Haziran 25, 2019, 05:36:15 ÖÖ
Haberler:

YĂĽrĂĽyüþünde tabiĂ® ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.  (Lokman -19)

ALLAH'IN SELBĂŽ SIFATLARI

Baţlatan Fussilet, Eylül 05, 2017, 11:52:50 ÖÖ

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Fussilet

ALLAH'IN SELBĂŽ SIFATLARI

Allah Birdir
Yani âlemi yapan ve yaratan birdir. Vâcibu'l-vücûd (varlýðý za­rurî ve zatýnýn icabý olan bir vücûdî kavramý, sadece tek bir zat için doðru ve geçerli olur.
Bu konuda kelâmcýlar arasýnda meþhur olan delil "Yer ve gök­te Allah'tan baþka ilahlar mevcut olsaydý, bunlarýn nizamý bozulur­du" [1] âyetiyle iþaret edilen ve burhân-ý temanü' adýný alan delildir.
Delilin ifadesi: îki ilahýn varlýðý mümkün olsa temanu' (irâde çatýþmasý) nýn da mümkün olmasý gerekirdi. Meselâ iki ilahtan biri Ahmed'in hareket, diðeri sükûn halinde olmasýný isteyebilir. Zira her iki hal de aslýnda mümkün olan birþeydir. Ayný þekilde hare­ketin de sükûnun da irâde konusu olmasý mümkündür. Zira iki ayrý irâde bir çeliþki meydana getirmez. (Ýki zattan birinin hareketi, di­ðerinin sükunu irâde etmesinde bir tezad yoktur). Burada tezad ve çeliþki (irâdede deðil, murâd ve) irâde edilende meydana gelir. Bu takdirde:
Ya her iki iþ (hareket ve sükûn) hasýl olur, bu halde ise iki zýd-dýn birleþmesi icab eder (ki bu imkânsýzdýr).
Veya iki iþ meydana gelmez. Bu duruma göre iki ilahtan biri­nin aciz olmasý lazým gelir. Bu ise hudûs ve imkân alâmetidir. Zira bu vaziyette bir ihtiyaç þaibesi ortaya çýkar. Demek ki, birden fazla ilahýn mevcud olmasý, imkânsýzlýðý gerektiren "Temanu' imkânýný" icab ettirmekte, onun için de muhal ve imkânsýz olmaktadýr.
"îki ilahtan biri öbürüne muhalefet etmeye kadir olmazsa, âciz olmasý lazým gelir; buna muktedir olursa, bu sefer de öbürünün âciz olmasý lazým gelir", þeklinde söylenecek sözlerin tafsilatý iþte budur.
"Bir temanu' hâli bahis konusu olmaksýzýn, iki ilahýn bir þey yapmada ittifak etmeleri caizdir", veya "Bir mümanaat ve muhale­fet durumunun ortaya çýkmasý mümkün deðildir. Zira bu durum imkânsýzlýðý gerektirmektedir" veya "Tek bir irâdenin Ahmed'in hem hareket ve hem de sükûn halinde bulunmasýný istemesi imkânsýz olduðu gibi (iki ilaha ait) iki irâdenin de bunu istemede birleþmesi imkânsýzdýr" (imkânsýz olana da irâde taalluk etmez), þeklinde ileri sürülecek itirazlar, yukarda verdiðimiz izahatla ortadan kalkar. (Zira biz, iki ilaha ait iki irâdenin bir konuda çatýþmasýný zarurî de­ðil, sadece mümkün görüyoruz, mümkün olan bu ihtimal gerçekleþ­tiði takdirde durum ne olacak, diye soruyoruz).
Bilmek lazýmdýr ki, "yerde ve gökte iki ilah bulunsaydý, âlemin nizamý bozulurdu", mealindeki âyet, iknâî bir delildir (kesin deðil­dir). Ýki ilahýn varlýðý ile âlemin nizamýnýn bozulmasý arasýndaki il­gi, âdete (ve örfe) dayanan bir hükümdür. Hatâbî delillere uygun olan da zaten budur. Zira birden fazla hâkim ve padiþahýn bulun­masý halinde bir irâde çatýþmasýnýn (temânu'un) ve birbirlerini al-tetme halinin meydana geleceðim, câri olan âdetler göstermektedir. (Sosyal hayattaki tatbikat buna þahitlik etmektedir). Nitekim, "Eðer yerde ve gökte birden fazla ilahlar olsaydý, biri öbürlerine üstün gelirdi" (Müminûn, 23/91) mealindeki âyetle de buna iþaret edilmiþ­tir. Aksi takdirde (yani bu âyet iknâî deðil de akýl yönünden kati bir delil olsa) þöyle bir durum ortaya çýkar: Eðer bu delille yerin ve semânýn nizamýnýn bi'1-fiil bozulmasý, yani þu anda müþahede edilen nizamýn dýþýna çýkmalarý kasdedilse, sýrf birden fazla ilah bulun­masý bu nizamýn bozulmasýný gerektirmez. Zira (ilahlarýn) bu ni­zam üzerine ittifak etmiþ olmalarý mümkündür.
Þayet bu delille "sýrf nizamýn bozulmasýnýn mümkün olduðu" (za­rurî olmadýðý) kasdediliyorsa, âlemin nizamýnýn bozulmayacaðýna dair elde bir delil yoktur. Aksine naslar semâlarýn (yýkýlýp) dürüleceðine ve bu nizamýn (kýyamet günü) ortadan kalkacaðýna þahitlik etmektedir. O halde (birden fazla ilahýn varlýðýndan þu nizamýn bozulmasý gibi bir neticenin ortaya çýkmasý) mümkündür, imkânsýz­lýk meselesi deðildir.
"Birden fazla ilahýn, âlemin nizamýnýn bozulmasýna sebep ol­masý kesindir. Burada nizamýn bozulmasýndan maksad, yer ve gök­lerin vücuda gelmemeleridir. Þöyle ki: Ýki ilah ve yaratýcý farzedilse, fiillerde bir temânu' ve irâde uyuþmazlýðýnýn vukua gelmesi müm­kündür. O zaman ikisinden birisinin sâni ve halik olmamasý gere­kirdi. Bu durumda ise âlemin var olmamasý icabederdi. (îki ilahýn irâdesi âlemin var olmasý konusunda çatýþtýðýndan) arz ve semânýn mevcut olmamasý gerekirdi", þeklinde bir izah yapýlamaz.
Zira biz diyoruz ki: Temânu'un imkâný, birden fazla sânî ve hâlikýn yokluðundan baþka bir þey gerektirmez. (Ýlah birden fazla ola­bilir de sâni ve halik bir olur). Buna göre temânu'un mümkün olu­þundan, âlemin mevcut olmamasý lazým gelmez. Bununla beraber, âlemin fiilen vücuda gelmemesi kasdediliyorsa iki ilah, âlemde nizamýn yokluðunu gerektirir, þeklindeki itiraza karþý açýklanabilir. Âlemin vücuda gelmemesinin imkâný kasdediliyorsa, o zaman da, âlemin fiilen mevcut olduðu öne sürülerek, yapýlan itirazlar orta­dan kaldýrýlabilir.
Ýtiraz:(Þart edatý olan ve"olsaydý", manâsýna gelen) "lev" ke­limesinin gereði, mazide ikincisinin bulunmayýþýnýn sebebi, birincinin olmamasýdýr, (meþrut bulunmayýþý, þartýnýn olmamasmdandýr,) geç­miþte âlemin nizamýnýn bozulmamasmm sebebi birden fazla ilahýn olmamasýdýr.
Cevap: Evet, bu husus lügat yönünden esas itibariyle doðrudur (meþrut ve cezanýn olmamasý þartýn da bulunmayýþýný gösterir). Lâ­kin bazan «lev», zaman tayinine delâlet bahis konusu olmaksýzýn, meþrut ve cezanýn olmayýþýndan, þartýnda bulunmayýþýna istidlal için kullanýlýr. "Âlem kadîm olsaydý, deðiþken olmazdý", denilmesi gibi. Bahsi geçen âyet bu kabilden (bir istidlal) dir. Bazý kimseler "lev" edatýnýn iki türlü kullanýlýþ þeklini birbiriyle karýþtýrdýklarý için, bil­meden bir hatanýn içine düþerler ve meseleyi karýþtýrýrlar.[2]

