Haziran 27, 2019, 04:09:54
Haberler:

Yürüyüþünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.  (Lokman -19)

Meb Yurtdýþý Öðretmenlik Mülakat Sorularý 2018

Balatan Fussilet, Eyll 11, 2017, 02:26:52

« nceki - sonraki »

0 ye ve 1 Ziyareti konuyu incelemekte.

Aa git

Fussilet

Avrupa Konseyi nedir?

5 Mayýs 1949'da, Avrupalý 10 devletin katýlýmýyla kurulan bir birliktir. Bunlar: Belçika, Ýngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, Ýrlanda, Ýsveç, Ýtalya, Lüksemburg ve Norveç'tir. Birliðin amacý, üye ülkelerin ortak mallarýný ve ilkelerini korumak, yayma; iktisadi geliþimlerini saðlamak amacýyla, aralarýnda daha sýký bir iþbirliði oluþturmaktýr.
Soyadý Kanunu nedir?

Kiþinin soyadýnýn bulunmamasý toplum hayatýnda karýþýklara neden oluyordu. Ayrýca bu durum toplumsal iliþkiler bakýmýndan da bir eksiklikti. Soyadý yerine kullanýlan baba adý, doðduðu memleketin adý ve kullanýlan lakaplar, soyadýnýn toplumsal iliþkilerdeki rolünü oynayamýyordu.

Þeyh Sait Ýsyaný
Bu isyan, din iþlerinin dünya iþlerinden ayrýlmasýný tasvip etmeme amacýnda olanlar tarafýndan inkýlâba karþý yapýlmýþ bir isyandý. Ama, bu isyanda kiþisel çýkarlar peþinde koþanlar, Kürtçülük isteyenler, komünist düþünceliler, yaðmacýlar da rol oynamýþlardýr. Olayý yaratanlar, baþta Þeyh Sait Nakþibendi tarikatýndandýlar. Mustafa Kemal'in de belirttiði gibi olayýn ana nedeni gericilik idi. Þeyh Sait Ýstiklâl Mahkemesi'nde de, "din elden gidiyor", "Tanrý Devleti" gibi sözlerle, dünya iþlerinde de din kurallarýna dayanan bir devlet idaresi istediðini belirtmiþtir.
11 Þubat 1925'teki isyan, derhal Elazýð ve Diyarbakýr yörelerine yayýlmýþtýr. Hükûmet bu durumda sýký yönetim ilân etmeyi yerinde buldu ve doðu bölgelerinde bir ay, Malatya'da iki ay sýký yönetim ilân etti ve konuyu Meclis'e de getirdi. 25 Þubat 1925'te Baþvekil Fethi Bey, konuþmasýnda, Türkiye Cumhuriyeti'nin o bölgede 800 kiþiyi öldüreceði ve Þeyh Sait'in de bunlardan biri olduðu, bundan kurtulmak için de Sait'in niyet ettiði ayaklanmaya gittiði yolunda bir mektubu asilerin birinin üzerinde ele geçirdiklerini izah etti.
Fethi Bey, gene ele geçen 17 Þubat 1925 tarihli rapora göre, ayaklanmanýn amacýnýn þeriatý saðlamak olduðunun anlaþýldýðýný ve "olay padiþahlýðý, hilâfeti, þeriatý ve Abdülmecid'in oðullarýndan birinin saltanatýný saðlamak" için yapýlan gericilik maskesi altýnda yapýlan Kürtçülük hareketidir demekteydi. 25 Þubat 1925'te, dinî ya da dinin kutsal kavramlarýný alet ederek devletin þeklini bozmak isteyenlerin vatan haini olmasý hakkýndaki yasa onaylandý. Böylece, isyan edenlerin sineceði sanýlýyordu.
Sponsorlu Baðlantýlar
Ýsyanýn Nedenleri: Ýsyanýn temel iki gerekçesi vardýr. Ýç gerekçesi, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ve onun inkýlaplarýna karþý ve hilafetin geri getirilmesine yönelik Vahdettin ve taraftarlarýnýn çabalarý ile Kürt milliyetçiliðidir . Dýþ gerekçesi ise ayný döneme denk gelen Musul meselesinde baþarý kazanmak isteyen Ýngiltere'nin Türkiye dahilinde isyanlar ve kargaþa çýkararak, Türkiye'yi istikrar bulmamýþ bir ülke olarak dünyaya tanýtmak ve böylece Türkiye'nin yakýn doðu dengesinde kendi aleyhine bir durum yaratmasýný önlemek için bu isyaný körüklemesidir.
Doðudaki ayaklanma haberi kýsa anda yurdun her yanýndan duyuldu ve gericiliði lanetleyen, Cumhuriyete baðlýlýðý belirten telgraflar gelmeye baþladý. 4 Mart 1925'te, olaðanüstü durumdan ötürü, milletin ve Cumhuriyet'in güvenliði için, askerî harekat bölgesinde çalýþacak ve Meclis'in kararý olmadan idam kararý verebilecek Ýkinci Ýstiklâl Mahkemeleri kuruldu. Ayný gün, gericiliði ve ayaklanmayý çýkaranlar, memleketin sosyal düzeninin ve sükununun, güvenliðinin bozulmasýna neden olanlar, kýþkýrtýcý yayýnlarý yasaklayan Cumhurreisi'nin onayý ile ilgili Takrîr-i Sükûn Yasasý onaylandý.
Ankara ve Elazýð'da iki Ýstiklâl Mahkemesi kurulmasý karara baðlandý. Daha sonra Þeyh Sait ve arkadaþlarýný yok etmek için çalýþma hýzlandýrýldý. 14/15 Nisan gecesi Þeyh Sait Varto'da teslim olmak zorunda kaldý. Þeyh Sait ve arkadaþlarý Diyarbakýr'daki Ýstiklâl Mahkemesi'ne verildiler. Yargýlanmalarýndan sonra, 29 Haziran 1925'te idam edildiler.
Ýsyanýn Sonuçlarý:Geniþ çaplý bir sevkýyatýn ardýndan toplu saldýrýya geçen (26 Mart) ve bir bastýrma harekatýyla ayaklananlarýn çoðunu teslime zorlayan askeri birlikler, Ýran'a geçmeye hazýrlanan ayaklanma önderlerini Boðlan'da (bugün Solhan) sýkýþtýrdý. Þeyh Þerif ve yanýndaki bazý aþiret reisleri Palu'da yakalanýrken, Þeyh Said de Varto yakýnlarýnda yakýn bir akrabasýnýn ihbarýyla Carpuh Köprüsü'nde ele geçirildi (15 Nisan 1925).
Ayaklanmayý destekleyen eski Þuray-ý devlet reislerinden Kürt Teali Cemiyeti reisi Seyit Abdülkadir ve 12 arkadaþý Ýstanbul'da tutuklanarak yargýlanmak üzere Diyarbakýr'a getirildiler. Yargýlanma sonucunda Seyit Abdülkadir ve 5 arkadaþý ölüme mahkûm olarak, idam edildiler (27 Mayýs 1925). Diyarbakýr'daki Þark Ýstiklal Mahkemesi Þeyh Said ve 47 ayaklanma yöneticisi hakkýnda da ölüm cezasý verdi (28 Haziran). Cezalar, baþta Þeyh Said olmak üzere, ertesi gün infaz edildi.
Þeyh Said Ayaklanmasý'nýn bastýrýlmasý Cumhuriyet yönetiminin Güney Doðu Anadolu'da denetimi saðlamasýnda önemli bir dönüm noktasý oldu. Öte yandan ayaklanmayla ortaya çýkan geliþmeler, bir süre önce çok partili yaþama geçiþ yönünde atýlan adýmlarýn kesintiye uðramasýna yol açtý. Ayaklanmaya karýþtýðý gerekçesiyle hakkýnda soruþturma açýlan Terakkiperver Cumhuriyet Fýrkasý, çok geçmeden hükümet kararnamesiyle kapatýldý.
Mimar Sinan Kimdir?
Kayseri'nin Aðýrnas köyünde doðdu. Yavuz Sultan Selim zamanýnda devþirme olarak Ýstanbul'a getirildi. Zeki, genç ve dinamik olduðu için seçilenler arasýndaydý. Sinan, At Meydaný'ndaki saraya verilen çocuklar içinde mimarlýða özendi, vatanýn baðlarýnda ve bahçelerinde su yollarý yapmak, kemerler meydana getirmek istedi. Devrinin mahir ustalarý mahiyetinde han, çeþme ve türbe inþaatýnda çalýþtý. 1514'te Çaldýran, 1517'de Mýsýr seferlerine katýldý. Kanunî Sultan Süleyman zamanýnda yeniçeri oldu ve 1521'de Belgrad, 1522'de Rodos seferinde bulunarak atlý sekban oldu. 1526'da katýldýðý Mohaç Meydan Muharebesinden sonra sýrasý ile acemi oðlanlar yayabaþýlýðý, kapý yayabaþýlýðý ve zenberekçibaþýlýða yükseldi.
1532'de Alman, 1534'de Tebriz ve Baðdat seferlerinden dönüþte "Haseki" rütbesi aldý. Baðdat seferinde Van Kalesi Muhasarasýnda, göl üzerinde nakliyat yapan kalyonlara top yerleþtirdi.
Korfu, Pulya (1537) ve Moldovya (1538) seferlerine katýlan Mimar Sinan, Moldovya (Kara Buðdan) seferinde Prut nehri üzerine onüç günde kurduðu köprü ile Kanunî Sultan Süleyman'ýn takdirini kazandý. Ayný sene baþmimarlýða yükseldi.
Mimar Sinan, katýldýðý seferlerde Suriye, Mýsýr, Irak, Ýran, Balkanlar, Viyana'ya kadar Güney Avrupa'yý görüp mimari eserleri inceledi ve kendisi de birçok eser verdi. Ýstanbul'da devrin en meþhur mimarlarý ile Bayezid Camii'nin ustasý Mimar Hayreddin ile tanýþtý.
Bazý Eserleri
Sinan'ýn mimarbaþýlýða getirilmeden evvel yaptýðý üç eser dikkat çekicidir. Bunlar Halep'de Hüsreviye Külliyesi, Gebze'de Çoban Mustafa Paþa Külliyesi ve Ýstanbul'da Hürrem Sultan için yapýlan Haseki Külliyesi'dir.
Mimarbaþý olduktan sonra verdiði üç büyük eser, O'nun sanatýnýn geliþmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunlarýn ilki, Þehzadebaþý Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrýca imaret, tabhane (mutfak), kervansaray ve bir sokak ile ayrýlmýþ medrese bulunmaktadýr.
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan'ýn Ýstanbul'daki en muhteþem eseridir. Yirmiyedi metre çapýndaki büyük kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanýn üzerine gayet nisbetli ve ahenkli bir þekilde oturtulmuþtur. Sükûnet ve asaleti ifade eden bu sade ve ahenkli görünüþü ile Süleymaniye Camii, olgunlaþmýþ bir mimariyi temsil etmektedir.Sekiz ayrý binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih'ten sonra þehrin ikinci üniversitesi olmuþtur.
Mimar Sinan'ýn en güzel eseri, seksen yaþýnda yaptýðý Edirne Selimiye Camii'dir. Selimiye'nin kubbesi, Ayasofya kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50 metre çapýndaki kubbe, sekizgen þeklindeki gövde üzerine oturmuþtur. Üç þerefeli ince minarelerine üç kiþi ayný anda birbirini görmeden çýkabilmektedir.Mimar Sinan bu camiin ustalýk eseri olduðunu ve bütün sanatýný Selimiye'de gösterdiðini belirtmektedir.
Mimar Sinan, gördüðü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiþ, fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatýný devamlý geliþtirmiþ ve yenilemiþtir. Eserlerindeki sütunlar, duvarlar ve diðer kýsýmlar taþýdýklarý yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalýn deðildir. Kullandýðý bütün mimari unsurlarda bu hesap dikkati çeker.
Mimar Sinan ayný zamanda bir þehircilik uzmanýdýr. Yapacaðý eserin, önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük baþarý göstermiþ ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleþtirmiþtir.
Bilinen eserleri: 84 camii, 53 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüþþifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray, 8 mahzen, 48 hamam olmak üzere 364 adettir.
Depreme Dayanýklýlýk
Mimarýn çok sayýdaki eserini inceleyenler, Sinan'ýn depreme karþý bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldýðýný söylemekteler.Bu tedbirlerden biri, temelde kullanýlan taban harcýdýr.Sadece Sinan'ýn eserlerinde gördüðümüz bu harç sayesinde, deprem dalgalarý emilir, etkisiz hale gelir. Yine yapýlarýn yer seçimi de ilginç. Zeminin saðlamlaþmasý için kazýklarla topraðý sýkýþtýrmýþ dayanak duvarlarý inþa ettirmiþ.Mesela Süleymaniye'nin temelini 6 yýl bekletmesi, temelin zemine tam olarak oturmasýný saðlamak içindir.
Mimar Sinan, yapýlarýnda ayrýca drenaj adý verilen bir kanalizasyon sistemi de kurmuþtur.Drenaj sistemiyle yapýnýn temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanýklý kalmasý öngörülmüþtür. Ayrýca yapýnýn içindeki rutubet ve nemi dýþarý atarak soðuk ve sýcak hava dengelerini saðlayan hava kanallarý kullanmýþ. Bunlarýn dýþýnda yazýn suyun ve topraðýn ýsýnmasýndan dolayý oluþan buharýn, yapýnýn temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanallarý kullanmýþtýr. Buhar tahliye ve rutubet kanallarý drenaj kanallarýna baðlý olarak uygulamaya konulmuþtur.
Ýþte Sinan'ýn eserlerini inceleyen ve birçoðunu da restore eden Mimar Abdülkadir Akpýnar'ýn söyledikleri:
"Karþýlaþtýðým bir özellikten dolayý gözlerime inanamadým. Sinan'ýn eserlerinde en ufak bir çýktý ve desen dahi tesadüf deðil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiþ. Çünkü yapýyý herþeyi ile bir bütün olarak ele almýþ. Bütün ölçülerini ebced hesabýna göre yapmýþ ve bir ana temayý temel almýþ. Ölçülerini asal sayýya göre yapmýþ ve onun katlarýný baz almýþ. Ýlmini din ile bütünleþtirip mükemmel eserler ortaya koymuþ. Örneðin SinanKur'an-ý Kerim'de geçen "Biz daðlarý yeryüzüne çivi gibi gömdük..." ayetinden etkilenerek yapýlarýnýn yer altýndaki kýsmýný ona göre inþa etmiþ. Yapýlarý hislerine göre deðil, matematiksel olarak oluþturmuþ. Bugünün teknolojisi bile Sinan'ýn yapmýþ olduðu bazý uygulamalarý çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarýnýn bir baþka benzeri daha yok. Ama bunlarýn hepsi estetik saðladýðý gibi yapýnýn saðlamlýðýný da pekiþtirmiþtir.
Mimar Sinan Türbesi
Süleymaniye Camii 'nin eski aðalar kapýsýnýn karþý köþesinde, yol ayrýmýnda üçgen bir alandadýr. Önde som mermerden yapýlmýþ bir sebil görülmektedir. Sebilin arkasýndaki ufak mezerlýkta 6 sütunlu, üstü örtülü ve etrafý açýk türbede Mimar Sinan'ýn mezarý bulunmaktadýr. Türbesini ölümünden az önce kendisi yapmýþtýr. 1933 yýlýnda Mimar Vasfi Egeli tarafýndan restore edilmiþtir. Sandukanýn uçlarý ile üzerindeki burma kavuk, mermerdendir. Sokaða bakan demir parmaklýklý bir pencereden türbe görünür.
Misaki Milli Nedir

Mýsak-ý Milli, Türklerin Kurtuluþ Savaþýnýn siyasi manifestosu olan altý maddelik bir bildiri adýdýr. Ýstanbul' da toplanan son Osamanlý Meclisi tarafýndan bu bildiri 28 Ocak 1920 yýlýnda oybirliði ile kabul edilmiþtir ve kabul edildikten sonraki 17 Þubat' ta kamuoyuna açýklanmýþtýr. Bildiri, Birinci Dünya Savaþý'ný sona erdirecek olan barýþ antlaþmasýndan Türkiye'nin kabul ettiði askeri þartlarý içerir. Bildiri Mebusan Meclisinde "Ahd-ý Milli Beyannamesi" adýyla kabul edilmiþ, daha sonradan " Mýsak-ý Milli" olarak adlandýrýlmýþtýr.Her iki deyimle Ulusal Yemin anlamýna gelir. Türkiye Cumhuriyeti' nin sýnýrlarý, tabi bazý ayrýntýlar hariç, Mýsak-uý Milli ilkeleri doðrultusunda gerçekleþmiþtir.

Misak-ý Milli' de Alýnan Kararlar
Erzurum ve Sivas civarlarýnda oluþan kongrelerinde saptanýp ve ardýndan olgunlaþtýrýlan ilkeler doðrultusunda son Osmanlý Mebusan Meclisi tarafýndan gizli oturumda oy birliði ile 28 Ocak 1920 tarihinde alýnan ve Türkiye' nin kabul edebileceði barýþ koþullarýný açýklayan 6 maddelik bildiridir. Mýsak-ý Milli temelinde Ulusal Kurtuluþ ve Baðýmsýzlýk savaþlarýnýn bir programý niteliðindedir.
6 Maddeden Oluþan Misak-ý Milli Kararlarý Özetle Þunlardýr :
⦁   Arap kökenli halkýn oturuduðu ayný zaman da Mondros Mütakeresi imzalandýðý tarihte yabancý devletlerin iþgal ettikleri bölgelerin gelecekleri, halkýn serbest ve kendi oyuyla belirlenecektir;  Mütakere sýnýrlarý içerisinde Osmanlý - Ýslam çoðunluðunun çoðunluk olarak yerleþmiþ bulunduðu kýsýmlarýn tümü, gerçekte ya da hükmen hiç bir neden ile birbirinden ayrýlmayacak bir bütündürler.
 

⦁   Ýlk serbest býrakýldýklarý anda tekrardan kendi istekleri doðrultusunda anavatana katýlan Kars, Ardahan ve Batum' da gerekirse tekrardan bir halk oylamasý yapýlabilecektir.
⦁   Batý Trakyanýn hukuki durumuda, hakýn kendi özgürlüðü içinde verecekleri oylarla saptanacaktýr.
⦁   Ýsstanbul ve Marmara Denizinin her türlü güvenliði, tehlikeden uzak tutulmasý, Boðazlarýn ise ticaret gemilerine açýlmasý ilgili devletler aralarýndaki anlaþma ile saðlanmalýdýr.
⦁   Misak-ý Milli kararlarý doðrultusunda belirlenen ilkeler çerçevesinde azýnlýklarýn hukuki haklarý, komþu ülkelerde yer alan müslümanlarýnda ayný haklardan yararlanmasý koþuluyla azýnlýklar güvence altýnda olucaktýr.
⦁   Türkiye' nin siyasal, adli ve mali olarak tam bvaðýmsýzlýðý kabul edilecektir ; bu konularda hiç bir kayýt ve kýsýtlama getirilmeyecektir.   
MÜZAKERE SÜRECÝNDE HANGÝ AÞAMADAYIZ?
 Þu ana kadar AB ile katýlým müzakerelerinde 16 fasýl müzakereye açýlmýþ ancak sadece bir fasýl, "Bilim ve Araþtýrma" faslý geçici olarak kapatýlmýþtýr.
2007 yýlýnýn ilk yarýsýnda Almanya'nýn Dönem Baþkanlýðý sýrasýnda "Ýþletme ve Sanayi", "Ýstatistik" ve "Mali Kontrol" fasýllarý açýlmýþ, yýlýn ikinci yarýsýndaki Portekiz Dönem Baþkanlýðý sýrasýnda açýlan "Trans-Avrupa Aðlarý" ve "Tüketicinin ve Saðlýðýn Korunmasý" fasýllarý ile 2007 yýlýnda açýlan müzakere faslý sayýsý beþe yükselmiþtir.
Slovenya'nýn Dönem Baþkanlýðý yaptýðý 2008 yýlýnýn ilk yarýsýna, Ýrlanda'nýn 12 Haziran 2008 tarihinde yapýlan referandumda Lizbon Antlaþmasý'ný reddetmesi damgasýný vurmuþ, ayný dönemde Türkiye ile AB arasýnda "Þirketler Hukuku" ve "Fikri Mülkiyet Hukuku" fasýllarýnda müzakerelere baþlanmýþtýr. 1 Temmuz 2008'de baþlayan Fransa Dönem Baþkanlýðý sýrasýnda da "Sermayenin Serbest Dolaþýmý" ve "Bilgi Toplumu ve Medya" baþlýklý fasýllarda müzakerelerin açýlmasýyla 2008 yýlý içinde açýlan toplam fasýl sayýsý dört olmuþtur. 2008 yýlýnýn ve Fransa'nýn Dönem Baþkanlýðý'nýn son gününde Türkiye'nin AB müktesebatýna iliþkin üçüncü Türkiye Ulusal Programý yürürlüðe girmiþtir.
Çek Cumhuriyeti'nin AB Dönem Baþkanlýðý'ný yürüttüðü 2009 yýlýnýn ilk yarýsýnda sadece "Vergilendirme" faslý müzakerelere açýlmýþ, Ýsveç'in Dönem Baþkanlýðý görevinde bulunduðu yýlýn ikinci yarýsýnda da yalnýzca "Çevre" faslýnýn müzakerelere açýlmasýyla 2009 yýlýnda açýlan müzakere faslý sayýsý ikide kalmýþtýr.
2 Ekim 2009 tarihinde Ýrlanda'da yapýlan ikinci referandumda Lizbon Antlaþmasý kabul edilmiþ, AB Dönem Baþkaný ve Çek Cumhurbaþkaný tarafýndan da imzalanmasýyla yürürlüðe girmiþtir.
Türkiye'nin AB üyeliðine destek veren ülkelerden biri olan Ýspanya'nýn AB Dönem Baþkanlýðý'ný yürüttüðü 1 Ocak-30 Haziran 2010 döneminin son gününde yalnýzca "Gýda Güvenliði, Veterinerlik ve Bitki Saðlýðý" faslý müzakerelere açýlmýþtýr.
3 yýllýk bir aradan sonra 5 Kasým 2013 tarihinde gerçekleþen Hükümetlerarasý Katýlým Konferansý'nýnda 22'nci fasýl "Bölgesel Politika ve Yapýsal Araçlarýn Koordinasyonu" müzakerelere açýlmýþtýr. Son olarak 14 Aralýk 2015 tarihinde düzenlenen Hükümetlerarasý Katýlým Konferansý'nda 17'inci fasýl olan "Ekonomik ve Parasal Politika" faslýnýn müzakerelere açýlmasýyla müzakerelere açýlan toplam fasýl sayýsý 15'e yükselmiþtir.
Müzakere sürecinde Türkiye'nin önündeki tek engel 8 faslýn açýlamamasý ve hiçbir faslýn geçici olarak kapatýlamamasý kararý deðildir.  Bunun yanýnda Nicolas Sarkozy'nin 2007 tarihinde Fransa Cumhurbaþkaný olmasý ve GKRY'nin Türkiye'nin AB sürecini Kýbrýs konusunda tavizlere dayandýrma politikasý baþta bu iki ülkenin müzakerelerin yürütüldüðü Hükümetlerarasý Konferans kapsamýnda tek taraflý olarak veto kullanmasýna yol açmýþtýr. Fransa Cumhurbaþkanlýðý'na François Hollande'ýn seçilmesinin ardýndan Fransa sadece bir fasýlda vetosunu kaldýrmýþtýr.
Konsey'in 2006 tarihinde aldýðý 8 faslýn açýlmamasý kararý 2009 tarihinde yeniden gözden geçirilmiþtir. GKRY bu toplantýda Türkiye'ye ek bazý yaptýrýmlar uygulanmasýný talep etmiþtir ancak bu talepler diðer üye devletlerce uygun bulunmamýþtýr. Bunun üzerine GKRY tek taraflý bir deklarasyon ile 6 faslý bloke edeceðini açýklamýþtýr.GKRY tarafýndan bloke edilen fasýllar þunlardýr:
• 2'nci Fasýl: Ýþçilerin Serbest Dolaþýmý
• 15'inci Fasýl: Enerji
• 23'üncü Fasýl: Yargý ve Temel Haklar
• 24'üncü Fasýl: Adalet Özgürlük ve Güvenlik
• 26'ncý Fasýl: Eðitim ve Kültür
• 31'inci Fasýl: Dýþ, Güvenlik ve Savunma Politikasý
Fransa Cumhuriyeti tarafýndan Açýlmasý Engellenen Fasýllar:
• 11'inci Fasýl: Tarým ve Kýrsal Kalkýnma (ayný zamanda Konsey tarafýndan 2006 tarihinde açýlmamasýna karar verilen 8 fasýldan biridir).
• 17'nci Fasýl: Ekonomik ve Parasal Politika (bu fasýldaki veto kaldýrýlmýþ ve fasýl müzakerelere açýlmýþtýr).
• 22'nci Fasýl: Bölgesel Politika ve Yapýsal Araçlarýn Koordinasyonu (bu fasýldaki veto kaldýrýlmýþ ve fasýl müzakerelere açýlmýþtýr).
• 33'üncü Fasýl: Mali ve Bütçesel Hükümler
• 34'üncü Fasýl: Kurumlar
Önümüzdeki dönemde açýlýþ kriterlerinin yerine getirilmesi koþulu ile açýlmasý mümkün olabilecek olan 3 fasýl bulunmaktadýr. Bu fasýllar þunlardýr:
• 5'inci Fasýl: Kamu Alýmlarý
• 8'inci Fasýl: Rekabet Politikasý
• 19'uncu Fasýl: Sosyal Politika ve Ýstihdam
18 Mayýs 2012 tarihinde resmen baþlatýlan "Pozitif Gündem" ile, Türkiye'nin AB sürecinde yeni bir ivme yaratýlmasý hedeflenmiþtir. Ancak Pozitif Gündem müzakerelerin yerini almayacak ya da müzakerelere bir alternatif oluþturmayacaktýr. Bilakis, duraðanlaþan müzakere sürecinin yeniden ilerlemeye baþlamasý için bir altyapý oluþturulmasýný ve iki tarafýn teknik açýdan müzakere sürecinin yeniden ivme kazanmasý için hazýrlýk yapmasýný hedeflemektedir.
Türkiye-AB iliþkilerinde yaþanan bir diðer önemli geliþme 16 Mart 2015 tarihinde Türkiye-AB Üst Düzey Enerji Diyaloðu'nun baþlatýlmasýdýr. Türkiye'nin hem aday ülke olarak de AB'nin enerji güvenliðine önemli katkýlar saðlayan bir ülke olarak enerji alanýndaki AB müktesebatýna uyum saðlanmasý hususunda önemli bir ilerleme kaydettiðine dikkat çekilirken, Üst Düzey Enerji Diyaloðu kapsamýnda taraflarýn yýlda en az bir kere bakanlar düzeyinde bir araya geleceði belirtilmiþtir. Türkiye-AB Üst Düzey Enerji Diyaloðu'nun AB müzakere sürecine alternatif teþkil etmeyeceðinin, tam aksine süreci tamamlayacaðý ve destekleyeceði ifade edilmesi son derece önemlidir.
29 Kasým 2015 tarihinde düzenlenen Türkiye-AB Zirvesi ikili iliþkilere ivme kazandýrýlmasý açýsýndan son derece önemlidir. Türkiye'yi Baþbakan Prof. Dr. Ahmet Davutoðlu'nun temsil ettiði Zirveye 28 AB üye ülkesinin devlet ve hükümet baþkanlarý ile AB Konseyi, AP ve Avrupa Komisyonu baþkanlarý katýlmýþtýr. Zirvede katýlým müzakereleri, vize serbestisi süreçleri, Gümrük Birliði'nin güncellenmesi, üst düzey diyalog mekanizmalarýnýn yaný sýra Türkiye'de bulunan Suriyeli göçmenlere yönelik AB mali desteði, düzensiz göç ve terörizmle mücadele konularý ele alýnmýþtýr.
17'nci fasýl Ekonomik ve Parasal Politika, 14 Aralýk 2015 tarihinde Brüksel'de gerçekleþen AB-Türkiye Hükümetlerarasý Katýlým Konferansý'nda müzakerelere açýldý. Ekonomik ve Parasal Politika faslý ile birlikte müzakere sürecinde açýlan fasýl sayýsý 15'e yükseldi.
30 Haziran 2016 tarihinde Brüksel'degerçekleþen Hükümetlerarasý Katýlým Konferansý'nda 33'üncü fasýl olan Mali ve Bütçesel Hükümler faslý müzakerelere açýldý. Böylece müzakere sürecinde açýlan fasýl sayýsý 16 oldu.
EÐÝTÝMDE ÖDÜL  VE CEZA
 
Her çocuk bir davranýþý kazanmak için belli aþamalardan geçer. Bir davranýþý kazanma süreci ve çeþidi çocuktan çocuða farklýlýk gösterir. Nasýl ki her birey/çocuk birbirinden bambaþka ise; davranýþ kazanma þekli de farklýdýr.
Herhangi bir davranýþý öðrenme veya alýþkanlýk kazanma davranýþýn pekiþtirilmesi ile süreklilik kazanýr. Bu sürekliliði kazandýrmakta 2 yol vardýr: birincisi ödül, ikincisi ceza.
Ödül; herhangi bir davranýþý kazandýrmak veya alýþkanlýk haline getirmek için; çocuðu duygusal, fiziksel, biliþsel olarak doyurmak ve mutlu etmektir. Ceza ise; daha çok bir davranýþtan vazgeçirmek adýna çocuða uygulanan olumsuz bir yaptýrýmdýr. Ceza, eðitimciler ve aileler tarafýndan en son baþvurulmasý gereken yöntemdir.  Cezadan önce çocuða olumsuz pekiþtireç uygulanmasý sondan bir önceki basamak olmasý adýna daha tutarlý bir davranýþtýr. Olumsuz pekiþtireç; çocuðu "mahrum býrakmak" anlamýna gelir.  Örneðin; çocuða akþam parka gitme sözü verdiniz ve ardýndan çocuk herhangi bir aþýrýlýkla sizi kýzdýrdý. Bu durumda çocuðu dövmek bir CEZA, çocuðu sevdiði þeyden yani parka gitmekten mahrum etme (parka gitmekten vazgeçme) bir OLUMSUZ PEKÝÞTÝREÇTÝR.  
ÖDÜLÜN ÖZELLÝKLERÝ
Ödül; davranýþýn devamý veya kazanýmý için, çocuðu motive etmektir. Her eðitimci ben de maddi ödül deðil, psikolojik ödülden yanayým.  Çocuða verilen ödüller her döneme göre deðiþkenlik gösterir.
BEBEKLÝK -ÇOCUKLUK ÖDÜLÜ(0-4 YAÞ) :  bebeklik döneminde çocuk birçok davranýþý ödül yöntemi ile kazanýr. Örneðin ba-ba diye bir ses çýkardýðýnda sevinilir, gülünür, çocuða sarýlýnýr, öpülüp, okþanýrsa çocuk bir ödül almýþ olur ve ba-ba sesini tekrar çýkarmak için çaba sarfeder. Bu dönemin ödülleri; sevme, sarýlma, okþama, kucaða alma, öpme, onunla ilgilenme, gezdirme, gülme, masaj yapma, basit oyunlar oynama, onunla vakit geçirme...
OKUL ÖNCESÝ DÖNEM ÖDÜLÜ (4-7 YAÞ) : bu dönemde bir çocuk en meraklý olduðu ve soru sorduðu evreyi yaþar. Dolayýsýyla bu dönemde çocukla vakit geçirmek, onunla oyun oynamak, baþýný okþamak, gülümsemek, aferin demek, alkýþlamak, sarýlmak, onunla parka gitmek, ona seveceði sorumluluklar vermek, takdir etmek, seveceði þeyler öðretmek en büyük ödüllerdir. Örneðin; yerde gördüðü bir çöpü alýp çöp kovasýna attýðýnda gülüp alkýþlamak "harikasýn, çöpler yerde deðil çöp kovasýnda olmalý, onu alýp çöp kovasýna attýðýn için teþekkür ederim, bu çok güzel bir davranýþ, aferin sana..." tarzýnda motive etmek davranýþýn devamý için çok önemli bir katký saðlayacaktýr.
OKUL DÖNEMÝ ÖDÜLLERÝ (7VE ÜSTÜ) : bu dönemde çocuk artýk akademik öðrenime baþlamýþ ve baþarý onun hayatýnda önemli bir yer kaplamaya baþlamýþtýr. Dolayýsýyla bu dönemde çocuðu en fazla motive eden þey; yeni þeyler öðrenmek/keþfetmek ve baþarý duygusudur. Bu dönemde çocuðu bol bol takdir etmek, sürekli ceza vermek yerine öðrenme yöntemini öðrenip pekiþtirmek, seveceði spor,dans,oyun gibi faaliyetler yönlendirmek, arkadaþlarý ile güvenli çerçevede vakit geçirmesine imkan saðlamak, baðýmsýz hareket etmesine imkan saðlamak, arkadaþlarýný eve davet etmek, birlikte alýþveriþ yapmak, birlikte yemek/pasta/kurabiye vs yapmak (mutfakta eðlenceli vakit geçirmesini saðlamak), ödevlerini oyun oynayarak yaptýrmak, sevdiði yerlere götürmek en büyük ödüllerdir.
Çocuða her zaman manevi ödül vermek bir süre sonra çocukta insanlara karþý aþýrý beklentiye sebep olabilir, yani çocuk her yaptýðý þeyde takdir edilmek isteyebilir. Bunun olmamasý için çocuða davranýþ, alýþkanlýk haline gelene kadar daðýnýk pekiþtirme uygulanmalýdýr. Daðýnýk pekiþtirme; çocuða yaptýðý her ama her doðru davranýþta deðil, ayný davranýþýn deðiþik aralýklarla belli kýsmýna ödül verilmesidir. Örneðin; her çöpü alýp çöp kovasýna attýðýnda deðil, 3 defa yaptýðýnda bir kere aferin demek gibi. Yine de her yaptýðýnda gülümsemek ve onaylamak da davranýþýn devamý için elbette ki gereklidir. Aksi takdirde davranýþ bir süre sonra sönebilir. Önemli olan doðru zamanda ve doðru þekilde ödüllendirmektir.
MADDÝ ÖDÜL
Maddi ödül; çocuða yaptýðý olumlu davranýþ sonucu, sevdiði bir þeyi almaktýr. Bazý eðitimciler çocuða asla maddi ödül verilmemeli tezini savunurlar. Bir eðitimci olarak ben asla verilmemeli diyemiyorum, çünkü insanýn çalýþýp karþýlýðýnda maaþ almasý bile çalýþmasýnýn ödülüdür; dolayýsýyla çocuða gösterdiði büyük baþarýlarda nadir de olsa maddi ödül almak yerinde olacaktýr. Maddi ödüller 100.000 dolarlýk yatlar olmamalý elbette J örneðin;  verdiði sözü tuttuðunda ara sýra sevdiði pastayý yapmak, sevdiði çikolatayý ya da bir kýyafeti almak, takdir aldýðýnda baþarýsýný bir bisikletle ödüllendirmek gibi... maddi ödül; az uygulanmalý ve çocuðu tatmin edici þekilde seçilmelidir. Çocuða sürekli maddi ödül vermek; bir süre sonra doyumsuzluða ve pervasýzlýða sebep olur. Bu yüzden çocuða; maddi bir ödüle sahip olmanýn ciddi bir çaba gerektirdiðinin aþýlanmasý gerekiyor. Maddi ödül alýrken en çok dikkat edilmesi gereken nokta ise; ödülün çocuðun yaþýna ve durumuna uygun seçilmesidir.
Her þeye raðmen diyebilirim ki; her zaman özellikle okul dönemine kadar en etkili olan ödül, manevi ödüldür.
CEZA VE CEZANIN EÐÝTÝMDEKÝ YERÝ
Her eðitimci gibi ben de eðitimde cezanýn olmamasýný ya da en baþvurulmasý gerektiðini savunuyorum.  Ceza; uygulanmasý en kolay, anne için en tatmin edici ve davranýþ deðiþtirmede etkisi en az ve olumsuz olan yöntemdir. Örneðin; odasýný daðýttýðý için çocuðunuzu döverseniz bir dahakine ya inat eder hiç toplamaz ya da sadece siz olduðunuz için içinden gelmeden toplar. Siz yani  "otorite" olmadan çocuk asla odasýný toplamaz. Burada çocuk davranýþýný deðiþtirmemiþ yalnýzca otoritenin varlýðýna göre hareket etmeyi öðrenmiþ olur.
Ceza; çocuðu dövmek, vurmak, fiziksel zarar vermek, yaralamak, itmek, vücudunu sýkmak, saçýný çekmek, odaya kilitlemek, fiziksel gereksinimlerinden mahrum býrakmak, istismar etmek gibi yöntemlerle uygulanýr. Örneðin zorla ödev yaptýrmak da bir ceza yöntemidir. Annelerin de en fazla düþtüðü hatalardan biridir; çocuk ödevi öðrendiklerini pekiþtirme olarak algýlamalýdýr, zorla yapýlmasý gereken bir iþkence ya da bir ceza yöntemi olarak algýlamamalýdýr. Anneler çocuðu oyundan mahrum býrakýp kafasýna vura vura televizyon karþýsýnda ödev yaptýrmak, çocuða uygulanan en büyük cezadýr ve yüzde doksan iþe yaramaz. Burada önemli olan çocuðun öðrenme yöntemini öðrenip ona göre ödev yaptýrma yollarý izlemektir.
Ceza;  baþvurulmasý gereken en son noktadýr. Cezadan önce çocuk yaptýðý yanlýþ davranýþ için güzelce UYARILMALIDIR. Uyarý yumuþak bir üslupla ve gerekçeleri ile yapýlmalýdýr. Örneðin kaþlarýný çatmak, sesini yükseltmek bir uyarý þeklidir. Eðer uyarý iþe yaramazsa çocukla KONUÞULMALIDIR. Konuþma; anne ve baba ile birlikte sakin bir ortamda, nede yapmamasý gerektiði ele alýnarak sebep ve sonuçlarý anlatýlarak yapýlmalýdýr. Eðer çocuk hatada ýsrar eder ve bile bile devam ederse verilmek istenen CEZALAR HATIRLATILMALIDIR. Örneðin; bunu yapmaya devam edersen parka gitmekten vazgeçeceðim gibi. Ceza, hemen verilmeden önce, çocuða hatýrlatýlýrsa çocuk yüksek ihtimalle davranýþý yapmadan önce düþünecektir.
Ceza; çocuðun direkt kiþiliðine verilmemelidir, çocuða hakaret ederek ceza vermek çok yanlýþ bir tutumdur, ceza çocuða karþý deðil davranýþa karþý verilmelidir. "sürekli yanlýþ yapýyorsun, aptal!" deðil, "bu davranýþ doðru deðil, bence bunu bir kez daha düþünmelisin, ben doðruyu yapacaðýna eminim, sen bunu doðru yapabilecek bir çocuksun, örneðin sana ipucu vereyim çöplerin yeri yer deðil...evet neresi olabilir, tabi ki çöp kovasý öyle deðil mi..." tarzýnda cümleler kurmak her zaman cezadan daha fazla iþe yarayacaktýr.
Eðitim zor ve meþakkatli bir süreçtir. Bu süreçte çocuða ne kadar doðru davranýþ kazandýrýrsak o kadar güzel bir nesile katkýmýz olur. Dolayýsýyla anne babalar ödül ve cezalar uygulanýrken her zaman iþbirliði halinde olmalý ve doðru davranýþý doðru zamanda uygulamalýdýr.
Sadabat Paktý nedir?
 
Sadabat Paktý Türkiye, Ýran, Irak ve Afganistan arasýnda, 8 Temmuz 1937'de Tahran'da Sadabad Sarayý'nda imzalanan dörtlü pakt.
Sadabat Paktý hakkýnda bilgiler
Sadabat Paktý
Türkiye
,
Ýran
,
Irak
ve
Afganistan
arasýnda,
8 Temmuz

1937
'de
Tahran
'da Sadabad Sarayý'nda imzalanan dörtlü pakt. 

Ýtalya
'nýn doðu ülkelerini hedef tutan istila politikasýndan ve bu politikanýn oluþturduðu endiþeden doðmuþtur.
Orta Doðuya
yönelen Ýtalya'ya karþý bir savunma sistemi kurmak, Orta Doðunun güvenliði için zorunlu görülüyordu. Ýlk defa bu amaçla, 2 Ekim
1935
'te
Cenevre
'de Türkiye, Ýran ve Afganistan arasýnda üçlü bir Antlaþma parafe edildi. Buna daha sonralarý Irak da katýldý. Ancak Irak-Ýran sýnýr antlaþmazlýðýnýn çözümlenmesi (
Þattülarap
uyuþmazlýðý), Türkiye ile Ýran arasýnda dostluk çerçevesi içinde sýnýr sorunu dahil her alaný düzenleyen Antlaþmalarýn akti, 8 Temmuz 1937 tarihli Sadabad Paktý'nýn imzalanmasýna imkan vermiþtir. 

Dört Devlet, bu antlaþma ile dostluk iliþkilerini devam ettireceklerini,
Milletler Cemiyeti
ile
Briand-Kellog Paktý
'na baðlý olacaklarýný, birbirinin iç iþlerine karýþmayacaklarýný, ortak çýkarlarýný ilgilendiren hususlarda birbirlerine danýþacaklarýný, birbirlerine karþý saldýrýda bulunmayacaklarýný ve sýnýrlarýnýn korunmasýna saygý göstereceklerini taahhüt etmiþlerdir.
Kaynaklar
* Vikipedi
Yunus Emre Kimdir? Hayatý ve Eserleri
Tasavvuf þiirinin en önemli temsilcilerinden olan Yunus Emre ayný zamanda bir alim ve halk þairidir. 1240 yýlýnda dünyaya gelen mutassavvýf Yunus Emre hayatýný Anadolu'da geçirmiþtir. Hacý Bektaþ - i Veli dergahýnda hizmet eden Yunus Emre insanlarý asil, garip, zengin, fakir, din farký gözetmeksizin eþit þekilde saymýþtýr. Yunus Emre'nin kýsaca hayatý hakkýnda merak ettiðiniz tüm bilgiyi yazýmýzda bulabilirsiniz.
Yazar: Yasemin Saygýn

Facebook'ta Paylaþ
 
Twitter'da Paylaþ

 
Yunus Emre, hayatýný Anadolu yöresinde sürdürmüþ en büyük Türk ozanlarýndan biridir. Kendisi, 13. ve 14. yüzyýllarda yaþamýþ olsa da, günümüzde þiirleri hemen hemen herkes tarafýndan bilinmekte ve sevilmektedir. Hayatý hakkýnda çok fazla bilgiye ulaþýlmayan Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti'nin yýkýlmaya ve Anadolu Türk Beyliklerinin kurulmaya baþladýðý dönemden, Osmanlý Beyliðinin kurulmasýna kadar geçen sürede yaþamýþ bir halk þairidir.
Onun yaþadýðý yýllarda Anadolu'da Moðol istilasýnýn etkisiyle iç kavgalar, siyasi zayýflýk, kýtlýk, kuraklýk gibi çok zor günler yaþanmaktaydý. Yunus Emre mezhep ve din ayrýlýklarýnýn da olduðu böyle bir dönemde Allah sevgisini, din ve güzel ahlakla ilgili düþüncelerini yaymaya çalýþarak Türk - Ýslam birliðinin kurulmasýnda büyük bir rol üstlenmiþtir.
Uzunca bir süre Hacý Bektaþ - i Veli dergahýnda hizmet eden Yunus Emre insanlarý asil, garip, zengin, fakir, Hristiyan, Müslüman ayrýmý yapmaksýzýn, derin bir sevgiyle severdi. Yunus Emre'nin eserlerinde direkt Hacý Bektaþ - i Veli'nin adý geçmez ama, kaynaklar bu iki din adamýnýn bakýþ açýlarý arasýnda çok fazla benzerlik olduðunu göstermektedir. Þimdi dilerseniz Yunus Emre kimdir, derviþlik yolundaki aþamalarý ve kaleme aldýðý eserleri hakkýnda kýsaca bilgi edinelim.
Mevlana Celaleddin-i Rumi Kimdir? Hayatý ve Eserleri
Türk - Ýslam medeniyetinin en önemli isimlerinden biri olan Mevlana, insanlarý hoþgörüye ve kardeþliðe çaðýran ünlü bir tasavvuf alimidir. Mektubat, Fihimafih, Divaný Kebir ve Mesnevi gibi eserleriyle insanlara güzelliði anlatmýþtýr. Özellikle Mesnevi Dünya'nýn birçok yerinde okutulmuþ ve en çok çevirisi yapýlan eserlerden biri olmuþtur. Onun hakkýnda bilmediðiniz birçok þeyi bu yazýmýzda bulabilirsiniz.
Yazar: Hatice Biçer

Facebook'ta Paylaþ
 
Twitter'da Paylaþ

 
Mevlana bir sevgi ve hoþgörü elçisidir. Hayatý, kiþiliði, eserleri, felsefesi binlerce kiþiye konu olmuþ, binlerce kitap yazýlmýþtýr. Türk-Ýslam medeniyetinin yetiþtirdiði en önemli þahsiyetlerden biri olan Mevlana, dünyanýn her yerinde eserleri okunan, derin bir sufi, büyük bir þair ve tasavvuf ehli bir alimdir.
Þems-i Tebrizi ile buluþmasý ve birbirlerine olan baðlýlýklarý birçok kimse tarafýndan eleþtirilere neden olup farklý þekillerde yorumlanmýþtýr.
Ancak yaptýðý tüm davranýþlarýn, söylediði her sözün onun yolunda olduðuna inanan kesim küçümsenmeyecek kadar fazladýr. Yazdýðý en büyük eser olan Mesnevi sayýsýz dile çevrilerek dünyanýn her yerinde okunmuþ ve insanlarýn beðenisini kazanmýþtýr. "Gel gel yine gel, ne olursan ol yine gel. Yüz kere eðer tövbeni kýrsan yine gel" dizeleriyle, insanlarý dil, din, ýrk, mezhep ayrýmý gözetmeden, kardeþ olmaya, barýþa ve hoþgörüye çaðýran din bilginidir. 13. yüzyýlda yaþamýþ olmasýna raðmen eserleri ve düþünceleri çaðlarý aþan Mevlana merhameti ve karþýlýksýz olan insan sevgisiyle sadece Ýslam alemini deðil, diðer dinlerdeki insanlarý da kendine hayran býrakmýþtýr.
Yurtdýþýnda Yaþayan Türk Vatandaþlarý
Genel 

Yurtdýþýnda yaþayan 5,5 milyonu aþkýn Türk toplumunun yaklaþýk 4,6 milyonu Batý Avrupa ülkelerinde, geri kalaný ise Kuzey Amerika, Asya, Orta Doðu ve Avustralya'da yerleþmiþtir. Bu sayý, Türkiye'ye kesin dönüþ yapmýþ olan 3 milyon kiþiyle birlikte düþünüldüðünde 8,5 milyonluk bir grubu ilgilendiren geniþ kapsamlý bir göç olgusunun varlýðý ortaya çýkmaktadýr. 

Batý Avrupa ülkeleriyle iliþkilerimizin en önemli boyutlarýndan birini teþkil eden Türk toplumunun ihtiyaçlarýnýn karþýlanmasý ve sorunlarýnýn çözülmesi dýþ politikamýzýn öncelikli konularýndan biri olarak görülmektedir. 

Yurtdýþýnda yaþayan vatandaþlarýmýz Konsolosluk Genel Müdürlüðü'nün görev sahasýndadýr. Bakanlýðýmýz geleneksel konsolosluk hizmetlerinin yanýsýra vatandaþlarýmýzýn sorunlarýný da yakýndan takip etmektedir.
Türk vatandaþlarýnýn hýzla geliþmekte olan Batý Avrupa ülkelerinin iþgücü piyasalarýnda meydana gelen boþluðu doldurmak üzere bu ülkelere yönelik göçleri 1960'larýn ilk yýllarýnda baþlamýþtýr. 

Ýþçi akýmýnýn düzenli gerçekleþtirilmesini kolaylaþtýrmak ve göçmen iþçilerin ve iþverenlerin ihtiyaçlarýný karþýlamak üzere Türkiye Almanya ile 1961'de, Avusturya, Belçika ve Hollanda ile 1964'te, Fransa ile 1965'te ve Avustralya ile 1967'de iþgücü anlaþmalarý imzalamýþtýr. 

Türk iþçilerin Batý Avrupa'ya göçü 1974 yýlýna kadar devam etmiþtir. Bu tarihten itibaren, iþgücü Kuzey Afrika, Orta Doðu ve Körfez ülkelerine, Sovyetler Birliði'nin daðýlmasýnýn ardýndan ise Rusya Federasyonu ve Orta Asya ülkelerine yönelmiþtir. 

Bugün yurtdýþýnda yaþayan Türk toplumun önemli bir bölümü, bulunduklarý ülkelerde sürekli olarak ikamet etmekte olup, yaþadýklarý ülkelerin vatandaþlýðýný da almýþtýr.
Türk toplumu göç alan ülkelerin ekonomik kalkýnmalarýna da önemli katkýda bulunmuþlardýr. Yurtdýþýnda yaþayan Türk vatandaþlarýnýn çoðu artýk sadece iþçi konumunda olmayýp akademisyen, bilim adamý, doktor, mühendis, avukat, gazeteci, iþ adamý, sanatçý, politikacý, sporcu gibi çeþitli alanlarda meslek sahipleri olarak göç alan ülkelerin siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel hayatýna katýlmaktadýr. 

Uyum ve Etkin Katýlým Anlayýþý 

Göçmenlerin yaþadýklarý toplumun kültürel çeþitliliðini ve zenginliðini artýrdýðý kabul edilmektedir. 

Uyum ve katýlým, çift taraflý bir süreç olarak deðerlendirilmelidir. Bu süreçte göçmenlere düþen sorumluluklarýn yanýnda göç alan ülkelerin de katýlýmý teþvik edici ve kucaklayýcý nitelikte politikalar oluþturma sorumluluklarý bulunmaktadýr. 

Yurtdýþýndaki Türk toplumu mensuplarýnýn, anadilleri ve kültürleri ile baðlarýný koparmadan bulunduklarý toplumlarýn, sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatýna katkýda bulunan, hukuk düzenine saygýlý, mutlu ve refah içinde yaþayan bireyler olmalarý hedefimizdir. 

Yabancý Düþmanlýðý, Ayrýmcýlýk, Irkçýlýk ve Ýslamofobi 

Yabancý düþmanlýðý, ayrýmcýlýk ve ýrkçýlýðýn, 11 Eylül sonrasýnda, din ekseni ve Ýslam karþýtlýðý (Ýslamofobi) ile yeni bir boyut kazandýðý günümüzde bu yöndeki söylem ve uygulamalarda artýþ olduðu gözlenmektedir. Batý Avrupa ülkelerinde yaþayan Türk toplumu bu ülkelerdeki Müslüman nüfusun önemli bir bölümünü oluþturmakta ve bu olumsuz eðilimlerde doðrudan etkilenmektedir. 

Son yýllarda, özellikle Batý Avrupa ülkelerinde yaþayan vatandaþlarýmýza yönelik saldýrýlarda artýþ gözlenmektedir.
Ev sahibi toplumlarla göçmenler arasýnda anlayýþ ve hoþgörünün tesisinde yapýcý bir rol oynama potansiyeli bulunan politikacýlarýn ve medyanýn bu konuda sorumlu bir tutum benimsemeleri önemlidir. Temaslarda, politikacýlarýn ve medyanýn yabancý düþmanlýðý, ayrýmcýlýk ve Ýslamofobiyi týrmandýracak beyan ve tutumlardan kaçýnmalarý, göçmenlerle içinde yaþadýklarý toplumlar arasýndaki güvenin geliþtirilmesinin önemi ifade edilmektedir. 

Ýþsizlik 

Düþük istihdam oraný yurtdýþýnda yaþayan Türk toplumunun önemli bir sorunudur. Türk toplumu arasýndaki iþsizlik oraný ülke ortalamalarýnýn üzerinde seyretmektedir. Vatandaþlarýmýzýn yaþadýklarý ülkelerin dillerini iyi düzeyde öðrenmeleri, eðitimde baþarýlý olmalarýný saðlamakta ve iþ imkânlarýný artýrmaktadýr. Vatandaþlarýmýza her düzeyde ve her vesileyle gerek yükseköðrenimin, gerek meslek eðitiminin önemi konusunda telkinde bulunulmaktadýr.

Eðitim ve Türkçe Anadil Eðitimi 

Aktif katýlým açýsýndan eðitimde fýrsat eþitliðinin saðlanmasý, Türk çocuklarýna anadil, kültür ve tarih eðitimi verilmesi büyük önem taþýmaktadýr. 

Bu çerçevede, Türk toplumunun Türkçe anadil dersleri alabilmelerine imkân tanýnmasý konusu da yakýndan takip edilmektedir. Vatandaþlarýmýzýn kimliklerini kaybetmeden küreselleþen dünyada hem Türkçeyi hem de yaþadýklarý ülkenin dilini bilen donanýmlý bireyler olmalarý bu ülkelerle ikili iliþkilerimizi daha da geliþtirecektir. 

Bu amaçla, Türkiye ilgili ülke makamlarýyla iþbirliði çerçevesinde vatandaþlarýmýzýn bulunduðu ülkelerdeki okullarda eðitim vermek üzere Türkçe anadil ve Türk kültürü öðretmenleri göndermektedir. Halen yurtdýþýnda "Türkçe Anadil ve Türk Kültürü" dersleri için Bakanlýklararasý Ortak Kültür Komisyonu (BAOKK) kararý ile görevlendirilen 1.694 öðretmen ve 92 okutman hizmet vermektedir.

Din Hizmetleri 

Çoðunluðu Avrupa ülkelerinde olmak üzere, yurtdýþýnda yaþayan vatandaþlarýmýzýn, dini bilgi edinebilmeleri ve vecibelerini yerine getirebilmelerini teminen Diyanet Ýþleri Baþkanlýðý'nca din görevlileri gönderilmektedir. Halen yurtdýþýnda Bakanlýklararasý Ortak Kültür Komisyonu kararýyla görevlendirilen 1.474 din görevlimiz hizmet vermektedir.
Ýkili Sosyal Güvenlik Sözleþmeleri 

Yurtdýþýna giden Türk iþçilerinin ve ailelerinin Türkiye'deki ve bulunduklarý ülkelerdeki sosyal güvenlik haklarýnýn teminat altýna alýnmasý amacýyla, vatandaþlarýmýzýn bulunduðu ülkelerle ikili Sosyal Güvenlik Sözleþmeleri imzalanmaktadýr. 

