Haziran 17, 2019, 11:20:47 S
Haberler:

Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince iþleri görüp bilmektedir ve her þeyden haberdardýr.(Mulk -14)

Mehmet Akif Hakkýnda Bilmedikleriniz...

Balatan liprade, Kasm 01, 2009, 11:00:32 S

« nceki - sonraki »

0 ye ve 1 Ziyareti konuyu incelemekte.

Aa git

liprade

Mehmet Akif hakkýnda bilmedikleriniz




II. Abdülhamid`in hal` fetvasýný Akif mi yazdý? Akademisyen ve yazar Dr. Nuri Saðlam bugüne kadar Mehmed Akif üzerine yapýlan bütün çalýþmalarý eksik býrakacak önemli bilgilere ulaþtý.


H.Salih Zengin`in röportajý

Mehmed Akif`in ve II. Meþrutiyet tarihinin yeniden yorumlanmasýný gerekli kýlacak araþtýrmanýn en önemli kýsmý, II. Abdülhamid`in hal` fetvasýný bizzat Mehmet Akif`in yazdýðý ve dolayýsýyla Ýttihat-Terakki Cemiyeti ile Akif`in iliþkisinin Teþkilat-ý Mahsusa ile sýnýrlý kalmayýp II. Meþrutiyetten önceye dayandýðý... Saðlam ayrýca Mehmed Akif`in doðum yerinin Sarýgüzel deðil Bayramiç kasabasý olduðunu ve ayrýca birçok yazýsýnda müstear ad kullandýðýný söylüyor.

Mehmet Akif`in müstear adla yazý yazdýðýný söylüyorsunuz. Bu kadar önemli bir bilgi neden gözden kaçmýþtýr?

Efendim, dert çok, hem-dert yok, düþman kavi, tali zebun vs. vs. Yani zor bir soruyla baþladýnýz. Yine de bir þeyler söylemeye çalýþalým. Þöyle söyleyeyim. Mesela zaman zaman "Her iþin baþý saðlýk!" veya "Saðlýk olsun!" gibi sözler dökülür dilimizden deðil mi? Biraz okumuþ olanlarýmýz da söz gelimi Kanunî Sultan Süleyman`ýn "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/Olmaya devlet cihanda bir nefes sýhhat gibi" beytini veya ne bileyim Schopenhauer`in meþhur aforizmalarýndan birini tekrar ederiz. Fakat vücut saðlýðýmýzda bir arýza ortaya çýkmadýðý sürece, bu sözler bizim için pek fazla bir þey ifade etmezler. Bu ise aslýnda "ben" merkezli yaþam anlayýþýnýn basit göstergelerinden biridir.

Mesela "saðlýklý yaþam" denir, birçok hesap kitap yapýlýr ve bunun için muhtelif önlemler ve öneriler üretilir de "saðlýklý düþün" koþusu düzenlenmez! Anlatabiliyor muyum? Yani Kanunî merhumun beytini söyleriz de halk nedir, muteber ne demektir, nesne nedir, devlet nedir, cihan nedir, nefes nedir diye sormayýz. Hadi bunlarý geçelim, "sýhhat" ne acaba demeyiz... Üzümü ye baðýný sorma! Öyle ya! Bir Arap atasözü hatýrlýyorum: "Lev lem-yekün lime lime, lekâne`l-kelbü âlime!" Yani "Neden ve niçin olmasaydý, (af buyurun) köpekler bile âlim olurdu!" diyor.

Demek oluyor ki soru sormak lazým. Belki garip bulacaksýnýz ama sanki soru, cevaptan doðuyormuþ gibi geliyor bana. Yani yokluðun temelinde varlýk var demek gibi bir þey bu. Kim bilir, belki de her sorunun bir cevabý deðil, her cevabýn bir sorusu vardýr. Demem o ki bu güne kadar Âkif merhum için böyle bir soru çýkmamýþ ortaya...

Peki Mehmed Âkif`in bir müstear ad kullanmýþ olabileceðini nasýl düþündünüz?

Efendim, çocukluðumdan beri Mehmed Âkif Ersoy`un benim iç dünyamda giderek geniþleyen bir yeri oldu. Henüz orta okul birinci sýnýftayken okuduðum bir dizesi yüzünden. Safahat`ýn 6. Kitabý olan Âsým`da Çanakkale`yi tasvir ettiði o müthiþ parçayý bilirsiniz. O zamanlar bir bölümünü ezberlemiþtim sanýyorum. Ýþte o dizelerden biriydi bu. "Vurulup tertemiz alnýndan uzanmýþ yatýyor/Bir hilâl uðruna yâ Rab, ne güneþler batýyor." O vakitler bundan pek bir þey anladýðýmý söyleyemem tabi. Ama her okuduðumda içimde bir yerlere dokunuyor ve hep aðlatýyordu beni.

O zamandan beri içimdeki Âkif sevgisi daima büyüdü. Çok samimî bir perestiþkârý oldum. Fakat yazýk ki þahsiyetinin bayaðý bir mukallidi bile olamadým. Neyse. Ýlerleyen zaman içinde Safahat`ý birçok defa okudum. Fakat yýllar önce doktara tezim için hazýrlýk yaparken Sebîlü`r-Reþad dergisini taramýþtým. Nasýl oldu þimdi hatýrlamýyorum ama o sýralarda içime bir þüphe düþtü. Acaba Âkif merhumun kullandýðý bir müstear adý var mý? Fakat yukarýda söyledim ya bizde mazeret çok. Bu þüphe zihnimi kurcalayýp duruyordu. Ama o gün bu gündür bir türlü fýrsat bulup ardýna düþemedim. Kýsmet bu güneymiþ demek ki.

Size Mehmed Fahreddin imzasýnýn Mehmet Akif olduðunu düþündüren þey ne oldu?

