine göre sahîh (doğru) olmaz, b''tıl (geçersiz) olur. Dîni oyuncak yapmış ol ur. (Abdülganî Nablüsî)
İşlerini, mezhebleri telfik ederek yapmak c''iz değildir. Çünkü böyle yapmak İsl''miyet'in dışına çıkmak olur. (İm''m-ı Ebü'l-Hasen Subkî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #189 : Eylül 08, 2008, 04:46:09 ÖÖ »

 T - 4

TELVÎN: Tasavvuf yolundaki taleb enin kalbinde meydana gelen değişik haller.
Kıymetli kardeşim H''fız Mahmûd'un şerefli mektûbu geldi. H''llerinin telvînlerinden bir şeyler yazmışsınız. Bu yolun başında da sonunda da s''likler (tasavvuf yolcuları) h''llerin telvîninden kurtulamazlar. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEMELLUK: İfr''t (aşırı) derecede tev''zû.
Temelluk, müslüman ahl''kından değildir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i Adiy)
Temelluk ancak üst''da ve tabibe karşı c''izdir. Başkalarına karşı c''iz değildir. (M. H''dimî) Muallim ile tabîbe, Temelluk etmek l''zımdır. Tabîbin ted''visine, Ve te'allüme (öğrenmeye) h''dimdir.
(M. H''dimî)

TEMENNÎ: Sebebe yapışmadan, gerekli çalışmayı yapmadan, Allahü te''l''dan bir şeyin olmasını dileme.
Temennî insanı tembelliğe götürür. Rec'' (sebebine yapıştıktan sonra o işin olmasını beklemek) ise, çalışmaya sebeb olur. (Muhammed H''dimî)
Müslüman temennî s''hibi değildir. Çalışır, sebeplere yapışır, ondan sonra Allahü te''l''ya tevekkül eder (her şeyi O'ndan bekler). (Mustafa Sabrî)

TEMETTU' HAC:
Hac günlerinden önce umre için ihr''ma girip ve bu umre yapıldıktan sonra memleketine dönmeden, tekrar ihr''ma girerek yapılan hac. Hacc-ı Temettû'. (Bkz. Hac)
Temettû' hac sev''bı, ifr''d haccından çoktur. (İbn-i Âbidîn)

TEMÎME: Bir sebeb, vesîle olarak görülmeyip, doğrudan te'sir edeceğine ve bir zararı def edeceğine inanılarak yapıldığı için, dînen şirk (Allahü te''l''ya ortak koşmak) sayılan, m''n''sı bilinmeyen ve küfre (îm''nın gitmesine) sebeb olan şeyleri okumak.
Temîme ve tivele (muhabbet h''sıl etmek için okumak veya üzerinde bir şey taşımak) şirktir. (Hadîs-i şerîf-En-Nih''ye)

TE'MÎNÂT: Güven ve garanti vermek. (Bkz. Em''n)

TEMKÎN: Tasavvufta değişmekten, h''lden h''le geçmekten kurtulup, huzur ve sükûna kavuşma.
Kalb, telvinden (değişik hallerden), h''llere kul olmaktan kurtulmuş ve temkîn mak''mına yetişmiş ise, h''ller artık nefse gelir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Temkîne eren kimse üstünlerin üstünü olur. (Mevl''n'' H''ce Emkenegî)

Temkîn Zam''nı: Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman mikt''rı. Bu vakitler hes''b edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. H''lbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufuktan (z''hirî ufuk) güneşin üst kenarının batması veya doğması mûteberdir. Bu ikisi arasında güneşin yarı çapı, bulunan yerin inhit''t-ı ufku (ufuk alçalması), güneş ışıklarının kırılması ve güneşin paralaksı kadar fark vardır ki bu farka temkin denir. Temkin zam''nı, enlem derecesine, mevsimlere ve yüksekliğe göre değişirse de Türkiye için ortalama 10 dakikadır.
Güneş tepede iken y''ni öğle namazının vaktinden temkin zam''nı kadar evvel olan zaman içinde her namazı kılmak haramdır. (Ahmed Ziy'' Bey)
Temkîn zam''nı değiştirilemez. Temkîn zam''nı azaltılırsa, öğle ve daha sonraki namazlar vakitlerinden evvel kılınmış olur. (M. Sıddîk Gümüş)

TEMLÎK:
1. Mülk olarak vermek.
Zek''t vermek, malı müslüman fakire temlik etmekle olur. (İbn-i Âbidîn)
Devamlı hasta veya çok yaşlı olup altmış gün keff''ret orucunu tutamaz ise, altmış fakiri bir gün sabah akşam doyurur. Altmış günlüğü bir fakire, bir günde toplu verirse, bir günlük vermiş olur. Altmış fakiri sabah, altmış başka fakiri de akşam doyuru rsa, sabah doyurduklarını akşam veya akşam doyurduklarını sabah bir daha doyurmalıdır. Y''hut bunlardan altmışının her birine Sadaka-i fıtır mikt''rı mal temlîk eder. (K''ş''nî, İbn-i Âbidîn)
2. Erkeğin, talak (boşama) hakkını zevcesine (hanımına) vermesi.
Temlik haberini başkası ile veya mektubla zevceye ulaştırma h''linde zevce, haberi aldığı mecliste kendini boşayabilir. (Ahmed Zühdü)

TEMYÎZ: İyiyi kötüden ayırt etme. Bir kimsenin (mesel'' çocuğun), satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlaması. İyiyi kötüden ayırt edebilene mümeyyiz denir.
Temyiz s''hibi olmayan çocukların bütün sözleşmeleri b''tıldır (geçersizdir). Temyiz s''hibi olan çocuğun zararlı olan işlerdeki sözleşmeleri, velîsi izin verse bile sahih (geçerli) değildir. Tal''k vermesi, köle ''z''d etmesi, birine borçlu olduğunu söyle mesi, ödünç, sadaka hediye vermesi böyledir. (Ali Haydar Efendi)
Bunamış ihtiyarlar da temyiz s''hibi çocuk gibidir. Alış-verişlerini velîleri isterse kabûl, isterse red eder. Bir malı veya canı telef ederlerse öderler. (Ali Haydar Efendi)

TENÂSÜH: Ölen kimsenin rûhunun başka bir bedene geçtiğine d''ir, b''tıl, asılsız bir inanış. Bilhassa, Hindûlar ve geçmiş milletler arasında yaygın idi.
Ten''süh, îm''nı giderir, Ten''süh vardır diyen, İsl''m dînine inanmamış olur. Y''ni müslümanlıktan çıkar. Rûhların, cisim şekil alarak iş görmelerini, b''zı kimseler ten''süh sanmıştır. H''ş'' ve kell'' (asl''), hiç ten''süh değildir. Y''ni ruhlar, başka bir bed ene girmemiştir. Bu h''l, birçok c''hillerin ayaklarının kaymasına sebeb olmuştur. (İm''m-ı Rabb''nî)
Derezîlerin (F''tımî hükümd''rı H''kim biemrillah'ın il''h olduğuna ve onun vezîri Hamza'nın im''mlığına y''ni peygamberliğine inananların) îm''nları bozuktur. Ten''sühe inanırlar. Şaraba ve zin''ya hel''l derler. Öldükten sonra dirilmeye, namaza, oruca ve hac ca inanmazlar. (İbn-i Âbidîn)
Şeytanlar, diri insanın içine de girer. İnsanın his ve hareket sinirlerine de te'sir eder, hareket ve ses h''sıl ederler. İnsanın bundan haberi olmaz. Vaktiyle Roma'da ve Peşte'de, son zamanlarda Adana'da konuşan çocuk ve hastalar görülmüştür. Bunları konuşturan cin, uzak memleketlerdeki veya eski zamanlardaki şeyleri söylediklerinden, b''zı kimseler bu çocukların iki rûhlu olduğunu veya başka insanın rûhunu taşıdığını y''ni ten''süh sanmıştır. Böyle zannetmenin yanlış olduğunu dînimiz açıkça bildirmektedir. Cinler putun y''ni heykelin içine girip de konuşurlardı. Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem düny''yı teşrîf ettiği, İsl''miyet'in başladığı, birçok putlardan işitilmişti. Bu sözleri duyup, çok kimsenin müslüman olduğu Mir'''t-ı Mekke t''rih kit''bında yazılıdır. Abdülhakîm Arv''sî)

TENEŞİR: Serîr; ölünün yıkandığı masa şeklindeki dört ayaklı uzun tahta zemin.
Teneşir (serîr) etr''fında önce buhur yakılıp üç def'' dolaştırılır. Beş def'' da olur. Buhur bir ottur. Buna öd ağacı talaşları ve günnük denilen ağacın zamkı da karıştırılıp bir kap içindeki ateş üzerine konur, bu kap, teneşir etr''fında dolaştırılır. (Halebî, Taht''vî)
Cen''ze, örtülü olarak, tütsülenmiş teneşir üzerine, sırt üstü veya kolay gelen şekilde yatırılır. Göbek ile diz arası örtülü olarak yıkanır. Teneşir üzerinde kıbleye karşı yatırmak sünnettir. (İbn-i Âbidîn)

TENZÎH: Allahü te''l''yı, ş''nına l''yık olmayan şeylerden, her türlü eksik ve noksanlıklardan uzak tutmak.
Kim her gece yatarken; "Sübh''nallahi velhamdülillahi vel'' il''he illallahü vallahü ekber" diye yüz def'' okursa, tenzîh, tesbih, hamd ve tekbir söylemiş olur. Bunu çok okumakla, kusurlarının, gün''hlarının affedilmesini istemiş olur. (Ahmed F''rûkî)

TENZÎHEN MEKRÛH: Yasak olmasına kuvvetli, açık bir delil, senet bulunmayıp, yapılması iyi olmayan şeyler.
Dinde müekked, kuvvetli olmayan sünnetleri ve müstehabları yapmamak tenzîhen mekrûhtur. Tenzîhen mekrûhu işleyene az''b olmaz. Fakat ısrarla yapmaya dev''m ederse, az''b olunmaya ve ib''detlerin sev''bından mahrûm kalmaya sebeb olur. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)
Düny'' nîmetleri için gıbta etmek tenzîhen mekrûhtur. (M. H''dimî)
Namazda gözleri yummak tenzîhen mekrûhtur. Zihin dağılmasın diye yumulursa mekrûh olmaz. (İbn-i Âbidîn)

TENZÎL: İndirmek, indirilmek; Allahü te''l'' tarafından indirilen kitab, Kur'''n-ı kerîm. İnz''l kelimesinde bir defada indirmek m''n''sı bulunduğu halde, tenzîlde azar azar indirme m''n''sı vardır. Kur'''n-ı kerîm Levh-i mahfûzdan Beyt-ül-izze (Kur'''n-ı kerîmin bir bütün h''linde indirildiği ve düny'' sem''sında bulunduğu riv''yet edilen yer) denilen mak''ma topluca indirilmiştir ki, buna inz''l, buradan Peygamber efendimize vahy yoluyla parça parça indirilmiştir ki, buna da tenzîl denir.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Kur'''n-ı kerîm, Allahü te''l''nın tenzîlidir. (Y''sîn sûresi: 5)

TERAKKÎ:
1. İlim, fen ve san'atta yükselme, ilerleme.
Allahü te''l'', İsl''m dînini, hay''tın yürümesini, ihtiy''çların değişmesini karşılayacak, terakkîleri sağlayacak esaslar üzerine kurmuştur. (M. Sıddîk Gümüş)
Müslümanlar İsl''miyet'e yapışıp bağlandığı müddetçe terakkî etmişler, İsl''miyet'ten uzaklaştıkça da, zelîl ve hakîr olmuşlardı. (Nur Muhammed Bedev''nî)
2. M''nevî ilerleme, rûhen yükselme.
Kur'''n-ı kerîm okuyarak, Allahü te''l''ya yaklaşmaya uğraşınız. Evliy''ların kabirlerini ziy''ret ediniz. Onlara teveccüh edince (kalb ile yönelince) çok terakkî edilir. (Abdullah-ı Dehlevî)
Rûh da, melekler de terakkî etmez. Yaratıldığı mertebede kalır. Rûh bu beden ile birleşince, terakkî etmek h''ssasını (özelliğini, yeteneğini) kazanır. (Ali bin Emrullah)
Terakkî; ver'' ve takv'' y''ni haramlardan ve şüphelilerden sakınmakla olur. (İm''m-ı Rabb''nî)

TERÂVİH NAMAZI: Ramaz''n ayında yatsı namazından sonra kılınan yirmi rek'atlik n''file namaz.
Ey müslümanlar! Üzerinize öyle büyük bir ay gölge vermek üzeredir ki, bu aydaki bir gece (Kadir gecesi) bin aydan daha hayırlıdır. Allahü te''l'' bu ayda, her gün oruç tutulmasını emretti. Bu ayda geceleri ter''vih namazı kılmak da sünnettir. (Hadîs-i şerîf-Riy''d-ün-N''sihîn)
Erkeklerin ve kadınların ter''vih namazı kılması sünnet-i müekkededir. Cem''atle birlikte kılınması da sünnet-i kif''yedir. Y''ni c''mide cem''at ile kılındıkta, başkaları evde yalnız kılabilir, gün''h olmaz. (M. Zihni Efendi)
Esh''b-ı kir''mın hepsi ter''vih namazını cem''at ile yirmi rek'at kıldılar. Dört halîfeye ve Esh''b-ı kir''mın icm'''ına (söz birliğine) uymamız hadîs-i şerîf ile emredilmiştir. (Taht''vî)
Kur'''n-ı kerîm, Ramazan'da indi. Kadir gecesi bu aydadır. Ramaz''n-ı şerîfte hurma ile ift''r etmek sünnettir. Bu ayda ter''vih namazı kılmak ve hatim okumak mühim sünnettir. (Ahmed F''rûkî)

TERBÎ':
1. Dörtleme, y''ni cen''zenin omuz üzerinde tabutun tahta kolundan el ile tutarak dört kişinin taşıması.
Cen''zeyi terbi' şeklinde taşımak sünnettir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
2. Mez''rı düz yapmak.
Kabrin üzerine terbi' yapmak Hanefî'de sünnet değildir. Müsennem y''ni balık sırtı gibi yuvarlak yapmak sünnettir. (Halebî)

TERBİYE:
1. Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.
Oyunun faydası olmaz. Yalnız ok atmayı öğrenmek, atını terbiye etmek ve ''ilesi ile oynamak haktır. (Hadîs-i şerîf-Hadîka)
Peygamber efendimiz; "Bütün çocuklar müslümanlığa uygun ve elverişli olarak düny''ya gelir. Bunları, sonra anaları, babaları hıristiyan, yahûdî ve mecûsî yapar" buyurarak, müslümanlığın yerleştirilmesinde en mühim işin çocukların ve gençlerin iyi terb iye edilmesi olduğunu bildiriyor. O h''lde her müslümanın birinci vazîfesi, evl''dına dînini ve Kur'''n-ı kerîmi öğretmektir. Evl''t büyük nîmettir. Nîmetin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için pedegoji y''ni çocuk terbiyesi İsl''m dîninde çok kıyme tli bir ilimdir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Çocuğun terbiyesine çok dikkat etmelidir. Onun kötü arkadaşlarla düşüp kalkmasına m''ni olmalıdır. Kötü arkadaş, çocuğun edeb ve terbiyesini bozar. (İm''m-ı Gaz''lî)
Zarar veren kediyi, kuduz köpeği ve yırtıcı hayvanları keskin bıçakla kesmek ve vurmak, zehirlemek c''izdir. Döğmek c''iz değildir. Döğmek terbiye için olur. Hayvanın aklı olmadığı için terbiye edilmez. (M. H''dimî)
Erkek, çocukları terbiyede hanımına yardım etmelidir. Çünkü bebek, anasına, gece gündüz ağlayıp hiç rahat vermez. Onu insafsızca üzen bir alacaklıdır. O h''lde ona imd''d edene Allahü te''l'' yardım eder. (İbr''him Hakkı Erzurûmî)
Allahü te''l'' bir kulunu severse, ''hirete yarar işler, iyi, güzel ameller yaptırır. Allahü te''l''dan hid''yet olmazsa, yüzlerce kitab okusa, nasîhat dinlese yola gelmez. Y''ni terbiye kabûl etmeyen kimseye nasîhat vermek, öküze tecvîd okutmaya benzer. (İm''m-ı Gaz''lî)
2. Edeblendirme, cez''larını verme.
Mısır'daki F''tımî hükümd''rları, Ehl-i sünnetten ayrıldı. Bozuk yollara saptı. Bunlardan H''kim bi-Emrillah, Müslümanlıktan da çıkmıştı. Dır''r isminde bir dönme, H''kim'i aldattı. İsl''miyet'i yıkmaya uğraştı. Dır''r'ın talebesinden Hamza bin Ahmed sapık inanışlar uydurmuş, H''kim'i ve Mısır'daki Derezîleri, bu bozuk yola sokmuştu. Bu inanışları alan Derezîler, Sûriye ve Lübnan'dakileri de aşıladı. İri, in''dcı, yağmacı ve merhametsiz kimselerdir. Sultan Üçüncü Mur''d devrinde isy''n ettiler ise de Bosnalı D''m''d İbr''him Paşa terbiyelerini verdi. (M. Sıddîk Gümüş)

TERCEME (Tercüme): Bir sözü bir dilden başka bir dile çevirmek.
Kur'''n-ı kerîm, hiçbir dile, hatt'' Arabcaya da terceme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercemesine imk''n yoktur. Ancak me''li ve îz''hı, tefsîri olur. Bir ''yetin herhangi bir tercemesini okuyan kimse, mur''d-ı il''hîyi (Allahü te''l'' nın o ''yetten kasteddiği m''n''yı) öğrenemez. Terceme edenin, bilgi derecesine göre yaptığı me''lini öğrenir. Bir c''hilin, bir dinsizin yaptığı tercemeyi okuyan da, Allahü te''l''nın mur''dını değil, terceme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir. (Abdülhakîm Arv''sî)

TERCÎ': Geri çevirme, döndürme. Sesi yükseltip alçaltarak ve tekrarlayarak okuma.
Kur'''n-ı kerîmi ve ez''nı tercî' ile okumak hadîs-i şerîf ile men edildi. Böyle okunan Kur'''n-ı kerîmi dinlemek haramdır. (İbn-i Âbidîn)

TERCÎH EHLİ: Hanefî mezhebinde, dînî hükümleri bildiren fıkıh ''limlerinin beşinci tabakasında bulunan ve ictih''d (Kur'''n-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden dînî hüküm çıkarma) gücüne s''hib olmayan, s''dece bağlı oldukları mezhebin kavillerinden (sözlerinden) ve hüküml erinden sahîh ve evl'' (en iyi) olanı seçen mukallid (bir müctehide, y''ni Kur'''n-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden m''n'', hüküm çıkarana t''bi olan) ''limler. (Bkz. Esh''b)

TERCÎHUN BİLÂ MÜRECCİH: Tercih sebebi olmadığı h''lde bir şeyi diğerine tercîh etmek y''ni üstün tutmak.
Tercîhun bil'' müreccih b''tıldır, geçersizdir. (Fahreddîn R''zî)

TERİKE (Tereke): Ölenin geriye bıraktığı mal, mülk, eşy'' vs. Vef''t eden kimsenin terekesinden sırasıyla şunlar yapılır:
1) Techîz ve tekfîni (yıkama, kefenleme ve defn masrafları)
2) Borçlarının ödenmesi (kul borçlarının ödenmesi).
3) Vasiyetlerinin tenfîzi (kalan malının üçte biriyle dîne uygun vasiyetlerinin yerine getirilmesi).
4) Geriye kalan malın kendileri veya satılıp paraları mîr''sçılar arasında Allahü te''l''nın bildirdiği şekilde dağıtılmasıdır. (Abdürreşîd Sec''vendî, Muhammed Mevkûf''tî)

TERK-İ DÜNYÂ: Düny''yı terk etmek.
1. Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, l''zım olan mübahları kullanmak, y''ni mübahların zarûret mikt''rından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i düny'' çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
2. Haram olan ve şüpheli olan (haram ve hel''l olduğu belli olmayan) şeylerden sakınmak ve yalnız mübahları kullanmak. Bu şekilde terk-i düny'', hele bu zamanda çok kıymetlidir.
İsl''miyet'in haram dediği, yasak ettiği şeylerden sakınmalıdır. Mesel'' erkekler altın ve gümüş eşy'' kullanmamalı ve h''lis ipek kumaştan elbise ve çamaşır giymemelidir. Böyle yapmak terk-i düny'' olur. Altın ve gümüş eşy'' süs için muh''faza olunursa c''i zdir (dînen bir mahzûru yoktur). Fakat bunları kullanmak haramdır. Mesel'' bunlarla bir şey içmek, bunlar içinden bir şey yemek, koku ve sürme kutuları yapmak sûretiyle kullanmak haramdır. (İm''m-ı Rabb''nî)

TERK-İ HÜKMÎ: Düny''yı hükmen terk etmek, y''ni her işte İsl''miyet'e uymak. Mesel'' zek''tı İsl''miyet'in gösterdiği yere seve seve vermek, komşu, akrab'', fakir ve ödünç istiyenin hakkını gözetmek ve başkalarının hakkına tec''vüz etmemek (saldırmam ak) ve malı zevk ve sef''ya, eğlenceye vermemek.
Din ile düny''yı birlikte kazanmak imk''nsızdır. Âhireti kazanmak istiyenin düny''dan vazgeçmesi l''zımdır. Bu zamanda düny''yı tam''men terk etmek, kolay değildir. Resûlullah'a uymak şerefine kavuşmak için düny''da olan her şeyden yüz çevirmek l''zım olmaz. Hiç olmazsa terk-i hükmî ile terk etmek l''zımdır. Yiyecekte, giyecekte ve ev kurmakta İsl''miyet'e uymak l''zımdır. O'nun emirlerini aşmamak l''zımdır. Altın ve gümüşün ve tic''ret eşy''sının ve kırda, çayırda otlayan dört ayaklı hayvanların zek''tını ver mek farzdır. Eğer farz olan zek''t verilirse, düny'' mallarının hepsi terk edilmiş demek olur. Böylece insan düy''nın zararından kurtulmuş olur. Çünkü bir malın zek''tı verilince, o mal zarardan kurtulur. Demek ki düny'' malını zarardan korumak için il''ç; malın zek''tını vermektir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TERTÎB: Sırayı gözetmek. (Bkz. S''hib-i Tertîb)
Namazdaki tertîb v''cibtir. Abdestteki tertîb Hanefî mezhebinde sünnet, Ş''fiî ve Hanbelî'de farzdır. (Halebî)

Tertîb S''hibi: Üzerinde kaz''ya kalmış namaz borcu bulunmayan veya kaz''ya kalmış namazların toplamı beş vakti geçmemiş bulunan ve namazda sırayı gözetmesi gereken kimse.
Kaz'' namazı kılarken cem''ate başlanırsa, tertîb s''hibi olan namazını bozup cem''ate uymaz. M''likî mezhebinde de böyledir. (İbn-i Âbidîn)

TERTÎL: Kur'''n-ı kerîmi tecvîdle y''ni usûl ve k''idelerine uyarak, açık açık, t''ne t''ne, harfleri ve kelimeleri birbirinden ayırarak okuma.
Kur'''n'ı (güzel sesle tegannî yapmadan) tertîl üzere oku. (Müzzemmil sûresi: 4)
Kur'''n-ı kerîmi tertîl üzere okumalıdır. (İbn-i Abb''s)

TERVİYE GÜNÜ: Zilhicce ayının sekizinci günü. Arefe'den önceki gün. Hacıların sabah namazını kıldıktan sonra, topluca Mekke'den Min'''ya doğru hareket ettikleri gün.
Bir müslüman, Terviye günü oruç tutarsa ve gün''h söylemezse, Allahü te''l'' onu elbette Cennet'e kor. (Hadîs-i şerîf-Rıy''dünn''sihîn)
Terviye denmesinin sebebi, hacca gidenler umûmiyetle bu günde susuz bir s''hayı katetmeye (gelmeye) hazırlık olmak üzere hayvanlarını bol bol suladıkları ve zemzem suyundan çok içip kandıkları ve yanlarına gerektiği kadar su aldıkları ve böylece Min''' ya hareket ettikleri içindir. (S. Abdülk''dir Geyl''nî)
Terviye günü sabah nam''zından sonra Arafat'a gitmek için Mekke'den çıkmak haccın sünnetlerindendir. (İbn-i Âbidîn)

TESBİH:
1. Allahü te''l''yı, O'na yakışmayan her şeyden ve mahlûkların al''metlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, y''ni uzak tutmak m''n''sına "Sübh''nallah" sözü ve benzerleri.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunan (melekler, cinler ve insan) lar Allahü te''l''yı tesbîh ederler. Her şey, Allahü te''l''yı hamd etmekle tesbîh eder. Fakat siz, onların tesbîhini anlayamazsınız. (İsr'' sûresi: 44)
Decc''l'in zam''nında bulunan mü'minlerin gıd''sı, meleklerin gıd''sı gibi, tesbîh ve takdîs etmek olur. Allahü te''l'' o zaman tesbîh ve takdîs edenlerin açlığını giderir. (Hadîs-i şerîf-Dürret-ül-F''hire)
Allahü te''l'', ib''detler içinde, Zilhicce'nin ilk on gününde yapılanları daha çok sever... Bu günlerde çok tesbîh ediniz!.. (Hadîs-i şerîf-Rıy''d-un-N''sihîn)
Tesbîh etmek, tövbenin anahtarı, hatt'' özüdür. Tesbih atmek, günahların yok olmasına ve kötülüklerin affolmasına sebeb olur. Namazdaki kusûrlar, tesbîh ile örtülür. (Ahmed F''rûkî)
2. Namaz kılmak.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Akşam ve sabah vakitlerinde Allah'ı tesbîh edin. Göklerde ve yeryüzünde onların yaptıkları ve ikindi ve öğle vakitlerinde yapılan hamdler, Allahü te''l'' içindir. (Rûm sûresi: 17, 18)
3. Namazdan sonra, Sübh''nallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber cümleleri söylenirken bunların sayısının anlaşılması için kullanılan, ipe dizilmiş t''nelerin bütünü.
Resûlullah efendimiz, bir kadının tesbîhleri, çekirdeklerle saydığını görerek men etme-miştir. Riy'' ve gösteriş için tesbih kullanmak mekrûhtur. (İbn-i Âbidîn)

TESBÎH NAMAZI: Hadîs-i şerîfte, af ve mağfiret olunmak için kılınması tavsiye buyrulan namazlardan biri.
Resûlullah efendimiz, tesbîh namazını, amcası hazret-i Abb''s'a öğretmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ben, sana bir şey öğreteyim ki, onu işlediğin zaman, Allahü te''l'', senin gün''hının evvelini ve ''hirini, yenisini ve eskisini, kasıtlısını ve kasıtsızını, küçüğünü ve büyüğünü, gizlisini ve açığını bağışlasın. Dört rek'at namaz kılarsın. Her rek'atta F''tiha'dan sonra bir sûre okuyup ayakta iken on beş def'' (Sübh''nallahi velhamdülillahi vel'' il''he illallahü vallahü ekber) dersin. Rükûya eğilince bunu on def'' söylersin. Rükûdan ayağa kalktığında, ayakta olduğun h''lde, bunu on def'' söylersin sonra secdeye varır, orada on def'' söylersin. Secdeden kalkıp oturduğunda on def'' söylersin. Tekrar secdeye vardığında on def'' söylersin. Sonra secdeden başını kaldırıp oturduğun h''lde on def'' daha söylersin. Sonra ikinci rek'ate kalkarsın. Birinci rek'atteki gibi dört rek'atı da kılarsın. Bu, her rek'atta yetmiş beş, dört rek'atte üç yüz eder. Artık senin günahlarının Alic'in (yürümekle dört gecede katedilen kumluk bir yer) kumlarının sayısı kadar da olsa, Allahü te''l'' seni bağışlar. Bunu her gün bir def'' kılmaya gücün yeterse kıl." Hazret-i Abb''s; "Y'' Resûlallah, bunu her gün yapmaya kimin gücü yeter?" deyince Peygamber efendimiz de; "Her gün kılmaya gücün yetmezse, her Cum'' bir def'' kıl. Her Cum'' kılamazsan, ayda bir def'' kıl. Ayda bir def'' kılamazsan senede bir def'' kıl. Senede bir def'' kılamazsan ömründe bir def'' olsun kıl." buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Ebû D''vûd, Şir'at-ül-İsl''m)
Tesbîh namazında efd''l (makbûl, kıymetli) olan odur ki, müsebbih''ttan y''ni; Benî İsr''il, Hadîd, Haşr, S''f, Cum'', Teg''bûn ve A'l'' sûrelerinden dört sûre okumaktır. (Sen''ullah Dehlevî)

TESELSÜL: Burh''n-ı tatbîk delîli ve benzerlerinde, Allahü te''l''nın varlığının l''zım olduğunu isbat etmekte kullanılan delillerden biri. H''dislerin (sonradan var olan şeylerin) birbirinin varlığına sebeb olarak geriye doğru sonsuza kadar zincirleme birbiri ardı sıra gitmesi. (Bkz. Burh''n-ı Tatbîk)
Teselsülün muh''l (imk''nsız) olduğu, Burh''n-ı tatbîk ile isb''t olunur.Mesel'' bir şeyin sonsuz yaratıcılarını birinciden başlıyarak, sonsuz olarak, yan yana dizelim. İkinci yaratıcıdan başlayarak, ikinci bir sıra daha düşünelim. Sonsuza giden ikinci sı ra, birinci sıradan bir noksan olduğu için, kısadır.Kısa olana sonsuz denilemez. İkinci sıra, sonsuz olamadığı için, bundan bir fazla olan birinci sıra da, sonsuz olamaz. Y''ni, bir ucu sonsuza giden yarım doğru düşünülebilir. Fakat böyle bir şey mevcud olamaz. Dolayısıyla teselsül olamaz.Bu sebeble sonsuz sayıda yaratıcılar olamaz. Sonsuz var olan bir yaratıcı olur. Bu tek yaratıcı, ezelîdir (başlangıcı yoktur), ebedîdir (sonu yoktur), sonsuz olarak vardır. Varlığı kendindendir, başkasından değildir. Âkıl ve b''liğ (akıllı ve ergenlik yaşına gelen) kimse, Allahü te''l''nın sonsuz var olduğunu ve başka her şeyin yoktan var edildiklerini işittikten sonra, aklını kullanmayıp, düşünmeyip, buna inanmazsa veya aklını kullanıp, düşünüp de, bunu akıl kabûl etmez, fenne uygun değildir diyerek inanmazsa îm''nsız olur. Cehennem'de sonsuz az''b görür, yanar. (Âsım Efendi)

TESETTÜR: Örtünme. Dînin bildirdiği şekilde örtünme. (Bkz. Setr-i Avret)
Tesettür, İsl''miyet'te pek mühim bir konudur. Avret yerini örtmek, namazda da, namaz dışında da farzdır, mutlaka l''zımdır. Mükellef olan y''ni ''kil (akıllı) ve b''liğ (ergen ve evlenecek yaşa gelmiş olan) insanın namaz kılarken açması veya her zaman ba şkasına göstermesi ve başkasının bakması haram olan yerlerine avret mahalli denir. Hanefî ve Ş''fiî mezhebinde erkeklerin namaz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır.Hanefî mezhebinde, hür olan kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, sarkan saçları ve ayaklarının altı namaz için avrettir. (İbn-i Âbidîn)

TESLİM: Kendini, başkasının ir''desine terketme (bırakma), onun emrine uyma, boyun eğme, it''at etme.
İsl''m, Allahü te''l''nın emirlerine teslim olup kurtulmaktır. (İm''m-ı Birgivî)
Hocam Şems-i Tebrîzî'ye tam teslim oldum. Aklım ile hareket etmeyi bıraktım ve kurtuldum. (Cel''leddîn-i Rûmî) İlim edinmenin ilk şartı, ''lim bulmaktır, Hiçbir şey düşünmeden, ona teslîm olmaktır. (Yûsuf Sin''nüddîn)

TESLÎS: Üçleme; Hıristiyanların tanrı üçtür veya tanrı üç unsurdan (Baba-Oğul-Rûh-ul-kudüsten) meydana gelmiştir şeklinde kabûl ettikleri bozuk inanış. Trinite.
Îsevîliğin zuhûrunda (ortaya çıkışında) teslîs inancı yoktu. Teslîs fikrini ilk def'', felsefeci Efl''tun düşündü. Pavlos ismindeki yahûdî hıristiyanlığa karıştırdı.
Bir riv''yete göre mil''ddan 200 sene sonra, Sibelius adlı bir papaz teklif etmiştir. O zam''na kadar yalnız tek Allah'a ve peygamber olarak Îs'' aleyhissel''ma inanılıyordu. Sibelius'un teslîs inanışıyla ilgili teklifi pekçok hıristiyan tarafından şiddet le reddedilmiş, kiliseler arasında kanlı kavgalar baş göstermiş ve çok kan dökülmüştür. 200 senesinde yalnız baba ve oğul fikri öne sürülmüştü. Bunlara Rûh-ül-kudüs il''vesi ise ondan 181 sene sonra y''ni; 381 yılında Bizans İmparatoru Theodasius zam''nında İstanbul'da kurulan bir konsül (rûh''nî meclis) de kararlaştırılmıştır. Bu kar''ra karşı gelen pekçok papa vardı.Bunlardan Papa Honorius hiçbir zaman teslisi kabûl etmemiştir. Honorius öldükten seneler sonra afaroz edilmişse de, teslîsi kabûl etmeyen yeni mezhebler kurmuşlardır. (Elh''c Abdullah bin Dest''n Mustafa)
Îs'' aleyhissel''mdan sonra yahûdîler ve hıristiyanlar hakîki İncîl'i yok ettiler. İncîl'e birçok yeni parçalar il''ve ederek, Allahü te''l''nın emirlerini değiştirdiler. İbr''nice nüshayı Yunancaya çevirirken birçok yanlış bilgiler il''ve edildi. Putperest Yunanlıların tek Allah inancına karşı çıkmalarından ve İncîl'i, Efl''tun felsefesine uydurmak istemelerinden dolayı akl-ı selîmin (bozukluk bulunmayan aklın) kabûl etmeyeceği teslis inanışı ortaya çıktı. Hıristiyanlar, Îs'' aleyhissel''m; "Ben ancak sizin gibi bir insanım" dediği h''lde onu Allah'ın oğlu olarak kabûl etmişler, buna bir de Rûh-ul-kudüs ekliyerek baba, oğul, rûh-ul-kuds adı altında teslis inancını ortaya koymuşlardır. (Harputlu İsh''k Efendi)