Çalýþma ve Sosyal Güvenlik Bakanlýðýnca þimdiye kadar 30 ülke ile ikili sosyal güvenlik sözleþmesi imzalanmýþtýr.
Ýmzalanan Sosyal Güvenlik Anlaþmalarý ile vatandaþlarýmýzýn ilgili ülke makamlarý nezdinde, sosyal güvenlik haklarý ve yükümlülükleri yönünden eþit iþlem görmeleri saðlanmakta ve her iki ülkede geçen sigortalý hizmet sürelerinin birleþtirilmesi mümkün kýlýnmaktadýr.
Gümrü Antlaþmasý, Kurtuluþ Savaþý sýrasýnda Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan Demokratik Cumhuriyeti arasýnda 3 Aralýk 1920'de imzalanan antlaþmadýr. Ayrýca TBMM'nin uluslararasý alanda imzaladýðý ilk antlaþmadýr.
ÝSTÝKLAL MARÞININ KABULÜ 12 MART 1921
Ýstiklal Marþýmýz, yurdumuzun düþman iþgaline uðradýðý felaket günlerinde hazýrlandý. Saldýrgan düþmana karþý Anadolu'da tutuþan heyecaný koruyacak; vatan sevgisini ve inancý Canlý tutacak bir marþýn hazýrlanmasý düþüncesi, Genel Kurmay Baþkaný Ýsmet (Ýnönü) Paþa dan geldi.
Ýsmet Ýnönü böyle bir marþýn Fransýz ordusunda mevcut olduðunu ve bizim ordumuz için de faydalý olacaðýný Milli Eðitim Bakanlýðýna iletti.
Milli Eðitim Bakanlýðý da bu düþünceyi benimseyip bir yarýþma düzenledi. Beðenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarýþma için 734 þiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrýldý.
Ama hiçbiri beðenilmedi; marþ olacak deðerde bulunmadý. O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif'in para ödülünden rahatsýzlýk duyduðu için yarýþmaya katýlmadýðý öðrenildi. Dönemin Milli Eðitim Bakaný Hamdullah Suphi þairin Meclis'teki sýra arkadaþý Balýkesir Milletvekili Hasan Basri Bey'in yardýmýný istedi.
Tanzimat Dönemi Edebiyatý (1860-1869)

Türk toplumunda, 1860-1896 yýllarý arasýndaki edebiyat etkinlikleri, "Tanzimat edebiyatý" adý altýnda toplanýr. "Batýlýlaþma" olgusunu gerek basýn, gerek edebiyat yapýtlarý aracýlýðýyla yaygýnlaþtýrmaya çalýþan Tanzimat dönemi yazarlarý, Batý þiir, roman ve tiyatrosundan oldukça etkilendiler. Bu etkilenmeler, özellikle çeviri yoluyla gerçekleþti.

Tanzimat yazarlarý sanat anlayýþlarý bakýmýndan ikiye ayrýlabilir: 
1 - Namýk Kemal, Þinasi, Ahmet Mithat Efendi, ve Ziya Paþa'yý kapsayan birinci kuþak (1860-1875); 
2 - Recaizade Mahmut Ekrem, Sarnipaþaza-de Sezai, Nabizade Nâzým ve AbdülhakHamit'i kapsayan ikinci kuþak (1875-1896). 

Birinci kuþak "sanat toplum içindir", ikinci kuþak ise "sanat sanat içindir" Ýlkesini benimsemiþtir.

Tanzimat döneminde ilk olarak Batý edebiyatýndan bazý romanlar çevrilmiþ, bu çevirileri örnek alan Tanzimat romancýlarý, "Batýlýlaþma", "yanlýþ eðitim", "esirlik" gibi toplumsal kavram ve kurumlarý bazen alaycý, bazen de gerçekçi bir biçimde iþlemiþler, romantizm (Namýk Kemal, Ahmet Mithat Ffendi, Þemsettin Sami) ve gerçekçilik (Recaizade Mahmut Ekrem, Nabizade Nâzým, Samipaþazade Sezai) akýmlarýný benimsemiþlerdir. Ayrýca bu dönemde, Türk tiyatrosu oluþmaya baþlamýþtýr. 

Tanzimat dönemi Türk edebiyatý, birçok eksikliðine ve yanýlgýlarýna karþýn, Batý örneðinde Türk edebiyatýnýn baþlangýcýný oluþturmasý bakýmýndan önem taþýr. Bu dönemde Batý þiiri, romaný, tiyatrosu Türk toplumuna tanýtýlmaya çalýþýlmýþ, edebiyat yapýtlarý aracýlýðýyla toplumun eðitilmesine ve bilinçlendirilmesine önem verilmiþtir. Söz konusu dönemde çýkan gazete ve dergilerinde, özellikle siyasal bilinçlenmede büyük katkýsý olmuþ, XIX. yy'ýn sonlarýna doðru, yeni yetiþen ve özellikle Fransýz edebiyatýndan bazý etkiler alan genç kuþak,Servet-i Fünun dergisinde toplanarak, yeni bir edebiyat dönemini baþlatmýþtýr.
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

Tanzimat döneminde ortaya çýkan edebi eserler



Tanzimatta Döneminde Çýkan Dergi ve Gazeteler

BEDÝR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1870 yýlýnda çýkarýlan kýsa süreli bir gazetedir...
CERÝDE-Ý HAVADÝS: 1840 yýlýnda çýkarýlan ilk yarý resmi gazetedir...
DEVÝR: Ahmet Mithat Efendi; gazete; 1872 yýlýnda çýkarýlan kýsa süreli bir gazetedir...
DÝYOJEN: Teodar Kasap; dergi; ilk mizah dergidir...
HÜRRÝYET: 1867 yýlýnda Ziya Paþa ile Namýk Kemal Londra'da beraber çýkardýklarý bir gazetedir...
ÝBRET: Namýk Kemal; gazete; 1872 yýlýnda çýkarýlmýþtýr...
MECMUA-YI FÜNUN: Münif Paþa; dergi; 1862 yýlýnda çýkarýlan ilk dergidir...
MUHBÝR: Ali Suavi; gazete; 1867 yýlýnda çýkarýlan bu gazete, dönemin yönetim biçimini sert bir dille eleþtirdiði için kýsa bir süre sonra kapanmýþtýr...
TAKVÝM-Ý VAKAYÝ: 1831 yýlýnda devlet eliyle çýkarýlan ilk resmi gazetedir. Türk toplumu ilk bu gazete ile tanýþmýþtýr. Bir resmi gazetedir, devletin yayýn organýdýr...
TASVÝR-Ý EFKÂR: 1862 yýlýnda Þinasi tarafýndan çýkarýlmýþtýr; Þinasi Paris'e gidince bu gazeteyi Namýk Kemal'e devretmiþtir ve bir süre sonra da gazete kapanmýþtýr...
TERCÜMAN-I AHVAL: Ýbrahim Þinasi ile Agâh Efendi'nin 1860 yýlýnda birlikte çýkardýklarý ilk özel gazetedir. Ayrýca bu gazete ile Tanzimat Edebiyatý baþlar...
TERCÜMAN-I HAKÝKAT: 1878 yýlýnda Ahmet Mithat Efendi tarafýndan çýkarýlmýþtýr; II. Abdülhamit döneminde yayýmlanan en önemli gazetedir; yönetime karþý siyasal muhalefet yapmak yerine halký eðitici ve okuma alýþkanlýðý kazandýrýcý bir yayýn politikasý izlemiþtir...


Tanzimat Dönemi Þair/Yazarlarý ve Eserleri


Ýlkler

HÝKÂYE-Ý ÝBRAHÝM PAÞA VE ÝBRAHÝM-Ý GÜLÞENÝ: Hayrullah Efendi, ilk tiyatro denemesi, 1844
MUHAVERAT-I HÝKEMÝYE: Münif Paþa; düzyazý; edebiyatýmýzdaki ilk düzyazý çevirileridir; 1859 yýlýnda Fransýz yazar Fenelon'dan çevrilmiþtir...
TABSIRA: Akif Paþa; aný; Türk edebiyatýnýn aný türündeki ilk eseridir... 
TELEMAK: Yusuf Kamil Paþa; roman; edebiyatýmýzdaki ilk çeviri romanýdýr; 1862 yýlýnda Fransýz yazar Fenelon'dan çevrilmiþtir; eser yayýmlandýðý zaman büyük bir ilgi görmüþ, yedi yýlda dört kez basýlmýþtýr; didaktik bir eserdir. Bu eser modern roman anlayýþýyla ilgisi yoktur... 
MUHADERAT: Ýlk kadýn romancýmýz Fatma Aliye Haným'ýn romaný, 1892 ...


ÞÝNASÝ

DURUB-I EMSAL-Ý OSMANÝYE: Þinasi; sözlük; yazarýn Türk atasözlerini derlediði bir eserdir...
LA FONTAÝNE'DEN ÇEVÝRÝLER: Þinasi; fabl; edebiyatýmýzdaki ilk fabl çevirileridir; Fransýz yazar La Fontaine'den çevirmiþtir...
MÜNTEHABAT-I EÞARIM: Þinasi; þiir; yazarýn kendi yazdýðý þiirlerini topladýðý bir eserdir...
ÞAÝR EVLENMESÝ: Þinasi; tiyatro; Türk edebiyatýnda batýlý anlamda ilk tiyatro eseridir; bir töre komedyasý özelliði taþýyan eser görücü usulü evliliðin sakýncalarýný konu almaktadýr; tek perdelik bir komedidir; Batý tarzýnda yazýlmasýna karþýn geleneksel Türk tiyatrosunun da etkileri görülür; klasisizm akýmýnýn etkisinde yazýlmýþ üç birlik kuralýna uyulmuþtur; oyun kahramanlarý kendi kiþiliðine uygun konuþturulmuþtur; eser tekniði yerli, içeriði canlý ve sade bir dille yazýlmýþtýr...
TERCÜMAN-I AHVAL MUKADDÝMESÝ: Þinasi; makale; edebiyatýmýzdaki ilk makale örneðidir; bu makaleyi ilk " Tercüman-ý Ahval " gazetesinde yayýmlamýþtýr, noktalama iþaretlerini ilk defa burada uygulamýþtýr...
TERCÜME-Ý MANZUME: Þinasi; þiir çevirisi; edebiyatýmýzdaki ilk þiir çevirileridir; yazarýn þiir alanýndaki ilk eseridir; Fransýz þiirinden yaptýðý çevirilerin yer aldýðý bir kitaptýr; La Fontaine, Racine ve Fenelon'un þiirlerini Türkçeye çevirerek bu eserde toplamýþtýr; yazarýn bu eseri ortaya koymadaki amacý Klasik Fransýz þiirini tanýtmaktýr...


NAMIK KEMÂL

CEZMÝ: Namýk Kemal; roman; Türk edebiyatýnýn ilk tarihi romanýdýr; Türk - Ýran savaþlarý anlatýlýr; taht kavgasý konu edilir; roman, Kýrým Þehzadesi Adil Giray'ýn yaþadýðý aþk ve Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiði serüvenleri anlatýr...
ÝNTÝBAH: Namýk Kemal; roman; Türk edebiyatýnýn ilk edebi romanýdýr; eserde cariyelik konusu iþlenmiþtir; roman, Ali Bey adlý toy bir delikanlýnýn yaþamý ve evlilik macerasý konu edinir; eser teknik olarak pek baþarýlý deðildir; iyi ve kötü tipler gerçekten uzak, aþýrý niteliklere sahiptir... 
AKÝF BEY: Namýk Kemal; tiyatro; yine yazarýn Magosa'da yazdýðý bu eserinde, yurtsever bir deniz subayýnýn göreve koþtuðu sýrada karýsýnýn kendisine baðlýlýk göstermeyiþini anlatýrken, ahlaksal bir yorum da getirmiþtir...
CELALETTÝN HARZEMÞAH: Namýk Kemal; tiyatro; 15 perdelik tarihi bir oyundur; eser oynanmak için deðil okunmak için yazýlmýþtýr; Namýk Kemal'in en beðendiði yapýtý olarak bilinir; oyun, Moðollara karþý Ýslam dünyasýný koruyan Celaleddin Harzemþah'ýn kiþiliði çevresinde geliþir; bu eserde Namýk Kemal, 
Ýslam birliði düþüncesini kapsamlý bir biçimde sergilemiþtir... 
GÜLNÝHAL: Namýk Kemal; tiyatro; yazarýn tiyatro eserleri içinde teknik yönden en baþarýlý oyunudur; yazarýn, Magosa'dayken yazdýðý bu eserinde baskýya ve zulme karþý duyduðu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiþtir; oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafýndan çýkarýlmýþtýr...
KARA BELA: Namýk Kemal; tiyatro; yazarýn piyeslerinin içindeki en zayýfý ve kendisinin esas meseleleri ile irtibatý en gevsek olanýdýr; Magosa'da yazýlan bu eser, saray hizmetindeki bir harem aðasýnýn, bir þehzadeyi seven ve babasý Hint hükümdarý olan bir kýza olan aþký ile bunlarýn ölümlerine yol açan faciayý anlatýr; bu bakýmdan konusu itibariyle Kara Bela diðer tiyatrolardan 
ayrýlmaktadýr; Kara Bela'da padiþahlara ders verilmek istenmiþ, saraylarýn iç yüzü halkýn gözleri önüne serilmek istenmiþtir...
VATAN YAHUT SÝLÝSTRE: Namýk Kemâl; tiyatro; Türk Edebiyatý'nýn batýlý anlamda yazýlýp oynanan ilk tiyatro yapýtýdýr; bu oyun Gedikpaþa Tiyatrosu'nda oynanmýþtýr; yazarýn tiyatrolarýn içinde en çok yanký uyandýran oyunudur; teknik bakýmdan kusurludur; toplumun bozulan moralini düzeltmek amacýyla yazýlmýþtýr; bu oyundan sonra yazar sürgüne gönderilmiþtir; kýsaca bu oyunda, Türk-Rus Savasý'nda gönüllü olarak cepheye giden sevgilisinin ardýndan, cephede O'nunla beraber bulunmak ve onunla ayný kaderi paylaþmak için asker kýyafetine girip, Silistre müdafasýna iþtirak eden genç bir kýz ile genç bir adamýn aþký etrafýnda geliþerek, Türk askerinin vatan uðruna gösterdiði fedakârlýðý canlandýrýr...
ZAVALLI ÇOCUK: Namýk Kemâl; tiyatro; yazar bu eserinde görücü yoluyla evlenmeye karþý çýktýðý anlatýr...
HIRRENAME: Namýk Kemal; þiir; 1872 yýlýnda mizah dergisi Diyojen'de yayýnlanmýþtýr; þairin Sadrazam Mahmud Nedim Paþa'yý hicveden þiiridir...
BAHAR-I DÂNÝÞ ÖNSÖZÜ: Namýk Kemâl; eleþtiri...
EDEBÝYATIMIZ HAKKINDA BAZI MÜLAHAZATI ÞAMÝLDÝR: Namýk Kemal; eleþtiri; edebiyatýmýzdaki ilk eleþtiri yazýsýdýr, 1866 ...
ÝRFAN PAÞA'YA MEKTUP: Namýk Kemâl; eleþtiri...
MUKADDEME-Ý CELAL: Namýk Kemâl; eleþtiri; Celalettin Harzemþah oyunun baþýna koyduðu bir önsözdür; bu önsözde Türk edebiyatýnýn romantizm aký-
mýnýn temel ilkelerini ortaya koymuþtur; ayrýca Batý edebiyatý ile Doðu edebiyatýný karþýlaþtýrmýþ, tiyatro, roman türleri üstünde durmuþtur...
RENAN MÜDAFAANAMESÝ: Namýk Kemâl; eleþtiri; yazar bu eserini, Fransa Akademisi üyesi mütefekkir Ernest Renan tarafýndan Ýslamiyet'in ilerleme ve ilim karþýtý olduðuna dair yayýmladýðý kýrk sayfalýk makalesine karþý yazmýþtýr...
TAHRÝB-Ý HARABAT: Namýk Kemâl; eleþtiri; yazar bu eserini Ziya Paþa'nýn yazmýþ olduðu " Harabat " adlý eserine karþý yazmýþtýr. Amacý, Ziya Paþa'nýn çeliþkili düþüncelerini eleþtirmektir...
TAKÝP: Namýk Kemal; eleþtiri; Ziya Paþa' yönelik eleþtirisini Tahrib-i Harabat sonra Takip'le sürdürmüþtür...
TALÝM-Ý EDEBÝYAT ÜZERÝNE BÝR RÝSALE: Namýk Kemâl; eleþtiri...
HÝLÂL-Ý OSMANÝ: Namýk Kemâl; konusu ve biçimi yeni þiir...
HÜRRÝYET KASÝDESÝ: Namýk Kemal; þiir; bu þiirde " hürriyet " temasý üzerinde durulmuþtur; þiir dönemin sosyal ve siyasal olaylarýný dile getirir; þairin hürriyete ( özgürlüðe ) olan tutkusunun ifade eder; þairin en ünlü þiiridir...
VAVEYLA: Namýk Kemâl; konusu ve biçimi yeni þiir...
MOGASA ANILARI: Namýk Kemâl; aný; yazarýn Mogasa'da sürgünde olduðu zamanlarda yazdýðý anýlarýdýr...
EVRAK-I PERÝÞAN: Namýk Kemâl; Bu kitapta Selahattin Eyyüb Fatih ve Sultan Selim hakkýnda biyografileriyle, Osmanlýlarýn yükselme devirlerine ait Devr-i Ýstilâ adlý bir makalesi vardýr...
KANÝJE: Namýk Kemâl; tarih...


ZÝYA PAÞA

DEFTER-Ý ÂMÂL: Ziya Paþa; aný; Jean Jacque Rousseau'nun " Ýtiraflar " adlý eserinden etkilenerek yazmýþtýr; batýlý anlamda aný türünün ilk örneklerindendir; yazarýn çocukluk anýlarýný anlattýðý bir eserdir; yarým kalmýþ bir eserdir... 
EMÝLE: Ziya Paþa; düzyazý; Jean Jacque Rousseau'dan Türkçeye çok güzel bir dille çevirdiði bir eserdir...
ENGÝZÝSYON TARÝHÝ: Ziya Paþa; tarih; çeviri bir eserdir...
EÞAR-I ZÝYA: Ziya Paþa; þiir kitabý; þairin kendi yazdýðý þiirlerinin bulunduðu bir þiir kitabýdýr; bu eser þairin ölümünden sonra yayýnlanmýþtýr...
HARABAT MUKADDÝMESÝ: Ziya Paþa; Harabat'ýn önsözü olan bu makale, bizde ilk edebiyat tarihi taslaðý sayýlýr. Ziya Paþa'nýn burada verdiði hükümlerin yanlýþ ve eksik taraflarý, bilgi hatalarý ilk önce Namýk Kemal'in hücumlarýna uðramýþtýr...
HARABAT: Ziya Paþa; antoloji; Türk edebiyatýnýn ilk antoloji eseridir; Türk, Arap ve Fars edebiyatýndan seçme þiirlerin yer aldýðý bir divan þiiri antolojisidir; ayrýca yazar bu eserin baþýna bir önsöz koyarak Þiir ve Ýnþa makalesindeki düþüncesini deðiþtirerek gerçek edebiyatýn Divan Edebiyatý olduðunu savunmuþtur...
RÜYA: Ziya Paþa; mülakat ( röportaj ); edebiyatýmýzdaki mülakat türündeki ilk eseridir; karþýlýklý konuþmalar biçiminde yazmýþtýr; yazar eserinde çocukluk anýlarýný anlatmýþtýr; ayrýca yine bu eserinde Sadrazam Ali Paþa'yý eleþtirmiþ, onun kötü bir yönetim göstermesinden ötürü görevden alýnmasý gerektiði üzerinde durmuþtur...
ÞÝÝR VE ÝNÞA: Ziya Paþa; makale; yazar bu eserinde, Halk þiirinin bizim gerçek þiirimiz olduðunu söylemiþ ve Divan þiirini eleþtirmiþtir...
ZAFERNAME: Ziya Paþa; eleþtiri; nazým-nesir karýþýmý bir eserdir; þair bu eserinde, dönemin sadrazamý olan Ali Paþa'yý eleþtirmek için yazmýþtýr; mizahi yönleri bulunan bu eser " kaside, tahmis, þerh " olmak üzere üç bölümden oluþur; önemli bir hiciv örneðidir...


AHMET MÝTHAT EFENDÝ

DÜRDANE HANIM: Ahmet Mithat Efendi; roman; macera romaný sayýlabilecek bu eser, vaka kuruluþu, aksiyonu, þahýslar kadrosu; ayrýca aþk ve adalet duygularýndaki derinliðiyle dikkat çeker; romanda, toplumda genç kýzlarýn eðitimi, evlilik kurumunu merkeze almasý bakýmýndan dikkate deðer bir eserdir...
FELATUN BEY'LE RAKIM EFENDÝ: Ahmet Mithat Efendi; roman; yazarýn Rodos adasýnda sürgün olduðu yýllarda yazdýðý bir romandýr; yazar bu romanýnda iki tipin çatýþmasýný anlatýr; romanda Felatun Bey, Batý'ya özenen, halktan uzaklaþan ve alafranga davranýþlarýyla gülünç duruma düþen bir tiptir. Rakým Efendi ise, akýllý, yeniliklere açýk, eðitime önem veren, çalýþkan bir tiptir; Rakým Efendi, Ahmet Mithat Efendi'nin kendi yaþamýndan bir yansýmasýdýr adeta; roman romantik anlayýþa uygun bir biçimde yazýlmýþtýr...
HASAN MELLAH: Ahmet Mithat Efendi; roman...
HENÜZ ON YEDÝ YAÞINDA: Ahmet Mithat Efendi; roman; Ahmet Mithat Efendi'nin doðalcýlýða yöneldiði romanýdýr; romanda, Kalyopi'nin baþýndan geçenleri anlatýrken dönemindeki Beyoðlu'nun fuhuþ dünyasýný da, gerçekçi ve doðalcý bir anlatýmla gözler önüne serer; bir kýzýn fuhuþa sürüklenmesinin nedenlerini araþtýrýr ve nasýl kurtulacaðý konusunda, ahlâkçý bir gözle öneriler getirir...
HÜSEYÝN FELLAH: Ahmet Mithat Efendi; roman; romanda, Hüseyin Fellah adlý bir gencin, bir gece Ýstanbul'da düþmanlarý tarafýndan býçaklanarak karanlýk bir köþeye atýlýr. O gece kendisine yardým eden Hüsna Haným ve kýzý Þehlevend'le Hüseyin Fellah'ýn yollarý tekrar Cezayir'de, garip bir biçimde kesiþmesinden sonraki olaylarý anlatýr; iyiyle kötünün mücadelesini, 'aþk' ekseninde konu alan Hüseyin Fellah " tek baþýna bir okul " olarak tanýmlanan, sade bir dille, halkýn zevkine göre ve halk için faydalý eserdir...
JÖN TÜRKLER: Ahmet Mithat Efendi; roman; Ahmet Mithat Efendi'nin 10 yýllýk bir sükût devresinden sonra kaleme aldýðý Jön Türk romaný konusunu II Abdülhamit idaresinin zulme dayanan baskýlý döneminden alýr. Esasýnda Abdülhamit'e büyük bir sadakatle baðlý olduðunu bildiðimiz Ahmet Mithat'ýn böyle bir konuyu ele almasý, eserin 'Meþrutiyet idaresine hâkim olan ittihatçýlarýn maddî ve manevî baskýsý altýnda yazýlmýþ olduðu' nu düþündürmektedir...
KARNAVAL: Ahmet Mithat Efendi; roman...
PARÝS'TE BÝR TÜRK: Ahmet Mithat Efendi; roman...
KISSADAN HÝSSE: Ahmet Mithat Efendi; hikâye...
LETAÝF-Ý RÝVAYET: Ahmet Mithat Efendi; hikâye; Türk edebiyatýnýn hikâye türünün ilk örneðidir; 24 kitaplýk bir hikâye dizisidir; bu eserdeki hikâyelerin bazýlarý Batý'dan adapte edilmiþtir; hikâyeler de abartýlý bir romantizm etkisi görülür; olmasý mümkün gözükmeyen olaylarýn hikâye edildiði bu eserler sürükleyiciliði yönüyle kendini okutmuþtur...
YENÝÇERÝLER: Ahmet Mithat Efendi; hikâye... 
MENFA: Ahmet Mithat Efendi; aný; 1873 yýlýnda Rodos adasýna sürgüne gönderilen yazarýn bu döneme ait hatýralarýný anlattýðý eseridir; ayrýca bu eserinde, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun en karýþýk yýllarýna ait önemli bilgiler yer almaktadýr...
AVRUPA'DA BÝR CEVELAN: Ahmet Mithat Efendi; gezi yazýsý; Ahmet Mithat Efendi'nin 1889'da Stockholm'de yapýlan Þarkiyatçýlar Kongresi'ne Osmanlý delegesi olarak gitmiþ, ardýndan Paris'teki Dünya Sergisi'ni ve Avrupa'nýn birçok þehrini ziyaret etmiþ, bu seyahatini anlattýðý eseridir... 
AÇIK BAÞ: Ahmet Mithat Efendi; oyun...
ÇENGÝ: Ahmet Mithat Efendi; oyun...
ÇERKES ÖZDENLER: Ahmet Mithat Efendi; oyun...
EYVAH: Ahmet Mithat Efendi; oyun...
SÝYAVUÞ: Ahmet Mithat Efendi; oyun...


ÞEMSETTÝN SAMÝ

TAAÞÞUK-I TAL'AT VE FÝTNAT: Þemseddin Sami; roman; edebiyatýmýzdaki ilk yerli romandýr; romantik bir aþk macerasýnýn anlatýldýðý eser tekniði ve karakterleri yönünden pek baþarýlý deðildir; romanda görücü usulü ile evlilik ve bunun sakýncalarý anlatýlýr; eserde Talat ve Fitnat'ýn aþký anlatýlýr; romanýn dili dönemine göre oldukça sadedir; romantizmin akýmýn etkisinde yazýlmýþ bir eserdir... 
KAMUS-I ARABÎ: Þemseddin Sami; sözlük; Arapça - Türkçe bir sözlüktür...
KAMUS-I FRANSEVÝ: Þemseddin Sami; sözlük; Fransýzca - Türkçe bir sözlüktür...
KAMUS-I TÜRKÎ: Þemseddin Sami; sözlük; " Türk " adýný taþýyan ilk sözlüktür; Türkçe bir sözlüktür; yazar bu eserinde, Osmanlýcada kullanýlan, ancak konuþulan Türkçeye girmeyen Arapça ve Farsça sözcükleri ayýkladý, Türkçe kökenli sözcüklere aðýrlýk verdi; ayrýca, Türkçeyi zenginleþtirmek için dile tekrar kazandýrýlmasý gerektiðine inandýðý doðu Türkçesine ve Anadolu Türkçesine özgü kelimelere yer verdi...
KAMUSÜ'L ALAM: Þemseddin Sami; sözlük; çok geniþ bir sözlüktür; 6 ciltlik bir ansiklopedik özelliði taþýr; Türkçe hazýrlanmýþ en kapsamlý modern ansiklopedik bir eserdir...
ROBENSON CRUSOE ( ÇEVÝRÝ): Þemseddin Sami; roman; ünlü Ýngiliz yazar Daniel Defoe'nun eserinin Türkçeye çevirisidir...
SEFÝLLER ( ÇEVÝRÝ ): Þemseddin Sami; roman; ünlü Fransýz yazar Victor Hugo'nun eserini Türkçeye çevirisidir...
BESA YAHUT AHDE VEFA: Þemsettin Sami, oyun...
GAVE: Þemsettin Sami; oyun
SEYDÝ YAHYA: Þemseddin Sami; tiyatro; Þeydi Yahya, Þemsettin Sami'nin ikinci tiyatro oyunudur. Matbuatý Ceyyide yayýnlarýnýn ikincisi olarak yayýnlanan oyun, "beþ fasýldan ibaret bir facia"dýr. Oyunun ilk iki perdesi Raze kalesinde, son üç perdesi ise Kaþtale þehrinde geçer. Olay hicri 9. yüzyýlýn sonlarý ile 10. yüzyýlýn baþlarýnda Endülüs'te cereyan etmektedir...


AHMET VEFÝK PAÞA

LEHÇE-Ý OSMANÎ: Ahmet Vefik Paþa; sözlük; yazar bu sözlüðünde Türkçe sözcüklerle dilimizde kullanýlmakta olan yabancý sözcükleri ayrý ayrý toplamýþtýr; ayrýca bu sözlükte " Türk " sözcüðünün açýklanmasýnda Osmanlýlarýn büyük Türk milletinin bir parçasý olduðunu ortaya koymuþtur...
MÜNTAHABAT-I DURUB-I EMSAL : Ahmet Vefik Paþa; sözlük; yazarýn Türk atasözlerini toplayýp derlediði bir atasözü sözlüðüdür...
SECERE-Ý TÜRK: Ahmet Vefik Paþa; tarih; Ebulgazi Bahadýr Han'ýn eserinin Osmanlýcaya çevirisidir... 
ADAMCIL ( MANZUM ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
SAVRUK (MANZUM ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
TARTÜF ( MANZUM ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
DON CÝVANÝ ( MENSUR ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
DUDU KUÞLARI ( MENSUR ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir... 
ÝNFÝAL-Ý AÞK (MENSUR ÇEVÝRÝ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
KADINLAR MEKTEBÝ ( MANZUM ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir... 
KOCALAR MEKTEBÝ ( MANZUM ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir... 
OKUMUÞ KADINLAR ( MENSUR ÇEVÝRÝ ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye çevirisidir...
AZARYA ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
DEKBAZLIK ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
MERAKÝ ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
TABÝB-Ý AÞK ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
YORGAKÝ DANDÝNÝ ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
ZOR NÝKÂHI ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...
ZORAKÝ TABÝB ( UYARLAMA ) : Ahmet Vefik Paþa; komedi; ünlü Fransýz yazar Moliere'nin eserinin Türkçeye uyarlamasýdýr...


ABDÜLHAK HAMÝT TARHAN

DUHTER-Ý HÝNDU: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun; yazar bu oyununda uzak bir ülkede geçen bir olayý anlatmýþtýr...
EÞBER: Abdülhak Hamit Tarhan; aruzla yazýlan ilk manzum oyun, 1880 ...
FÝNTEN: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun; yazarýn en baþarýlý oyundur; 19. yüzyýl Ýngiltere'nde geçen bu oyunda Macbeth'in etkisi vardýr...
ÝÇLÝ KIZ: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun...
ÝLHAN: Abdülhak Hamit Tarhan; manzum oyun...
LÝBERTE: Abdülhak Hamit Tarhan; manzum oyun...
MECERA-YI AÞK: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun; yazarýn ilk tiyatro eserdir; yazarýn Tarhan'daki hayatýný anlattýðý bir eserdir...
NESTEREN: Abdülhak Hamit Tarhan; manzum oyun; yazar bu eserinde zalim bir hükümdara baþkaldýrmayý anlatýr; bu eserden sonra yazarýn Paris Büyükelçiliði'nde Ýkinci Kâtipliði görevinden alýnýr... 
SABR U SEBAT: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun...
SARDANAPAL: Abdülhak Hamit Tarhan; manzum oyun...
TARIK YAHUT ENDÜLÜS FETHÝ: Abdülhak Hamit Tarhan; mensur oyun...
TEZER: Abdülhak Hamit Tarhan; manzum oyun...
ZEYNEP: Abdülhak Hamit Tarhan; yarýsý manzum, yarýsý mensur oyun...
BUNLAR O'DUR: Abdülhak Hamit Tarhan; þair bu þiirinde ölüm temasý üzerinde durmuþtur
DÝVANELÝKLERÝM YAHUT BELDE: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; yazar bu þiirini Batý nazým biçimleriyle yazmýþtýr; þiirde yazarýn Paris izlenimlerini anlatýlýr...
GARAM: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; þair bu þiirinde hüzünlü bir aþk hikâyesini anlatmýþtýr...
HACLE: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; þiirde ölüm temasý ele alýnmýþtýr...
ÝLHAM-I VATAN: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; þair bu þiirinde yurt sevgisini konu edinmiþtir...
MAKBER: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; yazar bu þiirini, ilk eþi Fatma Haným'ýn Beyrut'ta ölümü üzerine yazmýþtýr, þiirde derin bir ölüm temasý iþlenmiþtir; yazarýn en meþhur þiiridir...
ÖLÜ: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; þiirde ölüm temasý ele alýnmýþtýr...
SAHRA: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; edebiyatýmýzdaki ilk pastoral þiirdir; yazarýn ilk þiiridir; yazarýn bu eserinde pastoral nitelikli þiirleri vardýr; bunlar gözleme dayanmayan, kýr ve köy hayatýnýn övgüsü olan þiirleridir...
TAYFLAR GEÇÝDÝ: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir kitabý...
VALÝDEM: Abdülhak Hamit Tarhan; þiir; edebiyatýmýzdaki kafiyesiz ilk þiirdir; þair bu þiirinde annesini anlatmýþtýr...


RECAÝZADE MAHMUT EKREM

ARABA SEVDASI: Recaizade Mahmut Ekrem; roman; Türk edebiyatýnýn ilk realist ( gerçek ) romanýdýr; yazar 
bu romanda yanlýþ Batýlaþma anlayýþýný mizahi öðelerle gözler önüne sermektedir; romanda geçen olaylar ve karakterler bütünüyle doðal ve yerlidir; roman, Batýlaþmayý yanlýþ anlayan, kendi kültürüne yabancýlaþmýþ bir genç olan Bihruz Bey'in yaþadýklarýný anlatýr; yazar yanlýþ Batýlaþmayý anlatýrken Bihruz Bey'in içine düþtüðü Batý hayranlýðýna uðruna yapýlan komiklikleri anlatýr... 
MUHSÝN BEY: Recaizade Mahmut Ekrem; hikâye...
ÞEMSA: Recaizade Mahmut Ekrem; hikâye...
AFÝFE ANJELÝK: Recaizade Mahmut Ekrem; tiyatro; yazarýn ilk tiyatro eserdir; yazar bu eserinde, daha çok devrin tiyatroya olan eðilimleri dolayýsýyla yazarý tarafýndan bu yolda denenmiþ bir eserdir; eser, edebiyat tarihimizin öncü birikimleri arasýnda sayýlmalýdýr...
ATALA: Recaizade Mahmut Ekrem; oyun; yazar bu eserini, Fransýz yazar Chateaubriand roman türündeki eserini Türkçeye çevirerek oyun haline getirmiþtir... 
ÇOK BÝLEN ÇOK YANILIR: Recaizade Mahmut Ekrem; tiyatro; komedi türünde yazýlmýþ bir eserdir; yazar bu eserinin konusunu Binbir Gündüz Hikâyeleri'nden almýþtýr; eserde, kendi kazdýðý kuyuya yine kendisi düþen Maraþ kadýsý Azmi Efendi'nin serüvenini anlatýr...
VUSLAT: Recaizade Mahmut Ekrem; tiyatro; yazarýn bu eserinde, Namýk Kemal'in eseri olan " Zavallý Çocuk " adlý tiyatro eserinin etkisinde kaldýðý görülür...
AH NEJAT: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir; 15 yaþýndayken veremden ölen oðlunun anýsýna kaleme aldýðý þiiridir; elem ve hüznün aðýr bastýðý bir þiirdir...
NAÐME-Ý SEHER: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir kitabý; þairin ilk þiir kitabýdýr; buradaki þiirleri genellikle Divan þiirinin özelliklerini taþýyan þiirleridir...
NÝJAD EKREM: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir kitabý; 1900'de henüz 15 yaþýndayken veremden ölen oðlunun anýsýna kaleme aldýðý eseridir; içinde oðlunun yazýlarý da vardýr...
PEJMÜRDE: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir kitabý... 
YADÝGÂR-I ÞEBAB: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir kitabý; þairin Tanzimat þiiri geleneðine uygun yazdýðý þiirleridir; þiirlerinde bireysel temalara yer vermiþtir...
ZEMZEME 1-2-3: Recaizade Mahmut Ekrem; þiir kitabý...
TAKDÝR-Ý ELHAN: Recaizade Mahmut Ekrem; eleþtiri; yazarýn þiirle ilgili görüþlerini yer aldýðý Zemzeme adlý þiir kitabýnýn önsözüne koyduðu eleþtiri türündeki bir eserdir; yazar bu eserinde kafiyenin kulak için olduðunu savunmuþtur. Buna karþýlýk Muallim Naci'de kafiyenin göz için olduðunu savunarak Zemzeme'ye karþý Demdeme'yi yazmýþtýr...
KUDEMADAN BÝRKAÇ ÞAÝR: Recaizade Mahmut Ekrem; eleþtiri; biyografik bir eserdir; eserde bazý þairleri kendi kiþisel duygularýyla eleþtirmiþtir...
ZEMZEME ÖNSÖZÜ: Recaizade Mahmut Ekrem; eleþtiri...
TALÝM-Ý EDEBÝYAT: Recaizade Mahmut Ekrem; düzyazý; yazarýn kendi hazýrladýðý edebiyatla ilgili görüþlerini bir araya getirdiði bir kitaptýr; bir ders kitabýdýr; öðretmenlik yaparken öðrencilerine okuttuðu bir eserdir; Yeni edebiyatý örneklendiren bir eserdir...


SAMÝPAÞAZADE SEZAÝ

SERGÜZEÞT: Sami Paþazade Sezai; roman; romanýn Türk edebiyatýndaki önemi, romantizm akýmýndan realizme geçiþini gösteren bir eserdir; edebiyatýmýzdaki ilk gerçekçi romanlardan biridir; yazar bu romanda esaret ve insan ticareti konuþlarýný eleþtirmiþtir; romanda, Kafkasya'dan kaçýrýlarak Ýstanbul'a getirilen dokuz yaþarýnda güzel bir Çerkez kýzý olan Dilber'in yaþadýðý sýkýntýlarý anlatýr... 
KÜÇÜK ÞEYLER: Sami Paþazade Sezai; hikâye; edebiyatýmýzdaki Batýlý anlamda ilk hikâye eseridir; küçük hikâye türünün ilk örneðidir; yazar bu eserini Alphonse Daudet'in etkisiyle yazmýþtýr...
ÞÎR: Sami Paþazade Sezai; tiyatro; üç perdelik bir oyundur...
ÝCLÂL: Sami Paþazade Sezai; aný; yazarýn bu eserinde, yeðeni Ýclâl'in ölümü üzerine yazdýðý mersiye, bazý nesirleri ve hatýralarý vardýr...
RUMUZ-UL EDEP: Sami Paþazade Sezai; aný, gezi yazýsý ve söyleþi türündeki bir eserdir... 


MUALLÝM NACÝ

ATEÞPARE: Muallim Naci; þiir kitabý...
FÜRUZAN: Muallim Naci; þiir kitabý...
SÜNBÜL: Muallim Naci; þiir kitabý...
ÞERARE: Muallim Naci; þiir kitabý...
KÖYLÜ KIZLARIN ÞARKISI: Muallim Naci; þiir; edebiyatýmýzda köyden söz eden ilk þiirdir...
DEMDEME: Muallim Naci; þiir - eleþtiri; Recaizade Mahmut Ekrem'in Zemzeme ve Takdir-i Elhan'daki eleþtirilerine karþý yazmýþtýr...
ISTILAHAT-I EDEBÝYE: Muallim Naci; eleþtiri; edebiyatla ilgili terimlerin olduðu eleþtiri türündeki bir eserdir...
LÜGAT-I NACÝ: Muallim Naci; sözlük; yazar bu eserinde, Osmanlý Türkçesine Arapça, Farsçadan geçmiþ kelimelerle Batý dillerinden geçmiþ kelimeleri içinde toplamýþ, tamamen edebi bir lügat oluþturmuþtur...
ÖMER'ÝN ÇOCUKLUÐU: Muallim Naci; aný; yazar bu eserinde, sekiz yaþýna kadar yaþadýðý günleri anlattýðý bir aný kitabýdýr; yazar çocukluk günlerini anlatýrken, içinde yaþadýðý toplumun inançlarý, gelenekleri, hassasiyetleri konusunda pek çok bilgiyi de okuruna aktarýr...


NABÝZADE NAZIM

HEVES ETTÝM: Nabizade Nazým; þiir kitabý...
KARABÝBÝK: Nabizade Nazým; roman; edebiyatýmýzda ilk köy romaný olarak kabul edilir; eser romandan çok uzun hikâye özelliklerine sahiptir; edebiyatýmýzda realizmin baþarýlý örnekleri arasýnda yer alýr; yazar bu romanýnda, Antalya'nýn Kaþ ilçesinin Beymelik köyünde babasýndan kalma tarlanýn dört dönümünü komþusuna satan Karabibik'in, kalan sekiz dönümünü de Yosturoðlu'na kaptýrmamak için ortaya koyduðu çabayý anlatýr... 
YADÝGÂRLARIM: Nabizade Nazým; hikâye...
ZAVALLI KIZ: Nabizade Nazým; hikâye...
ZEHRA: Nabizade Nazým; roman; edebiyatýmýzýn ilk tezli romanýdýr; ilk psikolojik roman denmesi de sayýlýr; 
yazar romanýnda " kýskançlýk " temasý üzerinde durmuþtur; romandaki psikolojik tahliller ve kýskançlýk psikolojisinin geliþtirilmesi özenle anlatýlmýþtýr; yazar olayý ve olayýn geçtiði çevreyi realist bir biçimde anlatmýþtýr...
Amiral Bristol Raporu:
Ýzmir'in iþgali dünya kamuoyunda büyük bir yanký ve kýnamaya sebep olunca; olayýn sorumlusu durumunda olan Ýtilaf Devletleri kamuoyunu yatýþtýrmak ve Ýzmir bölgesindeki durumu öðrenebilmek için bölgeye Amiral Bristol önderliðinde bir heyet göndermiþlerdir.
Bristol Raporu'nun Ýçeriði:
1.Bölgedeki olaylarýn sorumlusu Türkler deðil; Rumlardýr.
2.Bölgede Türkler çoðunluktadýr.
3.Yunanlýlarýn bölgeyi iþgali ilhaka yöneliktir. Böl-genin güvenliðini saðlamaya yönelik deðildir.
4.Bölgeden Yunanlýlar çekilerek; bölgeye Ýtilaf devletlerinin güvenlik birlikleri yerleþmelidir.
Bristol Raporu'nun Önemi:
1.Yunanlýlarýn Paris Konferansýna sahte rapor verdiði ortaya çýkmýþtýr.
2.Yunan iþgalinin niteliði dünyaya duyurulmuþtur.
3.Ýþgalin gereksiz ve haksýz olduðu belirtilmiþtir.
4.Ýlk defa uluslararasý bir belge Türk Milli Mücadelesi'nin haklýlýðýný göstermiþtir.

içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

Tasavvuf Edebiyatý Özellikleri Maddeler Halinde
⦁   Kurucusu 12. yüzyýlda Doðu Türkistan'da yetiþen Hoca Ahmet Yesevi'dir.*Tekke Edebiyatý, Anadolu'ya 13. y.y.'dan itibaren geliþmiþtir.
⦁   Bu edebiyat þairleri tarikat merkezi olan tekkelerde yetiþmiþtir.
⦁   Nazým birimi genellikle dörtlüktür.
⦁   Hem aruz hem hece ölçüsü kullanýlmýþtýr.
⦁   Þiirlerin çoðu ezgilidir.
⦁   Allah, insan, felsefe, doðruluk, ibadet gibi konular iþlenmiþtir.
⦁   Ýlahi, nefes, nutuk, devriye, þathiye, deme gibi nazým þekilleri kullanýlmýþtýr.
⦁   Dili Aþýk Edebiyatý'na göre aðýr, divan edebiyatýna göre sadedir.
⦁   Aþýk, maþuk, þarap, saki gibi mazmunlara yer verilmiþtir.
Tasavvuf Edebiyatý Temsilcileri Ve Þairleri
⦁   Hoca Ahmet Yesevi
⦁   Yunus Emre, Hacý Bektaþ-ý Veli
⦁   Kaygusuz Abdal
⦁   Hacý Bayram-ý Veli, Eþrefoðlu Rumi
⦁   Pir Sultan Abdal
⦁   Niyaz-ý Mýsrî, Sinân-ý Ümmî, Hüdâi
⦁   Sezai
⦁   Kuddusi, Turâbi
Tasavvuf Edebiyatý Terimleri
Vahdet-i Vücud (Varlýðýn Birliði): Evrende sadece Allah'ýn varlýðý söz konusudur. Diðer varlýk zannettiðimiz, bu "mutlak varlýðýn", Allah'ýn bir parçasý ve görüntüsüdürler.
Tekke: Tasavvuf ehli kiþilerin, tarikat mensuplarýnýn barýndýklarý, eðitim gördükleri yer, kuruluþ.
Pir: Tarikat kurucusu
Þeyh: 1.Tarikat kurucusu. 2. Tarikatta en yüksek dereceye ermiþ kiþi. 3. Tarikat kollarýndan birinin baþýnda bulunan kimsedir.
Tarikat: Allah'a varma yolunda benzer biçimde düþünenlerin oluþturduðu topluluk.
Derviþ: Bir tarikata girmiþ, onun kurallarýna uygun yaþayan kimse.
Abdal: Gezgin derviþ
Halife: Tarikat kurucusunun ya da þeyhin kendisine vekil tayin ettiði, yetki verdiði kiþidir.
Tasavvuf Edebiyatý Nazým Türleri Ve Þekilleri
Tekke þiirinde görülen ve dinsel içerikli konularý iþleyen ilahi, nefes, deme, þathiye gibi ürünler nazým biçimi deðil, birer nazým türüdür. Çünkü bunlar da koþma tipi nazým biçimiyle ve hece ölçüsünün genellikle 7, 8 ve 11'li kalýplarýyla söylenir. Söz konusu türlerde dörtlük sayýsý genellikle 3 - 7 dir. Ýlahi, nefes ve demeler, bestelenerek söylenir.
Ýlahi
Herhangi bir tarikatýn izini taþýmaksýzýn Allah'ý öven þiirlere denir. Daima özel bir ezgi ile söylenir. Divan þiirindeki tevhit ve münacaatýn halk edebiyatýndaki karþýlýðýdýr. En ünlü þairi Yunus Emre'dir. Deðiþik tarikatlara göre deme, nefes, âyin gibi adlar alýr. Þekil olarak Koþma biçimindedir. Yani dörtlüklerden oluþur. Son dörtlükte þairin adý veya mahlasý geçer. Genelde 7'li hece ölçüsü kullanýlýr. Bazý ilahilerde aruz vezni kullanýlmýþtýr. Aruz vezninin kullanýldýðý ilahiler gazel þeklindedir.
Nefes
Bektaþî þairlerinin yazdýklarý tasavvufî þiirlerdir. Nefeslerde genellikle tasavvuftaki vahdet-i vücut (varlýðý birliði) kavramý anlatýlýr. Bunun yaný sýra Hz. Muhammet ve Hz. Ali için övgüler de söylenir. Nefeslerde kalenderane ve alaycý bir üslûp göze çarpar. Edebiyatýmýzda Pir Sultan Abdal nefesleriyle ünlüdür.
Deme
Alevi-Bektaþi tarikatýndan tasavvuf þiirlerinin tarikatlarýný ve hareketleriyle ilgili temalarý iþleyen, sorunlarýný konu edinen þiirlerine deme adý verilir. Genellikle 8'li hece ölçüsüyle yazýlan demeler saz eþliðinde kendine özgü bir makamla söylenir.
Nutuk
Tekke Edebiyatý'nda pirlerin ve mürþitlerin, tarikata yeni giren müridleri bilgilendirmek tarikat derecelerini ve tarikat adabýný öðretmek amacýyla söylenen didaktik þiirlerdir. Bektaþilerinin, aþýk tarzý halk edebiyatý nazým türü olan nefese verdiði isimdir. Türün en önemli temsilcisi Kaygusuz Abdal'dýr.
Devriye
Evrendeki canlý cansýz her þey Allah'tan gelmiþtir, yine Allah'a dönecektir. Bu felsefeyi yansýtan þiirlere Tekke edebiyatýnda devriye denilmiþtir. Her þeyin Allah'a kavuþma yolculuðunu ve Allah'ýn her þeyi kapsayýcýlýðýný öne çýkarýr.
Þathiye
Dini ve tasavvufi halk þiirinde genel olarak mizahi manzumelere þathiye adý verilir. Tasavvufi konularý iþleyenleri þathiyat-ý sûfiyâne adýný alýrlar, inançlardan alaylý bir dille söz eder gibi yazýlan þiirlerdir. Görünüþte saçma sanýlan bu sözlerin, yorumlandýðýnda tasavvufla ilgili türlü kavramlara deðindiði anlaþýlýr. Bu tür þiirlere genellikle Bektaþi þairlerinde rastlanýr. Medrese hocalarýna göre bu þathiyeler küfür sayýlýr. Bu türün en tanýnmýþ þairi Kaygusuz Abdal'dýr.
Ýbret Gazetesi (1870)
 
1870 yýlýnda yayýn hayatýna baþlayan gazetenin adý iki yýllýk çalkantýlý bir dönem geçirdikten sonra Ahmet Mithat Efendi tarafýndan kiralanýr ve 1872'den baþlayarak Namýk Kemal, Ebüzziya Tevfik gibi ünlü adlarýn bulunduðu kadrosuyla çýkmaya baþlar. Baþyazarý Namýk Kemal'dir.
Özellikle Namýk Kemal'in yazýlarý nedeniyle ilgi gören gazete, yine Namýk Kemal yüzünden 1873'te kapatýlýr. Sebebi de yazarýn "Vatan yahut Silistre" adlý oyunudur. Oyunu beðenen ve tezahüratlarla Ýbret gazetesi önünde toplanan halkýn heyecaný, Osmanlý Sarayý'ný ayaða kaldýrýnca gazete 1873 yýlý Nisan ayýnda kapatýlýr. Ebüzziya Tevfik ile Ahmet Mithat Efendi Rodos Adasý'na gönderilir. Gazete ancak 132 sayý yayýmlanabilmiþtir. Namýk Kemal bu gazetede, özgürlükçü fikirleri savunmuþ, basýnýn iþlevlerini ve önemini vurgulamýþtýr.
H-AMASYA GÖRÜÞMELERÝ
(20-22 EKÝM 1919)
 Amasay görüþesinin seyri þöle geliþti Damat Ferit Paþa 2 Ekim 1919'da istifa edince, hükümeti Ali Rýza Paþa kurumuþtur. Ali Rýza Paþa Anadolu hareketini milli mücadelecilerle iyi ge-çinerek kontrol altýna almaya çalýþan bir kiþiydi. Bundan dolayý da Mustafa Kemal ile iyi geçinmeyi ilke edindi. Mustafa Kemal, Ali Rýza Paþa hükü-metini Damat Ferit Paþa hükümetine nazaran daha ýlýman olduðundan dolayý desteklediði gibi; birliðin saðla¬nýp korunmasý için Ýstanbul hükümeti ile iyi geçinmeye de çalýþmýþtýr. Mustafa Kemal ile Ali Rýza Paþanýn karþýlýklý görüþmeleri sonucunda Amasya'da, her iki tarafýn uzlaþmasý amacýyla bir mülakat yapýlmasýna karar verildi. Amasya Görüþ-melerine Ýstanbul hükümeti adýna bahriye nazýrý Salih Paþa katýldý. Milli mücadele adýna Mustafa Kemal ve arkadaþlarý katýldý.Böðlece amasya görüþmeleri gerçekleþmiþ oldu
  
Amasya görüþmesinde  Alýnan Kararlar:
1-Hiçbir vilayet terk edilmeyecek, himaye kabul edilmeyecektir.Bütünlük ve istiklal korunacaktýr.
2-Azýnlýklara siyasi hakimiyetimizi zedeleyici ve sosyal dengemizi bozucu ayrýcalýklar verilmeye-cektir.
3-Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Ýstanbul hükümeti tarafýndan tanýnacaktýr.
4-Meclis-i Mebusan toplanmalýdýr.
5-Meclis-i Mebusan Ýstanbul dýþýnda toplanma-lýdýr. (Meclisin, Ýstanbul'da toplanmasý halinde, mili mü¬cadele ruhunu yansýtamayacaðý ve rahat çalýþama¬yacaðý düþünülmüþtür.)
6-Sivas Kongresi kararlarý meclis tarafýndan onay-lanmalýdýr.
7-Yapýlacak antlaþmalar için heyet-i temsiliyenin onayý alýnmalýdýr.
8-Seçimlerin serbest yapýlmalýdýr.
Amasya görüþmesi kararlarý alýnmýþ oldu


Amasya görüþmesinin  Önemi:
1-Milli mücadele, Heyet-i Temsiliye ve Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Ýstanbul hükü-meti tarafýndan hukuken tanýndý
2-Temsil Heyeti ile Ýstanbul arasýndaki iliþkiler yu-muþadý
3-Ýstanbul Anadolu'ya baðlý olmaya baþladý.
4-Ýtilaf devletleri Anadolu hareketini Ýstanbul vasý-tasýyla kontrol altýna alamayacaklarýný anlamýþtýr.
5-Meclis-i Mebusanýn toplanmasý kararlaþtýrýlmýþ-týr.
Amasya görüþmesi hakkýnda  Açýklamalar:
1-Görüþmelerde egemenlikten deðil; baðýmsýzlýktan bahsedilmiþtir Amasya görüþmesinde
2-Meclisin Ýstanbul dýþýnda toplanmasý mesele-sinde anlaþmaya varýlamadý
3-Salih Paþa kararlarýn tamamýný kendisinin kabul etmesinin bir anlam ifade etmediðini; kararlarýn hükümet tarafýndan kabul edilmesinin önemli oldu¬ðunu; kararlarýn hükümet tarafýndan kabul edilmesi için elinden geleni yapacaðýný; bu konuda baþarýlý olamadýðý takdirde istifa edeceðini açýkladý. Hükü¬met sadece Meclis-i Mebusanýn açýlmasý kararýný tam olarak onayladý. Salih Paþa ise istifa etmedi.
Hikâye - Roman Farký
Hikâye anlatým olarak romana benzer; ama aslýnda onun romandan çok farklý yanlarý vardýr:
⦁   Hikâye türü, romandan daha kýsadýr.
⦁   Hikâyede temel öðe olaydýr. Romanda ise temel öðe karakter, yani kiþidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kiþi üzerine kurulur.
⦁   Hikâyede tek olay bulunmasýna karþýlýk romanda birbirine baðlý olaylar zinciri vardýr. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.
⦁   Hikâyede kahramanlarýn tanýtýmýnda ayrýntýya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanýtýlmaz. Romandan farklý olarak hikâyede kiþiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatýlýr. Bu yüzden hikâyelerdeki kiþiler bir karakter olarak karþýmýza çýkmaz.
⦁   Öyküde, olayýn geçtiði yer (çevre) sýnýrlýdýr ve ayrýntýlý olarak anlatýlmaz. Romanlarda olaylar çok olduðu için olaylarýn geçtiði çevre de geniþtir. Bu çevreler çok ayrýntýlý olarak anlatýlýr.
Hikâyeler kýsa olduðu için anlatým yalýn, anlaþýlýr ve özlüdür. Romanlarda ise anlatým daha aðýr ve sanatlýdýr
ERZURUM KONGRESÝ ( 23 Temmuz - 7 Aðustos )
Toplanma Sebebi: Doðu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin ve Trabzon Muhafaza-i hukuk-u Milliye Cemiyetinin giriþimleriyle Doðu Anadolu'daki Ermeni ve Karadeniz Bölgesindeki Rum tehlikesine karþý alýnacak tedbirleri görüþmek için toplanmýþtýr.
23 Temmuz'da toplanan Erzurum Kongresine 56 kadar temsilci katýlmýþ ve Mustafa Kemal kongre baþkanlýðýna seçilmiþtir. ( Kongreye Erzurum, Trabzon, Sivas, Bitlis ve Van illeri katýlmýþ)

Alýnan Kararlar:
1. Milli sýnýrlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancý iþgal ve müdahalesine karþý millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir. 
3. Vataný korumayý ve istiklali elde etmeyi Ýstanbul Hükümeti saðlayamadýðý takdirde, bu gayeyi gerçekleþtirmek için geçici bir hükümet kurulacaktýr. Bu hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamýþsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktýr. 
4. Kuva-yý Milliyeyi tek kuvvet tanýmak ve milli iradeyi hakim kýlmak temel esastýr. 
5. Hýristiyan azýnlýklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrýcalýklar verilemez. 
6. Manda ve himaye kabul edilemez. 
7. Milli Meclisin derhal toplanmasýný ve hükümet iþlerinin Meclis tarafýndan kontrol edilmesini saðlamak için çalýþýlacaktýr. 
8. Milli irade padiþahý ve halifeyi kurtaracak
Erzurum Kongresinin Önemi ve Özellikleri:
1- Manda ve himaye reddedilerek ilk kez ulusal egemenliðin koþulsuz olarak gerçekleþtirilmesine karar verilmiþtir.
2- Ýlk kez milli sýnýrlardan bahsedilmiþ ve Mondros Ateþkes Antlaþmasýnýn imzalandýðý anda Türk vataný olan topraklarýnýn parçalanamayacaðý açýklanmýþtýr.
3- Toplanýþ þekli bakýmýndan bölgesel olmasýna karþýn aldýðý kararlar bakýmýndan milli bir kongredir.
4- Ýlk defa geçici bir hükümetin kurulacaðýndan bahsedilmiþtir.
5- Erzurum Kongresi Sivas kongresine bir ön hazýrlýk çalýþmasý niteliðindedir.
6- Ýlk kez baþkanlýðýný Mustafa Kemal'in yaptýðý dokuz kiþilik bir Temsil Heyeti oluþturuldu. Bu Temsil Heyeti bir hükümet gibi görev yapacaktýr. ( Temsil Heyeti'nin görevi TBMM'nin açýlmasýna kadar devam edecektir)
7- Erzurum Kongresinin bir önemi de Batý Anadolu'da Yunan kuvvetlerine karþý mücadele eden Kuva-yi Milliye üzerinde büyük moral etkisi yaptý.
8- Erzurum Kongresi Mustafa Kemal'in sivil olarak görev aldýðý ilk yerdir.