Tek kelimeyle okumak. Ama bunu biraz açalým isterseniz. Âkif merhumun bana çok dokunan bir serzeniþi vardýr. Yakýn arkadaþý Hasan Basri`ye diyor ki: "Kendimi milletimin huzurunda gördüðüm günden beri sanattan ziyade cemiyeti düþünmek istedim. Fakat ne ona yâr olabildim, ne buna!" Milletin bir mensubu olmak deðildir bu. Milletin ta kendisi olmaktýr. Yani evvela bütünü görmek gerekir. Bir baþka deyiþle ayrýntýya bütünün kapýsýndan girilir. Bununla beraber Akif`in gerçek bir dava ve ideal adamý olduðu bilinir. Delil olarak da hep Safahat`ý gösterilir. Nitekim Âkif hakkýnda yapýlan çalýþmalara bakacak olursanýz, anlatýlan konunun ekseriyetle þiir parçalarý üzerinden yürüdüðünü görürsünüz.

Yani Safahat, hazýr bir cevap olarak orada duruyor. Ýþ soru sormaya kalýyor. Soru soranlar elbette var. Safahat okumalarý düzenleniyor mesela. Takip edemiyor olsam da bunu çok önemsiyorum. Fakat "Cevap hazýrsa soru sormanýn ne anlamý olabilir?" düþüncesi daha yaygýn. Ýþte bu yüzden Âkif üzerine yapýlan araþtýrmalarýn birçoðunda, Safahat`tan konuya uygun parçalar seçilip bu parçalarý nesre çevirmek suretiyle tekrar etmekten pek de öteye geçilemiyor. Yani bütünü gözden kaçýrýyoruz. Ayrýntýyý deðil.

Bir örnek verebilir misiniz?

Tabi. Meselâ Âkif merhumun "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek." dizesi herhalde çok bilinen bir dizedir. Safahat`ýn Fatih Kürsüsünde adlý dördüncü kitabýnýn ilk sayfalarýnda geçer. Yanýlmýyorsam 27. mýsradýr. Fakat öyle mübarek bir mýsradýr ki bu, Âkif için söylenecek sözlerin daima mukaddimesi olur! Bir bakarsýnýz, Âkif`in doðruluðunun en kavi delili olur, bir bakarsýnýz þair deðil nazým olduðuna þahit tutulur, bir bakarsýnýz bilmem ne olur... Fakat zavallý, bir tek kendisi olamaz.

Kalbinin dili yok ki! Týpký þairi gibi, deðil mi? Mesela bu dizedeki "odun" kelimesiyle "hakikat" kelimesi arasýnda herhangi bir irtibat kurulduðunu hiç görmedim. Hadi, Yunus Emre akla gelmiyor diyelim. "Odun" kelimesi ilk defa þiirin 10. dizesinde geçiyor ve 35. dizeye kadar anlamý sürükleyen anahtar kelime oluyor. Toplam beþ yerde tekrarlanýyor. Bu otuzbeþ dizelik ilk bölümde -ki bundan sonra konu deðiþiyor- "odun"la birinci dereceden ilgisi olan yahut anlamsal bað kuran "hekim", "týmarcý" "balta", "keser", "ameliyat", "cerrah", "kesmek", "orman", "dikmek", "hayal", "hakikat", "mahsul", "yetiþtirmek", "toprak" ve nihayet bütün bu anlamsal akýþýn gelip üzerine yýðýldýðý son iki dize:

Odun da isteriz artýk yakýnda Avrupa`dan

Bizim filizleri göndermesin sakýn o zaman!


Baþka söze gerek var mý bilmiyorum. Yani tahsil için Avrupa`ya gönderilen gençlerimizin aydýnlýk fikirlerle deðil fakat memleketi yangýn yerine çevirecek birer odun olarak döndükleri, ancak bu kadar çarpýcý anlatýlýr. Tabi o zamandan bahsediyoruz... Demek ki mesele bir odun meselesi deðilmiþ efendim.

Çok ilginç doðrusu. Bir baþka örnek daha verir misiniz?

Memnuniyetle. Dilerseniz bu sefer de herkesin bildiðini var saydýðým Ýstiklâl Marþý`ndan bir örnek verelim. Mesela "O benim milletimin yýldýzýdýr, parlayacak!" diyor Âkif. Yýldýz falý bakmýyoruz tabi. Ama birkaç basit soru soralým bakalým ne çýkacak? Yýldýz nedir? Isýsýný, ýþýðýný, enerjisini, tek kelimeyle gücünü kendisi üreten bir gök cismidir. O halde güneþ de bir yýldýz mýdýr?

Evet. Fakat gündüz gözüyle görünen tek yýldýzdýr. Gece göremezsiniz onu. Yani zulmetteyseniz nûru göremezsiniz demektir bu. Dolayýsýyla "Þu var ki: Çýkmalý ferdâ-yý nûra zulmetten." diyor Âkif. Yani "nûr"un da ötesine geçmek gerekir... Neyse, devam edelim. Peki dünya nedir? Güneþin bir uydusu, deðil mi? Yani varlýðý tamamen güneþe ve biraz da kendi uydusu olan aya baðlý bir baþka gök cismi. Öyle mi? Dünya güneþin etrafýnda, ay dünyanýn etrafýnda, her ikisi birden güneþin etrafýnda dönüp duruyorlar. Ne güzel... Þimdi gözümüzü yere indirelim ve etrafa bir bakalým. Devletler arasýndaki sistem de ayný deðil mi? Ýnsanlar arasýndaki iliþkiler ve hatta var olan bütün iliþkiler ayný sistem üzerine oturmuyor mu?

Yani demek istiyorum ki makro ile mikro izafî birer ayrýntýdan baþka bir þey deðildir. Çünkü hepsi bir baþka bütünün etrafýnda dönüp durur. Yani bugün Amerika güneþ olur, yarýn Türkiye... Yalnýz bir þartla. Nedir o? "Leyse li`l-insâni illâ mâ-seâ!" Yani çalýþmaktan baþka çýkar yolumuz olmadýðýný anlamakla... Bunlarý ben söylemiyorum, Âkif merhum söylüyor. Safahat`ýn altýncý kitabý olan Âsým`a sorarsanýz bütün bunlarýn cevabýný açýk bir þekilde alýrsýnýz. Dedim ya soru sormak lâzým...

Demek ki soruyu asýl Âkif`e sormak gerekiyor.