TESVÎF: Hayırlı işleri yapmayı sonraya bırakma.
Uygunsuz işlerin hepsinden Allahü te''l''ya tövbe etmeli, O'na yalvarmalıdır. Belki, tövbe etmek için başka zaman ele geçmez. Hadîs-i şerîfte; "Tesvîf edenler hel''k oldu" buyruldu. Boş zam''nı kıymetlendirmelidir.Bu zamanlarda Allahü te''l''nın beğendiği şeyleri yapmalıdır. Tövbe yapabilmek Hak te''l''nın büyük nîmetlerindendir. Hak te''l''dan her an bu nîmeti istemelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEŞEFFÜ': Bir isteğin, dileğin yerine gelmesi için, peygamberleri veya evliy''yı vesîle ederek (araya koyarak), onların hatırı için diyerek Allahü te''l''ya yalvarma, du'' etme, isteme. (Bkz. İstig''se ve Tevessül)

TEŞEHHÜD: Namazın her ka'desinde (ilk ve son oturuşlarda) ettehiyy''tü du''sını okumak veya bunu okuyacak kadar oturmak. (Bkz. Ka'de ve Tahiyy''t)
Namazda ikinci rek'atten sonraki oturuşta teşehhüd mikt''rı oturmak ve ka'de-i ahîrede (son rek'atteki oturuşta) teşehhüd okumak v''cibdir. (M. Zihni Efendi)

TEŞE'ÜM: Bir şeyi uğursuz saymak, kötüye yormak.
İsl''miyet'te teşe'üm yoktur. Resûlullah sallallahü aleyhi ve selem teşrîf edince (peygamber olarak gönderilince), günlerin mü'minlere (inananlara) uğursuz olmaları kalmadı. (İsm''il Hakkı Bursevî)
Uğursuzluğa inanmamalı, te'sir eder sanmamalıdır. Fakirlikten korkmak ve teşe'üme inanmak şeytandandır. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEŞMÎT: Aksırdığı zaman Elhamdülillah diyen kimseye "Yerhamükellah: Allahü te''l'' sana merh''met etsin" demek.
Müslümanın, müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Sel''mına cev''b vermek, hastalığında ziy''ret etmek, cen''zesinde bulunmak, d''vetine gitmek ve teşmît etmek. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî, Müslim)

TEŞRÎ: K''nun koyma. Allahü te''l''nın ve peygamberlerinin, insan hay''tının maddî ve m''nevî bütün yönlerine d''ir emir ve yasaklar koyması.
Teşrî', Allah ve Resûlüne (peygamberine) ''ittir. Peygamber efendimiz devrinde teşrî', il''hî bir veche (durum) arzediyordu. Kur'''n-ı kerîm tedrîcî olarak (h''diselere göre) inz''l oluyor (iniyor), dînî ve dünyevî her türlü mes'elelerin çözüm şekli beli rtiliyordu. Peygamber efendimiz bizz''t teşrî'î fa''liyette bulunuyordu. Çünkü Kur'''n-ı kerîm, O'na teşrî' sal''hiyeti tanımıştı. Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki: Peygamber size ne verdi ise onu alın (ve emirlerini tutun) . Size neyi yasak etti ise, onu da almayın (yapma dediğini yapmayın). (Haşr sûresi: 7 / Serahsî, Pezdevî, Şa'r''nî)
Peygamber efendimizin teşrî' vazîfeleri fiilî (bizz''t yaparak) ve kavlî (söyleyerek) olduğu gibi, dîne aykırı olmayan bir şey gördüklerinde de susarlar, o işe m''ni olmazlardı. Buna Peygamber efendimizin takrîrî sünneti denir.Bu da Resûlullah'ın teşrî ' vazîfelerindendi. (İbn-i Hatîb, Serahsî)

TEŞRİK GÜNLERİ: Kurban bayramının ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri. Bayramın birinci gününe yevm-i nahr (nahr günü), ikinci ve üçüncü günleri de kurban günü olduğundan hepsine birden "eyy''m-ı nahr" denir. Ondan evvelki güne Arefe günü denir. Ramaz''n-ı şerîf bayram ında arefe yoktur. Arefe, kurban bayramına mahsustur. (Bkz. Eyy''m-ı Teşrîk)

TEŞRİK TEKBÎRİ: Arefe günü y''ni Kurban bayramından önceki gün, sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmi üç vakit her farz namazdan sonra getirilen tekbîr; "Allahü ekber, Allahü ekber, l'' il''he illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lill ahil-hamd" sözleri.
Hacıların ve hacca gitmeyenlerin, erkek kadın herkesin, cem''at ile kılsın, yalnız kılsın, yirmi üç vakit farz namazda veya bu bayramdaki farzlardan birini, yine bu bayram günlerinden birinde kaz'' edince, sel''m verir vermez Allahümme entessel''mü... de meden evvel bir kere tekbir-i teşrik okuması v''cibdir. Cen''ze namazından sonra okunmaz. C''miden çıktıktan veya konuştuktan sonra okumak l''zım değildir. İm''m tekbiri unutursa, cem''at terk etmez. Erkekler yüksek sesle okuyabilir. Kadınlar yavaş söyler. (Halebî, M. Zihni Efendi)
Teşrik tekbîri, Hanefî'de tehlil (L'' il''he illallah)'dan evvel iki ve tehlilden sonra yine iki tekbir ile bir hamdele (lillahil-hamd)den ib''rettir. Ş''fiî'de tehlilden evvel üç tekbir okunur. (M. Zihni Efendi)

TEŞYİ': Bir yerden ayrılıp gideni uğurlama, hürmet için biraz onunla birlikte gitme.
Vef''t eden kul kabrine konduğu ve onu teşyi' edenler geri döndüğünde, daha onların ayak sesleri kaybolmadan kabirdeki mevt''nın (ölünün) yanına iki melek gelip onu oturturlar ve derh''l; Muhammed aleyhissel''m hakkında îtik''dın (îm''nın) ne idi. O'na ne demekte idin? diye sorarlar. Eğer mü'min ise; "Şeh''det ederim ki (kesin olarak bilir ve inanırım ki) O, Allah'ın kulu ve Resûlüdür (peygamberidir) " diye cevap verir. K''fir ve mün''fık ise aynı soruya; "Bilmiyorum. Herkesin söylediğini söylüyorum" der. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Mis''firliğin edeplerinden birisi de; mis''fir gideceği zaman, ev s''hibinin onu kapıya kadar teşyi' etmesidir. (Muhammed Rebh''mî)

TETAVVU' (Tetavvû): Farz ve v''cib olmayıp, sırf Allah rız''sı için yapılan n''file ib''det.
Tetavvu' namazlarının kendilerine mahsus sev''bları ve fazîletleri vardır. Tetavvu' namazlarından b''zıları şunlardır:Tahıyyet-ül-Mescîd:Mescide girildiğinde kılınan namaz. Duh'' namazı:Kuşluk vakti kılınan namaz. Teheccüd namazı:Gecenin üçte ikisi geçt ikten sonra, ims''k vaktinden önce kılınan namaz. Teheccüd ve duh'' (kuşluk) namazlarının en çoğu on iki rek'attir. N''file namazlarda gece iki, gündüz dört rek'atte bir sel''m verilir. (İbn-i Âbidîn)
Farz olan zek''tı açıkça vermek riy'' olmaz, daha sev''b olur. Çünkü başkaları farz olan ib''detin yapılmasına teşvik edilmiş olur. Tetavvu' olan sadakayı gizlice vermek efd''ldir (daha iyidir). Gizli verilen sadaka açıktan verilen sadakadan yetmiş kat da ha sev''bdır. (Harputlu İsh''k Efendi)

TETAYYUR: Uğursuzluk, uğursuzluğa inanma.
Tetayyur eden ve tetayyur olunan ve k''hinlik yapan ve k''hine giden ve sihir, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur'''n-ı kerîme inanmamıştır. (Hadîs-i şerîf-Hadîkat-ün-Nediyye)

TEVÂ: Hav''lenin bozulma sebebi. Hav''leyi kabûl edendeki alacağın telef y''ni yok olması. (Bkz. Hav''le)
Hav''lede tev'' iki türlü olup; birincisi, kabûl eden sözünden döner. İnk''r eder ve yemin eder. Hav''leyi veren ve alan da isb''t edemez. Fakat ikisinden birisi sened veya ş''hid ile isb''t ederse, tev'' olmaz. İkincisi; hav''le kabûl eden, müflis (ifl''s etm iş) olarak vef''t edince de tev'' h''sıl olur. (Ali Haydar Efendi)

TEVÂCÜD: Vecd ve muhabbette kem''le ermeyenin (olgunlaşmayanın) isteğiyle vecde kavuşmaya t''lib olması, istemesi. (Bkz. Vecd)
Bu yüksek yolun y''ni Ahr''riyye yolunun büyükleri, yüksek sesle zikr etmekten bile sakındırmışlardır. Kalb ile sessiz zikretmeği (Allahü te''l''yı anmayı) emir buyurmuşlardır.Şarkı, raks, dans etmek gibi oyunları ve Resûlullah efendimizin ve dört halîfe si zamanlarında olmayan vecd ve tev''cüdü, şuûrsuz hareket ve sözleri yasak etmişlerdir. (Ahmed F''rûkî)

TEVÂTÜR: Yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan, her asırda güvenilen kimselerin hepsinin bir şeyi, bir haberi bildirmeleri.
Mûs'''nın, Îs'''nın ve diğer peygamberlerin (aleyhimüssel''m) h''rikalar, mûcizeler gösterdiği haber verildiği gibi, Muhammed aleyhissel''mın da mûcizeler gösterdiği haber verilmiştir. Bu haberler tev''tür h''lindedir. Muhammed aleyhissel''m, mûcizeler göste rmiş ve bu mûcizeler bizlere tev''tür yoluyla bildirilmiştir. (Fahrüddîn-i R''zî)
Üç halîfeyi y''ni hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer ve hazret-i Osman'ı metheden hadîs-i şerîflerin birkaçını bir sahabî bildirmiş ise de bunları çok kimseler çeşitli yollardan haber vermiş, bu yüzden tev''tür derecesini bulmuştur. Bunlara inanmamak elb ette küfür olur. (Abdullah-ı Süveydî)

TEVÂZU' (Tev''du'): Alçak gönüllülük; kendisini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek.
Allahü te''l'', tev''zû üzere olmağı bana emreyledi. Hiçbiriniz, hiçbir kimseye tekebbür etmeyiniz (büyüklenmeyiniz). (Hadîs-i şerîf-Ebû D''vûd)
Allah için tev''zû edeni, Allahü te''l'' yükseltir. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Nîmete kavuşmuş olanlardan, tev''zû gösterenlere ve kendilerini kusurlu bilenlere ve hel''lden kazanıp, hayırlı yerde sarf edenlere ve fıkıh bilgileri ile hikmeti (y''ni tasavvufu) birleştirenlere ve hel''le harama dikkat edenlere ve fakirlere merhamet edenlere ve işlerini Allah rız''sı için yapanlara ve huyu güzel olanlara ve kimseye kötülük yapmayanlara ve ilmi ile amel edenlere ve malının fazlasını dağıtıp, lafının fazlasını saklayanlara müjdeler olsun. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Tev''zû, insan için çok iyi bir huydur. Hadîs-i şerîfte; "Tev''zû edene müjdeler olsun" buyruldu. Tev''zû s''hibi, kendini başkalarından aşağı görmez. Zelîl ve miskîn olmaz. Malını hel''lden kazanıp çok hediyye verir. Âlimlerle ve fen adamları ile tanışır . Fakirlere merhamet eder. (Muhammed H''dimî)
Tev''zû, düny'' rütbelerinde kendinden aşağı olanlara büyüklük göstermemektir. Çünkü eline geçenler, Allahü te''l''nın lütfu ve ihs''nıdır. Kendi elinde bir şey yoktur. (Ali bin Emrullah)

TEVBE (Tövbe): Haram, günah işledikten sonra, pişman olup, Allahü te''l''dan korkmak, bir daha yapmamaya karar vermek.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a tövbe ediniz ki fel''h (kurtuluş) bulasınız. (Nûr sûresi: 31)
Allahü te''l'' tövbe edenleri sever. (Bekara sûresi: 222)
En iyiniz, gün''htan sonra hemen tövbe edeninizdir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Tövbe eden, günah işlememiş gibi olur. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Rûh gargaraya gelmedikçe, Allahü te''l'' kulun tövbesini kabûl eder. (Hadîs-i şerîf-İhy'')
Gün''hlarınız çok olup göklere kadar ulaşsa, tövbe edince Allahü te''l'' tövbenizi kabûl eder. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Günahtan sonra hemen tövbe etmek, farzdır. Tövbeyi geciktirmek büyük gün''htır. Bunun için de, ayrıca tövbe etmek l''zımdır. Farzı yapmamanın gün''hı ancak kaz'' etmekle affolur. Her gün''hın affı için, kalb ile tövbe etmek ve dil ile istiğf''r etmek (bağı şlanmasını istemek) ve beden ile kaz'' etmek l''zımdır. (M. H''dimî)
Ey oğlum! Bir hat'' işlediğin zaman hemen tövbe et ve sadaka ver. Tövbeyi yarına bırakma. Çünkü ölüm, ansızın gelir. (Lokman Hakîm)
İnsanları iki şey hel''k eder: Biri tövbe ederim diyerek gün''h işlemeleri, diğeri de sonra yaparım diyerek tövbeyi geciktirmeleridir. (Şakîk-i Belhî)
Her uzvun tövbesi vardır. Kalbin tövbesi, har''m işleri yapmaya niyeti terk etmesi; gözün tövbesi, har''ma bakmaması; ayakların tövbesi, har''ma gitmemesi; kulakların tövbesi, haram şeyleri dinlememesi; karnın tövbesi har''m yememesidir. (Zünnûn-i Mısrî)
Şartlarına uygun yapılan tövbe muhakkak kabûl olur. Tövbenin kabûl edileceğinde değil, tövbenin şartlarına uygun olup olmadığında şüphe etmelidir. (İm''m-ı Gaz''lî) Tevbe y'' Rabbî hat'' r''hına git tiklerime Bilip ettiklerime bilmeyip ettikle rime
(Abdurrahîm Rûmî)

Tevbe Bi'atı: Mürşid-i k''mil denilen velî bir z''tın, huzûrunda tövbe edip gün''h işlememek üzere söz vermek.

Tevbe Sûresi: Kur'''n-ı kerîmin dokuzuncu sûresi. Ber''e sûresi de denir.
Tevbe sûresi Medîne'de n''zil oldu. 128 ve 129. ''yet-i kerîmeleri Mekke'de indi. Yüz yirmi dokuz ''yettir. Evvelinde Besmele n''zil olmamıştır. Sûre, müşriklerin Allahü te''l'' ile al''kalarının kesildiğini, bundan sonra onların K''be'ye yaklaştırılm ayacağını, müslüman olmadıkları takdirde öldürüleceklerini bildiren bir ültimatom m''hiyetindedir. Sûre, Peygamber efendimizin şefkat ve merh''metini bildiren ''yet-i kerîmelerle sona erer. (Muhammed bin Hamza-Hüseyn V''iz-i K''şifî)
Tevbe sûresinde buyruldu ki:
Allahü te''l''ya ve kıy''met gününe inanmayan ve Allahü te''l''nın ve Resûlünün haram ettiklerine haram demiyen ve hak olan İsl''m dînini kabûl etmeyen k''firlerle, cizyeyi kabûl ettiklerini veya müslüman olduklarını bildirinceye kadar harb ediniz! Onları öldürünüz. (Âyet: 28)
Kur'''n-ı kerîm bana ''yet ''yet, harf harf n''zil oldu. Ancak Tevbe ve İhl''s sûreleri h''riç. Bunlar bana yetmiş bin saf melekle ber''ber n''zil oldu. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

Tevbe-i İstigf''r: Kendini kusurlu görerek, gün''hlara tövbe etmek, Allahü te''l''dan af dilemek.
Tevbe-i istigf''r dev''mlı olmalıdır. Haramları ve şüpheli şeyleri, öldürücü zehir bilmelidir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Tevbe-i Nasûh: S''dık tövbe, işlediği gün''hı bir daha yapmamak üzere tövbe etmek ve bu tövbesinde tam kararlı olmak.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Ey îm''n edenler! Gün''hlarınızdan Allahü te''l''ya tevbe-i nasûh ile tövbe ediniz. (Tahrîm sûresi: 8)
Tevbe-i nasûh dört şey ile tamam olur.
1) Dil ile istiğf''r etmek (bağışlanmayı dilemek).
2) Gün''hı işleyen ''z'' ile gün''hı terk etmek.
3) Bu gün''hı bir daha işlemiyeceğine kalb ile kesin karar vermek.
4) Gün''h işlemeye sevk eden her türlü v''sıta ve arkadaştan uzaklaşmak. (Ahmed-i N''mık-ı C''mî)
Bir kimse bir gün''hı yapıp, sonra onu gözünün önüne getirip, ölünceye kadar, ben Rabbimin emrine niçin karşı geldim, niçin bu gün''hı işledim?diye pişman olup, bir daha öyle bir gün''ha dönmemesidir. İşte bu tevbe-i nasûh y''ni bir daha gün''ha dönmemek üzere yapılan tövbedir. (Ahmed bin Âsım Ant''kî)

TEVECCÜH: Yönelme.
1.Peygamberleri aleyhimüssel''m veya evliy''yı vesîle (v''sıta) yaparak, onların h''tırı için istenilen bir şeye kavuşturması için Allahü te''l''ya yalvarmak. Buna, istig''se, tevessül ve teşeffü' de denir.
Resûlullah'ın yanına bir ''m'' birisi geldi. Gözlerinin açılması için du'' etmesini diledi (istedi). Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, ona; (İstersen du'' edeyim, istersen sabret. Sabr etmek, senin için daha iyi olur" buyurdu. O kimse; "Du'' etmeni istiyorum. Benim bakacak kimsem yoktur. Çok sıkılıyorum" deyince; "İyi bir abdest al! Sonra; "Allahümme innî es'elüke ve eteveccühü ileyke bi-Nebiyyike Muhammedin Nebiyyirrahme, y'' Muhammed innî eteveccehü bike il'' Rabbî fî h''cetî-h''zihî, li takdiye-lî Allahümme şeffi'hü fiyye" du''sını oku!" buyurdu. Du''nın m''n''sı şudur: "Y'' Rabbi! İnsanlara rahmet olarak gönderdiğin sevgili Peygamberin ile sana teveccüh ediyorum. Senden istiyorum. Y'' Muhammed aleyhissel''m! Dileğimin h''sıl olm ası (yerine gelmesi) için Rabbime senin ile teveccüh ediyorum. Allah'ım! O'nu bana şef''atçi eyle!" (Mer''kıl-Fel''h, Nes''î, Tirmizî, İm''m-ı Beyhekî)
2. Tasavvuf yolunda ilerleme, yükselme sebeblerinden en önemli olanı. Bir velînin, Allahü te''l''nın izni ile nazar etmek (bakmak) y''hut başka yollarla talebesinin veya sevdiğinin y''hut başka birinin kalbindeki m''siv'' (Allahü te''l''dan başka her şey) ve düny'' sevgisini, gün''h lekelerini temizleyip, yerini feyz, m''rifet, ilim ve hikmetle y''ni m''nevî ilimler, iyilikler, bereketler ve f''idelerle doldurması, yüksek derecelere kavuşturması.
Pîrin (tasavvuf büyüğünün) teveccühü, her ne sûretle ortaya çıkarsa çıksınlar, s''dık talebeden, zulmet ve keder dağlarını kaldırıp, uzaklaştırır. (Muhammed Ma'sûm)
Tasarruf s''hibleri üç nev'idir (kısımdır). Bir kısmı Allahü te''l''nın izni ile, her istedikleri zamanda, diledikleri kimsenin kalbine tasarruf ederek, onu tasavvufta en yüksek derece olan fen'' mak''mına eriştirirler. B''zısı, Allahü te''l''nın emri olmada n tasarruf etmez. Emir olunan kimseye teveccüh ederler. Bir kısmı ise kendilerine bir sıfat (h''l) geldiği zaman kalblere tasarruf ederler. (Ubeydullah-ı Ahr''r'ın oğlu H''ce Muhammed Yahy'')
Tasavvuf yolunda çok yüksekleri aramalı, ele geçenlere bağlanıp kalmamalıdır. Ver''ların ver''sını y''ni öteler ötesini aramalıdır. Böyle bir istek, böyle çok çalışmak ancak vazîfe alınan büyüğün teveccühü ile elde edilebilir. Onun teveccühü de mürîdin ona olan sevgisi, bağlılığı kadar olur. (İm''m-ı Rabb''nî)
3. Bir kimsenin, hayatta ve vef''t etmiş, bir velîden feyz alabilmek, ondan m''nevî olarak istif''de etmek, faydalanmak için, kalbini ona bağlaması, h''tırına hiçbir şey getirmeyip, yalnız onu düşünmesi.
Rûhu olgun bir velînin kabri yanına gidip, bir zaman durulur ve o tapraktaki velîye teveccüh edilirse, rûhu o toprağa bağlanır. Meyyitin rûhu da bu toprağa bağlı olduğu için, gelen insanın rûhu ile velînin rûhu buluşmuş olurlar. Bu iki rûh karşılıklı iki ayna olur. Herbirinde olan me''rif (ilimler) ve kem''l''t (olgunluklar) ötekine aks eder, yansır. (Fahreddîn-i R''zî)
B''tındaki y''ni kalbindeki nisbetin (bağlılığın) artmasına çalış. Allah ism-i şerîfini, b''zan da kelime-i tehlîli (L'' il''he illallah'ı) çok zikrederek (söyleyerek), b''zan salev''t okuyarak, Kur'''n-ı kerîm okuyarak Allahü te''l''ya yaklaşmaya çalış. Bu ça lışmalarda gevşeklik olursa, bu fakîrin rûh''niyetine teveccüh ediniz. Y''hut, Mirz'' Mazh''r-ı C''n''n'ın kabrine gidiniz, ona teveccüh ediniz, çok terakkî edilir, ilerleme ve yükselme olur. Ondan h''sıl olan fayda, bir dirinin faydasından daha çoktur. (Abdullah-ı Dehlevî)

TEVEKKÜL: Allahü te''l''ya teslim olma. Bir işe başlarken sebeplere yapıştıktan sonra O'na güvenme; kalbin, her işte Allahü te''l''ya îtim''d etmesi, güvenmesi.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyuruyor ki:
Kim ki, Allahü te''l''dan korkarsa, Allahü te''l'' ona (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihs''n eder ve ona ummadığı yerden rızık verir. Her kim, Allahü te''l''ya tevekkül ederse, Allahü te''l'' ona k''fidir. (Tal''k sûresi: 2,3)
Eğer îm''nınız varsa, Allahü te''l''ya tevekkül ediniz. (M''ide sûresi: 23)
Allahü te''l'', tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmr''n sûresi: 259)
Allahü te''l''ya tam tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, size de gönderirdi. Kuşlar, sabah mîdeleri boş, aç gider. Akşam mîdeleri dolmuş, doymuş olarak döner. (Hadîs-i şerîf-İhy'')
Y'' Eb'' Hüreyre! Allah'tan başka hiçbir şeye ümid bağlama! Allah'a tevekkül eyle! Bir arzun varsa, Allahü te''l'' hazretlerinden iste! Allahü te''l''nın ''det-i il''hiyyesi (işi, k''nunu) şöyledir ki; her şeyi bir sebeb altında yaratır. Bir iş için sebebine yapışmak ve sonra Allahü te''l''nın yaratmasını beklemek l''zımdır. Tevekkül de bundan ib''rettir. (Hadîs-i şerîf-Ey Oğul İlmih''li)
Sebeblere yapışmak, tevekküle m''ni değildir. Bil''kis sebeblere yapışmak, sebebleri araya koymak, tevekkülün en yüksek derecesidir. (Ahmed F''rûkî)
Tevekkül, iş yapmayıp tembel olmak için değildir. Bir işe başlamak ve başlanan işi başarmak için tevekkül olunur. Güç bir işi başaramamak korkusunu gidermek için tevekkül olunur. (S. Abdülhakîm Arv''sî)
Tevekkülün al''meti üçtür:Kimseden bir şey istememek (dilenmemek), verileni reddetmemek, ele geçeni biriktirmemek. (Sehl bin Abdullah)
Allahü te''l''ya tevekkül ettim diyen kimsenin; cen''b-ı hakk'ın, kendisi hakkındaki mu''melesine, y''ni takdîr ettiği şeylere, başına gelen sıkıntı ve musîbetlere de r''zı olması l''zımdır. Aksi takdirde, yalan söylemiş olur. (Bişr-i Hafî)

TEVELLÎ: Dostluk, birisini Allah rız''sı için sevme, dost edinme.
Allahü te''l''nın düşmanlarını sevmek, insanı Allahü te''l''dan uzaklaştırır. Allahü te''l''nın düşmanlarından teberrî etmedikçe (uzaklaşmadıkça) tevellî olmaz. (İm''m-ı Rabb''nî)

TEVERRÜK: Kadınların namazda oturma şekli; kaba etlerini yere koyup, uyluklarını birbirine yaklaştırarak, ayaklarını sağ taraftan dışarı çıkarıp, sol uylukları üzerine oturmaları.
Kadınlar, namazda teverrük ederek otururlar. (Al''üddîn-i Haskefî)
Namazda dizleri dikip, başını dizlerine koyarak, diz çökerek, bağdaş kurarak, teverrük ederek uyursa, abdesti bozulmaz. (M. Zihni Efendi)

TEVESSÜL: Bir isteğin, bir maksadın h''sıl olması için bir şeyi vesîle, sebeb yapmak. Allahü te''l''nın sevdiklerini araya koyarak; "Onların h''tırı, hürmeti için" diyerek du'' etmek veya bu sûretle yapılan du''. İstiğ''se ve teşeffû' da denir (Bkz. İstig''se ve Teşeffû' ve Vesîle)
Peygamber efendimiz; "Allahümme innî es'elüke bihakkıs s''ilîne aleyke" y''ni "Y'' Rabbî! Senden isteyip de verdiğin kimselerin hatırı için, senden istiyorum" diye tevessül eder ve böyle du'' ediniz buyururdu. (İbn-i M''ce)
Ömer bin Hatt''b radıyallahü anh kıtlık olduğu zaman Peygamber efendimizin amcası hazret-i Abb''s ile tevessül etti. Y''ni onu vesîle ederek Allahü te''l''dan yağmur istedi: "Y'' Rabbî! Kıtlık olduğu zaman,Resûlullah efendimizle sana tevessül ederdik. Sen bize yağmur verirdin.Şimdi sana, Resûlullah efendimizin amcası ile tevessül ediyoruz. Bize yağmur ihs''n et." diye du'' edince, Allahü te''l'' onlara yağmur verdi. (Buh''rî)
Yüzyıllardır, doğru yolda olan müslümanlar, Allahü te''l''nın sevgili kullarını vesîle ederek du'' etmişler, böylece arzu ve isteklerine kavuşmuşlar, sıkıntılardan kurtulmuşlardır. Du''nın kabul olması haram lokma yememeğe bağlıdır. Bu ise, ancak cen''b-ı Hakk'ın sevdiklerinde mümkündür. Ölü olsun, diri olsun Allahü te''l''nın sevdiklerini araya koyarak yapılan du'', onların bereketiyle ve hatırları için kabûl olmaktadır.Daha önce yapılmış olan s''lih (iyi) ameller ile de tevessül yapılır. (M. Sıddîk Gümüş)

TEVFÎK: Allahü te''l''nın kullarının işini, rız''sına muv''fık (uygun) kılması, şer (kötülük) yolunu kapayıp, hayır (iyilik) yolunu kolaylaştırması.
(Şuayb aleyhissel''m), kavmine şöyle dedi: "Benim tevfîkim, Allahü te''l''nın hid''yeti ve yardımı iledir. (Hûd sûresi: 88)

TEVHÎD:
1. Allahü te''l''nın bir olduğuna inanmak, O'na kimseyi ortak etmemek. Y''ni L'' il''he illallah (Allahü te''l''dan başka ib''dete l''yık bir il''h yoktur. O'nun ortağı benzeri yoktur) sözünü, m''n''sına inanarak söylemek. (Bkz. Kelime-i Tevhîd)
İnsanların ilk dîni tevhîd dînidir. İlk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhissel''mdır. İnsanlar, peygamberlere aleyhimüssel''m uydukları müddetçe tevhîd inancı üzere dev''m ettiler. Fakat kendi başlarına gittiklerinde hep yanlış yollara saptılar, tevhîd inancından ayrıldılar. Allahü te''l''dan başka şeylere, putlara taptılar. İsl''miyet geldiği sırada K''be-i muazzamada 360 put vardı. İsl''miyet, putperestliği ve putları ortadan kaldırdı. Tekrar tevhîd inancını yerleştirdi. (Herkese L''zım Olan Îm''n)
2. Tasavvufta kalbi Allahü te''l''dan başka şeylere bağlılıktan kurtarmak.

Tevhîd-i Şuhûdî: M''siv''yı (Allahü te''l''dan başka her şeyi) görmemek ve düşünmemek.
Tasavvuf yolunda yürümekten, nefsin istemediği zor gelen şeyleri yapmaktan ve sıkıntı çekmekten maksad, Allahü te''l''dan başka, her şeyin sevgisinden kurtulmaktır. Bu da tevhîd-i şuhûdî ile h''sıl olmaktadır. Bütün bu uğraşmalar, kulluğun, aczin, zaval lılığın meydana çıkması ve hiç olduğumuzun anlaşılması içindir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Tevhîd-i Vücûdî: M''siv''yı (Allahü te''l''dan başka her şeyi) yok bilmektir.
Tevhîd-i vücûdîyi ilk açıklayan Muhyiddîn-i Arabî'dir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Büyük pederim Abdülehad, tevhîd-i vücûdda çok ileride idi. Bu yolda yüksek kitaplar yazmıştı. Bununla ber''ber, dînin edeplerinden hiçbirini bırakmazdı. (İm''m-ı Rabb''nî)

TE'VÎL:
1. Yorumlamak, açıklamak.
Bir müslümanın bir sözü veya bir işi birçok bakımdan k''fir (îm''nsız) olacağını gösterse, bir bakımdan ise, k''fir olmıyacağını gösterse, bu bir bakıma göre te'vîl edilmeli ona k''fir dememelidir. (İbn-i Âbidîn)
2. Ehl-i sünnet ''limlerinin, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden ve Esh''b-ı kir''mdan bildirdikleri tefsirlere (açıklamalara) bağlı kalarak ''yet-i kerîmeleri açıklamak veya bu şekilde yapılan açıklamalar ve îz''hlar.
Tefsîr ''limleri, tefsîre uygun olan te'villeri de tefsîr olarak kabûl etmişlerdir. Bunlara re'y tefsîri denir. Te'vîl, nakle ve din bilgilerine uygun olmazsa, tefsîr değil, yazanın kendi düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Kur'''n-ı kerîmi kendi görüşü ile açıklayan hat'' etmiştir" buyrulmuştur. Bunun içindir ki, Kur'''n-ı kerîmde m''n''sı açık olmayan yerlerden, yalnız akla güvenip, yanlış te'vîl yapılarak yanlış m''n''lar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki bid'at ve dal''let fırkası ortaya çıktı (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Te'vîllerin doğruluğu tefsîr ile ölçerek anlaşılır. Te'vîl tefsîre uymazsa atılır. Uyarsa alınabilir denildi. (S. Abdülhakîm Arv''sî)
Ehl-i sünnet ''limleri, nassları, z''hirleri üzere almışlardır. Y''ni ''yet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere açık olan m''n''ları vermişler, zarûret olmadıkça, nassları te'vîl etmemişler, bu m''n''ları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile h içbir değişiklik yapmamışlardır.Sapık fırkalardan olanlar ve mezhebsizler ise, îm''n bilgilerinde ve ib''detlerde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir. (Seyyid Abdülhakîm)

TEVKÎFÎ: İsl''miyet'in bildirmesine bağlı olan ve değiştirilmesi c''iz olmayan.
Allahü te''l''nın ism-i şerîfleri tevkîfîdir. Şerîatin bildirdiği isimler söylenir. Bunlardan başka isimler ile zikretmeye, anmaya şerîat (İsl''miyet) izin vermemiştir. (Seyyid Şerîf)

TEVKÎL:
1. Vekîl t''yin etme. Kadına, kendini boşamak için seni vekil ettim demek. ( Bkz. Vekîl)
İsl''miyet'te erkeğin talak (boşama) hakkını başkasına bırakması üç türlü olur:
1) Tefvîd: Erkeğin zevcesine (hanımına); "Kendini sen boşa" diyerek talağı (boşamayı) zevcesinin arzûsuna bırakması. Buna temlîk de denir.
2) Tevkîl etmek.
3) Temlîk haberini başkası ile veya mektupla zevceye (kadına) ulaştırmaktır. Zevce, haberi aldığı mecliste (yerde) kendini boşayabilir. (Ahmed Zühdü, M. Zihni Efendi)
2. Bir ib''detin, bir işin yapılması husûsunda birini kendine vekîl t''yin etme.
Zenginin kesmesi v''cib olan kurbanı, fakîrlere veya hayır, yardım cemiyetlerine diri olarak sadaka vermek kurb''n olmaz. Kesmek v''cibdir. Kurbana verilen para sev''bı, yüz misli sadaka sev''bından kat kat daha fazladır. Kurbanı satın alması, kesmesi ve etini dağıtması ve bunları dilediğine de yaptırması için birini tevkîl etmek, parasını veya diri hayvanı vekîle vermek c''izdir. Fakat vekîl kılınan kişinin, keserken başında bulunması müsteh''bdır (iyidir). (Ebû Bekr Ali, M. Zihni Efendi)

TEVLİYE SATIŞI: Bir malın alış fiyatını söyleyerek aynı fiyatla, satmak.
Bir kimse aldığı bir malı kendisine kaça mal olmuş ise onu söyleyerek tam alış fiy''tına satarsa, mesel'' on bin liraya aldığı bir malı on bin liraya aldığını söyleyip, on bin liraya satarsa, bu satış tevliye satışı olur. (Fet''v''-i Hindiyye)