NOT: Ýtilaf Devletleri ve Ýstanbul Hükümeti kongrenin toplanmasýný engellemek için çeþitli giriþimlerde bulunmuþlar fakat baþarýlý olamamýþlardýr. 

NOT: Ýstanbul Hükümeti Anadolu'da sözünü dinletecek görevli bulamamýþtýr. Bu durum da Hükümet ile milletin düþüncelerinin ne kadar farklý olduðunu ortaya koymuþtur.
Edebiyat Dilinde Mani: Baþta aþk olmak üzere hemen her konuda yazýlabilen bir halk edebiyatý nazým türüdür.
Çoðunlukla 7 heceli dört dizelik bir bendden meydana gelir. Dizeleri 4-5-8-10-14 heceli kalýplarla söylenmiþ maniler de vardýr.
Birinci, ikinci dördüncü dizeler birbirleriyle kafiyeli, üçüncü dize serbesttir. Yani kafiye diziliþi aaxa'dýr. aaaxa düzeninde maniler de var.
Ýlk iki dize hazýrlýk dizeleridir. Son iki dize ile anlam baðlantýsý yoktur. Asýl anlatýlmak istenen son iki dizede verilir.
Mani Çeþitleri
Bir çok mani çeþidi vardýr. En çok kullanýlanlar düz ya da tam mani, kesik mani, cinaslý mani, yedekli mani, artýk mani'dir.
Düz Mani: Yediþer heceli dört dizeden oluþur. Kafiyeleri çokluk cinassýzdýr.
Kesik Mani: Birinci dizesi 7 heceden az, anlamlý ya da anlamsýz bir sözcük grubu olan maniler. Bu kesik dize sadece kafiyeyi hazýrlar. Eðer meydan ve kahvehanelerde söylenen ve ilk dizeleri "aman aman" ünlemi ile doldurulan manilerse bunlara Ýstanbul manileri denir.
Örnek Kesik Maniler:
Karaca
Aldým aþkýn tüfeðin 
Vurdum bir kaç karaca 
Dünyada bir yâr sevdim 
Kaþý gözü karaca   Dað bana 
Bahçe sana bað bana 
Deðme zincir kâr etmez 
Zülfin teli bað bana   Ayaðý 
Kuþlardan bir kuþ gördüm 
Var baþýnda ayaðý 
Üstad manici isen 
Aç maniden ayaðý
Cinaslý Mani: Kesik manilerde eðer kafiye cinaslý ise bunlara cinaslý mani denir.
Yedekli (artýk) Mani: Düz maninin sonuna ayný kafiyede iki dize daha eklenerek söylenen maniler. Cinaslý kafiye kullanýlmaz, birinci dizeleri anlamlýdýr. Yedekli maniye artýk mani de denir.
Örnek Yedekli Maniler:
Aðlarým çaðlar gibi 
Derdim var daðlar gibi 
Ciðerden yaralýyým 
Gülerim çaðlar gibi 
Her gelen bir gül ister 
Sahipsiz baðlar gibi   Ne viran çeþme imiþ 
Su içecek tasý yok 
Yýkýldý viran gönlüm 
Yapacak ustasý yok 
Þu vefasýz dünyanýn 
Ucu var ortasý yok
Deyiþ: Ýki kiþinin karþýlýklý söylediði manilerdir. Soru yanýt þeklinde düzenlenir. Bir baþka kiþinin aðzýndanmýþ gibi aktarýldýðý þekilleri de vardýr.
Örnek Deyiþler:
Adilem sen naçarsýn 
Ýnci mercan saçarsýn 
Dünya deniz olanda 
Gönlüm nere kaçarsýn
Aðam derim naçarým 
Ýnci mercan saçarým 
Dünya deniz olunca 
Ben kuþ olup kaçarým   Adilem sen naçarsýn 
La'l ü gevher saçarsýn 
Ben bir þahin olunca 
Yavrum nere kaçarsýn
Aðam derim naçarým 
La'l ü gevher saçarým 
Sen bir þahin olunca 
Ben yerlere kaçarým   Adilem sen naçarsýn 
La'lü gevher saçarsýn 
Ben azrail olunca 
Kuzum nere kaçarsýn
Aðam derim naçarým 
La'l ü gevher saçarým 
Sen azrail olunca 
Ben cennete kaçarým
Trablusgarp Savaþý Nedenleri ve Sonuçlarý Maddeler Halinde
Eðitim Dünyasý
⦁   24 Aðustos 2016
23 yorum
 
Trablusgarp Savaþý Nedenleri ve Sonuçlarý Maddeler Halinde hakkýnda bilgi kýsaca.
Türk tarihi açýsýndan Libya sorunu ve akabindeki Trablusgarp savaþý büyük önem taþýmaktadýr. Ýtalya'nýn Libya'yý ele geçirip sömürge yapmak istemesi üzerine olaylar geliþmiþtir. Ordusu zayýf ve maddi imkanlarý kýsýtlý olan Osmanlý devletinin o dönemki tek çaresi Osmanlý subaylarýnýn halký bir araya getirmesi olmuþtur. Bir araya gelen insanlar tarafýndan bir savunma hattý oluþturulmuþtur ve baþarý elde edilmiþtir. Bu sýrada Ýtalyanlar'ýn Balkan Savaþý tehlikesi altýnda bulunmasý da savaþýn kazanýlmasýnda rol oynamýþtýr fakat bir yandan da Ýtalya on iki adalarý iþgal etmiþtir. Osmanlý devleti buralara müdahale edecek fýrsatý bulamamýþtýr ve vazgeçmiþtir.
Trablusgarp Savaþýnýn Nedenleri Maddeler Halinde:
- Ýtalya'ný Habeþistan'dan vazgeçip Libya'yý sömürge altýna almak istemesi.
- Avrupalý diðer devletlerin iþgale karþýlýk vermeyecek olmasý.
- Libya'nýn sahip olduðu hammadde zenginliðinin Ýtalyan ekonomisini güçlendirecek olmasý.
- Deniz ticaretinde büyük rol sahibi olmak için Ýtalya'nýn Akdeniz kýyýlarýný ele geçirmek istemesi.
- Ýtalya'nýn kendisine baðlý sömürge devletler istemesi.
Trablusgarp Savaþýnýn Sonuçlarý Maddeler Halinde:
- Libya Osmanlý'nýn Afrika'da bulunan son toprak parçasýdýr ve bu kaybedilmiþtir.
- Ýtalyanlar geçici olarak on iki adayý ele geçirmiþtir.
- Halifeliðin kabul edilmesi þartýyla Trablusgarp Ýtalya'ya býrakýlmýþtýr.
- Ege bölgesinde Ýtalyan hakimiyeti kurulmuþtur ve uzun seneler sürmüþtür.
- Osmanlý'nýn askeri gücünü yitirdiði herkesçe görülmüþtür.
Ýkinci Meþrutiyet Dönemi Düþünce Akýmlarý
Temmuz 30, 2007
Siyasal hayatýmýzýn yakýn döneminde meþrutiyetin ikinci kez ilaný, tek sesli uygulamadan çok sesliliðe geçiþe benzeyen yapýsal deðiþmelerin de baþlangýcý olmuþ ve çaðdaþ anlamda siyasal hayat, hiç deðilse kuramsal olarak kurulmuþtur. Meþrutiyetin ilanýnda temel özellik, siyasallaþma sürecinin baþlamasý ve ona kaçýnýlmaz bir þekilde baðlý olarak; dernekleþmenin, partileþmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik dönemin açýlmýþ olmasýdýr. Bu dönemde, özellikle Ýttihat ve Terakki'nin tek parti yönetimini kurduðu 1914 yýlýna deðin Osmanlý Devleti'nde bir çok düþünce yanyana bulunabilmiþtir. Bu bakýmdan bu dönem Türk tarihinin en renki evrelerinden biri olmuþtur.

Bu dönemdeki tartýþma konularý Osmanlýcýlýk, Ýslamcýlýk, Batýcýlýk, Milliyetçilik/Türkçülük, Merkeziyetçilik-Adem-i Merkeziyetçilik ana baþlýklarý altýnda toplanabilir. Bu akýmlarýn temsilcilerinin ortak noktasý; Ýmparatorluðu içinde bulunduðu durumdan kurtarmak ve eski görkemli günlerdeki durumuna getirmek amacýyla çaba harcamýþ olmalarýdýr. Ayný amaç ile hareket eden bu düþünce akýmlarý, yönetim açýsýndan farklýlaþtýkça birbirlerinden uzaklaþmýþ ve bazen de çatýþma içine girmiþlerdir. Buna raðmen bu dönemdeki düþünceleri kesin çizgilerle birbirlerinden ayýrmak çok zordur. Ancak düþünürlerinin etrafýnda toplandýklarý yayýn organlarý aracýlýðýyla bir ayrýma gidilebilmektedir.
Osmanlýcýlýk

Osmanlýlar, "Kutsal Tarihlerini" hikâye ederken çaðlarýnýn somut kroniklerini kullanarak, þecerelerini silsilenameler þeklinde Nuh Peygamberin oðlu Yafes'e kadar götürmüþlerdi. Bu kutsallýk ile birlikte Kayý (Türk) olgusu, Osmanlý hanedanýnýn silsilenamelerdeki meþruiyet araçlarý olmuþtu. Ancak, Osmanlý toplumu klasik çaðýn kurumsal istikrarýna kavuþurken, Türk kelimesi yerleþik uygarlýkta göçebelik durumunu sürdürmüþ unsurlarý anlatmýþ, yani Türkmenler ve Yörükler için kullanýlmýþtý.

Osmanlý adý uzun yýllar boyunca, tebaa ve Kayý'dan olmayan Türkmenler nezdinde, Kayý'nýn ve dar anlamýyla yöneticinin adýný temsil etmiþti. Devlet, Osmanlý teriminin bir kimlik haline dönüþmesini amaçlamamýþ ve Osmanlý sisteminin iþleyiþi açýsýndan bu gerekli olmamýþtý.

Devlet uyruklarýný tanýmak için dinsel bölümlemeyi temel almýþ, bu durum uzun yýllar bir baþka þeyi anlatmýþtý; üstün olan bir tek dindi, ötekilere ise yaþama ve temsil hakký verilerek hoþgörüyle bakýlmalýydý. Devletin farklýlýklara yönelik bu bakýþýnda sadece etik deðil, ayný zamanda hukuksal bir altyapý da yer almýþtý. Bu altyapýda bir geleneðin (Ýslâm devlet ve hukuk geleneði) devamýný aramak da yanlýþ olmamalýydý.

Devlet yönetimini kolaylaþtýrmak gibi pragmatik bir anlam taþýyan sistem yine devletin gücü ile paralel olarak yüzyýllar boyu iþlemiþti. Devlet gücünün azalmaya baþlamasýyla hemen her konuda yaþanan sýkýntýlar "milletlere" de yansýmýþtý. Avrupa devletleri daha kapitülasyonlardan baþlamak üzere gayrimüslimlerin durumundan istifade etmeyi amaçlamýþlar, bu durum 19.yüzyýlla birlikte zirveye ulaþmýþtý.

Devletin hem Avrupa karþýsýnda antlaþmalarla vermek zorunda olduðu tavizler, hem de farklýlýklarý bir arada tutmak adýna yaptýðý ýslahatlar da sistemin çöküþünü hýzlandýrmýþtý.

Modern dünya ve ayrýlýkçý hareketler karþýsýnda millet sisteminin daha uzun süre hayatta kalmasýný beklemek çok doðru olmasa gerekti. Nitekim, dinsel ve kültürel özgürlüklerini saðlayan gayrimüslimler, sýrasý geldiðinde bu özgürlükleri Osmanlý'ya karþý kullanmýþlardý.

Toplum bütünlüðünün saðlanmasý amacýyla üretilmiþ ve 19. yüzyýlýn yurtseverlik ideolojisi olarak algýlanmýþ olan Osmanlýcýlýk da bu koþullar altýnda iþletilememiþti. Uzun yýllar boyunca yapýlmýþ dinî bir tanýmlama ile yaþamýþ, ardýndan da "millî" bir arayýþ içine girmiþ olan gruplarýn, böyle bir ideolojiye bütünüyle sahiplenmelerini beklemek çok güçtü. Zaten Osmanlýcýlýða inananlar, devletin kurucu unsuru olan Türkler'di. Türkler için asýl olan ise, "Osmanlýlýk" ve "Osmanlý vataný" idi. Ýkinci Meþrutiyet Dönemi'nde Osmanlýcýlýk yükselen yeni düþünceler karþýsýnda Osmanlý Devleti'nin ve dolayýsýyla yönetici Türklerin resmi söylemi olarak kalmýþtý.
Ýslamcýlýk

Ýslamcýlýk akýmý; Þerif Mardin'in tanýmýyla, özelliklerini daha çok 19. yy ortalarýnda kazanan, Osm. Ýmparatorluðunun uzak çevresinde ve Hindistan'da þekillenmiþ olmasýna raðmen 1870'lerden itibaren imparatorluðun merkezinde gittikçe güçlenen bir ideolojik davranýþ kümesine verilen addýr.

Ýslamcýlýk cereyaný iki eksenlidir:

Ýslamcýlýðý bir dünya görüþü ve hayat rehberi olarak takdim eden aydýnlardan oluþan eksen. Muhammed Abduh gibi. Geniþ halk kitlelerinin o kadar net ifade edilmeyen, teorik konulardan çok "Ýslami Nizam" gerçekleþtirmeye çalýþan arayýþlar. Mevdudi buna örnek verilebilir.

Ýslamcýlýk farklý isimler altýnda bölümlenebilir. Yenilikçi Ýslamcýlýk, Popülist Ýslam vs. Yenilikçi Ýslamcýlýkta; "Ýslam'ýn pozitif bilimlere karþý olmadýðý ve dolayýsýyla batýnýn fen ve tekniðinin alýnmasýnda bir sakýnca olmadýðý" düþüncesi egemendir.

Osmanlýlarda Ýslamcýlýk akýmý ilk olarak II. Abdülhamid tarafýndan desteklenmiþ ama asýl hüviyetini 1908'den sonra kazanmýþtýr. Buna göre Osmanlý Ýmparatorluðunun Batý karþýsýnda gerilemesinin nedenleri Müslümanlarýn eylemsizliði ve Ýslam'dan uzaklaþmalarýdýr. Osmanlý devletinin çöküþünü engellemenin yolu Ýslamlaþmaktýr. Ýslamcýlýk akýmýnýn savunucularý Batý taklitçiliðine karþý çýkmýþlar, Batýdan sadece bilimi ve teknik bilgileri almakla yetinilmesi gerektiðini ileri sürmüþlerdir.

Bilindiði gibi 16. yy'da klasikleþen Osmanlý devleti çeþitli dinsel cemaatlerden, etnik gruplardan ve ulaþýlmasý güç ekolojik oyuklarda yerleþmiþ alt-kültür gruplarýndan oluþan coðrafi bir çevrede etkili bir yönetim kurmuþtur. Osmanlýlar kendi yönetimleri altýnda bulunan bu toplumlarý devletlerine sadakatle baðlamayý baþarmýþlardýr. Herkesin kendi dini inancýna göre yaþayabildiði bir özgürlük ortamý vardý. Hiçbir dinin kurumlarýna dokunulmamýþtýr. Mekke ve Medine'nin alýnmasýndan sonra Osmanlý padiþahlarý kendilerini hilafetin varisleri olarak görmüþlerdir. Böylece Osmanlý sultanlarý Ýslam dünyasýnýn koruyucusu durumuna gelmiþlerdir.

Doðuda Þiiliðin ortaya çýkmasýndan sonra Osmanlý devlet memurlarý bazý görevler üstlendiler. Ýlk olarak Sünni Ýslam'ý anlattýlar. Ýkinci olarak bazý etkili isimleri uzak yerlere sürdüler. Üçüncüsü ve en önemlisi dinsel bir elit ve bu elit tabakanýn denetiminde bir eðitim sistemi kurmaya çalýþtýlar. Yüksek dinsel görevliler, maaþlarýný devletten alan devlet memuru halini aldýlar.

Osmanlý yönetimi hem bürokratik hem de Ýslami'ydi. Çünkü sultan Ýslam dünyasýnýn lideriydi. Fakat bunun yanýnda memurlar devleti koruma konusunda kendilerini sorumlu hissediyorlardý. Ulema ve memurlarýn farklý eðitim almalarý sonucu Osmanlý toplumunda yeni bir sýnýfýn doðmasýna sebep olmuþtur. Bürokrasi adýný verdiðimiz bu sýnýf özellikle 19. yy'da etkisini artýrmýþtýr.

Zamanla bürokrasi ile ulema arasýnda düþünce ayrýlýklarý oluþmaya baþlamýþtýr. Ulema sýnýfý dini önde tutarken bürokrasi sýnýfý ise laik bir tutum takýnmýþtýr. Bu laik bürokrasi sýnýfý 19. yy'ýn baþlarýnda deðiþimi baþlatacak güce ulaþmýþtýr. Bürokrasi sýnýfýnýn yaptýðý deðiþiklikler ulemanýn hem gücünü hem de saygýnlýðýný azaltmýþtýr. Bu bürokratik sýnýfýn tanzimatý gerçekleþtirmesiyle batýlýlaþma hareketleri hýz kazanmýþtýr. Müsadere kanununun kaldýrýlmasýyla ekonomik sýkýntýlardan da kurtulan bu sýnýf 19. yy'da ve 20. yy'ýn baþlarýnda tüm geliþmelerde baþrol oynamýþtýr.

Ýslamiyet, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun kuruluþundan baþlamak üzere belirleyici bir etkiye sahip olmuþtur. Fakat Ýslamcýlýk adýyla ortaya çýkan düþünce akýmýnýn amacý ve iþlevi çok farklýdýr.

XIX. yüzyýl ortalarýnda ortaya çýkan dinsel ve siyasal düþünce akýmý olarak Ýslamcýlýk Bir tecdîd (yenileme), ýslah (düzeltme), ihya (canlandýrma) hareketi olarak nitelenebilir. Siyasal hedefi açýsýndan Ýslâm birliði (Ýttihad-ý Ýslam, Panislâmizm) hareketi; Ýslâm'ý anlayýþ ve yorumlayýþlarý açýsýndan modern Ýslâm ve Ýslâm'da reformist düþünce akýmý olarak deðerlendirilebilir. Mýsýr'da Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh; Hindistan'da Seyyid Ahmet Han, Seyyid Emir Ali; Türkiye'de Said Halim Paþa, Mehmet Akif, Filibeli Ahmet Hilmi, Ýsmail Fenni Ertuðrul, Ferid Kam, Mehmet Ali Ayni, Þemseddin Günaltay, Muhammed Hamdi Yazýr, Ahmet Naim, Said Nursî vb. aydýn ve düþünürlerce savunuldu. Akýmýn belli baþlý amaçlarý, Ýslâm'ý bütün boyutlarýyla topluma yeniden egemen kýlmak, Ýslâm dünyasýný Batý sömürüsünden kurtarmak, kalkýndýrmak ve birliðini saðlamak biçiminde anlatýlabilir.

Ýslamcýlýk, gerçekte Ýttihad-ý Ýslâm (Ýslâm Birliði) adý altýnda 1870'ten beri Osmanlý yönetiminin temel politikasýný oluþturuyordu. Bununla birlikte Ýslâmcý aydýn ve düþünürler bu politikayý izleyen II. Abdülhamid'e muhalif cephede yeralýyor ve düþüncelerini açýklama imkanýndan da yoksun bulunuyorlardý. Bu nedenle bir akým olarak Ýslâmcýlýk, ancak II. Meþrutiyet'ten sonra Sýrat-ý Müstakim (sonradan Sebilü'r-Reþad) dergisinin yayýnlanmaya baþlamasýndan sonra ortaya çýkabilmiþtir. Daha sonra Beyan-ý Hak ve Volkan gibi dergiler de Ýslâmcýlýk düþüncesinin savunulduðu yayýn organlarý oldu.

Ýslâmcýlarýn siyâsî düþüncelerinin odak noktasýný Ýslâm birliði tezi oluþturur. Onlara göre Müslümanlar hem düþünce, hem de siyaset ve devlet baðlamýnda bir birlik oluþturmalý; bu birliði bozucu, engelleyici bütün etkenleri ortadan kaldýrmaya çalýþmalýdýrlar.

Ýslâmcýlarýn üzerinde önemle durduklarý konulardan birisi de ulusçuluk sorunu olmuþtur. Ýslâmcýlar baþlangýçta pek üzerinde durulmayan bu konuya giderek aðýrlýklý bir yer verdiler. Ýslâm birliði düþüncesine ters düþen ulusçuluk anlayýþýný þiddetle eleþtirerek çürütmeye çalýþtýlar. Devlet, hilafet kurumu, anayasa, milli hâkimiyet gibi meseleler de Ýslâmcýlarýn tartýþtýklarý baslýca konular arasýndadýr. Ýslâmcý aydýnlarýn genel kanýsýna göre Kur'an ve Sünnet, belli bir devlet, hükümet ve yönetim biçimi öngörmemiþ; ancak belli ilkeler koymakla yetinmiþtir. Bu ilkelere uygun biçimde örgütlenen her yönetim biçimi Ýslimidir. Bu alanda üzerinde en çok durularý ilke ise þûrâdýr. Buna göre Ýslâm devleti yöneticileri yönetim iþinde doðrudan ya da dolaylý biçimde halka danýþmak, meþveret etmek zorundadýrlar. Bu yaklaþýmlarý Ýslâmcýlarý Kanun-ý Esasi'yi (Anayasa), kanunlaþtýrma hareketlerini ve Meclis-i Mebusan'ý içtenlikle desteklemeye götürdü.

Ýslâmcý akým içinde yer alan Müslüman aydýn ve düþünürler, eðilim ve yaklaþýmlarý bakýmýndan oldukça farklý çizgileri sürdürürler. Ýslâmcýlar; gelenekçi muhafazakârlar (Ahmet Naim gibi); Modernistler, medrese ile mektebi, Doðu ile Batýyý birleþtirmek isteyenler (Ýzmirli Ýsmail Hakký ve Þemseddin Günaltay gibi), bu ikisi arasýnda bir yol tutanlar (Þeyhülislâm Musa Kazým gibi); modernist Ýslâmcýlara karþý olanlar (Mustafa Sabri gibi) olmak üzere baþlýca dört gruba ayrýlýrlar. Ne var ki, Ýslamcýlarý bu tür bölümlemelerle tam olarak tanýmlamak olanaklý deðildir. Çünkü birçok konuda birleþmiþ görünseler bile ayný gruptaki aydýnlarý birbirinden çok farklý görüþler savunduðuna tanýk olunmaktadýr.
Birinci dünya savaþýndan sonra Osmanlý Devletinin parçalanmasý nedeniyle Ýslâm birliði düþüncesi bütün maddî dayanaklarýný yitirmiþtir.
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

Türkçülük

Türkçülük diðer akýmlara oranla daha geç ortaya çýkmasýna karþýlýk Milli Mücadele'nin baþarýya ulaþtýrýlmasý ve Cumhuriyetin örgütlenmesinde rol oynayan en önemli akýmdýr.

Osmanlý Devleti'in Ýlber Ortaylý'nýn deyimiyle Ýmparatorluðun En uzun Yüzyýlý olan XIX. Yüzyýlda, Fransýz Devrimi'nin etkisiyle Balkanlara kadar yayýlan ulusçuluk akýmý, millet olma, baðýmsýzlýk ve özgürlük gibi evrensel haklarý taþýyordu. Osmanlý'nýn geniþ topraklarýnda yaþayan topluluklar da bu ayaklanmalara katýlýyordu. Kýsaca, Osmanlý'nýn Ümmet politikasý tersine dönmüþtü. Artýk, hâkimiyeti altýnda bulunan Ýslâm ülkelerinin Batýda yetiþmiþ, Fransa Devrimiyle tanýþan genç aydýnlarý, Osmanlý'ya karþý baðýmsýzlýk savaþlarýný baþlatmak amacýyla ayaklanýyorlardý.

1865'te Yeni Osmanlýlar ve 1875'ten sonra da Jön Türklerin öncelikle önlemeye çalýþtýklarý ulusçuluk akýmlarý durdurulamaz bir noktaya gelmiþti. Jön Türkler ki milliyet akýmý etrafýnda toplanýyorlardý .600 yýl süren Hanedan-ý Osmanî yerine millî devlet kurmak, özgür ve insanca haklara sahip olmak için örgütlü bir çalýþma oluþturuyorlardý. Kýsa zamanda Jön Türk hareketi Ýttihat ve Terakki adlý bir siyasal kuruluþa dönüþüyordu. Þimdi yönetim, Türkçülük akýmýný ön plâna alan ve Hanedan-ý Osmanî'ye eleþtiride bulunan genç kadrolarýn eline geçmiþ bulunuyordu.

Bu oluþum, monarþiye karþý meþrutiyet hareketinin sesini duyuruyor, Fransa Devriminden kaynaklanan ulusçuluk duygu ve düþüncesini de bir sembol olarak taþýyordu.

Ýttihat ve Terakki Cemiyeti bir siyasal teþkilât olarak Türkçülük akýmýný temel felsefe kabul ediyordu. Baþlarýnda Ziya Gökalp olmak üzere önemli bir çekirdek aydýn kadro, bu akýmýn düþünce sistemini yaymaya çalýþýyorlardý. Özellikle Kýrým'ýn Gaspýra köyünde doðan Ýsmail Gaspýralý'nýn baþlattýðý ve Azerbaycan'dan kaynaklanan bu akým yandaþlarý Ýttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yer alýyorlardý. Özellikle Ahmet Aðaoðlu, Yusuf Akçura ve Mehmet Emin bunlardan ilk akla gelenleridir. Bir de yine Azerbaycan'da Hüseyinzâde Ali Bey vardýr ki, Gökalp'e Türkçülük akýmýnýn aþýlanmasý yönünden büyük etkide bulunmuþtur.

Türkçülük akýmýnýn Ýttihat ve Terakki yönetiminde filizlenmesi, 1911 yýlýnda Türk Ocaðý'nýn kuruluþunu hazýrlamýþtýr. Türk Ocaðý, günümüze kadar gelen Türk Yurdu dergisiyle birlikte Türkçülük akýmýnýn odak noktasýný oluþturuyordu.
Osmanlý-sonrasý (Post-Osmanlý) genç kadrolar niçin bu tür bir örgütlenmeye gidiyorlardý? Niçin Türkçülük akýmýný ön plâna alýyorlardý? Bu konu, Ýttiihat ve Terakki kuruluþunun çözümlemesi gereken en önemli sorunuydu..19. yüzyýldaki ilk Türkçü aydýnlarýn Türkçülük düþüncesi; günümüzdekilerin tersine devrimci, ilerici, halkçý, laik, özgürlükçü ve baðýmsýzlýkçý çizgidedir. Bu dönemdeki Türkçüleri etkileyen modern Azerbaycan edebiyatýnýn kurucusu, Türk dünyasýnýn ilk dram yazarý, abece ýslahatçýsý, þair, eleþtirmen ve filozof Mirza Fethali Ahundzade (1812-1878) gerilikten kurtulmak için kökten çözümler üreten bir milliyetçidir. Türkçüler arasýnda baslangýçta Almanya'dan destek arayan ve Rusya Türkleri için baðýmsýzlýk öngören Anti-Rus strateji söz konusuydu. Savaþ bittiðinde ise, Bolþeviklerden destek arayan, Rusya Türkleri için 'kültürel özerklik öneren, anti-emperyalist bir stratejiye yönelmiþlerdi.

Siyasal bir tez olarak Türkçülügün tarihi, önce Ahundzade ve sonra Yusuf Akçura'nýn 1904 yýlýnda yayýmlanan Üç Tarz-ý Siyaset eseriyle baþlatýlabilir. Fakat, ilk defa toplumbilimsel bir yöntemle, eksik, çekingen ve daðýnýk düþüncelerin toplanmasý ve bir sistem haline getirilmesi II. Meþrutiyet döneminde saðlanmýþtýr Aslýnda Jön Türkler Batý ile temas kuran, bir kýsmý Batýda eðitim görmüþ bir kadro olarak karþýmýza çýkýyordu. Dönemin ulusçuluk çaðý olduðunun bilincindeydiler.

Özellikle, Kasým 1908'de Rusya'dan kaçarak Ýstanbul'a gelen bazý Türk milliyetçilerinin kurduklarý Türk Derneði bu akýmýn beþiði olmuþtur. Türk Derneði'nin kendi kendisini kapatmasýndan sonra Türk milliyetçileri bu kez Aðustos 1911'de kurulan Türk Yurdu Cemiyeti'inde toplanmaya baþladýlar. Fakat Türkçülüðün asýl örgütlenmesi bu derneðin de kendisini feshederek Asker Týbbiyelerin öncülüðünde 3 Temmuz 1911'de kurulan Türk Ocaðý derneðinde gerçekleþti. Derneðin resmi kurucularý þair Mehmet Emin (Yurdakul), Aðaoðlu Ahmet ve Dr. Fuat Sabit (veznedar) Beylerdir. Balkan Harbi'nden sonra seçilen yönetim kurulunda Hamdullah Suphi Tanrýöver (Reis), Akçuraoðlu Yusuf (Ýkinci Reis), Halis Turgut, Hüseyin Ragýp, Dr. Akil Muhtar (Özden) ve Dr. Hüseyin Ertuðrul Beylerden oluþmaktadýr.

Özellikle Balkan Savaþý'ndan sonra Osmanlýcýlýk akýmýnýn baþarýsýz olmasýyla ortaya çýkan ülkü boþluðunu dolduran Türkçülük akýmýnýn amacýný genel hatlarý ile þu þekilde özetlemek mümkündür:

Osmanlý bayraðý altýnda bilinçsiz bir þekilde yaþayan Türkleri ulusal bir duygu ile bilinçlendirmek, ulusal benliðini kazandýrmak, Türk milletini Ýslam uluslararasýcýlýðýna  güçlü bir unsur olarak yeniden sokmak. Ayný zamanda sarsýlmýþ olan Osmanlý Saltanatý'nýn dayanaklarýný yeniden kuvvetlendirmek. Modernleþmek.

Türk milliyetçilerinin bir kýsmýna göre, körü körüne bir Batý taklitçiliði içine girmemek, özellikle Tanzimat kafasýnýn Türk toplumunu özünden uzaklaþtýrma hususunda büyük zararlarý olmuþtur. Bu yüzden, Batýlýlaþmanýn ilk koþulu olarak ulus haline gelmek ilkesi görülmüþtür. Bu aþamadan sonra, Türk milletini Batý uygarlýðý içinde durmadan ilerleyen, hiçbir milletten geri kalmayan bir seviyeye yükseltmektir. Siyasal amaçlara ulaþabilmek için, ulusal bir ekonomi politikanýn izlenmesi ve özellikle kapitülasyonlardan kurtulmak gerekmektedir. Bu yüzden Ziya Gökalp, Tekin Alp gibi yazarlar Türk Yurdu, Ýktisadiyat Mecmuasý gibi dergilerde "Millet Nedir? Millî Ýktisat Neden Ýbarettir"; "Ýktisad-ý Millî; "Milli Ýktisada Doðru" vb. yazýlar yazarak kamuoyunu aydýnlatmaya çalýþtýlar.

Siyasal baðýmsýzlýðýn saðlanmasý için, önce kültürel baðýmsýzlýðýn saðlanmasý gerektiðini vurguladýlar. Dilde özleþtirmeye, tarih bilincini aþýlamaya çalýþtýlar. Bütün bunlarýn gerçekleþtirilmesinden sonra bu dönemdeki Türkçülük akýmýnýn son amacý; "Asya'da birbirine bitiþik olarak yayýlmýþ olan Türk illerini Osmanlý bayraðýnýn gölgesinde toplayarak büyük ve kuvvetli bir 'Ýlhanlýk'oluþturmaktýr.. Ziya Gökalp Turan adýndaki þiirinde Türkçülük akýmýnýn bu amacýný þöyle açýklar:

Vatan ne Türkiye'dir. Türklere, ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir; Turan.
Görüldüðü gibi Türkçüler için Osmanlý ancak siyasal bir örgütlenmedir. Sosyal bir gerçeðin adý deðildir. Öyleyse bu örgütlenmeyi saðlam bir sisteme oturtmak gerekmektedir. Balkan Savaþlarý, gayrimüslimlerin ayrýlmasýný saðlamýþtýr. Ortadoðu'da Araplar kendi örgütlenmelerini yapmakla uðraþmaktadýrlar. O halde devlet ancak Türk milletini bilinçlendirip güçlendirmekle kurtarýlabilir. Bu ideal Millî Mücadele ile gerçekleþecektir.

Sonuç olarak Türk milliyetçiliði Batýdaki ulusçuluklar gibi tamamen toplumsal dinamiklerle ortaya çýkmýþ deðildir. Bu dönemdeki Türk milliyetçiliðini iç dinamiklerden çok dýþ dinamikler belirlemiþtir. Ama þurasý Türk modernleþme tarihi açýsýndan çok önemlidir; "Türk milliyetçiliði medreseden deðil mektepten çýkmýþtýr" . Osmanlý'daki bu mektepli aydýnlara Türkistan göçmeni yine mektepli aydýnlarda eklenince Türk modernleþme süreci ve Türk milliyetçiliði düþüncesi ülkemizin en köklü felsefi temelleri olan düþünce geleneði haline gelmiþtir.
Batýcýlýk

Türk düþünce tarihinin en temel kavramlarýndan ve özlemlerinden biri olarak karþýmýza çýkan 'batýlýlaþmak / modernleþmek / çaðdaþlaþmak terimlerini günlük dile çevirmek gerekirse, en yalýn ve en doðru ifadeyle bunun 'daha iyi ve mutlu yaþamak' özlemi olduðunu söyleyebiliriz. Oysa sürecin kendisine, yani Batýlýlaþma ya da modernleþme olgusunun evrimine baktýðýmýzda, hele bunu dünya baðlamýnda ele aldýðýmýzda meselenin bir hayli karmaþýk olduðunu görürüz.

Çünkü tarihsel verilere göre, Osmanlý Devleti`nin Batý`ya yöneliþindeki en önemli etken, devletin hükmetme yollarýnýn uðradýðý bozgun ve yýkýmdýr. 18. yy. boyunca yoðunlaþan ve üst-üste gelen askeri baþarýsýzlýklarda somutlaþan 19. yüzyýl boyunca tartýþýlan konu bir ölçüde Osmanlý dünya görüþünün kendisini üreterek dönüþtüremediði için bozgunudur. Batý`nýn siyasal ve sosyal baskýsýyla egemenliðini yitirmek, dolayýsýyla yok olmak tehlikesi karþýsýnda, devlet, bazý kurumlarý Avrupa`daki örneklerine uygun olarak batýlýlaþtýrma yolunu seçer. Arzulanan þey ise, kaybetmek üzere olduðu egemenliðini korumak için merkezi idareyi güçlü kýlmaktýr. Dünya görüþü tartýþmalarý, pratik endiþeler sebebiyle henüz yapýlmamaktadýr. Ama uygarlýk objesi: Batý`dýr.. Bu nedenle Tanzimat'tan sonra devleti kurtarmak ve modernleþtirmek yolunda ortaya çýkan fikir akýmlarýndan biri de  o dönemdeki deyimiyle Garpçýlýktýr. Batýlýlaþma, genç Cumhuriyet'in altý ilkesinden önem sýrasýyla ulusçuluk, laiklik, inkýlapçýlýk ve cumhuriyetçilik ilkeleriyle yakýndan baðlantýlýdýr. Batýlýlaþma çoðu zaman modernleþme/çaðdaþlaþma ile eþ anlamlý olarak kullanýlmýþtýr. Bir mecaz denemesiyle, Altý Ok'tan dördünü atan yay, Batýlýlaþmadýr. Yukarýda anýlan dört ilkenin de baþarý ölçütü Batýlýlaþma olarak görülmüþtür.

Tanzimat'tan beri Batýcý Türk aydýnlarýnýn büyük bir bölümü Ýslâm'ý Doðululuðun esasý olarak görmüþ, yenileþmenin ve ilerlemenin önündeki engel olarak hedef göstermiþtir.

Ýkinci Meþrutiyet'te Batýcýlýk akýmýnýn baþlýca savunucularý;, Abdullah Cevdet, Ahmet Rýza, Celal Nuri, Kýlýçzade Hakký, Tevfik Fikret, Mustafa Asým, Mahmut Sadýk olarak sayýlabilir. Genel olarak bu yazarlara göre gerileme Batý uygarlýðýndan kopuk kalmaktan kaynaklanmaktadýr. Bu kopukluðun baþlýca nedeni Ýslam dinidir. Hayatýn her alanýnda þeriatýn hükmü, tutucu bir güç olarak, her deðiþmeye karþý önleyici bir etken olmuþtur; Hayat fosilleþmiþtir."Bunun için kökten Batýcý Ahmet Muhtar`a göre Ya Garplýlaþýrýz, ya mahvoluruz."Dr. Abdullah Cevdet`e göre Batý uygarlýðý gülü ve dikeniyle alýnmasý gereken bir bütündür. Tek hedef "Avrupa uygarlýðýný benimseyerek Avrupa`nýn bir parçasý haline gelmek olmalýdýr. Osmanlý Devleti`nin bu geriliðinin nedeni dünya iþlerini hükmü altýna alan bir din-devlet bileþimi sistemidir.

Batýcýlara göre Osmanlý Devleti'nin en büyük sorunu Batýlý olmamaktan kaynaklanmaktadýr. Dolayýsý ile tek kuruluþ yolu vardýr; o da bu yüzyýlýn düþünce ve gereksinimlerine uygun uygar bir devlet ve toplum halini almaktýr. Yani bilimsel anlamýyla batýlýlaþmaktýr. Ona gitmek zorunludur.

Batýcýlar bu iþin nasýl olacaðý konusunda ise hemfikir deðildirler. Batý'nýn bir bütün olduðunu gülü ve dikeni ile benimsenmesini savunan Abdullah Cevdet ve arkadaþlarý birinci grubu oluþturur. Bu noktada Abdullah Cevdet Batý'yla çatýþmayý "Bal kabaðýnýn Krupp güllesiyle çarpýþmasý" olarak deðerlendirir ve tatlý fakat boþ bir hayal olduðunu ifade eder.

Ýkinci grubu oluþturan Celal Nuri ve arkadaþlarý ise Batýnýn yalnýz teknolojisinin alýnmasý gerektiðini, Osmanlý Devleti hakkýnda düþmanca duygular besleyen Batýya kültürel açýdan karþý çýkýlmasýnýn kaçýnýlmaz olduðunu savunur.
Batýcýlar Ýttihad-ý Anasýr yani Osmanlý birliðine taraftardýrlar. Bu anlamda Tanzimat ve Tanzimatçýlýðý savunmaktadýrlar. Bu görüþlerin yaný sýra Batýcýlar o dönem için köktenci diyebileceðimiz düþünceleri de savunmaktadýrlar. Bunlarýn arasýnda padiþahýn tek eþli olmasý, fes'in atýlarak þapkanýn benimsenmesi, kadýnlarýn diledikleri tarzda giyinmelerine ve dolaþmalarýna izin verilmesi, mevcut abecenin atýlarak Latin abecesinin benimsenmesi, okuyuculuk, üfürücülük, falcýlýk vb. davranýþlarýn yasaklanmasý, medreselerin kapatýlarak batý kolejleri tipinde okullarýn açýlmasý, birer tembellik yuvasý olan tekke ve zaviyelerin kapatýlmasý gibi yürekli isteklerde bulunabilmiþlerdir.

Fakat Batýcýlýk düþüncesini savunanlar bu dönemde bir siyasal oluþum içinde toplanmadýlar. Genellikle daðýnýk kaldýlar. Ancak, düþüncelerinin önemli bir kýsmý Cumhuriyet'in ilanýndan sonra uygulama alaný buldu.
heyeti ilmiye
þükela:  tümü | bugün
⦁   1923, 1924 ve 1926 yillarinda toplanan milli egitim kongrelerinin adidir. daha sonra yerini 1939'da ⦁   milli egitim surasina birakmistir.
kaside
ad
⦁   Divan Yazýný'nda, din ya da devlet büyüklerini övmek için yazýlan, en az 31, en çok 99 ikilikten oluþan, belli kurallara uyularak ortaya konulan, belli bölümleri olan ve bütün ikiliklerinin ikinci dizeleri en baþtaki ikilikle uyaklý bulunan uzun þiir.
Hammurabi Kanunlarý
Hammurabi Kanunlarý Hammurabi Yasalarý, Hammurabi's Code, The Code of Hammurabi Hammurabi yasalarý, milattan önce 1760 yýlý civarýnda Mezopotamya'da yaratýlan, tarihin en eski ve en iyi korunmuþ yazýlý kanunlarýndan biridir. Bu dönemden önce toplanan yasa koleksiyonlarý arasýnda; Ur kralý Ur-Nammu'nun kanun kitabý (milattan önce 2050), Eþnunna kanun kitabý (M.Ö. 1930), ve Ýsin'li Lipit-Ýþtar'ýn kanun kitabý (M.Ö. 1870) yer alýr.
Babil kralý Hammurabi'nin (M.Ö. 1728 - M.Ö. 1686) çeþitli meselelerde verdiði kararlar, "Babil'in koruyucu tanrýsý Marduk" adýna yapýlan Esagila Tapýnaðý'na dikilen bir taþ üzerine Akatça dilinde yazýlmýþtý. Hammurabi, kendisine bu kanunlarý yazdýranýn "Güneþ Tanrýsý Þamaþ" olduðunu söylemiþtir. Dolayýsýyla kanunlar da tanrý sözü sayýlýyordu. Arkeolog Jean Vincent Scheil'in 1901'de Susa, Elam'da bulduðu (bugünkü Huzistan, Ýran) ve Fransa'ya taþýdýðý Hammurabi Kanunlarý'nýn yazýlý olduðu stel, Louvre Müzesi'nde sergilenmektedir. Yaklaþýk iki metrelik silindirik bir taþýn üstüne çivi yazýsý ile yazýlmýþ olan kanunlar, tam 282 maddedir, ancak bu maddelerin 30'u (madde 66-99) þu anda okunamayacak durumdadýr. 13 sayýsý uðursuz sayýldýðý için 13. madde yazýlmamýþtýr.[1] Kapsamlý yasalar sistemi içeren Hammurabi Yasalarý M.Ö 2000 yýlý civarýnda kaleme alýnmýþtýr.Bu kitap,içerdiði yapý inþasý ilkelerinden ötürü, inþaatçýlýk üzerine ilk yazýlý kanun olarak kabul edilir. Hammurabi Yasalarý, o dönemin inþaatçýlarýna aþaðýdaki ilginç kurallarý þart koþuyordu: - Ýnþaat iþiyle uðraþan kiþi, birisi için ev yaptýðýnda iþini saðlam ve yeterince eksiksiz yapmazsa ; inþa edilen ev, bu nedenle bir gün yýkýlýp ev sahibinin ölümüne yol açarsa, evi yapan kiþi ölüm cezasýna çarptýrýlacaktýr. - Evin yýkýlmasý ev sahibinin oðlunun ölümüne yol açarsa bu sefer de evi yapan kiþinin oðlu ölüm cezasýna çarptýrýlacaktýr. - Ev sahibinin kölesi ölürse, evi yapan kiþi ev sahibine köle vermekle yükümlüdür. - Ev sahibinin herhangi bir eþyasý hasara uðrarsa, evi yapan kiþi bunu ödeyecek, ayrýca iþine özen göstermediðinden ve evi yeterince saðlam inþa etmediðinden ötürü evin yýkýlmasýna yol açtýðý için kendi imkanlarýyla yeni bir ev inþa edecektir.[2] Günümüzde Irak sýnýrlarý içinde kalan bölgede, Fýrat Nehri kýyýsýnda kurulu Babil Kent Devleti'nin 6. kralý olan Hammurabi, M.Ö. 1792-1750 yýllarý arasýnda ülkeyi yönetti. Komþu kent devletlerini egemenliði altýna alarak Babil'i güçlü bir krallýk hâline getirdi. Yaklaþýk M.Ö. 1770'te Babil uygarlýðýnýn sýnýrlarý, Dicle ve Fýrat nehirleri arasýnda kuzeyde Ninova'ya kadar yayýldý.
Ýleri görüþlü ve baþarýlý bir yönetici olan Hammurabi, ülkesine düzen ve adalet getirdi. Kuvvetli bir merkezî hükümet kurdu ve 282 davayla ilgili olarak kendisinin verdiði yargýsal kararlardan oluþan bir yasa derlemesi hazýrlattý. Hammurabi Yasalarý olarak bilinen bu metni, büyük bir taþ sütunun üzerine kazýttý. Hammurabi Yasalarýyla kiþi ve toplum ayrýmý getirilmiþ, ilk kez borçlar hukukuna ait yasalar oluþturulmuþ ve kýsasa kýsas ilkesi uygulanmýþtýr.
Hammurabi Yasalarý bu yönüyle, oldukça katý maddeler içerir. Örneðin; bugün kullandýðýmýz "Göze göz, diþe diþ." deyimi Hammurabi Yasalarýndan gelmektedir. Hammurabi Yasalarýnýn 196. maddesinde bu yasa þöyle açýklanmaktadýr: "Bir baþkasýnýn gözünü çýkaran bir kiþinin gözü çýkarýlýr, bir baþkasýnýn diþini kýran bir kiþinin diþi kýrýlýr." Sümer hukukuna dayanan yasalarýn, Akad diliyle ve çivi yazýsýyla yazýldýðý sütun, 1901'de Fransýz arkeologlar tarafýndan bulunmuþtur. Hammurabi Yasalarý, Babil uygarlýðýnda uygulanan adalet sisteminin temelini oluþturdu. Hammurabi'nin ölümünden sonra, saðladýðý düzen ve adalet kýsa bir süre içinde bozuldu; hazýrlattýðý yasalarýn incelenmesi binlerce yýl sürdü ve örnek alýnmaya devam edildi.[3] Hammurabi'nin dikme taþý ve küçük erkek baþý bugün Paris'te, Louvre'dedir. Aslýnda bunu Hammurabi'den yaklaþýk altý yüzyýl sonra yaþamýþ olan bir adama borçluyuz. Çünkü M.Ö. 1150 civarýnda Babilonya'ya yönelik çok sayýdaki Elam yaðmasýndan biri sýrasýnda Hammurabi'nin dikme taþýný Sus'a sürükleyip götüren büyük olasýlýkla Elam Kralý Þutruk-Nahunte'ydi. Kuþkusuz bu hareket dikme taþa duyulan ilgiden deðil, ayný zamanda düþmaný büyüsel bir biçimde zayýflatma umuduyla yapýlmýþtý: Dikme taþla birlikte, Babil'in Hammurabi döneminde yaþamýþ olduðu gönenç ve egemenlik de Elam'a getirilecekti. Ve kuþkusuz Elam kralý bu yolla saygýnlýðýný pekiþtirmek istiyordu, üç bin yýl sonra baþkentinde yeniden bulunan baþka Babil anýtlarý da onun baþarýlarýný ilan edeceklerdi: Akad krallarý Maniþtuþu ve Naram-Sin'in iki anýtý, yine 1188'den 1174'e dek Babil'de krallýk etmiþ olan Meþipak'ýn anýtý. Üç anýttaki her bir yazýt, hakkedilmiþ metinlerle donatýlmýþtýr; Elam kralý buralara kendi zaferiyle yazýtýný yerleþtirilmiþtir. Bundan Þutruk-Nahunte'nin bu anýtlarý Kuzey Babilonya kenti Sippar'dan Sus'a getirdiði anlaþýlmaktadýr. Hammurabi'nin dikme taþýnda da böyle bir "kazýnmýþ" yer bulunmaktadýr, ancak sonra, bilemediðimiz nedenlerden dolayý Elam kralýnýn bir yazýtý iþlenmemiþtir. Bu durumda dikme taþý bu kralýn getirdiði tümüyle kesin deðildir ve zamanýnda nereye dikilmiþ olduðu da karanlýkta kalmaktadýr. Ancak bu dikme taþýn, Hammurabi'nin oldukça baðlý olduðu ve son yýllarýnda yerleþim yeri olarak tercih ettiði Sippar'da olmasý mümkündür.[4] Hammurabi Yasalarý'nýn içeriðine iliþkin en önemli kaynak Fransýz Doðubilimci Jean Vincent Scheil tarafýndan 1901'de Susa'da bulunan ve günümüzde Louvre Müzesi'nde korunan steldir.[5]

Hammurabi Kimdir? Hammurabi (M.Ö. 1810 - M.Ö. 1750) Amori'lerin (Amurru, Babil) ilk hânedaný ve altýncý kralýydý. Eskiden insanlýk tarihinin ilk yasa derlemesi olduðuna inanýlan Hammurabi Yasalan'yla anýmsanýr. Hammurabi, Sümer ve Akkadlarý fethederek, Babil Ýmparatorluðu'nun ilk kralý olmuþtur. Böylece Babillilerin Mezopotamya üzerinde hegemonyasýný kurmuþtur.[6 ve 5]
Babasý ve büyükbabasý dýþýnda kendi hanedanýndan bütün hükümdarlar gibi Hammurabi'nin adý da Amori kabilelerinden Amnanum'a özgüdür. Ailesine iliþkin bilgiler en yakýn akrabalarýnýn adlarýyla sýnýrlýdýr: Babasý Sinmuballit, kýz kardeþi Ýltani, ilk oðlu ve ardýlý ise Samsuiluna'dýr.
Hammurabi'nin milattan önce 1792'de oldukça genç yaþta Sinmuballit'in yerine geçmesinden önce, dönemin Mezopotamya saraylarýndaki gelenekler uyarýnca bazý yönetim görevleri büyük olasýlýkla zaten ona verilmiþti. Ayný yýl, Babil'in güneyini yöneten Larsalý RimSin, Babil ile Larsa arasýnda bir tampon bölge olan Ýsin'i ele geçirdi. Daha sonra da Hammurabi'nin baþlýca rakibi oldu.[5] Günümüzün Irak sýnýrlarýnda bulunan bölgede, Fýrat ýrmaðýnýn kýyýsýnda kurulu Babil'in o dönemdeki kent devletinin altýncý kralý olan Hammurabi, ülkesini M.Ö. 1792 ila M.Ö. 1750 yýllarý arasýnda yönetti. M.Ö. 1770 yýlýnda kurduðu Babil Ýmparatorluðu Fýrat ve Dicle ýrmaklarýnýn arasýnda kuzeyde de Ninova'ya kadar ulaþtý. Komþularý Larsa, Mari, ve Asur ile 30 yýl boyunca savaþtý ve Ýran körfezinden Diyarbakýr'a ve Zagros'tan Batý çöllerine kadar uzanan bir imparatorluk yarattý. Hakimiyetindeki topraklarý merkezi bir sistemle yönetti. Resmi yazýþma düzenini kurdu. Ayrýca ilki Ýran'da kurulan posta teþkilatýný ülkesine getirtmiþ, polis teþkilatýný ve ilk belediye sistemini kendi iktidarýnda oluþturmuþtur. Polis teþkilatý þehrin iç güvenliðini saðlýyordu, eðer bir ayaklanma yada suç olduðunda derhal müdahale edip suçlularý yakalýyorlardý. Yakalanan bu suçlular oluþturulmuþ mahkemelerde kendi yazdýðý 282 maddelik kanunlara göre cezalandýrýlýyordu, ama genelde bu cezalar çok aðýr olmaktaydý. Belediye reisini Hammurabi kendisi atýyordu. Kurduðu belediye sistemi günümüzdekilere benziyordu, þehrin düzenlenmesi, onarýlmasý ve temizlik iþlerine belediye bakýyordu. Kurduðu Posta teþkilatý sayesinde þehri, mahalle mahalle sokak sokak ve ev numaralarýna göre ayýrtmýþtý. Böylece bir posta istenilen doðru adrese bu þekilde ulaþýyordu. Bu sistemin yapýlan arkeolojik buluntular sayesinde ilk kez Hammurabi zamanýnda yapýldýðý kesinleþmiþtir. Hammurabi bilime ve sanata çok önem vermekteydi özellikle de mimari konulara. Bunun da en büyük ispatý ünlü Babil Kulesi ve Babil Asma Bahçeleridir. Ýktidarý süresince kendisini tanrýlaþtýrdý ve "krallarýn tanrýsý" olarak ilan etti. Erkeklerin varis olabileceði mutlak monarþi kurdu, ve bu dönemde Babil ülkesinin tanrýsý Marduk Sümer-Akkad topluluklarýnýn yüksek tanrýlarýndan biri oldu.
Yürürlükteki yasalarý sisteme baðlamasýyla Hammurabi Kanunlarý Dünya tarihinin yasalarýný temsil etti. 282 madde halinde taþ sütunlara yazýlan bu yazýtlar, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun çökme dönemine girmesiyle 1901-1902 yýllarýnda Fransýz araþtýrmacýlar tarafýndan keþfedilmiþ ve Louvre müzesine taþýnmýþtýr. Bu kanunlara göre; köleler ve hür insanlar arasýndaki farklýlýklar belirtilmiþ, hür insan olmayanlara kýsas kanunu (hýrsýzlýk yaparsa elinin kesilmesi vb.) da baþta olmak üzere evlilik gibi konularda günümüzde hala bazý toplumlarda uygulanan kanunlar bu dönemde ortaya çýkmýþtýr.[6]