Ýþte bütün mesele bu. Cevap hazýr zaten. Bu yüzden Safahat`ýn kapaðýný açar açmaz sizi ilk olarak "Bana sor sevgili kari, sana ben söyleyeyim" dizesi karþýlar. Bu bir selamdýr. Ýster alýrsýnýz, ister almazsýnýz. Eðer alýrsanýz bir çileye talib oldunuz demektir. Çünkü o, "Kur`an Þairi"dir. Kur`an`ýn ilk emrini þiirin son iki dizesinde, üstüne basa basa iki defa tekrarlýyor bu yüzden. Oku diyor, oku! Hem de "Oku, þayed sana bir hisli yürek lâzýmsa/Oku, zira onu yazdým iki söz yazdýmsa." diyor.

Ýhtiyaç listende "hisli yürek" varsa okuyacaksýn. Okumazsan soru sorma hakkýn yok, ona göre diyor. Ben de hasbelkader okumaya, yani anlamaya çalýþýyorum. Galiba var olan bir cevabýn sorusunu tesadüfen buldum diyebilirim. Þunu da ekleyeyim, Safahat ciddî anlamda þerh edilmelidir. Çünkü sanýldýðý gibi döneminin manzum bir hikâyesi deðil, tam anlamýyla siyasî ve sosyal bir tarihidir. Bir deryadýr...

MEHMET AKÝF`ÝN DOÐUM YERÝ BAYRAMÝÇ`TÝR, SARIGÜZEL MAHALLESÝ DEÐÝL

Mehmet Akif`in ayrýca Sarýgüzel Mahallesi`nde deðil Bayramiç`te doðduðunu iddia ediyorsunuz?

Bu benim iddiam deðil. Çünkü nüfus tezkeresinde öyle yazýyor. Ancak damadý Ömer Rýza Doðrul da dahil olmak üzere Âkif`in yakýn arkadaþlarý tarafýndan yazýlan bütün hatýrâtlarda Ýstanbul`da, Fatih semtinin Sarýgüzel Mahallesi`nde doðduðu söyleniyor. Ama ortada elle tutulur bir delil yok. Hatýrâtlar, elbette önemli kaynaklar. Fakat sonradan kaleme alýndýklarý için unutulmak, yanlýþ hatýrlanmak, bilerek yahut bilmeyerek tahrif edilmek gibi bazý mahzurlarý da yedeklerinde taþýrlar hep.

Mesela Âkif merhumun yakýn arkadaþý Midhat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif kitabýnda þöyle söylüyor: "Âkif`in nüfus tezkeresinde doðduðu yer Bayramiç gösterilmiþtir. Bu yanlýþtýr. Âkif doðunca nüfus tezkeresi çýkarýlmamýþ ve çocukluðunda babasýyla Bayramiç`e gidince orada çýkartýldýðý için doðduðu yer orasý gösterilmiþtir." Âkif merhumun diðer arkadaþlarý Eþref Edib Fergan`la Ýbnülemin Mahmud Kemal Ýnal de ayný þeyi söylüyor. Hatta Ertuðrul Düzdað bile bu kanaattedir.

Fakat Prof. Dr. Kaya Bilgegil ile Prof. Dr. Fevziye Abdullah Tansel, Âkif`in doðum yeri konusunda bu rivayete itibar etmiyorlar. Çok emin olamamakla birlikte, nüfus teskeresindeki resmi kaydýn esas alýnmasý gerektiðini düþünüyorlar. Benim yaptýðým ise sadece bu ikinci düþünceyi doðrulayan bir tespit. Bir iddia deðil.




"Cehalet hýyar olmuþ gidiyor son sürat/  Enkaz-ý beþer koþuyor elde tuzluk alýk surat"

liprade

Bu tespiti hangi bilgi ve belgelere dayandýrýyorsunuz?

Þöyle söyleyeyim. Bilindiði gibi o dönem, Türkçülük, Batýcýlýk ve "Ýslâmcýlýk" gibi siyasî akýmlarýn devlete ve topluma sahip olmak için kýyasýya kapýþtýðý bir dönendir. Zira Sýrât-ý Müstakîm ve Sebîlü`r-Reþad dergileri güncel deyimle söylersek Ýslâm birliði siyasetinin amiral gemisi olarak görülüyor. Bu yüzden Batýcý aydýnlar da her fýrsatta bu dergilere ve özellikle Mehmed Âkif`e saldýrmaktan geri durmuyorlar. Bunlarýn baþýný Dr. Abdullah Cevdet ve dergisi çekiyor. Dergisinin adý da Ýctihâd. Çok düþündürücü deðil mi? Nitekim Dr. Abdullah Cevdet 1908 yýlýnda Dr. Dozy`nin Peygamberimize ve dinimize hakaret ve iftiralarla dolu Ýslâm Tarihi adlý eserini tercüme ediyor. Esere yazdýðý önsözde, Dr. Dozy gibi sýký bir katoliðe bile neredeyse rahmet okutacak kadar ileriye gidiyor!

Mehmed Âkif bu tecavüz karþýsýnda nasýl sessiz kalabilirdi ki? Bu yüzden ilkin Ebüzziya Tevfik`e zehir zemberek bir tenkit yazýyor. Çünkü Ebüzziya Tevfik, kendi gazetesinde bu eseri savunan bir yazý yayýmlamýþ. Fakat Âkif`in Dr. Abdullah Cevdet`i eleþtiren hiçbir yazýsý görünmüyor dergide. Oysa asýl onu eleþtirmesi lâzým. Anlatabiliyor muyum? Gerçi Manastýrlý Ýsmail Hakký, Dr. Dozy`nin bu iftira ve hakaretnamesine bir kitap hacmini bulacak kadar uzun bir reddiye yayýmlýyordu. Lâkin Âkif`ten ses seda çýkmýyordu! Tuhaf deðil mi?... Meðer "Mehmed Fahreddin" imzasýyla bir baþka vadide gürül gürül akýyormuþ merhum... Böyle büyük sanatkarlar, en hassas damarlarýna basýldý mý kalemlerini âdeta birer kýlýç gibi kullanýrlar.