TEVRÂT: Dört büyük kitabdan biri. Allahü te''l'' tarafından Mûs'' aleyhissel''ma gönderilen il''hî kitab.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Biz, Mûs'' için Tevr''t'ın levhalarında, mev'izaya (nasîhatlere) ve din hükümlerinin açıklamasına ''it her şeyi yazdık. (A'r''f sûresi: 145)
Tevr''t kırk cüz idi. Her cüzde bin sûre, her sûrede bin ''yet vardı. Şimdi elde bulunan Tevr''t'larda bu kadar ''yet yok. Çünkü Tevr''t'ın ve İncîl'in sonradan tahrîf edildiklerini (değiştirildiklerini) Kur'''n-ı kerîm haber vermektedir. Cebr''il aleyhisse l''mın Mûs'' aleyhissel''ma getirdiği Tevr''t'ı yalnız Mûs'', H''rûn, Yûş'' ve Uzeyr ve Îs'' aleyhimüssel''m ezberlemiştir. (Nişancız''de, Sa'lebî)
Âsûrî hükümd''rı Buhtunnasar, Kudüs'ü alıp Mescid-i Aks'''yı yıktığı zaman, Tevr''t nüshalarını yaktı. Tevr''t'ı ezberlemiş olan yahûdîler de zamanla unuttular, azdılar. Nasîhat için gönderilen peygamberlere inanmayıp, çoğunu şehîd ettiler. (Şemseddîn S''mî)
Bugün elimizde bulunan Tevr''t'ın içine birçok yabancı yazılar il''ve edilmiştir. Bunların Mûs'' aleyhissel''ma n''zil olan, inen hakîkî Tevr''t ile bir al''kası yoktur. Hakîkî Tevr''t'ta, Allahü te''l''nın Muhammed aleyhissel''m isminde bir son peygamber gönde receği yazılıdır. (Niş''ncız''de)
Bugünkü Tevr''t, Mûs'' aleyhissel''mdan birkaç asır sonra yaşayan beş haham tarafından kaleme alınmış ve Azr'' adındaki haham bunları tek tek toplayarak Ahd-i atîk'in asıl nüshası olduğu iddiası ile çoğalttırmıştır. Günümüzde Tevr''t'ın üç nüshası mevcutt ur. Yahûdîler ve protestanların kabûl ettikleri İbr''nice nüsha, katolik ve ortodokslarca kabûl edilen Yunanca nüsha; Samirîlerce kabûl edilen S''mirî dilinde yazılan nüsha. Bunlar Tevratın en eski ve en güvenilir nüshaları olarak bilinmelerine rağmen aralarında birçok tezatlar, tutarsızlıklar vardır. Hiçbir il''hî dinde bulunmayan insanlara zulüm telkinleri, peygamberlerden b''zılarına karşı çok çirkin ve makamlarına yakışmayan isnadlar, yakıştırmalar vardır.Hakîki Tevrat'ta tezatların ve böyle şeylerin bulunacağından söz edilemez. (Prof. Elliot Friedman)

TEVVÂB (Et-Tevv''b): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Kullarına tövbe etme sebeblerini kolaylaştıran, şartlarına uygun tövbe edenlerin tövbesini kabûl eden.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Ve o zaman İbr''him ve İsm''il (aleyhimessel''m) K''be'nin temellerini yükselttiler ve şöyle du'' ettiler: "Ey Rabbimiz! Bizden bu hayırlı işi kabûl buyur. Hakîkaten sen du''mızı işitici ve niyetimizi bilicisin. Ey Rabbimiz! Bizi sana teslîm ve ihl''s s''hibi olmakta s''bit kıl. Soyumuzdan bir topluluğu da sana boyun eğen bir ümmet yap. Bize ib''det yollarımızı ve hac vazîfelerimizi göster, kusurlarımızı affedip, tövbemizi kabûl buyur. Muhakkak ki sen, tevv''bsın ve rahîmsin (''hirette mü'minlere merhamet buyuransın) . (Bekara sûresi: 127,128)
Onlar bilmediler mi ki, şüphesiz Allahü te''l'' kullarından tövbeyi kabûl edecek, sadakaları alacak olan ancak kendisidir. Ve hakîkatte tevv''b ve rahîm yalnız O'dur. (Tevbe sûresi: 104)
Bir kimse duh'' namazından sonra üç yüz altmış def'' et-Tevv''b ism-i şerîfini söylerse tövbesi kabûl olur. On def'' bir z''lim üzerine söylendiğinde z''limin zulmünden kurtulur. (Yûsuf Nebh''nî)

TEYEMMÜM: Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı takdirde; temiz toprak veya taş, kum, ker*** gibi toprak cinsinden bir şey ile hadesi y''ni m''nevî kirliliği, abdestsizliği gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mes h etmek.
Hicretin beşinci senesinde Benî Müstalak Gazvesi sırasında müc''hidler y''ni Esh''b-ı kir''m su bulamadıkları için bir sabah namazını kılamama tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardı. Bunun üzerine teyemüm ile ilgili ''yet-i kerîme n''zil oldu (indi). Me''l en; "Su bulamadığınız zaman temiz toprağa teyemmüm ediniz" buyruldu. (M''ide sûresi: 6) (Sen''ullah Dehlevî)
Teyemmüm, suyu bulamadığı zaman müslümanın temizliğidir. (Hadîs-i şerîf-Nîmet-i İsl''m)
Gusül (boy) abdesti alınca, soğuktan ölmek veya hasta olmak tehlikesi varsa, şehirde dahî olsa, hamam parası yoksa ve başka ç''re bulamazsa, gusül abdesti için teyemmüm eder. (Taht''vî, M. Zihni Efendi)
Hastanın, abdest veya gusül ile veya hareket etmekle, hastalığının artacağı veya iyi olması uzayacağı, kendi tecrübesi ile veya mütehassıs ve açıkça gün''h işlemeyen müslüman bir doktorun söylemesi ile anlaşılırsa, teyemmüm eder. (İbn-i Âbidîn, Taht''vî) Teyemmüm ile namaz kılmak ancak Muhammed aleyhissel''mın dînine mahsustur. (Kutbüddîn-i İznikî)

TEZEKKÜR: H''fızadaki bilgileri, istenildiği zaman hatırlamak.
İnsanın b''tınında (içinde) hiss-i müşterek, hay''l, tefekkür, tezekkür ve hıfz kuvvetleri vardır. Allahü te''l'' bu kuvvetleri yaratmasa, el, ayak ve kuvvetlerden h''li (mahrûm) kaldıkları gibi beyin de boş kalır (İm''m-ı Gaz''lî)

Tezekkür-i Mevt: Ölümü hatırlamak. İnsanın kendini ölmüş, teneşir tahtası üzerinde yıkanmış, kefene sarılmış ve tabuta konulmuş ve mez''ra gömülmüş olarak düşünmesi.
Tezekkür-i mevt, lezzetleri yıkar, eğlencelere son verir. (Hadîs-i şerîf-Tebyîn)
Muhammed Beh''üddîn-i Buh''rî (kuddise sirruh) her gün yirmi kere tezekkür-i mevt ederdi. (Abdülhakîm bin Mustaf'')
Tezekkür-i mevt edenler, Allahü te''l''nın emir ve yasaklarına sarılıp, gün''hlardan sakınırlar. Haram işlemeye ces''retleri azalır. (İbn-i Receb)

TEZELLÜL: Bayağılık, kendini aşağı tutmak. Tev''zûnun aşırı derecesi.
Tezellül kötü huylardan biridir. Bir ''limin yanına c''hil bir kimse geldiği zaman, ''limin ayağa kalkıp, yerine bunu oturtması ve gideceği zaman kapıya kadar yanında yürümesi ve kunduralarını önüne koyması tezellüle bir mis''ldir. Yalnız ayağa kalkıp ot ursaydı, ona yer gösterseydi ve işini, h''lini ve niçin geldiğini sorsaydı, su''llerine güler yüzle cevap verseydi, d''vetini kabûl etseydi ve sıkıntısını giderecek şey yapsaydı, tev''zû gö


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #190 : Eylül 08, 2008, 04:46:36 ÖÖ »

T - 5

TILA': T''ze üzüm şırasının, ateşte veya güneşte ısıtılarak üçte birinden fazlasının uçmasıyla elde edilen içki.
Tıla', gaz çıkararak kabarıp, tadı keskin olunca, sarhoş eder. Şarap gibi, damlası haram ve kaba necs olur. (İbn-i Âbidîn)

TİCÂNİYYE: Evliy''nın büyüklerinden Ebü'l-Abb''s Tic''nî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.
Tic''niyye yolunun kurucusu olan Ebü'l-Abb''s Tic''nî evliy''nın büyüklerinden olup, Ahmed bin İdrîs hazretlerinin halîfesi (talebesi)dir. Cez''yir'in güneyinde Ayn-ı m''dî denilen yerde 1737 (H.1150)'de doğdu. 1815 (H.1230)'da Fas'ta vef''t etti. Halvetiyy e yolunun bir kolu olan Tic''niyye yolunu kurdu. (Harîriz''de, Hüseyin Vass''f)
Ebü'l-Abb''s Ahmed Tic''nî ve yetiştirmiş olduğu talebeleri Tic''niyye yolunu Afrika içlerine ve Kuzey Afrika ülkelerine yaydılar.Müslümanların Peygamber efendimizin sünnet-i şerîfine uygun bir şekilde yaşamalarına çalıştılar. Ebü'l-Abb''s Ahmed Tic''nî h azretlerinin talebelerinden Ali Arabî Mağribî F''sî, hocasının yüksek h''llerini ve ker''metlerini anlatan Cev''hir-ül-Me''nî isimli bir eser yazdı. (Yûsuf Nebh''nî)

TİCÂRET EŞYÂSI: Tic''ret niyetiyle alınıp, tic''ret için saklanılan eşy''.
Eşy''nın tic''ret eşy''sı sayılması için tic''ret niyetiyle satın alınması l''zımdır. Uşur vermesi l''zım gelen topraklardan h''sıl olan ve mîr''s olarak ele geçen veya hediye, vasiyet gibi kabûl edince mülk olan şeylerde tic''rete niyet edilse de bunlar tic'' ret eşy''sı olmaz. Çünkü tic''ret niyeti alış-verişte olur. Bunları satınca veya kir''ya verince eline geçen mal tic''ret eşy''sı olur. (İbn-i Âbidîn)
Canlı cansız her mal, mesel'' yerden, denizden çıkarılmış tuzlar, oksidler, naft, y''ni petrol ve benzerleri, tic''ret yapmak için, y''ni satmak için satın alındıkları zaman tic''ret eşy''sı olurlar. Altın ve gümüş gibi zek''ta t''bidirler. Altın ile gümüş h er ne niyet ile olursa olsun, hep tic''ret eşy''sıdır. (İbn-i Âbidîn)

TİLÂVET: Kur'''n-ı kerîm okumak.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Onlar geceleri secdeye kapanarak Allah'ın ''yetlerini til''vet ederler. (Âl-i İmr''n sûresi: 113)
Onlara Allah'ın ''yetleri til''vet olunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. (Meryem sûresi: 58)
Bu Kur'''n-ı kerîmi öğreniniz. Şüphesiz ki onu til''vet etmekle her harfine bedel on sevapla mük''f''tlandırılırsınız. (Hadîs-i şerîf-D''rimî)
Mahşer günü (insanlar ve bütün canlılar diriltilip bir yerde toplandıkları zaman); "Muhammed aleyhissel''m nerededir?" diye bir nid'' işitilir. Peygamber efendimiz gelir. Cen''b-ı Hak; "Y'' Muhammed! Cibrîl sana Kur'''n-ı kerîmi teblîğ ettim diyor" O da; "Evet y'' Rabbî!" der. Cen''b-ı Hak; "Y'' Muhammed! Minbere çık ve Kur'''n-ı kerîmi til''vet et" buyurur. Peygamber efendimiz, Kur'''n-ı kerîmi til''vet edip, g''yet güzel ve tatlı bir şekilde okur. Mü'minleri müjdeler. Onların yüzleri güler ve sevinirler. Kur'''n-ı kerîme inanmayanların, bu müb''rek kit''ba (h''ş'') çöl k''nûnu diyenlerin ise, yüzleri g''yet çirkin olur. (İm''m-ı Gaz''lî)

Til''vet Secdesi: Kur'''n-ı kerîmdeki on dört secde ''yetinden herhangi birini okuyan veya işiten bir mükellefin y''ni akıllı ve ergenlik çağına erişmiş bir müslümanın yapması v''cib (l''zım gelen) secde. Secde ''yetleri, Kur'''n-ı kerîmin; A'r''f, Ra'd, Nahl, İsr'', Meryem, H ac, Furk''n, Neml, Secde, S''d, Necm, İnşik''k ve Alak sûrelerinde bulunmaktadır. (Bkz. Secde)
Namazda aranan şartlar til''vet secdesinde de aranır. Hadesten (abdestsizlik ve cünüplükten) ve nec''setten (gözle görülen pislikten)temizlenmek, setr-i avret (avret yerlerini örtmek) ve istikb''l-i kıble (kıbleye dönmek) gibi şartları taşımıyan kimse, secde ''yetini duyduğu zaman bu şartları yerine getirdikten sonra secdesini yapar. (İm''m-ı Gaz''lî)
Til''vet secdesi şöyle yapılır: Niyet edilerek eller kaldırılmadan Allahü ekber diyerek secdeye varılır. Secdede üç kere; "Sübh''ne rabbiyel a'l''" denir. Sonra Allahü ekber denilerek ayağa kalkılır. (M. Zihni Efendi)
Til''vet secdesinin hükmü, düny''da bir v''cibi yerine getirip borcundan kurtulmak ve ''hirette de sev''ba kavuşmaktır. (M. Zihni Efendi)
Fonografta (gromafonda, teybde, radyoda ve televizyonda) okunan secde ''yetini işitenin til''vet secdesi yapması v''cib olmaz. (Muhammed Bahît el-Mutî')
Bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü te''l''ya kalbinden yalvararak on dört secde ''yetini (ezberden ayakta) okuyup her birinden sonra, hemen til''vet secdesi yaparsa, Allahü te''l'' o kimseyi o derd ve bel''dan korur. (İm''m-ı Nesefî)

TİMÂR: Osmanlı Devleti'nin geçimlerine ve hizmetlerine ''it masrafları karşılamak üzere bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerde kendi n''m ve hesaplarına tahsîl sel''hiyeti ile birlikte tahsîs etmiş olduğu vergi kaynaklarına verilen isim. Dirlik.
Ar''zi, timar verilen kimsenin mülkü değildir. Timar s''hibi ar''ziyi, re''y''ya (vergi vermekle mükellef olan vatandaşa) işletmek üzere verir, mahsûlden ve re''y''nın şahsından devletin alacağı vergileri toplar. (Osmanlı T''rihi Ansiklopedisi)

TİMSÂL: Kumaşa, k''ğıda, duvara ve başka yerlere yapılmış canlı resimler.
Saneme (odundan, altından, gümüşten yapılan insan heykeline), vesene (taştan yapılan insan heykeline), sûrete ve tims''le tapınmak, onların fayda ve zarar yapacaklarına inanmak, şirk (Allahü te''l''ya ortak koşma) çeşitlerinden biri olup, böyle tapınanl ara putperest ve müşrik denir. (Taht''vî)
Üzerinde tims''l bulunan elbise ile namaz kılmak tahrîmen mekruhtur. Cansız resimleri bulunursa, mekrûh olmaz. (İbn-i Âbidîn)
Namazda giymese de üzerinde tims''l bulunan elbise giymek her zaman mekrûhtur. (Abdülganî Nablüsî, Taht''vî)

TÎN SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin doksan beşinci sûresi.
Tîn sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). Sekiz ''yettir.Tîn, dağ adı veya incir demektir.Sûrede dört şeye yemîn edildikten sonra, insanoğlunun yaratılışı, k''in''tın en güzel yaratığı olduğu, buna rağmen gün''h ve isy''nı yüzünden aşağıların aşağısı h''line geldiği bildirilmektedir. (R''zî, Kurtûbî)
Tîn sûresinde me''len buyruldu ki:
Biz insanın rûhunu, güzel bir sûrette yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik. (Âyet: 4,5)
Kim Tîn sûresini okursa, sağ olduğu müddetçe Allahü te''l'' ona (düny''da) yakîn ve ''fiyet verir. Vef''t ettiği zaman da bu sûreyi okuyanların adedince sev''b verir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

TİVELE: Bir kadına kocası buğzedip (gizli düşmanlık edip) kendisinden soğuduktan sonra, kadının, kocasının sevgisini tekrar celbetmek (çekmek) için mutlak te'sir edeceğine inanarak sihir yapması.
Tivele şirktir (Allahü te''l''ya eş, ortak koşmadır) . (Hadîs-i şerîf-Ebû D''vûd)
Hadîs-i şerîfte tivelenin şirk sayılması, tivelenin Allahü te''l''nın takdîrinin ve dilediğinin aksini yapabileceğine inanıldığından dolayıdır. (İbn-ül-Esîr)
Kadının tivele yapması bir çeşit sihirbazlıktır. Sihir ise haramdır. (İbn-i Vehb''n)
Kadının yapmış olduğu rukye, ''yetlerin ve Resûlullah'tan gelen du''ların yazılması değil de; bunlardan başka şeyler de orada yazılır veya okunursa, o tivele sihir hükmünde olur. (İbn-i Âbidîn)

TRİNİTE: Hıristiyanların teslîs (üç tanrı) inancı. (Bkz. Teslîs)

TÛBÂ: Kökleri yukarıda, dal ve budakları aşağıya doğru sarkan cennet ağacı.
Tûb'' bir ağaçtır. Allah onu kudret eliyle dikmiştir. Cennet ehlinin elbiseleri ondan dikilir ve dalları Cennet surlarından taşar. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs) Salınır Tûb'' dalları, Kur'''n okur hem dilleri, Cennet bağının gülleri, Kokar, Allah deyû deyû.
(Yûnus Emre)

TÛL-İ EMEL: Uzun emel; zevk ve saf'' sürmek için çok yaşama arzusu. İb''det yapmak için çok yaşamağı istemek tûl-i emel olmaz.
Cennet'e gitmek isteyen, tûl-i emel s''hibi olmasın. Düny'' işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allah'tan hay'' etsin (Hadîs-i şerîf-İbn-i Ebid-Düny'')
Tûl-i emel s''hipleri, ib''detleri vaktinde yapmazlar. Tövbe etmeği terk ederler. Kalbleri katı olur. Ölümü hatırlamazlar. V''z ve nasîhattan ibret almazlar. Tûl-i emelin sebepleri; düny'' zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak ve sıhhatine, gençliğine a ldanmaktır. Tûl-i emel hastalığından kurulmak için, bu sebepleri yok etmek l''zımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir. Sıhhatin, gençliğin ölüme m''ni olmadıklarını unutmamalıdır. Çocuklardaki ve gençlerdeki ölüm sayısının, yaşlılardaki ölüm sayısından çok olduğunu istatistikler göstermektedir. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir. Tûl-i emel s''hibi olmanın zararlarını ve ölümü hatırlamanın faydalarını öğrenmelidir. (Muhammed H''dimî)

TUMÂNÎNET: Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün ''z''nın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübh''nallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erk''ndır.
Sizlerden biriniz namaz kılarken rükû'dan sonra ve iki secde arasında tum''nînet yapmadıkça namazı tam''m olmaz. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Bir gün Peygamber efendimiz birinin namaz kılarken namazın şartlarına dikkat etmediğini ve kavmede ve celsede tum''nînet yapmadığını görüp buyurdu ki: "Eğer namazlarını böyle kılarak ölürsen, kıy''met günü sana benim ümmetimden demezler." Başka bir yerde de buyurdu ki: "Bu h''l üzere ölürsen Muhammed'in (aleyhissel''m) dîninde olarak ölmemiş olursun." (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Bir kimse, terk edilmiş, unutulmuş bir sünneti meydana çıkarırsa, yüz şehîd sev''bı kazanır. Ya bir farzı veya v''cibi meydana çıkarmanın sev''bı ne kadar çok olur. O h''lde, namazda, ta'dîl-i erk''na dikat etmelidir. Y''ni rükûda ve secdelerde ve kavmede ve celsede tum''nînet bulduktan sonra biraz durmalıdır ki, Hanefî mezhebi ''limlerinin çoğu buna v''cib demiştir. İm''m-ı Ebû Yûsuf ve İm''m-ı Ş''fiî ve M''lik ise, farz demiştir. B''zı Hanefî ''limleri de sünnet demişlerdir. Müslümanların çoğu bunu yapmıyor. Bu bir ameli (işi) meydana çıkarana Allah yolunda harb edip canını veren yüz şehîd sev''bından çok sevap verilir. (Ahmed F''rûkî)

TÛR SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin elli ikinci sûresi.
Tûr sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). İsmini birinci ''yette geçen Tûr kelimesinden alır. Kırk dokuz ''yet-i kerîmedir. Sûrede; kıy''metin kopması sırasında olacak b''zı olağan üstü h''diseler, inkarcıların Cehennem'e atılacağı, takv'' s''hibi (Allahü te''l ''dan korkup, haramlardan, dinde yasaklanan şeylerden sakınan) mü'minlerin ''hirette kavuşacakları mük''f''tlar, Kur'''n-ı kerîmin Allahü te''l''nın kel''mı olduğu, cen''b-ı Hakk'ın varlığı, birliği ve kudretinin sonsuzluğu bildirilmektedir. (R''zî, Kurtubî)
Tûr sûresinde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l''nın az''b yapacağı gün elbette gelecektir. Onu kimse önleyemez. (Âyet: 7)
Şüphesiz ki takv'' s''hipleri cennetler (ve) nîmetler içindedirler. Rablerinin kendilerine verdiği şeylerle zevk duyarak... Rableri, onları Cehennem az''bından korumuştur. (Şöyle denilir: İyi) amel (ve hareket) etmiş olduğunuz için ''fiyetle yiyip için. Sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslananlar olarak... Biz onlara ş''hin gözlü hûrîleri eş yaptık. Îm''n edip de zürriyetleri de îm''n ile kendilerine t''bi olanlar yok mu? Biz onların nesillerini de kendilerine kattık. (Birlikte Cennet'e koyduk). Kendilerinin amelinden bir şey de eksiltmedik. Herkes kazancı muk''bilinde bir rehindir. Onlara canlarının istiyeceği, meyveleri, etleri de bol bol verdik. (Âyet: 17-22)
Kim Tûr sûresini okursa, Allahü te''l''nın onu az''bından emîn kılması ve Cennet'te nîmetlendirmesi hak olur. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

TÛR-İ SÎNÂ: Tûr dağı. Allahü te''l''nın Mûs'' aleyhissel''mı peygamberlikle müjdelediği ve sonra Tevr''t'ı indirdiği, Kızıldeniz'in kuzeyinde, Asya ve Afrika kıtalarının arasındaki Sin'' yarımadasının güney kısmında yer alan dağ.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Biz Mûs'''ya Tûr-i Sîn'' yanında, sağ tarafından nid'' ettik ve mün''c''t ettiği (yalvardığı) h''lde kendisine yüksek mertebe verdik. (Meryem sûresi: 52)
Vakt'' ki, Mûs'' (aleyhissel''m, kararlaştırılan) vakti tam olarak yerine getirdikten sonra (Hazret-i Şuayb'dan izin alıp) hanımıyla birlikte (Mısır'a gitmek üzere) yola çıktı. Yolda Tûr-i Sîn'' tarafında bir ateş gördü. Hanımına; "Siz burada bekleyin ben bir ateş gördüm, ümid ederim ki o ateşin bulunduğu yerden size bir haber veya o ateşten bir parça getiririm. Umulur ki, onunla ısınırsınız. Vakt''ki Mûs'' (aleyhissel''m) o ateşe vardığında sağ tarafındaki v''diden, bereketli yerdeki ağaç tarafından nid'' olundu ki: "Y'' Mûs''! Muhakkak ki ben ''lemlerin Rabbi olan Allahü te''l''yım. As''nı yere bırak..." (Kasas sûresi: 29-31)
Mûs'' aleyhissel''ma Allahü te''l'' tarafından Medyen dönüşünde Tûr-i Sîn'''ya gidişinde peygamber olduğu, kardeşi H''rûn aleyhisssel''mın da peygamber olarak vazîfelendirildiği bildirildi. Mûs'' aleyhissel''ma daha sonraki Tûr-i Sîn'''ya gidişinde Tevr''t-ı şe rîf ve on emrin yazılı olduğu levhalar verildi. (Kis''î, Sa'lebî, Niş''ncız''de)
Allahü te''l'' Tûr-i Sîn'''da Mûs'' aleyhissel''ma buyurdu ki: "Bir kimseye, Hak te''l''dan kork deseler, o kimse de Allah'tan kormağı bana mı öğretiyorsun, sen Allah'tan kork derse en fen'' insan odur." (Süleym''n bin Cez'')


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #191 : Eylül 08, 2008, 04:47:22 ÖÖ »

 U

UBÛDİYYET: Allahü te''l''nın emirlerine teslîmiyet ve boyun eğmek. Allahü te''l''nın işinden r''zı olmak. Her an Allahü te''l''yı hatırlamak, anmak.
Ubûdiyyetin al''meti, Allahü te''l''nın emirlerini yapmak, yasak ettiklerinden sakınmaktır. (İm''m-ı Rabb''nî)

UCB (Ucub): Kendini başkasından üstün bilmek, ayıplarını görmeyip kendini beğenmek, yaptığı ib''detleri, iyilikleri beğenerek, bunlarla övünmek.
Üç şey insanı fel''kete sürükler: Buhl (cimrilik), hev'' (nefsin arzuları) ve ucb. (Hadîs-i şerîf-Beyhekî
İsl''miyet'in emirlerini bildiriniz ve yasak ettiklerini anlatınız! Bir kimse ucb eder, sizi dinlemezse, kendi h''linizi ısl''h ediniz. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Bütün kötülüklerin başı, kaynağı üçtür: Hased (kıskançlık), riy'' (gösteriş), ucb. Kalbini bunlardan temizlemeye çalış! (İm''m-ı Gaz''lî)
Ucb s''hibi, Allahü te''l''nın mekrini ve az''bını unutur. Başkalarından istif''de etmekten mahrûm kalır. Kimse ile meşveret etmez, danışmaz. Gün''h işleyenin boynu bükük olur. Tövbe edebilir. Ucb s''hibi, ilmi ve ameli ile mağrûr olur. Egoist olur. Tövbe e tmesi güç olur. Gün''h işleyenlerin iniltileri, Allahü te''l''ya, tesbîh çekenlerin övünmesinden iyi gelir. Ucbun en kötüsü, hat''larını, nefsinin hev''sını beğenmektir. Hep nefsine uyar, nasîhat kabûl etmez. Başkalarını c''hil sanır. H''lbuki, kendisi çok c''hildir. Bid'at s''hibleri böyledirler.Bozuk, sapık îtik''dlarını ve amellerini, doğru ve iyi bilip, bunlara sarılmışlardır. Böyle ucbun il''cı çok güçtür. (Muhammed H''dimî)
Ucbun zararları, ''fetleri çoktur: Kibre sebeb olur. Günahları unutmaya sebeb olur. Gün''h kalbi karartır. Gün''hlarını düşünen kimse, ib''detlerini büyük görmez. İb''det yapmanın da, Allahü te''l''nın lütfu, ihs''nı olduğunu düşünür. Îs'' aleyhissel''m buyurd u ki: "Ey hav''rîler! Rüzg''r çok ışıkları söndürmüştür. Ucb da çok ib''detleri söndürmüş, sev''bları yok etmiştir." (M. H''dimî)
Yaptığı ib''detlerin, iyiliklerin kıymetini bilerek, bunların elden gitmesini düşünerek korkmak, üzülmek ucb olmaz. Y''hut bunların Allahü te''l''dan gelen nîmetler olduğunu düşünerek, sevinmek de, ucb olmaz. Bunların Allahü te''l''dan gelen nîmetler olduğ unu düşünmeyerek kendi yaptığını, kazandığını sanarak sevinmek, kendini beğenmek, ucb olur. Ucbun zıddına minnet denir. Minnet, nîmete kendi eliyle, kendi çalışmasıyla kavuşmadığını, Allahü te''l''nın lütfu olduğunu düşünmektir. Böyle düşünmek, ucb teh likesi olduğu zaman farz olur. (M. H''dimî)

UĞURSUZLUK: Bir şeyi veya bir h''diseyi şerre, kötülüğe yorumlamak. (Bkz. Tayere)
Uğursuzluğa inanmamalı, te'sir eder sanmamalıdır. Bir hastalığın sağlam adama elbette geçeceğini kabûl etmemelidir. Allahü te''l'' dilerse geçer, dilemezse geçmez. Bununla ber''ber, tehlikeli şeylerden, şüpheli yerlerden kaçınmak v''cibdir, l''zımdır. Has talığa yakalanmamak için tedbir almalıdır. K''hinlere (gizli şeyleri bildiklerini iddi'' edenlere), falcılara inanmamalıdır. Bilinmeyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları gaybı (gizli şeyleri) bilir sanmamalıdır. (İm''m-ı Gaz''lî)

UHREVÎ: Âhiretle ilgili.

UKBÂ: Cez''; ''hiret ''lemi.

UKNÛM: Hıristiyanların kabûl ettiği teslis (üç tanrı) inancındaki üç asıl veya üç esas varlıktan her birine verilen ad. Üçüne birden üç uknum m''n''sına ek''nim-i sel''se denir.
Tevhîd, y''ni Allahü te''l''nın birliği akîdesi (inancı) bütün sem''vî dinlerde başka başka olmayıp, hepsi aynıdır. Îs'' aleyhissel''m göğe çıkarıldıktan iki yüz sene geçinceye kadar Allahü te''l''nın varlığı ile birliği akîdesinde asl'' bir ihtil''f ve çekişm e olmamıştır. İlk yazılan üç İncîl'in (Matta, Markos, Luka) hiçbirinde teslîs y''ni baba, oğul, rûh-ül-kuds üçlü inancına d''ir tek bir harf dahi yoktu. Sonra ortaya çıkan Yuhanna İncili'nde Yunan felsefecilerinden Efl''tun'un fikri olan üç uknumu ihtiv'' eden if''deler görüldü. Îs'' aleyhissel''mın bildirdiği şekilde inananlarla Yuhanna İncîlindeki teslis inancını savunanlar arasında pekçok mün''zara ve muh''rebeler oldu. Mîl''dın 325. senesinde Roma İmparatoru Birinci Konstantin zam''nında İznik'te topla nan ruhban (papazlar) cemiyeti, Îs'' aleyhissel''mın dîninin es''sı olan tevhîdi (Allahü te''l''nın birliği inancını) bırakıp, Efl''tun taraft''rı olan Büyük Konstantin'in baskısı ile üç uknum fikrini, akîdesini (inancını) kabûl ettiler. (Harputlu İsh''k Efendi)
Hıristiyanlığın başlangıcında üç uknum inanışı yoktu. Efl''tun'un ortaya koyduğu üç uknumu, üçlü tanrı inancı şeklinde mîl''ddan 200 sene sonra Sibelius adlı bir papaz teklif etmiştir.Sibelius'un teklifi pekçok hıristiyan tarafından şiddetle reddediler ek kiliseler arasında kanlı kavgalar baş gösterdi ve çok kan döküldü. 200 senesinde yalnız baba, oğul uknumları öne sürülmüştü. Daha sonra bunlara rûh-ül-kuds uknumu il''ve edildi. (El-Hac Destan Mustafa)

UKÛBÂT: Cez''lar. (Bkz. Had, Ta'zir,Kısas)
Fıkıh ilmi dört büyük kısımdır:
1) İb''d''t, 2) Mün''keh''t (evlenme, boşanma, nafaka v.s.) 3) Mu''mel''t (alış-veriş bilgileri, kir'', şirketler), 4) Ukûb''t. Ukûbatta had, ta'zir ve kısas olmak üzere üç kısımdır. (Ahmed Zühdü, Al''üddîn-i Haskefî)
Fıkıh ilminin ib''d''t kısmını kısaca öğrenmek her müslümana farzdır. Mün''keh''t ve mu''mel''t kısımlarını öğrenmek farz-ı kif''yedir. Y''ni başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Mu''mel''t ve ukûb''t kısımlarını zımmîlerin y''ni gayr-i müslim vatandaşların da öğrenmeleri l''zımdır. Çünkü zımmîlerin de mu''mel''t ve ukûb''ta uymasını İsl''miyet emretmektedir. (Ahmed Zühdü)
Ukûb''tta kef''let sahîh değildir.Bu sebeple birinin yerine kefîli îd''m edilemez. (Ali Haydar Efendi)

ULEMÂ: Âlimler, ilim s''hibleri; zam''nın fen ve edebiy''t bilgilerinde yetişmiş, Kur'''n-ı kerîmin ve binlerce hadîs-i şerîfin m''n''sını ezberden bilen, İsl''m'ın yirmi ana ilim ve kolları olan seksen ilimde mütehassıs (uzman), tasavvufun (evliy''lığın) en yüksek derecesine ulaşmış, yetişmiş ve yetiştirebilen, insanların ilminden faydalandığı z''tlar. Âlim kelimesinin çokluk şeklidir. (Bkz. Âlim)

Ulem''-i Âmilîn: İlmi ile amel eden ''limler. (Bkz. Âlim)
Ulem''-i ''milînin bulunduğu mecliste olmanın sev''bı halka görünseydi, onun için dövüşürler, hatt'' onun için hükümd''rlar, h''kimiyetlerini, tücc''rlar da tic''retlerini bırakırlardı. (Ka'bül Ahb''r)

Ulem''-i R''sihîn: Kur'''n-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin derin ve ince m''n''larını, iş''retlerini anlayan yüksek din ''limlerine verilen isim. Bunlar; Esh''b-ı kir''m, T''biîn, Tebe-i t''biîn ve her bakımdan onlara t''bi olan müctehidler, tefsîr ve hadîs ''limleri ve tasavvuf büyükleridir.
Ulem''-i r''sihîn, Peygamber efendimize tam uydukları ve O'na v''ris oldukları için, sevgili Peygamberimize ihs''n olunan nîmetlerden bunlara da pay düşmektedir. O büyüklerin gizli bilgileri, bunlara da duyurulmaktadır. Bunun için; "Ümmetimin ''limleri, İsr''iloğullarının peygamberleri gibidir." müjdesi ile şereflenmişlerdir. (İm''m-ı Rabb''nî)

Ulem''-i Sû: Kötü ''limler; insanları doğru yoldan saptıran, ilmini düny'' kazancına, mala ve mevkîye kavuşmaya v''sıta eden din adamları.
Din adamları içinde, mevki, maaş arzûsunda olmayan, yalnız şerîatin (İsl''miyet'in) yayılması ve yalnız onun kuvvetlenmesi için uğraşan hemen hemen yok gibi olmuştur. Mevki almak, sandalye kapmak arzûsu araya karışınca, din adamlarından her biri, ayrı yol tutup, kendi üstünlüğünü göstermek isterler. Birbirinin sözlerini beğenmez olurlar. Bu sûretle devlet reisinin gözüne girmeye çalışırlar.M''lesef din işi ikinci derecede kalır. Allahü te''l'' müslümanları böyle ulem''-i sû'in fitnesinden korusun. (İm''m-ı Rabb''nî)

ULÛHİYYET: İl''hlık, ib''det olunmaya hakkı olmak.
Ulûhiyyete, ma'bûdiyyete hakkı olan yalnız Allahü te''l''dır.Şerîki, ortağı, benzeri yoktur. V''cib-ül vücûddur. Varlığı elbette l''zımdır. Noksanlık ve yaratılmak sıfatları, al''metleri O'nda yoktur. (Mevl''n'' H''lid)
Ulûhiyyet sıfatları bulunana ib''det edilir. Bu sıfatları bulunmayanın ib''det olunmaya hakkı yoktur. İb''dete hakkı olanın, yalnız bir olması l''zımdır. O da bir olan Allahü te''l''dır. (İm''m-ı Rabb''nî)

ULÛM-İ AKLİYYE: Tecribî (deneye bağlı) ilimler. His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek tecrübe ve hesab edilerek elde edilen ilimler.
Ulûm-i akliyye mantık, fizik, tabîat, kimy'', matematik, geometri ve astronomi gibi tecrübeye dayanan bilgilerdir. Bunlar his organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe ve hes''b edilerek elde edilir.Bu bilgiler, din bilgilerinin anlaşılmas ına ve onların uygulanmasına yardımcıdırlar. Bu bakımdan lüzumludurlar. Ulûm-i akliyye zamanla artar, değişir, ilerler. (M. Sıddîk Gümüş)
Ulûm-i akliyyeyi İsl''miyet yasaklamamış, sınırlamamış ancak bunların dînin nakl bilgileri ile birlikte öğrenilmesini ve sonuçlarının dîne uygun, insanlara faydalı olarak kullanılmasını, zulm, işkence, fel''ket v''sıtası yapılmamasını emretmiştir. Ulûm- i akliyye, İsl''m bilgilerinin bir kısmıdır. İsl''miyet'e l''zımdırlar. İsl''miyet bunları men etmez, emr eder. Müslümanlar, birçok fen v''sıtası yapmışlar ve kullanmışlardır. (M. Sıddîk Gümüş)

ULÛM-İ ÂLİYYE: Yüksek din bilgileri.
Ulûm-i ''liyye bilgileri sekizdir. 1) Tefsîr ilmi, 2) Usûl-i kel''m ilmi, 3) Kel''m ilmi, 4) Usûl-i hadîs ilmi, 5) İlm-i hadîs, 6) Usûl-i fıkıh, 7) Fıkıh ilmi, 8) Tasavvuf ilmi. Bu sekiz ilimden kel''m, fıkıh ve ahl''k bilgilerini lüzûmu kadar öğrenmek ve çoluk çocuğuna öğretmek, her müslümana farz-ı ayndır, mutlaka l''zımdır. Öğrenmeyenler ve çoluk-çocuğuna öğretmeyenler, büyük gün''h işlemiş olur. Cehennem'e gider, yanarlar. Öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyen ise, dinden çıkar. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî, İbn-i Âbidîn)

ULÛM-İ DÎNİYYE: İsl''m bilgileri, din bilgileri.
Ulûm-i dîniyye, düny'' ve ''hirette huzûru, se''deti kazandıran bilgilerdir.Bunlar da iki kısma ayrılır. Bunlar ulûm-i ''liyye ve ulûm-i ibtid''iyyedir. Ulûm-i dîniyyenin kaynağı, edille-i şer'iyye (dört delîl; Kur'''n-ı kerîm, hadîs-i şerîfler, kıy''s ve i cm''') dir. Bu bilgilere ulûm-i nakliyye denir. (S. Abdülhakîm Arv''sî)

ULÛM-İ İBTİDÂİYYE: Âlet ilimleri; ana ilimleri öğrenmek için yardımcı olan sarf, nahiv, bel''gat, mantık vs. gibi ilimler.