Allah Kadîmdir
Bu, iltizam suretiyle (vâcib kavramýnda zýmnen mevcud ve) malum olan bir þeyi açýklamaktýr. Zira vacib (ve zarurî varlýk)ýn kadîm olmamasý imkânsýzdýr. Vacib varlýk için bir baþlangýç yok­tur. Zira vacib varlýk, öncesi yokluk olan bir hadis olsaydý, zarurî olarak varlýðýnýn baþkasýndan olmasý gerekirdi. Hatta bazýlarýnýn "vacib ile kadîm eþanlamlýdýr", demeleri bunun için doðru deðildir. Zira iki kavram, kesinlikle birbirinden baþkadýr. Burada bahis konu­su olan, her iki kavramýn da eþit derecede doðru olmasýdýr. Bazýlarý­na (yani Eþ'arîlere) göre, kadîm kelimesini, vacibin sýfatlarý hakkýn­da da kullanmak (ve Allah'ýn ilmi kadîmdir... demek) doðru oldu­ðu için, kadîm tabiri vacib tabirinden daha umumîdir. Kadîm olan sýfatlarýn birden fazla olmasý imkânsýz deðildir. Ýmkânsýz olan, bir­den fazla zatlarýn kadim olmasýdýr. (Bazý kelâmcýlar Allah'ýn zatý gibi sýfatlarý da kadîmdir, derler ve taaddüd-i kudemayý, yani birden fazla kadimin mevcut olduðunu kabul ederler. Diðer bazýlarý ise taaddüd-i kudema fikrine karþý çýkarlar.)
Ýmam Hamiduddin Darirî gibi, sonraki kelâmcýlardan bazýlarý ve onlara tabi olanlar, "li-zatihi vâcib olan Allah Taâlâ ve sýfatlandýr", sözünü açýkça söylemiþler ve bu meselede þöyle istidlalde bulunmuþ­lardýr: Kadîm olan her þey li-zatihî vacibtir. Zira li-zatihî vâcib ol­masa, esas itibariyle yokluðunun mümkün olmasý gerekirdi. Bu duruma göre de, var olmak için (varlýðýný yokluðuna tercih eden bir) muhassise (tahsis yapan bir âmile) muhtaç olmasý, böyle olma­sý durumunda da muhdes ve hadis olmasý icabederdi. Zira biz, muhdes sözü ile varlýðý diðer bir þeyin icadýna baðlý ve alâkalý olan þeyi kasdediyoruz. Baþka bir þey kasdetmiyoruz.
Bu görüþe þu yolda itiraz yapýlmýþtýr: Sýfatlar li-zatihî vâcib ol­salardý, bakî olurlardý. Halbuki beka (bakî olmak) bir manâdýr. Bu duruma göre (araz ve sýfat olan) bir manânýn diðer bir manâ ile kâim olmasý lazým gelirdi, (halbuki araz araz ile, sýfat sýfat ile kâim olmaz).
Bu itiraza þu þekilde cevap verilmiþtir: Her sýfat, kendisinin ay­ný olan bir beka sýfatý ile bakîdir. (Meselâ ilim sýfatýnýn sýfatý olan beka, ilimden ayrý deðildir, aksine onun ta kendisidir).
Bu, (yani vâcib ve zaruri varlýk olmanýn, vücûbu'l-vücudun za­tý ile sýfatlan arasýnda müþterek olmasý meselesi) son derece, zor anlaþýlan bir (mesele ve) sözdür. Zira li-zatihî vâcib olan varlýðýn birden fazla olduðunu söylemek, tevhide aylandýr. Allah'ýn sýfatla­rýnýn mümkün olduðunu (ve li-zatihî vacib olmadýðýný) söylemek, kelâmcýlarýn "her mümkün hadistir" þeklindeki kanâatlarýna aykýrýdýr. Eðer, "öncesinde yokluk bulunmayan" (yani yok idi de sonra­dan var oldu denilemeyecek) manâsýna gelmek üzere, "Allah'ýn sý­fatlarý zaman itibariyle kadimdir" (zat itibariyle deðil) derlerse, "var olmak için vacibin zatýna muhtaç olma" manâsýna gelen, "hudûs-i zatî "ye (zat bakýmýndan sonra olma haline) aykýrý düþ­mez. Bu ise, "hudûs ve kýdemden her biri zâti ve zamaný kýsýmlara ayrýlýr", görüþünde olan filozoflann kanâatim kabul etmek olur. Bu kanâat benimsenince de (kelâmý) kaidelerin bir çoðu red ve terke­dilmiþ olur. Bu husus ileride daha fazla incelenecektir.