Hammurabi Yasalarý 1. Bir kimse, bir diðerini esir eder ve onu köle ilan eder fakat bunu kanýtlayamazsa o zaman esir eden kiþi ölümle cezalandýrýlýr.[7] 2. Bir kimse, bir adam hakkýnda bir suçlamada bulunur ve suçlanan kiþi ýrmaða gidip ýrmaðýn üzerinden atlar da batarsa, suçlayan kiþi onun evine sahip olur. ama ýrmak suçlanan kiþinin suçlu olmadýðýný kanýtlar ve o kiþi caný yanmadan kurtulursa o zaman onu suçlayan kiþi ölümle cezalandýrýlýr ve ýrmaðý atlayan kiþi kendisini suçlayanýn evine sahip olur. 3. Bir kimse büyüklerinin huzurunda bir suç iddia eder ve yaptýðý suçlamayý kanýtlayamazsa, iddia ettiði büyük bir suç ise ölümle cezalandýrýlýr. 4. O kimse, büyüklerini tahýl ya da para cezasýna hükmetmeyi baþarýrsa o fiilden dolayý ödenen cezayý alýr.[7] 5. Eðer bir yargýç bir davaya bakar ve bir karara varýrsa verdiði hükmü yazýlý olarak takdim eder; daha sonra verdiði kararda bir hata ortaya çýkarsa ve bu kendi hatasýndan kaynaklanýrsa o zaman davada onun tarafýndan kararlaþtýrýlan para cezasýnýn on iki katýný öder ve halka ilan edilerek yargýçlýk makamýndan el çektirilir ve bir daha asla yargýçlýk icra etmek için oraya oturamaz. 6. bir kimse tapýnaðýn ya da mahkemenin eþyasýný çalarsa ölümle cezalandýrýlýr ve ondan çalýnmýþ mallarý alan kiþi de ölümle cezalandýrýlýr. 7. bir kimse, tanýk ya da yazýlý bir anlaþma yokken baþka bir adamýn oðlundan ya da kölesinden gümüþ ya da altýn, erkek ya da kadýn köle, öküz ya da koyun, eþek ya da baþka bir þey satýn alýrsa ya da ücretini ödeyerek kiralarsa hýrsýz addolunur ve ölümle cezalandýrýlýr. 8. biri sýðýr ya da koyun ya da eþek ya da domuz ya da keçi çaldýðýnda, eðer o çaldýðý þey tanrý'ya ya da mahkemeye aitse hýrsýz otuz katýný öder, eðer kralýn özgür bir vatandaþýna aitse on katýný öder, eðer hýrsýzýn ödeyecek bir þeyi yoksa ölümle cezalandýrýlýr. 9. Bir kimse bir eþyasýný kaybedip ve onu bir baþkasýnýn zilyetliðinde bulduðunda, eþyanýn zilyedi olan kiþi "bunu bana bir tacir sattý. onun parasýný tanýklar huzurunda ödedim" derse ve eþyanýn maliki: "mülkiyetin bana ait olduðunu bilen tanýklar getireceðim" derse o zaman eþyayý satýn alan kiþi ona eþyayý satan taciri ve huzurunda eþyayý satýn aldýðý tanýklarý getirir, malik de onun mülkiyetini tanýyabilen tanýklar getirir. yargýç hem huzurunda ödeme yapýlan tanýklarýn hem de kayýp eþyayý tanýyan tanýðýn yeminli ifadelerini muhakeme eder. bu durumda satýcýnýn hýrsýz olduðu kanýtlanmýþ olur ve ölümle cezalandýrýlýr. kayýp eþyanýn maliki malýný geri alýr ve onu satýn almýþ olan da satýcýya ödemiþ olduðu parayý geri alýr. 10. Eðer satýn alan kiþi satýcýyý ve de huzurunda eþyayý satýn aldýðý tanýklarý getirmezse ama malýn sahibi eþyayý tanýyacak tanýklar getirirse o zaman satýn alan hýrsýzdýr ve ölümle cezalandýrýlýr ve malik de kayýp eþyasýný geri alýr. 11. Eðer malik kayýp eþyayý tanýyacak tanýklar getirmezse o kötü niyetlidir, iftira atmýþtýr ve ölümle cezalandýrýlýr. 12. Eðer tanýk bulunamýyorsa yargýç azami sekiz ay olmak üzere bir süre tanýr. Sekiz aylýk süre içinde tanýk ortaya çýkmamýþsa suçludur ve henüz karara baðlanmamýþ davadaki para cezasýný üstlenir. 13. - On üç, rakamý uðursuz sayýldýðý için; on üç numaralý madde yoktur- 14. Bir kimse bir diðerinin reþit olmayan çocuðunu çalarsa ölümle cezalandýrýlýr. 15. Bir kimse mahkemenin erkek ya da kadýn kölesini ya da özgür bir adamýn erkek ya da kadýn kölesini þehir kapýlarýnýn dýþýnda alýrsa ölümle cezalandýrýlýr. 16. Bir kimsenin evine mahkemenin ya da özgür bir adamýn kaçak erkek ya da kadýn kölesi gelir de o kiþi köleyi vekilharça getirip durumu bildirmezse evin sahibi ölümle cezalandýrýlýr.
17. Eðer bir kiþi açýk alanda kadýn ya da erkek bir kaçak köle bulursa ve onu efendisine getirirse kölenin sahibi ona iki þikel gümüþ ödeyecektir. 18. Eðer köle efendisinin adýný söylemezse onu bulan kiþi saraya getirecektir; daha fazla araþtýrma yapýldýktan sonra efendisine geri götürülecektir. 19. Eðer köleleri evinde tutar da onlar orada yakalanýrlarsa evin sahibi ölümle cezalandýrýlýr. 20. Eðer yakaladýðý köle ondan kaçarsa o zaman kölenin sahibine yemin verir ve tüm suçlamalardan kurtulur. 21. Bir kimse bir eve girecek delik açarsa o deliðin önünde ölümle cezalandýrýlýr ve gömülür. 22. Bir kimse soygun yaparken yakalanýrsa ölümle cezalandýrýlýr. 23. Soyguncu yakalanamazsa, soyulan kiþi zararýnýn miktarýný yemin ederek söylerse o zaman soygunun yapýldýðý yerin ya da topraklarýn ya da mekanýn sahibi olan kiþi ya da topluluk çalýnan mallarýný tazmin eder. 24. Eðer insan çalýnmýþsa topluluk ve ... onun akrabalarýn bir mina gümüþ öder. 25. Bir evde yangýn çýkar ve oraya yangýný söndürmeye gelen bir kimse evin sahibinin malýnda göz gezdirip evin sahibinin malýný alýrsa kendisi de ayný ateþe atýlýr. 26. Savaþmak için kralýn seferine katýlmasý emrolunan bir subay ya da bir er sefere katýlmaz da paralý asker tuttuðu takdirde bedelini kendi uhdesinde tutuyorsa o yetkili ya da er ölümle cezalandýrýlýr ve onu temsil eden kiþi onun evine sahip olur. 27. Bir subay ya da er savaþta kralýn talihsizliðine uðrarsa (esir düþerse) ve onun arazileri ve bahçesi baþkasýna verilir ve verilen kiþi onlara sahip olursa, esir olan geri dönüp kendi yerine vardýðý takdirde arazisi ve bahçesi ona iade edilir ve o bunlara tekrar sahip olur. 28. Bir subay ya da er kralýn talihsizliðine uðrarsa (esir düþerse) ve oðlu onun varlýklarýnýn sahipliðini üstlenebilecek durumda ise o zaman arazi ve bahçe ona verilir ve o babasýnýn ücretine de hak kazanýr. 29. Eðer esir düþenin oðlu henüz gençse ve sahipliði üstlenebilecek durumda deðilse arazi ve bahçenin üçte biri onun annesine verilir ve annesi onu yetiþtirir. 30. Eðer bir kabile reisi ya da bir adam evini, bahçesini ya da arazisini terk eder ve ücret karþýlýðý kiraya verirse ve baþka biri onun evinin, bahçesinin ve arazisinin zilyedi olursa ve onlarý üç yýl süresince kullanýrsa onlarýn ilk sahibinin geri dönüp evini, bahçesini ve arazisini geri istemesi halinde ona geri verilmez ve onlarýn zilyedi olan ve kullanan kiþi onlarý kullanmaya devam eder. 31. Eðer onlarý bir yýllýðýna kiralar ve bir yýl sonra geri dönerse evi, bahçesi ve arazisi ona geri verilecek ve onlara tekrar sahip olacaktýr. 32. Eðer bir kabile reisi ya da bir adam savaþta ele geçirilir ve bir tüccar onlarýn özgürlüðünü satýn alýrsa ve onlarý saraya geri getirirse kendi evinde özgürlüðünü satýn almaya yetecek araçlarýnýn olmasý halinde kendisinin özgürlüðünü satýn alýr; evinde kendi özgürlüðünü satýn almaya yetecek hiçbir þey yoksa kendi topluluðunun mabedi tarafýndan özgürlüðü satýn alýnýr; onun özgürlüðünü satýn almak için tapýnakta bir þey yoksa mahkeme onun özgürlüðünü satýn alýr. Arazisi, bahçesi ve evi özgürlüðünü satýn almak için verilemez. 35. Her hangi bir kiþi kralýn kabile reislerine hediye ettiði sýðýrý ya da koyunu satýn alýrsa parasýný kaybeder. 36. Bir kabile reisinin, bir adamýn ya da bir tebaanýn kiraladýðý arazisi, bahçesi ve evi satýlamaz. 37. Her hangi Bir kimse, bir kabile reisinin, bir adamýn ya da bir tebaanýn kiradaki arazisini, bahçesini ya da evini satýn alýrsa onun satýþ sözleþmesi tableti kýrýlýr (geçersiz ilan edilir) ve parasý yanar. Arazi, bahçe ve ev sahibine geri verilir. 38. Bir mülkün kirasýnýn ödeyerek baþka her türlü yükümlülükten muaf olma hakkýna sahip olan bir kabile reisi, adam ya da tebaa tarlasý, evi ve bahçesi üzerindeki bu imtiyazýný karýsýna ya da kýzýna devredemez; borcuna karþýlýk veremez. 39. Ancak, satýn aldýðý bir tarlayý, bahçeyi ya da evi karýsýna ya da kýzýna devredebilir, onlarýn mülkiyetine katabilir veya borcuna karþýlýk olarak verebilir. 40. Tarlasýný, bahçesini ve evini bir tüccara ya da baþka bir kamu görevlisine satabilir, alýcý ise tarlayý, evi ve bahçeyi yararlanma hakký karþýlýðýnda elinde tutabilir. 42. Eðer bir kiþi iþlemek üzere bir tarlayý teslim alýr ve o tarladan hiçbir mahsul elde edemezse bu onun tarlada çalýþmadýðýný ispatlar ve komþusunun yetiþtirdiði kadar tahýlý tarla sahibine teslim etmelidir. 43. Eðer tarlayý iþlemeyip nadasa býrakmýþsa komþularýnýn ki kadar tahýlý tarla sahibine verecektir ve nadasa býraktýðý tarlayý sabanla sürüp tohum ektikten sonra sahibine iade edecektir. 44. Bir kimse çorak bir araziyi ekilebilir bir hale getirmek için teslim almýþ; ancak, tembellik yaparak o araziyi ekilebilir bir hale getirmemiþse dördüncü yýlda araziyi sabanla sürmeli, týrmýklamalý ve çift sürmeli ve ondan sonra sahibine geri vermeli ve ayrýca on gan (bir arazi ölçüm birimi)'lýk bir arazi için on gur (bir ölçü birimi) tahýlý arazi sahibine vermelidir. 45. Bir kimse tarlasýný sabit bir kira karþýlýðý ziraat için kiralýyor ve kira bedelini de alýyorsa; ancak, havalarýn kötü gitmesi nedeniyle ürün yok oluyorsa zarar topraðý iþleyene aittir. 46. Tarladan sabit bir kira almaz ve ürünün yarýsý ya da üçte biri karþýlýðý kiralarsa tarladan elde edilen mahsul mal sahibi ile araziyi iþleyen arasýnda orantýlý olarak taksim edilir. 47. Ýlk yýl ürün almada baþarýlý olamadýðý için baþkalarýnca iþlenen bir tarlayý teslim alýrsa ilk tarlanýn sahibi itiraz edemez, tarla iþlenir ve anlaþmaya göre mahsulü toplanýr. 48. Bir kimse borçlanmýþsa ve bir fýrtýna tahýllarý yere yatýrmýþ ya da hasat baþarýlý olamamýþsa veya susuzluktan tahýllar büyüyememiþse o yýl alacaklýsýna tahýl vermesi gerekmez; borç tabletini suda yýkar ve o yýl için hiçbir kira ödemez. 49. Bir kimse, bir tüccardan para alýr ve tüccara susam ya da mýsýr ekilebilen bir tarlayý verir ve tarlaya susam ya da mýsýr ekilmesini sipariþ ederse ve yetiþtirici tarlaya susam ve mýsýr ekerse hasat edilen susamlar tarla sahibine aittir ve tarla sahibi tüccardan aldýðý para ve yetiþtiricinin geçimini saðlamak için tüccara mýsýr ile ödemede bulunur. 50. Ekili bir mýsýr ya da susam tarlasý verilirse tarladaki mýsýr ve susamlar tarla sahibine aittir ve kira olarak tüccara para ile ödeme yapar. 51. Ödeme için hiç parasý yoksa o zaman kraliyet tarifesine göre tüccardan aldýðýna karþýlýk kira olarak para yerine susam ya da mýsýr ile ideme yapar. 53. Bir kimse, su bendini uygun koþullarda tutmaz ve bakýmýný yapmaz ve bu nedenle bent yýkýlýr ve tarlalar su altýnda kalýrsa, o zaman barajý yýkýlan kiþi para karþýlýðý satýlýr ve elde edilen para harap olmasýna yol açtýðý mýsýrýn karþýlýðý olarak verilir. 54. Eðer bu mýsýrlarýn karþýlýðý olarak yeterli gelmiyorsa mallarý da mýsýrlarý sular altýnda kalan çiftçiler arasýnda paylaþtýrýlýr. 55. Bir kimse mýsýrlarýný sulamak için ark açarsa; ancak, dikkatsizliði nedeniyle sular komþusunun tarlasýný basarsa o zaman komþusunun mýsýr kaybýný öder. 56. Bir kimse suyun önünü açar ve komþusunun arazisinde su taþkýnýna yol açarsa her on gan'lýk arazi için on gur mýsýr ödemelidir. 57. Eðer bir çoban, arazi sahibinin izni ve koyunlarýn sahibinin bilgisi olmaksýzýn otlamalarý için koyunlarýn tarlalara girmesine izin verirse, o zaman tarla sahibi mahsulünü hasat eder ve tarla sahibinin izni olmaksýzýn sürüsünü tarlada otlatan çoban her on gan'lýk arazi için 20 gur'luk mýsýrý tarla sahibine öder. 58. Sürü otlamayý býraktýktan ve þehrin kapýsýnda ortak sürüye katýldýktan sonra her hangi bir çoban onlarýn tarlaya girmesine müsaade eder ve onlarý orada otlatýrsa bu çoban otlatmaya müsaade ettiði tarlanýn zilyedi olur ve hasatta her on gan'lýk arazi için 60 gur mýsýr öder. 59. Bahçe sahibinin izni olmaksýzýn her hangi bir adam bir aðacý kesip bahçeye devirirse yarým mina para öder. 60. Her hangi Bir kimse, bir tarlayý bahçývana bahçe haline getirmesi için býrakýrsa ve o da bahçede çalýþýp dört yýl süre ile bahçeye bakarsa beþinci yýlda bahçývan ile bahçenin sahibi bu bahçeyi ikiye bölerler ve bahçe sahibi kendi payýný alýr. 61. Bahçývan bahçenin bir kýsmýný hiç kullanýlmamýþ bir vaziyette býrakarak tarlayý bahçe haline getirmeyi tamamlamamýþsa iþlenmemiþ kýsým onun payý olarak tahsis edilir. 62. Bahçe olarak ona verilen tarlayý ekip biçmiyorsa ve ekilebilir (mýsýr ya da susam) bir arazi ise, komþu tarladaki ürünlere göre, nadasa býraktýðý yýllar süresince tarladan elde edilecek mahsulü arazi sahibine verir ve tarlayý ekilebilir konuma getirdikten sonra sahibine iade eder. 63. Çorak arazileri ekilebilir hale getirdikten sonra sahibine geri verirse tarla sahibi ona bir yýl için on gan baþýna on gur öder. 64. Her hangi bir kiþi bahçesini bir bahçývana iþlemesi için devrederse bahçývan bahçenin mülkiyetine sahip oluncaya dek bahçe sahibine bahçede üretilen ürünlerin 2/3'ünü verir. 65. Eðer bahçývan bahçeyi iþlemezse ve bahçedeki mahsul periþan olursa, bahçývan komþu bahçelerdeki ürünle orantýlý olarak ödemede bulunur. (Burada paragrafýn ¾'üne karþýlýk gelen bir kýsým kayýptýr. 66. - 99. (Burada, paragrafýn dörtte üçüne karþýlýk gelen bir kýsým, kayýptýr.) 100. .....aldýðý paraya göre faiz verir ve bunu yazýlý olarak bildirir ve de uzlaþtýklarý gün tacire ödeme yapar. 101. Gittiði ülkelerle ticaret anlaþmasý yoksa kazandýðý bütün parayý tüccara vermek amacýyla simsara býrakacaktýr. 102. Bir tüccar yatýrým için bir miktar parayý simsara emanet ederse ve simsar gittiði yerde bir miktar zarar ederse ana parayý tüccara vermek zorundadýr. 103. Seyahatte iken düþmanlar sahip olduðu her þeyi ondan alýrlarsa simsar Tanrý adýna yemin eder ve yükümlülükten kurtulur. 104. bir tüccar nakletmesi için simsara mýsýr, yün, yað veya baþka bir mal verirse aracý aldýðý miktarý belirten bir makbuzu tüccara vermelidir. Bundan sonra tüccara verdiði para için de ondan bir makbuz alýr. 105. Simsar dikkatsiz ise ve tüccara verdiði para için bir makbuz almamýþsa faturalanmamýþ parayý kendi parasý olarak sayamaz. 106. Simsar tüccardan parayý teslim alýrsa; ancak, tüccarla arasýnda bir anlaþmazlýk varsa (makbuzu reddediyorsa) o zaman tüccar Tanrý ve parayý simsara verdiðine tanýklýk eden þahitlerin huzurunda yemin eder ve simsar toplam meblaðýn üç katýný ona öder. 107. Eðer tüccar simsarý aldatýrsa, yani simsar kendisine verilen her þeyi geri getirdiði halde, tüccar kendisine geri verilen þeylere iliþkin makbuzu inkar ediyorsa o zaman simsar tüccarý yargýçlar ve Tanrý önünde suçlar ve simsarýn kendisine verdiði þeyleri aldýðýný hala inkar ederse simsara toplam meblaðýn altý katýný öder. 108. Eðer bir meyhaneci (kadýn) içilen içkinin bedeli olarak brüt aðýrlýðýna göre mýsýr kabul etmiyorsa ve para alýyorsa ve içki için aldýðý para mýsýrýn deðerinden daha az ise tutuklanýr ve suya atýlýr. 112. Eðer bir kiþi seyahate çýkar ve baþka birisine gümüþ, altýn, deðerli taþlar veya baþka her hangi bir taþýnýr mal emanet ederse ve ondan tekrar geri almayý isterse ve emanet edilen kiþi bütün mallarý belirlenen yere getirmez ve tam aksine onlarý kendisi kullanýrsa o zaman mallarý geri getirmeyen bu kiþi mahkum edilir ve kendisine emanet edilen her þeyin beþ katýný öder. 113. Her hangi bir kiþinin para veya mýsýr sevkýyatý varsa ve onlarý sahibinin bilgisi olmaksýzýn bir tahýl ambarýndan ya da bir kutudan almýþsa; bu durumda sahibinin bilgisi olmaksýzýn tahýl ambarýndan mýsýrý ya da kutudan parayý alan kiþi mahkum edilir ve aldýðý mýsýrý geri öder. Ve ödediði komisyonu kaybeder. 114. Eðer para veya mýsýr karþýlýðýnda bir hak talep etmez ve güç kullanarak hakkýný almaya kalkýþýrsa her bir olay için bir mina (yarým kilo)'nýn 1/3'ü kadar gümüþ verir. 115. Eðer bir kiþinin diðerinden para veya mýsýr alacaðý varsa ve onu buna karþýlýk hapsetmiþse ve mahkum hapishanede doðal yollardan ölmüþse, olay kapanýr. 117. Eðer her hangi bir kiþi borcunu ödeyemezse ve para için kendisini, karýsýný, oðlunu ya da kýzýný satarsa veya zorla çalýþtýrýlmalarýna izin verirse onlarý satýn alan adamýn ya da mal sahibinin evinde üç yýl süresince çalýþýrlar ve dördüncü yýlda özgür býrakýlýrlar. 118. Zorla çalýþtýrýlmalarý için kadýn ya da erkek bir köleyi vermeleri halinde tüccarýn bunlarý kiraya vermesi ya da para ile satmasý durumunda buna itiraz edilebilir. 119. Eðer bir kiþi borcunu ödemekte baþarýsýz olursa ve kendisine bir çocuk doðuran kadýn hizmetçiyi para karþýlýðý satarsa tüccarýn ona ödediði para köle sahibine geri verilir ve kadýn hizmetçi özgür býrakýlýr. 120. Her hangi bir kiþi diðer bir kiþinin evinde muhafaza için mýsýrlarýný depolamýþsa ve depolanan mýsýrlara her hangi bir zarar gelmiþse ya da evin sahibi tahýl ambarýný açmýþ ve bir miktar mýsýr almýþsa veya özellikle mýsýrlarýn kendi evinde depolandýðýný inkar ediyorsa; o zaman, mýsýrlarýn sahibi Tanrý'nýn huzurunda (yeminle) hak iddia eder ve ev sahibi aldýðý bütün mýsýrlarý sahibine geri verir. 121. Her kim ki baþkasýnýn evinde mýsýrlarýný depolar her yýl için her beþ ka mýsýr baþýna bir gur oranýnda ardiye ücreti öder. 122. Eðer bir kiþi baþkasýna saklamasý için gümüþ, altýn ya da baþka bir þey verirse verdiði her þeyi birkaç þahide göstermelidir, bir sözleþme hazýrlanmalýdýr ve ondan sonra saklanmasý için teslim edilmelidir. 123. Eðer þahit ve sözleþme olmaksýzýn saklanmasý amacýyla teslim ediliyorsa ve teslim alan kiþi bunu inkar ediyorsa o zaman yasal olarak talep edebileceði bir hak yoktur. 124. Eðer her hangi bir kiþi gümüþ, altýn ya da baþka bir þeyi þahitler huzurunda saklanmasý için birisine teslim eder de teslim edilen kiþi bunu inkar ederse bu kiþi bir hakimin huzuruna çýkarýlmalý ve inkar ettiði her þeyi sahibine tam olarak geri vermelidir. 125. Eðer bir kiþi mallarýný muhafazasý için baþka birine býrakýrsa ve hýrsýz ya da soyguncular sayesinde onun ve diðer adamýn mallarý ortadan kaybolursa ihmali nedeniyle kaybýn oluþmasýna yol açan evin sahibi ücret karþýlýðýnda kendisine teslim edilen bütün mallarý tazmin eder. Ancak, evin sahibi mallarýn peþine düþerek onlarý hýrsýzlardan geri alabilir. 126. Mallarýný kaybetmeyen bir kiþi kaybettiðini belirtiyor ve yanlýþ iddialarda bulunuyorsa; onlarý kaybetmemiþ olsa bile eðer Tanrý huzurunda mallarýný kaybettiðini miktarý ile birlikte iddia ediyorsa kaybettiðini iddia ettiði bütün mallarý tazmin edilir. 127. Eðer her hangi bir kiþi rahibelere (Tanrý'nýn kýz kardeþlerine) yada her hangi bir kiþinin karýsýna iftira atarsa ve bunu ispat edemezse bu adam hakim huzuruna çýkarýlýr ve alný iþaretlenir (derisi çizilerek ya da belki de saçý kesilerek). 128. Bir adam bir kadýný karý olarak alýr; ancak, aralarýnda her hangi bir iliþki söz konusu olmazsa bu kadýn o adamýn karýsý olmaz. 129. Bir adamýn karýsý baþka bir adam ile basýlýrsa (suçüstü halinde) her ikisi de baðlanýr ve suya atýlýr; ancak, koca karýsýný, kral da kölelerini affedebilir. 130. Bir kiþi, henüz erkek olarak bilinmeyen, hala babasýnýn evinde yaþayan ve onunla uyuyan baþka bir adamýn karýsýna (niþanlý ya da çocuk annesi) tecavüz ederse ve bu adam öldürülür; ancak kadýn masumdur. 131. Eðer bir adam baþka birisinin karýsýný itham ederse; ancak, o kadýn baþka bir adamla basýlmazsa kadýn yemin etmek zorundadýr ve ancak ondan sonra kendi evine dönebilir. 132. Bir adamýn karýsýnýn baþka bir adam ile ilgili olarak dedikodusu yapýlýrsa; ancak, kadýn diðer adamla uyurken yakalanamazsa kadýn kocasý için nehre atýlýr. 133. Eðer bir kiþi savaþta esir alýnýrsa ve evinde geçimi saðlayacak þeyler olduðu halde karýsý evini ve bahçesini terk edip baþka bir eve giderse; bahçesine bakmadýðý ve baþka bir eve gittiði için yasal olarak suçlu bulunur ve nehre atýlýr. 134. Eðer bir kiþi savaþta esir alýnýrsa ve evinde geçimi saðlayacak þeyler olmazsa ve bu durumda karýsý evini terk edip baþka bir eve giderse masumdur. 135. Eðer bir kiþi savaþta tutsak edilirse ve evinde geçimi saðlayacak þeyler olmazsa ve karýsý baþka bir eve giderek orada çocuklarýna bakarsa ve kocasý geri geldiðinde evine dönerse, o zaman kadýn evine geri dönebilir; ancak, çocuklar babalarýna ait olur. 136. Eðer bir kiþi evinden ayrýlýrsa, kaçarsa bu kaçaðýn karýsý kocasýna geri dönmeyebilir. 137. Bir adam kendisine bir çocuk veren karýsýndan ya da kendisine bir çocuk veren kadýndan ayrýlmak isterse, o zaman karýsýna çeyizini geri verir ve çocuklarýna baksýn diye tarlanýn, bahçenin ve mallarýn bir kýsmýnýn kullaným hakkýný verir. Çocuklarýný büyüttüðü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oðlanýnkine eþit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeði ile evlenebilir. 138. Eðer bir adam kendisine çocuk vermeyen karýsýndan ayrýlmak isterse ona babasýnýn evinden getirdiði çeyizi ve baþlýk parasýný verir ve ondan sonra onun gitmesine izin verir. 139. Baþlýk parasý yoksa ayrýlma parasý olarak yarým kilo altýný ona vermelidir. 140. Eðer adam azat edilmiþ bir köle ise yarým kilonun 1/3'ü kadar altýn verir. 141. Eðer bir adamýn birlikte yaþadýðý karýsý onu terk etmek isterse, borç altýna sokarsa, evini virane haline getirirse ve kocasýný ihmal ederse yargý kararýyla suçlu bulunur. Kocasý onun serbest kalmasýný teklif ederse kendi yoluna gider ve ayrýlma parasý olarak kadýna hiçbir þey ödemez. Kocasý onun serbest kalmasýný istemezse ve baþka bir kadýn alýrsa kocasýnýn evinde hizmetçi olarak kalýr.



Hammurabi Kanunlarý Hammurabi Yasalarý, Hammurabi's Code, The Code of Hammurabi 1. Bölüm / 2. Bölüm
142. Bir kadýn kocasý ile kavga ederse ve ona "Benim için uygun biri deðilsin" derse bu peþin hükmünün nedenlerini ileri sürmek zorundadýr. Eðer kadýn suçsuzsa ve onun payýna düþen bir hatasý yoksa; buna karþýlýk kocasý onu terk etmiþ ve ihmal etmiþse, o zaman bu kadýna hiçbir suç ithaf edilemez, çeyizini alýr ve babasýnýn evine geri döner. 143. Eðer kadýn masum deðilse ve buna raðmen kocasýný terk etmiþ, evine bakmamýþ ve kocasýný ihmal etmiþse bu kadýn suya atýlýr. 144. Bir adam bir kadýn alýr da bu kadýn ona bir kadýn hizmetçi verirse ve çocuklarýna bakarsa; ancak, buna raðmen adam baþka bir kadýn almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadýn alamaz.
145. Bir adam bir kadýný alýr da kadýn hiçbir çocuða bakmazsa ve bu durumda adam baþka bir kadýn almak isterse ve o kadýný alýp evine getirirse bu ikinci kadýn karýsý ile eþit düzeyde olmasýna izin verilmez. 146. Eðer bir adam bir kadýn alýr da bu kadýn ona karýlýk yapsýn diye bir kadýn hizmetçi verir ve çocuklarýna da bakarsa ve ondan sonra bu hizmetçi kadýn onun karýsý ile eþit olmak isterse ona çocuk doðurduðu için onun efendisi para karþýlýðý satamaz; ancak, onu kadýn hizmetçiler arasýnda addederek ve bir köle olarak tutabilir. 147. Eðer ona bir çocuk vermemiþse o takdirde onun hanýmý onu para karþýlýðý satabilir. 148. Bir adam bir kadýn alýr da kadýn hastalýða yakalanýrsa ve adam ikinci bir kadýn almak isterse hastalýða yakalanan karýsýný boþayamaz; bunun yerine onu inþa ettiði bir eve yerleþtirir ve yaþadýðý sürece ona yardým eder. 149. Bu kadýn kocasýnýn evinde kalmak istemezse babasýnýn evinden getirdiði çeyizi tazmin edilir ve kadýn gidebilir., 150. Eðer bir adam karýsýna bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve kocasýnýn ölümünden sonra oðullarý buna itiraz etmezlerse, o zaman anne tercih ettiði oðullarýndan birine mirasýnýn tümünü býrakabilir ve kardeþlerine hiçbir þey býrakmayabilir. 151. Bir adamýn evinde yaþayan bir kadýn kocasýyla hiçbir alacaklýnýn onu tutuklayamayacaðýna dair bir anlaþma yapar ve buna iliþkin bir belge alýrsa bu kadýnla evlenmeden önce adamýn borcu varsa alacaklý borca karþýlýk kadýný alamaz. Adamýn evine girmeden önce kadýn bir borç sözleþmesi yapmýþsa alacaklý da bu borç için kocayý alýkoyamaz. 152. Kadýnýn eve girmesinden sonra her ikisi birlikte bir borcun altýna girmiþlerse her ikisi de tüccara borcu ödemek zorundadýr. 153. Bir kadýn baþka bir adamýn hesabýna her ikisinin eþlerini öldürürse suça katýlýn çiftlerin her ikisi de kazýða oturtulur. 154. Bir adam kendi kýzýyla ensest iliþki içine girerse bulunduðu yerden sürülür. 155. Bir kiþi bir kýzý kendi oðlu ile niþanlarsa ve oðlu da o kýzla iliþkiye girerse ve bundan sonra baba kýzý kirletirse ve birlikte basýlýrlarsa baba baðlanarak suya atýlýr. 156. Bir kiþi bir kýzý kendi oðlu ile niþanlarsa ve oðlu o kýzla iliþkiye girmeden babasý kýzý kirletirse yarým mina (250 gr) altýn verir ve kýzýn babasýnýn evinden getirdiði her þeyi tazmin eder. Kýz ise gönlünün erkeði ile evlenebilir. 157. Her hangi bir kiþi babasýndan sonra annesi ile ensest iliþki suçunu iþlerse her ikisi de yakýlýr. 158. Her hangi bir kiþi babasýndan sonra çocuk doðuran þef anne ile basýlýrsa babasýnýn evinden kovulur. 159. Kayýnpederinin evine menkul mal getiren ve baþlýk parasýný ödeyen her hangi bir kiþi baþka bir karý ararsa ve kayýnpederine "senin kýzýný istemiyorum" derse kýzýn babasý onun getirdiði her þeyin sahibi olur. 160. Eðer bir kiþi kayýnpederinin evine taþýnýr mal getirir ve karýsý için baþlýk parasý öderse ve ondan sonra kýzýn babasý "Sana kýzýmý vermeyeceðim" derse kendisi ile birlikte getirdiði her þeyi geri götürür. 161. Eðer bir kiþi kayýnpederinin evine taþýnýr mal getirir ve karýsý için baþlýk parasý öderse ve ondan sonra arkadaþý ona iftira eder ve kayýnpederi genç kocaya "Sen benim kýzýmla evlenemezsin" derse kendisinin yaný sýra getirdiði her þeyi eksiksiz ona vermek zorundadýr; ancak, karýsý arkadaþý ile evlenemez. 162. Bir adam bir kadýnla evlenir ve kadýn adama oðullar doðurursa ve daha sonra bu kadýn ölürse kadýnýn babasýnýn çeyiz üzerinde hiçbir hakký yoktur; çeyizler oðlanlara aittir. 163. Bir adam bir kadýnla evlenir ve kadýn adama oðullar doðurursa ve daha sonra bu kadýn ölürse kayýnpederinin evine ödediði baþlýk parasý ona geri verilmiþse kadýnýn kocasý kadýnýn çeyizi üzerinde hiçbir hak iddia edemez; çeyiz kadýnýn babasýnýn evine aittir. 164. Eðer kayýnpederi ona baþlýk parasýný geri ödemezse baþlýk parasýný çeyizden alýr ve arta kalaný kadýnýn babasýnýn evine verir. 165. Bir kiþi seçtiði oðullarýndan birine bir tarla, bahçe ve ev ile bunlara ait bir vesika verirse ve daha sonra baba ölürse ve kardeþler malý-mülkü pay ederlerse; o zaman ilk önce babasýnýn hediyesini ona vermelidirler ve o da kabul etmelidir. Daha sonra babadan kalan mallar pay edilebilir. 166. Bir kiþi oðlu için kadýnlar alýr da küçük oðlu için hiçbir kadýn almazsa ve ondan sonra ölürse kardeþler kalan malý paylaþtýklarýnda küçük kardeþin payýnýn yaný sýra henüz hiç karý almamýþ olan küçük kardeþe bir kadýn saðlamasý için bir baþlýk parasýný ayýrmalýdýrlar. 167. Bir adam bir kadýnla evlenir de kadýn adama çocuklar verirse ve bu kadýn öldükten sonra adam bir kadýn daha alýr ve o da adama çocuklar verirse ve bundan sonra baba ölürse oðlanlar mallarý annelerinin durumuna göre pay edemezler, sadece çeyizleri bu þekilde pay edebilirler; babadan kalan mallar herkese eþit bir þekilde pay edilmelidir. 168. Bir kiþi oðlunu evden kovmak ister ve bunu hakimin önünde "Ben oðlumu kovmak istiyorum" diye ilan ederse hakim onun gerekçelerine bakar. Oðlanýn babanýn onu haklý bir þekilde evden uzaklaþtýracaðý kadar büyük bir suçu yoksa babasý onu evden uzaklaþtýramaz. 169. Babanýn oðlunu baba-oðul iliþkisinden mahrum edeceði kadar büyük bir suçu varsa baba onu bir kerelik affeder; ancak, oðlan ikinci defa ayný suçu iþlerse baba onu bütün baba-oðul iliþkisinden mahrum edebilir. 170. Bir adama karýsý oðullar doðurursa ve kadýn hizmetçisi de oðullar doðurursa ve baba hala yaþarken kadýn hizmetçinin doðurduðu oðullarýna "Benim oðullarým" derse ve onlarý da karýsýnýn oðullarý arasýnda sayarsa ve ondan sonra baba ölürse karýsýnýn ve kadýn hizmetçinin oðullarý babadan kalan mallarý ortak bir þekilde bölüþürler. Karýsýnýn oðlu pay eder ve seçer. 171. Ancak baba hala yaþarken hizmetçisinin oðullarýna "Benim oðullarým" demezse ve ondan sonra ölürse hizmetçinin oðullarý karýsýnýn oðullarý ile mallarý paylaþamazlar; ancak, hizmetçiye ve oðullarýna özgürlükleri verilir. Karýsýnýn oðullarýnýn hizmetçinin oðullarýný köleleþtirmeye haklarý yoktur; karýsý çeyizini (babasýndan), kocasýnýn ona verdiði hediyeleri, vesika ile ona verdiklerini alýr ve kocasýnýn evinde yaþar. Yaþadýðý sürece onu kullanabilir; ev para karþýlýðý satýlamaz. Onun býraktýðý her þey çocuklarýna aittir. 172. Eðer kocasý ona hediye vermemiþse, hediye karþýlýðýnda tazminat verilmelidir. Bir çocuðunun payýna eþit olacak þekilde kocasýnýn mallarýndan bir pay alýr. Eðer çocuklarý ona baský yaparlarsa ve zorla evden uzaklaþtýrmaya çalýþýrlarsa hakim meseleye bakar ve oðullar hatalý ise kadýn kocasýnýn evini terk etmez. Kadýn evden ayrýlmayý arzu ediyorsa kocasýnýn ona verdiði hediyeyi oðullarýna býrakmalýdýr; ancak, babasýnýn evinden getirdiði çeyizi alabilir. Bundan sonra kalbinin erkeði ile evlenebilir. 173. Bu kadýn gittiði yerdeki ikinci kocasýna oðullar doðurursa ve ondan sonra ölürse onun daha önceki ve sonraki oðullarý çeyizi aralarýnda paylaþýrlar. 174. Eðer ikinci kocasýna hiçbir oðul vermezse ilk kocasýnýn oðullarý çeyize sahip olurlar. 175. Eðer bir devlet kölesi ya da azat edilmiþ birinin kölesi özgür birinin kýzýyla evlenirse ve çocuklarý olursa kölenin efendisinin özgür olanýn çocuðunu köleleþtirmeye hiçbir hakký yoktur. 176. Ancak, eðer bir devlet kölesi ya da azat edilmiþ birinin kölesi bir adamýn kýzýyla evlenir ve evlendikten sonra kýz babasýnýn evinden çeyiz getirirse ve her ikisi de ondan faydalanýp bir ev kurarlarsa ve bundan sonra köle ölürse; o zaman, özgür doðan kadýn çeyizini ve kocasý ve kendisinin kazandýðý her þeyi alýr. Bunlarý iki parçaya böler; bir parçasýný kölenin efendisi alýr, diðerini ise kadýn çocuklarýna bakmak için alýr. Eðer özgür doðan kadýn hediyeye sahip deðilse kocasýnýn ve kendisinin kazandýðý her þeyi alýr ve onlarý iki parçaya ayýrýr: kölenin efendisi bir parçasýný kendisi de çocuklarýna bakabilmek için diðerini alýr. 177. Çocuklarý henüz büyümemiþ olan bir dul baþka bir eve girmek (evlenmek) isterse hakim kararý olmaksýzýn bunu yapamaz. Eðer baþka bir eve girerse hakim ilk kocasýnýn evinin durumunu inceler. Bundan sonra ilk kocasýnýn evi ikinci kocasýna tevdi edilir ve kadýn yönetici olur. Ve orada bir de kayýt tutulmalýdýr. O evin düzenini saðlar, çocuklarýný büyütür ve evde bulunan kaplarý satamaz. Dul bir kadýnýn çocuklarýnýn aletlerini satýn alan kimsenin parasý yanar ve eþyalar sahiplerine iade edilir. 178. Bir merbut kadýna ya da bir fahiþeye babasý bir çeyiz ve bunun için bir vesika verirse; ancak, bu vesikada onu dilediði þekilde miras býrakabileceði belirtilmemiþse ve açýkça satma hakkýna sahip olduðu belirtilmiyorsa ve bu durumda babasý ölürse o zaman kardeþleri bahçesini ve tarlasýný teslim alýrlar ve hissesine göre ona mýsýr, yað ve süt verirler ve onu memnun ederler. Eðer kardeþleri hissesine göre ona mýsýr, yað ve süt vermezlerse o zaman bahçesi ve tarlasý ona destek olur. Tarlanýn ve bahçenin kullaným hakkýna sahiptir ve yaþadýðý müddetçe babasýnýn ona verdiði her þey onundur; ancak, o bu mallarý ne satabilir ne de baþkasýna devredemez. Onun mirasý kardeþlerine aittir. 179. Bir rahibe ya da bir fahiþe babasýndan bir hediye ve dilediði þekilde onu satabileceði açýkça belirtilen bir vesika elde etmiþse ve babasý ölmüþse o zaman kime isterlerse mallarýný ona verebilirler. Kardeþleri hiçbir hak iddia edemez. 180. Bir baba kýzýna- evlenilebilir olsun ya da bir fahiþe olsun fark etmez- bir hediye verip de ölürse babasýndan kalan mirastan çocuklardan birinin payý kadar bir pay alýr ve yaþadýðý sürece onun kullaným hakkýndan yararlanýr. Mallarý ise erkek kardeþlerine aittir. 181. Bir baba bir tapýnak hizmetçisini ya da tapýnak bakiresini Tanrý'ya adarsa ve ona hediye vermez ve ölürse babasýndan kalan mirastan bir çocuk payýnýn 1/3'ü kadar alýr ve yaþadýðý sürece onun kullaným hakkýndan yararlanýr. Mallarý ise kardeþlerine aittir. 182. Bir baba, kýzýný Babil'in Mardi'sinin karýsý olarak adarsa ve ona hediye ya da bir tapu senedi vermeyip ölürse kardeþlerinden babasýnýn evindeki mirastan bir çocuðun payýnýn 1/3'ünü alýr; ancak, Marduk onun malýný kime dilerse ona býrakabilir. 183. Bir baba kýzýna bir cariye, bir çeyiz, bir koca ve bir tapu senedi verirse ve ondan sonra ölürse babasýndan kalan maldan bir pay alamaz. 184. bir baba kýzýna bir cariye ile birlikte bir çeyiz ve koca vermezse ve ölürse kardeþi babasýnýn servetine göre ona bir çeyiz verir ve bir koca bulur. 185. Bir adam bir çocuðu evlatlýk alýr ve oðlu olarak ona ismini verirse ve onu besleyip büyütürse büyümüþ bu çocuk bir daha geri istenemez. 186. Bir adam bir çocuðu evlatlýk alýrsa ve o çocuðu aldýktan sonra analýðýna ve babalýðýna zarar verirse evlatlýk alýnan bu oðlan babasýnýn evine geri döner. 187. Saray hizmetlerinde çalýþan bir metresin ya da bir fahiþenin oðlu geri alýnamaz. 188. Bir zanaatkar bir çocuðu besleyip büyütmek için yanýna alýrsa ve ona mesleðini öðretirse o çocuk geri alýnamaz. 189. Ona mesleðini öðretmezse bu evlatlýk oðlan babasýnýn evine geri döner. 190. bir adam oðul olarak evlatlýk aldýðý bir çocuða bakmaz ve onu diðer çocuklarla birlikte besleyip büyütmezse bu evlatlýk oðlan babasýnýn evine geri dönebilir. 191. Bir oðlaný evlatlýk olarak alan ve onu besleyip büyüten, bir ev kuran ve çocuklarý olan bir adam evlatlýðýný evden atmayý isterse bu evlatlýk oðlan kendi yoluna gidemez. Babalýðý kendi servetinden bir çocuðun payýnýn 1/3'ünü ona verdikten sonra gidebilir. Tarla, bahçe ve evden ona bir þey verilmez. 192. Bir metresin ya da fahiþenin oðlu babalýðýna ya da analýðýna "Benim annem ya da babam deðilsiniz" derse dili kesilir. 193. Bir metresin ya da fahiþenin oðlu babasýnýn evini özler ve babalýðýný ve analýðýný terk edip babasýnýn evine giderse gözleri çýkarýlýr. 194. Bir adam çocuðuna bir sütanne tutarda çocuk onun ellerinde ölürse ve sütanne anne ve babaya haber vermeksizin baþka bir çocuðu emzirirse onlar sütanne haber vermeksizin baþka bir çocuðu emzirmekle suçlayabilirler ve onun memeleri kesilir. 195. Eðer bir oðul babasýna vurursa onun elleri balta ile kesilir. 196. Eðer bir adam baþka bir adamýn gözünü çýkarýrsa onun gözü de çýkarýlýr. [Göze göz] 197. Eðer bir kiþi baþkasýnýn kemiðini kýrarsa onun kemiði de kýrýlýr. 198. Eðer bir kiþi azat edilmiþ bir adamýn gözünü çýkarýrsa ya da kemiðini kýrarsa bir mina (yarým kilo) altýn öder. 199. Eðer bir adamýn kölesinin gözünü çýkarýrsa ya da kemiðini kýrarsa onun deðerinin yarýsýný öder. 200. Bir adam kendisi ile eþit olan birinin diþini kýrarsa onun da diþi kýrýlýr. [Diþe diþ] 201. Bir kiþi azat edilmiþ bir adamýn diþini kýrarsa bir mina altýnýn 1/3'ünü verir. 202. Bir adam rütbece kendisinden daha üstün olan bir adamýn vücuduna vurursa halkýn önünde öküz kýrbacý ile 60 kýrbacý hak eder. 203. Doðuþtan özgür bir adam baþka bir özgür doðan adama ya da eþit derecedeki birine vurursa bir mina altýn öder. 204. Azat edilmiþ bir adam, baþka bir azat edilmiþ adama vurursa; on þikel para öder. 205. Azat edilmiþ bir adamýn kölesi, azat edilmiþ bir adama vurursa; kulaðý kesilir. 206. Bir kavga sýrasýnda bir adam, diðerine vurur ve onu yaralarsa ve daha sonra "Onu kasýtlý olarak yaralamadým." diye yemin ederse doktorlarýn masrafýný öder. 207. Bu adam, yarasý nedeniyle ölürse; öldüren, benzer bir þekilde yine yemin eder ve ölen kiþi, doðuþtan özgür ise; yarým mina para verir. 208. Eðer azat edilmiþ biri ise; bir minanýn 1/3'ü kadar öder. 209. Bir adam, henüz doðmamýþ çocuðunu kaybedecek þekilde doðuþtan özgür bir kadýna saldýrýrsa; onun kaybý için on þikel öder. 210. Bu kadýn ölürse öldüren kiþinin kýzý öldürülür. 211. Özgür sýnýfa ait bir kadýn, bir darbe nedeniyle çocuðunu kaybederse; buna neden olan para olarak beþ þikel öder.[1] 212. Bu kadýn, ölürse; yarým mina öder.
213. Bir adam, baþka bir adamýn kadýn hizmetçisine saldýrýr ve kadýn, çocuðunu kaybederse; o, para olarak iki þikel öder.
214. Bu hizmetçi ölürse; bir minanýn 1/3'ü kadar öder.
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