ULÛM-İ İSLÂMİYYE:
İsl''m bilgileri, din bilgileri, müslümanların öğrenmesi l''zım olan bilgiler.
Ulûm-i İsl''miyye'nin bir kısmını öğrenmek farz, bir kısmını öğrenmek sünnet, bir kısını öğrenmek de mub''htır. (Bkz. Ulûm-i Nakliyye) (Yûsuf Sin''nüddî)

ULÛM-İ NAKLİYYE: Din bilgileri; edille-i şer'iyye denilen dînin dört temel kaynağından y''ni Kur'''n-ı kerîmden, hadîs-i şerîflerden, icm''-ı ümmet, kıy''s-ı fukah''dan elde edilen bilgiler, ilimler.
Ulûm-i nakliyye, yüksek din bilgileri olup, aklın, insan dimağı gücünün dışında ve üstündedir. Bunlar hiçbir zaman, kimse tarafından değiştirilemez. Dinde reform olmaz sözünün m''n''sı budur. Ulûm-i nakliyye Ehl-i sünnet ''limlerinin (Peygamber efendimi zin ve Esh''b-ı kir''mın yolunda olan ve onların bildirdiklerine uyan ''limlerin) yazdıkları kıymetli kitaplardan öğrenilir. (F''ideli Bilgiler)

UMRE: Ziy''ret etmek. Hac zam''nı olan beş günü y''ni Arefe ve Kurban bayramının dört günü dışında, istenildiği zaman ihr''ma girip K''be-i muazzamayı tav''f etmek ve Saf'' ile Merve arasında sa'y etmek (yürümek), saçı kazımak veya kesmekten ib''ret olan ib''det. U mreye Hacc-ı asgar (küçük hac) da denir.
Umre, kendisiyle öbür umre arasında işlenilen (küçük) gün''hlara keff''rettir (onların af edilmesine, bağışlanmasına vesîle olur) . (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Hacc-ı ekber, farz olan hacdır. Hacc-ı asgar ise, umredir. (Kuhist''nî)
Umre, Hanefî ve M''likîlere göre sünnet-i müekkede (kuvvetli sünnet)dir. Ş''fiîlere göre ömründe bir def'' farzdır. (Al''üddîn Haskefî, İbr''him Halebî)

UMÛMÎ VEKİL: Yerine geçirilen kimseye mutlak halde istediğini yap diyerek verilen vek''let.
Vekil s''hibinden izin almadıkça veya umûmî vekil olmadıkça, başkasını kendine vekil yapamaz. Yalnız, zek''t vermek için olan vekîl, izinsiz olarak başkasını, o da başkasını vekil yapabilirler. (İbn-i Âbidîn)

UMÛR-İ ZEVKİYYE: Tasavvufta kalb ile tadarak, yaşayarak kavuşulan haller.
Umûr-i zevkiyye, kalbin temizlenmesi ile h''sıl olur. Hadîs-i şerîflerde buyruldu ki: "Çok zikr edenin kalbinde nif''k (mün''fıklık) kalmaz.", "Her derdin şif''sı vardır. Kalbin şif''sı, Allahü te''l''yı zikretmektir." (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

URÛZ: Altın ve gümüşten başka canlı ve cansız her çeşit mal.
Hayvandan başka menkûl olan, taşınabilen ve kıymetli olan y''ni çarşıda benzeri bulunmayan veya bulunsa da fiyatları farklı olan mallar urûzdur. Bakır tencere ve başka cins ile karışık mislî, benzeri bulunan mal urûzdur. (Ali Haydar Efendi)

URVET-ÜL-VÜSKÂ: Tutunulacak en sağlam kulp.
1. İsl''miyet veya Kur'''n-ı kerîm.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Kim kendini Allahü te''l''ya O'nu görür gibi teslim eder (tam''men O'na yönelir, bütün işlerinde Allahü te''l''nın rız''sını gözetir ise) muhakkak ki, urvet-ül-vüsk''ya yapışmış olur. (Lokm''n sûresi: 22)
Abdullah (bin Sel''m) urvet-ül-vüsk''ya tutunmuş olarak ölecek. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Bizim tasavvuftaki yolumuz urvet-ül-vüsk''ya yapışmaktır. Resûlullah'ın ve O'nun Esh''bının izinde gitmektir. Bunun içindir ki, bu yolda az bir iş, büyük kazanç h''sıl eder. (Beh''eddîn-i Buh''rî)
2. Dinde güvenilir, kendisine uyulacak büyük ''lim m''n''sına, İm''m-ı Rabb''nî hazretlerinin üçüncü oğlu olan Muhammed Ma'sûm-i F''rûkî'nin lakabı
Urvet-ül-Vüsk'' Muhammed Ma'sûm-i F''rûkî'nin rahmetullahi aleyh nasîhatlarından b''zısı şöyledir:
Kur'''n-ı kerîm okumak, Allahü te''l'' ile tekellüm (konuşmak) gibidir.
Son nefes korkusu bir nîmettir ki, Hakk'ın dostları bu derde grift''rdır (tutulmuşlardır).

USÛL: Asıllar, kökler, temeller. Asl kelimesinin çokluk şeklidir.

Usûl Bilgileri: İm''m-ı a'zam Ebû Hanîfe ile İm''m-ı Ebû Yûsuf ve İm''m-ı Muhammed'in kavillerini (ictih''dlarını, re'ylerini, sözlerini) içerisinde bulunduran El-Mebsût, Ez-Ziy''d''t, El-C''mi-us-Sagîr, Es-Siyer-us-Sagîr, El-C''mi-ül-Kebîr, Es-Siyer-ül-Kebîr kitablarındaki fıkıh (din) bilgileri. Bu altı kitabı İm''m-ı Muhammed yazmıştır.Bu kitabları İm''m-ı Muhammed'den güvenilir kimseler bildirdiği için, bunlara z''hir haberler denmiştir. Usûl bilgilerini (haberlerini) ilk toplayan Hakîm Şehîd'dir. Bunun K''fî kitabı meş hurdur. (İbn-i Âbidîn)
Hanefî mezhebindeki bilgiler üç ana kısımda toplanır:Birincisi, Usûl bilgileri, ikincisi, Nev''dir haberler:Bunlar da İm''m-ı a'zam Ebû Hanîfe, İm''m-ı Ebû Yûsuf ve İm''m-ı Muhammed'den gelen haberlerdir. Fakat bu haberler, o altı kitabda bulunmayıp, ya İm''m-ı Muhammed'in El-Kis''niyy''t, El-H''rûniyy''t, El-Cürc''niyy''t, Er-Rükiyy''t adındaki başka kitabları ile bildirilmiştir. Bu dört kitab, yukarıdaki altı kitab gibi açıkça ve sağlam gelmediğinden, bu haberlere z''hir olmayan haberler de denir. Y''hut ba şkalarının kitabları ile bildirilmişlerdir.Mesel'' İm''m-ı a'z''m'ın talebesinden Hasan bin Ziy''d'ın Muharrer adındaki kit''bı ve İm''m-ı Ebû Yûsuf'un Em''lî adındaki kit''bı ile bildirilmiştir. Üçüncüsü, V''kı''t haberleri:Üç im''mdan bildirilmiş olmayıp, bunların talebelerinin ve talebesi talebelerinin ictih''d ettikleri mes'eleler (bilgiler)dir. Böyle haberleri ilk toplayan Ebü'l-Leys Semerkandî olup, bu hususta Nev''zîl kitabını yazmıştır. (İbn-i Âbidîn)

Usûl ve Fürû':
1. Fıkıh ilminde usûl; baba ve dedeler, ana ve nineler; fürû', çocuklar ve torunlar.
Usûl ve furû'a ve zevceye (hanıma) zek''t verilmez. (Mehmed Zihni)
2. Usûl, îm''n bilgileri; fürû; fıkıh bilgileri.

Usûl-i Din: Kalb ile inanılması l''zım olan bilgiler, îm''n ve îtik''d bilgileri.
Allahü te''l''nın gösterdiği emirlere ve kulluk vazîfelerine İsl''miyet denir. İsl''miyet, iki kısımdır:Birincisi, usûl-i dîn, ikincisi, Furû'-i dîn y''ni beden ve kalb ile yapılacak ib''detler ve işlerdir. Halk için, y''ni tahsîli olmayanlar için yazılmış olan ve herkesin bilmesi ve yapması gereken îm''n, fıkıh (ib''det, iş) ve ahl''k bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitablara ilm-i h''l kitabları denir. Dînini bilen ve seven ve kayıran kıymetli z''tların ilm-i h''l kitablarını alıp, çoluk-çocuğuna öğretmek her müslümanın birinci vazîfesidir. (Seyyid Abdülhakîm)

Usûl-i Fıkıh: Fıkıh (ib''det ve amel) bilgilerinin ''yet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

Usûl-i Kel''m: Îm''n bilgilerinin ''yet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

UŞR (Uşur): Topraktan alınan mahsûlün zek''tı. (Bkz. Öşr)

UŞŞÂKİYYE: Evliy''nın büyüklerinden Hasan Hüs''meddîn Uş''kî'nin tasavvuftaki yolu.
Uşş''kiyye tarîkatının kurucusu olan Hasan Hüs''meddîn Efendi, Buh''r'''da Seyyid Ahmed-i Semerkandî'den feyz aldı. Daha sonra Anadolu'ya gelerek Uşak'ta yerleşti. Bunun için kendisine Uş''kî denildi. 1594 (H.1003)'de Konya'da vef''t etti. Vasiyyeti üzerin e İstanbul'a getirilerek defnedildi. (Hüseyin Vass''f)
Sultan Üçüncü Mur''d Han zam''nında İstanbul'a gelen Hasan Hüs''meddîn Uş''kî, evliy''nın büyüklerinden Ümmî Sinan hazretleriyle görüştü, onun sohbetlerinde bulundu.Ümmî Sinan ona Halvetiyye yolundan hil''fet verdi. Hocası Şeyh Ahmed-i Semerkandî ise ona K übreviyye ve Nûrbahşiyye yolunun hil''fetini vermişti. HasanHüs''meddîn Uş''kî, bu yolları birleştirerek Uşş''kiyye yolunu kurdu. P''diş''h Sultan Üçüncü Mur''d Han'ın emriyle K''ğıth''ne civ''rında Hasan Hüs''meddîn Uş''kî Efendi için bir derg''h inş'' edildi. Bu rada uzun zaman kalarak çok talebe yetiştirdi. Sohbetlerinde çok kimseler kem''le (olgunluğa) ulaştı. Hil''fet verdiği talebelerini Anadolu'nun çeşitli yerlerine halka, İsl''miyet'in emir ve yasaklarını anlatmaları için gönderdi. (Hüseyin Vass''f Halvetî)

UTANMA: Âr, hay''. (Bkz. Hay'')

UZEYR ALEYHİSSELÂM: İsr''iloğullarına gönderilen peygamber veya velî. Mûs'' aleyhissel''mın dîninin hükümlerini İsr''iloğullarına tebliğ etti.
Peygamber olup olmadığı Kur'''n-ı kerîmde açıkça bildirilmedi. Babası Şureyha, H''rûn aleyhissel''mın neslindendir. Kur'''n-ı kerîmde, Allahü te''l'' tarafından öldürülüp yüz sene sonra tekrar diriltildiği haber verilmiştir.Bu sebepten İsr''iloğulları ona " Allah'ın oğlu" diye iftir''da bulunmuşlardır.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Y''hut o kimse gibisini görmedin mi? O kimse (Uzeyr aleyhissel''m) bir karyeye (beldeye, kendi eski vatanı olan Kudüs'e) uğramıştı. O karyenin ise tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı. (Uzeyr aleyhissel''m bu h''li görünce pek müteessir olup üzüldü.) Allahü te''l'' bu ölümden sonra nasıl diriltecek diyordu.Bunun üzerine Allahü te''l'' o kimseyi (Uzeyr aleyhissel''mı) yüz sene ölü bıraktı. (Hayattan mahrûm etti. Onun bedenini, yiyecek ve içeceğini insanların ve hayvanların gözlerinden gizledi. Yüz sene sonra) onu (Uzeyr aleyhissel''mı) yeniden diriltti. Allahü te''l'' (veya vazîfeli melek) ona dedi ki:"Ne kadar kaldın? (ne kadar zaman geçti). O da (Uzeyr aleyhissel''m da kendisini uykuda imiş gibi zannederek) "Bir gün veya bir günden daha az kaldım." dedi. Allahü te''l'' (vahy ederek veya melek v''sıtasıyla) buyurdu ki: "Hayır yüz sene kaldın. Yiyeceğin ve içeceğine bak ki onlardan hiçbiri bozulmamış. Merkebine de bak (o ne h''le gelmiş, parça parça olan kemikleri vücûdundan nasıl ayrılmış) ve seni insanlara bir ''yet (delil) kılmak için böyle öldürüp dirilttik ve (merkebin) kemiklerine bak. Onları nasıl birbirine birleştiriyoruz. Sonra da onlara et giydiriyoruz. Vakt'' ki o ölmüş, etleri çürümüş, kemikleri parça parça olup kaybolmuş olan merkeb, Allahü te''l''nın kudretiyle tekrar dirilip yürüdü. (Bu hakîkat, ölülerin diriltilmesi husûsu ve Allahü te''l''nın kudretinin üstünlüğü Uzeyr aleyhissel''ma) tebeyyün etti (gözleriyle görüp müş''hede etti) ve dedi ki: "Ben bilirim ki şüphesiz Allahü te''l'' her şeye k''dirdir." (Bekara sûresi: 259)
Uzeyr aleyhissel''m, H''rûn aleyhissel''mın neslinden olan Şureyha'nın oğludur. Küçük yaşından îtib''ren Tevr''t'ı öğrenmiş olan Uzeyr aleyhissel''m, B''bil hükümd''rı Buhtunnasar'ın Kudüs'ü işg''l ettiği sırada esîr alınıp B''bil'e götürüldü. Bir müddet es''re tte kaldıktan sonra, kurtularak Kudüs'e dönmek üzere yola çıktı. Kudüs yakınına gelince bir bahçede dinlenmek için konakladı. Kudüs şehrinin har''b h''lini görüp bu şehir yeniden nasıl îm''r edilecek diye düşündü. Allahü te''l'' onu öldürüp, yüz sene sonra tekrar diriltti. Uzeyr aleyhissel''m yeniden îm''r edilmiş Kudüs şehrine gelip kendisinin Uzeyr olduğunu söyledi. İsr''iloğulları onun Uzeyr olduğuna inanmadılar. Uzeyr aleyhissel''m Tevr''t'ı ezberden okuyunca; "Bu kadar uzun zamandan sonra Uzeyr'in Tevr''t'ı ezbere okuması mümkün değildir" düşüncesiyle "Uzeyr Allah'ın oğludur" dediler. Uzeyr aleyhissel''m insanları Tevr''t'ın emirlerine uymaya çağırdı. Onların isy''n ve gün''hlarından dolayı tövbe etmelerini istedi. Allahü te''l''nın şiddetli az''bıyla korkuttu. Uzeyr aleyhissel''m vef''t edinceye kadar İsr''iloğullarının arasında bulundu. Onların işlerini yürüttü ve hak yola d''vet etmeye dev''m etti. Uzeyr aleyhissel''mın vef''tından sonra İsr''iloğullarının isyanları ve sapıklıkları iyice arttı. (R''zî, Kurtubî, Taberî)

UZLET: Yalnız başına yaşama, insanlardan ayrılarak bir köşeye çekilme.
İsl''m ''limleri zaman ve şartlara göre uzlet etmenin b''zan faydalı ve b''zan da zararlı olduğunu bildirmişlerdir.
Mevki s''hibi olmak arzûsunu gideren en kuvvetli ilaç, uzlet etmektir. (Muhammed H''dimî)
Uzlet eden, insanların şerrinden kurtulur ve r''hat olur. Çünkü insanların arasında bulunduğu müddetçe, gıybet sıkıntısından ve onların sû-i zannından (kötü düşüncelerinden) uzak olmaz. (İm''m-ı Gaz''lî)
Kan''at eden, kimseye muht''c olmaz, uzlet eden sel''mete erer, hasedi bırakan mürüvvete kavuşur. (Hasan-ı Basrî)
İnsanlara karışmakta ve haklarını yerine getirmekte bir çeşit tev''zu bulunur. Uzlette ise bir çeşit tekebbür (kibirlenme) vardır. Hatt'' uzletten sebep, mevki sevgisi ve tekebbür olabilir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Bizim yolumuzun temeli sohbettir. Uzlette şöhret vardır. Şöhret de ''fettir. (H''ce Beh''üddîn Buh''rî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #192 : Eylül 08, 2008, 04:47:55 ÖÖ »

 Ü

ÜCRET:
Bir iş, hizmet, bir şeyden faydalanma veya satılan bir şey karşılığında verilen para veya mal, karşılık.
Âyet-i kerîmede me''len buyruldu ki:
Ey kavmim! Peygamberliği tebliğ işinden dolayı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah'a ''ittir. (Hûd sûresi: 29)
Allah için gaz'' edip buna ücret alan, Mûs'' aleyhissel''mın annesine benzer. O hem kendi çocuğunu emzirdi hem de ücret aldı. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
İşçinin ücretini teri kurumadan ödeyiniz. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet-Terhîb)
Her san'atı ve tic''reti yapmak, maaş, ücret karşılığında mub''h olan işleri yapmak, mesel'' çobanlık, bahçıvanlık yapmak, inş''atta ve hafriy''tta çalışmak ve sırtında yük taşımak tezellül (aşağılık) değildir. Peygamberler ve velîler bunları yapmışlardır . Peygamber efendimiz ücret ile çalışmış ve çalıştırmıştır. (H''dimî)
Velîsinin izni olmadan, çocuğa iş yaptıran, ücret vermeye mecbûrdur. (Al''üddîn-i Haskefî)
Ücret ile okunan Kur'''n-ı kerîmden ölüye ve okuyana sev''b h''sıl olmaz. (Aynî, Hayreddîn-i Remlî)

ÜLFET:
Bir topluluğun din ve düny'' düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
Allahü te''l''ya en sevimli olanınız, ülfet edip, kendisiyle ülfet olunandır. Allahü te''l''ya en sevimsiziniz de koğuculukla gezip, dostları birbirinden ayıranınızdır. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)
Mü'min, geçim ehli olup, herkes ile iyi geçinendir. Ülfet etmeyen ve ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur. (Hadîs-i şerîf-Taber''nî)

ÜLÜ'L-AZM:
Şerîat s''hibi, yeni din getiren peygamberlerden altı t''nesine ve en büyüklerine verilen ad. Bunlar; Âdem, Nûh, İbr''him, Mûs'', Îs'' ve Muhammed aleyhimüssel''mdır. Allahü te''l''nın emir ve yasaklarını insanlara anlatırken çok sıkıntı çektikleri ve bu sık ıntılara sabr ettikleri için kendilerine bu isim verilmiştir.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Peygamberlerden ülü'l-azm olanların sabrettikleri gibi sen de sabr et. Onlara az''b verilmesi için du'' etmekte acele etme. (Ahk''f sûresi: 35)
Peygamberlerin aleyhimüssel''m sayısı belli değildir. Yüz yirmi dört binden çok oldukları meşhûrdur. Bunlardan üç yüz on üç veya üç yüz on beş adedi resûldür. İçlerinden altısı daha yüksek, ülü'l-azm peygamberlerdir. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Peygamberlik mak''mı dört derecedir. Birincisi nebîler (kendilerine din gönderilmeyen peygamberler), ikincisi resûller (din gönderilen peygamberler), üçüncüsü ülü'l-azm peygamberlerdir. Dördüncü derece h''tem-ül-enbiy'' olmak y''ni son olarak gelmek dere cesidir. Bu en yüksek derece Muhammed aleyhissel''ma mahsûstur. (Ali bin Emrullah)
Allahü te''l'' her bin senede bir ülü'l-azm peygamber göndermiş ve o insanların buna uymalarını emr buyurmuştur. Allahü te''l'' her yüz sene başında bu ümmetin ''limleri arasında bir müceddid, yenileyici, kuvvetlendirici seçerek, bununla İsl''miyet'i t''zel er. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde ülü'l-azm bir peygamber gönderdiği ve onun işini bir nebiye bırakmadığı gibi, bu ümmete de tam bilgili bir ''lim, ''rif seçer. Bu z''t geçmiş ümmetlerdeki, ülü'l-azm peygamberlerin işini yapar. (İm''m-ı Rabb''nî)

ÜLÜ'L-EMR:
Emir s''hibleri. Devlet başkanı ve onun vazîfe verdiği kimseler veya İsl''miyet'in emir ve yasaklarını insanlara öğreten ve anlatan ''limler.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Ey îm''n edenler! Allah'a it''at edin. Peygambere ve sizden olan ülü'l-emre it''at edin... (Nis'' sûresi: 59)
Bütün mezheb im''mları; "Ülü'l-emr'in, sult''nın, ''mirin Allah'a isy''n ve gün''h olmayan emirlerine uymak v''cibdir" demişlerdir.Hatt'' bir günün oruçlu geçirilmesi hakkında emir verse bu emre uymak gerekir denmektedir. (İbn-i Âbidîn ve H''dimî)
Sult''nın kendi aklı, düşüncesi ile verdiği emre it''at da elbette v''cib olmaz. Ancak emri veren zulüm, işkence yaparsa, milleti sıkıştırırsa, onun şerrinden, öldürmesinden korkan kimsenin hele kan dökücü başkanın mubahları yasaklamasına it''at etmek v'' cib olur. Çünkü bir müslümanın kendini tehlikeye sokması c''iz değildir. Fakat bu yasağa, har''m veya mekrûh olduğu için değil, kanını, ırzını, kurtarmak için uymaya niyet etmek l''zımdır. Ülü'l-emre it''at demek, müslüman olan ''mirlerin hak üzere olan emir ve yasaklarına uymak demektir. (Abdülganî Nablüsî)

ÜMMET:
Topluluk, cem''at. Bir peygambere inanan t''bi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tam''mı.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
(İbr''him aleyhissel''mı düny''da hayırlı, ''hirette s''lihlerden) kıldığımız gibi, ey müslümanlar sizi (de) seçkin ve hayırlı bir ümmet kıldık ki, kıy''met gününde peygamberlerin ümmetlerine vahyi tebliğ ettiklerine ş''hidler olasınız, Peygamber de sizin ad''letiniz üzerine ş''hid ola. (Bekara sûresi: 143)
Siz ümmetlerin en iyisi oldunuz. İnsanların iyiliği için yaratıldınız. İyilik yapılmasını emreder, kötülükten nehyedersiniz. (Âl-i İmr''n sûresi: 110)
Ümmetimin ''limleri İsr''iloğullarının peygamberi gibidir. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)
Ümmetimden büyük gün''h işleyenlere şef''at edeceğim. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i ibni Hanbel
Ümmetimden Ehl-i beytimi sevenlere şef''at edeceğim. (Hadîs-i şerîf-Hatîb-i Bağd''dî)
Peygamberler (aleyhimüssel''m) ümmetlerini Allahü te''l''ya çağırmak, azgın, yanlış yoldan, doğru se''det yoluna çekmek için gönderilmişlerdir. (Seyyid Abdühakîm Arv''sî)
Âhirette az''blardan kurtulmak, ancak Muhammed aleyhissel''ma t''bi olmaya bağlıdır. O'nun ümmeti olan müslümanlar, O'na t''bi oldukları için bütün insanların hayırlısı ve en iyileri oldu. Cennet'e gireceklerin çoğu bunlar oldu ve Cennet'e herkesten önce gireceklerdir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Oğlum! Şimdi o zamandayız ki, geçmiş ümmetlerde böyle çok karanlık zaman gelince, büyük bir peygamber gönderilerek yeni bir din kurulurdu. Bu ümmet, ümmetlerin en iyisi olduğu için ve bu ümmetin Peygamberi, peygamberlerin sonuncusu olduğu için bunlar ın ''limlerine, İsr''iloğullarının peygamberlerinin mertebesi verilmiştir. Peygamberlerin vazîfeleri bu ''limlere yaptırılmaktadır. (İm''m-ı Rabb''nî) Niçin kılmazsın farz u sünneti, Değil misin Muhammed'in ümmeti Anmaz mısın, Cehennem'i, Cennet'i Îm''n s''hibi kul böyle mi olur?
(M. Sıddîk Gümüş)

Ümmet-i D''vet:
Kendilerine gönderilen peygambere inanmaya d''vet edilip de îm''n etmeyen kimseler.
Şimdi yeryüzünde müslümanlardan başka bütün insanlar ümmet-i d''vettirler. (K''dız''de Ahmed Efendi)

Ümmet-i İc''bet:
Kendilerine gönderilen peygamberin d''vetini kabûl edip, ona inanan ve t''bi olan kimseler.
Muhammed aleyhissel''mın ümmeti, son sınıf talebesi gibi olduğundan, insanları düny''da ve ''hirette kurtuluşa götüren sırların toplandığı Kur'''n-ı kerîm ile muh''tab oldular. Kur'''n-ı kerîmin indirilmesinden sonra yeryüzündeki insanların hepsinin Muhamm ed aleyhissel''ma t''bi olmaları emredildi. O'nun d''vetini kabûl edenler ümmet-i ic''bet, kabûl etmeyenler ümmet-i d''vettirler. (Muhyiddîn-i Arabî)

ÜMM-İ VELED:
Efendisinden (s''hibinden) çocuğu olan c''riye, köle kadın.
Ümm-i veled satılamaz ve hibe olunamaz. Efendisi vef''t edince ''z''d (hür) olur ise de, zevce gibi v''ris olamaz. Oğlu ise, mîr''sçı ve hür olur. (M. Zihni Efendi)

ÜMM-ÜL-KİTÂB:
1. Muhkem ''yetler. (Bkz. Muhkem Âyet)
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
(Habîbim!) Sana kit''bı indiren O'dur. O'ndan bir kısım ''yetler muhkemdir ki bunlar Ümm-ül-Kit''bdır. (Âl-i İmr''n sûresi: 7)
2. Levh-ül-Mahfûz. (Bkz. Levh-ül-Mahfûz)
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l'' ne dilerse (onu yapar. B''zısını) mahfeder (vücûda getirmez, b''zısını da) vücûda getirir. Ümm-ül-kit''b O'nun katındadır. (Ra'd sûresi: 39)
Bir kimse Cehennem'e götürücü kötü işleri yapar Cehennem'e yaklaşır. Ümm-ül-kit''bda saîd ise son günlerinde Cennet'e götürücü bir iş yaparak Cennet'e gider. (Hadîs-i şerîf-Minhat-ül-Vehbiyye)
3. F''tiha sûresi. (Bkz. F''tiha Sûresi)

ÜMM-ÜL-MÜ'MİNÎN:
"Mü'minlerin anası" m''n''sına Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem müb''rek zevcelerinden her birine verilen lakab (isim).
Ümm-ül-mü'minîn Âişe v''lidemiz şöyle buyurdu: Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem karnı hiçbir zaman yemekle doymamıştır. Bu hususta kimseye yakınmamıştır. İhtiy''c, ona zenginlikten daha iyi idi. (İsl''m Âlimleri Ansiklopedisi)

ÜMMÎ:
Kitab okumamış, yazı yazmamış, kimseden ders görmemiş kimse.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Onlar ki, yanlarında bulunan Tevr''t ve İncîl'de ismini yazılı buldukları O ümmî resûle t''bi olurlar. O (Resûl) kendilerine iyiliği emrediyor, kötülükten sakındırıyor... (Resûlüm) de ki: "Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize gelen, Allah'ın peygamberiyim. O Allah ki, yer ve göklerin tasarrufu (id''resi) O'nundur. O'ndan başka hiçbir il''h yoktur, öldürür ve diriltir. Onun için hem Allah'a hem de bütün kelimelerine îm''n eden o ümmî peygambere, resûlüne îm''n edin ve O peygambere uyun ki, doğru yolu bulasınız. (A'r''f sûresi: 157,158)
Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem, ümmî idi. Mekke'de doğup, büyüyüp belli kimseler arasında yetişip sey''hat etmemiş iken, Tevr''t'ta, İncîl'de ve Yunan ve Roma devirlerinde yazılmış kitablarda bulunan bilgilerden, h''diselerden haber ve rdi. Hicretin altıncı senesinde,Rum, İran ve Habeş hükümd''rlarına ve diğer Arap p''diş''hlarına mektuplar gönderdi. (İm''m-ı Kastal''nî)
Muhammed aleyhissel''m ümmî olduğu h''lde, t''rih, fen, ahl''k, siy''set ve sosyal bilgilerle dolu bir kit''b ortaya koydu. Yalnız o kitaba uyarak düny''ya ad''let yaymış olan hükümd''rların yetişmesine sebeb oldu. Kur'''n-ı kerîm, Muhammed aleyhissel''mın mûci zelerinin en büyüğüdür. (M. Sıddîk Gümüş)

ÜMMÎD (Ümîd):
Ummak, arzu, istek. Sebeblere yapıştıktan sonra iyi netice beklemek. (Bkz. Havf ve Rec'')
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Ey gün''hı çok olan kullarım! Allahü te''l''nın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz. Allah gün''hların hepsini affeder. O, sonsuz mağfiret ve nih''yetsiz merh''met sahibidir. (Zümer sûresi: 53)
Akıllı kendini mur''kabe (kontrol) edip ölüm sonrası için çalışan kimsedir. Ahmak da nefsinin arzûları peşinden koşup, Allahü te''l''ya ümid bağlayan kimsedir. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, İbn-i M''ce)
Allahü te''l''dan korkmalı, O'nun rahmetinden ümidi kesmemelidir. Ümid, korkudan çok olmalıdır. Böyle olanın ib''detleri zevkli olur. Gençlerde korkunun, ihtiyarlarda ve hastalarda ümîdin fazla olması l''zımdır denildi. Korkusuz ümid, ümidsiz korku c''iz değildir. (H''dimî)

Ümmîd ve Korku:
Allahü te''l''nın rahmetini ummak ve az''bından korkmak. (Bkz. Havf ve Rec'')