(Bu konuda, Taftazâni'nin, meselenin güçlüðünü kabul ve itiraf etmesi anlamlý olduðu kadar da ilgi çekicidir. Mutezile, sýrf taaddud-i kudemâ ve netice itibariyle de halis ve saf tevhide aykýrý bir durum ortaya çýkar, endiþesiyle Allah'ýn kadîr, alîm, mürîd, mükevvin, semi, basir ve mütekellim olduðunu kabul ve müdafaa etmekle beraber, Allah'ýn zatýndan ayn ve zat üzerine zait kudret, ilim, irâ­de tekvin, sem', basar ve kelâm gibi sýfatlan bulunabileceðini ka­bul etmemiþtir. Mutezileye göre Allah'ýn, zatýndan ayn ve zatý üze­rine zait bir ilim, kudret... sýfatý vardýr, demek Allah'tan baþka ka­dîm ve ezelî varlýklar kabul etmek manâsýna gelir ve bu da tevhide uygun düþmez. Onun için, "Allah kadirdir, ama zatý üzerine zait ve ondan baþka olan bir kudret sýfatý ile deðil, sadece ve sadece zatý ile kadirdir," demeli ve meseleyi böyle anlamalýdýr.
Ehl-i sünnet kelâmcýlarý ise, "taaddud-i kudema" yani birden fazla kadîm varlýk kabul etme sonucunu doðurma pahasýna bile ol­sa alîm, kadîr... gibi sýfatlann mastar manâlarýnýn yani ilim, kud­ret... veya baþka bir deyimle âlimiyet, kadiriyet....vasýflarýnýn Al­lah'ýn zatýnda mevcut olduðunu, fakat bunlann Allah'ýn zatýndan baþka bir þey olmadýklanný ama Allah'ýn zatýnýn ayný da olmadýk­larýný ýsrarla kabul ve müdafaa etmiþler, kendileriyle ayný görüþü paylaþmayan Mutezileyi sýfat inkarcýlýðý -ta'til-i sýfat- ile itham etmiþlerdir. Ýþte bu noktada, "Vâcib lizatihi muteaddiddir", desen tevhide aykýrý oluyor, "Allah'ýn sýfatlan vâcib li-zatihi deðil, müm­kündür", desen, bu da, "her mümkün hadistir", þeklindeki kelâmcý­lann prensibine muhalif oluyor, yani Allah'ýn sýfatlannýn hadis ol­masý lazým geliyor, "Allah'ýn sýfatlarý zaman itibariyle kadîmdir, ha­dis deðildir, ama malûlün illetten ve neticenin sebepten sonra gel­mesi manâsýnda hadistir. Yani sýfatlar hudûs-i zam anî ile hadis de­ðildir lâkin hudûsi zatî ile hadistir, desen, bu da filozoflarýn kanâatýný kabul etmek manâsýna geliyor. Netice itibariyle bir çok kelâm kaidesinin çürüðe çýkmasýna sebep oluyor, þeklinde deðiþik görüþle­re temas eden Taftazânî'nin "Bu, son derece güç bir meseledir", de­mesi gerçekten de üzerinde durulmaya deðer bir beyandýr)"Allah Hayy, Kadir, Âlim, Semf, Basîr, Þâî, Mürid (diri, kud­retli, bilici, iþitici, görücü, dileyici ve isteyici) dir"
Akim açýkça verdiði kesin hüküm þudur: "Âlemi, bu tarzda gü­zel bir þekilde, ve saðlam bir nizam üzere yaratan, ayrýca (tabiat kanunlannm cereyan tarzi neticesinde meydâna gelen oluþumlan.î mükemmel fiilleri ve gayet güzel nakýþlarý ihtiva eden kâinatý îcad eden varlýk için bu sýfatlar zarurîdir. (Bunlar olmadan böyle bir âlem yaratýlamaz), Diðer taraftan bu sýfatlarýn zýdlan kusur olduðu için Allah Taâlâ'yý onlardan tenzih etmek farzdýr.
Bundan baþka, sýfatlar konusunda naslar da vardýr. Þeriatýn (ve dinin) kabul edilmesi, bahis konusu sýfatlardan bazýsýna baðlý deðildir, Tevhid gibi. Onun için bu gibi yerlerde naslardan delil getirmek sahihtir. Halbuki þeriatýn ve Ýslâmm kabul edilmesi Allah'­ýn varlýðý, kelâm sýfatýna sahip olduðu... gibi (diðer bazý) husus­lara ve sýfatlara baðlýdýr. (Allah ve kelâm sýfatý kabul edilmezse þeriat da kabul edilmez. Fakat Allah'ýn birliði þeriatý kabul ettikten sonra da ispat edilebilir).[3]