215. Bir doktor operatör, býçaðý ile derin bir yarýk açarsa ve onu tedavi ederse ya da bir operatör býçaðý ile (gözün üstünde) bir tümörü açarsa ve gözü kurtarýrsa on þikel alýr.
216. Hasta, eðer azat edilmiþ bir adamsa; beþ þikel alýr.
217. Baþka birinin kölesi ise; sahibi doktora iki þikel verir. [8] 218. Bir doktor, operatör býçaðý ile derin bir yarýk açarsa ve hastayý öldürürse ya da býçak ile bir tümörü açýp gözü keser ise doktorun elleri kesilir.[9] 219. Bir doktor, operatör býçaðý ile azat edilmiþ bir adamýn kölesinde derin bir yarýk açarsa ve onu öldürürse; o köleyi baþka bir köle ile ikame etmelidir.
220. Eðer operatör, býçaðý ile bir tümörü açar ve gözünü çýkarýrsa; kölenin deðerinin yarýsýný öder.
221. Eðer bir doktor, kýrýk bir kemiði ya da insanlarýn hastalýklý kýsýmlarýný iyileþtirirse; hastalar, ona nakit olarak beþ þikel verirler.
222. Azat edilmiþ bir adam ise; üç þikel verir.
223. Köle ise; sahibi doktora iki þikel verir.
224. Bir veteriner cerrah, bir eþek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve tedavi ederse; ücret olarak sahibi, cerraha bir þikelin 1/6'sýný öder.
225. Bir veteriner cerrah, bir eþek ya da bir öküz üzerinde ciddi bir ameliyat yapar ve onu öldürürse sahibine; deðerinin ¼'ünü öder.[10] 226. Ustanýn bilgisi olmaksýzýn bir berber satýlmayan bir kölenin üzerindeki kölelik iþaretini silerse; bu berberin elleri kesilir.[9] 229. Bir inþaatçý, herhangi bir kiþi için bir bina inþa eder ve bu binayý uygun bir þekilde yapmazsa ve onun inþa ettiði bina yýkýlýp sahibini öldürürse, inþaatý yapan öldürülür.[9] 230. Eðer bina ev sahibinin oðlunu öldürürse, inþaatý yapanýn da oðlu öldürülür.
231. Bina sahibinin kölesini öldürürse, evin sahibine köle için bir köle ödeme yapar.
232. Binanýn bir kýsmý harap olursa, harap olan kýsmýn tümünü tazmin eder ve inþa ettiði binayý düzgün bir þekilde inþa edinceye dek kendi imkanlarýyla evi yeniden inþa eder.
233. Bir kiþi, baþkasý için bina yapýyorsa, bina henüz tamamlanmamýþ olsa bile, duvarý devrilmiþse; inþaatý yapan kiþi, kendi imkanlarýyla duvarý daha saðlam bir þekilde yapmalýdýr.
234. Tekne inþa eden bir kiþi, birisi için 60 gur uzunluðunda bir tekne yaparsa; nakit olarak iki þikel ücret alýr.
235. Tekne inþa eden bir kiþi, birisi için bir tekne yaparsa ve tekneyi sýký yapmazsa ve ayný yýl içerisinde tekne denize açýldýðýnda hasar görürse; tekne yapýmcýsý, tekneyi alýr ve kendi imkanlarýyla saðlamlaþtýrýr. Saðlam tekneyi, tekne sahibine verir.
236. Bir kiþi, kendi teknesini bir gemiciye kiralarsa ve gemicinin dikkatsizliðinden tekne enkaz haline gelir ve batarsa; gemici, tekne sahibine tazminat olarak baþka bir tekne verir.
237. Bir kiþi bir gemici ve onun teknesini kiralarsa ve onu mýsýr, giyecek, yað, hurma ve benzeri uygun þeylerle doldurursa; ancak gemicinin dikkatsizliðinden gemi batarsa ve taþýdýklarý harap olursa o zaman gemici hem enkaz haline gelen gemiyi hem de içindekileri tazmin etmelidir.
238. Bir gemici, her hangi bir kimsenin gemisini kazaya uðratýr da gemiyi muhafaza ederse; geminin deðerinin yarýsýný öder.
239. Bir kiþi, bir gemici kiralarsa; yýl baþýna altý gur mýsýr öder.
240. Bir tüccar, bir feribota çarpar ve onu enkaz haline getirirse; kaza geçiren teknenin sahibi, Tanrý önünde adalet arar; feribot ile çarpýþan tüccar, gemisinin sahibi diðer botun sahibine bütün hasar için tazminat ödemelidir.
241. Herhangi bir kimse, angarya için bir öküzü zorla alýrsa; nakit olarak bir minanýn 1/3'ünü öder.
242. Herhangi bir kiþi, bir yýllýðýna öküzleri kiralarsa; sabana koþulan öküzler için dört gur mýsýr öder.
243. Sýðýr sürüsünün kirasý olarak sahibine üç gur mýsýr ödenir.
244. Bir kimse, bir öküz ya da bir eþek kiralarsa ve bir aslan, onu otlakta öldürürse; zarar, sahibine aittir.
245. Bir kimse, bir öküzleri kiralar da onlarý kötü muamele ya da darbe sonucu öldürürse; öküze karþý öküz vererek tazmin etmelidir.
246. Bir kimse, bir öküz kiralar da onun bacaðýný kýrarsa ya da boyun baðlarýný keserse; öküze karþý öküz vererek tazmin eder.
247. Bir kimse, bir öküz kiralar da onun gözünü çýkarýrsa; sahibine deðerinin yarýsýný öder.
248. Bir kimse, bir öküz kiralar da onun bir boynuzunu kýrarsa ya da kuyruðunu keserse veya burnunu yaralarsa sahibine deðerinin dörtte birini öder.
249. Bir kimse, bir öküz kiralar da; Tanrý, ölsün diye ona vurursa; onu kiralayan kiþi, Tanrý adýna yemin eder ve suçsuz olduðu kabul edilir.
250. -Bir öküz, caddeden (pazardan) karþý karþýya geçerken birileri onu itip öldürürlerse; sahibi, mahkemede (kiralayana karþý) herhangi bir hak talebinde bulunamaz.
251. Bir öküz, boynuzla yaralanmýþ ise ve bu da onun boynuzlayan bir öküz olduðunu gösteriyorsa ve onun boynuzlarý baðlanmamýþsa ve öküz doðuþtan özgür olan birini boynuzlayýp öldürmüþse; sahibi, nakit olarak yarým mina altýn verir.
252. Eðer bir kiþinin kölesini öldürürse bir minanýn 1/3'ünü verir.
253. Bir kiþi, baþka biriyle tarlasýný iþlemesi için anlaþýr ve ona ekmesi için tohum verirse, boyunduruða koþulmuþ bir çift öküz verirse ve o kiþi, mýsýrý ya da diðer ürünü çalar ve kendisine ayýrýrsa elleri baltayla kesilir.
254. Eðer kendisine tohumluk mýsýr ayýrýr ve boyunduruða koþulmuþ öküz de kullanmazsa; aldýðý miktar kadar tohumluk mýsýr verir.
255. Eðer öküz boyunduruðunu baþkasýna kiraya verirse ya da tarlaya ekmeyerek tohumluk mýsýrý çalarsa; suçlu bulunur ve her bir yüz gan için altmýþ gur mýsýr öder.
256. Onun topluluðu, onun adýna bunu ödemezse; sýðýrlarla birlikte (çalýþmasý için) tarlaya gönderilir.
257. Bir kimse, tarla iþçisi kiralarsa; bir yýl için sekiz gur mýsýr öder.
258. Bir kimse, bir öküz sürücüsü kiralarsa; yýl baþýna ona altý gur mýsýr öder.
259. Bir kimse, tarladan bir su çarký çalarsa; sahibine nakit olarak beþ þikel öder.
260. Bir kimse, (suyu nehirden ya da kanaldan almaya yarayan) bir su kaldýracý ya da bir sabaný çalarsa nakit olarak üç þikel ödemelidir.
261. Bir kimse, koyun ya da sýðýrlar için bir çoban kiralarsa; yýl baþýna sekiz gur mýsýr öder.
263. Kendisine verilen koyunu ya da sýðýrý öldürürse; sahibine sýðýr için sýðýr, koyun için koyun vererek tazmin eder.
264. Gözetlemesi için koyun ya da sýðýrýn emanet edildiði, üzerinde anlaþýlan ücretini alan ve tatmin edilen bir çoban, koyun ya da sýðýrlarýn sayýsýný azaltýrsa ya da daha az doðumla artýþ gerçekleþirse; kaybettiði kârý ya da artýþý telafi etmelidir.
265. Kendisine bakmasý için koyun ya da sýðýr emanet edilen bir çoban, hatalý davrandýysa, doðal yoldan sürünün daha az artmasýna yol açtýysa ya da onlarý para karþýlýðý sattýysa; mahkum edilir ve kaybýn on katýný sürü sahibine verir.
266. Bir hayvan, Tanrý tarafýndan öldürüldüyse; (kaza) ya da bir aslan, onu öldürdüyse; çoban, Tanrý huzurunda mâsumiyetini ilan eder ve sahibi de bunun kaza olduðunu kabul eder.
267. Bir çoban bir þeyleri ihmal ettiði için ahýrda bir kaza meydana gelmiþse bu kazadan çoban sorumludur ve sýðýr ya da koyunu sahibine tazmin eder.
268. Harman dövmek için bir kimse, bir eþek ya da öküz kiralarsa kira 20 ka mýsýrdýr.
269. Harman dövmek için bir kimse, bir eþek kiralarsa kira 20 ka mýsýrdýr.
270. Harman dövmek için bir kimse, genç bir hayvan kiralarsa kira 10 ka mýsýrdýr.
271. Bir kimse, bir çift öküz, yük arabasý ve sürücüsünü kiralarsa; bir gün için 180 ka mýsýr öder.
272. Bir kimse, yalnýzca bir yük arabasý kiralarsa bir günlüðüne 40 ka mýsýr öder.
273. Bir kimse, bir gündelikçi kiralarsa yýl baþýndan beþinci aya kadar (günlerin uzun ve iþin zor olduðu Nisan-Aðustos arasý) nakit olarak her gün için altý gerah; altýncý aydan yýlýn sonuna kadar ise beþ gerah öder.
274. Bir kimse, usta bir zanaatkar kiralarsa ona ...'nýn ücreti olarak günde beþ gerah, çömlekçilik ücreti olarak beþ gerah, terzilik ücreti olarak beþ gerah, ...ipçilik ücreti olarak dört gerah, duvarcýlýk ücreti olarak...gerah öder.
275. Bir kimse, bir feribot kiralarsa günde üç gerah öder.
276. Bir kimse, bir yük gemisi kiralarsa günde iki buçuk gerah öder.
277. Bir kimse, 60 gur'luk bir tekne kiralarsa; onun kirasý olarak günde bir þikelin 1/6'ý kadar para öder.
278. Bir kimse, bir kadýn ya da erkek köle satýn alýr ve bir ay geçmeden benu hastalýðýna yakalanýrlarsa; köleleri satýcýya geri götürür ve ödediði parayý geri alýr.
279. Bir kimse, bir kadýn ya da erkek köle satýn alýr ve üçüncü þahýslar üzerinde hak iddia ederlerse; satýcý, bundan sorumludur.
280. Yabancý bir ülkede bir kimse baþka bir ülkeye ait olan bir kadýn ya da erkek köle alýrsa ve bu kadýn ya da erkek kölenin sahibinin ülkesine döndüðünde onlarý tanýrsa ve köleler ülkenin yerlileri ise para almadan onlarý sahibine geri verir.
281. Onlar, baþka bir ülkeden ise alýcý onlar için tüccara ödediði parayý deklare eder ve kadýn ve erkek köleyi elinde tutar.
282. Bir köle, efendisine; "Sen benim efendim deðilsin." derse ve onlar, o köleyi suçlarsa efendisi onun kulaðýný keser. [10] Mala Karþý Ýþlenen Suçlar Hammurabi'nin iyelik ve varlýðýn dokunulmazlýðýna -aslýnda çiviyazýsý kaynaklarýn terminolojisinde yapýlmayan bir ayýrým- ne denli önem verdiðini, özellikle yasalarýn son 20 maddesi göstermektedir. Ve bunlar, öncelikle saray ve tapýnak mülkünün özel hukuksal koruma altýnda alýndýðýný da ortaya koymaktadýr. Ancak tek tek ailelerin iyeliðini korumaya da özen gösterildiði göze çarpmaktadýr; çünkü özellikle de ev ya da aile iþletmeleri, eski Babil ekonomisinin, krala vergi ve hizmet saðlamasýnýn temelini oluþturuyordu. Küçük çiftçi iþletmeleri, öncelikle de krallýk topraklarýný iþleyenler, aktif bir durumda ve verimli kalmalýydýlar. Bu nedenle, mala karþý iþlenen suçlarda kullanýlan ya da burada en azýndan gözdaðý vermek amacýyla belirtilen cezalar dikkati çekecek ölçüde aðýrdýr. Kim "tanrýnýn ya da sarayýn malýný çalarsa" -sonuçta iki durumda da kraldan bir þey çalýnýyordu- öldürülecekti. Kim çalýnmýþ malý baþkasýna satar ya da yalnýzca saklarsa, onu yine de ölüm cezasý bekliyordu; ayný biçimde çalýnmýþ ya da yitik mala sahip olduðu ortaya konan ve bunu hakkýyla elde etmiþ olduðunu -belge ve mühürle- kanýtlayamayanýn cezasý da ölümdü. Bir baþkasýna böyle bir suç yükleyen, ancak bu aðýr suçlamayý tanýklarla kanýtlayamayan da idam edilecekti. Tanýk göstermesi için ona altý aylýk bir süre tanýnýyordu.
Eðer birisi, bir çocuðu kaçýrýrsa, kölelerin kaçmasýna yardým ederse ya da tellalýn resmen ilan etmesine karþýn kaçaklarý saklarsa, bu da hýrsýzlýk sayýlýyordu. Bir eve zorla giren bir suçlu, doðrudan yabancý mülke girmek için duvarda açtýðý deliðin önünde öldürülecekti. Bir soygunda suçlu yakalanamazsa, soyulan þahýs uðradýðý zararýn miktarýný tapýnakta, yani tanrýnýn huzurunda belirtecekti. Bu durumda, iþlenildiði bölgedeki yerel yönetim soygundan doðan kaybý karþýlayacak ya da bu sýrada bir kiþi ölmüþse, öldürülenin yakýnlarýna 1 mina gümüþ (0,5 kilogram) verecekti. Nihayet bir belgede, çýkan bir yangýnýn söndürülmesi sýrasýnda yapýlan bir hýrsýzlýða deðinilmektedir: "Eðer bir adamýn evinde yangýn çýkmýþsa ve söndürmeye gelen bir adam gözünü ev sahibinin malýna diker ve ev sahibinin malýndan bir þey alýrsa, o adam bu ateþe atýlacaktýr" (Madde 25).
Hammurabi yasalarýnda, hýrsýzlýk ve yataklýða iliþkin yargýlarda ilk kez, zarara uðrayanýn konumuna göre farklý bir ceza verilmesiyle karlýlaþmaktayýz. "Eðer bir adam bir sýðýr, koyun,eþek, domuz ya da bir manda çalmýþsa ve çalýnan bu mal tanrýya ya da saraya aitse, otuz katýný verecektir. Ama eðer bu bir muþkenuma aitse, on katýný ödeyecektir" (Madde . Burada, -yasalarýn öncelikle yoksullar ve güçsüzler için olduðunu överek anlatan öndeyiþin tumturaklý güvencesine karþýn- yalnýzca malsýz-mülksüzün haksýzlýða uðradýðý ortaya çýkmaktadýr. Her þeyden önce tapýnak ve sarayýn malýyla, muþkenum denen kiþinin malý arasýnda ayýrým yapýlmakta ve buna göre ceza verilmektedir; "devlet" malýnýn hýrsýzlýðý için üç kat daha yüksek bir ceza öngörülmektedir.
"Muþkenum" kavramý, sözcük olarak yaklaþýk "toprakla ilgilenen" anlamýna gelmektedir ve bu kavramýn içeriði bilimsel tartýþmalarda þiddetli anlaþmazlýklar yaratmýþtýr ve hâlâ tartýþýlmaktadýr. Bu kavram daha 3. Bin yýlýn çiviyazýsý metinlerinde ortaya çýkmakta ve buna Eski Babil sonrasý metinlerinde de sýklýkla deðinilmektedir; bu sýrada bir anlam deðiþikliðine uðramýþtýr. Fransýzca "mesquin" ve Ýtalyanca "meschino"da (adi, süflî) bu kavramdan türemiþ -yoksul bir insanýn tanýmý- olarak günümüze ulaþmýþtýr. Ancak "muþkenum" Eski Babil döneminde, özellikle de Hammurabi yasalarýnda ne anlama geliyordu? Baþlýca iki görüþ vardýr: Bir görüþe göre muþkenum, "saray kullarý" insanlar, saraya baðýmlý kiþiler, krallýk topraklarýnda oturan ve buna karþýlýk hizmet yükümlülükleri olan insanlar anlamýna gelmektedir; öte yandan genel olarak, hükümdarýn yakýn çevresine, bir "seçkinler grubuna" ait olmayan, baðýmlý halk grubundan olan kiþilerin bu gruptan sayýlmasý önerilmiþtir. Ancak belki de bir Muþkenum'dan söz ederken gerçekten "toplumsal" bir deðerlendirme yapýp yapmamak gerektiði de sorulmalýdýr. Hammurabi yasalarýnýn özgürler, muþkenumlar ve köleler olarak ayrýlan bir "üçlü sýnýflý toplum"un belgesi olarak anlaþýlamayacaðýný belge ve mektup materyalinin bir kez gözden geçirilmesi bile göstermektedir. Özellikle baþka metinler, bir muþkenumun ayný zamanda varlýklý bir adam olabileceðini de açýkça gösterdiðinden, bu durumda "muþkenum" bir tür orta sýnýf karþýlýðý olamaz. "Ýnsan", "sayýn" (avilum) ve "muþkenum" arasýndaki ayýrýmda, en azýndan Hammurabi yasalarýnda, ilgili kiþinin sarayla iliþkisi belirleyici olmuþ olmalýdýr. Ve eðer muþkenumun malý çalýndýðýnda daha az ödenmesi gerekiyorsa, belki de bunun nedeni, bu adamýn toplum açýsýndan daha aþaðýda bulunmasý, "yoksul ve güçsüzler" sýnýfýndan olmasý deðil, onun malýnýn sarayý kendi topraðý kadar ilgilendirmediði içindir. Baþka maddeler avilumun Muþkenum'dan daha çok korunduðunu göstermektedir. Bu durumda, acaba birincisini bir tür "kralýn adamý", diðerini ise bu belirlemenin dýþýnda mý görmek gerekir? Bizzat bilimde son söz söylenmeden "muþkenum" sözcüðünün herhangi bir çevirisiyle ileri sürülen yorumlardan birine baðlanmak yararlý deðildir. Her ne olursa olsun Hammurabi yasalarý muþkenumu avilum, "adam", karþýsýnda açýkça haksýzlýða uðramýþ göstermektedir ki burada hele kölelerden hiç söz etmeyelim.
Özellikle mala karþý iþlenmiþ suçlara iliþkin maddeler, Hammurabi yasalarýný, sýnýflara ayrýlmýþ bir toplumun ürünü olarak göstermektedir ve bu yasalarýn öncelikle krala baðlý malý güvence altýna almaya hizmet ettikleri anlaþýlmaktadýr. Sonraki maddelerin ortaya koyduðu gibi, burada yaþam savaþýyla, kredi sistemi ve tefeciliðiyle, kralýn yalnýzca hükümdar olarak deðil, ayný zamanda da doðrudan doðruya toprak aðasý ve mülk sahibi olarak egemen olduðu alanda giderek artan borç köleliðiyle "bireyselleþmiþ" toplumun etkilerinden bir korunma söz konusudur.[4] Yalancý Tanýklýk Bir davanýn en önemli bölümleri, suçlama, kanýtlama ve yargý, ilk beþ maddenin konusudur. Yargýçlar bir kiþinin þikayetini kabul ettiklerinde, dava açýlýyordu. Ancak herhalde ilgili taraflar kimi hukuksal sorunu kendi aralarýnda da bir sonuca baðlamýþlardýr ve mahkeme de tüm davalarý kabul etmekten ya da kendisini yetkili olarak önermekten kaçýnmýþ olmalýdýr. Ama yalan yere suçlama, davacý açýsýndan kötü sonuçlar doðuruyordu: Kanýtlanamayan cinayet suçlamasýnda davacý öldürülmeliydi (Madde 1) ve büyücülük suçlamasýnda, suçlanan, bir "nehir sýnavý"ndan geçmek zorundaydý: "Eðer biri bir diðerini büyücülükle suçlar, ancak bunu kanýtlayamazsa, büyücülükle suçlanan taraf nehir tanrýsýna gider ve nehir tanrýsýnýn baðrýna dalar. Ve eðer nehir tanrýsý onu yakalarsa, o zaman suçlayan kiþi, suçladýðý kiþinin evini (yani servetini) alýr. Ancak, eðer nehir tanrýsý bu adamý kuþkudan arýndýrýr ve o sað kalýrsa, onu büyücülükle suçlayanýn evini alýr" (Madde 2). Büyülü güçler ancak bir "tanrýsal yargý"yla kanýtlanabiliyordu ve anlaþýlan "suçlanan" da o zaman ayný biçimde ölüm cezasýna çarptýrýlýyordu.
Bir kanýtlama aracý olarak bu "nehir sýnavý"na o dönemin baþka metinlerinde de deðinilmektedir. Örneðin Fýrat kýyýsýndaki Kargamýþ kentinde oturan kral Yatar-Ami, Mari kralý Zimri-Lim'e, nehir sýnavýndan geçirilmek üzere kendisine iki adam gönderdiðini yazýyordu. Bunlar siyasal komploculukla suçlanmaktadýr; bu arada onlara bu suçu yükleyen kiþi Kargamýþ'ta cezaevinde tutuluyordu. Suçlananlar tanrýsal sýnavý baþarýrlar ve böylece tanrýlar yargýyla suçsuzluklarý "kanýtlanýr"sa, jurnalci yakýlarak öldürülme cezasýyla karþý karþýyaydý. Ancak suçlananlar yaþamlarýný yitirirlerse, yani tanrýsal sýnavda boðulurlarsa, bunlarýn "ev ve adamlarý", kendilerini komploculukla suçlayana devredilecekti. Pratik olarak burada da kýsas ilkesinin uygulanmasý söz konusuydu: Suçlayan, eðer suçlananýn suçu kanýtlanamazsa, onunla ayný cezaya çarptýrýlacaktý. Bir mektup, bir tanýdýðýn kayýnpederinin Eþnunna'dan dönerken nehir sýnavýndan geçmek zorunda kaldýðýný bildirmektedir. Adam sað salim sudan çýkmýþ ve bunun üzerine saray tarafýndan suçsuz ilan edilmiþti. Anlaþýldýðý kadarýyla suçlananlarýn baðlý bir durumda suya atýldýðý bu sýnavý Elam'da da uygulanmaktaydý.
3. ve 4. Maddeye; "Soydaþýna karþý yalancý tanýklýk yapmamalýsýn."biçiminde bir baþlýk konulabilir. Eðer biri mahkeme huzuruna tanýk olarak çýkar ve yalan söylerse -ya da yalnýzca tanýklýðýný kanýtlayamazsa-, bu kiþi söz konusu davaya göre, bir cezayla karþý karþýya kalabilirdi. Aðýr cezalý suçlarda yalancý tanýk öldürülüyordu; suçta arpa ya da gümüþ söz konusuysa, ilgili cezayý ödemek zorundaydý. Eðer bir hak söz konusuysa "kanýt", mühürlü bir belgenin gösterilmesiyle gerçekleþiyordu. Bunun dýþýnda, genellikle tanýklar ya da ant içme kanýt sayýlýyordu. Dava belgelerinde ve diðer hukuk metinlerinde tanýklarýn ismi çoðunlukla tabletin sonunda, tarihten önce belirtilmektedir. Tanýklar, çoðu kez tablet üzerinde silindir mühürlerini de çeviriyorlardý ve böyle bir mühürleri yoksa, bir týrnak izi ya da giysi kenarýnýn bastýrýlmasý da ayný iþi görüyordu.
Nihayet, yargýçlarýn yargýlanmasý ve alacaklarý cezadan da söz edilmektedir ve bu, görev aldýklarý davalarda genellikle sonradan -herhalde bir rüþvetten sonra- yargýlarýný deðiþtiren yargýçlarý kapsamaktadýr (5. Madde): "Eðer bir yargýç görüþtüðü bir davayý sonuçlandýrmýþ, bir karara varmýþ ve mühürlü bir belge hazýrlatmýþ, ancak sonradan kararýný deðiþtirmiþse, bu durumda bu yargýç, karar deðiþikliðinin haklýlýðýný kanýtlamak zorundadýr. Aksi halde o, bu davada söz konusu olan ceza miktarýnýn on iki katýný ödeyecektir. Ayrýca o, kuruldaki yargýçlýk görevinden alýnacak ve bir daha bu göreve geri dönmeyecek, mahkemede yargýçlarla birlikte oturmayacaktýr."
Bu yasalar, çok sayýdaki davada ortaya çýkmýþ bütün olasýlýklarý kapsamamaktadýr. Ancak, özellikle son zamanlarda artmýþ olan ve bu nedenle de özel bir çözüm gerektiren davalar söz konusudur. Daha önce "bireyselleþme" olarak nitelenen süreç, anlaþýlan mahkemeler tarafýndan sonuçlandýrýlan hukuksal iþlemlerde bir artýþa yol açmýþtýr ve haksýz suçlama, yalancý tanýklýk ve rüþvet davalarý da bununla birlikte, ayný biçimde çoðalmýþ olmalýdýr. Eski Babil döneminden günümüze pek çok dava belgesi kalmýþtýr ve göze çarpacak ölçüde sýk rastlanan dava konusu, toprak ve ev iyeliðidir. Davalar çoðu kez de miras sorunlarý ile ilgilidir. Mahkeme önündeki ifadeleri içeren bir dizi tutanak da elimize geçmiþtir.[4]
2.Dünya Savaþýnýn Nedenleri ve Sonuçlarý (1939-1945)
Ýçerik Adý   2.Dünya Savaþýnýn Nedenleri ve Sonuçlarý (1939-1945)
Kategorisi   Atatürk » Ders Notlarý » Sosyal Bilgiler » T.C Ýnk. Tarihi ve Atatürkçülük
Eklenme Tarihi   24 Nisan 2010, Cumartesi, 16:00
Yorum Sayýsý   132 Yorumlarý Oku
Ýçerik Hakkýnda   2.Dünya Savaþýnýn Nedenleri ve Sonuçlarý (1939-1945) ile ilgili bilgiler içermektedir..
II. Dünya Savaþý'nýn Nedenleri
1.I. Dünya Savaþý'nda yenilen devletlerle ekonomik, siyasi, askerî ve hukuki alanlarda aðýr þartlar içeren antlaþmalar imzalandý. Bu durum Almanya'da hoþnutsuzluða ve dolayýsýyla II. Dünya Savaþý'na neden oldu.
2.  I. Dünya Savaþý'ndan sonra sýnýrlarýn çizilmesinde milliyetçilik anlayýþýna dikkat edilmedi. Bu nedenle etnik çatýþmalar ve sýnýr sorunlarý ortaya çýktý.
3.  Ýtalya Birinci Dünya Savaþý'ndan galip çýkmasýna raðmen amaçlarýna ulaþamadý. Ýtilaf Devletleri tarafýndan ikinci sýnýf bir devlet gibi davranýlmasý Ýtalya'yý saldýrgan bir devlet hâline getirdi. Yönetimi ele  geçiren Mussolini'nin Ýtalya'yý büyük devlet yapmak  istemesi, II. Dünya Savaþý'nýn nedenlerinden biri oldu.
4. Uzak Doðu'da imparatorluk kurmaya çalýþan Japonya, Avrupa Devletlerini Asya'dan çýkarmak istedi.
Savaþýn Geliþimi
⦁   Ýtalya, Almanya ve Japonya aralarýnda anlaþarak "Üçlü Mihver" grubunu kurmuþlardýr.
⦁   Almanya'da iktidara gelen nazi yönetimi, üstün Alman ýrký, düþüncesini savunmuþ, Versay Barýþ Antlaþmasýný tanýmadýðýný ilan etmiþ ve iþgallere baþlamýþtýr.
⦁   Avusturya ve Çekoslovakya Alman iþgaline uðramýþtýr.
⦁   Mihver Grubuna karþý, Ýngiltere ve Fransa "Müttefik Devletler" grubunu kurmuþlardýr. Bu gruba daha sonra Rusya ve ABD'de katýlmýþtýr.
⦁   Almanya, Rusya ile tarafsýzlýk anlaþmasý imzalamýþ ve 1939 yýlýnda Polonya'ya savaþ açmýþtýr. Ýngiltere ve Fransa, Polonya'ya güvence vermiþler, Polonya da Almanya'ya savaþ ilan etmiþ, böylece II. Dünya Savaþý baþlamýþtýr.
⦁   Savaþýn baþlamasýyla Almanya iþgal ettiði Polonya topraklarýný Ruslarla paylaþmýþtýr.
⦁   Daha sonra Almanlar; Danimarka, Norveç, Hollanda ve Fransa'yý iþgal etmiþtir.
⦁   Ýtalya ise Arnavutluk'u iþgal etmiþ, Yunanistan'a saldýrmýþ fakat baþarýlý olamamýþtýr.
⦁   Bunun üzerine Almanya, Balkanlara yönelmiþ,Macaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya'yý iþgal etmiþtir.
⦁   Almanlarýn Balkanlarý tehdit etmesi üzerine Rusya, müttefik grubuna geçmiþtir.
⦁   Japonlarýn ABD'nin Pearl Harbour  üssüne saldýrmasý üzerine ABD de Müttefik Grubunda savaþa katýlmýþtýr.
Savaþýn Sona Ermesi
⦁   Almanya ve Ýtalya, ABD'nin Akdeniz çýkarmasý sonrasýnda geri çekilmek zorunda kalmýþtýr.
⦁   1944'de müttefiklerin Sicilya'ya asker çýkarmalarý  ve Ýtalya'ya geçmeleri üzerine Ýtalya teslim olmuþtur(Mussolini Hükümeti düþmüþtür.)
⦁   1944 Haziran'ýnda müttefikler Fransa'nýn kuzey bölgelerine çýkarma yapmýþlar ve Almanya sýnýrlarýna ilerlemiþlerdir.
⦁   Ruslar Almanlarý, Polonya ve Rusya'dan çýkarmaya baþlamýþtýr.
⦁   Almanya 1945'te ateþkes istemiþtir.
⦁   II. Dünya Savaþý Mihver Devletlerinin  yenilgisiyle sona ermiþtir.
⦁   Yalnýz kalan Japonya, savaþa devam etmiþ, Hiroþima ve Nagazaki þehirlerine atom bombasý atýlmasýyla teslim olmak zorunda kalmýþtýr.
II. DÜNYA SAVAÞI'NIN SONUÇLARI
Savaþý demokrasiyi savunan devletler kazanmýþ ve Avrupa'da demokrasi rejimi yaygýnlaþmýþtýr. Demokratik Avrupa devletleriyle birlikte hareket eden Türkiye'de de demokratik hayata geçilmiþtir.
Sömürgecilik dönemi sona ermeye baþlamýþ ve sömürge altýndaki Hindistan, Mýsýr, Pakistan, Cezayir, Tunus ve Libya baðýmsýzlýklarýný kazanmýþlardýr.
Milletler Cemiyeti'nin yerine, Birleþmiþ Milletler Teþkilatý kurulmuþtur.
Türkiye ile ABD arasýndaki iliþkiler geliþmiþ, Türkiye Sovyet Rusya'dan uzaklaþarak ABD'ye yakýnlaþmýþtýr.
Almanya ve Ýtalya'nýn iþgal ettiði Balkan ve Doðu Avrupa ülkeleri, Rusya'nýn denetiminde yeniden kurulmuþtur. Rusya, komünist rejimini bu ülkelere taþýmýþ, ABD ile birlikte dünyanýn en büyük iki devleti haline gelmiþtir.
.Almanya ikiye bölündü. Doðusunda Rusya, batýsýnda ABD, Fransa, Ýngiltere denetim kurdular
(1990'da Almanya Devleti birleþmiþtir.).
Dünya devletleri iki gruba ayrýldý. Sovyetler Birliði öncülüðünde Varþova Paktý, ABD öncülüðünde Nato kuruldu.
Dünya barýþýný korumak amacýyla Birleþmiþ Milletler kuruldu (1948).
Ýngiltere ve ABD'nin desteðiyle Filistin'de Ýsrail devleti kuruldu (1948).
Türk - Amerikan iliþkileri geliþti.
Devletler arasýndaki rekabet savaþtan sonra da devam etti.
LOZANDAN MONTRÖ YE BOÐAZLAR
C) BOÐAZLARIN LOZAN'DAN MONTRÖ'YE KADAR OLAN DURUMU          1) LOZAN KONFERANSI VE BARIÞI            a) Konferansa Hazýrlýk, Görüþme Konularý ve Katýlan Devletler

TBMM Hükumeti, Mudanya Mütarekesi görüþmeleri devam ederken Ýtilaf Devletlerine verdiði bir nota ile barýþ konferansýnýn 20 Ekim 1922'de Ýzmir'de toplanmasýný teklif etmiþti. Müttefikler ise Ýzmir'deki Yunan mezalim ve tahribatýný görmezlikten gelmek için, bu teklifi kabul etmemiþlerdir. Sonuçta barýþ konferansýnýn, 13 Kasým 1922'de Lozan'da toplanmasý konusunda fikir birliðine varmýþlar ve 27 Ekim 1922 tarihli bir nota ile de kararlarýný hem TBMM Hükumetine hem de Ýstanbul Hükumetine bildirmiþlerdir.[1]
Daha sonra çok önemli bu konferansta TBMM hükumetini, kimlerin temsil edeceði sorunu ortaya çýktý. Ankara'da gün görmüþ, deneyimlerden geçmiþ diplomatlar yoktu. Bu nitelikteki kiþiler Ýstanbul'da idiler. Ama her zaman padiþah buyruðunda çalýþmýþ olan bu kiþiler, Türk davasýný tam anlamýyla savunamazlardý. Bu nedenle, temsilcileri, Ankara'nýn kadrosundan seçmek gerekiyordu.[2]
O sýralarda Bakanlar Kurulu Baþkaný Rauf Orbay Bey, eski bir deniz subayýydý. Balkan savaþlarýnda Hamidiye savaþ gemisi ile düþmaný uðraþtýran, halk arasýnda Hamidiye Kahramaný diye anýlan bu eski asker, Mustafa kemal Paþanýn da yakýn arkadaþlarýndandý. Ne var ki, Rauf Bey, Mondros Ateþkes Anlaþmasýný imzalayan kiþiydi. Bu bakýmdan siyasal geçmiþine gölge düþmüþtü. Þimdi o, Lozan'da baþ temsilci olarak bulunmak ve o anlaþmanýn bir çeþit hesabýný vermek istiyordu. Ancak bu kadar önemli bir iþe, geçmiþte hatalar yapmýþ birinin gönderilmesi ciddi bir davranýþ deðildi. Bu düþünceyle Gazi, diplomasi alanýnda deneyimsiz ama Mudanya Ateþkes görüþmelerinde yetenekli bir kiþi olduðunu kanýtlayan Ýsmet Paþa'nýn Lozan'a baþ temsilci olarak gönderilmesini uygun buldu. Ýsmet Paþa Dýþ Ýþleri Bakanlýðýna getirildi. Yanýna yardýmcýlar verildi. Ýsmet Paþa çalýþma arkadaþlarýyla birlikte barýþ görüþmeleri için hazýrlanmaya baþladý.[3]
Lozan için tayin edilen heyetin TBMM tarafýndan onaylanmasýndan sonra söz alan Ýsmet Paþa konuþmasýnda "Misak-ý Milli ile yapýlmýþ anlaþmalar çerçevesinde haklarýmýzý savunacaðýz" derken temel ilkenin Misak-ý Milli olduðunu ifade ediyordu. Ýsmet Paþa'nýn gerek TBMM'nde yaptýðý söz konusu bu konuþmasýnda gerekse Sapanca'da trende iken gazetecilere verdiði demecinde Türk heyetinin amacýnýn Misak-ý Milli'yi gerçekleþtirmek olduðunu ýsrarla vurguladýðý görülmektedir.[4]
Görüþmelere 13 Kasým 1922 yerine, Ýngiltere'de kabinenin deðiþmesi sebebiyle 20 Kasým 1922'de saat 15.30'da Lausanne'da Casino de Montbenon'da baþlanmýþtýr. Türkiye'den baþka Ýngiltere, Fransa, Ýtalya, Yunanistan, Japonya, Romanya ve Yugoslavya (Eski Sýrp-Karadað, Hýrvat, Makedon) gibi yedi devlet bütün maddeler üzerinde söz sahibi olarak; Sovyet Rusya ve Bulgaristan da ancak boðazlar üzerindeki maddelerde konuþmak için Lozan Konferansýna katýldýlar.
Konferansýn açýlýþýnda Ýsmet Paþa yaptýðý konuþmasýnda Türk Milleti'nin, hiçbir kurtuluþ umudu kalmadýðýný anlayarak varlýðýný korumayý ve kendi kaynaklarýyla baðýmsýzlýðýný kazanmayý baþardýðýný ifade etmiþtir.[5] TBMM Hükumetinin konferansa katýlma amaçlarý: Misak-ý Milli'yi gerçekleþtirme, Türkiye'de bir Ermeni devleti'nin kurulmasýný engelleme, Kapitülasyonlarý kaldýrma, Türkiye ile Yunanistan arasýndaki sorunlarý çözme (Doðu Trakya, Ege Adalarý, Nüfus deðiþimi, Savaþ tazminatý.), Türkiye ile Avrupa devletleri arasýndaki sorunlarý çözme (Ekonomik, Siyasal, Hukuksal ...)dir.[6]
b)Görüþlerin Baþlamasý ve Kesilmesi

20 Kasým 1922'de Lozan görüþmeleri baþladý. Konferansýn ilk gününden itibaren uzun tartýþmalar yapýldý. Osmanlý borçlarý, Türk-Yunan sýnýrý, Boðazlar, Musul, azýnlýklar ve kapitülasyonlar üzerinde uzun görüþmeler yapýldý. Ancak kapitülasyonlarýn kaldýrýlmasý, Ýstanbul'un boþaltýlmasý ve Musul konularýnda anlaþma saðlanamadý.
Temel konularda taraflarýn tavize yanaþmamasý ve ciddi görüþ ayrýlýklarý üzerine 4 Þubat 1923'te görüþmelerin kesilmesi savaþ ihtimalini yeniden gündeme getirdi. TBMM, her ne kadar savaþ için hazýrlýk yapmýþ ise de savaþý son çare olarak görüyordu. Ýtilaf Devletleri'nin ise bu dönemde TBMM ile tekrar savaþa girme ihtimalleri oldukça zayýf idi. Taraflarý yeniden barýþ masasýna oturtmak amacý ile arabulucular devreye girdi. Taraflar arasýnda karþýlýklý verilen tavizler ile 4 Þubat'ta atýlan köprüler yeniden kurulduktan sonra görüþmeler 23 Nisan 1923'te tekrar baþladý. 23 Nisan'da baþlayan görüþmeler, 24 Temmuz 1923'e kadar devam etti ve bu tarihte Lozan Barýþ Anlaþmasý'nýn imzalanmasý ile sonuçlandý.[7]
c) Lozan Konferansý'nda Türk Boðazlarý Meselesi

Boðazlar Meselesi, bir Rus-Ýngiliz tartýþma konusu olarak diðer konulardan farklý bir mahiyet almýþ ve Lord Curzon, Ýsmet Paþa ile olduðu kadar Sovyet Rusya Hariciye Komiseri Çiçerin ile de çatýþmýþtýr. Konferansta ilk olarak, Türk görüþünü açýklamaya davet edilen Ýsmet Paþa, genel bir konuþma yapmýþ, diðer delegelerin görüþlerini dinlemedikçe teferruatlý görüþ açýklamasý yapmaktan kaçýnmýþtýr.[8]
Boðazlarla ilgili genel görüþmelerde Lord Curzon, konferansa sunulan en önemli meselelerinden birinin, Boðazlar meselesi olduðunu belirtmiþtir. Bu, sadece son zamanlarda savaþa tutuþmuþ olan Devletlerle Boðazlarýn yakýn komþularý olan bütün dünyayý ilgilendirmekteydi. Uluslar arasý bu büyük yol, son yüzyýl içinde yapýlmýþ çeþitli anlaþmalara konu olmuþtur.
Ancak Çanakkale ve Karadeniz boðazlarý, Türk devletinin egemenliði altýndaki topraklarda bulunduðu için, Türkiye'nin bu sorunla çok ilgili bulunduðu, bu konunun Türkiye için özel bir önemi olduðu kendiliðinden anlaþýlmaktadýr. Bu yüzden, TBMM Temsilci Heyeti, genel barýþý saðlam bir temele oturtabilmek için, bu soruna söz konusu bütün meþru çýkarlarý uzlaþtýrabilecek bir çözüm bulunmasýný dilemektedir. Bu konuda Türk Hükumetinin görüþü, dört yýl önce Misak-ý Milli'de de belirtildiði üzere þöyledir:
Halifeliðin bulunduðu yer, Sultanlýðýn baþkenti ve Osmanlý Hükumetinin merkezi olan Ýstanbul þehriyle Marmara Denizi'nin güvenliði her türlü saldýrýdan korunmuþ olmalýdýr. Bu ilke saklý kalmak þartýyla Akdeniz(Çanakkale) ve Karadeniz boðazlarýnýn dünya ticaretine ve uluslar arasý ulaþýma açýk tutulmasýna iliþkin olarak bizimle bütün öteki Devletlerin oy birliði ile verecekleri karar geçerli olacaktýr.[9]
Lozan'da Boðazlarla ilgili olarak üç farklý görüþ çarpýþmýþtýr. Birbirinden ayrý bu tezler þöyledir:
1-Müttefiklerin Görüþü: Boðazlarýn hem ticaret hem de harp gemileri için mutlak olarak açýk olmasý; bu açýklýðýn teminatý olarak boðazýn iki tarafýnýn askersizleþtirilmesi; milletlerarasý bir idarenin bu iþi idare ve kontrol etmesi.
2-Rusya'nýn Görüþü: Boðazlarýn sadece gemilerine açýk olmasý, bütün harp gemilerine kapalý tutulmasý; Türkiye'nin boðazlarý tahkim etmesi.
3- Türk Görüþü: misak-ý Milli'nin dördüncü maddesine uygun olarak, Ýstanbul ve Marmara'nýn emniyeti þartý ile Boðazlardan geçiþ serbestîsi.
Ýsmet Paþa, 8 Aralýk 1922 günkü oturumda beklenen görüþünü açýkladý. Yaptýðý konuþmada, beþ asýrdan beri Boðazlarýn sahibi olan Türklerin, hiçbir zaman, dostlarýný veya düþmanlarýný, Boðazlarýn þu veya bu suretle müdafaasýna yöneltilebilecek tenkitlerin, ancak devletlerce konmuþ olan kaidelere yöneltilebileceðini, yani bu kaidelerin Türkler tarafýndan tatbikine karþý ileri sürülemeyeceðini söylemiþtir. Ýsmet Paþa, Boðazlara tatbik edilmesini istediði usulü 3 esasta toplamýþtýr.
1-Ýstanbul ve Marmara'nýn emniyeti için, denizden ve karadan gelecek baskýnlara karþý teminat verilmesi.
2-Harp gemilerinin, Boðazlarda ve Karadeniz'de bir tehlike yaratmamalarý için tahdit edilmeleri.
3-Harp ve sulh zamanlarýnda ticaret gemilerinin serbest geçiþi.
Boðazlarla ilgili olarak 6 Aralýk 1922 tarihli oturuma ABD, Ýngiltere, Fransa, Yunanistan, Ýtalya, Japonya, Romanya, Sýrp-Hýrvat-Sloven Krallýðý, Bulgaristan, Rusya, Ukrayna, Gürcistan ile Türkiye katýlmýþtýr.[10]
Lord Curzon yaptýðý konuþmada Müttefiklerin tekliflerini, ana çizgileriyle ve iki bölüme ayýrarak ifade etmiþtir:
1-Ticaret gemileriyle savaþ gemilerinin Boðazlardan geçiþinin düzenlenmesi.
2-Boðazlarýn kýyýlarýnda askerlikten arýndýrýlmýþ bölgeler kurulmasý.
Ticaret gemileri bakýmýndan, Türkiye tarafsýz kaldýðý sürece, bayrak ve yük ne olursa olsun, hiçbir iþleme, hiçbir resim ya da harca baðlý bulunmaksýzýn, hem barýþ hem de savaþ zamanýnda tam bir geçiþ serbestliði olacaktýr. Savaþ zamanýnda, Türkiye savaþa katýlýrsa-savaþ kaçaðý eþya, asker ya da düþman uyruðu sivil yolcular taþýyarak Türkiye'nin düþmanlarýna herhangi bir yardýmda bulunmamak þartýyla- tarafsýz gemiler için tam geçiþ serbestliði bulunacaktýr.
Düþman gemilerinin Boðazlarý kullanmalarýný önlemek üzere Türkiye'nin alacaðý tedbirler, tarafsýz gemilerin serbestçe geçmesini aksatacak nitelikte olamayacaktýr.[11]
Savaþ gemileri bakýmýndan, barýþ zamanýnda bir Türk limanýnda herhangi bir Devletin savaþ gemilerinin sayýsýný ve kalýþ sürelerini kýsýtlama dýþýnda, hiçbir formalite olmaksýzýn ve herhangi bir haraç ya da resim alýnmaksýzýn bayraðý ne olursa olsun, bütün gemiler için tam geçiþ serbestliði olacaktýr. Ýmzacý Devletler, Boðazlarýn sularýyla Marmara Denizi'nde elçilik gemileri bulundurmalarýna iliþkin olarak savaþtan önce yararlandýklarý haktan eskiden yürürlükte olan þartlar içinde gene yararlanacaklardýr.
Savaþ zamanýnda Türkiye tarafsýz kaldýðý sürece savaþ gemileri için barýþ zamanýndaki gibi tam bir geçiþ serbestliði olacaktýr.
Savaþ zamanýnda Türkiye savaþa katýlýrsa, yalnýz tarafsýz savaþ gemileri için tam bir geçiþ serbestliði olacaktýr.[12]
Lozan'ýn en çok tartýþýlan konularýndan biri olan Boðazlar sorunu aþaðýdaki þekilde çözümlenmiþtir:
1-      Boðazlarýn idaresi, baþkanlýðý bir Türk'ün yapacaðý uluslararasý bir komisyona býrakýlmýþtýr
2-      Boðazlarýn her iki yakasýnda 20'þer km'lik askerden arýndýrýlmýþ bir bölge oluþturulmuþtur.
3-      Oluþturulan askersiz bölgeye olaðanüstü bir durum yaþandýðýnda Türkiye'nin asker sokabileceði kararlaþtýrýlmýþtýr.
4-      Boðazlardan ticaret gemilerinin serbestçe geçmesine karar verilmiþtir. Savaþ gemilerine ise tonaj sýnýrlamasý getirilmiþtir.
5-      Ýstanbul'daki iþgal güçlerinin þehri bir buçuk ay içerisinde boþaltmalarý kararlaþtýrýlmýþtýr.
Önemi: Boðazlar komisyonunun kaldýrýlmamasý Türkiye'nin baðýmsýzlýk ve hâkimiyetini sýnýrlandýrmýþtýr. Boðazlarýn bütün milletlere açýklýðý kabul edilmiþtir.[13]
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

2) Boðazlar Komisyonu

Kurtuluþ Savaþý sonrasý imzalanan Lozan Barýþ Antlaþmasýna göre Ýstanbul ve Çanakkale Boðazlarý'ndan geçiþi denetlemek amacýyla kurulan uluslararasý komisyondur. 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Barýþ Antlaþmasý'na göre, büyük devletlerin ve Karadeniz'e kýyýsý olan devletlerin temsilcilerinden oluþan komisyonun baþkanlýðýný bir Türk temsilcisinin yapmasý kararlaþtýrýldý. Karada herhangi bir yetkiye sahip olmayan komisyona, Boðazlardan geçen savaþ gemilerinin ve Boðazlar üzerindeki hava sahasýný kullanan askeri uçaklarýn geçiþiyle ilgili olarak, kurallarýn uygulanýp uygulanmadýðýný denetleme görevi verildi. Ayrýca Milletler Cemiyeti'nin korumasý altýndaki komisyonun, faaliyetleriyle ilgili olarak her yýl rapor sunmasý karar alýndý. 1936'da imzalanan Montrö Boðazlar Sözleþmesi sonrasý Boðazlar Komisyonu'nun görevi sona erdi.[14]


D) MONTRÖ SÖZLEÞMESÝ ÝLE BOÐAZLARIN DURUMU                   1)Montrö Sözleþmesi

Lozan Konferansý'nda imzalanan Boðazlar Sözleþmesi'ne göre, "Boðazlarýn geçiþ serbest olacak Çanakkale ve Ýstanbul Boðazlarýnýn her iki kýyýsýyla Marmara Denizi'ndeki adalar askerden arýndýrýlacaktý. Boðazlarýn 20 km'lik çevresi askersiz hale getirilecekti. Bu bölgenin kontrolü ve güvenliði de Milletler Cemiyeti'nin garantisi altýnda olacaktý."[15]
Hava teknolojisinin geliþmediði dönemler de denizleri birbirine baðlayan ince su yollarý dünyanýn en duyarlý bölgeleri olmuþtur. Gerek ticaret gerekse askeri bakýmdan su yollarý son derece önemli ve stratejik noktalardýr.
1933'ten sonra Ýtalya, Almanya ve Rusya silahlanmaya baþladý. Ayrýca Ýtalya Habeþistan'a, Japonya Mançurya'ya saldýrýrken Almanya da askersiz bölge ilan edilen Ren bölgesine girdi. Milletler Cemiyeti barýþý tehdit eden bu geliþmeleri önleyemedi. Bu geliþmeler üzerine kendi güvenliðini garanti altýna almak isteyen Türkiye, 10 Nisan 1936'da Boðazlar üzerindeki sýnýrlamalarý kaldýrmak amacýyla Lozan Antlaþmasýný imzalayan devletlere bir nota gönderdi. Türkiye bu notada savunmasýnýn ve egemenlik haklarýnýn korunmasý için Boðazlarla ilgili hükümlerin düzeltilmesini istedi. Türkiye'nin bu isteði ilgili devletler tarafýndan makul karþýlandý.[16]
Ýsviçre'nin Montrö þehrinde bir konferans toplandý. Bu konferansa Türkiye, Ýngiltere, Fransa, Sovyetler Birliði, Japonya, Yunanistan ve Yugoslavya iþtirak etti. Konferans sonunda Montrö Boðazlar Sözleþmesi 20 Ekim 1936 imzalandý. Ýtalya'da iki yýl sonra bu sözleþmeyi tanýdý.[17] Montrö Sözleþmesinin imzalanmasý, TBMM'nde büyük bir memnuniyet yaratmýþ, diplomasi alanýnda kazanýlmýþ büyük bir zafer olarak kabul edilmiþtir.
Montrö Sözleþmesi ile; Boðazlar Komisyonu kaldýrýlmýþtýr. Askerden arýndýrýlmasý ile ilgili tedbirlerde kaldýrýlarak, askeri hale gelebileceði hükme baðlanmýþtýr. Böylece, boðazlarýn emniyeti Türkiye'ye býrakýlarak, bölge üzerinde hâkimiyetini korumasý saðlanmýþtýr. Boðazlar üzerindeki egemenlik kýsýtlamalarýnýn kalkmasý sonucunda, Türkiye Boðazlarýn silahlandýrýlmasý ihalesini Ýngiltere'ye verdi. Hatta bu yaklaþým sonucu yine 1936'da Karabük demir-çelik fabrikalarýnýn kurulmasýný- Alman Krups Çelik Endüstrisinin daha düþük fiyat önermesine raðmen- bir Ýngiliz firmasýna ihale etmiþtir. Bundaki amaç Almanya'nýn Türkiye üzerindeki iktisadi nüfuzunu kýrmak maksadýyla Ýngiltere'ye yaklaþmasýdýr.[18]
Ayrýca Boðazlardan geçiþ ve seferler, Türkiye'nin Karadeniz'e sahili olan devletlerin, güvenliði saðlanacak þekilde düzenlenmiþtir. Ticaret gemileri için tam geçiþ serbestliði tanýnmýþtýr. Savaþ gemileri için ise; herhangi bir savaþ halinde Türkiye savaþ halinde deðil ise, savaþan devletlerin savaþ gemileri Boðazlardan geçmeyecekti. Türkiye savaþýn içinde ise veya kendisini savaþ tehlikesi karþýsýnda görür ise, geçiþ kararý kendisine býrakýlýyordu.
Karadeniz'e sahili olmayan devletlerin, Karadeniz'e geçebilecek savaþ gemileri cinsi, büyüklüðü ve tonajý sýnýrlandýrýlmýþtýr. Karadeniz devletlerinin savaþ gemilerinin Boðazlardan geçiþi için de oldukça geniþ serbestlik tanýnmýþtýr.[19]
Sözleþmenin süresi 20 yýlla sýnýrlandýrýlmakla beraber birlikte taraf devletlerden hiçbirisi süre sonunda sözleþmenin feshi yönünde bir talepte bulunmadýklarýndan, sözleþme hala yürürlüktedir.
Türkiye'nin Montrö Sözleþmesi'yle Boðazlar üzerinde hâkimiyetini tesis etmesi, milletler arasý münasebetlerde prestijini artýrmýþtýr. Sözleþme Türk- Ýngiliz ve Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönüm noktasýdýr. Sözleþmeyle oluþan Türk-Ýngiliz yakýnlaþmasý Sovyetleri rahatsýz etmiþ ve Türk-Sovyet münasebetlerinde soðukluk meydana gelmiþtir.[20]
Montrö görüþmeleri sýrasýnda bir ara Sovyet Dýþ Ýþleri Bakaný Litvinof, Boðazlarýn birlikte savunulmasý konusunda Türk Dýþ Ýliþkileri Bakaný Tevfik Rüþtü Aras'ýn aðzýný aramýþsa da Türk Hükumeti'nin buna yanaþmayacaðýný anlayýnca ýsrar etmemiþtir. Daha sonraki dönemlerde de Sovyetler bu isteklerinden vazgeçmiþlerdir. Sovyetler Birliði'nin güçlü olduðu sýrada yaptýðý bu giriþim, Amerika Birleþik Devletleri'ni harekete geçirmiþ, 1947 Truman Doktrini'nin ortaya çýkmasýnýn nedenlerinden biri olmuþtur. Ayrýca Türkiye'nin NATO'ya girmesini kolaylaþtýrmýþtýr.[21]

Sonuç olarak Montrö Sözleþmesi'ne göre;
1-      Lozan Antlaþmasý'nda kurulmuþ olan Boðazlar Komisyonu kaldýrýlarak bütün yetkileri Türk devletine geçti.
2-      Lozan Antlaþmasý ile Boðazlarýn iki yanýnda askersiz duruma getirilen yerlerde, Türkiye asker bulundurabilecek ve tahkimat yapabilecekti.
3-       Ticaret gemilerinin her iki yönde Boðazlardan geçiþi serbest olacaktý.
4-      Savaþ gemilerinin geçiþi ise zaman ve aðýrlýk bakýmýndan sýnýrlandýrýlacaktý.
5-      Türkiye savaþa girer veya bir savaþ tehlikesi ile karþýlaþýrsa Boðazlarý istediði gibi açýp kapatabilecekti.[22]

Montrö Boðazlar Sözleþmesi Ýle;
1-      Türkiye, büyük bir zafer kazandý.
2-      Türk Devleti'nin egemenlik haklarýný sýnýrlayýcý hükümler kaldýrýldý.
3-      Boðazlarda asker bulundurulmasý ile Türkiye'nin Doðu Akdeniz'de önemi arttý ve milletler arasý dengede önem kazandý.
4-      Sovyetler Birliði, Karadeniz yönünden gelebilecek tehditlere karþý güvenliðini saðlamýþ oldu. Bu durum Türkiye ile Sovyet Rusya arasýndaki iliþkilerin geliþmesini saðlamýþtýr.[23]
Teþkilat-ý Esasiye Kanunu Nedir?
Teþkilat-ý Esasiye 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edilen, 23 ve bir ayrýk olmak üzere toplamda 24 maddeden oluþan, anayasa niteliðinde yazýlý bir belgedir. Aslýnda Osmanlý Devleti'nin, ilk anayasasý olan Kanun-i Esasi'nin devamý niteliðindedir. Toplamda sadece 24 maddeden oluþtuðundan, en kýsa ve özlü anayasa olarak kabul edilmektedir. Bu makalemizde, Teþkilat - ý Esasiye hakkýnda ayrýntýlý bilgileri bulacaksýnýz.
Yazar: Erkan Karaca

Facebook'ta Paylaþ
 
Twitter'da Paylaþ

 
Teþkilat-ý Esasiye, Osmanlý'nýn ardýndan kurulan yeni Türk Devleti'nin ilk yazýlý anayasasýdýr. Kabul ediliþ tarihi 20 Ocak 1921'dir. Esas bakýmýndan incelendiðinde, Osmanlý Ýmparatorluðu'nun anayasasý olan Kanun-i Esasi'nin devamý niteliðindedir. 1876 anayasasý henüz yürürlükten kaldýrýlmadan çýkarýldýðý için, en kýsa ve özlü anayasa niteliðinde bir belgedir. Toplamda sadece 24 maddeden oluþmaktadýr. 1923 yýlýnda yapýlan bazý deðiþikliklerden sonra, 1924 yýlýnda ise yeni anayasa çýkarýlmýþtýr.
Bunlar Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk anayasalarý kabul edilmektedir. Bilmemiz gerekir ki o dönem ülkede, Meclis Hükümeti Sistemi vardý. Ancak devletin rejimi henüz kesin bir dille belirtilmemiþti.
1921 yýlýnda kabul edilen bu Anayasa daha sonra 29 Ekim 1923 tarihinde devrimsel deðiþikliklere uðramýþtýr. Ve Meclis Hükümeti sisteminden Cumhuriyet rejimine geçilerek, "Kabine Hükümeti" uygulamasýna geçilmiþtir.. Ayrýca yasama - yürütme - yargý erkleri birbirinden baðýmsýzlaþtýrýlarak kuvvetler ayrýlýðý ilkesi saðlanmýþtýr.
Ýçerik [Gizle]
1⦁   ⦁   1921 Teþkilat-ý Esasiye Kanunu (1921 Anayasasý)
2⦁   ⦁   1921 Anayasasý'nýn (Teþkilat-ý Esasiye'nin) 1923 Deðiþiklikleri
3⦁   ⦁   Teþkilat-ý Esasiye'nin Özellikleri Nelerdir?
1921 Teþkilat-ý Esasiye Kanunu (1921 Anayasasý)
 20 Ocak 1921 tarihinde çýkarýlan Teþkilat- ý Esasiye'nin en önemli kanunlarý 10 madde halinde listelenmiþtir. Bu 10 maddeyi aþaðýda inceleyebiliriz;
1- Egemenlik kayýtsýz þartsýz milletindir. Ýdare þekli, halkýn mukadderatýný bizzat ve fiili olarak yönetmesi ilkesine dayanýr.
2- Yürütme kuvveti ve yasama yetkisi, milletin tek ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve toplanýr.
3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafýndan idare edilir ve hükümeti "Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti" adýný taþýr.
4- Büyük Millet Meclisi, iller halkýnca seçilmiþ üyelerden oluþur.
5- Büyük Millet Meclisi'nin seçimi iki yýlda bir yapýlýr. Seçilen üyelerin üye kalma süresi iki yýldýr. Yeniden seçilmek de mümkündür. Eski meclis, yeni meclis toplanýncaya kadar göreve devam eder. Yeni seçimlerin yapýlmasý için gerekli þartlarýn saðlanamamasý halinde, görev süresi yalnýz bir yýl uzatýlabilir. Büyük Millet Meclisi üyelerinden her biri, sadece kendini seçen ilin ayrýca vekili olmayýp ayný zamanda bütün milletin vekilidir.
6- Büyük Millet Meclisi'nin Genel Kurulu, Kasým ayýnýn baþýnda, hiçbir daveti beklemeden kendiliðinden toplanýr.
7- Þeriat hükümlerinin uygulanmasý, tüm kanunlarýn yürürlüðe konmasý, deðiþtirilmesi, yürürlükten kaldýrýlmasý, antlaþma ve barýþ imzalanmasý ve dahi vatan savunmasýyla ilgili savaþ ilâm gibi temel haklar Büyük Millet Meclisi'ne aittir. Kanun ve tüzüklerin düzenlenmesinde, halk için en yararlý, en elveriþli fýkýh ve hukuk hükümleriyle, örf, âdet ve teamüller esas
olarak alýnýr.
8- Büyük Millet Meclisi, hükümeti oluþturan bakanlýklarý, "özel kanun gereðince seçtiði bakanlar ile yönetir. Meclis, yürütme ile ilgili iþlerde bakanlara görev tayin eder ve gerekli gördüðü hallerde bunlarý deðiþtirir.
9- Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafýndan seçilen baþkan, bir seçim dönemi süresince Büyük Millet Meclisi Baþkaný'dýr. Bu sýfatla Meclis adýna imza atmaya ve Bakanlar Kurulu kararlarýný onaylamaya yetkilidir. Bakanlar Kurulu üyeleri arasýndan birini kendilerine baþkan seçer. Ancak Büyük Millet Meclisi Baþkaný, Bakanlar Kurulu'nun da tabiî baþkanýdýr.
10- Kanun-i Esasi'nin bu maddelere aykýrý düþmeyen hükümleri eskisi gibi yürürlüktedir.
1921 Anayasasý'nýn (Teþkilat-ý Esasiye'nin) 1923 Deðiþiklikleri
 1921 Anayasasý'ndan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi sürekli toplantý halinde olmuþ; vatanýn çýkarlarý ve bütünlüðü için gerekenleri görüþmüþtür. Bu anayasada 1923 yýlýnda bazý deðiþikler yapýlmýþtýr. Bunlardan en önemlileri þu þekildedir;
⦁   Devletin resmi dili Türkçedir.
⦁   Devletin dini Ýslam'dýr.
⦁   Devletin baþkenti Ankara'dýr.
⦁   Cumhurbaþkaný 4 yýl görevde kalabilir ikinci kez seçilebilir.
⦁   Türkiye devletinin yönetim þekli Cumhuriyettir.
Teþkilat-ý Esasiye'nin Özellikleri Nelerdir?
 Teþkilat-ý Esasiye önemlidir, çünkü Ýmparatorluðun küllerinden doðan Yeni Türk Devleti'nin dünya devletleri tarafýndan tanýnmasýna yol açacak hukuki ve siyasal bir geçerliliðe sahiptir. Ancak dönemi itibariyle, içinde bulunulan olaðanüstü hallerden dolayý kararlarý meclisten hýzlý bir þekilde geçirmek ve zaman kaybetmeden uygulayabilmek için 2. maddede de açýklandýðý gibi, güçler birliði ilkesi uygulanmýþtýr.
Bu güçler birliði yasasý, kendi içinde hem yasama (kanun çýkartma), hem de yürütme (kanunlarý uygulama) iþlevlerini tek çatý altýnda, mecliste gerçekleþtiriyordu. Daha sonra ise yine meclisteki vekiller görevlendirilerek yargý kurallarýný uygulatmasý için Ýstiklal Mahkemeleri kurulmuþtur. Bu mahkemelerin kurulmasýnýn ardýndan meclis; yasama ve yürütme erkiyle birlikte üçüncü erk olan yargýyý da kendi çatýsý altýnda toplamýþtýr.
Teþkilat-ý Esasiye'nin özelliklerinden biri de temel hak ve hürriyetlere yer verilmemiþ olmasýdýr. Laik bir anayasa deðildir, meclisin üstünde bir güç kabul edilmemektedir. Yeni devletin kurulduðu belgelenmiþ ancak önemli deðiþiklikler cumhuriyetin ilanýndan sonra yapýlmýþtýr. Kanun-i Esasi hala yürürlükte olduðu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kendini bir türlü ispatlayamadýðý için, Teþkilat-ý Esasiye Kanunu'nun çýkarýlmasý gecikmiþtir. Çünkü yeni anayasa yeni devlet demekti ve bu o dönem için büyük kargaþalarýn çýkmasýna sebep olabilirdi.