Hatta bazen bile isteye, bazen de ipin ucunu kaçýrýp kendilerine batýrdýklarý da olur. Ýþte o zaman birtakým gizlerini açýða çýkarýrlar. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpýnar gibi cýlýz cüsse, fakat kavi kalem bir baþka sanatkâr, kendisiyle ilgili en mahrem bir konuyu ustaca bir kurguyla Ben Deli miyim? romanýnýn satýr aralarýna sýkýþtýrýyor. Siyasî gidiþatýn canýna tak ettiði bir sýrada yapýyor bunu. Anlatabiliyor muyum? Bu konuyu daha önce yazmýþtým da ondan biliyorum yani...

Kaldý ki Âkif, müstearla yazdýðý bir yazýsýnda "Arnavud`luk kanýmda ise Osmanlýlýk vicdanýmda, Ýslâmiyet dimaðýmda, ruhumda, bütün varlýðýmda. Çünkü diyânetim o, çünkü insaniyetim o, çünkü hakikatim o, çünkü fýtratým o. Çünkü ebedî, sermedî saadetim o!..." diyor. Þimdi böyle bir adam, bu iftira ve karalama kumpanyalarý karþýsýnda susmasý hiç olacak þey mi? Nitekim susmamýþ da!... Ve bakýnýz "Mehmed Fahreddin" adýyla yazdýðý bir yazýda siperinden nasýl fýrlýyor. Dilini sadeþleþtirerek aktaralým:

«Ben Arnavutluk`un sivri bir dað tepesinde doðmuþ, bir Arnavut evlâdýyým. O kahraman Osmanlýlar, o cihangir Türkler memleketimi fethettikleri gün atalarým, bu erkek arslanlarda gördüðü yüksek ahlâka ve güzel davranýþlara hayran olmuþ. Ýncil`i býrakmýþ, boynundaki haçý çýkarýp atmýþ, coþkun bir dere gibi gözlerinden yaþlar dökerek koþmuþ, Cenâb-ý Kur`ân`ýn ulvî huzurunda ebedî saadetini hazýrlamýþ.

Benim dedem ki bir köylü, bir bedevî Arnavut`tur. ... Ýþte ben bunun evlâdýyým. Þimdi bunun köylüsü, ümmîsi öyle olunca, ya Ýstanbul`a gelmiþ, Kur`ân`ý ezberlemiþ, ruhuna nakþetmiþ, siyeri, fýkhý, tefsîri, hadîsi okumuþ olan son neslinin, nasýl olmasý gerekir? Bunu tarif etmek mümkün müdür?...»

Þimdi bu metnin altýna Safahat`tan da iki mýsra çekelim:

Kimin oðluydu baban? Kimdi unuttun mu deden?

Ýpek`in köylüsü, ümmî, yarý vahþî bir adam...


Ýlki Mehmed Fahreddin, ikincisi Âkif. Hayat hikâyeleri ayný deðil mi? Evet. Hatta Âkif`in doðum yeri konusundaki belirsizliði de gideriyor. Nitekim Âkif`in Arnavud olduðu bilinen bir husustur. Dedesi Nureddin Aða, ümmîdir ve hâlis bir Arnavut`tur. "Tahsîl-i âlîyi bitirdikten sonra hâfýz oldum, fakat ondan evvel Kur`ân`ý okuya okuya gayet piþkin bir hâle getirdiðim için zaten hýfz ile aramda uzun bir mesafe yoktu. Az bir müddet içinde Kur`ân`ý ezberleyiverdim." diyen de Âkif`in bizzat kendisidir. Daha ne desin! Bir baytarlýðýndan söz etmemiþ. Onu da herhalde "edebiyat tarihçileri bulsun!" demiþtir. Bu arada Orhan Veli`nin de ruhu þad olsun.

Ýsterseniz bir delil daha gösterelim. Mehmed Hayreddin imzalý bir baþka yazýdan kýsa bir alýntý daha yapalým. Bu sefer, yazarýn orijinal dilini koruyalým: «Onlara göre ehl-i îman umûmen mürtecî! Çünkü bunlarýn ruhlarý Kur`ân-ý Hakîm üzerine titriyor. Onlarýn ictihâdlarý da garb medeniyyet-i hayvâniyyesine bayýlýyor. Kendi ictihâdlarýna muhâlif gördükleri herhangi bir mü`min-i tâmmü`l- îtikad, inkýlâb-ý Osmânînin velev ki en fedâkâr âmillerinden de olsa yine mürteci vesselâm! Haydi dîvân-ý örfîye! Buyurun daraðacýna! Mezarcýlara büyük müjde! Birkaç milyon Müslüman için kazanacaklarý mezar ücretiyle lord olacaklar! Eðer Cenâb-ý Kur`ân-ý Hakîm`e merbûtiyyet-i kalbiyye ve rûhiyye irtica oluyorsa iþte onu ben itiraf ediyorum. Merci-ý vicdâným, melce-i rûhum, Cenâb-ý Kur`ân-ý Hakîm olduðunu bütün kâinatýn iþiterek þahâdet edeceði yüksek bir sedâ ile söylüyorum. Zavallý! Beni ölümle korkutacak!...»

Þimdi Safahat`tan üç dize daha verelim:

Ýþte ben mürteciim, gelsin iþitsin dünya!

Hem de boþ mürteciim, patlasanýz çatlasanýz,

Hadi kanununuz assýn beni, yahud yasanýz.


Görüldüðü gibi Safahat`taki dizeler, Mehmed Fahreddin imzasýyla yazdýklarýnýn adeta birer manzum özeti. Her halde bunlar kâfidir...

Mehmed Âkif ile Mehmed Fahreddin imzalý yazýlar arasýnda herhangi bir fark var mý?

Hayýr yok. Bir süredir söz konusu yazýlarý yeni harflere aktarýyorum. ÝnþALLAH yakýnda ikmal edeceðim. Muhtevasý, üslûbu, beslendiði doðulu ve batýlý kaynaklar ve bunlar arasýnda özellikle Sadi ile Lamartin`ni öne çýkarýþý, Fransýzca ve Arapçaya hâkimiyeti, Mehmed Âkif`le ard arda ve zaman zaman yer deðiþtiren tefsirleri, hutbeleri ve özellikle de dinine ve mukaddesatýna tecavüz eden batýcý yazarlara karþý takýndýðý o kahredici tarz-ý tahrîri, bütün bu yazýlarýn ayný kalemin mahsulü olduðunu açýk bir þekilde gösteriyor. Yayýmlanýnca inþALLAH size de bir nüsha takdim ederim.