Allah Araz DeĂ°ildir
Allah araz deðildir, zira araz zatý ile ve kendi kendine kâim deðildir. Aksine var olmak için kendisini ayakta tutacak bir mahalle muhtacdýr. Bu nitelikteki, araz ise (vâcib deðil) mümkündür.
(Allah'ýn araz olmamasýna) diðer bir sebep de þudur: Arazýn bakî ve devamlý olmasý imkânsýzdýr. Arazýn bekasý imkânsýz olmasa, bekanýn arazla kâim bir manâ olmasý gerekir. Bu ise bir manânýn diðer bir manâ ile kâim olmasý, demek olacaðýndan imkânsýzlýðý ge­rektirir. Çünkü "Arazýn bir þeyle kâim olmasý", mekânda yer kap­lama bakýmýndan o þeyin mekânýna tabi olmasý, anlamýna gelmek­tedir. Halbuki, arazýn bi-zatihî ve kendi kendine yer kaplama özel­liði bulunmadýðýndan, yer kaplama bakýmýndan baþka bir þeyin ona tabi olmasý söz konusu olamaz.
Burada söylenen sözler, "Bir þeyin bekasý, o þeyin varlýðýna ek­lenen zait ve fazladan bir manâdýr. Kâim olmak ise, yer kaplamada (baþka bir þeye) tabi olmak, manâsýna gelmektedir", esasýna dayan­maktadýr. (Halbuki mekânda yer kaplamak da aslýnda bir arazdýr. Onun için bu konuda doðru ve) hak olan þey þudur: Beka bir þeyin varlýðýnýn sürekli olarak devam etmesi ve son bulmamasýdýr. (Onun için beka, vücut üzere zait olan bir manâdýr, sözü doðru deðildir). Bekanýn hakikati ve mahiyeti ikinci zamana nisbet edilmesi itiba­riyle var olmuþtur. "Var oldu fakat bakî olmadý", sözü, "sonradan meydana geldi. Fakat varlýðý sürekli olmadý, ikinci zamanda mevcudiyeti sabit olmadý" manâsýna gelmektedir.
Allah Taâlâ'nýn sýfatlarýnda olduðu gibi, "Kâim olmak" (kýyam), sýfatýn mevsufuna mahsus olmasýdýr. (Bu duruma göre bir manâ di­ðer bir manâ ile kâim olabilir. Ýlim Allah'ýn sýfatý, ilahî ilmin bekasý da bu sýfatýn sýfatý olur).
Benzerlerinin yenilenmesi (teceddüd-i emsal) suretiyle cisim­lerin bakî ve daimî olduðunu görmekle beraber, her an yok olmala­rýna hükmetmek, ayný hükmü arazlar konusunda vermekten (ger­çek olmasý bakýmýndan) daha uzak bir delil deðildir. Evet, arazýn arazla kâim olmasýný mümkün gören (filozof) larýn hareketteki süt ve yavaþ olma halini delil olarak öne sürmeleri tam ve eksiksiz bir ispat þekli deðildir. Zira bu duruma göre ortada bir hareketde hýz veya aðýr (yavaþ) olma hali diye (iki ayrý) þey mevcut deðildir. Aksine bu duruma göre özel bir'hareket vardýr ki buna, bazý hare­ketlere nisbetle hýz, diðer bazý hareketlere göre yavaþ olma adý verilir. Böylece, hýz ve yavaþ olma halinin bir hareketin deðiþik iki nevi olmadýðý (daha doðrusu ayný neviden olan bir tek hareketin özel iki þekli olduðu) anlaþýlmýþ olur. Zira hakiki neviler, izafî du­rumlara göre deðiþmezler.[4]