ÜSTÂD:
Muallim, öğretici, rehber.
İnsan, yaratılışta iki taraflıdır. Ona hid''yet, üstünlük tarafını tanıtabilmek ve bunu kuvvetlendirmeye çalışmasını sağlamak için muallim, bir üst''d l''zımdır. B''zı çocuklar, nasîhatla, yumuşak sözle ve mük''f''t vererek yola gelir. B''zısı, sert ve acı sözle ve cez'' vererek terbiye kabûl eder. Üst''d m''hir olup, çocuğun yaratılışının nasıl olduğunu anlamalı, ona şefkat ile tatlı veya acı te'sir ederek terbiye etmeli, y''ni yetiştirmelidir. Böyle m''hir ve müşfik bir rehber olmadıkça, çocuk ilim ve ahl''k edinemez, yükselemez. Rehber y''ni ilim ve ahl''k sunan z''t, çocuğu fel''ketten kurtarıp, se''dete kavuşturur. (İsl''m Ahl''kı)
Üst''d m''hir ve müşfik, talebe de zekî ve çalışkan olursa, öğrenilmeyecek mes'ele yoktur. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

ÜVEYSÎ:
Üst''dı, hocası olsun olmasın, hayatta veya vef''t etmiş bir büyüğün rûh''niyetinden istif''de ederek, terbiye görerek yetişen, olgunlaşan kimse. Bu şekilde yetişme yoluna üveysîlik denir.
Üveysî olmak öyle yüksek bir mertebedir ki, o dereceye ulaşmak pek ender (az) olur. Veysel Kar''nî, Abdülh''lık Goncdüv''nî, Beh''üddîn-i Buh''rî ve İm''m-ı Rabb''nî hazretleri bu mertebeye erenlerdendir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Peygamberler aleyhimüssel''m ve evliy'' vef''t ettikten sonra, bunlardan yardım istemeğe ''limler c''izdir, olur dedi. Tasavvuf büyükleri bunun doğru olduğunu bildirdi. Büyüklerden çoğu üveysîlik yoluyla yükseldiler. (Abdülhak-ı Dehlevî)
Beh''üddîn-i Buh''rî'nin üst''dı (hocası),Seyyid Emîr Kül''l hazretleri idi. Fakat ayrıca H''ce Abdülh''lık Goncdüv''nî'nin rûh''niyetinden istif''de ettiği için aynı zamanda üveysî idi. (İm''m-ı Rabb''nî)


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #193 : Eylül 08, 2008, 04:48:32 ÖÖ »

 V

VÂCİB: Kur'''n-ı kerîmde açık olmayarak bildirilmiş veya bir sah''bînin açıkça bildirmesi ile anlaşılmış olan emirler. Ş''fiîlere göre v''cib denince farz anlaşılır.
V''cibin terk edilmesi, tahrîmen mekrûhtur. Y''ni harama yakın mekrûhtur. V''cibi yapmayan, tövbe etmezse, Cehennem'de az''b çeker. (İbn-i Âbidîn)
Namazın v''ciblerinden birini bilerek yapmamak namazı bozmaz. Fakat gün''h olur. Unutarak yapmayan secde-i sehv (unutma secdesi) yapar. Farzın ilk iki rek'atinde zamm-ı sûreyi (F''tiha'dan sonra okunan sûreyi) unutan, üçüncü ve dördüncü rek'atlerde okuy up, sonra secde-i sehv yapar. Son rek'atte oturmayıp, ayağa kalkan secde etmeden hatırlarsa, hemen oturur, oturmayı geciktirdiği için secde-i sehv yapar. (Taht''vî)

V''cib-ül-Vücûd: Varlığı mutlaka l''zım olan Allahü te''l''.
Vücûd var olmak demektir, yalnız Allahü te''l'' v''cib-ül-vücûddur. Hep vardır. Önceleri ve sonsuz sonraları hiç yok olamaz. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Îm''nın altı şartından birincisi, Allahü te''l''nın v''cib-ül-vücûd ve hakîki ma'bûd ve bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna inanmaktır. Düny'' ve ''hiret ''leminde bulunan her şeyi, maddesiz, zamansız yoktan var eden ancak Allahü te''l''dır diye kesin inanm aktır. (Mevl''n'' H''lid-i Bağd''dî)
Allahü te''l'' v''cib-ül-vücûddur.Her şeyi var eden ve kendi varlığının sonu, sınırı bulunmayan ve nasıl olduğu akıl ile anlaşılamayan, yalnız ulûhiyyet (ilahlık) ve h''likiyyet (yaratıcılık) için lüzumlu sıfatları bilinen bir varlıktır.Kendi kendine var dır ve bir t''nedir. O'ndan başka hiçbir şey kendi kendine var olamaz. Her şeyi var eden ve varlıkta durduran yalnız O'dur. Kendi kendine var olmak demek, varlığı hiçbir şeye muhtaç olmamak demektir. Bütün varlıkların var olması için, O'nun var olması l''zımdır.Her şeyi var etmesi ve böyle düzgün h''lde durdurması için l''zım olan kem''l sıfatları vardır. Noksanlık, ayb ve kusur O'nda olamaz. (İm''m-ı Gaz''lî)

VÂCİD (El-V''cid): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Ma'bûd, Rab, il''h olan, z''tında bulunması l''zım ve l''yık olan bütün sıfatları kendisinde bulunan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan.
El-V''cid ism-i şerîfini okuyanın kalbi kuvvet bulur. (Yûsuf Nebh''nî)

VA'D: Söz verme, söz verilen şey.
1. Allahü te''l''nın; emirlerini yerine getirenleri çeşitli nîmetlerle mük''f''tlandıracağını, karşı gelenleri ise, az''b ile cez''landıracağını bildirmesi, söz vermesi. Buna va'd-ı il''hî de denir.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allah mü'min (inanan) erkeklere ve mü'min kadınlara kendileri içinde ebedî kalıcı olmak üzere ağaçları altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetinde güzel meskenler (kalacak yerler) v'''detti. Allahü te''l''nın onlardan r''zı olması (ise) , hepsinden daha büyüktür. (Çünkü bu her se''detin başıdır). (Tevbe sûresi: 72)
2. Bir kimsenin, başka birisine bir husûsta söz vermesi.
Mün''fıklık al''meti üçtür. Yalan söylemek, va'dini if'' etmemek (yerine getirmemek), em''nete hıy''net etmek. (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-Müfred)
Nifak y''ni mün''fıklık; z''hirin (dışın) b''tına (içe) uymaması demektir. Mün''fığın sözü özüne uymaz. İnanılacak şeylerde mün''fıklık yapmak küfrdür, inançsızlıktır. Cehennem'de sonsuz kalmayı gerektirir. İşlerinde ve sözlerinde mün''fıklık yapmak haramdı r, gün''htır. Îm''nı gidermez. İnanılacak şeylerde mün''fıklık, diğer küfrden (inançsızlıklardan) daha kötüdür. Îf'' etmek, yerine getirmek niyetiyle va'd yapmak c''izdir, hatt'' sev''bdır. Böyle va'di îf'' etmek v''cib değildir, müsteh''bdır. Va'di yerine getirmemek tenzihen mekrûhtur. Va'dinde durmaya gücü yetmezse mün''fıklık olmaz. Kendine mal veya söz yahut sır em''net edilen kimsenin bunlara hıy''net etmesi, mün''fıklık olur. (İbn-i Hacer)

VA'DE:
1. Bir iş için önceden t''yin edilen zaman, t''rih.
Taksitle mal alırken, paranın bir mikt''rını peşin ve geri kalanını eşit miktarlarda v''de ile ödemek için, y''hut peşinsiz hepsini belli v''delerde eşit taksitlerle ödemek için sözleşerek satın almak c''izdir. (İbn-i Âbidîn)
Ödünç verirken zaman t''yin etmemelidir. Çünkü zaman t''yin ederse, malı misli ile veresiye satmış olur.Bu ise f''iz olur. Bir v''de ile ödünç vermek c''iz olmadığı gibi, bu vakti beklemeden alacağını istemek c''izdir. (Hamz'' Efendi, Uş''kî, İbn-i Âbidîn)
2. Ecel.
Va'desi gelen ölür. Her ölen ''hirette mutlaka diriltilecektir. Diriltildikten sonra mîz''n ve hesab vardır. Hes''bları görülenler Cennet'e veya Cehennem'e sevk olunacaktır. (İm''m-ı Gaz''lî)

VAD'I HAML: Doğum yapmak.
Zin''dan h''mile kadını, vad'ı haml etmeden evvel nik''h etmek sahîhtir. Fakat vad'ı haml edinceye kadar vaty etmek (yaklaşmak) c''iz olmaz ve nafakası v''cib olmaz. (İbn-i Âbidîn)

VÂDİ-Yİ URENE: Araf''t ovasında bulunan bir v''di.
Arefe günü Araf''t'ın V''di-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde öğle ile ikindi namazlarından sonra vakfeye durmak, haccın farzlarındandır. (Mevkûf''tî)

VAHDÂNİYYET: Allahü te''l''nın z''tî sıfatlarından. Allahü te''l''nın z''tında, sıfatlarında ve işlerinde tek olup, ortağı olmaması. (Bkz. Sıfat)
Vahd''niyyet sıfatı ve diğer z''tî sıfatların hiçbiri varlıkların hiçbirinde yoktur. Yalnız Allahü te''l''ya mahsûsturlar. Bunların sonradan yaratılan varlıklara hiçbir sûrette bağlantıları yoktur. (H''lid-i Bağd''dî)

VAHDET-İ VÜCÛD: S''likin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) muhabbetle zikir yapması esn''sında, Allahü te''l''dan başka her şeyi unutup, yalnız O'nu bilmesi h''li.
"Vahdet-i vücûd vardır. Her şeyde Allahü te''l''yı görüyoruz ve her şey O'dur" diyen tasavvuf büyükleri; her şey Allahü te''l'' ile birleşmiş, O, her şeyden ayrı değil, her şeye benzer, bu ''lem ile ber''ber ve birlikte var oldu, işte O görünüyor gibi şeyl eri demek istemiyorlar. Böyle söylemek îm''nı giderir. Allahü te''l'' mahlûkları (yarattıkları) ile birleşik değildir. Onların aynı değildir. Onlara benzer değildir. O, hep var idi, hep öyledir. O, hiçbir bakımdan mahlûklarına, yarattıklarına benzemez, O'nun varlığı l''zımdır. O'ndan başkası olsa da olur, olmasa da. O büyüklerin her şey O'dur demeleri, hiçbir şey yoktur. Yalnız O vardır. Her şey Allahü te''l''nın yaratması ile meydana gelmiştir demektir. Tasavvuf büyükleri h''ricde, eşy''nın varlığını vehmî, hay''l olarak biliyor. Böyle vücûd devamlıdır.Y''ni bizim vehmimizin yok olması ile yok olmaz. Âhiretin sonsuz hay''tını bu vücûda (varlığa) bağlı bilirler. Âlimler eşy''yı h''ricde mevcud bilir, ''hiretin sonsuz hay''tı, bu eşy''ya göre olacaktır der. Bununla ber''ber eşy''nın h''ricde varlığını Hak te''l''nın varlığı yanında zaif, kuvvetsiz, hatt'' yok bilir. Görülüyor ki, her iki taraf da, eşy''ya h''ricde var diyor. Düny'' ve ''hiret işlerini, bu varlık üzerine kuruyor. Vehmin, hay''lin yok olması ile yok olmaz, diyor. Yalnız, sofiyye, bu varlığa vehmî diyor. Çünkü, bunlar, tasavvuf yolunda yükselirken, hiçbir şey görmüyor. Hak te''l''nın varlığından başka, bir şey gözlerine görünmüyor. Âlimler ise, bunların varlığına vehmî demekten kaçınıyor, c''hillerin, yanlış anlayıp, hay''lin yok olması ile, yok olur sanacaklarından ve ebedî sonsuz az''bı ve sev''bı ink''r etmelerinden korkuyorlar. (İm''m-ı Rabb''nî)
Vahdet-i vücûd, tasavvufun ince mes'elelerindendir. Felsefecilerin akıllarına göre bahsettikleri vahdet-i vücûddan tam''men başkadır. Çünkü, tasavvuftaki vahdet-i vücûd tatmakla anlaşılan bir h''ldir.Bunu o yüksek mak''ma yükselenler bilir. Felsefeciler in bahsettiklerine gelince, o akl ile anlaşılan bir şeydir. (Abdülhakîm Arv''sî)

VÂHİD (El-V''hid): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Z''tında benzeri olmamakta tek olan.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
(Habîbim!) De ki: Allah her şeyin yaratıcısıdır. (O'nun ortağı yoktur.) O, V''hid'dir. Kahh''r (her şeye g''lib) dir. (Ra'd sûresi: 16)

VÂHİME KUVVETİ: His organları ile anlaşılamayan, fakat duyulanlardan çıkarılabilen m''n''ları anlayan iç kuvvet.
Düşmanlık, doğruluk bir organla hissedilmez. Fakat dost, düşman olan kimse görülüp, hissedilince, bunlardan dostluğu ve düşmanlığı v''hime kuvveti anlar. V''hime kuvveti olmasaydı, koyun kurdun düşmanı olduğunu anlamaz, ondan kaçmaz, yavrusunu da korumazdı. V''hime kuvvetiyle anlaşılan m''n''lar h''fıza ile saklanır. (Ali bin Emrullah)

VAHY (Vahiy): Allahü te''l''nın emirlerini ve yasaklarını, peygamberlerine melek v''sıtasıyla veya v''sıtasız olarak bildirmesi.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyuruyor ki:
O (Muhammed aleyhissel''m) boş şey söylemez. Yalnız vahyedileni söyler. (Necm sûresi: 3)
Allahü te''l''nın emirlerini ve yasaklarını, îm''nı ve ib''det esaslarını, güzel ahl''kı içine alan il''hî kitablara inanmak, dînimizin üçüncü temel şartıdır.Yüce Rabbimiz peygamberleri v''sıtası ile hepsini il''hî kitablarda bildirmiştir. Allahü te''l'' bu ku tsal kitabları, b''zı peygamberlere melek v''sıtasıyla okutarak, b''zılarına ise yazılı olarak, b''zılarına da meleksiz işittirerek vahyetti. Allahü te''l'' tarafından vahyedilen bu il''hî kitabların hepsi O'nun kel''mı (sözleri) dır. (M. Sıddîk Gümüş)

Vahy K''tibi: Peygamber efendimize gelen vahyi, O'nun emri ile yazan sah''bîlere verilen isim.
Esh''b-ı kir''m arasında kırk kadar vahiy k''tibi vardı.Meşhûr vahiy k''tibleri şu Sah''bîler idi: Hazret-i Ebû Bekr, hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali, hazret-i Mu''viye, H''lid bin Velîd, Abdullah bin Zeyd, Zeyd bin S''bit ve diğerleri. (İbn-i Hacer Askal''nî)

Vahy-i Gayri Metlûv: Allahü te''l'' tarafından peygamberlerin kalblerine bildirilen vahyi, peygamberlerin kendilerine ''it kelimelerle yanındakilere bildirmesi. Hadîs-i kudsî. (Bkz. Hadîs)

Vahy-i Metlûv: Cebr''il aleyhissel''mın, Allahü te''l''dan aldığı haberleri getirerek peygamberlere okuması.
Vahy-i metlûvun kelimeleri de, m''n''ları da Allahü te''l''dan gelmiştir. Kur'''n-ı kerîm vahy-i metlûvdur. (İm''m-ı Süyûtî)

VA'ÎD: Allahü te''l''nın az''b yapacağına söz vermesi.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Şimdi, benim düny''da ve ''hirette va'îdimden korkanlara va'z-u nasîhat et! (K''f sûresi: 45)
Mekke müşriklerinden önceki kavimler, Peygamberlerini tekzîb ettiler (yalanladılar). Onlara va'îdim hak (v''cib) oldu. (Kehf sûresi: 14)
... Allah'ım, ey sağlam ipin ve dosdoğru işin s''hibi! Senden va'îd gününde, emniyet ve sonsuzluk gününde Cennet'ini dilerim. (Hadîs-i şerîf-Sünen-i Tirmizî)

VAKF (Vakıf):
1. Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı)malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evk''ftır. Vakfedene v''kıf, vakfedilen şeye mevkûf, vakfın menfaati kendisine bırakılana mevkûfun aleyh, yapılan sözleşmeye de vakfiye denir.
Vakf düny''da insanlara ihs''n (iyilik) ve ikr''m etmek, ''hirette de sev''b kazanmak g''yesiyle kurulur. Vakf, ib''det değil, kurbettir. Y''ni sev''b kazanmak niyeti ile yapılan mub''h bir iştir. (İbn-i Âbidîn)
Abdullah ibni Ömer buyurdu ki: Babam Ömer (r.anh) Hayber topraklarındaki mülkü olan bahçesini, tasadduk etmek y''ni sadaka olarak vermek istiyordu. Peygamber efendimize ne yapmasını sormuştu. Peygamber efendimiz: Mülkünü vakıf yoluyla sadaka et ki satılmasın, hîbe edilmesin, mîrasçılara kalmasın ancak gelirleri veya mahsûlü hayır işlerine harcansın" buyurdu. Babam da böyle yaptı. O bahçenin mahsûlü Allah yolunda harbedenlere, köle ''z''d etmeye, mis''firlere ve yolculara, yolda kalmışlara, bahçeyi i şleyenlere ve id''re edicilerine harcandı. (İbn-i Âbidîn)
2. Kır''atte y''ni Kur'''n-ı kerîm okurken duracak yerde durmak, kelimeyi kendisinden sonra gelenden ayırmak.
Zellet-ül k''rinin (yanlış okumanın) biri de, vakıf ve geçilecek yerde olur. Bu şekilde hat''da, m''n'' değişse de namaz bozulmaz. (Al''üddîn-i Haskefî)

VAKFE: Durma; haccın farzlarından olup, Arefe günü Arafat'ta öğle ve ikindi namazından sonra bir miktar durmak.
Vakfe, Arafat'ın V''di-yi Urene denilen yerinden başka herhangi bir yerinde yapılır. (İbn-i Âbidîn)

VÂKIA SÛRESİ: Kur'''n-ı kerîmin elli altıncı sûresi.
V''kıa sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). Doksan altı ''yet-i kerîmedir. İsmini ilk ''yette geçen V''kıa kelimesinden alır. Sûrede, kıy''met ve ''hiret h''llerinden, Cennet ve Cehennemden vb. konulardan bahs edilmektedir. (Sen''ullah Dehlevî, R''zî)
V''kıa sûresinde me''len buyruldu ki:
Îm''nları ileri olanlar, Allahü te''l''ya yaklaşmakta olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir. (Âyet: 10)
Kim her gece V''kıa sûresini okursa, ona fakirlik asl'' is''bet etmez. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

VÂKI'ÂT HABERLERİ: Hanefî mezhebinde, üç im''mdan (İm''m-ı a'zam, İm''m-ı Yûsuf ve İm''m-ı Muhammed'den) bildirilmiş olmayıp, bunların talebelerinin ve talebesi talebelerinin ictih''d ettikleri, bildirdikleri hükümler.
Hanefî mezhebinde v''kı'''t haberlerini ilk toplayan Ebü'l-Leys Semerkandî olup, Nev''zil kitabını yazmıştır. (İbn-i Âbidîn)
Hanefî mezhebinde namazda hareketsiz olmak l''zım olduğundan, otururken parmakla iş''ret edilmez. V''kı'''t haberlerinde böyle bildirilmektedir. (İbn-i Âbidîn)

VÂKIF:
1. Mülkü olan belli ve kıymetli malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş) bütün veya belli fakîrlere Allah rız''sı için terkeden kimse. (Bkz. Vakf)
V''kıfın müslüman, hür, akıllı ve b''liğ y''ni ergenlik çağına ulaşmış olması l''zımdır. (İbn-i Âbidîn)
Şart-ı V''kıf (V''kıfın koyduğu şart), nass-ı ş''rî (din s''hibinin koyduğu k''nun) gibidir. (İbn-i Âbidîn)
2. Bir işten haberi olan.
Meşveret olunan kimsenin v''kıf olmadığı şeyi veya v''kıf olduğunun aksini söylemesi gün''htır. Hat'' ile söylemesi gün''h olmaz. (M. H''dimî)
3. Araf''t'ta vakfeye duran.

VAKT (Vakit):
1. Namazın dışındaki farzlardan birisi.
Namazın dışındaki yedi farzdan birisi olan vakt üç şeyle tamam olur.
1) Her namazın vaktinin evvelini bilmekle,
2) Her namazın ''hir (son) vaktini bilmekle,
3) Namazı mekrûh olan vakte vardırmamakla. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)
Farzları vaktinde sünnetlerle birlikte kıl. (Fakîrullah)
Beş vakt namazı, vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namazını kış aylarında gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek müstehabdır. (İm''m-ı Rabb''nî)
2. Zaman
Kim vaktini c''mide geçirmeyi ''det ederse, Allahü te''l'' da ona ülfet eder (onu him''yesine alır) . (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Vakitleri çok kıymetli ganîmet bilmelidir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem "Y''rın yaparım diyen hel''k oldu" buyurdu. (İm''m-ı Rabb''nî)
Vakt insanı havanda gibi döğer, ezer. (Üst''d Ebü'l-K''sım)
Vakt keskin bir kılıç gibidir.Kıymetli ve şerefli şeylere sarfetmek gerektir. (Muhammed Ma'sûm F''rûkî)

VÂLÎ (El-V''lî): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Her şeyin m''liki (s''hibi), yaratıcısı, bütün işler tasarrufunda olan, her şey O'nun ir''desi, hükmü ile olan.
El-V''lî ism-i şerîfini söyleyen, yıldırım ve başka ''fetlerden kurtulmuş olur. (Yûsuf Nebh''nî)

VALLÂHÎ: Allahü te''l''ya yemin ederim m''n''sına, bir sözün, niyyetin, bir işi yapmak veya yapmamak arzûsunun kuvvetli olduğunu gösteren, söylendiği şeye aykırı hareket edildiğinde, yemin keff''reti l''zım gelen sözlerden birisi.
Yemin yalnız Allahü te''l''nın isimleri ile olur. Başka şeylerle, müslüman yemîni olmaz. Allahü te''l''nın isimleri ile yemîn ya harf ile veya kelime ile olur. İsmin başında be, te, ve harflerinden biri söylenip, ismin sonu esre okunursa, yemin olur. Mes el'' billahî, tallahî, vall''hî demek gibi. Birisi hakkında "Vall''hî dövmeyeceğim" diye yemîn eden kimse, bir kerre döğerse yemîni bozulur, keff''ret denen cez''yı verir ve yemin biter. İkinci def'' döğerse bir daha keff''ret vermez. (Al''üddîn Haskefî)

VÂRİDÂT-I İLÂHİYYE: Allahü te''l''dan gelen feyzler ve ilhamlar.
V''rid''t-ı il''hiyyenin hepsi ''det-i il''hiyye içinde y''ni bir sebeb altında meydana gelmektedir. (Abdülhakîm bin Mustafa)
Abdullah-ı Dehlevî hazretlerinin çok ker''metleri görüldü. En büyük ker''meti, gelen s''dık kimselerin kalblerine teveccüh (nazar) ederek feyz ve bereketle doldurmasıydı. Binlerce ''şıkı bir bakışta v''rid''t-ı il''hiyyeye kavuştururdu. (Raûf Ahmed Müceddidî)

VÂRİS:
1. Mîrasçı, akrab''lık veya başka yolla, vef''t eden kimsenin bıraktığı mîr''s denen maldan almaya hak kazanan.
Bir kimse maraz-ı mevtte (ölüm hastalığında), v''rislere veya başkasına hediye verse, ölünce, alacaklıları geri alıp paylaşırlar. (Hacı Reşîd Paşa)
2. İlim ve ma'rifette mîrasçı.
Âlimler peygamberlerin v''risleridir. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Rabb''nî)

VASÎ: Bir kimsenin, mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarruf etmek üzere t''yin ettiği kimse.
Ölüm hastası, küçük çocuğuna bırakacağı malını, bu çocuğun ihtiy''çlarına sarf etmesi için birini vasî t''yin edince, çocuk ''kıl (akıllı), b''liğ (ergenlik, evlenme yaşına gelmiş) olduğunda, reşîd olduğu (malını, dînin ve aklın beğendiği yerlerde kullan dığı) görülmedikçe vasîden malları alamaz. (İbn-i Âbidîn)
Emîn (güvenilir) olmayan, f''sık (açıkça haram işleyen) veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş) vasî yapılırsa, k''dı (h''kim) bunları değiştirir. (K''dıhan)
Vasî muht''c olunca, yetimin malından yiyebilir. Kimseye hibe edemez. Hel''k (telef)ederse, azl olunur (vasîlikten alınır). (K''dıhan)

VÂSİ' (El-V''si'): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Rahmeti, ilmi, kudreti, ihs''nı ve nîmetleri her şeyi kuşatan ve her şeye k''fi olan, kudretinin ve ilminin nih''yeti olmayan.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l'' mülkün s''hibidir. Mülkünü dilediğine verir. Allah V''si'dir, her şeyi bilir. (Bekara sûresi: 247)
El-V''si' ism-i şerîfini söyliyen, fakirlik sıkıntısına düşmez. Hırs, gayz ve hasedden kurtulur. (Yûsuf Nebh''nî)

VASİYETNÂME: Vasiyet yazılan k''ğıt.
Her müslüman, ölüm hastalığında bir vasiyetn''me yazmalıdır. Vasiyetn''meyi maraz-ı mevtte (ölüm hastalığında) yazmak v''cib, sıhhatte iken yazıp yanında taşımak müstehaptır (iyidir). (Sen''ullah-ı Dehlevî)
Hazırlanan vasiyetn''mede evl''dına, ahb''bına, son nasîhatini yapmalıdır. Kendinde hakkı bulunanlardan, helallaşmalarını, alacaklarını, vereceklerini, borçlarının ödenmesini, iskat yapılmasını, hac borcu varsa vekil gönderilmesini, cen''ze hizmetindeki ve defnden sonraki isteklerini bildirmelidir. Zevcesine olan (mehr-i müeccel) borcunun ödenmesi için vasiyet etmeyi unutmamalıdır. (Sen''ullah-ı Dehlevî, Abdülhakîm-i Arv''sî)
Seyyid Abdülk''dir Geyl''nî'nin, oğlu Abdurrezzak'a vasiyetn''mesi şöyledir:
Ey oğlum! Allahü te''l'' bize ve sana ve bütün müslümanlara muvaff''kiyet ihs''n eylesin. Sana Allah'tan korkmanı ve O'na it''at etmeni, dînimizin emir ve yasaklarına ri''yet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim. Ey oğlum! İyilerle ber''ber ol. Âliml ere, evliy''ya hürmeti gözet. Din kardeşlerinle iyi geçin. Küçük ve büyüklere nasîhat et. İhl''s üzere ol. İhl''s; insanların görmesini h''tıra getirmeyip, yaradanın d''im'' gördüğünü unutmamaktır.

VASİYYET (Vasiyet): Bir kimsenin vef''tından sonra yapılmasını istediği şey veya sonraya bağlı olmak üzere bir malı veya menfeatini (faydayı) bir şahsa veya bir hayır işine teberrû' (bağış) yoluyla temlik etmek (s''hib ve m''lik kılmak). Vasiyet edene mûsî, vasiyet edilen şeye mûs''bih, kendisine vasiyet yapılan şahsa mûs''leh denir.
Bir müslümanın üzerinden iki gece geçer ve bu gecelerde vasiyet edeceği bir şey olup da vasiyetini yazmaması ona l''yık değildir. (Hadîs-i şerîf-El-Fıkhu Alel Mez''hib-i Erbea) (Hadîs-i şerîfte s''dece iki gecenin bildirilmesi vasiyet yazmakta acele etm eği teşvik içindir.)
Her müslüman, ölüm hastalığında bir vasiyet yazmalıdır. Bir kimse vasiyetini iptal edebilir. Vasiyetini ink''r etmesi iptal olmaz. Vasiyeti kabûl eden, öldükten sonra reddedemez. (Abdülhakîm-i Arv''sî)
Îm'' ile dahî kılması mümkün iken, kılmadan ölüm h''line gelen kimsenin, namazlarının keff''reti yapılması için vasiyet etmesi l''zımdır. (Halebî)

VASL:
1. Kavuşma. Allahü te''l''ya kavuşma; velî olma. Vasl olanlar reisidir, o hocasının pîridir. Mektûb''t ki eseridir, c''na can katar efendim.
(Muhammed Sıddîk bin Saîd)
2.Birleştirme. İlm ile, irf''n ile, s''hib olan Sıla'ya İki temel bilgiyi vasl eden bir araya Dalıp uçsuz bucaksız, o muazzam dery''ya Ve bu zikr dery''sından en büyük payı alan.
(Muhammed Sıddîk bin Saîd)
(Sıla:İm''m-ı Rabb''nî hazretlerinin, şerîat ile tarîkati birleştiren m''n''sına gelen, hadîs-i şerîfle bildirilmiş ismidir.)

Vasl-ı Ury''nî: Tasavvuf yolculuğunun sonunda Allahü te''l''ya kavuşma h''li. Nih''yete erme.
Vasl-ı ury''nîde s''lik (tasavvuf yolcusu), vücûdunun her zerresi ile Allahü te''l''yı zikr eder. (İm''m-ı Rabb''nî)
Vasl-ı ury''nî, nûr''nî perdelerin tam''men yanmasından sonradır. (İm''m-ı Rabb''nî) Ben tenden kurtulurum, o hay''lden kurtulur, Gideyim, vasl-ı ury''nî ancak böyle bulunur.
(Mevl''n'')

VATAN: İnsanın yerleştiği, oturduğu yer, memleket.
Vatan sevgisi îm''ndandır. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t)
Hanefî mezhebinde üç türlü vatan vardır: Vatan-ı aslî, vatan-ı ik''met, vatan-ı sükn''. (İbn-i Âbidîn)

Vatan-ı Aslî: İnsanın doğduğu veya evlendiği veya ayrılmamak niyeti ile yerleştiği yer.
Vatan-ı aslî birden fazla olabilir. Bir kimse, vatan-ı aslîye girince mukîm olur. Namazlarını dört kılar. (İbn-i Âbidîn)
Sefere çıkmak, vatan-ı aslîyi bozmaz. Vatan-ı ik''mette veya vatan-ı sükn''da bulunmak, vatan-ı aslînin bozulmasına sebeb olmaz. Vatan-ı aslî ancak vatan-ı aslî ile bozulur. B''liğ (ergenliğe ulaşmış) çocuğun, ana-babasının bulunduğu yer, doğduğu yer bi le olsa, buradan ayrılıp başka yerde çıkmamak üzere yerleşse veya evlense orası vatan-ı aslîsi olur. Zevcesini bir yerde yerleştirip, sonra kendisi başka yere devamlı kalmak üzere yerleşse ikisi de vatan-ı aslîsi olur. (İbn-i Âbidîn)

Vatan-ı İk''met: Geçici olarak ik''met edilen yer. Hanefî mezhebinde on beş gün veya daha çok kalıp sonra çıkmaya niyet edilen yer.
Bir kimse, okumak veya vazîfe yapmak için bir yerde senelerce kalmaya ve sonra buradan çıkmaya niyet ederse, vatan-ı ik''met olur. (İbn-i Âbidîn)

Vatan-ı Sükn'': Hanefî mezhebinde on beş günden az kalmak için niyet edilen y''hut yarın çıkarım diyerek senelerce oturulan yer.
Mis''fir, vatan-ı sükn''da farzları hep iki kılar. Burada iken mukim sayılmaz. (İbn-i Âbidîn)

VATY ETMEK: Erkeğin hanımına yaklaşması; cim'' etmek.
Zin''dan h''mile kadını, vad'ı haml etmeden (doğum yapmadan) evvel nik''h etmek sahîhtir, olur. Fakat doğum yapıncaya kadar vaty etmek c''iz olmaz ve nafakası v''cib olmaz. (İbn-i Âbidîn)

VA'Z (Vaaz): Öğüt, nasîhat; emr-i ma'rûf ve nehy-i münker y''ni iyiliği emr, kötülükten menetme.
İnsanlara va'z edici olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kaz'' ve kadere îm''n etmek yetişir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Va'z edenlerin, din adamlarının, cem''atin anlayamayacakları şeyleri söylemeleri ve yazmaları fitne olur. Herkese anlayabileceği kadar söylemelidir. (M. H''dimî)

VECD: Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü te''l''yı anması) veya bir başka sebeb netîcesinde h''sıl olan m''nevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i ihtiy''rî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması h''li.
S''likin (tasavvuf yolunda bulunan kimsenin) z''hirini (dışını, bedenini), dînin emir ve yasaklarına uydurması, ib''det ve t''atlerden tad almasına sebeb olduğu gibi, b''tın (kalb) işlerine, Allahü te''l''nın rız''sından başka düşünceleri kalbinden çıkarmaya , kibir, hased (kıskançlık), kin gibi m''nevî hastalıklardan temizlemeye çalışması da, kalbde ve rûhta vecd h''linin meydana gelmesine vesîle olur. (İm''m-ı Rabb''nî)
H''ller ve vecdler, matlûbun (aranılanın) başlangıcıdır, maksad değildir. (İm''m-ı Rabb''nî)

VEDÂ HACCI: Hicretin onuncu senesinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem yüz bin kişiden fazla sah''binin katılmasıyla yaptığı son haccı.
Peygamber efendimiz Ved'' haccında Araf''t v''disinin ortasında öğleden sonra, Kusv'' adındaki devesinin üstünde Ved'' hutbesini okuyup Esh''b-ı kir''m ile ved''laştı. Mekke'de on gün kalıp ved'' haccını tamamladı ve ved'' tav''fı yaparak Medîne'ye döndü. Ved'' haccından sonra Esh''b-ı kir''m geldikleri yerlere gidip Resûlullah'ın bildirdiği ve emrettiği şeyleri oralarda anlattılar. (İbn-i Hiş''m)
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem Ved'' haccında, Ved'' hutbesini okuduğu gün, M''ide sûresinin "Bugün dîninizi sizin için ikm''l eyledim. Üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve size din olarak İsl''miyet'i vermekle r''zı oldum" me''lindeki üçüncü ''yet-i kerîmesi n''zil oldu. Peygamber efendimiz bu ''yeti, Esh''b-ı kir''ma okuyunca, hazret-i Ebû Bekr ağlamaya başladı. Esh''b-ı kir''m ağlamasının sebebini sorunca; "Bu ''yet-i kerîme, Resûlullah'ın vef''tının yakın olduğuna del''let ediyor. Onun için ağlıyorum" buyurdu. (Altıparmak, Halebî, İbn-i Hiş''m)