II.ABDÜLHAMÝD`ÝN HAL FETVASINI MEHMET AKÝF YAZDI

Yaptýðýnýz araþtýrmada ortaya çýkan en çarpýcý þey II.Abdülhamid`in hal fetvasýný Mehmet Akif`in yazdýðý yönünde... Oysa o dönemde fetva eminliði makamýnda Hacý Nuri Efendi, Þeyhülislam makamýnda ise Ziyaeddin Efendi vardý. Ve Abdülhamid`in hal fetvasýnýn þeyhülislam Ziyaeddin Efendi tarafýndan yazýldýðý biliniyordu. Mehmet Akif`in yazdýðýný nereden çýkardýnýz?

Söyleyelim efendim. II. Abdülhamid`i tahttan indiren o meþhur fetva metninin yazarý Mehmed Âkif`tir. Ancak metnin altýndaki imza tabiki Þeyhülislam Ziyaeddin Efendi`ye ait olacak. Deðil mi? Ýsterseniz evvelâ sözü kendisine Âkif merhuma býrakalým. Ne diyeceksek sonra diyelim. Merhum Âkif yine batýcýlarla çarpýþtýðý bir baþka yazýsýnda bakýnýz neler söylüyor. Metni yine sadeleþtirerek nakledelim: «Söyle ey Ýnkýlâp, söyle! "Medeniyyet-i Ýslâmiyye" yazarýnýn, senin istikbâline nasýl koþtuðunu, nasýl can attýðýný, senin büyük inkýlâplara þanlý kanlý bir nazîre olabilmen için nasýl alevler püskürttüðünü söyle!

Söyle ey Edirne Hükûmetinin Meclis Ýdâre Salonu! Dört nisan gününde seni sarsan çýðlýklarýmý! O Mebuslar Meclisi`nin alkýþ tufanlarý içinde okunarak bütün Ýstanbul ve taþra matbuatýyla bir daha neþrolunmasý iltifatýna nail olan o beyannâmeyi nasýl yazdýðýmý, Ýstanbul`da Meþrûtiyet`e darbe vurulduðuna bir türlü inanmak istemeyenlere nasýl imza ettirdiðimi söyle!

Söyle ey Edirne`nin Belediye Dairesi! O en büyük zalim Abdülhamid`in tahttan indirilmesi için çekilen genel telgrafý, gözlerimi âdeta kör eden o gözyaþý tufanýmla nasýl yazdýðýmý, salonda dünyayý unutacak kadar kendimden geçerek nasýl yarým saatten fazla okuduðumu, ateþler, alevler püsküren bu ilhamlý konuþmamla muhalif gözleri bile nasýl ikna ederek susturduðumu, belgeyi imza ettirmeye nasýl muvaffak olduðumu ve bu ALLAH`ýn en büyük yardýmýna, Nedimlerin[?], Faiklerin [Faik Kaltakkýran] nasýl hayretlere düþtüklerini ALLAH için söyle! Söyleyiniz ey Edirne`deki askerî binalar! Ey Topçu Kýþlasý Cami-i Þerifinin ulu minberi! Siz de bildiðiniz gerçeklere tanýklýk ediniz! Daha fazla söyleyeyim mi? Fakat ne lüzumu var? Kâinatýn her zerresi ayrý ayrý tanýklýk etse yine nafile! Bin kere nâfile! Biz Ýnkýlâb`ý Cenâb-ý Kur`ân-ý Hakîme, onun þanlý, þevketli istiþare emrine istinaden yaptýk. Ýnkýlâbýmýzýn en büyük düsturu Hazret-i Kur`ân-ý Mübîn idi. Onun üzerine ellerimizi bastýk, yeminler kasemler ettik. Ýþte biz iman sahipleri o yeminimize, o sözleþmemize bugün de sadýðýz; ölünceye kadar da sadýk kalacaðýz. Lâkin bunlar öyle deðil!...»

Çok çarpýcý bir durum bu. Eðer bu bilgi doðruysa Mehmet Akif`in Ýttihatçýlarla iþbirliði yaptýðý sonucunu mu çýkarmak lazým yoksa memleketin selametini ön planda tuttuðunu mu?

Efendim Âkif özüyle sözüyle, tuttuðu yoluyla dosdoðru bir adamdýr. Hiçbir zaman yalpaladýðýný gören iþiten yoktur. Böyle bir adam böyle bir metni yazmýþsa –ki yazmýþ- biraz durup düþünmek gerekmez mi? Hayatýnýn her noktasýnda bütün ilhamýný Kur`an`dan aldýðýný bildiðimiz Âkif, bu metinde herhalde yalan söylemez. Elbette Ýttihatçýlarla iþbirliði yaptýðý hem de bu iþbirliðinin II. Meþrutiyet öncesine dayandýðý ortaya çýkýyor. Niye yapmýþ o halde? Tabi ki memleketi için.

Peki tarih niye tekerrür ediyor? Ýbret alýnmadýðý için deðil mi? Düþünsenize, Osmanlý`nýn fiilen bittiðini ilan eden belgeyi Âkif yazýyor. Aradan yýllar geçiyor ve Cumhuriyet`in istiklâlini ilân eden bir baþka belgeyi yine ayný kalem yazýyor. Ama maalesef vatanýndan cüda kalýyor... Bundan sonra herhalde çok þey söylenecektir... Burada yerimiz dar...

Bu bilgi siyasi tarihçilerin hangi iliþki ve konularý yeniden gözden geçirmesini gerekli kýlmaktadýr?