Allah Cisim DeĂ°ildir
Zira cisim bileþiktir, ayrýca mekânda yer kaplar, bu ise hudûsun, yani sonradan olmanýn alâmetidir.[5]

Allah Cevher DeĂ°ildir
Bize göre cevher olmamasýnýn sebebi þudur: Cevher, cüz-i lâyetecezzanýn (ve atomun) ismidir. Bu ise mekânda. yer kaplar, ayrýca cismin bir parçasýdýr. Allah böyle olmaktan mü­nezzehtir.
Filozoflara gelince; gerçi onlar, (akýllar ve nefisler gibi) ister mücerred olsun, isterse mekânda yer kaplasýn (arazda olduðu gibi bir mevzu ve) mahalde bulunmayan varlýða cevher ismini vermiþlerdir. Fakat cevheri, mümkün varlýðýn bir kýsmý saymýþlar ve bu­nunla, "var olunca, bir mahalde bulunmayan" (kendi kendine kâim olan) "mümkün olan mahiyeti" kasdetmiþlerdir.
Cisim ve cevherle: "Bi-zatihî ve kendi kendine kâim olan, bir mahalde olmaksýzýn mevcut olan varlýk kasdedilirse, (bu manâda Allah cisimdir veya cevherdir, demek caizdir, ama) bu sefer de âyet ve hadislerde Allah'a cisim ve cevher, denilmediði için, bu iki isimle Allah'ýn isimlendirilmesi dinî yönden imkânsýz olur. Bundan baþka cisim ve cevher denilince akla ilk olarak bileþik ve mekânda yer kaplayan varlýklar gelir. Mücessime ve Hýristiyanlar Allah Taâlâ'ya cisim ismini vermiþlerdir. Fakat onlarýn anladýklarý manâda Allah cisim ve cevher olmaktan münezzehtir.
Soru: Peki ama âyet ve hadislerde geçmeyen "mevcûd", "vâcib" ve "kadîm" gibi isimlerin Allah'a verilmesi nasýl sahih olur?
Cevap: Bu konuda icmâ' vardýr. Ýcmâ þer'î delillerdendir. Denil­miþtir ki: "Allah", "vâcib" ve "kadîm" eþanlamlý kelimelerdir. "Mev­cûd" olmak ise "vâcib"in lâzýmýdýr. Þeriatta, Allah'a bir lügat ile isim verilirse (belli bir manâsý olan sözlükteki bir kelime Hakk Taâlâ'nýn adý olarak kullanýlýrsa) bu; ayný lisandan veya baþka bir dilden bu kelimenin muradifi olan veya onun manâsýný ihtiva eden (manâsý­nýn lazýmý olan) bir ismin Allah'a ad olarak kullanýlmasý için izin sayýlýr. (Tanrý, Çalab ve Hûda, Arapçadaki ilah kelimesinin muradifi olduðu için Allah hakkýnda kullanýlabilir). Fakat bu, tartýþýlmaya deðer bir meseledir. (Zira bir kelimeye ve melzuma verilen izni o kelimenin muradifi. ve lâzýmý için de geçerli saymak doðru görül­meyebilir) [6].

Allah Musavver DeĂ°ildir
Ýnsanýn veya atýn suret ve þekline benzeyen bir sureti yoktur. Zira þekil ve suret cisimlerin Özelliklerindendir. Kemiyet, keyfiyet, sýnýr ve sonla çevrili olma gibi vasýtalarla cisimlere mahsus olmak üzere meydana gelir [7].

Allah Mahdûd Deðildir
Yani haddi ve nihayeti, sýnýrý ve sonu yoktur. (Mütenâhi deðil namütenahidir. Tenâhî, yani sonlu olma hadis varlýklara aittir.)[8]
Allah Ma'dûd Deðildir
Yani kendisinde sayý ve çokluk bulunan bir varlýk deðildir. (Geo­metrik) þekillerde olduðu gibi (muttasýl ve) sürekli kemiyetler, sayý­larda olduðu gibi (munfasýl ve) süreksiz kemiyetlere mahal olmaz. Bu husus aþikârdýr.[9]

Allah Mutaba'iz Ve MĂĽtecezzĂ® DeĂ°ildir
Bazý ve cüzü, yani bölümleri ve parçalarý yoktur. [10]

Allah MĂĽterekkib DeĂ°ildir
Bölüm ve parçalardan teþekkül etmez. Zira, bir þeyden meyda­na gelen, kendisine varlýk kazandýran þeye muhtaçtýr. Bu ise vâcib (vücûb ve zarurilik) kavramýna aykýrýdýr. Parçalarý bulunan bir þe­ye, o parçalardan teþekkül etmesi itibariyle mürekkeb (= mü­terekkib), bir tahlil ve analizle tekrar parçalara dönüþme itibariyle mutebaiz ve mütecezzî adý verilir.[11]
Allah Sonlu DeĂ°ildir
(Namütenahi gayr-i mütenahý ve sonsuzdur). Zira sonlu olmak (aritmetik) sayýlarýn ve (geometrik) þekillerin nitelikleridir.[12]

Mahiyet Ve Maiyet Allah'ýn Niteliði Olamaz
Yani eþya ile ayný (veya benzer) cinsten olma keyfiyeti O'na ve­rilemez. Çünkü: "O nedir" (mâ hüve) sözü, "O hangi cinstendir", manâsýna gelmektedir. Bir þeyin bir cinsten olmasý; o þeyin, kendisi­nin cinsinden olan þeylerden, birtakým belirgin çizgilerle ayrýlma­sýný gerektirir. Bu ise terkibi ve bileþik olmayý icab ettirir.[13]

Keyfiyet Allah'ýn Vasfý Olamaz
Renk, tat, koku, sýcaklýk, soðukluk, rutubet, kuruluk... vs. ne­vinden olan, cisimlerin veya mizaca tabi olan þeylerin veya terkibin keyfiyetleri ve nitelikleri olan þeyler Allah'ta mevcut olmaz.[14]