Lozan Barýþ Antlaþmasý ve Önemi - Lozan Barýþ Konferansý'nda, yalnýz Yunanistan'la bir hesaplaþma ve savaþa son veren bir barýþ antlaþmasý yapýlmamýþ, ayný zamanda, I. Dünya Savaþý'nýn galipleri ile yüzyýllardan beri süre gelen hukuki ve siyasi sorunlar ve uyuþmazlýklar çözümlenmiþtir. Açýkça, "Doðu Sorunu" bütün konferansýn aðýrlýk merkezini oluþturmuþtur.20 Kasým 1922 tarihinde Lozan þehrinin Mont Benon Gazinosu'nda toplanan barýþ konferansý, tarafsýz Ýsviçre Konfederasyonu Baþkaný Habb'ýn konuþmasý ile açýlmýþtýr. Lord Curzon'dan sonra söz alan Ýsmet Paþa (Ýnönü), daha ilk andan itibaren istiklal ve hakimiyet davasýný önemle belirtmiþ, "Bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklal istiyoruz" diyerek sesini duyurmuþtur. Konferans, 4 Þubat'da Antlaþmazlýk yüzünden kesilmiþ, 23 Nisan 1923'te ikinci defa toplanarak, 24 Temmuz 1923'te Barýþ Antlaþmasý imza edilmiþtir. Lozan Barýþý sekiz aylýk çetin ve uzun bir müzakere devresinden sonra, Lozan Üniversitesi'nin tören salonunda imzalanmýþtýr. Lozan'da imzalanan belgeler, esas Barýþ Antlaþmasý, 16 adet sözleþme, protokol, beyanname ile bir de nihai senetten oluþmaktadýr.

Lozan'da imzalanan bu belgelerle, sadece bir barýþ Antlaþmasý yapýlmamýþ, ayný zamanda Türkiye ile Batýlý devletlerin siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal iliþkileri yeni baþtan düzenlenmiþtir.Lozan Barýþ Antlaþmasý, önsözünde, devletlerin baðýmsýzlýk ve egemenliðine saygý gösterilmesi ilkesine yer vermiþtir. Bu ilke, yeni Türkiye'nin 1. Dünya Savaþý'nýn galipleri ile eþit þartlar altýnda, Lozan'da siyasi bir mücadeleye giriþtiðini gösteren bir hükümdür. Türk baðýmsýzlýk ve egemenliðinin tanýnmasý bakýmýndan da önem arz eder.Esas Barýþ Antlaþmasý, bir önsöz ve 5 bölümden oluþan 143 maddedir.Lozan Barýþ Antlaþmasý'nda düzenlenen konular aþaðýda özetle belirtilmiþtir:

Sýnýrlar 

Lozan Barýþ Antlaþmasý'nda yapýlan düzenlemeler ve alnýn kararlar doðrultusunda yeni kurulan tam manasýyla baðýmsýz Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sýnýrlarý aþaðýdaki þekliyle kesinliðe kavuþturulmuþtur.

Güney Sýnýrý: 20 Ekim 1921 Ankara Antlaþmasý gereðince, Fransa ile anlaþýlarak güney sýnýrý kararlaþtýrýlmýþ, Lozan'da bu sýnýr sadece teyit edilmiþtir.

Irak sýnýrý: Irak sýnýrý uyuþmazlýðý çözülememiþtir. Antlaþmada, Türk topraklarýnýn boþaltýlmasýndan itibaren, bu uyuþmazlýðýn dokuz ay zarfýnda dostane bir þekilde çözümleneceði belirtilmiþtir.

Batý Sýnýrlarýmýz: Yunanlýlarla batý sýnýrý, Misak-ý Milli'ye uygun, Mudanya Mütarekesi'nde ön görüldüðü gibi, Meriç Nehri sýnýr olmak üzere düzenlenmiþtir. Karaaðaç ve çevresi Yunanlýlardan alýnarak savaþ tamiratý karþýlýðý Türkiye'ye býrakýlmýþtýr. Ege Denizi'nde Bozcaada ve Ýmroz Türkiye'ye verilmiþtir. Ayrýca, Yunanlýlarýn elinde býrakýlan Anadolu kýyýsýna yakýn adalar da, askersiz hale getirilmiþtir.

Azýnlýklar 

Birinci Dünya Savaþý'na son veren barýþ antlaþmalarýnda azýnlýklarýn himayesine ait hükümler bulunmaktadýr. Lozan Barýþ Antlaþmasý'nýn bu hususla ilgili hükümleri incelendiðinde, azýnlýklar bir ayrýcalýða sahip olmamýþlardýr.Türk vatandaþý sayýlan gayrimüslimlerin kanun ve hukuk düzeni önünde eþitliði saðlanmýþtýr. Antlaþmanýn 42. maddesi ile gayrimüslim azýnlýklar yararýna olarak kabul edilen þahsi haklar ile aile haklarý, Medeni Kanunumuzun yürürlüðe girmesi ile önem ve anlamýný yitirmiþtir. Böylece Patrikhanelerin dünya iþlerinde ve azýnlýklarýn þahsi muamelelerinde hiç bir yetkileri kalmamýþtýr.

Kapitülasyonlar 

Kapitülasyonlar, adli, mali ve idari sahada yabancýlara tanýnan imtiyaz ve ayrýcalýklardýr. Antlaþmanýn 28. maddesiyle, kapitülasyonlar bütün sonuçlarý ile birlikte kaldýrýlmýþ ve yeni Türk Devleti, yüzyýllardan beri çekilen bir sorundan kurtulmuþtur.

Savaþ Tazminatlarý 

I.Dünya Savaþý'nýn galipleri, Osmanlý Devleti'nden 1.Dünya Savaþý nedeniyle tazminat istemiþler, buna ek olarak, iþgal masraflarýna, kendi tebaalarýnýn zarar ve ziyanlarýný da eklemiþlerdir.

I. Dünya Savaþý'na giren yenik devletlere ciddi bir mali yük olan bu sorundan, geleceðe bir borç býrakýlmadan, sadece fiilen elimizde bulunmayan meblað karþýlýk gösterilerek, büyük bir baþarý ile kurtulunmuþtur.

Türkiye, Yunanistan'ýn savaþýn devamýndan ve bunun sonuçlarýndan doðan mali durumunu dikkate alarak, tamiratla ilgili her türlü taleplerinden Karaaðaç ve çevresinin Türkiye'ye býrakýlmasý þartý ile vazgeçmiþtir.

Borçlar Sorunu 

1854'ten itibaren Birinci Dünya Savaþý sonuna kadar devam eden Osmanlý kamu borçlarý, Birinci Dünya Savaþý'nda yapýlan borçlanmalar da dahil, büyük bir meblað oluþturuyordu.

Sene tertipleri üzerinde borcun taksimi yerine, sermaye üzerinden borcun taksimi ile esas borç toplamý bir hayli azaltýlmýþtýr. Diðer taraftan bu borçlar, Osmanlý Ýmparatorluðu'ndan ayrýlan devletlere de gelirle orantýlý olarak bölünmüþtür. Ayrýca, Osmanlý Ýmparatorluðunun Almanya, Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan'a olan borçlarý bu devletlerle de yapýlan antlaþmalarla 1.Dünya Savaþý'nýn galiplerine devredilmiþtir.

Osmanlý kamu borçlarýnýn diðer çetin bir safhasý ödeyeceðimiz borçlarýn hangi para ile ödenmesi hususunda kendini göstermiþtir. Karþý taraf bunu altýn veya sterlin olarak talep etmiþtir. Türk tarafý, Türk parasý ve Fransýz frangý olarak ödemeyi teklif etmiþ, aradaki farkýn muazzam meblaðlara varmasýna raðmen, burada da Türkiye'nin görüþü kabul edilmiþtir.

Boðazlar 

Lozan'da imza olunan en önemli belgelerden biri de, Türk Boðazlarýnýn statüsü ile ilgili sözleþmedir. Boðazlar sorunu, antlaþmanýn 23. maddesinde yer almýþ, Barýþ Antlaþmasý'na ek Lozan Boðazlar Sözleþmesi ile ayrýca ayrýntýlý olarak düzenlenmiþtir. Boðazlardan serbest geçiþi, Boðazlar Komisyonunun kurulmasýný, boðazlarýn ve civarýnýn askersiz hale getirilmesini hedef tutan ve Milletler Cemiyeti'nin de garantisini saðlayan hükümleri içeren bu sözleþme, 1936'da Montrö (Montreux) Boðazlar Sözleþmesi ile deðiþtirilmiþtir. Milli egemenliði sýnýrlayýcý hükümler kaldýrýlmýþ, milli çýkarlarýmýza uygun hale getirilmiþtir.

Nüfus Deðiþimi 

Lozan'da çözümlenen bir diðer önemli sorun da, Ýstanbul'da yaþayan Rumlarla Batý Trakya'da yaþayan Türkler hariç, Türkiye'deki bütün Rumlarla Yunanistan'daki Türklerin deðiþtirileceðini öngören sözleþmenin, Barýþ Antlaþmasý'na ek olarak konmasýdýr.

Lozan'ýn Önemi 

• Lozan Barýþ Antlaþmasý, Türk Kurtuluþ Savaþý'nýn saðladýðý, Türk milletinin hayati haklarýný ve emellerini gerçekleþtirdiði bir eserdir. Lozan ayný zamanda, Orta Doðunun en önemli bölgesinde, barýþ ve güvenliði kurmak ve devam ettirmekle dünya barýþýna da hizmet etmiþtir. Türkiye Lozan'da Misak-ý Milli'yi gerçekleþtirmiþtir. 

• Türklerin varlýðýný ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni tartýþmasýz kabul eden uluslararasý bir belgedir. 

• Lozan, Birinci Dünya Savaþý galiplerinin temel amacý olan Anadolu'nun parçalanmasýný ve Türklüðün ortadan kaldýrýlmasýný öngören Sevr Antlaþmasý'nýn hükümlerini geçersiz hale getiren bir antlaþmadýr. 

• Lozan'la birlikte her türlü kapitülasyon, imtiyaz ve özerklikten arýnmýþ siyasal ve ekonomik baðýmsýzlýða kavuþmuþ tam baðýmsýz Türk devletinin kuruluþu saðlanmýþtýr. 

• Anadolu'yu sömürgeci devletlerin sömürgesi haline getirme planýnýn en önemli parçasý, Sevr, ayný zamanda Anadolu'da dinsel ve etnik ayrýma olanak tanýyan çok hukuklu bir sistem yaratýyordu. Lozan'la birlikte sömürgeci devletlerin bu düþünceleri de hayal olmuþtur.

• Türkiye ile I. Dünya Savaþý'nýn galipleri arasýnda Lozan'da eþit koþullar altýnda imzalanan bu antlaþma, Türkiye'nin siyasal, ekonomik, malî, askerî ve kültürel baðýmsýzlýðýný, ulusal sýnýrlar içinde yeni bir Türk Devleti'nin varlýðýný dünyaya kabul ettirdiði için Türk tarihi açýsýndan önemlidir.

• Mondros ve Sevr Antlaþmalarý ile Türkiye'nin topraklarý ve baðýmsýzlýðý elinden alýnýp sömürge haline getirilmek, Anadolu'da dinsel ve etnik ayrýma olanak tanýyan çok hukuklu bir sistem yaratýlmak istenmiþtir. Bu þekilde yok edilmesi planlanan Türk varlýðý, Lozan Antlaþmasý'yla her türlü kapitülasyon, imtiyaz ve özerklikten arýnmýþ, siyasal ve ekonomik baðýmsýzlýða kavuþmuþ tam baðýmsýz bir devlet olarak tüm dünyaya onaylattýrýlmýþtýr. 

• Lozan Antlaþmasý'yla emperyalizme karþý kazanýlan askeri zafer diplomatik ve siyasal zafere dönüþtürülmüþ, tüm sömürge halklarýna örnek olan bu baþarý Hindistan, Arabistan ve Kuzey Afrika'da baðýmsýzlýk inançlarýný kamçýlamýþ, sömürgeciliðin sonunu getirmiþtir. 

• Lozan Barýþ Antlaþmasý, XX. Yüzyýlda emperyalizme karþý ulusal kurtuluþ savaþýný baþlatýp baþarýyla sonuçlandýran Türk Ulusunun, kendisine baðýmsýz yaþama hakký tanýmak istemeyen düþmanlarýna savaþtan sonra barýþ masasýnda da bu hakkýný kabul ettirmesinin belgesidir.

• Mustafa Kemal Atatürk'ün de ifade ettiði gibi "Lozan Barýþ Antlaþmasý, Türk Ulusu aleyhine yüzyýllardan beri hazýrlanmýþ ve Sevr Barýþ Antlaþmasý'yla tamamlandýðý zannedilmiþ, büyük bir suikastýn ortadan kaldýrýldýðýný gösteren bir belgedir."

I. ve II. Dönem Lozan Konferansý'na Katýlan Türk Delegasyonu 

Baþdelege : Ýsmet Ýnönü (Dýþiþleri Bakaný) 
Delegeler : Dr. Rýza Nur (Saðlýk Bakaný), Hasan Saka (Maliye Bakaný) 
Danýþmanlar : Münir Ertegün, A. Muhtar Çilli, Veli Saltý, Zülfü Tigrel, Zekai Apaydýn, Mahmut Celal Bayar, Þefik Baþman, Seniyettin Baþak, Þevket Doðruker, Mehmet Tevfik Býyýklýoðlu, Tahir Taner, Nusret Metya, Yusuf Hikmet Bayur, Zühtü Ýnhan, Fuat Aðralý, Mustafa Þeref Özkan, Þükrü Kaya, Hamit Hasancan, Cavit Bey, Hayým Naum, Baha Bey 

Basýn Danýþmanlarý : Ruþen Eþref Ünaydýn, Yahya Kemal Beyatlý 
Genel Sekreter ve Danýþman : Reþit Saffet Atabinen 
Yazmanlar : Ali Türkgeldi, Mehmet Ali Balin, Cevat Açýkalýn, Celal Hazým Arar, Saffet Þav, Süleyman Saip Kýran, Rýfat Bey, Dr. Nihat Reþat Belger, Atýf Esenbel, Sabri Artuç 

Not : Yukarýdaki delegasyon 1.Dönem Lozan Konferansý'na (20 Kasým 1922-4 Þubat 1923) katýlmýþtýr. Bu gruptan A.Muhtar Cilli, Veli Saltýk, Zülfü Tiðrel, M.Celal Bayar, Seniyettin Baþak, Þevket Doðruker, Zühtü Ýnhan, Þükrü Kaya, Hamit Hasancan, Cavit Bey, Hayým Naum, Baha Bey, Ruþen Eþref Ünaydýn, Yahya Kemal Beyatlý, Reþit Saffet Atabinen, Mehmet Ali Balim, Cevat Açýkalýn, Celal Hazým Arar, Saffet Þav., Süleyman Saip Kýran, II.Dönem Lozan Konferansý'na (23 Nisan-17 Temmuz 1923) katýlmamýþtýr.


Geleneksel Türk Tiyatrosu nedir?
Geleneksel Türk tiyatrosu seyirlik, köy oyunlarý ve halk tiyatrosu geleneðini içerecek bir biçimde, hem sözsüz, hem de söze dayanan dramatik nitelikli oyunlar için kullanýlmaktadýr. Seyirlik köy oyunlarý eski Ön Asya uygarlýklarýnýn bolluk törenleri ile Anadolu'ya göç etmiþ Türklerin atalarýnýn kültüründe yer alan þaman törenlerinin birleþiminden oluþmuþtur.
Geleneksel Türk Tiyatrosu hakkýnda bilgiler
Geleneksel Türk tiyatrosu seyirlik, köy oyunlarý ve halk tiyatrosu geleneðini içerecek bir biçimde, hem sözsüz, hem de söze dayanan dramatik nitelikli oyunlar için kullanýlmaktadýr. Seyirlik köy oyunlarý eski Ön Asya uygarlýklarýnýn bolluk törenleri ile Anadolu'ya göç etmiþ Türklerin atalarýnýn kültüründe yer alan þaman törenlerinin birleþiminden oluþmuþtur. Seyirlik köy oyunlarýnýn yanýnda, gene þaman kültüründen izler taþýyan köy kuklasý'da bugün varlýðýný sürdürmektedir. Þii kültürünün ürünü olan taziye geleneðinin izleri de kýrsal kesimde muharrem törenlerinde anlatý düzeyinde görülür. Daha çok kentsel kesimde geliþmiþ olan halk tiyatrosu geleneði içinde söze dayalý türlerin baþýnda meddah, kukla, Karagöz ve Ortaoyunu yer almaktadýr. Doðu kökenli çok eski tür olan Türk kuklasý Avrupa kukla sanatýnýn etkisi altýnda da kalarak geliþimini
19. yüzyýl
ýn sonuna deðin sürdürmüþtür. Geleneksel Türk tiyatrosunun gerek kýrsal, gerekse kentsel kesimde görülen türlerinin ortak özelliklerinin baþýnda, yazýlý bir metne deðil doðaçlamaya dayanmasý ve belirli bir tiyatro yapýsý ya da sahne gerektirmesi gelir. Þarký, dans, söz oyunlarý ve taklit geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez öðeleridir. Geleneksel Türk tiyatrosu, 19. yüzyýlýn gerçekçi benzetmeci Avrupa tiyatrosunda yansýyan "kapalý biçim" anlayýþýnýn tam tersine, "açýk biçim" özellikleri gösterir. Geleneksel Türk tiyatrosunun temel öðesi güldürüdür. Geleneksel Türk tiyatrosunda oyun kiþilikleri tip düzeyindedir, karakter boyutuna ulaþmaz. Bu tiyatronun bir baþka özelliði de sürekli bir sergileme düzenine baðlý olmayýp bayram, düðün, sünnet vb. çeþitli toplumsal olaylar içinde yer almasýdýr. 

Meddahlýk

Türklerde

Orta Asya
'dan bu yana var olan hikaye anlatma geleneðinin Ýslam kültüründeki benzer gelenekle birleþmesiyle geliþmiþ, son biçimini 16. yüzyýlda kahvehanelerin açýlmasýyla almýþtýr. Türk halk tiyatrosu geleneðinin en önemli ürünleri olan Karagöz ve ortaoyunu ise özellikle büyük kentlerde yaygýnlaþmýþtýr. Karagöz yüzyýllar boyunca Osmanlý Devleti'nin egemenliði altýnda kalan Avrupa topraklarýnda da etkili bir tür olarak var olmuþtur. Bugün kullanýlan adýyla kayýtlara ilk kez 1834'te geçmiþ olan Ortaoyunu, halk tiyatrosunun en geliþmiþ türüdür. Karagöz, kukla, meddah oyunlarýyla baþka yerli seyirlik öðelerin bir bileþimi sayýlabilecek ortaoyununun daha önceki yüzyýllarda da kol oyunu, meydan oyunu, taklit oyunu, yeni dünya oyunu gibi adlar altýnda var olduðu bilinir. Ortaoyunu ile Rönesans dönemi Ýtalyan halk tiyatrosu commedia del'arte arasýndaki hem adlarýna, hem de yapýlarýna iliþkin benzerlik ise bütün araþtýrmacýlarca kabul edilmektedir. 19. yüzyýlýn sonlarýyla 20. yüzyýlýn baþlarýnda altýn çaðýný yaþayan ortaoyunu, Tanzimat'ta benimsenmeye baþlayan Batý modelindeki tiyatro ile uzun süre yarýþmýþ, Cumhuriyet'ten sonraysa öbür geleneksel türlerle birlikte silinmeye yüz tutmuþtur.
Ýstiklal Marþý'nýn yazýlýþ öyküsü
 Ýstiklâl mücadelesinin baþladýðý ilk günlerden itibaren gazete yazýlarýyla, vaazlarýyla, hutbeleri ve þiirleriyle halkýn mücadele bilincine ulaþmasý için elinden geleni yapan Mehmet Akif, Ýstanbul'da durmamýþ ve Anadolu'yu belde belde, köy köy dolaþarak bu mücadelenin sadece Türk milletinin mücadelesi olmadýðýný, savaþýn kaybedilmesi durumunda Ýslam'ýn da son kalesinin elden gideceðini anlatmýþtýr.

Halkýn bilinçlenmesinde faaliyetleriyle büyük emek sarf eden Akif, 1920'de Büyük Millet Meclisi'ne Burdur Milletvekili olarak girmiþ ve mücadelenin ruhunu, gerçek mahiyetini bu defa da halkýn temsilcilerine anlatmaya çalýþmýþtýr. Çünkü milletvekillerin bir kýsmý büyük ümitsizliðe kapýlmýþlardýr.

Mehmet Akif, Ankara'daki günlerini Taceddin Dergahý'nda geçirirken, Garp Cephesi Kumandanlýðý askerleri þevklendirecek bir marþ yazýlmasýný arzu etmiþ ve Maârif Vekaleti (Eðitim Bakanlýðý) bu hususta bir yarýþma düzenlemiþtir. Kazanacak sanatkâra para ödülü verilecektir. Yarýþmaya 724 þiir gelmiþtir. Fakat bunlar arasýnda, mücadele þuurunu istenen idrak seviyesinde ve istenen belâgatta iþleyen þiir yoktur. Ýstiklâl mücadelesini ebedileþtirecek mýsralar, ancak mukaddes deðerler uðruna yapýlan mücadelenin ruhunu taþýyan ve bunu bütün benliðinde hisseden bir kalemden çýkabilirdi. Ýlk akla gelen Mehmet Akif'ti. Fakat para karþýlýðýnda hislerini haykýrmayý uygun bulmadýðý için yarýþmaya katýlmamýþtý. Ancak arzulanan þiir bulunamayýnca, zamanýn Maârif Vekili (Eðitim Bakaný) Hamdullah Suphi, Akif'e bir mektup göndererek katýlmamasýndaki sebebin ortadan kaldýrýlacaðýný ifade ederek ve baþka konularý da dile getirerek Akif'i ikna etti. Bunun üzerine zafere en fazla inanmýþ ve bu inancý her fýrsatta dile getirmiþ olan Akif, Ýstiklâl Marþý mücadelesini âbideleþtiren þiiri yazmaya baþladý. Ýman ve ümit Akif'e marþý yazmaya iten iki temel güçtür. Taceddin Dergahý'nda bir gece yarýsý yaþadýðý his yoðunluðu esnasýnda, rivayetlere göre bir kalem aramýþ, bulamayýnca da eline geçirdiði bir çiviyle baðýmsýzlýk heyecanýnýn doruk noktasýna çýktýðý mýsralarý, hemen kaydetmek telaþýyla duvara kazýmýþtýr:
"Ben ezelden beridir hür yaþadým, hür yaþarým.
Hangi çýlgýn bana zincir vuracakmýþ, þaþarým!
Kükremiþ sel gibiyim, bendimi çiðner aþarým.
Yýrtarým daðlarý, enginlere sýðmam taþarým."

Rahmetli Ayhan Songar hocanýn bir yazýsýnda naklettiði anekdot, Ýstiklâl abidesinin yazýlýþ amacýný bütün samimiyeti ortaya ile koymaktadýr. Akif, son günlerinde, hasta yataðýnda yatarken kendisine Ýstiklâl Marþý için "Acaba yeniden yazýlsa daha iyi olmaz mý?" diye bir sual sorulmuþ. Akif'in cevabý, bu marþýn neyin destaný, neyin mahsulü olduðunu anlatacak bir vecizedir:
Allah, bir daha bu millete bir Ýstiklâl Marþý yazdýrmasýn.
Cumhurbaþkanlarýmýz Sýrasýyla Ýsimleri-Tarihleri
 


Türkiye'de, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra 12 cumhurbaþkaný görev yaptý. Ýþte görev yapan cumhurbaþkanlarýnýn isimleri ve görev yaptýklarý tarihler:

1. Cumhurbaþkaný Mustafa Kemal Atatürk: 29 Ekim 1923'te göreve baþladý. 10 Kasým 1938'de görevi baþýnda vefat etti.

2. Cumhurbaþkaný Ýsmet Ýnönü: 11 Kasým 1938'de göreve baþladý. 22 Mayýs 1950'de görevi sona erdi.

3. Cumhurbaþkaný Celal Bayar: 22 Mayýs 1950'de göreve baþladý. 27 Mayýs 1960'ta yapýlan darbe sonucunda görevi sonlandýrýldý.

4. Cumhurbaþkaný Cemal Gürsel: 27 Mayýs 1960'ta göreve baþladý. 2 Þubat 1966'ta görevi sona erdi.

5. Cumhurbaþkaný Cevdet Sunay: 28 Mart 1966'ta göreve baþladý. 29 Mart 1973'te görevi sona erdi.

6. Cumhurbaþkaný Fahri Korutürk: 6 Nisan 1973'te göreve baþladý. 6 Nisan 1980'de görevi sona erdi.

7. Cumhurbaþkaný Kenan Evren: 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra 9 Kasým 1982'de göreve baþladý. 9 Kasým 1989'da görevi sona erdi.

8. Cumhurbaþkaný Turgut Özal: 9 Kasým 1989'da göreve baþladý. 17 Nisan 1993'te görevi baþýnda vefat etti.

9. Cumhurbaþkaný Süleyman Demirel: 16 Mayýs 1993'te göreve baþladý. 16 Mayýs 2000'de görevi sona erdi.

10. Cumhurbaþkaný Ahmet Necdet Sezer: 16 Mayýs 2000'de göreve baþladý. 28 Aðustos 2007'de görevi sona erdi.

11. Cumhurbaþkaný Abdullah Gül: 28 Aðustos 2007'de göreve baþladý. 28 Aðustos 2014'de görevi sona erdi.

12. Cumhurbaþkaný Recep Tayyip Erdoðan: 10 Aðustos 2014'de yapýlan halk oylamasý sonucunda ilk turda %52 oy alarak seçimi kazandý. 28 Aðustos 2014'de göreve baþladý.
Temsil Heyeti Nedir Kurulma Nedenleri Nelerdir
 
⦁   27.06.2015
⦁   
Temsil heyetinin kurulma nedenleri nelerdir öðrenmek isteyenler mutlaka yazýmýzý okumalýlar.
Temsil Heyeti; Mondros Mütarekesi'nin ardýndan Anadolu topraklarýný Ýtilaf Devletlerinin iþgal etmesi nedeni ile Türk milletinin mücadelesi esnasýnda, ulusal bir meclisin kuruluþuna kadar yürütme organý görevini yürüten kurula denir.
Temsil Heyeti; ilk olarak Erzurum kongresi delegeleri arasýndan seçilen ve doðu illerini temsil etmek için görevlendirilmiþ kongrenin kararlarýný uygulamayý amaçlayan 9 kiþiden oluþmuþtur. Ardýndan Sivas Kongresi yapýlmýþ ve heyetteki üye sayýsý tüm yurdu temsil etmek için 16 kiþiye çýkarýlmýþtýr.
Temsil heyeti; TBMM henüz kurulmadýðý için Ýstanbul hükümetine alternatif bir geçici hükümet için kurulmuþtur.  Temsil Heyetinin baþkaný; Mustafa Kemal Atatürk'tür.  Heyet; 27 Aralýk 1919 tarihinden sonra faaliyetlerini Ankara'da devam etmiþtir. Temsil heyeti; TBMM'nin kurulmasýnda öncü olmuþtur.  Temsil heyetinin Ankara'da faaliyetlerine devam etmesinin nedenleri ise þunlardýr;
- Ulaþým ve haberleþme imkanlarýnýn elveriþli olmasý
- Þehrin Batý cephesine yakýnlýðý
- Kentte yaþayan insanlarýn milli mücadele bilinci
- Ýtilaf devletleri tarafýndan iþgal edilmemiþ bir þehir olmasý
- Ýstanbula'a yakýnlýðý                                                                                                                                                                                                                                     - Mebusan Meclisi'nin çalýþmalarýnýn yakýndan izlenme isteði
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

Muhakemetü'l-Lugateyn
Kelime anlamý iki dilin karþýlaþtýrýlmasý olan bu eser, 15.yüzyýl edebî þahsiyetlerinden Ali Þir Nevai'nin Çaðatay Türkçesi (Hakaniye) ile yazdýðý en önemli eserdir. Eser, Kaþgarlý Mahmut'un yazdýðý Divanü Lugati't Türk'ten sonra milli dili korumak endiþesiyle Ýslami dönem edebiyatýnýn bu konuda yazýlmýþ en önemli ikinci eseridir.  Divanü Lugati't Türk'te Türkçenin Arapçayla "at baþý gittiði" ispatlanmaya çalýþýlýrken bu eserde Türkçenin Farsçadan üstünlüðü ispatlanmaya çalýþýlmýþtýr.
Ali Þir Nevâî bu eserinde, Türkçeyi edebi dil olarak kullanmayan, Farsça yazan çaðdaþlarýna bir mesaj vermek istemiþ, ediplerin eserleri Türkçeyle yazmalarý yönünde telkinler vermeye çalýþmýþtýr.  Sanatçý, mensubu olduðu Çaðatay Türkçesi ve Lehçesini ele almýþtýr. Dolayýsýyla Ali Þir Nevai, 15. yy Çaðatay Türkçesi ve edebiyatýnýn da en önemli simasýdýr.
Ali Þir Nevaî  bu eserinde, zamanýndaki þairlerin Türkçeyi býrakarak þiirlerini Farsça ve Arapça ile yazmalarýna engel olmak istemiþ Türk þairlerine edebi eserleri Türk dili ile yazmalarýna teþvik etmek için bu eserini yazmýþtýr. Eserin yazýlmasýnýn önemli bir sebebi Türk aydýnlarý arasýnda Farsçayý kullanmak yönünde baþlayan özentinin önüne geçmek,  Farsçanýn Türkçeden daha edebi dil olduðu yönündeki eðilimlere engel olmaktý.
Bir çeþit dil bilgisi kitabý olan bu eser, sadece Türk dili hakkýndaki görüþleri ile deðil Türk kültürü hakkýnda baþka deðerli bilgiler de içermesi bakýmýndan da çok önemli eserdir. Çünkü Nevâî, bu eserinde Türkçenin ne denli üstün bir dil olduðunu ispatlamaya kalkýþýrken ve delilleri sýralarken, Türklerin sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal yaþantýsý içerisinde geçen pek çok terim ve kelime kullanarak açýklamýþtýr.
Ali Þir Nevaî bu eserde yeryüzündeki baþlýca dilleri Arapça, Hintçe, Çaðatay Uygurcasý ve Farsça olarak saydýktan sonra Türkçe ile Farsçayý karþýlaþtýrýr. Arapçanýn en üstün ve Hintçenin en deðersiz dil olduðunun bilinen bir gerçek olduðunu ifade ettikten sonra,  geri kalan iki dil olan Türkçe ile Farsça dillerinden hangisinin daha üstün bir dil olduðunu çeþitli delillere dayanarak ispat etmeye çalýþýr. Ýki dili çeþitli yönlerden örnekler de vererek karþýlaþtýrýr. Bu karþýlaþtýrmalarýndan sonra, sonuç olarak Çaðatayca'nýn Farsçadan daha üstün bir dil olduðunu ispat eder.
Nevaî, Türkçe kelime haznesinin Farsçaya nazaran daha zengin, daha güzel olduðunu ve Türkçenin Farsçaya göre esnek bir dil olduðunu dile getirir. Bu görüþlerini ispatlamak için çeþitli örnekler verir. Türkçede Birçok kelimenin üç, dört ya da daha fazla anlamý olduðunu lâkin Farsçanýn bu yeteneðe sahip olmadýðýný örneklerle izah eder. Türkçedeki yakýn anlamdaki kelimelerin zenginliðine deðinen Nevai, Farsçanýn bundan yoksun olduðunu vurgulamaktadýr.
Nevai,  akrabalýk adlarý, ev, mutfak, giyecek ve savaþ kültürüyle ilgili kelimeleri, hayvan ve kuþ adlarýný, organ adlarýný, cinsine ve yaþýna göre atlarýn eðer ve diðer binit takýmýnýn parçalarýna kadar adlarýný sayarak Türkçenin ne kadar zengin bir dil birikimine sahip olduðunu bu kelimelerin hemen hiçbirinin Farsçada olmadýðýný, bu yüzden de Türkçenin daha zengin bir dil olduðunu kanýtlamaya çalýþmýþtýr.
Özetle sanatçý bu eserini, Türkçenin, Farsçadan üstün olduðunu,  Türkçenin kelime hazinesinin  daha zengin olduðunu,  Türkçe anlatým yollarýnýn daha güzel olduðunu, fiiller bakýmýndan Türkçenin Farsçadan daha üstün bir dil olduðunu, Türkçenin anlam derinliklerinin bir deniz gibi olduðunu, o yüzden de þairlerin Türkçe yazmalarý  gerektiðini savunur.
Muhakemetü'l Lügateyn'den
Ana dilim üzerinde düþünmeye koyuldum: Türkçenin derinliklerine dalýnca gözlerime on sekiz bin âlemden daha yüksek bir âlem göründü. Bu âlemin süsler, bezekler içinde enginleþen göðü, dokuz gökten daha üstündü. Bu erdemler, yücelikler hazinesinin incileri, yýldýzlardan daha parlaktý.
Bu âlemin bahçesine daldým, gülleri güneþler gibiydi. Her yanýnda göz görmedik, el ayak deðmedik neler neler vardý! Ama bu týlsýmýn yýlanlarý pek korkunç, bu güllerin dikenleri pek yamandý. Bunlarý görünce düþündüm ve dedim ki:
Demek bizim Türk ozanlarý bu korkulu ve üzüntülü þeylerden çekindikleri için Türkçeyi býrakýp boþlamýþlar ve böyle göçüp gitmiþler!..
Fakat ben, bu âlemden vazgeçmedim. Korkmadým, yýlmadým, güçlükleri yendim, çetinliklerle savaþtým; emeklerimi esirgemedim. Bu âlemin aydýnlýk alanlarýnda, ilhamýmýn þahlanan atýný koþturdum. Sýnýrsýz uzaylarda hayalimin hýrçýn kuþunu havalandýrdým.
...Türk'ün bilgisiz ve zavallý gençleri, güzel sanarak, Farsça þiir söylemeye özeniyorlar. Bir insan etraflý ve iyi düþününce, Türkçede bu kadar geniþlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken bu dille þiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, daha beðenilir olacaðýný anlar. Türk dilinin olgunluðu ve yüksekliði bu kadar tanýklarla meydana çýkarýldý. Gerek ki bu halk arasýnda yetiþen sanat sahipleri, sanatlarýný öz dilleri dururken, özge ile meydana koyamadýlar.
...Sözün doðrusu: Türkçe yazmak ellerinden gelmiyor. Eðer Türkçe þiir söyleyecek olsalar, Farslarýn Türkçe þiirleri gibi olacak. Yazdýklarýný, seçkin bir Türkün önünde okuyamayacaklar.
...Bu sözlerden ben Türk olduðum için Türkçenin övgülerinde aþýrý gittiðim, Farsça ile az ilgim olduðu için, bu dilin geriliklerini belirtmek istediðim sanýlmasýn. Farsçayý incelemekte hiç kimse benim kadar derinleþmemiþtir.
CENGÝZ AYTMATOV
1928 yýlýnda Kuzeybatý Kýrgýzistan'daki Þeker köyünde dünyaya geldi. Ýsmi, Cengiz Han'dan esinlenerek konulmuþtur. Gençlik yýllarý pek çok yönden  sýkýntýlý bir döneme denk gelmiþti. O dönemde zaten yeni yerleþmeye baþlayan siyasal sistem, bir de savaþla mücadele etmek zorundaydý. Ccengiz Aytmatov çok genç yaþta çalýþmaya baþladý; zira Ýkinci Dünya Harbi'nýn SSCB üzerindeki etkileri gençleri de olumsuz yönde çok etkiliyordu, yetiþkinler savaþta olduklarýndan, gençlere çok büyük görevler düþüyordu. On dört yaþýnda köyündeki sekreterliðe girdi. Burada tarým makinelerinin sayýmý, vergi tahsildarlýðý gibi iþlerde çalýþtý. Köyünden, Kazakistan'a giderek Cambul Veterinerlik Teknik Okulu'nda okudu. Daha sonra þimdiki Kýrgýzistan'ýn baþkenti olan Biþkek'e giderek burada Frunze (þimdiki adýyla Biþkek) Tarým Enstitüsü'nde öðrenimine devam etti. Ardýndan Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne geçti ve 1956 ile 1958 yýllarý arasýnda Moskova'da okudu. Yazmaya bu yýllarda Pravda gazetesinde baþladý. Ardýndan, yazdýðý eserleriyle üne kavuþtu
 Eserleri:
Zorlu Geçit (1956)
Yüzyüze
Cemile (Kýrgýz Türkçesi )
Ýlk Öðretmenim
Daðlar ve Steplerden Masallar
Elveda, Gülsarý
Beyaz Gemi
Selvi Boylum Al Yazmalým
Fuji-Yama
Gün Olur Asra Bedel
Daraðacý - Disi kurdun Rüyalari
Toprak Ana
Cengiz Han'a Küsen bulut
Çocukluðum
Kýrmýzý Elma
Türk Edebiyatýnýn Dönemlere Ayrýlmasýndaki Ölçütler
Toplumun yaþadýðý coðrafi çevre, toplum hayatýnda meydana gelen siyasal ve toplumsal geliþmeler edebiyatý doðrudan ilgilendirir.
Savaþlar, göçler, din ve medeniyet deðiþiklikleri edebiyata farklý biçimlerde yansýr. Bazen bunlar mevcut edebiyatýn içeriðini ve özelliðini deðiþtirebilir. Bunun sonucunda edebiyat tarihinde dönemler meydana gelir.
Türk edebiyatý, baþlangýçtan günümüze kadar üç farklý medeniyetin (Göçebelik, Ýslamiyet, Batý) etkisinde geliþmiþtir.
Türk edebiyatýnda; Ýslamiyet öncesinde (destan döneminde) kavmi özellikler, Ýslamiyet etkisindeki (dini) dönemde dinin, Batý uygarlýðý etkisindeki (modern) dönemde akýl ve mantýðýn etkisi çoktur.
Türk edebiyatýnýn dönemlere ayrýlmasýnda kullanýlan ölçütler þunlardýr:
⦁   Din deðiþikliði,
⦁   Lehçe ve þive farklýlýklarý,
⦁   Kültürel deðiþim,
⦁   Coðrafi deðiþim
1. Din Deðiþikliði
Ýslamiyet'in kabul edilmesinden önce de Türklerin birkaç defa din deðiþtirdiðini biliyoruz, önce büyü ve sihre dayalý Þamanizm inancýna mensup olan bazý Türk boylarý daha sonra Mani ve Budha (Buda) dinlerine girmiþlerdir. Þüphesiz bu deðiþiklik edebi eserler üzerinde de tesirini gösterir. Nitekim Göktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarýnda bir Gök Tanrý'dan bahsedilirken Mani ve Budha dinleriyle ilgili metinlerde daha farklý bir inanç sisteminin övgüsü yapýlmaktadýr.
Edebiyatýmýzda asýl köklü deðiþiklik 10. yüzyýldan itibaren Ýslamiyet'in kabul edilmesiyle kendini göstermiþtir. Baþta Karahanlý Devleti olmak üzere Gazneliler, Harzemþahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatýn baþladýðý görülür. Bu deðiþiklik sadece edebiyatla sýnýrlý kalmamýþ; resim, minyatür, aðaç iþlemeciliði ve mimaride de kendini göstermiþtir. Hatta hat sanatý gibi yeni bir sanatýn da baþlangýcý olmuþtur.
XI. ve XII. yüzyýllarda Müslüman Araplar ve Ýranlýlarla iyi iliþkiler kuran Müslüman Türkler, artýk Ýslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardýr. Edebi, kültürel ve siyasi alanlarda karþýlýklý etkileþime ve Ýslam'ý inanca baðlý olarak yeni dünya görüþünün ifadesi olan bir edebiyat baþlamýþtýr. Bu edebiyat geliþerek Tanzimat dönemine kadar devam etmiþtir. Bu, þekil, muhteva ve gaye deðiþikliðini dikkate alarak, edebiyatýmýzýn X. yüzyýlda öncesini ve sonrasýný kendi ölçüleri içinde inceliyoruz.
2. Lehçe ve Þive Farklýlýklarý
Asya'nýn ve Avrupa'nýn çeþitli bölgelerinde baþlayýp geliþen Türk edebiyatlarýný birbirinden ayýran yalnýzca þekil, muhteva ve gaye farklýlýðý deðildir, önemli bir faktör daha vardýr ki, bu da edebi eserin asýl malzemesi olan dilde ortaya çýkmaktadýr. Bu farklýlýklara lehçe veya þive farklýlýðý denir.
Bir dilin bilinemeyen bir dönemde ayrýlan kollarýna lehçe denir. Türkçenin Yakutça ve Çuvaþça olmak üzere iki lehçesi vardýr. Yakut ve Çuvaþ Türkçeleriyle, Türkiye Türkçesi arasýnda büyük ses, kelime ve þekil farklýlýklarý mevcuttur.
Bir dilin takip edilebilen tarihi seyri içinde ayrýlan kollarýna ise þive denir. Türkçenin tarihi geliþimi tam olarak 8. yüzyýldan itibaren takip edilebilmektedir. Bu nedenle elimizde bulunan ilk yazýlý örnekler (Orhun Kitabeleri) esas alýnmýþtýr. Bu eserler Göktürk alfabesiyle yazýlmýþ olup, Eserlerin dili ise Göktürkçe (Köktürkçe)dir. Þiveler arasýndaki ayrýlýklar, kelimelerin yapý, çekim ve fonetik (ses) özellikleriyle ilgili farklýlýklardan kaynaklanmaktadýr. Bu farklýlýklar dikkate alýnarak Türkçenin birkaç çeþit tasnifi (sýnýflandýrýlmasý) yapýlmýþtýr.
Çaðdaþ Türk edebiyatlarýný; Azerbaycan Türk edebiyatý, Kýrgýzistan Türk edebiyatý, Kazak Türkleri edebiyatý, Özbekistan Türk edebiyatý þeklinde birbirinden ayýrýrken kullanýlan kýstas, bu edebiyatlarýn farklý coðrafyalarda oluþan deðiþik þivelere ait olmalarýdýr.
3. Kültürel Deðiþim
Kültür, bir milletin dil, din, duygu, düþünce ve yaþayýþ tarzýndaki bütünlüktür. Bunlarda baþlayan deðiþme, kültürel farklýlaþmayý ortaya çýkarýr. Türkler, Ýslamiyet öncesinde atlý-göçebe hayat tarzýný sürdürmekteydiler. Bu hayat tarzý, yerleþik hayata geçiþle birlikte terk edilirken, 'bozkýr kültürü' olarak adlandýrdýðýmýz bu kültür de yavaþ yavaþ terk edilmiþtir. Ýslamiyet'i kabul eden Türkler, bu dini inancýn kabullerine ters düþmeyen bazý geleneklerini de sürdürmüþlerdir.
Uzun bir dönemde deðiþime uðramayan Türk - Ýslam kültürü, etkisini edebi alanda da göstermiþtir, Ýslamiyet'in kabulünden Tanzimat dönemine kadarki Türk edebiyatýnda dini muhteva her zaman aðýrlýklý olmuþtur. Tanzimat döneminde ise, edebi eserlerin þeklinde ve muhtevasýnda büyük deðiþmeler olmuþtur. Gerek Tanzimat Fermanýnda (1839), gerekse onun tamamlayýcýsý niteliðindeki Islahat Fermaný'nda (1856) ifade edilen siyasi, askeri, ekonomik ve diðer alanlardaki deðiþiklikler doðrudan Batý medeniyeti esas alýnarak düzenlenmiþtir. Bu durum devletin Batý medeniyeti dairesine girmeyi resmi bir politika haline getirmesi demektir. Yapýlan çalýþmalar kýsa zamanda meyvesini vermiþ; devlet, halkýyla ve yönetimiyle hýzlý bir deðiþim sürecine girmiþtir. Sanatkâr da kendi alanýyla ilgili yenilikleri ülkesin taþýmaya baþlamýþtýr. Ýstanbul'da sosyal hayat deðiþmiþ, sanat eserleri kendi malzemesinin oluþumunda etkili olmaya baþlamýþtýr. 10. yüzyýldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarýnýn etkisiyle ve Ýslami düþünceye dayalý olarak baþlayýp daha sonra milli bir hüviyet kazanan yazýlý Türk edebiyatý, bu kez Batý medeniyetinin ve Fransýz edebiyatýnýn etkisiyle 1860'lý yýllardan sonra yavaþ yavaþ yeni bir çehreye bürünmüþ ve yeni bir kimlik arayýþýna girmiþtir.
Bütün bu deðiþmeler dikkate alýnarak 1860 yýlýný esas kabul edip, bu tarihten sonra geliþen edebiyatýmýz Batý Etkisinde Geliþen Türk Edebiyatý olarak adlandýrýlmýþ ve bu dönem kendi ölçüleri içinde deðerlendirilmiþtir.
4. Coðrafi Deðiþim
9. ve 10. yüzyýllarda bazý Türk boylarýnýn ayrý devletler kurup kendi yazý dillerini oluþturmuþlardýr. Farklý coðrafyalarda ve deðiþik kollar halinde geliþen dilimizin bugün Azeri Türkçesi, Kýrgýz Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi birçok þivesi vardýr.
Özetle;
Türk Edebiyatýnýn dönemlere ayrýlmasýnda;
⦁   Dil anlayýþý
⦁   Dini hayat
⦁   Kültürel farklýlaþma
⦁   Sanat anlayýþý
⦁   Coðrafya deðiþimi
⦁   Lehçe ve þive ayrýlýklarý etkili olmuþtur.
⦁   TÜRKÝYENÝN COÐRAFÝ BÖLGELERÝ VE YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   BÖLGE KAVRAMI:Herhangi bir yerin tabii, beþeri vevekonomik özellikler bakýmýndan benzer özellikler gösteren kýsmýna bölge denir. Akdeniz Bölgesi gibi.. Bunun dýþýnda tarým bölgeleri, nüfus bölgeleri, iklim ve yeryüzü þekillerine baðlý olarak bölgeler oluþturabilir. 1941 yýlýnda Ankara'da toplanan Birinci Coðrafya Kongresi, uzun süren çalýþmalarý sonunda Türkiye'yi yedi coðrafi bölgeye ayýrmýþtýr. Adý geçen kongrenin çalýþmalarýnda; Türkiye'nin üç tarafýnýn denizle çevrilmiþ olmasý, uzun kenarlarý boyunca kýyýya paralel dað sýralarýnýn bulunuþu, bu daðlarýn yüksek, ama az engebeli olan orta kesimi deniz etkisinden ayýrmasý, bu yüzden kýyý þeridiyle iç kesimler arasýnda iklim, doðal bitki örtüsü, tarým çeþitlerinin daðýlýmý ve bunlarýn ulaþým sistemlerine ve konut tiplerine etkisi gibi etmenler göz önünde tutulmuþ ve Türkiye'nin dört kenar bölgeyle, üç iç bölgeye ayrýlmasý mümkün olmuþtur. Tespit edilen yedi bölgeden ilk dördüne komþu olduðu denizin adý verilmiþtir (Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgeleri). Diðer üç bölge de Anadolu bütünü içindeki yerlerine göre adlandýrýlmýþtýr (Ýç Anadolu, Doðu Anadolu ve Güneydoðu Anadolu Bölgeleri).
⦁   
⦁   BÖLÜM:Bölge içerisinde, tabii, beþeri ve ekonomik özellikler bakýmýndan benzer olmakla birlikte bazý farklýlýklar gösteren kýsýmlara bölüm denir. Antalya Bölümü, Adana Bölümü gibi...