Mesela þu sorular sorulabilir:

Âkif merhum, "Bana dünyada ne yer kaldý, emin ol, ne de yâr/Ararým göçmek için baþka zemin, baþka diyâr!" dizelerini 1919`da yazýyor. Bu dizenin henüz mürekkebi bile kurumadan Ýstiklâl Marþýmýz`ý yazýyor. Ve orada "Câný, cânâný, bütün vârýmý alsýn da Hudâ/Etmesin tek vatanýmdan beni dünyada cüdâ!" diye yakarýyor. Buna raðmen Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra niçin alýp baþýný Mýsýr`a gitmiþtir acaba? Bu mücessem ideali ve hakiki âbîde-i hürriyeti, o güne kadar acaba neler iyice sarsmýþtý ki "þapka giymemek için"(!) vatanýndan cüda kalmayý göze alabiliyordu? Ýlk yazýlarýndan itibaren Batýcý aydýnlarýn "silindir þapkalý" fikirlerine karþý ne mücadeleler ettiði bilinmiyor muydu ki þapkadan tavþan çýkarma hokkabazlýklarý karþýsýnda hiç sesimiz çýkmýyor? Jean Paul Sartre, Frantz Fannon`un Yeryüzünün Lânetlileri adlý kitabýna yazdýðý o meþhur ön sözde neler diyor hatýrlayalým: «Avrupalý seçkinler yerlilerden seçkin bir tabaka oluþturma iþini üstlendiler.

Umut vaat eden gençleri seçtiler; kýzgýn demirle onlarý batý kültürünün ilkeleriyle daðladýlar; aðýzlarýný tumturaklý, parlak sözcüklerle týkadýlar. Anavatanda kýsa bir süre kaldýktan sonra tümüyle deðiþmiþ olarak ülkelerine yolladýlar. Bu iki ayaklý yalanlarýn kardeþlerine söyleyecek hiçbir þeyi kalmamýþtý; yalnýzca yankýlardan ibarettiler. Paris`ten, Londra`dan, Amsterdam`dan "Parthenon! Kardeþlik" sözcükleri edildikçe, Afrika ya da Asya`nýn herhangi bir yerinde dudaklar "...thenon! ...deþlik" demek için aralanýyordu.

Altýn Çað`dý bu...» Hâl böyleyken bütün ömrünü bu sahte aydýnlarla çarpýþarak geçiren Âkif, acaba nelerin olup bittiðini görmemiþ olabilir mi? Deðiþen ne var o halde? Hiçbir þey mi desek çok bir þey mi desek! (En iyisi Âkif`in, Namýk Kemal`e ait olduðunu belirttiði "desem" nakaratlý "Hasbýhâli"ni tavsiye etmek.) Âkif merhûmun yaþ tufaný dinmeyen gözlerinin önünde, bu mustarip milletin acaba neleri soyuluyordu? Ahmet Hamdi Tanpýnar, Cumhuriyet`in onuncu yýlýndan sonra bile niçin "Türk vataný, yeni ufuklara doðru gidiyor, on iki seneden beri her gün muazzam bir hadisenin sahnesi oluyor, bütün bir cemiyet kökünden deðiþiyor.

Ýtikatlar, yaþayýþ þekilleri, iktisadî hayat... Hepsi deðiþiyor. Fakat bizim millî kütüphanemizde bütün bunlarýn bir aksini bulmak mümkün deðildir. Keza girmek istediðimiz Avrupa camiasýnýn fikir hayatýný Türkçede takip etmek isteyenin vay baþýna!..." demek durumunda kalýyordu? Acaba soyulacak neyimiz kaldý hiç düþünenimiz var mý? Ýhtimal ki hem soyulacak neyimiz, hem soyanýmýz ve hem de düþünenimiz vardýr. Hem de çok vardýr... Fakat millî kafamýzda deðil, milî kütüphanemizde bütün bunlarýn aksi ne kadar yer kaplýyor diye soranýmýz var mý acaba! Peki, biz kaç kiþiyiz diyenimiz!?... Yine baþa dönelim. Bütün bunlar "bütünü" görme eksikliðimizden kaynaklanýyor.

Meselâ Safahat`ýn bütününü görmeyip de Âkif`in cemiyetle alakalý þiirlerinin sayýsýný üçe beþe indirirsek bu "bütünü" görmemek olur. O zaman cemiyetten ne anladýðýmýz ya da ne anlamak istemediðimiz çýkar ortaya. Ama Divan edebiyatýndaki en beþeri aþklarý bile Ýlâhi aþka yormaya alýþmýþ zihinlerimiz. Ne yapalým. Dahasý her aðzýmýzý açtýðýmýzda Akif`in "Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek" dizesindeki gerçek ve bir o kadar da ürpertici anlamý görmezlikten gelerek sözün hakikatini Akif þair miydi manzumeci miydi gürültüleri arasýnda boðmaya hakkýmýz olabilir mi?... Hani "Leyse li`l-insâni illâ mâ-seâ!" vardý? Ama acaba Safahât`ý hakkýyla anlamaya, anlamlandýrmaya ve de anlatmaya, ne kadar cehdimiz ve ne kadar cesaretimiz var?...

Âkif, Ýttihad Terakki ile hem-fikir olmasa da mübarek bir ideal uðruna inkýlâbýn "en fedakâr âmillerinden" olduðu halde, yine inkýlâbýn batýcý aydýnlarý tarafýndan "gerici", "mürteci", "molla sýrat" vs. gibi iftiralarla ne zamandan beri taþlanýyor? Eðer bugün bu ülkede "Ýstiklâl Marþý Derneði" adýyla bir dernek kurma ihtiyacý hissediliyorsa bu hissin kaynaðýný düþünmek ve anlamak lazýmdýr...

Son olarak bundan sonra ilk önce neler yapmak lazým? Ne dersiniz?

Efendim, öncelikle Sýrat-ý Müstakim ve Sebil`ür-Reþad dergileri bütünüyle yeni harflere aktarýlmalýdýr. Aksi halde ne Âkif`i, ne de o günden bugüne gelen süreci tam olarak anlamak mümkündür. Ben þimdiden Âkif merhumun "Mehmed Fahreddin" imzalý yazýlarýný yeni harflere çevirmeye baþladým. Fakat asýl bu dergiler, noktasýna virgülüne varýncaya kadar tez elden yeni harflere aktarýlýp yayýmlanmalýdýr. Mevcut hükûmet bunu tarihî ve millî bir görev saymalýdýr. Görmek istemeyenlere sözümüz yok!