Allah Bir Mekânda Karar Kýlmaz
Çünkü mekânda bulunma (temekkün) bir (budun ve) boyutun, hakiki veya vehmi diðer bir boyutun içine nüfuz etmesin­den ibarettir. Mekân ismi verilen þey budur. Halânýn (yani mutlak boþluðun) var olduðu kanâatmda olanlara göre bu'd (boyut), kendi kendine veya cisimle kâim olan bir imtidâd (uzam) dan ibarettir. (Cisimlerin suretleri manâsýna gelen imtidâd kelâmcýlara göre mevhum, filozoflara göre gerçektir). Allah Taâlâ, tecezziyi ve parçalý olmayý gerektirdiði için imtidâd ve miktardan münezzehtir.
Ýtiraz: Cevher-i ferd (atom) mutahayyýzdýr, yani boþluk­ta yer kaplar, bununla beraber onda bu'd yoktur. Aksi halde müte­cezzî ve parçalanabilir olmasý gerekirdi. (Kelâmcýlar atomun par­çalanmayacaðýna inanýrlardý).
Cevap: Mütemekkin, (yani mekânda bulunan) mütehayyýz (yani hayyiz ve boþlukda bulunan)dan daha özeldir. Çünkü hayyýz (boþluk), imtidâdý (uzamý) olsun veya olmasýn (cisim ve cevher-i ferd gibi) bir þeyle iþgal edilen mevhum bir boþluktur. Yukarda anlatýlan husus Allah Taâlâ'nýn bir mekânda bulunmadýðý­nýn delilidir. Bir hayyýz (ve boþlukta) bulunmadýðýnýn delili de þudur: Allah Taâîâ bir hayyýzda bulunsa, ya ezelde hayyýzda olmasý gere­kir, bu takdirde hayyýzm ezelî ve kadîm olmasý icab eder. Veya son­radan hayyýzda bulunmasý gerekir, bu takdirde de hadis þeylere ma­hal olmasý icab eder.
Ayný þekilde hayyýzda bulunmasý halinde, Allah'ýn ya hayyýza eþit olmasý veya ondan eksik bulunmasý gerekir. Bu takdirde de sonlu olmasý lazým gelir. Veyahut da hayyýzdan fazla olmasý gere­kir. Bu duruma göre mütecezzi ve parçalanabilir olmasý icâbeder.
Allah bir mekânda olmayýnca, ister aþaðý, ister yukarý, isterse baþka bir yön olsun, bir cihette de deðildir, demektir. Çünkü cihetler, ya sýnýrlar ve uçlar manâsýna gelir veya birtakým maddelerin kendisine izafe ve nisbet edilmesi itibariyle mekânýn kendisidir [15]. (Onun için Allah yönden, sihat-i sitte ve þeþ-cihet demlen altý yönden münezzehtir).[16]