YÖRE:Bölüm içinde farklý özelliklere sahip olan küçük alanlara yöre denir. Teke Yöresi, Menteþe Yöresi gibi..
⦁   
⦁   Coðrafi bölgeleri birbirinden ayýran özellikler þunlardýr:
⦁   
⦁   a. Tabii özellikler: Bölgenin konumu, yeryüzü þekilleri, iklim ve bitki örtüsü gibi özelliklerdir.
⦁   
⦁   b. Beþeri ve ekonomik özellikler : Nüfus miktarý, nüfusun daðýlýþý, nüfusun yapýsý, yerleþme, ekonomik etkinlikler, milli gelirin bölgelere daðýlýþý ve kültürel faktörlerdir.
⦁   Bölgelerin izdüþüm alanlarýna göre sýralanýþý:
⦁   
⦁   - Doðu Anadolu Bölgesi (171.000 km2)
⦁   - Ýç Anadolu Bölgesi (162.000 km2)
⦁   - Karadeniz Bölgesi (146.000 km2)
⦁   - Akdeniz Bölgesi (122.000 km2)
⦁   - Ege Bölgesi (85.000 km2)
⦁   - Marmara Bölgesi (67.000 km2)
⦁   - Güneydoðu Anadolu Bölgesi (61.000 km2)
⦁   TÜRKÝYENÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝNÝN ÖZELLÝKLERÝ
⦁   
⦁   Ortalama yükselti oldukça fazladýr(1132m).Yükselti batýdan doðuya doðru artar.Yükselti basamaklarýnýn daðýlýmý þöyledir:
-0-500 m arasýnda olan yerler > %17,5
- 500 - 1000 " " " %26,
- 1000- 2000 " " " %49,9
- 2000m'den yüksek yerler %7
2) Düzlükler geniþ yer kaplar. Ovalarýn yükseltileri de fazladýr.
3) Ülkemizin yaklaþýk yarýsý 1000 - 2000 m arasýdýr.
4) Ülkemizin, yüksek sýradaðlarý doðu-batý doðrultusunda uzanýr. Kuzey ve güneydeki bu sýradaðlar doðuda birleþirler.
5) Anadolu; Karadeniz Akdeniz havzalarý arasýnda yüksek bir kütledir.
6) Denizlerin derin kesimi ile kýyý daðlarý arasýndaki fark 5000m'yi geçer.
⦁   YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ:
⦁   KARADENÝZ BÖLGESÝ YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Kýyýlarý:
Daðlar kýyýya paralel olarak uzandýðý için kýyýlar az girintili-çýkýntýlýdýr. Bu kýyý tipine Boyuna Kýyý Tipi denir.
Tek doðal limaný Sinop'tur. Arkasýndaki daðlarýn ulaþýmý zorlaþtýrmasý nedeniyle fazla geliþmemiþtir. Buna raðmen Trabzon, Samsun gibi limanlar yapay olmasýna raðmen ulaþýmlarý sayesinde geliþmiþlerdir.
Bu kýyý tipinde bir kýyý aþýndýrma þekli olan Falez (Yalýyar) çok görülür.
Daðlarý:
Batý K.: Küre (Ýsfendiyar) Daðlarý, Bolu Daðlarý, Ilgaz Daðlarý, Köroðlu Daðlarý
Orta K.: Canik Daðlarý
Doðu K.:D.Karadeniz (Rize) Daðlarý ( Zirvesi: Kaçkar D.3932), Giresun Daðlarý,
Çimen, Kop, Mescit, Akdað ve Yalnýzçam Daðlarý
D. Karadeniz'de Zigana ve Kop geçitleri vardýr.
Akarsularý:
Bartýn Çayý (Ulaþým yapýlabilir.), Yenice (Filyos) Çayý
Kýzýlýrmak (Türk.'nin en uzun ýrmaðý), Yeþilýrmak ve Çoruh (Gürcistan'dan dökülür.)
Ovalarý:
Kastamonu, Bolu ve Düzce Ovalarý. Bafra ve Çarþamba Delta Ovalarý
Gölleri:
Sera ve Tortum gölleri (Heyelan Gölleri), Abant ve Yedigöller. Baraj Gölleri: Almus, Suat Uðurlu, Hasan Uðurlu (Yeþilýrmak), Hirfanlý ve Altýnkaya (Kýzýlýrmak), Sarýyar (Sakarya)
⦁   
⦁   ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin kýyý kesiminde Karadeniz Ýklimi görülür. Ýklim bu alanlarda her mevsim yaðýþlý ve ýlýmandýr. En fazla yaðýþý sonbaharda, en azýný yazýn alýr. Bitki örtüsü Ormandýr. Bölge orman bakýmýndan ilk sýrada gelir. Yaðýþlý ve ýlýk olduðu için yangýn çok azdýr. En fazla yaðýþ alan bölgemizdir. Rize'de en fazla alan þehirdir.
Ýç kesimlerde iklim karasallaþýr. Daðlarýn bu güney yamaçlarýnda yazlarý sýcak ve kurak kýþlarý soðuk ve kar yaðýþlý bir iklim görülür. En fazla yaðýþý ilkbaharda, en azýný yazýn alýr. Bitki örtüsü ise buralarda Bozkýrdýr.
⦁   
⦁   MARMARA BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Kýyýlarý:
Karadeniz ne Kuzey Marmara kýyýlarý fazla girintili-çýkýntýlý deðildir. Falez (Yalýyar) çok vardýr. Fakat Güney Marmara kýyýlarý girintili-çýkýntýlýdýr.
Ýzmit, Gemlik, Erdek ve Saros körfezleri vardýr.Gelibolu, Biga, Kapýdað, Armutlu, Çatalca-Kocaeli baþlýca yarýmadalarýdýr.Gökçeada, Bozcaada, Marmara Adalarý, Ýmralý, Ýstanbul Adalarý ise baþlýca adalarýdýr.Ýstanbul ve Çanakkale Boðazlarý Ria Tipi kýyýlardýr.Kapýdað Yarýmadasý bir kýyý biriktirme þekli olan Tombolo'dur.
Daðlarý:
Ortalama yükseltisi en az bölgedir. En yüksek daðý Uludað'dýr (2543 m).Yýldýz Daðlarý, Koru Daðlar, Iþýklar Daðlarý, Biga Daðlarý, Samanlý Daðlarý diðer daðlarýdýr.Yerþekilleri sade olduðu için ulaþýmý da kolaydýr.
Akarsularý:
Sakarya'nýn aþaðý kesimi, Susurluk, Meriç ve onun kolu Ergene. Bu akarsular baraj yapýmý için uygun deðildir. Aðýzlarýnda delta oluþturamazlar. Çünkü akýntý ve yatak eðimi fazladýr.
Ovalarý:
Kastamonu, Bolu ve Düzce Ovalarý. Bafra ve Çarþamba Delta Ovalarý
Gölleri:
Ýznik, Manyas, Sapanca ve Ulubatlý Tektonik göldür.
Terkos, Küçük ve Büyük Çekmece Gölleri Kýyý Seti gölüdür.
Ömerli Baraj gölü de bulunmaktadýr.
⦁   
⦁   ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Marmara Bölgesi konumu sebebiyle iklim ve bitki çeþitliliðine sahiptir. Karadeniz kýyýlarýnda Karadeniz Ýklimi ve Ormanlar görülür.
⦁   
⦁   EGE BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Kýyýlarý:
Ege Denizinin yerinde eskiden Egeid karasý vardý. Bunun çökmesi sonucunda bugünkü adalar meydana geldi. Bölge daðlarý kýyýya dik uzandýðý için kýyý girintili-çýkýntýlý Enine Kýyý Tipidir.
Kýyýda bir çok körfez, koy, yarmada ve buruna rastlanýr. Edremit, Çandarlý, Ýzmir, Kuþadasý, Güllük, Gökova baþlýca körfezleridir.Reþadiye, Bozburun, Dilek VE Ýzmir baþlýca yarýmadalarýdýr.
Ege kýyýlarý girintili-çýkýntýlý olduðu için en uzun kýyýmýzdýr. Muðla'da en uzun kýyýya sahip ilimizdir.
Daðlarý:
Asýl Ege Bölümü faylanma hareketlerine uðradýðý için Kaz Daðý, Madra Daðý, Yunt Daðý, Bozdaðlar, Aydýn Daðlarý faylanma sonucu yüksekte kalmýþ horstlardýr. Bölümün güneyinde uzanan Menteþe Daðlarýnýn uzanýþ yönü kýyýya paraleldir.
Ýç Batý Anadolu'ya gidildikçe yükseklik artar. Bu bölümde, Alaçam, Eðrigöz, Murat ve Sandýklý Daðlarý vardýr.
Ovalarý:
Ýç Batý Anadolu Bölümünde Yazýlýkaya Platosu, Tavas- Çivril- Banaz-Örencik ovalarý vardýr.
Asýl Ege Bölümünde horstlar arasýnda kalan grabenler birer alüvyon ovasýdýr. Bunlar Bakýrçay, Gediz, Küçük Menderes ve Büyük Menderes ovalarýdýr. Bunlar ayný adý taþýyan ve bol alüvyon taþýyan, akarsularý tarafýndan oluþturulmuþtur. Akarsularýn döküldükleri yerlerde de delta ovalarý da oluþmuþtur.
Akarsularý:
Bakýrçay, Gediz,K. Menderes, B. Menderes baþlýca akarsularýdýr. Ýç Batý Anadolu'da Susurluk ve Sakarya Akarsularýnýn bazý kollarý da bulunmaktadýr.
Gölleri:
Göl bakýmýndan fakir olan bölgede iki doðal göl vardýr. Bunlar Marmara ve Çamiçi (Bafa) Gölleridir. Adýgüzel, Kemer ve Demirköprü baraj gölleri de vardýr.
⦁   
⦁   ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin asýl Ege Bölümünde graben ovalarý sayesinde içlere kadar sokulan Akdeniz Ýklimi görülür. Bu alanlarda yazlarý sýcak ve kurak, kýþlarý ýlýk ve yaðýþlý bir iklim görülür. Bitki örtüsü makidir ve yer yer ormanlara da rastlanýr.
Ýç Batý Anadolu bölümüne gidildikçe yüksekliðin artmasý ve denize olan uzaklýðý sebebiyle iklim karasallaþýr. Yazlarý sýcak ve kurak, kýþlarý soðuk ve kar yaðýþlý Karasal Ýklim görülür. Bitki örtüsü de Bozkýrdýr.
⦁   
⦁   AKDENÝZ BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Daðlarý: Bölge genel olarak Toros Daðlarý ve yüksek platolarla kaplýdýr. Batý Toroslar, Bey Daðlarý, Çiçekbaba ve Barla Daðlarý, Sultan Daðý, Dedegöl ve Geyik Daðlarý, Orta Toroslar, Bolkar Daðlarý, Aladaðlar, Tahtalý ve Binboða Daðlarý, Nur Daðlarý. Karadeniz Bölgesinde olduðu gibi daðlarýn uzanýþ yönü ulaþýma elveriþli olmadýðý için ulaþým ancak geçitlerden saðlanýr. Bu geçitler Çubuk, Gülen ve Gürbulay Geçitlerdir.
Platolarý: Taþeli ve Teke Platolarý
Ovalarý: Çukurova, Amik, Antalya, Göller Yöresindeki Çöküntü Ovalarý.
Akarsularý: Bölgedeki akarsular iklim sebebiyle düzensiz akýþa sahiptir. Akarsularý kýþýn kabarýr, yazýn ise çok azalýr. Asi, Seyhan, Ceyhan, Göksu, Manavgat, Aksu ve Dalaman baþlýca akarsularýdýr. Manavgat ve Aslantaþ Baraj Gölleri de bulunmaktadýr.
Gölleri: Beyþehir, Eðirdir, Burdur, Kovada, Acýgöl, Suðla, Söðüt, Salda, Elmalý ve Avlan baþlýca gölleridir.
⦁   
⦁   ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin Akdeniz yamaçlarýnda Akdeniz Ýklimi ve Maki Bitki Topluluðu görülür. Yazlarý sýcak ve kurak, kýþlarý ýlýk ve yaðýþlýdýr.
Daðlarýn kuzey yamaçlarýnda ve göller yöresindeyse iklim karasallaþýr. Bitki örtüsü de bozkýrdýr. Bu alanlarda yazlarý sýcak ve kurak, kýþlarý soðuk ve kar yaðýþlýdýr. Yer yer ormanlara da rastlanýr.
⦁   
⦁   GÜNEYDOÐU ANADOLU BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Daðlarý ve Düzlükleri: Bölgenin yüzey þekilleri sadedir. Genellikle platolarla ve ovalarla kaplýdýr. Yer þekilleri tarýma elveriþlidir. Batýdan doðuya gidildikçe yükseklik artar. Ýki bölümün ortasýnda Karacadað Sönmüþ Volkan daðý bulunur. Bu bölgenin tek ve en yüksek daðýdýr. Dicle Bölümünde Gaziantep ve Þanlýurfa Platolarý vardýr. Orta Fýrat Bölümünde Diyarbakýr Havzasý ve Mardin Eþliði (Yüksek bir düzlüktür.) vardýr.
Akarsularý Ve Gölleri: Fýrat ve kollarý Göksu ve Nizip, Dicle ve kollarý Botan, Garzan ve Batman kollarý baþlýca akarsularýdýr.
Bölgede doðal göl yoktur. Akarsularýnýn hidroelektrik gücü fazladýr. Bu nedenle bir çok baraj gölü vardýr. Fýrat Nehri'nin üzerinde Atatürk, Karakaya, Hancaðýz Baraj Gölleri, Dicle nehri üzerinde Kýralkýzý, Ilýsu, Cizre Baraj Gölleri.
⦁   
⦁   ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin batýsýnda Akdeniz ikliminin etkileri hissedilir. Yazlarý sýcak ve kurak geçer. Fakat kýþlarý Akdeniz Bölgesine göre daha serindir. Bu bölümde don ve karada rastlanýr. Yaðýþlarýn çoðu kýþýn düþer. Yýllýk yaðýþ 500-600 mm'dir. Yaðýþýn az olmamasýna raðmen sýcaklýk ve güneyden esen çöl rüzgarlarý yüzünden buharlaþma meydana gelir ve bu da kuraklýða sebep olur. Ülkemizin en yüksek sýcaklýklarý bu bölgede ölçülür. Tarýmda sulama ihtiyacý çok olur. Bölgenin doðusuna gidildikçe deniz etkilerinden uzaklaþýlýr ve yükseklik artar, sýcaklýklar düþer. Kar ve don olaylarý daha çok görülmeye baþlar.
Bölgenin alçak kesimlerinde ve batýsýnda bozkýr görülür. Dað yamaçlarý, yüksek yerler ve akarsu kenarlarýnda orman ve çalýlýk aðaçlara da rastlanýr.
⦁   
⦁   DOÐU ANADOLU BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Daðlarý: En yüksek bölgemizdir. Ortalama yükseltisi 2000-2200 metredir. Bölgede daðlar üç sýra halinde uzanýr.
Kuzeyde: Çimen, Kop, Esence, Karasu, Allahuekber Daðlarý
Ortada: Mercan (Munzur), Karasu-Aras Daðlarý
Güneyde: Güneydoðu Toroslar ve Buzul (Cilo) Daðlarý bulunmaktadýr.
Van Gölünün kuzeyinde volkanik daðlar vardýr. Bunlar Aðrý, Tendürek, Aladað, Süphan, Nemrut Daðlarýdýr.
Düzlükleri: Kývrým daðlarý arasýnda çöküntü ovalarý vardýr. Bu ovalar: Elbistan, Malatya, Elazýð, Bingöl, Muþ, Van, Baþkale, Hakkari, Yüksekova güneydekilerdir. Kuzeyde ise Erzincan, Tercan, Aþkale, Erzurum, Pasinler, Horasan, Kaðýzman ve Iðdýr vardýr. Tunceli ve Erzurum-Kars Platolarý da diðer düzlüklerdir.
Akarsularý: Karasu ve Murat birleþerek Fýrat Nehrini oluþturur. Bu nehir Dicle Nehri ve onunla birleþen Büyük Zap Kolu ile yabancý topraklara giderek Basra Körfezinden denize dökülmektedir. Aras ve Kura nehirleri de yine baþka topraklara giderek Hazar Denizine dökülmektedir. Bu akarsularýn yüzey þekilleri ve engebe nedeniyle hidroelektrik enerji üretme güçleri fazladýr.
Gölleri: Van Gölü ülkemizin en büyük gölüdür ve suyu sodalýdýr. Bölgenin diðer gölleri þunlardýr: Erçek, Nazik, Çýldýr, Hazar ( Tektonik Göllerdir), Balýk, Haçlý, Nemrut (Krater Gölleri), ve Akgöl.
Ayrýca bölgede Keban ve Karakaya Baraj Gölleri de bulunmaktadýr.
Deðerlendirme: Bölgeye Yurdumuzun çatýsý diyebiliriz. Bölgeyi kaplayan yüksek daðlar bölgenin her özelliðini yakýndan etkilemektedir. Daðlar doðudan batýya uzandýðý için kuzey-güney doðrultusunda ulaþým zordur. Tarým alanlarý azdýr iklimi çok serttir. Tarým ürünleri çeþitli deðildir. Sanayi ve ticareti de geliþmemiþtir.
ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölgenin iklimine yükselti ve karasallýk hakimdir. Sert karasal iklim yaþanýr. Kýþlarý uzun, soðuk ve kar yaðýþlýdýr. Don olayý çok görülür. Yazlarý sýcak, kurak ve kýsadýr. En fazla yaðýþ ilkbaharda görülür. Erzurum-Kars Bölümünde ise yazýn görülür.Günlük ve yýllýk sýcaklýk farklarý fazladýr. Yýllýk yaðýþ miktarý 500-600 mm dir. Buharlaþma az olduðu için bu yeterlidir. Yýllýk sýcaklýk 5-6 derecedir ve en soðuk bölgedir. Bölgeye kuzey rüzgarlarý (Poyraz) hakimdir. Bölgenin doðal bitki örtüsü bozkýr (Step)'tir. Dað yamaçlarýnda bozulmuþ orman ve daðlarýn yükseklerinde dað çayýrlarýna rastlanýr.
⦁   
⦁   ÝÇANADOLU BÖLGESÝNÝN YERYÜZÜ ÞEKÝLLERÝ
⦁   
⦁   Daðlarý: Yer þekilleri sadedir. Engebeli arazi fazla olmadýðý için arazi ulaþýma uygundur. Ortalama Yükselti 800-1000 metredir. Bölgenin en yüksek yeri doðu bölümüdür. Kývrým daðlarý da bu bölümde yer alýr. Akdaðlar, Hýnzýr Daðlarý, Tecer Daðlarý, Yýldýz Daðlarý bu kývrým daðlarýdýr. Bölgenin güneyinde volkanik daðlar vardýr.Bunlar Erciyes Daðý (3917 m en yüksek yeri), Melendiz, Hasandaðý, Karacadað, Karadað'dýr.
Platolarý: Haymana, Cihanbeyli, Obruk, Bozok (Kýzýlýrmak), Yazýlýkaya, (Bayat), Uzunyayla platolarý vardýr.
Ovalarý: Konya Ovasý (Türkiye'nin en büyük ovasý), Ereðli, Aksaray, Sakarya, Eskiþehir, Ankara, Kayseri ve Develi Ovalarý
Akarsularý: Kýzýlýrmak, Sakarya, Porsuk Çayý, Delice Irmaðý.
Gölleri: Bölgenin güneyinde kapalý havzalar vardýr. Tuz Gölü (2.Büyük Gölümüz), Akþehir, Eber, Ilgýn (Çavuþçu), Tuzla, Seyfe, Mogan, Sultan Sazlýðý vardýr. Sakarya Nehri üzerinde Sarýyar ve Gökçekaya; Kýzýlýrmak Nehri üzerinde de Hirfanlý ve Kesikköprü baraj gölleri vardýr.
ÝKLÝM VE BÝTKÝ ÖRTÜSÜ:
Bölge daðlarla çevrili olduðu için yazlarý sýcak ve kurak, kýþlarý soðuk ve kar yaðýþlýdýr. Don olaylarý çok görülür. En az yaðýþ alan bölgedir. Ortalama yaðýþ 400 mm'dir. Bunun en önemli sebebi bölgenin daðlarla çevrili olmasýdýr. Doðal bitki örtüsü bozkýrdýr. Bölgede özellikle doðudaki daðlýk alanlarda ormanlara da rastlanýr. Orman bakýmýndan % 9 ile 5. sýradadýr. Akarsu boylarýnda kavakçýlýkta yapýlýr.
Garip Akýmý nedir?
Orhan Veli, Oktay Rýfat ve Melih Cevdet Anday'ýn öncülüðünü yaptýðý þiir akýmýna verilen isim. Garip akýmý þairleri, Türk þiirinde o güne kadar yer etmiþ kalýp ve anlayýþlardan kurtulmak gerektiðini savunur ve biçimciliðe, duygusallýða karþý çýkýp, söyleyiþ güzelliðini esas alýr.
Garip Akýmý hakkýnda bilgiler
 
Orhan Veli Kanýk
Garip,
Orhan Veli
,
Oktay Rifat
ve
Melih Cevdet Anday
'ýn öncülüðünü yaptýðý þiir akýmýnýn adýdýr. Türk þiirinde o güne kadar yer etmiþ kalýp ve anlayýþlardan kurtulmak gerektiðini savunur ve biçimciliðe, duygusallýða karþý çýkýp, söyleyiþ güzelliðini esas alýr. Garip ya da Birinci Yeni,
Orhan Veli
,
Oktay Rýfat
ve
Melih Cevdet Anday
'ýn öncülüðünü yaptýðý þiir akýmýnýn adýdýr. Türk þiirinde o güne kadar yer etmiþ kalýp ve anlayýþlardan kurtulmak gerektiðini savunur ve biçimciliðe, duygusallýða karþý çýkýp, söyleyiþ güzelliðini esas alýr. 1941'de Orhan Veli, M. Cevdet Anday ve Oktay Rifat üçlüsü, þiirde var olan aþýrý duygusallýða, þairaneliðe, basmakalýp söyleyiþe baþkaldýran þiirlerini Garip adýyla bir kitapta topladýlar. Kitaba koyulan Garip adý zamanla hem üç þairi yansýtan bir kimlik kazandý hem de Türk þiirinde yeni baþlayan akýmý yansýttý. 

Þiirde
her türlü kurala ve önceden belirlenmiþ kalýplara karþý çýkýp kuralsýzlýðý kural edindiler. Þiirin ölçü, uyak ve dörtlükle ilgisiz olduðunu, özgür yazýlmasý gerektiðini savundular ve þiirin konularýný geniþlettiler. O güne kadar "seçkin" bir tür sayýlan þiirin her konuda yazýlabileceðini savundular. Konuþma dilini þiire dahil ettiler; "nasýr" gibi bayaðý bir sözcüðün de þiirde kullanýlabileceðini gösterdiler. Halk deyiþlerini þiire aktardýlar. Bütün bu aykýrý özellikleriyle þiir gibi görünmeyen ve Türk Edebiyatý içinde tepki toplayan Garip Akýmý, ancak günümüzde anlaþýlabildi. 

Garipçiler, Garip adlý kitaplarýna yazdýklarý önsözde, Türk þiirini katý kurallara baðlý ve doðallýktan uzak bulduklarýný belirtmiþlerdir. Garipçiler'e göre bu durumun temel nedeni
hece
,
uyak
,
aruz
gibi kalýplarýn þiirde vazgeçilmez sanýlmasýydý. 

Garip akýmýný takip eden þairler bir türlü düzgün para kazanamamýþtýr.Kaderleriyle baþbaþa kalmýþlardýr.Genelde yalnýz olarak hayata gözlerini yummuþlardýr. 

1941'de Orhan Veli, M. Cevdet Anday ve
Oktay Rifat
üçlüsü, þiirde varolan aþýrý duygusallýða, þairaneliðe, basmakalýp söyleyiþe baþkaldýran þiirlerini Garip adýyla bir kitapta topladýlar. Kitaba koyulan Garip adý zamanla hem üç þairi yansýtan bir kimlik kazandý hem de Türk þiirinde yeni baþlayan akýmý yansýttý. 


Garipçiler
 
Oktay Rýfat
Garipçiler, Garip adlý kitaplarýna yazdýklarý önsözde, Türk þiirini katý kurallara baðlý ve doðallýktan uzak bulduklarýný belirtmiþlerdir. Garipçiler'e göre bu durumun temel nedeni
hece
,
uyak
,
aruz
gibi kalýplarýn þiirde vazgeçilmez sanýlmasýydý. 

Garipçiler: Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rýfat Horozcu'nun oluþturduðu bir topluluktur. Onlara göre þiir, her yerde görülen basit þeyleri anlatmalýydý. Alaycý ve nükteciydiler. Aydýnlarý býrakýp halka yöneldiler. Þiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayýlmýþtýr. Serbest þiir egemen olmuþtur. 

Dil, sürekli bir özleþme ve arýnma çabasýndadýr. Roman ve hikayede serim, düðüm, sonuç bölümleri umursanmamýþtýr. Þairaneliðe kaçmadan, mecazsýz yazdýlar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük þeyler iþlendi. " Konunun bayaðýsý yoktur, ancak iþleyiþte bayaðýlýk vardýr." diye düþünürler. En çok görülen temalar: yaþama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluða dönüþ, ölüm, insan sevgisi, aþk. 

1941 yýlýndan sonra Türk þiirinde görülen ve öncülüðünü Orhan Veli KANIK, Melih Cevdet ANDAY, Oktay Rýfat HOROZCU üçlüsünün yaptýðý
edebiyat akýmý
. Bu üç þair, þiirde sürüp gitmekte olan aþýrý duygusallýða, þairaneliðe, basmakalýp söyleyiþe baþkaldýran þiirlerini toplayarak Garip adýnda bir kitap yayýmladýlar. 

Garipçiler diye adlandýrýlan bu þairler, yeni bir þiir anlayýþý getiriyor, þiirimizin yapýsýnda köklü deðiþiklikler yapmak istiyorlardý. Onlara göre; þiirden uyak atýlmalýydý. Uyaðýn iþlevi, ilkel insanýn þiiri aklýnda tutmasýndan baþka bir þey deðildi. Bugünkü insan ilkel olmadýðýna göre, uyaðýn iþlevi kalmamýþtý ve kaldýrýlmalýydý. Uyakla beraber her türlü söz ve anlam sanatý da býrakýlmalýydý. Gerçekte bu sanatlarýn amacý, doðayý deðiþtirme, nesne ve varlýklarý olduðundan baþka bir þekilde göstermektir. Bu yol bugüne kadar yüzlerce sanatçý tarafýndan denenmiþ, edebiyata bir þey kazandýrmamýþtýr. Bunun gibi, hece ölçüsü de, aruz ölçüsü de gereksizdir. Ölçüye baðlanma yaratýcýlýðý engeller. Ayrýca þiir, duygudan çok akla dayanmalý, duygunun yada duyarlýlýðýn ürünü olan þairanelikten arýndýrýlmalýdýr. Bu arýndýrma; müzik ve resim gibi öteki sanatlardan gelen tüm öðeleri de içermelidir. Daha doðrusu, geleneksel þiirin benimsediði her þey, yeni þiirin dýþýnda tutulmalýdýr. Þiirde önemli olan anlamdýr. Bu anlamda çoðunluðun tadýna varabileceði bir nitelik taþýmalýdýr. Bugüne deðin yalnýz varlýklý kesimlere seslenmiþ olan þiir, artýk çoðunluða seslenmelidir. Bu bakýmdan þiire özgü bir dil yoktur, halkýn dilinde ve yaþamýnda bulunan her sözcük þiire girer. Bu görüþler Garip þiirinin niteliklerini de oluþturmuþtur. 

 
Melih Cevdet Anday
Ölçüsüz, uyaksýz, söz ve anlam sanatlarýndan soyunmuþ, çýplak, yalýn anlatýmlý bir þiirdir bu. Dize örgüsü yönünden de deðiþik bir yapýsý vardýr. Konusunu sýradan bir insanýn yaþamýndan almýþtýr.
Dili
de alýþýlmýþ þiir dilinden ayrýlýklar gösterir. Örneðin " nasýr, kundura" gibi sözcükler þiire sokulmuþtur. Böylece þiirin dili yapaylýktan, kitapsallýktan kurtulmuþtur. Þiir bütünüyle duyguya deðil, akla dayandýrýlmýþ, þairanelikten olabildiðince uzaklaþtýrýlmýþtýr. Baþlangýçta yadýrganmýþtýr bu tutum. Alaya alýnmýþ, tepkiyle karþýlanmýþtýr Garipçiler'in þiiri. Ancak bu alay ve tepki giderek azalmýþ, bu þiirin yandaþlarý çoðalmýþtýr. Hececi, halkçý, öz þiirci ve serbestçiler arasýndan da bu akýma kayanlar çýkmýþtýr. Öte yandan bu yýllarda þiir yazmaya baþlayanlarýn tümü Garip þiirini örneksemiþlerdir. Bu örneksemeler arttýkça, kiþiliklerin ayrýlýðýný yansýtmayan, kumaþý ayný tezgahta dokunmuþ tek tip bir þiir çýkmýþtýr ortaya. "Þiirsiz þiir" üretmek ortak bir tutuma dönüþmüþtür. Bu eðilim 1950'li yýllara kadar sürmüþtür. Gerçi Orhan Veli ve diðer arkadaþlarý þairaneliði yýktýktan, yerleþik beðeniyi sarstýktan sonra kimi þiirlerinde karþý çýktýklarý öðelere yeniden dönmüþlerdir. Çünkü giriþimlerinin þiiri nasýl bir noktaya ulaþtýrdýklarýnýn farkýna varmýþlarýdr. Bu konuyla ilgili olarak Orhan Veli 1949 yýlýnda þunlarý söylemektedir : 

Þiirlerimizin yadýrganýþý sadece alýþýlmýþ kalýplarýn dýþýna çýkýþýmýzdan deðil, çýkmak isteyiþinden, bunda ayrý bir keyif buluþundandý. Gayretimizin nasýl bir sebebe ulaþtýðýný anlayýnca biz de yumuþar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada þiire girmiþ olan bazý þeyler, þiirin öz malý imiþ gibi, yerleþti kaldý. Bunlardan biri eski þiirin yüksekten konuþmasýna karþýlýk, þiire sokulan, alelade konuþma; bir de eski þiirin büyük konularýnýn, büyük heyecanlarýnýn yaný baþýnda yer alan, küçük alelade olaylar, küçük alelade insanlardý. Ýlk niyat hiç bir þeyin þiir dýþý kalmamasýný saðlamaktý. Ama, bu yeni þiir yavaþ yavaþ yayýlýp bir çok kimse tarafýndan tutulunca iþ deðiþti. Genç okur yazarlar, hatta bu iþle uðraþanlar, sandýlar ki þiir yalnýz küçük olaylarýn, yalnýz alelade bir dille anlatýlmasýndan meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik þiirin bir tarafý, bir þartý oldu. Garip þiirinin kolayca tutunuþunda içerdiði kolaylýðýn büyük payý olmuþtur. Ayrýca bu þiir serbestçilerin þiiriyle de, kimi yönleriyle uyuþuyordu. Çünkü, Garipçilerin gerçekleþtirmek istediði, þairaneliði yýkma, çalýþan geniþ yýðýnlarýn þiirini yaratma, ölçüye baðlanmama, günlük dile yaslanma, doðal ve içten olma, insan ve toplum sorunlarýna yönelme baþta Nazým Hikmet olmak üzere serbest þiire yönelmiþ öteki þairlerinde ardýndan koþtuklarý özelliklerdi. Buna karþýn aralarýnda kimi ayrýlýklarda vardýr. Garip þiiri coþku ve söylev havasýndan uzak bir söyleyiþle; üstü kapalý, yergici bir tutumla toplumsal sorunlara eðilirken;
Nazým Hikmet
ve onun çizgisinden ilerleyenler bunu açýktan, coþkuyla yapmaya giriþmiþlerdir. 


⦁   1940'ta Garipçiler adýyla çýkan topluluðun ortaya koyduðu bir sanat anlayýþýdýr.
⦁   Þiirde her türlü kurala ve belirli kalýplara karþý çýkmýþlardýr.
⦁   Þiirde ölçü, kafiye ve dörtlüðe karþý çýkmýþlardýr.
⦁   Þiirde þairaneliði, mecazlý söyleyiþ ve sanatlarý kabul etmediler.
⦁   Süslü, sanatlý dile karþý çýkýp sade bir dil kullandýlar.
⦁   Þiirde o güne kadar iþlenmedik konularý ele aldýlar.
⦁   Konuþma dili ile günlük sýradan konularý iþlediler.
⦁   Ýþledikleri konular günlük hayattan sýradan insanlarýn problemleri, yaþama sevinci ve hayattaki bazý garipliklerdir.
⦁   Halk deyiþlerinden yararlanmýþlar, toplumsal yergiye yer vermiþlerdir.



Garip Akýmý özellikleri
⦁   
Vezin
ve
kafiyeye
karþý çýkmýþlardýr.
⦁   Günlük konuþma dilini þiire uygulamaya çalýþmýþlardýr.
Mecaza
, süse ve suniliðe karþý çýkýp; yalnýzlýða önem verdiler.
Halk þiirinin
anlatým ve deneyimlerinden faydalandýlar.
⦁   O güne kadar þiirimizde kullanýlmayan bir takým sözcükleri kullandýlar.
⦁   Sýradan insanlar þiire konu olmuþtur.
⦁   Yaþama sevinçlerini fazlasýyla þiire yansýtmýþlardýr.
⦁   Kaynaðýný batý þiirinden alan Garip akýmý eskiye ait olan her þeyin karþýsýnda olup özellikle þairane söyleyiþin karþýsýnda olmuþlardýr.
⦁   Þiirde söz ve anlam oyunlarý býrakýlmýþtýr.


Ama Orhan Veli'nin kendisi de kitabýnýn ikinci basýmýnda sanat anlayýþýný gözden geçirmek gereðini duyacaktýr. Özellikle þiirsel gelenek, biçim konularýnda daha esnek bir tutuma girmiþtir. Nitekim ikinci kitabý
Vazgeçemediðim
'den (1945) baþlayarak þiirini deðiþtirdiði görülür. 'Kimi þiirlerde akýl çizgisinden duygu çizgisine kayýlýr, mizah ve þaþýrtma býrakýlýr, yer yer uyaða ve sýfata baþvurulur, sözcük tekrarlarýndan, müzikten yararlanýlýr. Hepsinden önemlisi, halk þiirinin dil ve deyiþine özenilir' (Asým Bezirci). En ilginç geliþme ise özdedir: Toplumcu þiire yaklaþýr Orhan Veli de. 

Garip akýmý, gerek ilk yýllarýnda, gerekse sonralarý, deðiþik sanat anlayýþlarýna baðlý olanlarca deðiþik biçimlerde deðerlendirilmiþtir. Geleneðe baðlý olanlar, Orhan Veli ve arkadaþlarýný þiiri ayaða düþürmekle suçlarken; toplumcular, Garipçileri, toplumcu þiiri engelleyen, yozlaþtýrmayý amaçlayan ve küçük burjuva duyarlýðýný geliþtirmeye çalýþan bir devinimin baþlatýcýsý olarak gördüler. Yazýn tarihçileri ise, Garip akýmýný genellikle yeni þiirin baþlangýcý saydýlar. 

Bugün de bu tutumlarýn pek deðiþtiði söylenemez. Ama nesnel bir deðerlendirmeyle, Garip deviniminin Türk þiirinin geliþim sürecinde önemlice bir yeri olduðunu söylemek gerekmektedir. Orhan Veli ve arkadaþlarýnýn 'serbest nazým' anlayýþýyla þiirler yazmalarý, bu alanda en çok Nurullah Ataç'tan destek görmeleri sanatýn siyasal dýþý tutulmasý eðiliminin iktidarca da desteklenmesi sonucudur. Türk þiiri yeni biçim ve söyleyiþ olanaklarýyla zenginleþtirilmiþ, sokaktaki insanýn duyarlýlýðýna açýlmýþtýr. 
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Fussilet

TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR
HÝSARCILAR
Hazýrlýklarýna 1949 yýlý sonlarýnda, "eski þiirimizden, millî kültür ve edebiyatýmýzdan kopmadan yeni ve güzel bir þiir sergilemek, o yýllarda þi¬irimizi çýkmaza sokanlara ve yozlaþtýranlara karþý çýkmak ve tavýr almak'" parolasýyla baþlanan Hisar dergisi, ilk sayýsýný 16 Mart 1950'de yayýmla¬mýþtýr.
Yayýn hayatýný iki dönem halinde sürdüren Hisar dergisi, birinci yayýn döneminde (Ocak 1957'ye kadar) 75; ikinci yayýn döneminde de (Ocak 1964'ten Aralýk 1980'e kadar) 202 olmak üzere toplam 277 sayý çýkmýþtýr.
Atatürk'ün doðumunun 100. yýldönümü dolayýsýyla Kültür Bakan-lýðý'nýn dokuz dalda açtýðý yarýþmalarda, þiir dalýnda "Kuþlar ve Ýnsanlar" kitabýyla birincilik ödülünü kazanan Hisar'ýn kurucu þairlerinden Mustafa Necati Karaer, derginin çýkýþ gerekçelerini þöyle anlatýr:
Garipçilerin baþlattýðý þiir akýmýnýn "yalana dolmalarý" karýn doðurmasa bile, þiirden nasibi olanlarý þiirden ve edebiyattan uzaklaþtýrýyor ve hareket devam ediyordu. Bu durum karþýsýnda yapýlacak tek iþ, tek çare, inandýðýmýz yolda bir edebî dergi çýkarmaktý. Öyle bir dergi ki, Türk þiirini yýkmak isteyenlerin karþýsýna bir kale gibi dikilsin, taklitçiliðe sapma¬dan millî kültürümüzden güç alsýn ve "geçmiþ'le "gelecek" arasýnda bir köprü olsun. Ýþte, kendi inançlarýmýz ve sanat an¬layýþýmýz doðrultusunda bir fikir, sanat ve edebiyat dergisi çý¬karma kararýmýz, özetle belirtmeye çalýþtýðým ihtiyaçtan doð¬muþtur (1983: 41).
Hisarcýlar, derginin ilk sayýsýnda yayýmlanacak bir bildiriyle "neler yapacaklarýný açýklamak" yerine, zaman içerisinde "neler yapacaklarýný gösterme" nin daha doðru olacaðýna inan. 26 Aralýk 1966'da Ankara Radyosu'nca hazýrlanan bir programda derginin sanat anlayýþýný ve belli baþlý ilkelerini ortaya koyan açýklama, derginin kuruluþundan 17 yýl sonra yapýlýr. Hisar'ýn kuruluþunun, sorunlarýnýn, dil anlayýþýnýn ve sanat ilkele¬rinin tanýtýldýðý programa dergiyi temsilen Munis Faik Ozansoy, Mehmet Çýnarlý, Ýlhan Geçer, Mustafa Necati Karaer, Gültekin Sâmanoðlu ve Nevzat Yalçýn katýlmýþlardýr.
"Radyoda Hisar Saati" programýnda açýklanan bu ilkeler, daha sonra Hisar dergisinin 113. ve 114. (Þubat, Mart 1967) sayýlarýnda da topluluðun bir tür geciken bildirisi olarak dört madde halinde yayýmlanmýþtýr:
1. "Sanatçýnýn Dili Yaþayan Dil Olmalýdýr". Aksi takdirde, ister es¬ki, ister yeni olsun, ölü kelimelerden doðan her eser yeni nesilleri birbi¬rinden ayýrýr. Türk sanatýna ve kültürüne olumlu katkýda bulunamaz.
Bu ilkeyle ilgili olarak Hisarcýlarýn, özellikle Birinci Yeni ve ikinci Yeni sanatçýlarýna yönelttikleri eleþtiriler þöyle sýralanabilir: Aðza alýnma¬yacak kadar kaba ve çirkin kelimeleri bol bol kullanmak, dil akýþýna uy¬mayan uydurma kelimeleri inatla ve ýsrarla kullanmak, büyük harf-küçük harf kurallarýna boþ vermek, noktalama iþaretlerini kaldýrmak, cümle tek¬niðine kulak asmamak.
2. "Sanatçý Baðýmsýz Olmalýdýr". Zira, onun eseri, siyasî sistemlerin de, ekonomik doktrinlerin de propaganda aracý deðildir.
3. "Sanat Millî Olmalýdýr". Çünkü kendi milletinden kopmuþ b' sanatýn milletlerarasý bir deðer kazanmasý beklenemez.
4. "Sanatta Yenilik Asýldýr". Ne var ki, bu yenilik arayýþý eskinin ret ve inkârý þeklinde yorumlanmamalýdýr. Dünden kuvvet alarak yarýn da kolay kolay eskimeyecek bir yenilik anlayýþý ilke edinilmiþ; mutlaka ser¬best þekilli þiir yazmak, þiiri nesre ve hikâyeye yaklaþtýrmak, heceyi ve aruzu ölü vezinler olarak görmek gibi ýsrarcý yaklaþýmlarýn doðru olmadýðý savunulmuþtur.
Toplumcu Gerçekçi, Garip ve ikinci Yeni gibi þiir hareketlerini de açlýðý ve sefaleti dile getirdikleri, gençliðin þehevî arzularýný kamçýladýklarý, amaçlý olarak aile ve diðer toplumsal kurumlarý hiçe saydýklarý iddialarýyla eleþtirmiþlerdir.
Hisarcýlar, Türk þiirinde görülen yenilik hareketlerinde sanatçýlarýn "dil, þekil ve konu" karþýsýndaki tutumlarýný belirleyen iki kutup olduðunu savunurlar (bkz.: Karaer 1960: 37-38): Bu kutuplardan birini, her faklýlaþma ve deðiþmeyi þiirde yenilik sayanlar oluþtururken; diðerini de, -tek baþýna kendilerinin temsil ettiðine inandýklarý- bu görüþün aksini iddia edenler oluþturmaktadýrlar.
Hisarcýlara göre þiir dilinde yenilik; þiiri ölü kelimelerden ve terkip¬lerden kurtarýp sadeleþtirmekle, dili basitliðe düþürmeden yaþayan halk diline göre geliþtirmekle mümkündür. Uygarlýðýn ve kültür seviyesinin bir bakýma ölçüsü olarak gördükleri dili kýsýrlaþtýrmamak gerektiðine inanmýþ¬lar; ancak, masa baþýnda kelime uydurulmasýna da karþý çýkmýþlardýr. Ya¬bancý dillerden alýndýðý artýk fark edilemeyen ve Türkçe karþýlýðý olmayan kelimelerin çekinilmeden kullanýlmasý gerektiðini savunmuþlardýr.
Bu gruptaki þairler; vezin konusunda bir dayatmaya karþý olmuþlar, þiir olarak kalabildiði müddetçe aruzu da, heceyi de, serbest þekilli þiiri de kabul ettiklerini belirtmiþlerdir. Þiirin þekil özellikleri yönüyle, aruzda ve hecede alýþýlmýþ kalýplarýn çerçevesinden kurtulup yeni söyleyiþlere ulaþ¬masýný hedefleyen Hisarcýlar, muhteva özellikleri yönüyle de, þiirin konu¬sunun sýnýrlandýrýlamayacaðýný, þiir feda edilmemek þartýyla her konunun iþlenebileceðini savunmuþlardýr. Zira sanatýn her þeyden önce bir hürriyet meselesi olduðunu, ancak, dünyanýn hiçbir yerinde ve hiçbir zaman mut¬lak hürriyet rüzgârý esmediðini belirterek, "hürriyet perdesi arkasýnda oynanan maksatlý oyunlara pabuç býrakmayacaklarýný" da her fýrsatta dile getirmiþlerdir.
Hisarcýlar, gecikmeli olarak ilân ettikleri bu ilkelere otuz yýllýk yayýn hayatý boyunca sýký sýkýya baðlý kalmýþlar ve kendilerini, diðer topluluklara karþý (toplumcu gerçekçiler, Birinci Yeniciler, Maviciler, Ýkinci Yeniciler) Türk þiirini ve dilini koruyan yegâne "kale" olarak görmüþlerdir.
TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR
GARÝP ÞÝÝRÝ (BÝRÝNCÝ YENÝ)
Garipçiler: Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rýfat Horozcu'nun oluþturduðu bir topluluktur.
Onlara göre þiir, her yerde görülen basit þeyleri anlatmalýydý. Alaycý ve nükteciydiler. Aydýnlarý býrakýp halka yöneldiler. Þiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayýlmýþtýr. Serbest þiir egemen olmuþtur.
Dil, sürekli bir özleþme ve arýnma çabasýndadýr. Roman ve hikayede serim, düðüm, sonuç bölümleri umursanmamýþtýr. Þairaneliðe kaçmadan, mecazsýz yazdýlar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük þeyler iþlendi. " Konunun bayaðýsý yoktur, ancak iþleyiþte bayaðýlýk vardýr." diye düþünürler. 
En çok görülen temalar: yaþama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluða dönüþ, ölüm, insan sevgisi, aþk.
1941 yýlýndan sonra Türk þiirinde görülen ve öncülüðünü Orhan Veli KANIK, M.Cevdet ANDAY, Oktay Rýfat üçlüsünün yaptýðý edebiyat akýmý. Bu üç þair, þiirde sürüp gitmekte olan aþýrý duygusallýða, þairaneliðe, basmakalýp söyleyiþe baþkaldýran þiirlerini toplayarak Garip adýnda bir kitap yayýmladýrlar.
Bu þiirlerdeki yenilikler nelerdi peki ? Bu þairler neye karþý çýkýyor, neyi deðiþtirmek istiyorlardý ? Garipçiler diye adlandýrýlan bu þairler, yeni bir þiir anlayýþý getiriyor, þiirimizin yapýsýnda köklü deðiþiklikler yapmak istiyorlardý. Onlara göre; þiirden uyak atýlmalýydý. Uyaðýn iþlevi, ilkel insanýn þiiri aklýnda tutmasýndan baþka bir þey deðildi. Bugünkü insan ilkel olmadýðýna göre, uyaðýn iþlevi kalmamýþtý ve kaldýrýlmalýydý. Uyakla beraber her türlü söz ve anlam sanatý da býrakýlmalýydý. Gerçekte bu sanatlarýn amacý, doðayý deðiþtirme, nesne ve varlýklarý olduðundan baþka bir þekilde göstermektir. Bu yol bugüne kadar yüzlerce sanatçý tarafýndan denenmiþ, edebiyata bir þey kazandýrmamýþtýr. Bunun gibi, hece ölçüsü de, aruz ölçüsü de gereksizdir. Ölçüye baðlanma yaratýcýlýðý engeller. Ayrýca þiir, duygudan çok akla dayanmalý, duygunun yada duyarlýlýðýn ürünü olan þairanelikten arýndýrýlmalýdýr. Bu arýndýrma; müzik ve resim gibi öteki sanatlardan gelen tüm öðeleri de içermelidir. Daha doðrusu, geleneksel þiirin benimsediði her þey, yeni þiirin dýþýnda tutulmalýdýr. Þiirde önemli olan anlamdýr. Bu anlamda çoðunluðun tadýna 
varabileceði bir nitelik taþýmalýdýr. Bugüne deðin yalnýz varlýklý kesimlere seslenmiþ olan þiir, artýk çoðunluða seslenmelidir. Bu bakýmdan þiire özgü bir dil yoktur, halkýn dilinde ve yaþamýnda bulunan her sözcük þiire girer. Bu görüþler Garip þiirinin niteliklerini de oluþturmuþtur. 
Ölçüsüz, uyaksýz, söz ve anlam sanatlarýndan soyunmuþ, çýplak, yalýn anlatýmlý bir þiirdir bu. Dize örgüsü yönünden de deðiþik bir yapýsý vardýr. Konusunu sýradan bir insanýn yaþamýndan almýþtýr. Dili de alýþýlmýþ þiir dilinden ayrýlýklar gösterir. Örneðin " nasýr, kundura" gibi sözcükler þiire sokulmuþtur. Böylece þiirin dili yapaylýktan, kitapsallýktan kurtulmuþtur. Þiir bütünüyle duyguya deðil, akla dayandýrýlmýþ, þairanelikten olabildiðince uzaklaþtýrýlmýþtýr. Baþlangýçta yadýrganmýþtýr bu tutum. Alaya alýnmýþ, tepkiyle karþýlanmýþtýr Garipçiler'in þiiri. Ancak bu alay ve tepki giderek azalmýþ, bu þiirin yandaþlarý çoðalmýþtýr. Hececi, halkçý, öz þiirci ve serbestçiler arasýndan da bu akýma kayanlar çýkmýþtýr. Öte yandan bu yýllarda þiir yazmaya baþlayanlarýn tümü Garip þiirini örneksemiþlerdir. Bu örneksemeler arttýkça, kiþiliklerin ayrýlýðýný yansýtmayan, kumaþý ayný tezgahta dokunmuþ tek tip bir þiir çýkmýþtýr ortaya. "Þiirsiz þiir" üretmek ortak bir tutuma dönüþmüþtür. Bu eðilim 1950'li yýllara kadar sürmüþtür. Gerçi Orhan Veli ve diðer arkadaþlarý þairaneliði yýktýktan, yerleþik beðeniyi sarstýktan sonra kimi þiirlerinde karþý çýktýklarý öðelere yeniden dönmüþlerdir. Çünkü giriþimlerinin þiiri nasýl bir noktaya ulaþtýrdýklarýnýn farkýna varmýþlarýdr. Bu konuyla ilgili olarak Orhan Veli 1949 yýlýnda þunlarý söylemektedir :
Þiirlerimizin yadýrganýþý sadece alýþýlmýþ kalýplarýn dýþýna çýkýþýmýzdan deðil, çýkmak isteyiþinden, bunda ayrý bir keyif buluþundandý. Gayretimizin nasýl bir sebebe ulaþtýðýný anlayýnca biz de yumuþar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada þiire girmiþ olan bazý þeyler, þiirin öz malý imiþ gibi, yerleþti kaldý. Bunlardan biri eski þiirin yüksekten konuþmasýna karþýlýk, þiire sokulan, alelade konuþma; bir de eski þiirin büyük konularýnýn, büyük heyecanlarýnýn yaný baþýnda yer alan, küçük alelade olaylar, küçük alelade insanlardý. Ýlk niyat hiç bir þeyin þiir dýþý kalmamasýný saðlamaktý. Ama, bu yeni þiir yavaþ yavaþ yayýlýp bir çok kimse tarafýndan tutulunca iþ deðiþti. Genç okur yazarlar, hatta bu iþle uðraþanlar, sandýlar ki þiir yalnýz küçük olaylarýn, yalnýz alelade bir dille anlatýlmasýndan meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik þiirin bir tarafý, bir þartý oldu.
Garip þiirinin kolayca tutunuþunda içerdiði kolaylýðýn büyük payý olmuþtur. Ayrýca bu þiir serbestçilerin þiiriyle de, kimi yönleriyle uyuþuyordu. Çünkü, Garipçilerin gerçekleþtirmek istediði, þairaneliði yýkma, çalýþan geniþ yýðýnlarýn þiirini yaratma, ölçüye baðlanmama, günlük dile yaslanma, doðal ve içten olma, insan ve toplum sorunlarýna yönelme baþta Nazým Hikmet olmak üzere serbest þiire yönelmiþ öteki þairlerinde ardýndan koþtuklarý özelliklerdi. Buna karþýn aralarýnda kimi ayrýlýklarda vardýr. Garip þiiri coþku ve söylev havasýndan uzak bir söyleyiþle; üstü kapalý, yergici bir tutumla toplumsal sorunlara eðilirken; Nazým Hikmet ve onun çizgisinden ilerleyenler bunu açýktan, coþkuyla yapmaya giriþmiþlerdir.
*1940'ta Garipçiler adýyla çýkan topluluðun ortaya koyduðu bir sanat anlayýþýdýr.
* Þiirde her türlü kurala ve belirli kalýplara karþý çýkmýþlardýr.
*Þiirde ölçü, kafiye ve dörtlüðe karþý çýkmýþlardýr.
*Þiirde þairaneliði, mecazlý söyleyiþ ve sanatlarý kabul etmediler.
*Süslü, sanatlý dile karþý çýkýp sade bir dil kullandýlar.
*Þiirde o güne kadar iþlenmedik konularý ele aldýlar.
*Konuþma dili ile günlük sýradan konularý iþlediler.
*Ýþledikleri konular günlük hayattan sýradan insanlarýn problemleri, yaþama sevinci ve hayattaki bazý garipliklerdir.
*Halk deyiþlerinden yararlanmýþlar, toplumsal yergiye yer vermiþlerdir.
Garipçiler: Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rýfat Horozcu'nun oluþturduðu bir topluluklardýr.
ORHAN VELÝ KANIK 
(1914-1950)
*Türk þiirinde iki arkadaþýyla birlikte büyük bir atýlým yapmýþ, yeni bir anlayýþýn öncüsü olmuþtur.
*1914'te arkadaþlarýyla birlikte yayýmladýklarý Garip adlý þiir kitabý ve yazdýðý önsöz, Türk þiirinde günden güne donmuþ olan eski deðerleri yýkmýþ, þiire baþka bir açýdan bakýlmasýný saðlamýþtýr.
*Þiire getirdiði ilkeler :
-Ölçüye baþ kaldýrýp serbest yazmak
-Kafiyeyi þiir için gerekli görmekten vazgeçmek
-Þairane duyularý, parlak görüntüleri þiirden silmek
-Þiiri hayal gücünün kapalý duvarlarýndan kurtarýp gerçek hayata çýkarmak, yapmacýksýz tabii bir söylentiyle, günlük yaþayýþ içinde halktan insanlarý yakalamak.Her çeþit kelimeyi konuyu þiire sokmak, halk deyiþlerinden yararlanmak ve toplumla ilgili yergiye yer vermek
ESERLERÝ:
Þiirleri: Garip,Vazgeçemediðim, Destan Gibi , Yenisi, Karþý
Nesirleri: Sanat ve Edebiyatýmýz, Bindiðimiz Dal
OKTAY RIFAT HOROZCU
(1914-1988)
*Garip akýmýnýn temsilcilerindendir.
*Baþlangýçta, yeni bir hava içinde, güçlü aþk þiirleri; toplumcu sanat ilkesinden hareketle halk deyimi ve söyleyiþlerinden masal ve tekerlemelerden faydalanarak baþarýlý taþlamalar; sosyal þiirler yazdý. Perçemli Sokak adlý kitabýyla birlikte þiir anlayýþýnda büyük deðiþiklik olmuþ soyut þiire kaymýþtýr.
*Son þiirlerinde öz ve biçim yoðunlaþtýrmalarýyla estetik planda yeni ve güçlü bir þiir estetiði yakalamýþtýr.
ESERLERÝ : 
Þiirleri; Yaþayýp Ölmek, Aþk ve Avarelik Üzerine Þiirler, Güzelleme, Karga Ýle Tilki, Aþk Merdiveni, Denize Doðru Konuþma, Dilsiz ve Çýplak, 
Koca Bir Yaz
MELÝH CEVDET ANDAY 
(1915)
*Garip akýmýnýn temsilcilerindendir.
*Þiirlerinde toplumsal gerçekliði inceler.
*Daha sonra ilk þiirlerindeki romantizmden sýyrýlarak duygulardan çok aklýn egemenliðine, güzel günlerin özlemine býrakýr.
*Söz oyunlarýnda arýnmýþ yalýn bir dil vardýr. Düz yazýlarýnda ise yoðun bir düþünce, þiirsel, esprili, özlü bir dil vardýr.
*Fýkra, makale, gezi, roman, tiyatro ve þiir yazmýþtýr. Çevirilerde yapmýþtýr.
ESERLERÝ : 
Þiirleri: Garip, Rahatý Kaçan Aðaç,Telgrafname, Yanyana.
Denemeleri : Çevirileri; Ýngiliz Edebiyatýndan Denemeler
Tiyatrolarý : Komedya, Ýçerdekiler, Gizli Emir.
TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR 
ÝKÝNCÝ YENÝ 
Türk þiirinde 1950'den sonra GARÝP akýmýna ve 1940 kuþaðýnýn toplumsal gerçekçi þairlerine tepki olarak doðan, deðiþik imge, çaðrýþým ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiþi amaçlayan þiir akýmý. Garipçilere tepki olarak 20. yüzyýlýn ikinci yarýsý doðan, özellikle þiirde anlama deðil, ses güzelliðine önem veren bu akým, Batý'da gerçeküstücülerin kullandýklarý bilinçaltýný harekete geçirme yönteminden faydalanýr. Sözcükler arasýndaki anlamsal baðlantýlarý kopararak yeni yeni görüntüler yaratma yolunu seçen Ýkinci Yeni akýmýnýn temsilcileri arasýnda ilk akla gelen isim Cemal Süreya'dýr.
Ýkinci Yeni adýný ilk kez MUZAFFER ERDOST kullandý. 
Ýkinci yeniciler; þiirde öykü öðesini dýþlayarak imgeye, hayal gücüne ve duyguya aðýrlýk verdiler. 
Daha çok bireyin toplumdaki yalnýzlýðý, sýkýntýlarý, çevreye uyumsuzluklarý gibi temalara aðýrlýk verdiler. Dönemin siyasi baskýsýndan kaçmakla ve biçimcilikle eleþtirildiler. Belli baþlý isimleri: 
• CEMAL SÜREYA
• EDÝP CANSEVER 
• TURGUT UYAR 
• ECE AYHAN (ÝKÝNCÝ YENÝNÝN KEÞÝÞÝ DERLER) 
• OKTAY RÝFAT 
• METÝN ELOÐLU 
• TURGAY GÖNENÇ 
• SEZAÝ KARAKOÇ 
• ÖZDEMÝR ÝNCE
• ÜLKÜ TAMER 
• AHMET OKTAY 
• KEMAL ÖZER 
Ýkinci yeni þiirde görülen özellikleri þöyle sýralayabiliriz:
• Ýkinci yeniciler, alabildiðine hayalcidirler.
• Konuþma diline sýrt çevirmiþlerdir. Serbest çaðrýþýma dayanan þiirleri kopuk kopuktur. Tesadüfen seçilmiþ kelime veya cümlelerin alt alta sýralanmasýyla þiirin oluþturulduðu intibahýný verirler.
• Genelde cümle yapýlarý bozuktur. Bir boþvermiþlik havasý hakimdir
TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR
MÝLLÝ EDEBÝYAT AKIMI
Modern Türk Edebiyatýný yaratma amacýyla kurulan Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Âtî topluluklarý büyük hamleler yapmakla beraber ruhta büyük ölçüde Fransýz sanatýna baðlý, dil ve üslûpta Osmanlýcayý sürdüren, millî kimlik ve kiþiliðe ulaþamamýþ bir edebiyat vücuda getirmiþlerdir. 
Osmanlý Ýmparatorluðu'nun daðýlýþý sýrasýnda, Türk aydýnlarýnýn büyük bir bölümü, ümmete baðlý Osmanlýcýlýðýn terk edilerek milliyetçiliðin benimsenmesinin, memleketin geleceði için gerekli olduðuna inanýyorlardý. Bu inanç sonucunda Türkçülük ve Milliyetçilik akýmlarý doðmuþ, her sahada millî kimlik arayýþlarý baþlamýþtýr. 
Türk dili, Türk vezni, Türk zevki ve kültürü ile millî konularý, millî ülküleri iþleyen Türk edebiyatý ihtiyacý ve özlemi sonucunda 1911-1923 yýllarý arasýnda Millî Edebiyat akýmý var olmuþtur. 
Türk milletine mensup olma þuuru, tarih içinde devamlýlýk düþüncesi, olduðu gibi kalarak batýlýlaþma inancý, 1911-1923 yýllarý arasýndaki akýmýn temelleridir. Bu dönemin bariz özelliði, Türk romantizminin edebî tezahürlerini göstermesidir. 
Cumhuriyet'in kuruluþunu hazýrlayan milliyetçilik ideolojisi içinde doðan Milli Edebiyat akýmý Cumhuriyet'in ilk yýllarýnda en olgun eserlerini verdi. Cumhuriyet rejimi ve bu devirde meydana getirilen sosyal ve iktisadî müesseseler üstünde baþlarýnda büyük Türk sosyoloðu ve düþünürü Ziya Gökalp'in bulunduðu Türkçü ve Milliyetçi münevver zümre etkili oldu. Gökalp'in Türkiye ve Türkler için þekillendirdiði düþünceler baþta Atatürk olmak üzere, Cumhuriyeti kuran birinci neslin dünya görüþünün kaynaðýný teþkil etti. 
Halka ulaþabilmek ve onunla bütünleþebilmek için onun dilini kullanmak gerektiðine inanan bu nesil yazarlarý, eserlerinde konuþma dilini kullandýlar. Halk dilini kullanýrken gençlik yýllarýnda hayran olduklarý Edebiyat-ý Cedide (Yeni Edebiyat) yazarlarýnýn ince zevkini günlük dile aktardýlar. 
1911 yýlýnda Selânik'te çýkarýlmaya baþlanan Genç Kalemler dergisinde baþladý bu çalýþmalar. 
Bir kýsmý daha sonra Cumhuriyet dönemi yazar ve þairleri arasýnda da yer alan bu edebiyatýn temsilcilerinin en önemlileri, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin (öncü), Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip (öncü), Yusuf Ziya Ortaç, Faruk Nafiz Çamlýbel, Enis Behiç Koryürek, Kemalettin Kamu, Aka Gündüz, Refik Halit Karay, Reþat Nuri Güntekin, Yakup Kadri, Halide Edik Adývar, Hamdullah Suphi, Ahmet Hikmet Müftüoðlu, Necip Fazýl Kýsakürek, Fuat Köprülü, Halide Nusret Zorlutuna, Þükûfe Nihal, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpýnar'dýr. 
Milli Edebiyat akýmýnýn özellikleri, Cumhuriyet'in ilk on yýlýnýn da bir özeti olmaktadýr. Bu çerçeve içerisinde, Milli Edebiyat akýmýnýn ilkeleri de þu þekilde belirtilebilir: 
Dilde yalýnlýk (en mühim prensip), Türkçe karþýlýðý olan Arapça ve Farsça kelimelerin atýlmasý. Yalýn (süssüz, sanatsýz, özentisiz) bir dille yazma; Ýstanbul Türkçesini kullanma. 
**Halk edebiyatý þiir biçimlerinden yararlanma 
**Hece ölçüsü, 
**Konu seçiminde yerlilik. 
**Konularýný hayattan, ülke þartlarýndan seçme. 
**Millî kaynaklara yönelme. 
Ýslâmcý, Osmanlýcý, gelenekçi görüþlere sahip yazarlardan bireysel eðilimli yazarlara kadar tüm edebiyatçýlara açýk bir bütünlük mevcuttur. Çünkü artýk söz konusu olan Millî Edebiyat akýmý kavramý deðil, Millî Edebiyat dönemidir. Bu akým dilde ve duyuþta 1911-1915 dönemi milliyetçilik fikirlerinin ön plânda olduðu roman, hikâye, tiyatro eseri ve þiirler verilmesini saðlamýþtýr. 
Baþlangýçta Fecr-i Âtî roman ve hikâyecisi olan Yakup Kadri Karaosmanoðlu ve Refik Halit Karay, gerçek kiþiliklerini Millî Edebiyat akýmý içerisinde göstermiþlerdir. 
Fecr-i Âtî topluluðu dýþýnda kalan, Ýstiklâl Marþý þairi Mehmet Âkif Ersoy ve Yahya Kemal Beyatlý, kendi þiir anlayýþlarýna göre eserler veren ve daha sonra Millî Edebiyat akýmýna katýlan þairlerdir. 
Gerek Mehmet Âkif Ersoy gerekse Yahya Kemal Beyatlý, þiir dili ile konuþma dili arasýndaki uzlaþmayý saðlamýþlar, Türk diline zor uyan aruzun engellerini ortadan kaldýrýp, yaþayan Türkçe ile baþarýlý þiirler yazmýþlardýr. 
Dönemin Sanatçýlarý 
Ömer Seyfettin (1884-1920) 
Son devir Türk hikâyeciliðinin en önemli isimlerindendir. 
Yeni Lisan hareketinin savunucularýndandýr. 
Amacý millî þuuru kuvvetlendirmek, toplum hayatýndaki aksak yönleri ortaya çýkarmaktýr. 
Konularýný gerçek hayattan alýr. Bu sebeple hikâyeleri realist özellik taþýr. Konularý genellikle tarihî olaylar, çocukluk hatýralarý ve yaþanan günlük olaylardýr. Aþk konusunu da bu hikâyelerinde iþler. 
Kahramanlýk, hikâyelerinin önemli konularýndandýr. 
Bazý eserlerinde sosyal hayattaki gülünç özellikleri karikatürize eder. 
Türklerin Balkanlar'da uðradýklarý zulümleri de konu edinmiþtir. 
Dili oldukça sadedir ve yalýndýr. 
Kurgularý oldukça baþarýlýdýr. 
Hikâyeleri: Eshab-ý Kehf'imiz, Harem, Efruz Bey, Yalnýz Efe, Yüksek Ökçeler, Gizli Mabet, Beyaz Lâle, Bomba, Bahar ve Kelebekler, 
Ziya Gökalp (1876-1924) 
Türkçülük cereyanýný bir sisteme baðlayan fikir adamý ve bu sistemi eserlerinde iþleyen bir sanatçýdýr.Türk milletinin din, dil, ahlâk, edebiyat yönünden ayný kültürle yetiþmiþ kiþilerden oluþtuðuna inanan Gökalp, eserleriyle Türk milliyetçiliðinin sýnýrlarýný belirlemiþ, millî edebiyatýn da fikir yönüyle temellerini oluþturmuþtur. Onun Türkçülük anlayýþý, dil, edebiyat, din, iktisat, güzel sanatlar ve siyaset alanlarýný kapsar. Turancýlýk ideolojisini de savunmuþtur. 
Edebiyatý, bu fikirlerini yaymak için bir araç olarak kullanmýþtýr. Sanat yapma kaygýsý yoktur. 
Þiir ve nesir alanýnda eserleri vardýr. 
Destan, masal ve makaleler de yazmýþtýr. 
Dile önem vermiþtir. Eserlerini sade bir dille yazmýþtýr. Türk dilinin geliþmesi yolunda çaba harcamýþtýr. Türkçe karþýlýklarý olan Arapça ve Farsça kelimelerin atýlmasýndan, Türkçeleþmiþ kelimelerin de artýk Türkçe sayýlmasýndan yanadýr. 
Ona göre millî vezin hece veznidir. 
Þiirleri: Kýzýl Elma, Altýn Iþýk, Yeni Hayat 
Fikrî Eserleri: Türk Medeniyeti Tarihi, Türk Töresi, Türkçülüðün Esaslarý, Türkleþmek-Muasýrlaþmak-Ýslâmlaþmak, Malta Mektuplarý. 
Ali Canip Yöntem (1887-1967) 
Daha önce Fecr-i Âtî'de yer alan sanatçý, daha sonra millî edebiyat akýmýnýn öncülüðünü yapmýþ, Ömer Seyfettin'le birlikte çýkardýklarý Genç Kalemler dergisinde baþ yazarlýk yapmýþtýr. 
Yeni Lisan hareketinin savunucularýndandýr. 
Þiirlerinin hece vezniyle ve sade bir dille yazmýþtýr. 
Þiirlerinin bir kýsmýný Geçtiðim Yol adý altýnda yayýmlamýþtýr. 
Sonralarý þiiri býrakýp edebiyat incelemeleri yapmýþtýr. 
Fuat Köprülü (1890-1966) 
Edebiyat tarihi ve tarih araþtýrmacýsýdýr. 
Türk edebiyatýný dönemlere ayýran, bilimsel yöntemlerle inceleyen ilk araþtýrmacýdýr. 
Eserleri: Türk Edebiyatýnda Ýlk Mutasavvýflar, Türk Edebiyatý Tarihi, Türk Saz Þairleri, Türk Dili ve Edebiyatý Hakkýnda Araþtýrmalar. 
Mehmet Emin Yurdakul (1869-1944) 
Halkçýlýk ve milliyetçilik düþüncesini þiirlerinde iþlemiþtir. Þahsî duygulara ve tabiata pek rastlanmaz. 
Þiirleri sosyal faydaya yöneliktir ve didaktiktir. Bu yüzden bir kuruluk göze çarpar. 
Hece veznini ve batý edebiyatý nazým þekillerini kullanmýþtýr. 
Dilinin tamamen sade olduðu söylenemez. 
Þiirleri: Türk Sazý, Ey Türk Uyan, Tan Sesleri, Ordunun Destaný, Turana Doðru. 
Reþat Nuri Güntekin (1889-1956) 
Millî edebiyat akýmýndan etkilenen sanatçýlardandýr. 
Þöhretini Çalýkuþu romanýyla kazanmýþtýr. 
Birçok eserinde Anadolu'yu, Anadolu hayatýný ve insanýný, batýl inançlarý, yanlýþ batýlýlaþmayý, insanýmýzýn bilime ve eðitime ihtiyacýný iþlemiþtir. 
Mizah öðesine de yer vermiþtir. 
Romanlarýnda güçlü gözlemciliðine dayanan bir realizm ve canlý bir üslûp vardýr. psikolojik tahlillerde de baþarýlýdýr. 
Eserlerinde konuþma dili hâkimdir 
Roman, hikâye, tiyatro ve gezi yazýsý türünde eserleri vardýr. 
Romanlarý: Çalýkuþu, Gizli El, Dudaktan Kalbe, Acýmak, Eski Hastalýk, Akþam Güneþi, Yaprak Dökümü , Damga, Miskinler Tekkesi 
Hikâyeleri: Eski Ahbap, Tanrý Misafiri, Sönmüþ Yýldýzlar, Boyunduruk 
Gezi Yazýlarý: Anadolu Notlarý 
Tiyatrolarý: Yaprak Dökümü, Eski Rüya, Hançer, Balýkesir Muhasebecisi, Eski Borç, Gözdaðý
TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR
HECENÝN BEÞ ÞAÝRÝ
Bu dönemde, egemen ideolojilerin dýþýnda kalarak izlenimci, simgeci bir anlayýþla "saf þiir"i geliþtirmeye çalýþan Ahmet Haþim, Milli Edebiyat kapsamýna alýnamayacak tek ozandýr denilebilir. Ýlk örneklerini Cenap Þehabettin'de gördüðümüz simgeci þiir onunla en usta, en baþarýlý temsilcisini bulmuþtur. Bireyselliði, þiirde anlam kapalýlýðýný ve müziksele yakýn uyumu savunan Haþim'in simgeciliðinin yaný sýra, anlatýmcýlýðýn ve dýþavurumculuðun (expressionisme) etkisinde kaldýðý da belirtilmelidir. Onun 1920'den sonra daha yalýn bir dile yönelmesi de doðrudan Milli Edebiyat akýmýnýn etkisine baðlanamaz. Tanzimat döneminde Þinasi'nin ortaya attýðý anlaþýlýr bir dille yazmak düþüncesinin gerçekleþmesi, Türkçe'nin utkusunun sonucudur bu. Doðal bir geliþimin dýþýnda kalamazdý Haþim. 