VEDÂ HUTBESİ: Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesinde yaptığı Ved'' haccı sırasında îr''d buyurduğu (okuduğu) hutbe.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem hicretin onuncu senesi Zilhicce ayının dokuzuncu (Arefe) günü Arafat v''disinin ortasında öğleden sonra Kusv'' adındaki devesinin üstünde 124 bini aşkın sah''bîye hit''ben Ved'' hutbesini okuyup, Esh''b-ı kir ''mı ile ved''laştı.
Peygamber efendimiz Ved'' hutbesinde buyurdu ki:
... Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allahü te''l''dan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allahü te''l''nın em''neti olarak aldınız, onların n''mûslarını ve iffetlerini Allahü te''l'' adına söz vererek hel''l edindiniz. Sizin , kadınlar üzerinde hakkınız; onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
... Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, hepiniz Âdem'in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetliniz, takv''sı (haramlardan, yasaklardan sakınması) çok olanınızdır. Arabın Arab olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takv'' iledir. (İbn-i Hiş''m)

VEDÎ: İdr''rdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.
Vedî çıkınca dört mezhebde de abdest bozulur. Hanbelî mezhebinde gusül (boy) abdesti de l''zım olur. (Halebî)
Hanefî, M''likî ve Ş''fiî mezhebinde vedî, guslü (boy abdestini) gerektirmez. (Şa'r''nî)
Vedî, Hanefî mezhebinde kaba nec''settir. (İbn-i Âbidîn)

VEDÎA: Güvenilen kimseye saklamak için verilen mal. Em''net.
Vedîa söz veya h''l ile yapılan îc''b ve kabûl netîcesinde olur. Veren ve alan, diledikleri zaman fesh edebilir (vazgeçebilir). (Mecelle)
Vedîa, s''hibinden izinsiz kullanılamaz; ''riyet, kir'' ve rehin ve ödünç verilemez ve s''hibinin borcu, onun izni olmadan ödenemez. Bunları izin ile yapabilir. (Ali Haydar Efendi)

VEDÛD (El-Vedûd): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Bütün yarattıklarına ihs''n eden, onlara iyilik ve ihs''n etmeyi seven, beğenen Allahü te''l''.
El-Vedûd ism-i şerîfini söyliyen karı-kocanın birbirine karşı sevgi ve muhabbeti çoğalır. (Yûsuf Nebh''nî)

VEFÂ: Sözünde durmak. (Bkz. Ahd)
Mu''z bin Cebel şöyle riv''yet etmiştir:Resûl-i ekrem bana; "Y'' Mu''z! Allah'tan kork! Doğru konuşmak, sözüne vef'', em''neti ed'', hıy''neti terk, komşuyu him''ye, öksüze acımak, yumuşak konuşmak, herkese sel''m vermek, kanatları alçaltmağı (tev''zu'u) sana tavsiye ederim." dedi. (Hadîs-i şerîf-Mektûb''t-ı Ma'sûmiyye)

VEHHÂB (El-Vehh''b): Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden), mahlûk''tına (yarattıklarına) ihs''n hazînelerinden karşılıksız veren Allahü te''l''.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Y'' Rabbî! Bizi doğru yola hid''yet ettikten (ilettikten) sonra kalblerimizi şek ve şüpheye saptırma, meylettirme. Bize, kendi tarafından rahmet (tevfîk, îm''n, hid''yet ve doğru yolda dev''m etmek) ver. Şüphesiz sen, Vehh''b'sın. (Âl-i İmr''n sûresi: 8)
El-Vehh''b ism-i şerîfini kim duh'' (kuşluk) namazından sonra söylerse, başkasına muhtaç olmaz. Kalblerde heybet h''sıl eder. (Yûsuf Nebh''nî)

VEHHÂBÎLİK: Sapık bir fırka. On sekizinci yüzyıl ortalarında Arabistan yarımadasında Necd bölgesinde ortaya çıkan, Muhammed bin Abdülvehh''b tarafından kurulan dînî ve siy''sî bir yol. Bu yolda olana Vehh''bî denir.
Vehh''bîliğin kökü hicrî dördüncü asırlara uzanır. Bu sırada, Hanbelî mezhebinden, dolayısıyla Ehl-i sünnetten ayrılan b''zı kimseler, müteş''bih (m''n''sı kapalı) ''yet-i kerîme ve hadîs-i şerîflere z''hirî (görünen) m''n''larına yapışarak, kendi akıllarına göre yanlış m''n'' verdiler. Teşbih ve tecsim (Allahü te''l''yı mahlûkuna benzetme)gibi bozuk bir inanışın içine düştüler. Sözlerine inandırabilmek için selef-i s''lihînin (Esh''b-ı kir''m ve T''biînin) yolunda olduklarını söyliyerek, kendilerine selefîler adını verdiler. Hanbelî mezhebinde olan Ebül-Ferec İbn-ül-Cevzî ve diğer Ehl-i sünnet ''limleri onların selef-i s''lihîn yolunda olmadıklarını, bozuk mücessime fırkasından olduklarını bildirerek bu fitnenin yayılmasını önlediler. Hicrî yedinci asırda İbn-i Teymiyye aynı fitneyi tekrar alevlendirdi. Bu bozuk yol, İbn-i Teymiyye'nin talebesi İbn-i Kayyım el-Cevziyye ve başkaları ile dev''m etti. Nih''yet hicrî on ikinci asırda (mîl''dî on sekizinci yüzyıl ortalarında) İbn-i Teymiyye'nin kitablarını okuy arak te'sirinde kalan ve İngilizlere aldanan Muhammed bin Abdülvehh''b ile tekrar ortaya çıkarıldı. Muhammed bin Abdülvehh''b, Vehh''bîlik denilen fikirlerini 1744 senesinde Necd bölgesinde yaymaya başladı. Bu bölgenin ileri gelenlerinden Muhammed bin Suûd ona yardımcı oldu. Bu sırada Ehl-i sünnet ''limleri vehh''bîliğin bozukluğuna d''ir eserler yazdılar. Buna rağmen vehh''bîler, Hic''z ve Irak taraflarını da h''kimiyetleri altına alınca, Sultan İkinci Mahmûd Han zam''nındaki Osmanlı Devleti'nin Mısır v''lisi olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve oğlu Ahmed Tosun Paşa tarafından mağlûb edilerek, Mekke ve Medîne'den çıkarıldılar ve büyük bir darbe yediler. Daha sonra Osmanlı Devleti'nin zayıflaması üzerine yirminci yüzyılın başlarında tekrar ortaya çıkan vehh''bîler, 1932'de Suûdi krallığını kurdular. Vehh''bî inanışını yaymak için çalışmaktadırlar. (M. Sıddîk Gümüş)
Vehh''bîliğin belli başlı husûsiyetleri şunlardır: Amel, ib''det, îm''nın parçasıdır. Farzı yapmıyan mesel'' farz olduğuna inandığı h''lde bir namazı kılmayan dinden çıkar. Allahü te''l''nın Kur'''n-ı kerîmde bildirilen sıfatları ile el, yüz v.b. if''deleri t e'vîl etmezler, z''hirî (görünen) m''n''lariyle anlarlar. Bunun için teşbih ve tecsîme (Allahü te''l''yı yarattıklarına benzetme inancına) düşerler. Onlara göre Allahü te''l''dan başkasından şef''at (yardım) istemek şirktir (Allahü te''l''ya ortak koşmaktır). Peygamberlerin aleyhimüssel''m ve evliy''nın rûhlarından şef''at istiyen onların mezarlarını ziy''ret edip, onların hürmetine diye vesîle ederek du'' eden İsl''miyet'ten çıkar. Tasavvuf yoluna girmek bid'attir, sapıklıktır. Kur'''n-ı kerîm ve sünnet-i seniyyeden başka kaynak kabûl etmezler. İcm'' ve kıy''sı ve dört hak mezhebden birine bağlanmayı red ederler. Peygamber efendimizin hırka ve sakal-ı şerîflerinin ziy''ret edilmesini şirk sayarlar. Amelde Hanbelî, îtik''dda selefî olduklarını söylerler. (Ahmed Zeynî Dahl''n, Ebû H''mid bin Merzûk, Hamdullah Decvî)

VEHM: İnsanın kalbinde bir şey hakkında iki ihtim''lden az, zayıf olanı.
Mü'minleri haram işleyici y''ni f''sık zannetmek, sû-i zan olur. Sû-i zan haramdır. Haram işlediğini öğrenerek, bilerek sevmemek, sû-i zan olmaz. Buğd-i fill''h olur, sev''b olur. Din kardeşinin ayıbını görünce ona hüsn-i zan etmeli, te'vîline, iyi şeyle yorumuna çalışmalıdır. Onu ısl''h etmelidir. Kalbe gelen düşünce, sû-i zan olmaz. Zan etmek, y''ni kalbin o tarafa kayması, sû-i zan olur. S''lih veya f''sık olduğu bilinmeyen mü'mine hüsn-i zan etmelidir. F''sık (kötü) ve s''lih (iyi) olmasının ihtim''li müs''vî (eşit) ise, şek, şübhe olur. Müs''vî değilse, vehm olur. Bunlardan kaçınmak l''zımdır. (H''dimî)

Vehm Mertebesi: Var olmayıp, var görünen.
Nokta-i cevv''leden (dönen nokta) meydana gelen d''irenin varlığı, vehm mertebesindedir. Y''ni, bir ipin ucuna bir taş bağlayıp, öteki ucundan tutup, elimiz etr''fında çevirirsek, dönen taş, karşıdan d''ire şeklinde görünür. Dönen taş nokta-i cevv''ledir. Görünen d''ire vehmde vardır. Aslında d''ire yoktur, yalnız bir görünüştür. Allahü te''l'' bütün mahlûkları bu mertebede yarattı. Fakat görünüşlerini dev''m ettirmektedir. Böylece var olmaları görünüş değil, doğrudur. Mertebe-i vehm'den kurtulup, nefs-i emrî olmuşlardır. Y''ni yalnız geçici bir görünüş olmayıp, kalıcı bir varlık olmuşlardır. Vehm mertebesi şaşılacak bir varlıktır. Nefs-i emr (hakîkat, gerçek) mertebesindeki varlığa benzemez. Onunla ilgisi ilişiği yoktur. Nokta-i cevv''le nefs-i emr mertebesinde y''ni gerçekten vardır. Bundan h''sıl olan d''ire ise mertebe-i vehmdedir, gerçek olarak yoktur. (İm''m-ı Rabb''nî)

VEKÂHET: Hay''sızlık, utanmazlık, edebsizlik, yüzsüzlük.
Vek''het kalb ''fetlerinden (hastalıklarından)dir. (Muhammed H''dimî)
Vek''het ile îm''nın bir arada durmayacağını, bir gün belki ''nında îm''nı yok edeceğini düşünmedin ise, nefs-i emm''reye hoş gelen şeylerin Allahü te''l'' tarafından gadab edilen şeyler olduğunu h''l'' anlayamadınsa ve "Din, edebden ib''rettir" müb''rek sözünü tutmadın ise, İsl''m ipine, y''ni baştan başa edeb olan İsl''m dînine sarılmadın ise yazıklar olsun sana! (H''dimî)

VEKÂLET: Bir kimsenin, bir veya birçok işi yapmak için, başkasını kendi yerine koyması y''ni başkasına iş hav''lesi. Vekil edene s''hib veya müvekkil, vek''let verilip yerine geçirilene vekîl denir. (Bkz. Vekîl)
Vek''let, îc''b ve kabûl ile olur. Y''ni müvekkilin seni vekil yaptım ve vekilin de kabul ettim sözleri ve yazıları ile olur. (Ali Haydar Efendi)

VEKAR (Vakar): Ağır başlı olup yerine göre uygun davranmak, şahsiyetli olmak.
Mü'min vakar s''hibi olur, yumuşak olur. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Âlimlerin vak''r s''hibi olmaları, şereflerine uygun giyinmeleri l''zımdır. (H''dimî)
Vakar s''hibi düny'' işlerinde kolaylık gösterir. Din işlerinde sarp kaya gibi olur. (H''dimî)
Her mubah iyi niyetle yapılınca t''at olur. Kötü niyetle yapılınca, gün''h olur. Bir kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirse, c''miye saygı için, c''mide yanında oturan müslümanları incitmemek için, temiz olmak için, sıhhatli olmak için, İs l''m'ın vekarını, şerefini korumak için niyet edince her niyeti için ayrı sevaplar kazanır. (Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî)
İlmin süsü ve kıymeti, vakardır. Âlim kişi, kibirli, sert ve kaba olmaz. (İm''m-ı Şa'bî)
Çok gülmek heybeti, çok şaka vakarı ve şahsiyeti giderir. İnsan neyi çok yaparsa onunla bilinir. Mesel'' çok güler ve şaka yaparsa hafif olarak bilinir. (Ahnef bin Kays)
Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde ahl''kınızla, sözlerinizle, giyinişinizle, İsl''m'ın vekarını, kıymetini gösteriniz. (Seyyid Abdülhakîm-i Arv''sî)

VEKÎL (El-Vekîl):
1. Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Mahlûk''tın düny''da ve ''hirette işlerini hakkıyla yerine getiren, rızkları veren, tevekkül etmeye (kendisine güvenilmeye) l''yık olan.
Bir kısım kimseler mü'minlere; "Düşmanlarınız size karşı toplandılar, aman onlardan sakının" dediklerinde, bu, onların îm''nlarını bir kat daha artırmış ve "Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir" demişlerdir. (Âl-i İmr''n sûresi: 173)
Allah her şeyin yaratanıdır. O, her şeye vekîldir. (Zümer sûresi: 62)
Bir şeyden korkan el-Vekîl ism-i şerîfini söylerse, emniyet bulur.Kendisine hayır ve rızk kapıları açılır. (Yûsuf Nebh''nî)
2. Bir kimsenin, bir işi yapmak için kendi yerine koyduğu, işini hav''le ettiği kimse.
Vekil asıl gibidir. (Atasözü)
Yemeğe çağrılan kimseye, malımdan istediğin kadar ye ve al ve dilediğine ver, hepsi hel''l olsun denilse yedikleri hel''l olur. Aldıkları, başkasına verdikleri hel''l olmaz. Çünkü, mikt''rı bilinmeyen ta'''mın yemesini hel''l etmek c''izdir. Fakat mikt''rı b ilinmeyen malı almak için vekîl etmek ve meçhûl, belli olmayan ve ayrı olarak teslimi mümkün olan malı ayırmadan hediyye etmek sahîh (muteber) değildir. (Muhammed Berdûsî-z''de)
Vekil edenin, işi yapabilecek kimse olması, vekîlin de ''kıl (akıllı) olması şarttır. B''liğ (ergenlik çağına ulaşmış) olması şart değildir. (Ali Haydar Efendi)
Alış-verişe, borç vermeye veya ödemeye vekîl olan kimsenin teslim aldığı mallar kendinde em''net olur. (Ali Haydar Efendi)
Vekîl, s''hibinden ayrıca izin almadıkça veya istediğini yap diyerek umûmî vekil edilmedikçe başkasını kendine vekîl, yapamaz. Yalnız zek''t vermek için olan vekîl, izinsiz olarak başkasını vekil yapabilirler. (Ali Haydar Efendi)
Her şeye vekîlimsin denilen umûmî vekil, talak, hediye, sadaka ve vakftan başka her şeyi, s''hibi adına yapabilir. (Ali Haydar Efendi)
Vekîlin vekil olmayı kabûl etmesi şart değildir. Red etmezse, kabûl ettiği anlaşılır. (Fet''v''-yı Hindiyye)
Kurbanını hayır cemiyetine hediye etmek isteyen bir kimse, kurbanını veya parasını götürüp bu işle vazîfeli me'mura teslim ederken; "Allah rız''sı için bayram veya nezir (adak) kurbanımı kesmeye ve dilediğine kestirmeye ve etini ve derisini dilediğine vermeye seni vekîl ettim" demelidir. Vekil de kurban kesilirken s''hiblerinin ismini söyleyerek kasapları vekil eder. (Fet''v''y-ı Hindiyye)

VELED-İ ZİNÂ: Nik''hsız evlenmeden meydana gelen çocuk.
Çocuğun dîni, yanında bulunan ana-babasından dîni daha iyi olanı gibidir. Veled-i zin'' için de böyledir. Yalnız veled-i zin''ya babası nafaka vermez ve baba tarafından mîr''s almaz. (İbn-i Âbidîn)
Akıllı çocuğun, ''m''nın, veled-i zin''nın, vakitleri ve ez''n okumasını bilen c''hil köylünün ez''n okuması ker''hetsiz (mekruh olmayıp) c''izdir. (İbn-i Âbidîn)
Veled-i zin''nın im''m olması mekruhtur. (Al''üddîn-i Haskefî)

VELÎ (El-Veliyyü):
1. Allahü te''l''nın Esm''-i hüsn''sından (güzel isimlerinden). Mü'minleri seven, onlara yardım eden, işlerini bitiren, sevdiklerini sevmediklerine g''lib, üstün kılan, k''firleri sevmeyen.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Allahü te''l'' mü'minlerin velîsidir. (Âl-i İmr''n sûresi: 68)
Her Cum'' gecesi el-Veliyyü ism-i şerîfini söyliyenin işleri kolay olur. (Yûsuf Nebh''nî)
2. Bir çocuğun veya kadının babası yoksa baba tarafından dedesi, yoksa k''dı veya bunların vasî t''yin ettikleri kimse.
Eskiden müslümanlar dînî nik''hın dört mezhebe uygun yapılmasına çok dikkat ederlerdi. Ş''fiî ve Hanbelî ve M''likî mezheblerinde nik''hın doğru olması için, birinci şart, b''liğa olan kıza da velînin izin vermesi l''zımdır. Velî bu üç mezhebde babadır. Ba ba yoksa, babanın babası ve onun babasıdır. Bunlardan sonra erkek kardeşidir. Bundan sonra, erkek kardeş oğlu, sonra onun oğludur. Sonra amca, sonra amca oğlu ve onun oğludur. (Saîdüddîn Ferg''nî)
3. Vasî. Meyyitin (ölünün) hayatta iken, öldükten sonra namaz keff''reti ve daha başka işlerini yapması için vasiyyet ettiği kimse veya v''rislerden (mîr''sçılarından) biri.
Bir kimse, ağır hasta olursa, öldükten sonra namaz keff''reti yapılması için vasiyyet etmesi, velîsinin de bu vasiyyeti yerine getirmesi l''zımdır. (Taht''vî)
4.Allahü te''l''nın rız''sını kazanmış sevgili kulu; her şeyi Allahü te''l'' için seven ve her işi O'nun rız''sı için yapan, her an Allahü te''l'' ile bulunan, gafletten uzak kimse, eren. (Bkz. Evliy'')
Bir velî kuluma düşmanlık eden, benimle harb etmiş gibi olur. (Hadîs-i kudsî-Mektûb''t)
Allah'ın velîleri öyle kimselerdir ki, görüldüklerinde Allah h''tırlanır. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Farzların birincisi Ehl-i sünnet ''limlerinin bildirdikleri gibi îm''n etmektir. Bundan sonra haramlardan sakınmak ve farz olan ib''detleri yapmak ve evliy''yı sevmektir. Sevdiği velîden feyz gelerek kalbi temizlenir ve Allahü te''l''nın sevgisine kavuşur. (Mazhar-ı C''n-ı C''n''n)
Velîlerin kalbleri, Hakk'ın nazarg''hıdır. O kalblere girmiş olanlara da o nazardan nasîb erişir. (İm''m-ı Rabb''nî)
Eğer insanlar velî z''tların kadrini, kıymetini bilip, iyice anlayacak derecede olsalardı, herkes karşılaştığı bütün insanlara karşı edebli olurdu. Çünkü görünüş îtib''riyle velî de bizim gibi bir insandır ve karşılaştığımız bir kimse de Allahü te''l''nı n bir velî kulu olabilir. (D''vûd-i İskenderî)
Allahü te''l''nın rız''sına, sevgisine kavuşmak için en kısa ve kolay yol; bir velîyi tanıyıp, onun sözlerinden Ehl-i sünnet îtik''dını, ib''detlerini ve tasavvufun edeblerini kolayca öğrenmek ve bunlara uymak ve onu sevmektir. (Muhammed Ma'sûm F''rûkî)
Velî hayatta iken kınındaki kılıç gibidir. Vef''t ettikten sonra kınından çıkar, tasarrufu daha kuvvetli olur. (Echûrî) Üç nişan olur velîlerde demiş erb''b-ı dil, Biri ol ki, görenin gönlü ona m''il olur. Onun ikinci niş''nı, oldur ki, iyi bil, Her ne dese, dinleyenler, sözüne k''il olur. Üçüncüsüne gelince, cümle a'z''sı onun, Şer' ile ''d''b ile her zaman ''mil olur.
(Erb''b-ı dil: Gönül ehli. M''il: Meyleden, akan Nişan: Al''met K''il olmak: Kabûl etmek, Şer'i din: İsl''miyet. Âd''b: Edebler. Âmil olur: Yapar) (M. Sıddîk Gümüş)

VELÎME: Düğün yemeği.
Peygamber efendimiz Abdurrahm''n bin Avf'a (r.anh) "Bir koyun da olsa velîme yap" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-El-Fıkhü alel Mez''hib-il-Erbea)
Velîme sünnettir. (M. Zihni Efendi)
Velîme d''vetine gitmek için şartlar vardır. Çağıranın yemeği şüpheli ise veya İsl''miyet'in yasak ettiği şey, mesel'' ipek sofra örtüsü, gümüş kap ve tavanda, duvarda canlı resmi varsa veya çalgı çalınıyorsa, oyun kumar gibi şeyler varsa çağırılan yere gidilmez. Bu yasakların bulunduğu yemeğe gitmek har''m veya mekrûh olur. Çağıran z''lim ise veya Ehl-i sünnet değil ise, f''sık (açıkça gün''h işleyen) ise, kötülük yapan ise veya övünmek için, gösteriş için çağırıyorsa gitmek c''iz (uygun) olmaz. (İm''m-ı Gaz''lî, İm''m-ı Rabb''nî, Muhammed Rebh''mî)

VERÂ': Haramlardan ve hel''l ve haram olduğu bilinmeyen şüpheli şeylerden sakınmak.
Hiçbir şey ver'' gibi olamaz. (Hadîs-i şerîf-Künûz-ül-Hak''yık)
Dîninizin direği ver''dır. (Hadîs-i şerîf-Künûz-ül-Hak''yık)
Kıy''met günü Allahü te''l''nın huzûrunda kıymetli olanlar ver'' ve zühd s''hibleri (düny''ya düşkün olmayanlar)dir. (Ebû Hüreyre)
Bir kimse, şu on şeyi kendine farz bilmedikçe, tam ver'' s''hibi olamaz: Gıybet etmemek, mü'mine sû-i z''n etmemek, kötü bilmemek, kimse ile alay etmemek, yabancı kadınlara, kızlara bakmamak, doğru söylemek, kendini beğenmemek için, Allahü te''l''nın, ken disine yaptığı ihs''nları nîmetlerini düşünmek, malını hel''l yere harc edip, har''mlara vermemek, nefsi keyfi için, mevkî-makam istemeyip, bunları insanlara hizmet yeri bilmek, beş vakit namazı vaktinde kılmağı birinci vazîfe bilmek, Ehl-i sünnet ''limlerinin bildirdiği îm''n ve işleri iyi öğrenip, kendini bunlara uydurmak. (İm''m-ı Rabb''nî)
Zerre kadar ver'' s''hibi olmak, bin n''file oruç ve namazdan daha hayırlıdır. (Hasan-ı Basrî)

Ver''-ül-Ver'': Ötelerin ötesi. Nasıl ve ne şekilde olduğu bilinmeyen. Allahü te''l''nın nasıl olduğunun bilinemeyeceğini ve akıl ile anlaşılamayacağını, idr''k olunamayacağını if''de eden dînî bir terim.
Allahü te''l'' ver''-ül-ver''dır. Hiçbir şeye benzemez. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Akıl neyi düşünür ve neyi hay''l ederse etsin, O değildir. Bu husûsu en iyi anlatan, Şûr'' sûresi on birinci ''yet-i kerîmesindeki "O'nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur..." kel''mıdır. (İm''m-ı Rabb''nî)

VERÂSET: Maddî ve m''nevî olarak v''ris olmak. (Bkz. V''ris)

VERESİYE SATIŞ: Bedelini, parasını sonra ödemek üzere yapılan alış-veriş.
Veresiye satışta satılan malın bedelinin ödeneceği zam''nı belirtmek l''zımdır. "Ne zaman istersen ver, paran olduğu zaman ver." şeklinde if''de ile veresiye satış yapılmaz. (İbn-i Âbidîn)
Eskiden tic''rette ihs''n s''hipleri, fakirlere veresiye verip, parası olmayandan istememeyi niyet ederlerdi. En iyi olanlar ise fakirler için, hiç defter tutmazlardı. Bunlar, fakir bir şey getirirse alır, getirmeyenlerden bir şey istemezlerdi. (M. Sıddîk Gümüş)
F''iz illeti bulunan y''ni, ölçülen ve tartılan mallar aynı cinsten oldukları takdirde veresiye satışları f''iz olup, c''iz değildir. (Muhammed Rebh''mî)

VESENİYYE: Putperestlik, puta tapma inancı. Taştan yapılmış heykellere tapınma. Taştan yapılmış heykele vesen, bu heykele tapana vesenî denir.
Beş sınıf k''fir vardır: Dehriyye (dinsizler), seneviyye (iki il''h olduğuna inanan mecûsîler), fel''sife (felsefeciler), veseniyye ve ehl-i kit''b (hıristiyanlar, yahûdîler). İlk dördü kit''bsız k''firdir. Y''ni sem''vî kitabları yoktur. Bugün Hindistan'da yayılmış olan Brehmen ve bunun, mîl''ddan 542 sene evvel ölmüş olan Budda Guatama tarafından değiştirilmesi ile h''sıl olan Buda dinlerinde olanlar Veseniyye inanışına s''hibdirler. (İbn-i Âbidîn)
Mecûsîler y''ni ateşe tapanlar ve veseniyye inancında olanlar ve bütün müşrikler kitablı k''firlerden fen'' (kötü)dır. (Al''üddîn Haskefî)
İdris aleyhissel''m diri olarak Cennet'e çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Resmini yapıp seyr eylediler. Daha sonra gelenler bu resimleri tanrı sandı. Çeşitli heykeller de yapılıp tapıldı. Böylece veseniyye meydana çıktı. V eseniyye inanışı İsl''miyet'in zuhûruna kadar dev''m etti. İsl''miyet gelince veseniyyenin kökünü kazıdı. İsl''miyet z''tında ve sıf''tlarında asl'' Allahü te''l''ya şerîk, ortak kabûl etmez. (Mirhaund, Niş''ncız''de)

VESÎLE: Kişiyi Allahü te''l''ya yaklaştıran, Allahü te''l''nın nezdinde (katında) yakınlığa ve h''cetlerin y''ni ihtiy''çların giderilmesine sebeb olan her şey.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmelerde me''len buyuruyor ki:
Ey îm''n edenler! Allahü te''l''dan korkunuz! O'na yaklaşmak için vesîle arayınız! (M''ide sûresi: 35)
Hazret-i Ömer, kuraklık sebebiyle kıtlık olduğu zaman, Resûlullah efendimizin amcası hazret-i Abb''s'ı vesîle ederek; "Allah'ım! Biz kıtlığa düştüğümüz zaman, Resûlullah'ı vesîle ettiğimizde, sen bize yağmur verirdin. Şimdi Resûlullah'ın amcasını vesî le ediyoruz, bize yağmur ver" der, Allahü te''l'' da onların bu dileklerini kabûl edip, yağmur verirdi. (Enes bin M''lik)
Du''nın kabûl olması için; Peygamberleri ve s''lih (makbûl, kıymetli) kulları vesîle etmelidir. (İbn-ül-Cezerî)
İb''detler, du''lar, müb''rek z''tlar, Allahü te''l''nın rız''sına kavuşmak için hep vesîledirler. (Sen''ullah Dehlevî)

VESK: Bir deve yükü mikt''rında bir hacim ölçeği.
İm''m-ı a'zam'a göre, her sebzenin ve meyvenin, az olsun çok olsun mahsul topraktan alındığı zaman öşrünü vermek farz olur. İm''m-ı Ebû Yûsuf ile İm''m-ı Muhammed'e göre uşr (topraktan alınan mahsûlün zek''tını) vermek için, topraktan çıkan mahsûlün, bir sene dayanıklı olması ve mikt''rının beş veskten çok olması l''zımdır. Fetv'', İm''m-ı a'zam'a göre verilmiştir. (Abdurrahm''n İm''dî)

VESVESE: Zararlı olan şüphe, kuruntu.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Cinden olsun insanlardan olsun insanların göğüslerine (kalblerine) vesvese veren hann''sın (şeyt''nın) şerrinden (kötülüğünden) insanların Rabbine... sığınırım. (N''s sûresi)
Şeytan kalbe vesvese verir. Allah'ın ismi zikredilince, söylenince kaçar. Söylenmezse vesveselerine devam eder. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Melekten gelen ilh''m, İsl''miyet'e uygundur. Şeytandan gelen vesvese İsl''miyet'ten ayrılmaya sebeb olur. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Vesvese şeytandandır. Abdest alırken, gusül (boy) abdesti alırken ve nec''set (pislik) temizlerken, şeytanın vesvesesinden sakınınız. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Çamaşır yıkarken, su kullanırken, acaba temiz mi diye vesvese etmek ver'' değildir. Sıddıklar böyle vesvese yapmazdı. Her buldukları su ile abdest alırdı. Elbisenin, suyun temizliğinde vesvese etmek gösteriş yapmağa yol açar ve nefsin hoşuna gider. (İm''m-ı Gaz''lî)
Hel''l yiyen kimse, ilh''m ile vesveseyi birbirinden ayırır. Vesvese; du'' ederek, zikr ederek azalır ve yok olur. Vesvese ve ilh''m devamlı olmaz. (Muhammed H''dimî)

VEYL: Vay h''line, yazıklar olsun.
1. Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları az''bı, kötü h''lleri ve acınacak bir h''lde bulunduklarını if''de eden bir söz.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Ölçüde ve tartıda hîle yapanlara veyl olsun. (Mutaffifîn sûresi: 1)
(Ey Habîbim!) De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. (Yalnız) bana şu vahy olunuyor; sizin il''hınız ancak tek il''htır. Onun için hepiniz O'na (îm''n ve t''atle) yönelin. O'ndan mağfiret isteyin. O Allah'a ortak koşanlara veyl olsun. (Fussilet sûresi: 6)
2. Cehennem'de bir v''dinin adı.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Hayır biz hakkı b''tılın tepesine atarız da onu parçalar. Bir de bakarsın o anda (b''tıl) mahv olmuştur. (Allah çocuk edinmiştir, melekler Allah'ın kızlarıdır gibi) Allah'a isn''d ettiğiniz (noksan) vasıflardan dolayı sizin için veyl vardır. (Enbiy'' sûresi: 18)
Çok müslüman evl''dı, babaları yüzünden veyl ismindeki Cehennem'e gideceklerdir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyf sürmek hırsına düşüp ve yalnız düny'' işleri arkasında koşup, evl''dlarına müslümanlığı ve Kur'''n-ı kerîmi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmeyenler Cehennem'e gideceklerdir. (Hadîs-i şerîf-İhy'')

VİLÂYET (Vel''yet): Evliy''lık, velîlik mak''mı, Allahü te''l''ya yakın olma, gafletten uzak bulunma.
Vil''yetin h''sıl olması için, h''rikaların, ker''metlerin meydana gelmesi l''zım değildir. Din ''limlerinin h''rikalar göstermesi l''zım olmadığı gibi, evliy''nın da h''rikalar göstermesi şart değildir. (Muhammed B''ki-billah)
Vil''yete kavuşmak için m''siv''yı (Allahü te''l''dan başka şeyleri) kalbden çıkarmak l''zımdır.Tasavvuf büyüklerinin hepsi Ehl-i sünnet idi. Bid'at s''hiplerinden (bozuk, sapık kimselerden) hiçbiri, Allahü te''l''nın m''rifetine (O'nu tanıma şerefine) yaklaşa mamıştır. Vil''yet nûrları bunların kalblerine girmemiştir. (Abdülhak-ı Dehlevî)
Evliy'', vil''yetten, muhabbetten, m''rifetten ve kurb-i il''hîden (Allahü te''l''ya yakın olmaktan) kazandıkları her şeyi, peygamberlere t''bi olmak s''yesinde elde ederler. Bu yolun dışı dal''let (sapıklık) yoludur. (Muhammed Ma'sûm)

Vil''yet Yolu: Bir v''sıtanın y''ni yetişmiş bir velînin yol göstermesi l''zım olan, insanı Allahü te''l''ya kavuşturan evliy''lık yolu.
Vil''yet yolundan v''sıl olanların (kavuşanların) önderi ve en üstünleri ve ötekilere v''sıta olanı hazret-i Ali Murtez''dır. Bu yoldan gelen feyzlerin kaynağı odur. (İm''m-ı Rabb''nî)
Bütün peygamberlerin esh''blarının hepsinin nefsleri mutmainne olmuş y''ni îm''n etmiştir. Böyle nefsin îm''n etmesi ya tasavvuf ve vil''yet yolundan ilerleyenlere veya bütün sünnetlere yapışarak bütün bid'atlerden kaçanlara nasîb olur. (Fudayl ibn Dükkîn)

Vil''yet-i Âmme: İsl''miyet'in yalnız sûretine uyanların kavuştuğu evliy''lık mak''mı.
Vil''yet-i ''mmeye kavuşanlar tasavvuf yolunda ilerleyerek vil''yet-i h''ssaya (seçilmiş olanların evliy''lığına) kavuşabilirler. (İm''m-ı Rabb''nî)

Vil''yet-i H''ssa: Tasavvufta, nefsin îm''n ve it''ate geldiği ve bütün ib''detlerin hakîkî ve kusursuz olduğu makam.
Kulun dileği ve isteği s''dece s''hibi ve s''hibinin dileği olmalıdır. Başka hiçbir dileği bulunmamalıdır. Böyle olmazsa, kulluk bağını koparmış, kölelikten kaçmış olur. Allahü te''l''ya kul olmak nîmetine kavuşmak, ancak vil''yet-i h''ssa h''sıl olunca ele geçer. (İm''m-ı Rabb''nî)

Vil''yet-i Kübr'': Vehimden ve hay''lden kurtulma mak''mı. Bu vil''yete, Vil''yet-i enbiy'' da denir.