Allah'ýn Üzerinden Zaman Geçmez
Zira bize göre zaman, bir yenilenenin (ve müteceddidin) tak­dir ve ölçülmesine vasýta olan diðer bir yenilenendir. (Meselâ yenile­nen gece ve gündüzle ay,ayla sene, sene ile ömür ve asýr ölçülür). Felsefeye göre zaman, hareketin miktarýndan baþka bir þey deðildir. Allah Taâlâ bundan, (her iki manâda da zamanlý olmaktan (münez­zehtir.
Dikkat edilirse görülür ki, müellif Ömer Nesefî'nin Allah'ýn ten­zih edilmesiyle ilgili olarak anlattýklarý þeylerden bazýlarý, diðerleri­nin anlatýlmasýna ihtiyaç býrakmamaktadýr. Lakin O, tenzih konu­sunda Vâcib Taâlâ'nýn hakkýný ödemek için, bu bahiste teferruata gi­rerek açýklamalar yapmaya gayret etmiþtir. Maksadý, Müteþebbihe-yi, Mücessimeyi ve sapýklýk ve azgýnlýk içinde bulunan diðer fýrka­larý en tesirli, en açýk ve en kuvvetli þekilde reddetmektedir. Onun için eþanlamlý kelimeleri tekrar etmeye, iltizam suretiyle yani zým­nen bilinen (karinelerle anlaþýlan) hususlarý açýklamaya (bunlar kusur bile olsa) aldýrmadý, tekrarlardan çekinmedi.
Yukarýda bahsi geçen tenzihle ilgili hususlar (ve selbî sýfatlar), bizim iþaret ettiðimiz biçimde anlaþýlýrsa, o zaman hadûs ve imkân þaibesi taþýmasý dolayýsýyle Vacibu'l-vücûd kavramýna aykýrýlýk ko­nusunda esas ve temel olur. (Eski) kelâm âlimlerinin[17] þu þekil­deki kanâatlariyle bu sonuca ulaþýlmaz: Lügat ve sözlük manâsý itibariyle araz, bekasý ve devamlýlýðý imkânsýz olan þeydir, cevher baþ­kalarýnýn terkibini ve meydana gelmelerini saðlayan þey manâsýna gelir. Cisim, baþka þeylerden mürekkeb olan þey, anlamýnadýr. Onlarýn delilleri "Bu, þundan daha cesametlidir", sözüdür (ki daha ev­vel bunun münakaþasý yapýlmýþtý). Yine onlara göre vâcib mürekkeb olsa, onu meydana getiren parçalar ya kemâl sýfatlarýna sahib olurlar, bu takdirde vâciblerin sayýlarý artar. Veya olmazlar, bu du­ruma göre de eksik ve hadis olmalarý gerekir.
Ayný þekilde, (vâcib) ya bütün suretleri, þekilleri ve keyfiyetleri üzerinde bulundurur. Bu takdirde "zýdlarýn bir araya gelmesi" (ya­ni vacibin hem güzel, hem çirkin olmasý) lazým gelir. Veya bahis konusu hususlardan bir bölümüne sahip olmasý gerekir. Bu takdir­de de mükemmellik ve eksiklik ifade etmesi, hadis þeylerin vacibin varlýðýna delil olmamasý yönünde "birbirine eþit olma" (var olunca övülme, yok olunca yerilme konusu olma bakýmýndan vâcibde mev­cut olan veya olmayan sýfatlarý için, "bir atbaþý beraber olma"), du­rumu ortaya çýkar. (Ayný derecede medh ve kusur olan birçok va­sýflardan bazýlarýnýn Allah'ta bulunup da diðerlerinin mevcut olmamasý) bir muhassis ve müreccihe (yani tahsis ve tercihi yapan bir zata) ihtiyaç gösterir. Bu duruma göre de vâcib varlýk baþkasýnýn kudreti altýna girer ve onun için de hadis olmasý icab eder. Halbuki ilim ve kudret gibi sýfatlarda bu gibi ihtimaller bahis konusu olmaz. Çünkü Allah'ýn ilim ve kudret sýfatlarý kemâl sýfatlardan­dýr. Hadis varlýklar bunlarýn (vâcibte) var olduklarýna delâlet eder. Bunlarýn zýddý olan cehalet ve acz ise eksik sýfatlardandýr. Bunlarýn (vâcibte) mevcut olduklarýna dair hiç bir delil yoktur.
(Allah'ýn kusur ve eksik sýfatlardan tenzihi konusunda eski kelâmcýlarýn görüþlerine istinad edilemez, çünkü) o görüþler birtakým zayýf mesnedlerdir. (Saðlam ve sarsýlmaz akidelere sahip olmak isteyenlerin ve) talebenin akidesini sarsar ve gevþetir. (Kelâm ilmi­nin asli hedefleri gibi ve) bu nevi yüce maksatlar, (yani tenzihi ve selbî sýfatlar) bu gibi boþ ve þüpheli esaslara dayanmaktadýr,zanným meydana getirdiðinden, muhaliflere geniþ bir cepheden hücu­ma geçme imkânýný verir.
(Tenzih konusunda aksi ve) muhalif kanâatta olanlar, cihete, cismiyete, sure te ve organlara delâlet eden birtakým naslarýn zahirî manâlarýný, (birer naklî) delil olmak üzere ileri sür­müþlerdir.
Bunlarýn ileri sürdükleri (aklî) delil de þudur: Ýki varlýk farzedelim. Bunlardan biri behemehal diðerine ya muttasýl ve bitiþik olur, ona temas eder veya cihet itibariyle ondan munfasýl, ayrý ve ona zýd bulunur. Hiç bir þey Allah Taâlâ'nýn mahalli deðildir. Allah da âlemin (veya diðer bir þeyin) mahalli deðildir. (Allah âleme hâil da deðildir, mahal da deðildir.) Bu sebeple Allah yön bakýmýndan âle­me zjddýr, öyle olunca da mekânda yer kaplamasý gerekir. Netice itibariyle Allah'ýn ya þekli ve sonu olan bir cisim veya cismin bir parçasý olmasý lazým gelir.
Aklî delilin cevabý þudur: Bunlar halis-muhlis vehimler olup his­si (ve duyu organlarý ile idrâk edilen maddî) varlýklarýn hükümleri­ni, hissî olmayan varlýða tatbik etmekten ibarettir. (Gaibi þahide ký­yastýr). (Aklî ve naklî) kesin deliller (Allah'ýn bu gibi þeylerden ve selbî sýfatlardan) münezzeh olduðunu göstermektedir. Þu halde, ya Selefin âdeti olduðu veçhiyle en salim ve en emin yolu tercih ederek, bu gibi naslarm, ilmini (ve onlarla neyin kasdedildiði hususunu) Allah Taâlâ'ya havale etmek, veya câhillerin hücumlarýný defetmek ve (dini hakikatlarý olduðu gibi idrâk etmekten âciz olan) kýsa akýl­lýlarýn ellerini bu gibi þeylerden menetmek için, en saðlam yolu tutarak, sonraki kelâmcýlarýn tercih ettikleri gibi sýhhatli biçimde bun­larýn (tefsir, tevcih ve) te'villerini yapmak, vâcib olur [18]