Þiirde Mehmet Emin Yurdakul'a baðlanan Milli Edebiyat akýmýnýn en tipik sürdürücüleri, Hececiler ya da Hecenin Beþ Þairi adlarýyla anýlan Faruk Nafiz Çamlýbel, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Halit Fahri Ozansoy ve Enis Behiç Koryürek'tir. Ortaç, Bilgi Derneði'ne ilk gidiþini ve Milli Edebiyat akýmýný benimseyiþini þöyle anlatýr: "Ara sýra utangaç gzölerle yüzüme bakýp gülümsüyordu Gökalp-Neden sonra bütün gücünü toplayýp; - Ýçtihat'a yazýyorsunuz dedi. Boynumu bir yana büktüm: - Evet... Aruzla, dedi. Boynumu öbür yana büktüm: - Evet... Sonra kapý açýldý kapandý, açýldý kapandý. Ali Canip'i o gün gördüm, Ömer Seyfettin'le o gün karþýlaþtým, Celal Sahir'le o gün konuþtum ve Orhan Seyfi ile Enis Behiç'le o gün arkadaþ oldum... Yeþil masanýn baþýndaki konuþmayan adam konuþtu o gün. Üç dilden, Türkçe'den, Arapça'dan, Farsça'dan karma bir dil yapýlamayacaðýný anlattý. Yazý dilinin konuþma dilinden ayrýlamayacaðýný anlattý ve Anadolu'nun bile, Karadeniz'in bile giremediði aruzun bizim veznimiz olamayacaðýný anlattý... Ertesi cuma Bilgi Derneði'ne geldiðimiz zaman Orhan Seyfi'nin de, Enis Behiç'in de, benim de ceplerimizde hece vezni ile, güzel Türkçe ile yazýlmýþ birer þiir vardý." 

Ziya Gökalp'ýn "Sanat" (Yeni Hayat, 1917) þiirinde özetlediði þu ilkeler, 

"Aruz sizin olsun, hece bizimdir,
Halkýn söylediði Türkçe bizimdir: 
Leyl sizin, þeb sizin gece bizimdir, 
Deðildir bir mana üç ada muhtaç." 

Hececilerin sanat anlayýþýný belirler. Ama Gökalp'ýn þiirinde gördüðümüz, öðreticiliðin getirdiði kuruluk yoktur onlarda. Bunda, þiire Fecr-i Ati duyarlýðýyla baþlamý olmalarýnýn etkisi büyüktür. Bir de önlerinde, yeterli sayýlmasa da, yararlanabilecekleri örnekler vardý. Halk yazýnýndan yapýlan derlemeler, bu yoldaki araþtýrmalar ozanlarca deðerlendirilmeyi bekliyordu. Onlar da bunu yaptýlar. Ama toplumsal bilinç eksikliði hemen hepsini coþumculuða sürükledi. Gerçekçi olmak isterken, savaþýn da etkisiyle ulusal duyarlýklar adýna gerçekçiliði yitirdiler. Doðaya, yöneliþi, yurt güzelliklerinin, Anadolu'nun basmakalýp söyleþilerle görüntülenmesi olarak aldýlar. Yurtseverlik, kahramanlýk temlerinin egemen olduðu þiirleriyle topluma güç aþýlamaktý amaçlarý. Sonuçta sýð bir "memleketçi edebiyat"ý geliþtirdiler.
TÜRKÝYE'DE EDEBÝ AKIMLAR
CUMHURÝYET DEVRÝ TÜRK EDEBÝYATI
1923 yýlý yeni Türkiye'nin kuruluþudur. Aydýnlarýmýz , devlet adamlarýmýz ve yazarlarýmýz tarihimizde artýk yeni bir dönemin baþlatýlmasý gereðine inanmýþlardýr . Ýþte 1923'te baþlayan bu yeni anlayýþý maddeler halinde þöyle özetleyebiliriz.

*Hece ölçüsünü, yerli bir þiir ölçüsü olarak kullandýlar.
*Halkýn dertlerini, problemlerini ve Anadolu'nun güzelliklerini iþlediler.
*Anadolu'da yaþayan efsane, masal ve mitolojiden yararlandýlar.
*Halk arasýnda yaþayan her tür kültür unsurunu sanat eserlerinde iþlediler.
*Bu dönem sanatçýlarý; maniler, türküler, halk efsaneleri, masallar ve halk sanatlarýnýn unsurlarýný topladýlar.
*Bu dönemde roman, hikaye, tiyatro, gezi ve hatýrat türlerinde de bir sadeleþme, kültür varlýklarýmýzdan yararlanma göze çarparken; roman ve hikayede gerçekçilik akýmý ön plana çýkar.
*1940'a kadar olan dönem içinde, ( Ahmet Haþim, Yahya Kemal gibi ) bazý þairlerin aruz vezni ile sade þiirler yazdýðýný görüyoruz. Bazý þairlerimiz de kendilerine "Yedi Meþaleciler ve Beþ Hececiler" gibi isimler vermiþtir.
Ýslam Ýþbirliði Teþkilatý

Ýslam Konferans Örgütü, 1970 yýlý Mart ayýnda Cidde'de toplanan Ýslam Ülkeleri Dýþiþleri Bakanlarý tarafýndan kurulmuþtur. Ýslam ülkelerini çatýsý altýnda toplamak üzere kurulan örgütün ismi 38. Dýþiþleri Bakanlarý toplantýsýnda alýnan karar gereðince Ýslam Ýþbirliði Teþkilatý (ÝÝT) olarak deðiþtirilmiþtir.
Üyeleri:
Günümüzde 4 kýtada 57 üyesi bulunmakta olan ÝÝT'nin üyeleri, Ýslam Coðrafyasý'ndaki ülkeler olup günümüzde Ýslam âleminin tek çatý altýnda toplandýðý tek kuruluþ sýfatýna sahiptir. Merkezi, Suudi Arabistan Cidde'de yer alýr. Þu anki sekreter 1 Ocak 2005'den beri görev yapan Türkiye'den Ekmeleddin ÝHSANOÐLU'dur.

Amaçlarý:
Teþkilat; Ýslam Dünyasý'nýn birleþtirici sesi olmayý, Müslüman Devletleri'nin çýkarlarýný korumayý ve dünyanýn geri kalanýyla uyumlu çalýþmayý saðlamayý amaçlamaktadýr. Diðer önemli amaçlarý ise:
⦁   Üye devletler arasýnda Ýslam dayanýþmasýný geliþtirmek,
⦁   Ýktisadi, sosyal, kültürel, bilimsel ve diðer önemli faaliyet sahalarýnda üye devletler arasýnda iþbirliðini güçlendirmek ve uluslararasý örgütlerde üye devletler arasýnda dayanýþmayý yürütmek,
⦁   Irk ayrýmýný, fark gözetmeyi bertaraf etmeye ve sömürgeciliðin her þeklini ortadan kaldýrmaya gayret etmek,
⦁   Adalet üzerine kurulu uluslararasý barýþ ve güvenliði desteklemek için gerekli tedbirleri almak,
⦁   Kutsal yerlerin korunmasý için sarf edilen gayretleri ve Filistin halkýnýn mücadelesi için saðlanan desteði koordine etmek, haklarýný tekrar kazanmasý ve topraklarýný kurtarmasý için Filistin halkýna yardým etmek,
⦁   Bütün Müslüman milletlerin onur, baðýmsýzlýk ve ulusal haklarýný korumak amacýyla verdikleri mücadeleyi desteklemektir.
Önemi:
Ýslam Ýþbirliði Teþkilatý, Birleþmiþ Milletler Örgütü'nden sonra dünya üzerinde en geniþ 2. katýlýmlý hükümetler arasý örgüttür.
Diðer taraftan ÝÝT, 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantýsýnda kuruluþ planý onaylanan ve 2012 yýlý itibariyle ülkemizde de temsilcilik açma çalýþmalarý devam eden, Ýslam Kalkýnma Bankasý ile iktisadi olarak da Müslüman Devletler'in geliþimine katký saðlamayý amaçlamaktadýr.

Bakanlýðýmýzýn Örgüt Bünyesindeki Faaliyetleri:
i) Ekonomik ve Ticari Ýþbirliði Daimi Komitesi (ÝSEDAK) 

ÝÝT'nin dört daimi komitesinden biri olan ÝSEDAK, 1981 yýlýnda Mekke/Taif'te düzenlenen 3. Ýslam Zirve Konferansý tarafýndan kurulmuþtur. 1984 yýlýnda Kazablanka'da gerçekleþtirilen 4. Ýslam Zirve Konferansý'nda Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaþkanýnýn ÝSEDAK Daimi Baþkanlýðýný üstlenmesiyle operasyonel hale gelmiþtir ve ayný yýl Bakanlar düzeyindeki ilk toplantýsýný gerçekleþtirmiþtir. ÝSEDAK, dört kýtaya yayýlmýþ 57 üye ülke ve 5 gözlemci ülkeye sahiptir.
Ýslam dünyasýnýn çok taraflý ekonomik ve ticari iþbirliðine yönelik ana platformu olan ÝSEDAK, Ýslam ülkelerinin ortak kalkýnma sorunlarýný belirlemek ve çözümler üretmek üzere merkezi bir Forum olarak hizmet vermektedir. Bu çerçevede, 2011 yýlýnda kabul edilen ÝSEDAK Stratejisi çerçevesinde 6 adet iþbirliði alaný belirlenmiþ, bu kapsamda ticaret, ulaþtýrma ve iletiþim, tarým, turizm, yoksulluðun azaltýlmasý ve mali iþbirliði konularýnda Çalýþma Gruplarý kurulmuþtur. Bakanlýðýmýz tarafýndan ÝSEDAK Ticaret Çalýþma Grubu toplantý ve faaliyetlerine aktif katýlým saðlanmaktadýr.

ii) Tercihli Ticaret Sistemi (TPS-OIC)
ÝÝT kapsamýnda önem taþýyan Tercihli Ticaret Sistemi'nin (TPS-OIC) taraf ülkeler arasýnda bir an önce uygulamaya konulmasýna yönelik çalýþmalar hýzla devam etmekte olup, yeterli taraf ülke sayýsýna ulaþýlan TPS-OIC'in fiili olarak yürürlüðe girmesinin yakýn dönemde gerçekleþtirilmesi beklenmektedir. Bu çerçevede Bakanlýðýmýz söz konusu tercihli ticaret sisteminin hayata geliþtirilmesi açýsýndan menþe konularý özelinde gerekli düzenlemeleri yapmakta ve süreci yakýndan takip etmektedir.
iii) Örgüt Bünyesinde Bakanlýðýmýzýn Uluslararasý Destekleri
Bakanlýðýmýz; Ýslam Kalkýnma Bankasý ile birlikte bölge ülkelerine yönelik destek, teknik iþbirliði ve proje çalýþmalarý yürütmekte olup, bölge ülkeleri ile iþbirliklerimiz aktif bir doðrultuda sürdürülmektedir.
Bu çerçevede 2011 yýlý Kasým ayýnda ÝÝT ülkelerine yönelik olarak düzenlenen Ticaretin Kolaylaþtýrýlmasý Semineri düzenlenmiþtir.
iv) ÝÝT Pamuk Programý
ÝÝT Pamuk Programý, ülkemizin öncülük ettiði ve güçlü destek verdiði ÝÝT üye pamuk üreticisi ülkeler arasýnda iþbirliðinin ve ticaretin geliþtirilmesidir. Bu kapsamda; hazýrlanan "Eylem Planý"nýn 2016 yýlýna kadar uygulanmasý öngörülmekte olup, Bakanlýðýmýz tarafýndan;
⦁   Pamuk sektöründe uluslararasý alanda ortak bir strateji ve politika ile heyecan ve sinerji yaratýlmasý,
⦁   Pamuk sektöründe uluslararasý platform ve ortak dil oluþturulmasý,
⦁   ÝÝT ülkeleri arasýnda pamuk sektöründe ticaretin ve yatýrýmlarýn artýrýlmasý,
⦁   Pamuk sektöründe faaliyet gösteren ÝÝT üyesi ülkelerin ve firmalarýn yakýndan tanýnmasý veya tanýtýlmasý planlanmaktadýr.
Osmanlý'dan Günümüze Çocuk Dergileri
Bazý kaynaklarda, Ýngiltere'de 1788'de yayýmlanan Juvenile Magazine, çocuklara yönelik süreli yayýnlarýn basýlmasý ile ilgili  ilk dergi olarak kabul edilir. Bu dergide aritmetik, jeoloji, sosyal iliþkiler gibi konular iþlenir. Bazý kaynaklarda ise dünyada bilinen ilk çocuk dergisinin 1722 yýlýnda Leipzig'de yayýmlanan Leipziger Wochenblatt für Kinder olduðu yazar.

Juvenile Magazine
Osmanlý döneminde, ilk sayýsý 1869'da yayýmlanan Mümeyyiz adlý  dergi ise Çocuk dergiciliði konusunda ülkemizdeki basýlan ilk yayýn olarak kabul edilmektedir ve pek çok kaynakta bu þekilde ifade edilir.
Tanzimat Dönemi'ndeki yenileþme ve deðiþim sancýlarý ile birlikte dönemin aydýnlarý deðiþimi sürdürecek olan kiþilerin çocuklar olduðunu düþünerek, eðitimlerine katkýda bulunmak amacýyla bir dizi çalýþmalar yürütürler. Çocuk dergiciliði de bu çalýþmalar arasýnda yer almaktadýr.
Ýlk çocuk dergisi olarak kabul edilen Mümeyyiz, bir eðitimci ve gazeteci olan  Sýtký Efendi tarafýndan yayýmlanýr. Günlük gazete Mümeyyiz'in haftada bir çýkarýlan ekidir. Dergi 49 sayý çýkarýlýr. Ancak, her sayýsý ayrý bir renkte hazýrlanmasýna raðmen, dergide görsel  hiç kullanýlmaz ve kullanýlan dilde oldukça aðýrdýr. Derginin içeriði ise  daha çok çocuklarýn eðitimi ve terbiyesi üzerinedir. Mümeyyiz'den aktarýlan aþaðýdaki alýntýda bunu rahatlýkla görebiliriz.
"Çocuklar, eðer siz 'mektebe gidiyoruz, okuyoruz, çalýþýyoruz' derseniz size þöyle cevap veririz. Biz sizi görüyoruz. Vak'a mektebe gidiyorsunuz, cüzler ve kitaplar okuyorsunuz ve akþamlara kadar sallana sallana çalýþýyorsunuz. Ama sair milletlerin mekteplerini ve çocuklarýnýn güzel güzel mektebe gidip geldiklerini ve mektepte güzel güzel oturduklarýný görüyoruz da sizin mektepte fýrsat buldukça ettiðiniz gürültüleri ve mektepten azad olduktan sonra sokaktaki hallerinizi beðenmiyoruz..."
Mümeyyiz Dergisi'nden sonra 1875'de Sadakat adlý dergi basýlýr.  Derginin içeriðinde ise yabancý dilden çevrilmiþ yazýlar, küçük hikayeler ve atasözleri gibi kýsýmlar yer alýr. Mümeyyiz'in aksine Sadakat'ýn dili daha sadedir. Sadakat'ýn devamý niteliðinde olan Etfal dergisinde ise konular ayný olmasýna raðmen daha aðýr bir dil kullanýr.
Kýzýl zehir Tuna nehrine ulaþtý
Macaristan'da bir alüminyum fabrikasýnda iki setin yýkýlmasý sonucu çevreye yayýlýp dört kiþinin ölmesine neden olan kimyasal kýzýl çamur, Tuna Nehri'ne de ulaþtý.
Macaristan'ýn Ajka kentinde bir alüminyum fabrikasýndaki iki setin yýkýlmasý sonucu çevreye yayýlmaya baþlayan ve önceki gün dört kiþinin ölümüne neden olan zehirli kýzýl çamur, Tuna Nehri'ne ulaþtý. Zehirli çamurun suyun tüm ekosistemini kirletmesi riski var. Küçük bir nehir olan Marcal'daki tüm ekosistemse þimdiden tamamen kirlenmiþ durumda.

Akýntý yönündeki Hýrvatistan, Sýrbistan ve Romanya'dan uzmanlar birkaç saatte bir nehrin kirlilik seviyesini ölçüyor. Macaristan kurtarma ajansý sözcüsü Tibor Dobson, perþembe günü etkilenen bölgedeki içme suyunda aðýr metaller bulunmadýðýný açýkladý.
Öte yandan Romanya, Macaristan'dan zehirli atýkla ilgili olarak daha detaylý bilgi talebinde bulundu.

Budapeþte'nin 400 kilometre batýsýnda bulunan Romanya'daki Mehedinti bölgesinin su yönetimi sorumlusu Adrian Draghici, her türlü duruma hazýrlýklý olduklarýný duyurdu ve Tuna Nehri'nin Romanya sýnýrlarýna giren sularýnda kirlilik olduðuna dair en ufak bir sinyal almalarý halinde nehri içme suyu kaynaðý olarak kullanmayý anýnda kesebileceklerini söyledi.
Kirlilik Güney Macaristan, Hýrvatistan ve Sýrbistan'ý dolaþtýktan sonra yarýn Romanya'ya da ulaþabilir.

Uzun dönemli riskler var
Doðal Hayatý Koruma Derneði (WWF) de insanlar ve ekosistem için uzun dönemli riskler konusunda uyarýda bulundu. WWF Tuna/Temiz Su Programý Baþkaný Orieta Hulea, "Zehirli atýklar suda seyrelse bile çökelti olarak birikirler ve bu da büyük bir risk demek"diye konuþtu.

KARADENÝZ'Ý BEKLEYEN KIZIL TEHLÝKE

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Sürmene Deniz Bilimleri Fakültesi Öðretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Coþkun Erüz, Macaristan'daki alüminyum fabrikasýndaki iki setin yýkýlmasýyla, 700 bin metreküp kimyasal zehir taþýyan kýzýl çamurun içindeki aðýr metallerin Tuna Nehri üzerinden Karadeniz'e ulaþmasýnýn ve Karadeniz'i etkilemesinin birkaç ayý bulabileceðini bildirdi
Tercüman-I Ahval Gazetesi nedir?
Tercüman-ý Ahvâl, Ýstanbul'da 1860-1866 arasýnda yayýmlanan ilk özel Türkçe gazetedir.
Tercüman-I Ahval Gazetesi hakkýnda bilgiler
22 Ekim 1860'ta
Agah Efendi ve Þinasi tarafýndan çýkarýldý. Önceleri
pazar günleri çýkan gazete 22 Nisan
1861
'deki 25. sayýsýyla birlikte haftada üç gün yayýmlanmaya baþladý. Gazete zamanla
Ceride-i Havadis
gazetesiyle rekabet edebilmek için yayýnýný beþ güne çýkardý.
Bahçekapý
'da bir matbaada basýlan gazete, matbaanýn altýndaki bir tütüncü dükkanýndan satýlýyordu. 

Þinasi
Ahmed Vefik Paþa
Ziya Paþa
Refik Bey
'in sýk sýk bu gazetede yazýlarý yer aldý. Bu yazýlarda
Osmanlý
toplumunun geri kalma nedenleri ve ülkede olup bitenler tartýþýlýyordu. 

Ayrýca edebi eserlerin de yayýmlandýðý gazetede, batýlý anlamda ilk Türkçe oyun olan Þinasi'nin Þair Evlenmesi de (1860) dizi olarak yayýnlamýþtý. 

Gazete, Ziya Paþa'nýn kaleme aldýðý sanýlan ve eðitim sistemine sert eleþtirilerde bulunan bir yazý yüzünden
Mayýs

1861
'de iki hafta süreyle kapatýldý. Bu olay Türk basýnýnda yayýn durdurmanýn ilk örneði oldu. 792 sayý yayýmlanan Tercüman-ý Ahval
11 Mart 1866
'da yayýnýna son vermedi. 

Ali Þir Nevai (d. Herat, 1441 - ö. 1501)
 Ali Þîr Nevâî, Türkçeyi yüksek bir sanat dili halinde iþlemeye çalýþan, bu görüþü savunan ve Türk diline deðer kazandýran üstün bir bilgin ve devlet adamýdýr.
1441'de Herat'ta doðdu. Babasý Timur'un meliklerinden Sultan Ebû Said'in veziri Kiçkine Bahþi idi. Ali Þîr Nevâî'nin ilk eðitimini babasý verdi. Daha sonraki eðitimine Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaþý idi.
Sultan Hüseyin Baykara, Herat'ta yönetimin baþýna geçince, Ali Þîr Nevâî'yi önce mühürdar yaptý. Daha sonra vezirlik görevine tayin etti.
Görevi sýrasýnda bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek ve araþtýrma yapmak imkaný bulan Ali Þîr Nevâî, bir süre sonra Ýstifasýný Hüseyin Baykara'ya sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterebad Valiliði'ne tayin edildi. Ali Þîr Nevâî, valilik görevinde fazla durmadý ve 1490 yýlýnda ayrýldý.
Ali Þîr Nevâî'nin ailesi çok zengindi. Onun için devletten hiç maaþ almadýðý gibi devlete yardým da etti. Ali Þîr Nevâî topluma ve insanlýða hizmet etmekten büyük sevinç duyardý. Bu düþünceden hareketle çeþitli vakýflar kurdu.
Valilik görevinden ayrýldýktan sonra bilim ve sanat konularýnda yoðunlaþan Ali Þîr Nevâî, 1501 yýlýnda doðduðu þehir olan Herat'ta vefat etti.
Ali Þir Nevai'nin Edebi Kiþiliði
Þiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Þîr Nevâî, Arapçayý da çok iyi öðrenmiþti. Meþhur ilim adamlarýndan Molla Cami, onun þiir arkadaþlarýndandýr.
Kaþgarlý Mahmut'tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kiþi olarak tanýnan Ali Þîr Nevâî, Muhâkemetü'l-Lügateyn adlý kitabýnda Türkçe ile Farsça'yý karþýlaþtýrarak pek çok yerde Türkçe'nin üstünlüðünü savunmuþtur. Ali Þîr Nevâî, bu kitabýný Türkçe'yi býrakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmýþtýr. Ali Þîr Nevâî, Türkçe yazdýðý þiirlerinde Nevâî, Farsça yazdýðý þiirlerinde ise Fanî mahlaslarýný kullanmýþtýr.
Ali Þîr Nevâî'nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beþ ayrý divaný vardýr. Türkçe divanlarýnýn genel adý Hazâinü'l Maânî'dir. Türkçe divanlarýný, Garâibü's-Saðîr, Nevâdirü'þ Þebâb, Bedâyiü'l-Vasat ve Fevâidü'l-Kiber adlarý altýnda yazmýþtýr.
Beþ mesnevisinden meydana gelen Hamse'si ile Türk edebiyatýnýn ilk hamse yazarý Ali Þîr Nevâî'nin divanlarýndan hariç 18 ayrý eseri daha vardýr.
Bunlar sýrasýyla þunlardýr:
Hayretü'l-Ebrâr, Ferhat ve Þirin, Leyla ve Mecnun, Seb'a-i Seyyârem, Sedd-i Ýskender, Lisânü't-Tayr, Muhâkemetü'l-Lügateyn, Mecâlisü'n-Nefâis, Mîzânü'l-Evzân, Nesâimü'l-Mehabbe, Nazmü'l-Cevâhir, Hamsetü'l-Mütehayyirîn, Tühfetü'l Mülûk, Münþeât, Sirâcü'l-Müslimîn, Tarihu'l-Enbiyâ, Mahbûbü'l-Kulûb fi'l-Ahlâk, Seyfü'l-Hâdî ve Rekâbet-ü'l-Münâdî.
Ali Þîr Nevâî'nin eserleri hem yazýldýklarý devirde, hem de daha sonra bütün Türk dünyasýnda zevkle okunmuþ, pek çok ünlü Türk þairi onu örnek almýþ, ona övgü yazmýþtýr. XV. yüzyýlda yaþamýþ büyük Osmanlý Þairi Ahmet Paþa, XVI. Yüzyýlda yaþamýþ ve Azeri lehçesiyle yazmýþ ünlü Fuzûlî, Ali Þîr Nevâî'den etkilenmiþlerdir.
Bir çok Osmanlý aydýný, bu arada Yavuz Sultan Selim, Nevaî'nin hayraný idiler. XVIII. yüzyýlda büyük divan þairimiz Nedim bile Ali Þîr Nevâî dilinde (Çaðatay lehçesinde) þiirler yazmýþtýr.
Türkiyeli pek çok þair Ali Þîr Nevâî'nin þiirlerine nazireler söylemiþlerdir. Bu tesir Tanzimat sonrasýnda bile kendini göstermiþ, Ziya Paþa'nýn Harâbât adýný taþýyan üç ciltlik antoloji eserinde Ali Þîr Nevâî'nin þiirlerine önemli bir yer verilmiþtir.
Günümüzde yayýnlanan bütün edebiyat tarihlerinde de Ali Þîr Nevâî, ilmi, irfaný, sanatý, Türkçülüðü ve olumlu tesirleriyle övülür.
Ali Þir Nevai'nin Eserleri
⦁   Hazâinü'l Maânî
⦁   Garâibü's-Saðîr
⦁   Nevâdirü'þ Þebâb
⦁   Bedâyiü'l-Vasat
⦁   Fevâidü'l-Kiber
⦁   Hayretü'l-Ebrâr
⦁   Ferhat ve Þirin
⦁   Leyla ve Mecnun
⦁   Seb'a-i Seyyârem
⦁   Sedd-i Ýskender
⦁   Lisânü't-Tayr
⦁   Muhâkemetü'l-Lügateyn
⦁   Mecâlisü'n-Nefâis
⦁   Mîzânü'l-Evzân
⦁   Nesâimü'l-Mehabbe
⦁   Nazmü'l-Cevâhir
⦁   Hamsetü'l-Mütehayyirîn
⦁   Tühfetü'l Mülûk
⦁   Münþeât
⦁   Sirâcü'l-Müslimîn
⦁   Tarihu'l-Enbiyâ
⦁   Mahbûbü'l-Kulûb fi'l-Ahlâk
⦁   Seyfü'l-Hâdî
⦁   Rekâbet-ü'l-Münâdî
Muhakemet'ül Lugateyn
Burada bütün hayatýný Türkçe'nin tanýtýmýna vakfetmiþ olan Ali Þîr Nevâî'nin özellikle Muhâkemet-ül-Lugateyn adlý eserinden bahsetmek, onun Türk dili hakkýndaki düþüncelerini yansýtmak açýsýndan yararlýdýr.
Ali Þîr Nevâî'nin Muhâkemet-ül-Lugateyn adlý eseri, bu günkü yazýmýzla küçük boy bir kitabýn 50 sayfasýný ancak doldurur. Fakat hacim bakýmýndan küçük olan bu kitap, muhtevasýnýn deðeri ile deryalar kadar büyüktür.
Ýki dilin yargýlanmasý, karþýlaþtýrýlmasý, muhakeme edilmesi demektir. Özbek dilbilimcisi Ali Þir Nevaî tarafýndan Çaðatayca ile yazýlmýþtýr.
Nevaî, edebî dil olarak Çaðatayca'nýn Farsça'ya nazaran üstün olduðuna inanmýþ ve Aralýk 1499'da tamamlanmýþ Muhakemet'ül Lugateyn'de de iddiasýný savunmuþtur. Özellikle Türk dilinin hayvan isimleri ve fiil zenginliði yönünden Farsça'dan daha üstün olduðunu gösterir.
Ali Þir Nevaî bu eserde yeryüzündeki baþlýca dilleri Arapça, Hintçe, Çaðatayca ve Farsça olarak sayar. Arapça'nýn en üstün ve Hintçe'nin en deðersiz dil olduðunun bilinen bir gerçek olduðunu ifade ettikten sonra, geri kalan iki dil arasýnda hangisinin daha üstün olduðunu çeþitli delillere dayanarak münakaþa eder. Sonuç olarak Çaðatayca'nýn Farsça'dan daha üstün bir dil olduðunu ispat eder.
Nevaî, eserinde birçok defa Türkçe kelime haznesinin Farsça'ya nazaran daha zengin,güzel ve esnek olduðunu düþündüðünü dile getirmektedir. Örnek olarak:
Birçok Çaðatayca kelimenin üç, dört ya da daha fazla anlamý vardýr, lâkin Nevaî'nin dediðine göre Farsça'da böyle bir esneklik yoktur.
Türkçe lehçelerinde ördek manasýný taþýyan dokuz tane kelime vardýr, ki bu da Türkçe lehçelerinin kapasite bakýmýndan üstünlüðünü gösterir. Farsçada ise Nevaî'nin dediðine göre ördek için sadece bir kelime vardýr.
Eserin yazýlmasýnýn önemli bir sebebi, o dönemde Türk aydýnlarý arasýnda Farsça kullanýmý yönünde yaygýn bir özenti olmasýdýr. Þiir yazmaya müsait bir dil olmasý sebebiyle Farsça raðbette idi. Muhakemet'ül Lugateyn bu bakýmdan gerçekten etkili olmuþ ve Ali Þir Nevaî'den sonra Çaðatayca'ya raðbet artmýþ, özellikle þiir büyük geliþme göstermiþtir.
Muhâkemet-ül-Lugateyn'den bazý cümleler:
"... Nazým bahçesinin þakrak bülbülü, Nevaî mahlasýný alan Ali Þir (Allah günahlarýný yargýlasýn ve ayýplarýný kapatsýn) þöyle arz eder:
"Söz bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün anlamlarý kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgýçlar çýkarýr ve onlara mücevherciler katýnda deðer biçilir. Gönülden söz incileri çýkarma þerefine erenler de (dalgýçlar da) bu iþin mütehassýsýdýrlar. O inciler bu mütehassýslar aðzýnda canlanýr, nisbetlerine göre yayýlýr ve ün kazanýrlar. Ýnciler deðer bakýmýndan çok farklý olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce liraya kadar) olanlarý vardýr. Elden ele geçen ucuz incilerle, sultanlarýn kulaklarýna küpe olan incilerin deðerleri bir mi?
"... Þöyle bilinir ki, Türk Fars'tan daha keskin zekalý, daha anlayýþlý, daha saf, daha pek yaratýlýþlýdýr. Fars ise ilimde ve gayret sarfýyla elde edilen bir anlayýþta daha olgun ve derin görünüyor. Bu hal Türklerin doðru, dürüst, temiz niyetinden, Farslarýn da fen ve hikmetinden belli oluyor... Ve lakin, Türk ve Fars dilleri arasýndaki kusursuzluk veya noksanlýk bakýmýndan çok büyük farklar vardýr. Söz ve ibarede, kelimelerin anlam ve kavramýnda, Türk Fars'tan üstündür. Türkün öz dilinde öyle incelikler, güzellikler, sanatlar vardýr ki inþallah yeri gelince gösterilecektir... "
"... Türkün Fars'tan daha üstün, daha kabiliyetli, daha açýk ve parlak olduðunun þundan kuvvetli delili olur mu: Bu iki milletin gençleri, ihtiyarlarý, büyükleri, küçükleri arasýnda kaynaþma ayný derecededir. Alýþ-veriþleri, iþleri, güçleri, düþüp kalkmalarý, oturup durmalarý, birbirinden hiç farklý deðildir. Ayný hayat þartlarý içinde yaþarlar... Böyle olduðu halde Türklerin hepsi Farsça'yý kolayca öðrenir ve konuþur. Oysa Farslarýn hiç biri Türkçe konuþamaz. Yüzde, belki binde biri Türkçe öðrenir ve konuþursa da, onun Türk olmadýðý daha ilk sözünden belli olur... Türkün Fars'tan kabiliyetli olduðuna bundan daha kuvvetli tanýk olamaz ve hiçbir Fars bunun aksini iddia edemez... "
"... Fars dili yüksek ve derin konularý anlatmada yetersizdir. Çünkü Türkçe'nin oluþumumda ve konularýnda pek çok incelik, özgünlük vardýr. Ýnce farklar, en uçucu kavramlar için bile kelimeler yaratýlmýþtýr ki bilgili kimseler tarafýndan açýklanmazsa kolay anlaþýlamaz. "
"... Türkün bilgisiz ve zavallý gençleri güzel sanarak, Farsça þiirler söylemeðe özeniyorlar. Ýyi ve etraflý düþünseler, Türkçede bu kadar geniþlikler, incelikler, derinlikler ve zenginlikler durup dururken, bu dilde þiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay, þiirlerinin daha beðenilir olacaðýný anlarlar.
Ýlk Türk kadýn romancýmýz kimdir?
Fotoðraftaki kiþi size de bir yerden tanýdýk geliyor mu?.. Bir ipucu verelim!.. 50 liralýk banknot desek...

Türk edebiyatýnýn ve Ýslam coðrafyasýnýn ilk kadýn romancýsý, Fatma Aliye Topuz'dur... Fatma Aliye Topuz, yaþamý boyunca yüksek kültürü ve yabana atýlmayacak kýymetteki eserleriyle, Türk kadýnlýðýna da hizmet eden kiþidir.
1862′de Ýstanbul'da doðdu; 1936′da yine Ýstanbul'da yaþamýný yitirdi. Tarihçi Ahmed Cevdet Paþa ile Adviye Haným'ýn kýzýdýr. Kendisine özel bir eðitim verilmese de aðabeyi Ali Sedat Bey'in evde özel hocalardan aldýðý dersleri dinlemesi sayesinde kendini geliþtirdi.
Fransýzca merakýnýn ortaya çýkmasý üzerine ders alarak bu dili çok iyi düzeyde öðrendi. Yazmaya Fransýzca'dan yaptýðý çevirilerle baþladý.
Edebi yaþantýsý 1889 yýlýnda Georges Ohnet'in Volente adlý romanýný Meram adýyla çevirmesi ile baþladý. Bu romaný Bir Haným imzasýyla yayýmlamýþtýr. Bu baþarýsýyla babasýnýn dikkatini çeken Fatma Aliye Haným, kendisinden ders alma, fikir tartýþmalarý yapma olanaðýna kavuþmuþtu.
Bir Haným'ýn gösterdiði çabalar, ünlü yazar Ahmed Mithat tarafýndan Tercüman-ý Hakikat gazetesinde övüldü ve yazar kendisini manevi kýzý kabul etti. Fatma Aliye Haným, bu ilk çevirisinden sonraki çevirilerinde Mütercime-i Meram takma adýný kullandý. 1891 yýlýnda Ahmet Mithat Efendi ile birlikte Hayal ve Hakikat adlý romaný yazdý.
Romanýn kadýn aðzýndan olan kýsmý Fatma Aliye Haným'ýn, erkek aðzýndan olan kýsmý Ahmet Mithat Efendi'nin kaleminden çýkmýþtý. Eser, Bir kadýn ve Ahmet Mithat imzasýyla yayýmlandý. Bu romandan sonra ikili uzun süre mektuplaþmýþ ve bu mektuplarý Tercüman-ý Hakikat Gazetesi'nde yayýmlanmýþtýr. Fatma Aliye Haným, 1892 Muhadarat adlý ilk romanýný kendi adýyla yayýmladý. Bu romanýnda bir kadýnýn ilk aþkýný unutamayacaðý inancýný çürütmeye çalýþtý.
1899 yýlýnda yayýmlanan Udi adlý romanýnda görevi üzerine gittiði Halep'te yaþamýna tanýk olduðu bir kadýn udiyi anlattý. Bu kitapta mutsuz bir evlilik yapan Bedia'nýn hikâyesini dönemine göre çok yalýn bir dille anlatmýþtýr.
Fatma Aliye Haným, edebi eserlerinin yaný sýra kadýn sorunlarý ile ilgili de eser vermiþti. Kadýnlara Mahsus Gazete'de kadýn sorunlarýna iliþkin makaleler yazdý. Fatma Aliye Haným'ýn edebiyat dýþýndaki uðraþý alanlarýndan bir baþkasý ise yardým cemiyetleri idi. 1897 yýlýnda 1897 Osmanlý-Yunan Savaþý'da yaralanan askerlerin ailelerine yardým amacýyla Tercüman-ý Hakikat gazetesinde yazýlar yazdý, Nisvan-ý Osmaniye Ýmdat Cemiyet adlý bir dernek kurdu. Bu dernek, ülkedeki ilk resmi kadýn derneklerinden biridir.
Fatma Aliye Haným, Hilal-i Ahmer Cemiyeti'nin de ilk kadýn üyesidir. 1914 yýlýnda yazdýðý Ahmed Cevdet Paþa ve Zamaný son yapýtýdýr.
Ýlk Türk kadýn romancý olma özelliði ile Avrupa ve Amerika basýnýnda kendisinden söz edilen Fatma Aliye Haným'ýn Nisvan-ý Ýslam adlý eseri Fransýzca ve Arapça'ya, Udî adlý romaný Fransýzca'ya çevrilmiþtir. Fatma Aliye 13 Temmuz 1936 tarihinde Ýstanbul'da vefat etti. Cenazesi Feriköy Mezarlýðý'na gömüldü.
Fatma Aliye Haným, soyadý yasasýndan sonra Topuz soyadýný almýþtýr.
Eserleri;
Hayal ve Hakikat (Ahmet Mithat ile 1891)
Muhâdarât (1891)
Ref'et (1897)
Udi (1899, Fransýzca'ya çevrildi)
Enin (1912)
Çeviri;
Meram (Roman, 1889)
Aný - inceleme - mektup;
Nisvan-I Islam (Tefrika, 1891)
Levayih-i Hayat (1897-1898)
Taaddüt-ü Zevcata Zeyl (1898-1899)
Namdaran-ý Zenan-ý Ýslamiyan (1899-1901)
Ahmet Cevdet Paþa ve Zamaný (1912-1913)
Tarih; 
Kosova Zaferi-Ankara Hezimeti (1912-1913)
Felsefe;
Teracim-i Felasife (1899-1900)
Fatma Aliye Topuz'un fotoðrafý 50 TL üzerinde yer almaktadýr;
lk psikolojik roman, Eylül - Mehmet Rauf
Mehmet Rauf'un en önemli eseri olan Eylül; zamanýnýn ilk psikolojik romaný olarak kabul edilir. Ýlk defa 1900-1901 yýllarý arasýnda Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilen Eylül'ün kitap halinde ilk baskýsý 1901 yýlýnda yapýlmýþtýr.
Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok baþarýlý bir çalýþma sergilemiþtir. Ýnsanlarýn ruh hallerini çok iyi bir þekilde okuyucuya aktarmaktadýr.
Kitabý okurken, eski Ýstanbul'un perspektifine, o dönemin kýyafetlerine, yalýlarda hüküm süren aile hayatýnýn tüm ayrýntýlarýna ve en önemlisi de samimi ve sýcak duygulara tanýk oluyorsunuz.
Türkiye, UNESCO Dünya Mirasý listesindeki 15 kültür varlýðýna ev sahipliði yapýyor

 
Birleþmiþ Milletler Eðitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafýndan belirlenen ve dünya çapýnda koruma altýna alýnan kültürel ve doðal varlýklardan oluþan Dünya Miraslarý listesinde, Türkiye'de bulunan kültür varlýðý sayýsý 15'e çýktý. Dünya Mirasý Listesine son olarak Diyarbakýr Surlarý ile Hevsel Bahçeleri ve Efes Antik Kenti girdi. 

Dünya Miraslarý, UNESCO tarafýndan belirlenen kültürel ve doðal varlýklardan oluþuyor. UNESCO'nun 1972 yýlýndaki genel konferansýnda hazýrlanan 38 maddelik Dünya Doðal ve Kültürel Mirasý Koruma Antlaþmasý´ný imzalayan 175´ten fazla ülkenin korumayý garanti ettikleri anýt ve sit arasýndan Dünya Mirasý Kýstaslarýna uygun bulunanlar listede yer alýyor.

Antlaþmayý imzalayan ülkeler tarafýndan seçilen 21 ülke temsilcisinin oluþturduðu Dünya Miras Komitesi, aday gösterilen deðerler arasýndan seçim yapýyor ve listeyi oluþturuyor. Komite ayrýca, WHF´yi (Dünya Miras Fonu) yönlendirerek listedeki deðerlerin korunmasýný saðlýyor.

Asil listede 15, geçici listede 60 kültür varlýðý 
Son olarak, 4 Temmuz 2015´te Almanya´nýn Bonn kentinde gerçekleþen 39. BM Eðitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) Dünya Miras Komite toplantýsýnda, Diyarbakýr Surlarý ile Hevsel Bahçeleri "Dünya Kültür Mirasý" listesine girdi. 5 Temmuz´daki toplantýda ise Efes Antik Kenti´nin Dünya Kültür Mirasý listesine girmesi kararý çýktý. Bununla, ülkemizden listeye giren tarihi, arkeolojik ve coðrafi nokta sayýsý 15'e çýktý. Öte yandan, Türkiye´den UNESCO Dünya Miras Geçici Listesine giren varlýk sayýsý ise 60. Dünya Mirasý Listesi için ön adým olan geçici liste, UNESCO Dünya Miras Listesine kaydedilmesi uygun olan varlýklara iliþkin envanteri içeriyor. 



Ülkemizden listeye giren tarihi, arkeolojik ve coðrafi noktalar þöyle: 

Doðal- kültürel varlýk   Listeye giriþ tarihi   Özelliði
1.      Kapadokya ve Göreme Milli Parký   1985   Kapadokya 60 milyon yýl önce; Erciyes, Hasandaðý ve Güllüdað'ýn püskürttüðü lav ve küllerin oluþturduðu yumuþak tabakalarýn milyonlarca yýl boyunca yaðmur ve rüzgâr tarafýndan aþýndýrýlmasýyla ortaya çýktý. Hititler´in yaþadýðý topraklar daha sonraki dönemlerde Hristiyanlýðýn en önemli merkezlerinden biri oldu.
2.       Divriði Ulu Camii ve Darüþþifasý   1985   Cami 1228-29 yýllarýnda Mengücekli beyi Ahmed Þah tarafýndan; Dârüþþifa ise ayný tarihte, Ahmed Þah´ýn eþi Turan Melek tarafýndan Ahlatlý Muðis oðlu Hürrem Þah adlý bir mimara yaptýrýldý.  Plan tipi ve süsleme olarak benzeri olmayan bir eserdir.
3.       Ýstanbul´daki Tarihi Yerler   1985   Ýstanbul, yerleþim tarihi son yapýlan Yenikapý´daki kazýlarla bulunan liman doðrultusunda 8500 yýl, kentsel tarihi yaklaþýk 3 bin, baþkentlik tarihi 1600 yýla kadar uzanan Avrupa ile Asya kýtalarýnýn kesiþtiði noktada bulunan bir dünya kentidir.
4.       Hattuþaþ: Hitit Baþkenti   1986   Hitit Devleti´nin baþkenti olan Hattuþaþ sanat ve mimarlýk alanýnda geliþmiþ bir bölge olan Hattuþaþ, Çorum´un Sungurlu ilçesinin güneydoðusunda yer alýyor. Yapýlan kazýlarda 5 kültür katý ortaya çýktý. Bu katlarda Hatti, Asur, Hitit, Frig, Galat, Roma ve Bizans dönemlerinden kalma kalýntýlar bulundu.
5.       Nemrut Daðý   1987   Dünyanýn 8 harikasýndan biri olan Nemrut Daðý, Adýyaman'da bulunuyor.  Kommagene kralý Antiochus Theos, MÖ 62 yýlýnda bu daðýn tepesine, pek çok Yunanve Pers tanrýsýnýn heykelinin yaný sýra kendi mezar-tapýnaðýný da yaptýrmýþtýr. Mezarda, bir kartalýn baþý gibi, tanrýlarýn taþ oymalarý bulunur.
6.       Pamukkale ve Hierapolis Milli Parký   1988   Pamukkale, güneybatý Türkiye´deki Denizli ilinde doðal bir mevkidir. Kent kaplýcalarý ve akan sulardan kalan karbonat mineralleri teraslarýný, travertenleri kapsýyor. Türkiye´nin Ege bölgesinde, ýlýman bir iklimi olan Menderes Nehri vadisinde bulunur.
7.       Ksantos-Letoon   1988   Letoon, Fethiye yakýnlarýndaki antik kenttir. Þair Ovidius´un anlattýðý bir öyküye göre kent, Zeus´tan hamile kalan Leto´nun adýna kuruldu. Kentte en eski yerleþim izleri MÖ 7. yüzyýla kadar gider. Kalýntýlar ve ele geçen kitabeler buranýn dinsel ve politik bir alan olduðunu göstermektedir. Ören yeri merkezinde yan yana üç tapýnak bulunuyor. Bunlardan en kuzeydeki Leto, ortadaki Artemis, güneyindeki Apollon´a adanmýþtýr.
8.       Tarihi Safranbolu Þehri   1994   Safranbolu 1950´lerde Anadolu´da gerçekleþen modern þehirleþmeden fazla etkilenmemiþtir. Bu nedenle mimari gelenekleri, özellikle yarý ahþap, üç odalý Pontian Yunan stilinde depreme dayanýklý evleri korunmuþtur.
9.       Truva Antik Kenti   1998   Antik kent, Çanakkale merkez ilçesini baðlý Tevfikiye köyünün batýsýnda, "Hisarlýk Tepesi"nde bulunur. Homeros tarafýndan yazýldýðý sanýlan iki manzum destandan biri olan Ýlyada'da bahsi geçen Truva Savaþý'nýn gerçekleþtiði antik kent, 1870'lerde Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann tarafýndan keþfedilmiþtir.
10.  Selimiye Camii ve Külliyesi   2011   Selimiye Camii Edirne'de bulunan, Osmanlý padiþahý II. Selim'in Mimar Sinan'a yaptýrdýðý camidir. Sinan'ýn 90 (bazý kitaplarda 80 olarak geçer) yaþýnda yaptýðý ve "en iyi eserim" dediði Selimiye Camii gerek Mimar Sinan'ýn gerek Osmanlý mimarisinin en önemli yapýtlarýndan biridir.
11.   Neolitik Dönem Çatalhöyük Kalýntýlarý   2012   Çatalhöyük, Orta Anadolu'da, günümüzden 9 bin yýl önce iskân edilmiþ, çok geniþ bir Neolitik Çað ve Kalkolitik Çað yerleþim yeridir. Höyükler kabaca 2 bin yýl kesintisiz iskân edilmiþtir. Özellikle neolitik yerleþimin geniþliði, barýndýrdýðý nüfusu, oluþturduðu güçlü sanat ve kültür geleneði ile son derece dikkat çekicidir. Dünyanýn en eski yerleþimlerinden biri olan bu yerleþimin sakinleri, ilk tarýmcý topluluklardan da biridir.
12.   Cumalýkýzýk Köyü   2014   Bursa ilinin Yýldýrým ilçesine baðlý bir mahalle olan Cumalýkýzýk,  Uludað´ýn kuzey eteklerinde kurulmuþ 5 Kýzýk köyünden biridir. Cumalýkýzýk Etnografya Müzesi burada bulunmaktadýr. Kuruluþu yaklaþýk 1300´lü yýllara uzanan köyde, tarihi doku çok iyi korunmuþtur ve Osmanlý erken döneminin kýrsal kesim sivil mimari örnekleri günümüze ulaþmayý baþarmýþtýr.
13.  Bergama Antik Kenti   2014   Ýzmir'de bulunan Bergama, Antik metinlerde Pergamon ya da Pergamonos  olarak geçiyor. Pergamon, Kuzey Ege'de Kaikos (Bakýrçay) Irmaðý'nýn doðu-batý yönünde uzandýðý graben vadisinin kýyýsýnda yer alýyor. Pergamon Tepesi'ndeki Akropol'de ilk yerleþim izleri M.Ö.7.-6. Yy.'a kadar gitmektedir.
14. Diyarbakýr Surlarý ile Hevsel Bahçeleri    2015   Diyarbakýr Kalesi kökeni milattan önce 3 binlere dayanan önemli bir savunma yapýsý olmanýn yaný sýra içinde barýndýrdýðý Helen, Latin, Süryani, Ermeni ve Arap dillerindeki yazýtlarla Anadolu´da iç içe geçmiþ uygarlýklarý belgeleyen üstün evrensel deðere sahip bir kültür varlýðýdýr. Binlerce yýldýr kaleyle baðlantýsý olan Hevsel Bahçeleri ise Asurlulardan günümüze, þehrin yiyecek ihtiyacýný karþýlayan önemli bir doðal alandýr.
15. Efes Antik Kenti   2015   Ýzmir'in Selçuk Ýlçesinde bulunan Efes Antik Kenti, "Dünyanýn Yedi Harikasý"ndan biri olan Artemis Tapýnaðý´na ve asýrlardýr dini merkez iþlevi gören Selçuk Meryem Ana Evi´ne ev sahipliði yapmaktadýr. Efes; gerek Anadolu uygarlýklarýnýn çeþitliliðini yansýtan eþsiz bir kültür mirasý, gerek kültürlerarasý diyalogu yüz binlerce ziyaretçi yoluyla canlý olarak temsil eden önemli bir hac mekânýdýr.
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


Urfalý Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...

Yukar git