Vil''yet-i Muhammediyye: Peygamber efendimizin kendine mahsûs vil''yetle birlikte bütün peygamberlerin vil''yetlerini (evliy''lık derecelerini) kendisinde toplamış olması. Vil''yet-i Mustafaviyye de denilir.
Peygamberlerden birinin vil''yetine kavuşmak, Vil''yet-i Muhammediyye'nin bir parçasına kavuşmaktır. (H''ce Beh''eddîn Buh''rî)

Vil''yet-i Sugra: Vehimden ve hay''lden kurtulamadan ilerlenen evliy''lık yolu. Buna Vil''yet-i evliy'' da denir.
Vil''yet-i sugrada, vehmden ve hay''lden kurtuluş yoktur. Vil''yet-i kübr''da vehmden ve hay''lden kurtuluş vardır. (İm''m-ı Rabb''nî)

VİLDÂN: Allahü te''l''nın cennettekilere hizmet için nûrdan yarattığı güler yüzlü ve tatlı dilli hizmetçiler.
Sen o vild''nları görünce, onları Cennet'e saçılmış inci zannedersin." (İnsan sûresi: 21)
Ehl-i Cennet'in içtikleri şaraptan, başları ağrımaz ve akıllarına halel gelmez. Onlara hizmet eden vild''n, istedikleri ve arzu ettikleri kuş etlerini getirirler. Onlar da istedikleri kadar yerler. (V''kıa sûresi: 19-21)

VİRD: N''file olarak devamlı yapılan ib''det, tesbih ve du''lar. Çoğulu evr''ddır.
Kulun du'', zikr, Kur'''n-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince san'atları, düzenleri birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allahü te''l''nın büyüklüğünü anlaması, insanın günahlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi l''zım geld iğini, ib''detlerini ve t''atlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini h''tırına getirmesi), sabah namazından sonra ''hiret yolcusunun virdi olmalıdır. (İm''m-ı Gaz''lî)
Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen b''zı ''yet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabdır. F''tiha, Âyet-el-kürsî ve Âmenerresûlü bunlardandır. Kaylûle, öğleye doğru bir mikt''r uyumak da, gündüz virdlerindendir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Hazret-i Ömer, gece virdinden bir ''yet-i kerîme okuyamadığı zaman, gündüzleri bayılırdı. Hatt'' bu yüzden bir hasta ziy''reti gibi günlerce ziy''ret edildiği riv''yet edilmiştir. (İm''m-ı Gaz''lî)
Bir gece uyuya kaldım ve virdlerimi yerine getiremedim.Rüy''mda birisi karşıma çıktı ve okur-yazarlığın var mı dedi. Var dedim. Şu yazıyı okur musun dedi ve elime bir k''ğıt parçası verdi. K''ğıtta: "Düny''nın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennet'in zevk ve saf''sından seni alıkoymuştur. Y''ni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî se''detine yarayacak ib''detine m''ni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur'''n-ı kerîm oku. Zîr'' bunlar, uykudan hayırlıdır" yazılıydı. (M''lik bin Dîn''r)

VİTR NAMAZI: Yatsı namazından sonra kılınan üç rek'atlik v''cib namaz.
Vitr namazının v''cib olduğu şu hadîs-i şerîf ile bildirildi: "Rabbim bana farz kıldığı namazlara bir namaz daha ekledi; bu vitr namazıdır. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed)
İm''m-ı a'zam vitr namazı v''cibdir, buyurdu. (M''likî ve Ş''fiî mezheblerinde sünnettir). Bunda ez''n ve ik''met okunmaz. Vaktinde kılamayanın kaz'' etmesi l''zımdır. (Muhammed Mevkûf''tî)
Vitr namazında üçüncü rek'atte rükûa eğilmeden önce Kunut du''sını okumak v''cibdir. Bunları bilmeyen üç kerre (Allahümmeğfir lî) istiğf''r okur. (Muhammed Mevkûf''tî)
Vitr namazı tek başına kılınır. Ancak Ramazanda, cem''atle kılınan ter''vihten sonra o da cem''atle kılınır. (M.Zihni Efendi)

VUKÛF-İ ADEDÎ: Nakşibendiyye yolunun on temel es''sından biri. Tasavvuf yolunda ilerlemek ve yükselip olgunlaşmak için yapılan zikri, bildirilen adede (sayıya) göre yapmak. Mesel'' bir nefeste 1, 3, 5, 7, 11 kerre Allah demek gibi teke ri''yet ederek zikretmek.

VUSLAT: Erişmek, kavuşmak, gönlün dev''mlı olarak ve kıl kadar istik''met değiştirmeyerek Allahü te''l''ya bağlı kalması.
Tasavvuf yolunun ''şıkları, yakınlık görünen uzaklıkla sevinmezler. Onlar uzak görünen bir yakınlık ve ayrılık görülen bir vuslat ararlar. İşin geciktirilmesine, sonraya bırakılmasına r''zı olmazlar. Tembelliği, gericiliği çirkin bilirler. Kıymetli dak ikaları, yaldızlı pislikler için elden kaçırmazlar. (İm''m-ı Rabb''nî) Emrine baş eğenlerin Vuslatına erenlerin Bülbül gibi ötenlerin Kimse dilin bilmez imiş.
(M. Sıddîk Gümüş)

VÜCÛB ŞARTLARI: Bir ib''detin bir kimseye farz olmasının şartları.
Haccın vücûb şartları, İm''m-ı a'zam'a göre sekizdir: 1) Müslüman olmak, 2) K''fir memleketinde olanın, haccın farz olduğunu işitmesi, 3) Akıllı olmak, 4) B''liğ (ergenlik, y''ni evlenecek çağa gelmiş) olmak. 5) Hür olup, köle olmamak, 6) Geçim ihtiy''cın dan fazla olarak hacca götürüp, getirecek ve geride kalanlara yetecek kadar hel''l parası olmak, 7) Hac vakti gelmiş olmak. Hac vakti Arefe ve bayram günleri olmak üzere beş gündür. 8) Hacca gidemeyecek kadar; kör, hasta, çok ihtiyar ve sakat olmamak. Haccın vücûb ve ed'' (haccı yapabilmek için l''zım olan) şartları kendisinde bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. Vücûb şartlarından birisi bulunmayan kimsenin hacca gitmesi farz olmaz. Vücûb şartlarını temin etmek l''zım değildir. (İbn-i Âbidîn)

VÜCÛD: Var olmak.
Allahü te''l''nın z''tı hakkında, bilmemiz v''cib olan sıfatlar beştir:
1) Kıdem: Allahü te''l''nın varlığının evveli olmamak,
2) Bek'': Varlığının sonu olmamak.
3) Kıy''m bi-Nefsihî: Z''tında, sıfatlarında ve fiillerinde kimseye muht''ç olmamak.
4) Muh''lefetü n lil-hav''dis: Z''tında, sıfatlarında kimseye benzememek.
5) Vahd''niyet: Z''tında, sıfatlarında ve fiillerinde ortağı ve benzeri olmamak. (Âlimlerin çoğuna göre, vücûd, ayrıca Allahü te''l''nın bir sıfatıdır. Böylece Allahü te''l''nın z''tına ''it (z''tî) sıfatları altı olmaktadır.) (Kutbüddîn-i İznikî)

Vücûd-i Adem: Tasavvufta cezbe denilen mak''mda kendini yok bildikten sonra, h''sıl olan bir h''l, makam.
Vücûd-i adem, fen'' mak''mından öncedir. Bu h''l yok olabilir. Yok olduğu görülmüştür de. Zaman olur ki, bu h''l ondan alınır. Sonra geri verilir.Tam fen''dan sonra h''sıl olan bek'' hiç yok olmaz. Hiç sarsılmaz. (İm''m-ı Rabb''nî)

Vücûd-i Vehmî: Tasavvuf ehlinin, eşy''nın gördüğümüz varlığına verdikleri isim.

VÜCÛH İLMİ: Kur'''n-ı kerîmin çeşitli okunuş şekillerini bildiren ilim.

VÜCÛH ŞİRKETİ: Serm''yesiz olup, halk arasında emniyet ve îtib''rları ile veresiye alıp-satmak üzere kurulan şirket.
Vücûh şirketinde k''r, malın hel''ki veya ziyandaki tazmin nisbeti şartına göre taksim edilir. K''r nisbeti, tazmin nisbetinden başka olamaz. (Mecelle)
Vücûh şirketlerinde, ortaklardan herbirinin satın alınan malda hissesi ne kadarsa k''rdaki hissesi dahi o kadar olur. Eğer birine satın alınan maldaki hissesinden fazla şart edilse şart lağv olur. Ve k''r, aralarında satın alınan maldaki hisselerine gö re taksim olunur. (Mecelle)
Vücûh şirketi ile ortak olan iki kimse, alıp vermelerinde mutazarrır oldukları (zarar gördükleri) sûrette, eğer satın alınan mal aralarında yarı yarıya olmak şartı ile sözleşilmiş ise, zarar ve ziyan dahi müs''vat (eşitlik) üzere taksîm olunur. Eğer s atın alınan malda sülüs


umitergun

  • Ziyaretçi
Ynt: A'dan Z'ye dinimizdeki Terimler
« Yanıtla #194 : Eylül 08, 2008, 04:49:11 ÖÖ »

 Y

YÂD ETMEK:
Hatırlamak, anmak. Zikir.
Düny''daki bütün insanlara peygamber olarak gönderilen, peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhissel''mın doğduğu Rebî'ul-evvel ayının on birinci ve on ikinci günleri arasındaki geceye Mevlid gecesi denir. Bu gece, Kadr gecesinden sonra, e n kıymetli gecedir.Bu gece, O doğduğu için sevinenler affolur. Bu gece Peygamber efendimizin doğumları zamanlarında görülen h''lleri y''d etmek, öğrenmek çok sev''bdır. Kendileri de anlatırdı. (Ahmed Saîd Müceddîdî) Allah'ın adını y''d et, rûh ve kalbin ş''d et, Bülbül gibi fery''d et, yalvar güzel Allah'a.
(T''ceddîn Halvetî)

YÂD-I DAŞT:
Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Zikrin, Allahü te''l''yı anmanın ve hatırlamanın kalbe yerleşmesi, meleke h''line gelmesi.
Y''d-ı daşt en yüksek mertebedir. Ondan sonra mertebe yoktur. (İm''m-ı Rabb''nî)

YÂD-I GİRD:
Hatırlamak; Nakşibendiyye yolundaki on temel esastan biri. Her an Allahü te''l''yı anıp hatırlamaya çalışmak.

YAĞMUR DUÂSI:
Yağmur yağdırması için Allahü te''l''ya yapılan du''. (Bkz. İstisk'')
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz ve Esh''b-ı kir''m ve İsl''m ''limleri yağmur du''sı yaptılar. Yağmur du''sı için çıkılan yerde im''m, evvel'' yalnızca veya cem''atle iki rek'at namaz kılar ve kalkmayıp, yerde as''ya dayanıp bir hutbe okur. So nra kıbleye dönüp, avuçları sem''ya karşı açık olarak omuzları hiz''sına kaldırıp, ayakta du'' eder. Hazır olanlar, arkasında oturarak dinleyip ''min der. Yalnız yağmur du''sında kollar omuzdan yukarı kaldırılır. Bir şey istemek için yapılan du''larda avuçları sem''ya karşı açmak sünnettir. Hadîs-i şerîfte; "Kul ellerini kaldırıp, du'' edince, Allahü te''l'' onun du''sını kabûl etmemekten hay'' eder" buyruldu. Hastalık, kaht (kıtlık) ve düşmandan kurtulmak için yapılan du''larda avuç içleri yere çevrilir. Kollarını kaldıramayan, sağ elinin şeh''det parmağını uzatarak iş''ret eder. Yağmur du''sına ara vermeden, üç gün çıkmak, eski ve yamalı elbise giymek, çıkmadan sadaka vermek, üç gün oruç tutmak, çok tövbe ve istiğf''r etmek, kul haklarını ödemek, hayvanla rı da çıkarıp, yavrularından ayrı bulundurmak, ihtiyarları ve çocukları da çıkarmak sünnettir. Elbiseler ters çevrilmez. K''firler getirilmez. Onların müslüman cem''atine karışmaları mekrûhtur. Kadınlar erkeklerden uzak, sabîler (küçük çocuklar) analar ından ayrı bulunur. (Süleym''n bin Cez'')
Yağmur du''sı kabûl olduğunda ''nında yağmur yağar. Peygamber efendimiz yağmur du''sı yaptığında du'' biter bitmez derhal yağmur yağmış, Medîne sokaklarından seller akmış ve Peygamber efendimiz; "Y'' Rabbî! Rahmetini başka beldelere de gönder" diye du'' buyurmuştur. (S. Abdülhakîm Arv''sî)

YAHÛDÎLER:
Ehl-i kitabdan birisi olan kavim, topluluk. Y''kûb aleyhissel''mın on iki oğlundan gelenler. Bunlara daha önce Benî İsr''il y''ni İsr''iloğulları denildi.
Y''kûb aleyhissel''m, İbr''him aleyhissel''mın oğlu olan İsh''k aleyhissel''mın oğlu idi. Asıl adı İsr''il idi. Bunun soyundan olanlara Benî İsr''il denildi. Y''kûb aleyhissel''m zam''nında Ken'an diy''rına (bugünkü Sayda, Sur, Beyrut ve Sûriye'nin bir kısmında) yerleşen İsr''iloğulları Yûsuf aleyhissel''m zam''nında Mısır'a yerleştiler. Yûsuf aleyhissel''mdan sonra o zamanki putperest Mısır halkından zulüm gördüler. Mûs'' aleyhissel''m ile Ken'an diy''rına gitmek üzere Mısır'dan ayrıldılar. Mûs'' aleyhissel''ma Tevr''t verilince, bir müddet ona uydular. Mûs'' aleyhissel''mdan sonra bozulup yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Yûş'' aleyhissel''m zam''nında Ken'an diy''rına gelebildiler. D''vûd ve Süleym''n aleyhimessel''m zam''nında en parlak devirlerini yaşadılar. Sonra, doğru yoldan ayrıldılar. Gaz''b-ı il''hîye uğradılar. Âsurlular ve B''billiler tarafından katledildiler. Kudüs har''be oldu. Bu karışıklıkta hakîki Tevr''t yakılıp, yok oldu. Tevr''t unutuldu. Muhtelif kimseler h''tıralarında kalanları yazdılar. Mîl''ddan yaklaş ık 400 sene önce Azra isminde bir haham, Ahd-i atîk denilen Tevr''t'ı yazdı. Yahûdîler, Tevr''t'ı unutup doğru yoldan ayrılınca, kendilerine nasîhat için gönderilen peygamberlere inanmadılar. Çoğunu şehîd ettiler. Daha sonra Kudüs, Romalıların eline ge çince, çok yahûdî öldürdüler. Kaçan yahûdîler, gittikleri yerde hıristiyanlardan çok zulüm gördüler. İsl''miyet gelince, rahata ve huzûra kavuştular. Son peygamber geleceğini bildikleri h''lde Peygamber efendimize hasedlerinden inanmadılar. Yahûdîler, yahûdî olmayanları putperest (puta tapan) sayarlar. Onlara göre kanlı kansız kurban kesilir. Her hayvan hatt'' güvercinden kurban olur. Domuz haramdır. Cumartesi mukaddes gündür. Bugün iş görülmez ve ateş yakılmaz. (Niş''ncız''de, Kis''î, Sa'lebî)

YAHYÂ ALEYHİSSELÂM:
İsr''iloğullarına gönderilen peygamberlerden. Zekeriyy'' aleyhissel''mın oğludur. Annesinin ismi Elîsa olup, hazret-i Meryem'in kızkardeşi ve İmr''n'ın kızı idi. D''vûd aleyhissel''mın neslinden olan Yahy'' aleyhissel''m, hazret-i Meryem'in teyzesinin oğludu r.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Ey Zekeriyy''! Biz seni Yahy'' isminde bir oğulla müjdeleriz. Ondan önce bu isimle kimseyi isimlendirmedik (bu adı vermedik) . (Meryem sûresi: 7)
(Biz Zekeriyy'''ya Yahy'''yı ihs''n ettik ve şöyle dedik: ); "Ey Yahy''! Kit''bı (Tevr''t'ı) kuvvetle tut" ve biz ona (Yahy'' aleyhissel''ma) daha çocuk iken (riv''yete göre henüz üç yaşındayken) hikmet verdik (Tevr''t'ı ve fıkhî hükümlerini anlama k''biliyeti v erdik) . (Meryem sûresi: 12)
Allahü te''l'' rahmet etsin kardeşim Yahy'''ya ki o, küçük iken çocuklar kendisini oyun için çağırdıklarında; "Ben oyun için mi yaratıldım?" derdi. O küçük iken oyun için böyle söylerse, yetişkin kimsenin gün''h işlemesindeki h''li nasıl olur? (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Babası Zekeriyy'' aleyhissel''mın du''sı üzerine düny''ya gelen ve isminin Yahy'' olduğu Allahü te''l'' tarafından bildirilen Yahy'' aleyhissel''m, küçük yaşından îtib''ren Tevr''t'ı öğrendi. Rüşd (olgunluk) çağına ulaştığı zaman kendisine peygamberlik emri bil dirildi. İsr''iloğullarını Tevr''t'ın hükümlerine uymaya çağırdı. İlk önce Mûs'' aleyhissel''mın şerîatine (dînine) göre amel ediyordu. Îs'' aleyhissel''ma İncîl indirildikten sonra, Tevr''t'ın hükmünün kaldırılması üzerine, Îs'' aleyhissel''mın bildirdiği emir ve yasaklarla amel etti. Kavmini de İncîl'in hükümlerine uymaya d''vet etti. Z''lim yahûdî hükümd''rı büyük Herod'un torunu, Birinci Herod tarafından şehîd edildi. Yahy'' aleyhissel''m şehîd edildiği zaman otuz dört yaşında idi. Îs'' aleyhissel''mla akran olan Yahy'' aleyhissel''mın müb''rek bedeninin parçaları başka başka şehirlerdedir. Başı, Şam'daki Ümeyye C''mii'ndedir. Yahy'' aleyhissel''m kıldan elbise giyerek hay''tını dev''m ettirir, gece-gündüz Rabbine ib''det eder, Allah korkusundan çok ağlardı. (Niş''bûrî, Niş''ncız''de, Kurtubî)

YAKÎN:
1. Şek ve şüpheden uzak olan; kesin.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Biraz bekledi, çok geçmeden Hüdhüd gelip, şunları söyledi:"Ben senin bilmediğin bir şey öğrendim. Sana Sebe'den yakîn bir haber getirdim." (Neml sûresi: 22)
Îm''n ağaç gibi olup; kökü yakîn, dalı takv'', nûru hay'', meyvesi cömertliktir. (Ali (r.anh))
2. Sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtik''d, îm''n.
Âg''h olunuz ki; insana düny''da yakîn ve ''fiyetten (günahlardan uzak olmaktan) daha hayırlı bir şey verilmemiştir. Öyle ise Allah'tan o ikisini isteyin. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Yakîn ihs''n edilen birinin ker''metlere, h''rikalara, ihtiy''cı olmaz. Bütün bu ker''metler, Z''t-ı il''hînin zikrinden ve kalbin bu zikr ile zînetlenmesinden aşağıda kalır. (İm''m-ı Rabb''nî)
Kalb, bid'at pisliklerinden temizlenmedikçe ve Ehl-i sünnet îtik''dı ile süslenmedikçe, hakîkat güneşinin ışıkları oraya giremez. O kalb yakîn nûru ile aydınlanamaz. (Ahmed Raûf)
Her şeyi akıl ile isb''t ederek inandırmak kolay değildir. Yakîn elde edebilmek için, isb''t yoluna gitmektense, kalbi hastalıktan kurtarmak l''zımdır. (İm''m-ı Rabb''nî)
3. Ölüm.
Allahü te''l'' ''yet-i kerîmelerde me''len buyurdu ki:
Sana yakîn gelinceye kadar da Rabbine ib''det et. (Hicr sûresi: 99)
Mücrimlere, sizi Cehennem'e sokan nedir? derler. (Onlar da cevap verirler): Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmazdık. (B''tıla) dalanlarla ber''ber dalardık. Hes''b gününü de yalan sayardık. Nih''yet bize yakîn gelip çattı. (Müddessir sûresi: 41-47)

YÂKÛB ALEYHİSSELÂM:
Ken'an diy''rındaki (Fenike denilen Sayda, Sur ve Beyrut ile Filistin ve Sûriye'nin bir kısmından ib''ret olan eski bir memleket) insanlara gönderilmiş olan peygamber. İsh''k aleyhissel''mın oğlu, Yûsuf aleyhissel''mın babasıdır. Y''kûb, İbr''nice bir isim olup, "Allahü te''l''nın saf ve temiz kıldığı kul" m''n''sına gelmektedir. İkiz kardeşi Iys ondan önce doğduğu için Arabça "t''kib etmek" m''n''sına Y''kûb denildiği de riv''yet edilir. Bir adı da İsr''il olup, onun on iki oğlunun neslinden gelenlere İsr''iloğu lları adı verilmiştir.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Kullarımız, İbr''him, İsh''k ve Y''kûb'u da h''tırla ki, onlar t''at ve ib''dette, kuvvet, kudret ve dinde basîret s''hibidir. (S''d sûresi: 45)
Biz İbr''him'e, isteği üzerine İsh''k'ı ve isteğinden ziy''de olarak torunu Y''kûb'u ihs''n ettik. Biz onların hepsini s''lihlerden kıldık. (Enbiy'' sûresi: 72)
Şam'da veya Medyen'de düny''ya gelen Y''kûb aleyhissel''mın çocukluğu, babasının; gençliği ise, Harran'da bulunan dayılarının yanında geçti. Kırk sene kadar dayılarının yanında kalan Y''kûb aleyhissel''mın on iki oğlu düny''ya geldi. Harran'da iken vahiy g elerek Ken'an diy''rı ah''lisine peygamber gönderildiği bildirildi. Ken'an diy''rına gidip insanları Allahü te''l''nın emirlerine uymaya, yasaklarından kaçınmaya d''vet etti. En çok sevdiği oğlu Yûsuf aleyhissel''mı kıskanan kardeşleri, onu kuyuya attılar. Kuyunun yanından geçen bir kervancı onu kuyudan çıkararak Mısır'a götürdü ve köle diye sattı. Diğer oğulları Y''kûb aleyhissel''ma gelerek kardeşimiz Yûsuf'u kurt yedi dediler.Y''kûb aleyhissel''m oğlu Yûsuf'a olan hasretliği sebebiyle üzüntüsünden ağlayarak gözleri görmez oldu. Yûsuf aleyhissel''m Mısır'a m''liye n''zırı (bakanı) olduktan sonra, babası Y''kûb aleyhissel''m ve kardeşlerini Mısır'a getirterek birlikte yaşadılar. Mısır'da oğullarıyla birlikte on seneden fazla yaşayan Y''kûb aleyhissel''m burada vef''t etti. Oğulları cen''ze namazını kıldılar. Vasiyyeti üzerine Kudüs yakınlarındaki Halîl-ür-rahm''n'da bulunan babası İsh''k aleyhissel''mın yanına defn edildi. (İbn-ül-Esîr, Niş''ncız''de, Taberî)

YÂSÎN SÛRESİ:
Kur'''n-ı kerîmin otuz altıncı sûresi.
Y''sîn sûresi, Mekke-i mükerremede n''zil olmuştur (inmiştir). Seksen üç ''yet-i kerîmedir. Y''sîn diye başladığı için,sûre bu ismi almıştır. B''zı ''limler, Y''sîn ile mur''dın; ey insan veya ey insanların efendisi m''n''sına Peygamberimiz sallallahü aleyhi v e sellemin olduğunu bildirmişlerdir. İhl''s ile (Allah rız''sı için) okuyanların düny'' ve ''hiret nîmetlerine kavuşmalarına vesîle olacağı ve okunduğunda vef''t etmiş olan müslümanların ruhlarına hediyye edildiği için bu sûreye Muammime; îm''nın esasları (temelleri) ile ilgili hususları içerisinde bulundurduğu, okuyanların kalblerini tenvîr ettiği, aydınlattığı için, Kalb-ul-Kur'''n gibi isimler de verilmiştir. Bu sûrede, belli başlı konular olarak; Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem peygamberliği tasdîk edilmekte (doğrulanmakta), ink''r edenle kabûl etmeyenler tehdîd edilmekte, eski kavimlerin (milletlerin) inkarcı h''llerinden dolayı başlarına gelen az''b ve fel''ketler anlatılarak, insanlar gafletten uyanmaya d''vet edilmekte (çağrılmakta) , bu arada Peygamberimiz de sallallahü aleyhi ve sellem tesellî edilmektedir. Yine bu sûrede Allahü te''l''nın kudretinin ve büyüklüğünün eserlerine dikkatler çekilmekte, ''hirete inanmayanların ne kadar pişman olacakları, mü'minlerin, inananların ise, pek büyük mük''f''tlara n''il olacakları (kavuşacakları) bildirilmektedir. (Kurtubî, R''zî, Abdülhakîm Arv''sî)
Y''sîn, Kur'''n-ı kerîmin kalbidir. Muhakkak o, bütün dertlere şif''dır. (Hadîs-i şerîf-Hakîm, Tirmizî)
Her kim Cum'' günü annesinin, babasının veya bunlardan birinin kabrini ziy''ret eder de baş ucunda Y''sîn sûresini okursa, okuduğu her harfi adedince onlar mağfiret edilir (bağışlanır) . (Hadîs-i şerîf-Sa'lebî)
Ölmek üzere bulunan bir hastanın yanında Y''sîn sûresi okunursa, okunan her harfi için, onar melek iner. Y''sîn sûresi üç bin harftir. İnen melekler, ölmek üzere olan kimsenin önünde sıra sıra dizilip onun için istiğf''r ederler (bağışlanmasını isterler) . Sekerattaki (ölüm ''nındaki) bir mü'minin yanında Y''sîn sûresi okunursa, Cennet Rıdvan'ı ona Cennet şer''bı içirmedikçe Azr''il (aleyhissel''m) onun rûhunu almaz. (Hadîs-i şerîf-Sefer-i Âhiret Ris''lesi)
Y''sîn sûre-i şerîfesini okumanın on faydası vardır.
1) Aç olan, tok olur y''ni ummadığı yerden rızık gelir.
2) Susuz olan, kanıncaya dek su bulur.
3) Elbisesi olmayan elbise bulur.
4) Eceli gelmeyen hasta şif'' bulur.
5) Eceli gelen hasta ölüm acısı duymaz.
6) Ölürken, Cennet melekleri gelip görünür.
7) İnsan korktuğundan emîn olur.
8) Mis''fir ve garîb yardımcı bulur.
9) Bek''rların evlenmesi kolay olur.
10) Gayb olan şey bulunur.
Fakat bunları niyyet ederek ve inanarak okumak l''zımdır. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)
Y''sîn, Peygamber efendimizin ism-i şerîflerinden olup, "Ey benim bahr-i yakînimin sabb''hı (yakîn dery''mın dalgıcı) olan habîbim!" demektir. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

YE'CÛC VE ME'CÛC:
Kur'''n-ı kerîmde adı geçen ve kıy''mete yakın, yeryüzüne yayılacak olan zararlı ve bozguncu iki kötü kavim.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Nih''yet Ye'cûc ve Me'cûc'ün seddi açılıp da her tepeden saldırdıkları ve hak olan va'd (kıy''met) yaklaştığı vakit, işte o zaman k''fir olanların gözleri hemen dikilecek: "Vah bizlere! Biz bundan gaflet ettik, doğrusu kendimize zulmetmiş olduk" diyecekler." (Enbiy'' sûresi: 96, 97)
Cen''b-ı Hak (kıy''mete yakın) Ye'cûc ve Me'cûc'ü gönderir. Bunlar, yüksek yerlerden akın edecekler, ilk k''file Taberiyye gölüne uğrayıp oradan geçecektir. (Hadîs-i şerîf-Riy''z-üs-S''lihîn)
Resûlullah efendimiz, Zülkarneyn'in inş'' ettiği sed hakkında buyurdular ki: "Ye'cûc ve Me'cûc, onu her gün oyuyorlar. Tam delecekleri sırada, başlarında bulunan reis; "Bırakın artık delme işini, yarına yaparsınız" der..." (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Resûlullah efendimiz, kıy''met al''metlerinden her ne haber verdi ise hepsi doğrudur. Yanlışlık olamaz. O zaman güneş, ''det dışı olarak garbdan (batıdan) doğacaktır. Hazret-i Mehdî çıkacak, Îs'' aleyhissel''m gökten inecek. Decc''l çıkacak. Ye'cûc ve me'c ûc denilen insanlar yeryüzüne yayılacaktır. (Ahmed F''rûkî)
Ye'cûc ve Me'cûc denilen kimseler, Nûh aleyhissel''mın oğlu Y''fes'in soyundandır. Yüzleri yassı, gözleri küçük, kulakları çok büyük, boyları kısadır. Herbirinin bin çocuğu olur. Arkasında kaldıkları seddi her gün oyarlar; sed, gece eskisi gibi olur. H epsi k''firdirler. Sed arkasından çıkınca insanlara saldırırlar. (Yûsuf Nebh''nî)
Zülkarneyn, Avrupa ve Asya kıt'alarına m''lik oldu. Asya'nın kuzey doğusundaki mü'min Türkler'in ric''sı üzerine, Ye'cûc ve Me'cûc kavminden korunmak için büyük duvar yaptırdı. Bu, şimdiki Çin seddi değildir. (Niş''ncız''de)

YED:
Kelime m''n''sı "el" demek olup, Allahü te''l'' hakkında kudret, gücü yetmek m''n''sı verilen lafız, söz.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
(Habîbim) de ki: Ey mülkün s''hibi (olan) Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden mülkü alırsın. Dilediğini azîz, dilediğini zelîl edersin (alçaltırsın) . Hayır (ve şer) senin yed'indedir. Şüphesiz sen, her şeye k''dirsin (gücü yetensin) . (Âl-i İmr''n sûresi: 26)

Yed-i Beyd'':
Parlak el. Mûs'' aleyhissel''mın mûcize olarak gösterdiği ve koynundan çıkardığında gözleri kamaştıran ve güneş ziy''sı saçan eli.

Yed-i Emîn:
K''nûnen güvenilir kimse olarak seçilen şahıs.Mahkemece kendisine bir şey em''net olunan kimse; güvenilir, emin el.

Yed-i Kudret:
Allahü te''l''nın kudreti.
Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemîn ederim ki; mü'min olmadıkça Cennet'e giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe mü'min olamazsınız. Size; birbirinizi seveceğiniz bir şeyi bildireyim mi?Sel''mı aranızda yayın. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Nefsim yed-i kudretinde olana yemîn ederim ki, sizlerden biriniz beni evl''d ve babasından fazla sevmedikçe l''yıkı ile mü'min olamaz. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)

YEHOVA ŞÂHİDLERİ:
Amerika Birleşik Devletleri'nde Ch. Şarl Russel tarafından 1872'de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya çalışan mezheb ve misyoner teşkîl''tına verilen ad.
Yehova ş''hidleri, Tevr''t'ın, Yehova adını verdikleri tanrının kel''mı olduğunu, kendilerinin hazret-i Âdem'in oğlu olan H''bil'den, hazret-i Îs'''ya kadar süregelen uzun devredeki ş''hidlerin son temsilcileri olduklarını, Îs'' krallığının 144.000 uyruklu yeni bir düny'' olacağını ileri sürerler. Propagandalarını çeşitli yazılar, broşürler ve sloganlarla yaparlar. Asker olmayı ve bayrağı sel''mlamayı reddederler. Bunların hahamları yoktur. Gezici v''izleri vardır. Toplanma yerleri New York'tadır. İstatistiklere göre özellikle anglosakson olmak üzere sayıları 900.000'e varmaktadır. Mezheb 1945'ten beri Batı Avrupa'da yayılmıştır. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Yehova ş''hidleri tatlı, okşayıcı dillerle müslüman yavrularını aldatmaya çalışıyorlar. Telefon rehberlerinden aldıkları adreslere, broşürler, ris''leler gönderiyorlar. Şık, süslü giyinmiş güzel kızlar kapı kapı dolaşarak evlere bu ris''lelerden bırakıy orlar. Çok şükür ki müslümanlar bu yaldızlı, hîleli yalanlara aldanmıyorlar. Çünkü müslümanlar onların zannettikleri gibi c''hil insanlar değildir. (M. Sıddîk Gümüş)

YEMÎN:
Kuvvet. Bir haberi y''hut bir işi yapma veya yapmama husûsundaki azmi, iddi''yı (sözü); vallahi, tallahi şeklinde, Allahü te''l''nın ism-i şerîfini anarak veya dînin izin verdiği sözlerle kuvvetlendirmek.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Yeminlerinizi koruyun. (M''ide sûresi: 89)
Alış-verişte vallahi böyledir, vallahi öyle değildir diye yemîn edenlere ve san'at s''hiplerinden, yarın gel, öbür gün gel diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun. (Hadîs-i şerîf-Kimy''y-ı Se''det)
Doğru olsa bile çok yemîn etmek, son nefeste îm''nsız gitmeğe sebeb olur. Doğru olarak çok yemîn etmek Allahü te''l''nın ism-i şerîfine ve yemîne kıymet vermemek olur. Bunlara kıymet vermeyerek yemîn etmek çok çirkin olur. Şarkılarda, temsillerde, eğlen celerde yemîn etmek böyledir. (A.Haskefî, İbn-i Âbidîn)

Yemîn Keff''reti:
Yapılan yemîne ri''yet etmeyip, yemîni bozan bir müslümana l''zım gelen keff''ret, cez''.
Yemîni bozmadan keff''ret verilmez. Yemîni bozduktan sonra keff''reti geciktirmek gün''htır.Yemîn keff''reti için bir köle ''z''d edilir. Y''hut zek''t alması c''iz olan erkek veya kadın on fakîre bütün bedenini örtecek kadar bir kat çamaşır verilir. Veya aç olan on fakîr bir gün iki def'' (sabah-akşam) doyurulur. Bu üçünden birini yapamayan fakir, üç gün ard arda oruç tutar. Bu oruçlara geceden niyet edilir.Kadın üç günü tamamlamadan hayz başlarsa, hayz bittikten sonra yeniden üç gün tutar. (İbn-i Âbidîn)

Yemîn-i G''mûs:
Gün''ha ve Cehennem'e sokan yemin. Geçmişteki bir şey için, bile bile yalan söyleyerek, yemin etmek.
Yemîn-i g''mûs eden kimse için peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:
Kim yalan yere yemîn ederse, Allahü te''l'' onu Cehennem'e koyar. (Mergin''nî)
Yemîn-i G''mûs büyük gün''htır. Pişman olunca tövbe edilir. Keff''ret verilmez. (İbn-i Âbidîn)

Yemîn-i Lağv:
Boş yere yemîn. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemîn etmek. Bunda günah ve keff''ret yoktur.