Lâkin hiç deðilse görmeye istidadý olan gözleri düþünmeli. 1908`den 1925`e kadar millet olarak yaþadýðýmýz süreç, bu dergiler üzerinden okunabilir hale gelmelidir ki o gün bu gündür içinde debelenip durduðumuz siyasî, sosyal, kültürel ve daha nice açmazlarýmýz hakkýyla anlaþýlabilsin. Âkif merhumun "Ahfâdýmýn en son doðacak ferdine benden/Bir tuhfe-i îman götür, ey son nefesim sen" arzu ve niyazý da milletinin yanýk sinesinde ilelebet makes bulabilsin.

Bu yeni bulgular, evvelâ Mehmed Âkif hakkýnda yeni bir monografi çalýþmasý yapýlmasýna ihtiyaç doðuruyor tabi. Ýkinci olarak II. Meþrutiyet`ten Cumhuriyet`e gelen sürecin özellikle siyâsi tarihimiz açýsýndan yeniden yorumlanmasý gerektiðine iþret ediyor. Muhtemelen II. Abdülhamid ve dönemine dair yapýlabilecek sosyolojik araþtýrmalara da daha geniþ bir alan açýyor. Hepsinden önemlisi bugünü daha saðlýklý deðerlendirmemize ciddi bir katký saðlayacak gibi görünüyor. Kim bilir, belki çok daha baþka çalýþmalara da yol açabilir...

Söze, Âkif mehumun da sýk sýk tekrarladýðý, Namýk Kemal`in

Felekten intikam almak demektir ehl-i idrâke,

Edip tezyîd-i gayret, intikam almak nedâmetten.


Beytiyle burada nokta koyalým ve gayret bizden Tevfik ALLAH`tan diyelim.



Zaman-Pazar




"Cehalet hýyar olmuþ gidiyor son sürat/  Enkaz-ý beþer koþuyor elde tuzluk alýk surat"

MiM

müthiþ bir yazýydý...
adeta tarih bilgilerimize okkalý bir neþter oldu.
geçmiþimiz, daha doðrusu yakýn tarihimiz hala çok karanlýk ve açýklýða kavuþmasý gereken çok þey var.
þimdi içime öyle bir dert oldu ki, galiba iþin hakikatini tam kavrayýncaya kadar beynimi kýymýk kýymýk týrmalayacak...
o da, II. Abdülhamit han hakkýnda Mehmed Akif merhumun beslediði düþmanlýk...
neden, niye ve niçin?
ne olur bir gün þayet, bunun hakikatini bi yerlerde görür, öðrenirseniz bizimle paylaþýn!
dert oldu içime gerçekten...

liprade

Abdülhamid'in hal fetvasýný Akif yazmadý 

Geçtiðimiz günlerde yayýnladýðýmýz söyleþide Dr. Nuri Saðlam, Millî þairimiz Mehmet Akif Ersoy'la ilgili ilginç iddialar ortaya atmýþtý. Araþtýrmacý Dr. M. Suat Mertoðlu'nun bu iddialarýna ciddî itirazlarý var.

Abdülhamid'in hal fetvasýný Akif yazmadý II. Abdülhamid'in hal' fetvasýný Akif mi yazdý?

Saðlam'a göre Akif, Sultan II. Abdülhamid'in hal' fetvasýný bizzat kaleme almýþtý. Saðlam'ýn bu konudaki en büyük delili Sýrat-ý Müstakim/Sebilürreþad mecmuasýnda birçok yazýda bulunan Mehmed Fahreddin imzasýný Mehmet Akif'in müstearý olarak deðerlendirmiþ olmasýydý. Mehmed Fahreddin'in Edirne'den gönderdiði bir telgraftaki Abdülhamid aleyhtarý ifadeler, Saðlam'ýn iddialarýný da güçlendiriyordu.

Ancak Araþtýrmacý Dr. M. Suat Mertoðlu'nun bu iddialarýna ciddî itirazlarý var. Mertoðlu'na göre Mehmet Fahreddin imzasýnýn Akif'e ait olduðu iddiasý eleþtiriye açýk: "Sayýn Saðlam adý geçen mecmuada Mehmed Fahreddin imzasý ile yayýnlanan yazýlarda, yazarýn kendisinden Arnavut olarak söz etmesini ve bunlarýn ayný zamanda Akif'in meþrebine uygun yazýlar (mesela Abdullah Cevdet'in Ýslam'a yönelik yazýlarýna eleþtiriler gibi) olmasýný söz konusu yazýlarýn Akif'e ait olduðuna delil sayýyor." Bu veriler Mehmed Fahreddin müstearýnýn Akif olduðunu göstermez.

Mehmed Fahreddin, Mehmet Akif deðil

Dr. Mertoðlu, Mehmed Fahreddin imzasýnýn niçin Akif olarak kabul edilemeyeceðini açýklarken yine Sýrat-ý Müstakim/Sebilürreþad mecmuasýndan örnek veriyor: "Mehmed Fahreddin imzasý altýnda zaman zaman bu kimsenin Alay Müftüsü olduðu belirtilerek görev yeri de verilir (mesela 167. sayýdaki yazýda 'Birinci Seyyar Topçu Alayý Müftisi" ibaresi mevcut). Bundan bir önceki sayýdaki "Ulvî Bir Meviza-i Diniye' baþlýðý ile Eskiþehir'deki Hakikat gazetesinden "Kýrkilise Alay Müftisi fuzelâ-yý asýrdan Fahreddin Efendi"nin Eskiþehir Ýttihad ve Terakki Kulübü'ndeki vaazýnýn haberi iktibas edilir. Dolayýsýyla imza sahibi, görev yeri belli olan bir devlet memurudur. Bu durumda bu imzanýn müstear bir isme ait olduðu düþünülemez."

Akif, kendine þiir ithaf etmez

2009 baþlarýnda Sýrat - ý Müstakim Mecmuasý'ný açýklamalý fihrist ve dizin'le yayýnlayan Dr. Mertoðlu ilginç bir noktaya da dikkat çekiyor: "Mehmed Fahreddin ayný zamanda þiirleri de olan bir yazardýr; hatta bir þiir yayýnlamýþ ve bu þiirini "hemderd ü hemvicdâným" dediði Akif'e ithaf etmiþtir. Ýkisinin ayný þahýs olduðu düþünülecek olursa bu durum, Akif'in kendi þiirini kendisine ithaf etmesi gibi bir garabeti gerektirecektir."