Hiç Bir Þey Allah'a Benzemez
Yani hiç bir þey onun mümasili (dengi, misli ve benzeri) deðildir Buradaki mümâselet sözü ile "hakiki bir birlik" kasdediliyorsa (bu manâda bir mümaseletin bulunmadýðý) açýktýr. Þayet, "bir þeyin öbür þeyin yerini tutmasý" yani "iki þeyden her birinin diðerinin yaptýðý iþi yapabilir durumda olmasý", kasdediliyorsa, bi­linmelidir ki, kâinatta hiç bir þey, O'nun sýfatlarýndan olan bir þeyin verini tutamaz. Zira Allah'ýn, ilim, kudret... gibi sýfatlarý, arada hiç bir münasebet olmayacak derecede, mahluklarda bulunan bu nevi vasýflardan çok yüce ve pek uludur.
(Sabunî'nin eseri olan) el-Bidaye'de deniliyor ki: "Biz insanlar­daki ilim mevcuttur .arazdýr, hadis bir ilimdir, var olmasý mümkün­dür, her an da yenilenip durmaktadýr. Allah Taâlâ'nm sýfatý olarak kabul ettiðimiz ilim ise mevcuttur, (araz deðil) sýfattýr, (hadis deðil) kadîm ve ezelîdir. Varlýðý (mümkün deðildir) vâcib ve zarurîdir. (Yenilenen deðil) ezelden ebede kadar daimîdir. Onun için Allah Taâlâ'nm ilmi hiç bir þekilde insanlarýn ilmine benzemez, onun misli olmaz".
el-Bidaye müellifinin sözü budur. Müellif açýkça þunu belirtmiþ­tir: Bize göre mümâselet, bütün vasýflarýn müþterek olmasý halinde sabit olur. Hatta bir vasýfta ortaklýk bulunmasa mümâselet de orta­dan kalkar.
Þeyh Ebu Muin, et-Tabsire'de, "Görüyoruz ki, dilciler, Zeyd'in Amr'a fýkýhta eþit olmasý ve bu konuda onun yerini tutmasý þartiyle: Zeyd fýkýh ilminde Amr'm mislidir (benzeri ve dengidir) cümlesini anormal bulmuyorlar, her ne kadar aralarýnda bir çok yönden yek­diðerine muhalif olma durumu varsa da, bu cümleyi tabiî sayýyor­lar", dernektedir.
Eþ'arî'nin, "Mümâselet, her yönden eþitliktir", demesi hatalýdýr. Çünkü Peygamber (s.a., eþya-i sitte diye meþhur olan riba hadisin­de) "Buðday buðdayla misli misline..." (deðiþtirilir, fazla alýnýrsa riba olur) buyurmuþ, burada "eþitlik" ve "mümâselet" sözü ile sade­ce ölçüde eþitliði kastetmiþtir. Alman ve verilen buðdaylarýn aðýrlý­ðý, tanelerin sayýlan, sertlik, yumuþaklýk gibi farklý durumlar dik-kata alýnmamýþtýr.
Öyle görülüyor ki, el-Bidaye müellifinin sözü ile Eþ'arî'nin sözü arasýnda bir çeliþki ve aykýrýlýk yoktur. Zira Eþ'arî'nin "Her yönden eþit olmasý", þeklindeki sözü ile kasdettiði þey, eþitlikte esas alman -meselâ ölçek gibi bir- þeydir. el-Bidaye müellifinin sözünün de Eþ'arî'nin sözü gibi anlaþýlmasý uygun olur. Aksi takdirde "bütün vasýflarda iki þeyin ortak olmasý", ve "her yönden eþitlik aranmasý" sayý bakýmýndan çokluðu ortadan kaldýrýr, (yerine ayniliði getirir).
Bu durumda mümâselet ve benzerlik nasýl tasavvur edilebilir? [19]
Hiç Bir Þey Allah'ýn Ýlminin Ve Kudretinin Haricinde Deðildir
Allah'ýn bazý þeyleri bilip diðer bazý þeyleri bilmemesi, bazý þey­lere kadir olup diðer bazý þeylerden âciz olmasý eksiklik olur, (Al­lah'ýn neyi bilip neyi bilmeyeceðim, neye gücü yetip neye yetmeye­ceðini tayin ve tesbit eden haricî bir muhassýs ve) müreccihe muh­taç olmasý, demek olur. Halbuki, Allah Taâlâ'nm ilminin umumi ve kudretinin þümullü olduðu hususu naslarda kesin bir þekilde ifade edilmiþtir. Þu halde, O, her þeyi bilir, her þeye kadirdir. Durum ne "Allah cüzîyeti bilmez, birden fazla þeye de kadir olmaz" (birden ancak bir sâdýr olur), diye iddia eden filozoflarýn dedikleri gibidir, ne "Allah zatým bilmez", iddiasýnda bulunan Dehrîlerin (ve Mataryalisüerin) dediði gibidir, ne, "Allah cehli ve çirkinliði yaratmaya kadir deðildir", diyen Nazzam'ýn dediði gibidir, ne "Allah kulun gü­cünün yettiði þeyin dengini ve benzerini yaratmaya kadir deðildir", diyen Belhî'nin zannettiði gibidir, ne de "kulun gücü dahilinde bu­lunan þeyin aynýný yapmaya Allah kadir olmaz", diyen Mutezile çoðunluðunun dedikleri gibidir. (O, her þeye kadirdir, her þeyi bilir, doðru olan budur).[20]
içimdeki tüm putlarý kýrdým ve sana yöneldim Rabbim...
Bu geliþimi kabul et, beni benden al, beni sana baðýþla...
-Fussilet-
_____________________________________________
Bugün gam tekkegahýnda feda bir canýmýz vardýr
Gönül abdal-ý aþk olmuþ gelin kurbanýmýz vardýr
Çimende bülbülü gördüm yaman efgan ile söyler
Dili kahhar ile her dem gül-i handanýmýz vardýr


UrfalĂ˝ Abdi


Oruç nedir?, Orucu Bozan Haller ,  Ramazan Orucu...