Yemîn-i Mün'akıde:
Geleceğe ''it bir iş hakkında mesel'' ilerde yapacağım veya yapmayacağım diyerek yapılan yemîn.
Mün'akıde yemin üç türlüdür: Birincisi zaman bildirmeden yapılır.Mesel'' döğeceğim diye yemîn edince, ikisi de sağ kaldıkça, döğmezse yemîn bozulmaz.Biri ölünce bozulur. Döğmeyeceğim diye yemîn edince, ölünceye kadar döğmezse, sonsuz olarak bozulmaz. Bir kerre döğerse bozulur. Keff''ret denilen cez''sını yerine getirir ve yemin biter. İkinci def'' döğerse, keff''ret vermez. İkincisi, zaman bildirilerek yapılan yemindir. Zam''nı gelmeden bozarsa, keff''ret l''zım olur. Zam''nı gelmeden önce ölürse yemin b ozulmaz. Üçüncüsü, şarta bağlı yemindir. Yemin ettiği şeyin yapılıp, yapılmamasını, kendinin veya başkasının bir şeyi yapıp yapmamasına bağlamaktır. Zaman söylenmedi ise, hemen yapmak, zaman söylendi ise, zam''nın sonuna kadar yapmak l''zımdır. Kalkıp gelmezsen vallahi seni döğerim demek bu çeşit bir yemindir. (Mergin''nî, İbn-i Âbidîn)

YERHAMÜKALLAH:
Aksırıp, Elhamdülillah diyene, yanında bulunan kimsenin; "Allahü te''l'' sana merhamet etsin" m''n''sına söylediği müb''rek bir söz, teşmit. (Bkz. Teşmît)
Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Sel''mına cev''b vermek, hastasını yoklamak, cen''zesinde bulunmak, d''vetine gitmek ve aksırıp Elhamdülillah diyene yerhamükallah demek. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî-Müslim)
Aksırıp, Elhamdülillah diyene, namazda iken yerhamükallah demek namazı bozar. Namazın dışında hemen cev''b vermek üç kerreye kadar farz-ı kif''ye, fazla aksırmalarda ise müstehabdır. (Riy''d-ün-N''sihîn)

YE'S:
Ümitsizlik, ümîd kesmek.
Allahü te''l'', ''yet-i kerîmede me''len buyurdu ki:
Allah'ın rahmetinden (af ve lütfundan) ye'se düşmeyiniz. Doğrusu, k''firlerden başkası Allah'ın rahmetinden ye'se düşmez. (Yûsuf sûresi: 87)
Ye's h''linde tövbe makbûldür. Fakat ye's h''lindeki îm''n makbûl değildir. (M''türîdî)
Ey insan!.. Etr''fın, arzû ve emellerine uyduğu zaman, her şeyi, aklınla, ilminle, fenninle, gücünle, kuvvetinle yaptığına, bütün başarıları îc''dettiğine inanıyorsun. Hakk'ın sana verdiği vazîfeyi unutuyor ve o yüksek me'mûrluktan istif'' ediyor ve em'' nete s''hib çıkmaya kalkıyorsun. Kendini m''lik ve h''kim tanımak ve tanıtmak istiyorsun. Öte taraftan, etr''fın arzûlarına uymaz, dış kuvvetler seni mağlûb etmeye başlarsa, o zaman da kendinde hasret, hüsran, acz ve ye'sten başka bir şey görmüyorsun. (Seyyid Abdülhakîm Arv''sî)

YESEVİYYE:
Evliy''nın büyüklerinden Ahmed Yesevî hazretlerinin tasavvuftaki yolu.
Tarîkatler başlıca ikidir. Zikr-i hafî y''ni sessiz zikir yapan ve zikr-i cehrî y''ni yüksek sesle zikir yapan tarîkatler. Birincisi, hazret-i Ebû Bekr'den gelmiş olup, mürşidlerinin (kurucu hocalarının) adına göre Tayfûriyye, Yeseviyye, Med''riyye, hak îki olan Bekt''şiyye, Ahr''riyye, Ahmediyye-i müceddidiyye ve H''lidiyye gibi isimler almışlardır. (Abdullah-ı Dehlevî)
Yeseviyye yolunun kurucusu olan Ahmed Yesevî hazretleri, Buh''r'''da yetişen evliy''dan Yûsuf-i Hemed''nî hazretlerinden tasavvuf ilmini tahsîl etti. Z''hirî ve b''tınî (m''nevî) ilimlerde kısa müddet içinde yüksek derecelere ulaştı. Pek çok talebe yetiştir di. Onun kurduğu Yeseviyye kolu kısa zamanda Türkistan, M''ver''ünnehr, Horasan ve Harezm'de yayıldı. Yeseviyye yolunun kurucusu olan Ahmed Yesevî hazretleri, vakitlerinin çoğunu Allahü te''l''ya ib''det etmekle ve talebelerine z''hirî ve b''tınî ilimleri ö ğretmekle geçirirdi. Devamlı olarak Hızır aleyhissel''mla görüşür, sohbet ederdi. Çocukluğundan îtib''ren Resûlullah efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine tam t''bi olmakta hiç gevşeklik göstermemişti. 63 yaşına geldiği zaman Resûlullah efendimiz o sene ''hirete teşrîf ettiklerinden, 63 yaşından sonra yeryüzünde durmağı uygun görmemiş, kendisine yer altında bir hücre yaptırmış ve vef''t edinceye kadar orada kalmıştı. (Molla C''mî)

YETÎM:
Ergenliğe ulaşmadan babası ölmüş çocuk.
Kur'''n-ı kerîmde me''len buyruldu ki:
Yetimlere b''liğ oldukları zaman mallarını verin. Hel''li har''ma değişmeyin. Kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu büyük bir günahtır. (Nis'' sûresi: 2)
Yetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak) yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yerler ve yakında alevli ateşe girecekler. (Nis'' sûresi: 10)
Yetimin malına da yaklaşmayın. Ancak büluğ (ergenlik) çağına ulaşıp rüşdü (malını dînin ve aklın uygun gördüğü yerlerde kullandığı) görülünceye kadar en güzel şekilde (malını koruyup çoğaltmak için) yaklaşabilirsiniz. Bir de ahdi (yapılan sözleşmeyi) yerine getirin. Çünkü verdiği sözden cayan (kıy''met günü) sorumludur. (İsr'' sûresi: 34)
Kim şefkat ve merhametle bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu tüyler sayısınca sev''b alır. (Hadîs-i şerîf-Ahmed bin Hanbel ve Taber''nî)
Müslüman evlerinin en hayırlısı içinde kendisine iyi mu''mele yapılan yetimin bulunduğu evdir. Müslüman evlerinin en kötüsü de kendisine haksızlık yapılan yetimin bulunduğu evdir. (Hadîs-i şerîf-İbn-i M''ce)
İl''hî! Ben iki zayıfın, yetim ile kadının haklarına tec''vüz etmeyi yasaklıyorum. (Hadîs-i şerîf-Nes''î))
Dul ve yetimlerin ihtiy''cına koşan, Allah yolunda cih''d edenlerle, gündüzün oruç tutup geceyi ib''detle geçiren gibidir. (Hadîs-i şerîf-Buh''rî)
Yetîmi kendine yakın tut. Başını elinle okşa ve onu sofrana oturt. Böyle yaparsan kalbin yumuşar ve h''cetin (ihtiy''cın) görülür. (Hadîs-i şerîf-R''mûz-ül-Eh''dîs)
Her kim kıymetli günlere hürmeten bir yetimin başını okşarsa, Hak te''l'' hazretleri, o yetimin başındaki kıl sayısınca o kimseye nîmet lutfeder. (Süleym''n bin Cez'')
Haksız yere yetîm malı yemek, büyük gün''hlardandır. (Kutbüddîn-i İznikî)
İsl''m dîninde yetîmlik, büluğa (ergenlik, evlenecek yaşa gelmekle) sona erer. (İbn-i Âbidîn)

YETMİŞ İKİ FIRKA:
Ehl-i sünnet yolundan (Peygamber efendimizin ve Esh''b-ı kir''mın bildirdiği doğru yoldan) ayrılan ve Cehennem'e gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen bozuk fırkalar. Bunlara bid'at ehli veya dal''let fırkaları da denir.
Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:
"Benî İsr''il (İsr''iloğulları) yetmiş bir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehennem'e gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nas''r'' (hıristiyanlar) da yetmiş iki fırkaya ayrılmıştı. Yetmiş biri Cehennem'e gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetim de yetmiş üç kısma ayrılır. Bunlardan yetmiş ikisi Cehennem'e gidip, yalnız bir fırkası kurtulur." Esh''b-ı kir''m (Peygamber efendimizin arkadaşları) bu bir fırkanın kimler olduğunu sorunca; "Cehennem'den kurtulan fırka, benim ve Esh''bımın gittiği yolda gidenlerdir" buyurdu. (Hadîs-i şerîf-Milel ve Nihal, Ebû D''vûd, Tirmizî, Nes''î, İbn-i M''ce)
Yetmiş iki sapık fırkaya mensub olanlar, Ehl-i sünnet ''limlerinin anladıkları gibi inanmıyanlar, m''n''sı açık olmayan nassları (''yet-i kerîme ve hadîs-i şerîfleri) yanlış te'vil ettikleri (yorumladıkları) için k''fir olmuyorlar ise de, sapık inanışları yüzünden Cehennem'e gideceklerdir. Fakat müslüman oldukları için, az''bda sonsuz kalmayacak, îtik''dlarının (inanış) bozukluğu kadar yandıktan sonra tekrar çıkarılacak, Cennet'e sokulacaklardır. Yetmiş iki sapık fırka vardır. Bunların yaptıkları ib''detlerin hiçbiri kabûl edilmez. (İm''m-ı Rabb''nî)
Muhammed aleyhissel''mın ümmeti yetmiş üç fırkaya ayrıldı. Kur'''n-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan ve açık olanların da m''n''ları icm'' ile zarûrî olarak anlaşılmamış olan inanılacak ve yapılacak bilgilerde ictih''d ederken yanıl mak küfür (îm''nsızlık) olmaz ise de büyük gün''h olur. Müslümanların yetmiş üç fırkasından yetmiş iki fırkası böyle yanılmış, doğru yoldan ayrılmış, bid'at s''hibi olmuşlardır.Bunlar sapık inançlarının cez''sı olarak Cehennem'e gireceklerdir. Fakat müslüman oldukları için Cehennem'de sonsuz kalmayacaklar, az''b gördükten sonra çıkarılacaklardır. (Abdülganî Nablüsî)
Yetmiş iki bid'at (sapıklık) yolunun es''sı dokuz fırkadır ki bunlar; h''ricî, şiî, mûtezile, mürcie, müşebbihe, cehmiyye, dır''riyye, necc''riyye ve kil''biyyedir. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesinin zam''nında bunların h içbiri yoktu. Bunların meydana çıkması ayrı ayrı yollara ayrılması, Esh''b-ı kir''mın (Peygamber efendimizin arkadaşları), T''biîn-i iz''mın (Esh''bı gören büyükler) ve Fukah''-i Seb'anın (yedi büyük fıkıh ''liminin) ölümlerinden senelerce sonra idi. (Abdülk''dir-i Geyl''nî)
Esh''b-ı kir''mın hepsinin hakkında mümkün olduğu kadar iyi söyleyiniz. Onların hiçbirine sakın dil uzatmayınız. Yetmiş iki sapık fırkadan kimi ifr''ta (aşırılığa) vararak taşkınlık yaptı, kimi tefrîte (aşırılığa) düşerek haklarını vermedi. Kimi akla gü vendi, kimi felsefeye ve eski Yunan felsefecilerine aldandı. Böylece İsl''miyet'te olmayan, hatt'' yasak olan şeyleri yaptılar. Bid'atlere y''ni sapıklığa sarıldılar. Sünneti y''ni İsl''miyet'i bıraktılar. (Seyyid Aliz''de)

YEVM-İ ÂHİR:
Âhiret günü. Îm''n edilmesi l''zım olan altı şeyden beşincisi. Arkasından gece gelmeyen gün. Bu zam''nın başlangıcı insanın öldüğü gündür. (Bkz. Âhiret, Kıy''met)

YEVM-İ NAHR:
Kurban kesme günü. Zilhicce ayının onuncu y''ni kurban bayramının birinci günü. On birinci ve on ikinci günleri de kurban kesme günü olduğundan hepsine birden eyy''m-ı nahr denildi.

YEVM-İ ŞEK:
Şüpheli gün. Havanın bulutlu olup, Ramazan ayı hil''linin görülmemesi sebebiyle Ş''b''n ayının otuzuncu günü mü, yoksa Ramaz''n-ı şerîfin ilk günü mü olduğu bilinmeyen, Ş''b''n'ın yirmi dokuzundan sonra gelen gün.
Yevm-i şekte Ramaz''n-ı şerîf orucuna veya v''cib bir oruca niyet edilerek oruç tutulması tahrîmen (harama yakın) mekrûhtur. (M. Mevkûf''tî)
Yevm-i şek'te öğle namazı zam''nına kadar oruç tutup, o gün Ramazan olduğu îl''n edilmezse, orucu bozmak l''zım olur. Bozmayıp, oruca dev''m etmek tahrîmen mekrûhtur. ( İbn-i Âbidîn)

YEZÎDÎLER:
Hazret-i Ali'ye düşman olan ve şeytana tapan kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. İb''diyye fırkasının kurucusu Abdullah bin İb''d'ın adamlarından Yezîd bin Enîse'ye uydukları için bu adı almışlardır. Emevî halîfelerinden Yezîd'in bunlarla hiçbir ilgi si yoktur.
H''ricîler yedi fırkadır. Bunlardan İb''diyye fırkası, Abdullah bin İb''d adındaki kimsenin adamlarıdır. İb''diyye fırkası dörde ayrıldı. Bunlardan Yezîd bin Enîse'nin adamlarına Yezîdî denildi. Yezîdîlere göre; Acemden bir peygamber gelecek, kendisine g ökte yazılmış bir kit''b inecek, Muhammed aleyhissel''mın dîninden çıkacak, S''biiyye olacak y''ni yıldızlara tapınacaktır. Küçük ve büyük her gün''hı işleyen kimse k''fir olmaktadır. (Seyid Şerîf Cürc''nî)
İleri sürdükleri bozuk fikirlerden dolayı t''kibe uğrayan Yezîdîler, on ikinci asırda Kuzey Irak'taki L''deş v''disine sığındılar. Âdî adlı birinin etr''fında toplanıp inanışlarını bölgedeki halk arasında yaydılar. Âdî'nin ölümünden sonra yerine kardeşin in oğlu ikinci Âdî geçti ve daha sonra da oğlu Şeyh Hasan reis oldu. Gün geçtikçe sayıları artan Yezîdîler üzerine Musul emiri İm''düddîn Zengî kuvvet göndererek onları dağıttı. Âdî ve Yezîd bin Enîse'nin insan üstü varlıklar olduğunu kabûl eden ve müslümanlıkla hıristiyanlık karışımı bir inanca s''hib olan Yezîdîler, Osmanlılar zam''nında da t''kib''ta uğradılar. Osmanlı şeyhülisl''mları, kendilerine müslüman adı verdikleri h''lde, hel''le haram diyen, güneşe tapınan, iblise (şeytana) t''zim gösteren ülü'l-emre y''ni devlet başkanına karşı isy''n eden Yezîdîlerin bulundukları yerin d''r-ül-harb olduğuna ve İsl''m askerinin bunlarla harb edeceğine d''ir fetv'' verdiler. Irak, Sûriye, Yemen, Âzerbaycan, Türkiye ve Hindistan gibi yerlere dağılmış olan Yezîd îler bugün de mevcûddurlar. (M. Sıddîk Gümüş, Abb''s Azz''vî)
Yezîdîler, Arabî ve kürtçe yazılmış olan Kit''b-ül-Celve adlı kit''ba çok önem verirler. Bu kitap, Maksimilyan Bütner tarafından Almanca'ya tercüme edilmiştir. Yezîdîler, iblise melek ve t''vûs derler. Şeytana söğeni öldürürler. Derdleri, bel''ları iblis yaratır derler. L''deş v''disindeki Baadır köyünde bulunan ölülerini gidip dolaşmaya hac derler. Her gün güneş doğarken ona karşı dururlar. Sabah ilk ışık gelen toprağı öperler. Güneş batarken de ona yalvarırlar. Bu yaptıklarına namaz kılmak, ib''det etmek derler. Ocak ayında üç gün oruç tutan Yezîdîlerin okuma-yazma öğrenmesi ve sakal bırakması büyük günahtır. (M. Sıddîk Gümüş)

YILBAŞI:
Sene başı. Yeni bir senenin başlaması. Başlangıç zam''nına göre iki çeşit sene vardır. Mîl''dî ve hicrî sene.
Mîl''dî sene Îs'' aleyhissel''mın doğum günü zannedilen t''rih ile başladığı kabûl edilir. Ancak Îs'' aleyhissel''mın doğum zam''nı kesin olarak bilinmediği için, bu senenin başlangıcı tahmîne dayanmakta, ilmî ve t''rihî bir gerçek taşımamaktadır. Bir Ocak'ı n (K''nûn-i s''nî) yılbaşı olarak kabûl edilmesi, Fransa kralı Dokuzuncu Şarl'ın 1563'de verdiği emirle benimsenmiştir. (Bkz. Noel) (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
Hicrî sene, Peygamber efendimizin Mekke'den, Medîne'ye hicret ettiği seneden başlar. Hicrî senenin başı Muharrem ayının birinci Cum'' günüdür. Muharrem ayının birinci gecesi müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

YOLCU:
Yola çıkan, konuk, seferî kimse. (Bkz. Müs''fir)
Düny''da sanki bir garîb gibi veya yola çıkacak bir yolcu gibi ol ve kendini kabir ehlinden bil. (Hadîs-i şerîf-Et-T''c)

YUHANNA:
1. Îs'' aleyhissel''ma îm''n eden on iki hav''rîden biri. İbr''nî dilinde Yahy'' demektir.Rumca'da Yohannes, İngilizce'de Can, Fransızca'da Jan denir. Dört İncîl'i yazanlardan biridir. Îs'' aleyhissel''mın teyzesinin oğlu idi. Yüz senesinde Efes'te öldü. Hır istiyanlar, on ikinci ayın yirmi yedisinde yortusunu yaparlar.
2. Dört İncîl'den biri.
Hıristiyanların dinlerinin es''sı olan ve İncîl dedikleri dört kit''b, Allahü te''l''nın Cebr''il aleyhissel''m ile gönderdiği asıl İncîl-i şerîf değildir. Bu dört kitab, Îs'' aleyhissel''m sem''ya çıkarıldıktan sonra dört kimse tarafından yazılmış birer t''ri h kitabıdırlar. Bunlardan birincisi Matta olup, ahbablarının arzû ve ısrarları üzerine gördüklerini ve işittiklerini bildirmek için Îs'' aleyhissel''m sem''ya çıkarıldıktan on iki sene sonra yazmıştır. İkincisi Markos olup hav''rîlerden işittiklerini yirmi sekiz sene sonra yazmıştır. Üçüncüsü Luka olup, otuz iki sene sonra işittiklerini bildirmek için İskenderiyye'de bir t''rih yazmıştır. Dördüncüsü Yuhanna olup, Îs'' aleyhissel''m sem''ya çıkarıldıktan kırk beş sene sonra yazmıştır. Bu dört İncîl birbi rine uymayan ihtilaflarla doludur.Halbuki asıl İncîl, Îs'' aleyhissel''ma indirilmiş olup, tek bir kitab idi. İçinde birbirlerine uymayan, h''diselere ters düşen bir şey olmadığı muhakkak idi. Kur'''n-ı kerîmin bildirdiği Allah kel''mı olan bu İncîl'in bu dört t''rih kitabından başka olduğu anlaşılmaktadır. (Abdullah Abdi bin Dest''n Mustafa)

YÛNUS ALEYHİSSELÂM:
Musul yakınındaki Nineve (Ninova) ah''lisine gönderilen peygamber. Babasının ismi Met'''dır. Yûnus aleyhissel''m Âsûr Devleti'nin başşehri ve önemli bir tic''ret merkezi olan Nineve şehrinde doğdu.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Muhakkak Yûnus (bin Met'' aleyhissel''m) da peygamberlerdendir. (S''ff''t sûresi: 139)
Biz Yûnus'un (aleyhissel''m) du''sına ic''bet edip, onu gamdan (gecenin, denizin ve balığın karnındaki karanlıktan) hal''s eyledik (kurtardık) . Bunun gibi biz mü'minleri hal''s ederiz. (Enbiy'' sûresi: 88)
Balığın karnındayken Yûnus'un (aleyhissel''m) yaptığı du'' "L'' il''he ill'' ente sübh''neke innî küntü minez-z''limîn" idi. Müslüman kişi bu du''yı her ne şey için okursa, Allahü te''l'' elbette kabûl eder. (Hadîs-i şerîf-Rûh-ul-Bey''n)
Yûnus aleyhissel''mın babası olan Met'' s''lih bir kimseydi. Allahü te''l''dan s''lih bir evl''d ihs''n etmesi için du'' etti. Allahü te''l'' ona Yûnus'u (aleyhissel''m) ihs''n etti. Kavmi içinde emîn, yalan söylemeyen, yardımsever bir kişi olarak meşhûr oldu. Ot uz yaşına gelince, Nineve ah''lisine peygamber olduğu bildirildi. Yûnus aleyhissel''m senelerce kavmini îm''na d''vet etti. Putlara, heykellere tapan Nineve ehli onu dinlemediler. Heykellere tapmaktan vazgeçmediler. Yûnus aleyhissel''m üzüldü. Dicle nehri kenarına geldi. Gemiye bindi. H''lbuki Allahü te''l'' böyle emir vermemişti. Gemi yürümedi. Kur'a çektiler. Yûnus aleyhissel''ma is''bet etti. Suçlu benim buyurdu. Denize attılar. Balık yuttu. Tövbe etti. Balık bunu bir ken''ra çıkardı. Ölüm h''linde idi. Tekrar kuvvet buldu. Yeniden Nineve'ye gitmesi emrolundu. Yûnus aleyhissel''m gelmeden önce hava kararmış, her yeri kara duman kaplamıştı. Kavmi korkup, tövbe etmiş, tövbeleri kabûl olup az''b geri alınmıştı. Yûnus aleyhissel''m gelince, onun sözlerini dinlediler. Kavmi mes'ûd ve iyilik üzere yıllarca yaşadı. Şarkta Midyalılar, B''bil'de Keld''nîler meydana geldi. Yûnus aleyhissel''m seksen üç yaşında iken, Nineve'de vef''t etti. (Niş''bûrî, Nişancız''de, Taberî)

YÛNUS SÛRESİ:
Kur'''n-ı kerîmin onuncu sûresi.
Yûnus sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). S''dece 40, 94, 95 ve 96. ''yetler Medîne'de n''zil oldu. Yüz dokuz ''yet-i kerîmedir. Doksan sekizinci ''yet-i kerîmede Yûnus aleyhissel''mın kavminden bahsedildiği için, sûreye bu isim verilmiştir. Sûrede; Nûh ve Mûs'' aleyhimessel''ma d''ir kıssalar, rahmet-i il''hiyyenin, az''b-ı il''hîden daha çok olduğu bildirilmektedir. (R''zî, İbn-i Abb''s, Kurtubî)
Yûnus sûresinde me''len buyruldu ki:
Biliniz ki; Allahü te''l''nın evliy''sı için az''b korkusu, nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur. (Âyet: 62)
Kim Yûnus sûresini okursa, Yûnus aleyhissel''mı tasdîk (îm''n) ve tekzîb edenlerin (yalanlayanların) ve Fir'avn ile boğulanların adedinin on katı sev''b verilir. (Hadîs-i şerîf-K''dı Beyd''vî Tefsîri)

YÛSUF ALEYHİSSELÂM:
Kur'''n-ı kerîmde adı geçen peygamberlerden. Mısır ah''lisine gönderilen peygamber. Y''kûb aleyhissel''mın oğludur. Y''kûb aleyhissel''mın neslinden gelen ilk peygamberdir. Allahü te''l'' ona rüy'' t''biri ilmini öğretti.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Yûsuf (aleyhissel''m) ve kardeşlerinin kıssasında, ondan su''l edenler (ve başkaları) için, Allahü te''l''nın kudret ve hikmetine (veya Muhammed aleyhissel''mın peygamberliğine) deliller vardır. (Yûsuf sûresi: 7)
Yûsuf (aleyhissel''m) onların (kardeşlerinin) zahîre yüklerini hazırladı. Uşaklarına da " (Zahîre için verdikleri) serm''yelerini yüklerinin içine koyuverin. Olur ki, ''ilelerine döndükleri zaman bunun farkına varırlar da belki yine (kardeşleri Büny''min ile ber''ber buraya) dönerler" dedi. (Yûsuf sûresi: 62)
Abdurrahîm Dehlevî şöyle anlattı: "Kardeşim Yûsuf benden sabîh (güzel) ben ise ondan daha melihim (sevimliyim) " hadîs-i şerîfinin m''n''sını kavrayamamıştım. Bir gün rüy''mda Resûlullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem gördüm. Bu mes'eleyi arz ett im. Resûlullah efendimiz şöyle buyurdular: "Allahü te''l'' benim cem''limi (güzelliğimi) insanlardan gizledi. Ş''yet insanlar benim cem''limi görselerdi, Yûsuf'u gördükleri zaman yaptıklarından daha fazlasını yaparlardı. Ellerini değil, yüreklerini keserl erdi de haberleri olmazdı."
Yüzünün ve ahl''kının güzelliği ile meşhûr olan Yûsuf aleyhissel''mı, babası Y''kûb aleyhissel''m diğer kardeşlerinden çok severdi. Babasının sevmesi, kardeşlerinin onu kıskanmalarına sebeb oldu. Onu götürüp kuyuya attılar. Babalarına dönüp kardeşimiz Yû suf'u kurt yedi dediler. Allahü te''l'' Yûsuf aleyhissel''mı korudu. Kuyunun yanından geçen bir kervanda bulunan kimseler onu kuyudan çıkarıp Mısır'a götürdüler ve köle diye sattılar. Mısır azîzi (m''liye n''zırı, bakanı) onu satın aldı. Azîzin hanımı Zül eyh'' (Zelîha)nın iftir''sı netîcesinde zindana atıldı. Uzun zaman zindanda kaldıktan sonra, suçsuzluğu anlaşılıp zindandan çıktı. Ölen Mısır m''liye n''zırının yerine m''liye n''zırı oldu. Azîzin hanımı Züleyh'' ile evlendi. Babasını ve kardeşlerini Mısır'a getirdi. Orada yıllarca ber''ber yaşadılar. Babası Mısır'da vef''t etti. Kardeşleri de orada yerleştiler. Kur'''n-ı kerîmde kıssası ve başına gelen h''diseler geniş olarak bildirilmiş olan Yûsuf aleyhissel''m, Mısır ah''lisine peygamber gönderildi. İnsanları Allahü te''l''nın dînine uymaya d''vet etti. Y''kûb aleyhissel''mın vef''tından bir müddet sonra Yûsuf aleyhissel''m da vef''t etti. Mısır'da herkes Yûsuf aleyhissel''mı kendi mahallesine defn etmek istiyordu. İş kavgaya kadar yaklaştı. Sonunda mermer bi r sandukaya koyup Nil nehri kıyısına (veya Nil nehrinin ortasına) defn ettiler. Bir riv''yete göre ondan dört yüz sene sonra gelen Mûs'' aleyhissel''m kabrini bulup, müb''rek cesedini oradan alarak, Y''kûb aleyhissel''mın da medfûn bulunduğu Halîl-ur-rahm''n'daki yere defn etti. (Kurtubî, Ahmed Niş''bûrî, Niş''ncız''de)

YÛSUF SÛRESİ:
Kur'''n-ı kerîmin on ikinci sûresi.
Yûsuf sûresi Mekke'de n''zil oldu (indi). S''dece, 1, 2 ve 3. ''yetleri Medîne'de n''zil oldu. Yüz on bir ''yettir. Yûsuf aleyhissel''mın kıssasından bahsedildiği için bu ismi almıştır. (Muhammed bin Hamz'', Kurtubî)
Yûsuf sûresinde me''len buyruldu ki:
Onların çoğu Allahü te''l''ya îm''n ediyoruz diyorlar. Fakat îm''nsızdırlar. Başka şeylere ib''det ederek müşrik olmuşlardır. (Âyet: 106)

YÛŞÂ ALEYHİSSELÂM:
İsr''iloğullarına, Mûs'' aleyhissel''mın vef''tından sonra gönderilen peygamber. Mûs'' aleyhissel''mın yeğeni ve vekîli idi. İsmi Yeşû olup hıristiyanlar Yeşû diyorlar. Annesi Mûs'' aleyhissel''mın kız kardeşidir.
Allahü te''l'' Kur'''n-ı kerîmde me''len buyurdu ki:
Allahü te''l''ya îm''n edip, O'ndan korkanlardan (Yûş'' bin Nûn ve K''lib bin Yukn'' adındaki) iki kimse, İsr''iloğullarına dediler ki: "Ey İsr''iloğulları! Cebb''rların (z''limlerin) şehrinin kapısından hemen girin. (Onların vücûdlarının büyüklüğünden korkmayın. Onların bedenleri büyük ve kuvvetli fakat kalbleri zayıftır. Sizinle harb etmeye rûhî met''netleri yoktur.) Bir def'' kapıdan girdiniz mi; Allahü te''l''nın v''dettiği yardımın size gelmesiyle elbette siz g''liblerden olursunuz. Siz gerçekten inanan, Allahü te''l''nın v''dini tasdîk eden kimseler iseniz, Allahü te''l''ya tevekkül ediniz. (M''ide sûresi: 23)
Güneş, hiçbir kimse için batmaktan alıkonmaz. Ancak Beyt-i Makdîs'i feth etmek için gittiği gecelerden birinde Yûş'' aleyhissel''m için batmaktan alıkondu. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)
Yûş'' aleyhissel''m Mısır'da doğdu. Mûs'' aleyhissel''mın husûsî talebesi, h''lis yardımcısı olarak yanında bulundu. Mûs'' aleyhissel''m Fir'avn'ın zulmü sebebiyle, Allahü te''l''nın emriyle kendine t''bi olanlarla birlikte Mısır'dan hicret edince, o da birlik te hicret etti. Mûs'' aleyhissel''mın Hızır aleyhissel''mla buluşmak üzere gittiği yolculuğunda, onun yanında bulundu. Allahü te''l''nın emriyle, Mûs'' aleyhissel''mın İsr''iloğullarını Arz-ı mev'ûd'a (Filistin ve Şam bölgesine) götürmek üzere yola çıktığında Yûş'' aleyhissel''m ona yardımcı oldu. Cebb''r (z''lim)Am''lika kavmiyle ilgili olarak bilgi toplamak üzere gönderilen temsilciler arasında Yûş'' aleyhissel''m da bulundu. Diğer temsilciler dönüp İsr''iloğullarını korkuttukları h''lde, Yûş'' bin Nûn aleyhissel''m ile K''lib bin Yukn'' aleyhissel''m onları harbe gitmek husûsunda teşvik ettiler. Mûs'' aleyhissel''m vef''t ederken yerine Yûş'' aleyhissel''mı halîfe bıraktı. Allahü te''l'' Yûş'' aleyhissel''mı da İsr''iloğullarına peygamber olarak vazîfelendirdi. Yûş'' aleyhissel''m İsr''iloğullarını toplayıp Eriha şehrini kuşattı. Kuşatma altı ay sürdü. Nih''yet bir Cum'' günü akşam üzeri mûcizeler göstererek şehri fethetti. Daha sonra İly'' (Kudüs) şehrini, bil''here Belka şehrini kuşatıp fethetti. Yûş'' aleyhissel''mın em rindeki İsr''iloğulları, Belka şehri hükümd''rı Bel''k'ı ve ism-i a'zam du''sını bildiği h''lde doğru yoldan ayrılan Bel'am bin Baûra'yı öldürdüler. Arz-ı mev'ûd diye bilinen Filistin ve Şam diy''rı peyderpey İsr''iloğullarının eline geçti. Fetihler yedi se ne dev''m edip Kudüs şehri de Yûş'' aleyhissel''m ve ona inananlar tarafından feth edildi. İsr''iloğullarını Arz-ı mev'ûd'a yerleştiren Yûş'' aleyhissel''m, yirmi yıl daha İsr''iloğullarına Tevr''t'ı okudu ve hükümlerini açıkladı. Yûş'' aleyhissel''m yerine K''lib bin Yukn'''yı halîfe t''yin ettikten sonra 127 yaşında vef''t etti. Kabrinin Nablûs veya Haleb yakınındaki Mearre şehrinde olduğu riv''yet edilir. Yûş'' aleyhissel''m İstanbul'a hiç gelmedi. Beykoz tepelerinde ziy''ret edilmekte olan kabrin Yûş'' peygambere ''it olduğu söyleniyorsa da t''rihî bilgilere uygun değildir. (Taberî, Niş''ncız''de, İbn-ül-Esîr)


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1630 Gösterim
Son İleti Mart 09, 2008, 04:51:40 ÖS
Gönderen: oski
0 Yanıt
1010 Gösterim
Son İleti Mayıs 02, 2008, 01:11:37 ÖÖ
Gönderen: KARTAL
Bazi önemli Terimler

Başlatan Resulehasret TASAVVUF

1 Yanıt
2422 Gösterim
Son İleti Mart 05, 2009, 03:24:42 ÖS
Gönderen: KUL34
A'DAN Z'YE HASTALIK REHBERİ

Başlatan senarist081 Sağlık

2 Yanıt
5959 Gösterim
Son İleti Kasım 25, 2008, 01:00:22 ÖS
Gönderen: senarist081
0 Yanıt
1055 Gösterim
Son İleti Ocak 13, 2009, 12:32:47 ÖS
Gönderen: senarist081