Yazarýn, Akif ile derin fikir ayrýlýklarý var

Dr. Mertoðlu'na göre, Mehmed Fahreddin imzasýyla yayýmlanan yazýlar muhtevasý itibarýyla da ilmiye mensubu bir kimsenin kaleminden çýkabilecek teknik bazý özellikler taþýr. Örneðin bu yazýlarda Trablusgarb ve Balkan harplerinin devam ettiði günlerde cihadýn acil bir farz olduðu vurgulanýr ve o þartlarda zekat, hac ve kurban gibi mali ibadetlerin sâkýt olacaðý, bunlarýn bedellerinin orduya verilmesi gerektiði savunulur. Akif'in bu þekilde teknik anlamda yeni ictihad sayýlabilecek görüþler ileri sürdüðü bilinmemektedir. 167. sayýda bu baðlamdaki bir yazýdan sonra "Sýrat-ý Müstakim" imzasýyla yayýmlanan bir notta, Müslümanlarýn i'dâd-ý kuvvet farzý yanýnda diðer farzlara da ihtimam göstermeleri istenerek bu yazýda ortaya konulan görüþün mecmua tarafýndan paylaþýlmadýðý ima edilir. Mecmuanýn, baþyazarý Akif'in yazýsý hakkýnda böyle bir tavrý sergileyeceðini düþünmek oldukça zordur.

Mehmed Fahreddin ile Akif ayný mecliste

Dr. Mertoðlu, Akif'in hangi müstearlarý kullandýðýný þairin yakýn çevresinin þahitliðiyle veriyor: "Mecmuanýn sahibi Eþref Edib Fergan, Akif'in "Sa'dî", Hasan Basri Çantay da "Lâ edrî" müstearlarýný kullandýðýný söyler. Bunun dýþýnda sermuharriri olmasý nedeniyle mecmuada isimsiz ya da mecmua adýna yazýlan bazý yazýlarýn Akif'e ait olmasý da mümkündür. Bununla birlikte Eþref Edib, Akif'in vefatýndan sonra yayýmladýðý biyografide Mehmed Fahreddin'i müstakil bir þahsiyet olarak tanýtýr. (Bursa'da her ikisinin katýldýðý bir sohbet meclisinde Mehmed Fahreddin'in ulemaya yönelik eleþtirilerinin Akif tarafýndan fazla genellemeci bulunarak kabul edilmediði söylenmektedir.) Akif'in böyle bir müstearý kullandýðý kabul edilecek olursa, yakýn çevresindekiler tarafýndan onun vefatýndan sonra yazýlan Akif biyografilerinde diðerleri zikredilirken bu müsteara neden temas edilmediðini sormak gerekir."

Akif, müstear ismin ardýna sýðýnmaz

Mehmet Akif'le Mehmed Fahreddin'in yazýlarýnda üslüp farklýlýklarý bulunuyor. Dr. Mertoðlu'na göre iki yazýnýn da ayný kiþinin kaleminden çýkmýþ olmasý düþünülemez: "Mehmed Fahreddin'in yazýlarý bilhassa batýcý ve ýrkçý kesimlere yönelik yoðun polemikler içermektedir. Akif ise kendisini gizleyerek müstear bir isimle polemik yapacak karakterde deðildir. "Sözüm odun gibi olsun; hakikat olsun tek!" görüþünü savunan ve diyeceðini devrin en kudretli adamlarýndan Talat Paþa'ya açýkça söylemekten çekinmeyen Akif'in, polemiðe girdiði yerlerde müstear bir ismin arkasýna saklanacaðýný düþünmek onu yeterince tanýmamak anlamýna gelir. Kaldý ki Mehmed Fahreddin adý sadece mecmuada deðil, baþka ortamlarda da karþýmýza çýkar. Bütün bu nedenlerden dolayý Mehmed Fahreddin'in Akif'in müstearý olduðunu ileri sürmek temelsiz bir iddia olarak kalmaktadýr."

Saðlam'ýn iddialarý saðlam deðil

Dr. Mertoðlu Nuri Saðlam'ýn Abdülhamid'in hal fetvasýný Akif yazdý iddisasýný saðlam bir esastan yoksun olduðunu belirtip sözlerini þöyle bitiriyor: "Söz konusu söyleþide künyesi verilmeksizin atýfta bulunulan yazýda Mehmed Fahreddin yýlýný belirtmeksizin 4 Nisan günü Edirne'deki Meclis-i Ýdare salonunda Abdülhamid'e yönelik dile getirdiði tepkisinden ve kendisin kaleme aldýðý ve birçok gazetede yayýmlanan bir beyannameden söz ettikten sonra yine Edirne'den Abdülhamid'in hal'i için çekilen bir telgrafýn bizzat kendisi tarafýndan kaleme alýndýðýný söylemektedir ("Söyle ey Edirne'nin belediye dairesi! Abdülhamid-i azlemin hal' u ýskâtý için çekilen telgrafname-i umûmîyi gözlerimi rü'yetten berî edecek tufân-ý siriþkimle nasýl yazdýðýmý...". Görüldüðü gibi bu yazýda sadece Edirne'den çekilen umumî bir telgraftan söz edilmekte ve bu yazýnýn Abdülhamid'in hal' fetvasý ile uzaktan yakýndan bir alakasý bulunmamaktadýr."


(Zaman)




"Cehalet hýyar olmuþ gidiyor son sürat/  Enkaz-ý beþer koþuyor elde tuzluk alýk surat"

NiHaN

ikinci haber sevindirici...
Cennetmekân Abdülhamid Han hazretlerinin hal fetvasýný Akif'in yazmamýþ olmasýna sevindim.
bunu yazan diðer þahýssa iþi allah'a kalmýþtýr...
bu mukayeseli hizmetiniz için teþekkür ederiz sayýn admin.

liprade

Rica ederim NiHaN...

Ýkinci paylaþým yüreðimize su serpti anlaþýlan...




"Cehalet hýyar olmuþ gidiyor son sürat/  Enkaz-ý beþer koþuyor elde tuzluk alýk surat"

Yukar git