Haziran 27, 2019, 08:12:19 ÖÖ
Haberler:

De ki: Allah beni ve beraberimdekileri (sizin istediðiniz üzere) yok etse veya (öyle olmayýp da) bizi esirgese, (söyleyin bakalým) inkârcýlarý yakýcý azaptan kurtaracak kimdir? (Mulk -27)

Kalbin ZĂĽmrĂĽt Tepeleri

Baţlatan Mercan, Ađustos 15, 2009, 12:38:09 ÖS

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Mercan

Riyazet
Hayatýn disipline edilmesi; yeyip-içme ve yatýp-kalkmanýn hamd ü þükür gayeli ve ihtiyaç ölçüleriyle mukayyet hâle getirilerek dengelenmesi þeklinde yorumlayacaðýmýz riyâzet; sofîye ýstýlahýnda, nefsin terbiyesi ve ahlâkýn tehzibi mânâlarýnda kullanýlmýþ, yemek-içmek-uyumak dahil, nefsin arzu ettiði þeylere karþý kesin tavýr belirleyerek cismanî istekleri gemleme yolu kabul edilmiþtir.
ZĂĽhd ĂĽ takvâ ve kurb u mĂĽkâþefe maksadĂ˝yla, dĂĽnyanĂ˝n beden-i hayvanĂ®ye bakan zevklerinden kaçýnma ve nefsin bâlâpervâzâne arzu ve “dayatma”larĂ˝na karþý, kalbĂ® ve ruhĂ® hayat atmosferine sýðýnarak, vicdanĂ® ve iradĂ® melekeleri harekete geçirip sĂĽrekli Allah yolunda olabilme de riyâzetin bir diĂ°er yorumu.
Tasavvufta belli iĂľaret kristalleri sayĂ˝lan “hâl” ve “makam”; rĂ˝zâ ve muhabbet yörĂĽngeli Hak yolculuĂ°unda, riyazâtla ulaþýlan ve duyulan bir kĂ˝sĂ˝m ukbâ buudlu televvĂĽnlere ve televvĂĽnler ötesi, tariflere sýðmayan zevk-i ruhanĂ® havuzlarĂ˝dĂ˝r. Bu havuzlara ulaĂľabilme ve onlarda ruhun muhabbet ve rĂ˝zâ kanatlĂ˝ ferah-fezâ dĂĽnyasĂ˝nĂ˝ duyma, yaĂľama hep riyâzetin kollarĂ˝ arasĂ˝nda, nefsin terbiyesi ve ruhun tehzibi vadilerinde gerçekleĂľir.
Riyâzet insanĂ˝, aynĂ˝ zamanda bir sadakat eridir. O hem Hak’la muamelesinde hem de halkla mĂĽnasebetlerinde hep vefa ve sadakat peĂľindedir. Zaten, insanĂ˝n, dĂĽnyevĂ® eĂ°ilimlerden ve cismanĂ® temayĂĽllerden sĂ˝yrĂ˝larak, kendini Cenâb-Ă˝ Hakk’a adayĂ˝p, hakikat eri olmayĂ˝ hedeflemesi mânâsĂ˝na gelen riyâzetin gayesi de, nefsin terbiye edilip insanlýða yĂĽkseltilmesi, Allah sevgisinin, insanĂ® duygu, düþünce ve davranýþlarĂ˝n kaynaĂ°Ă˝ hâline getirilmesi; yani hep Allah için düþünĂĽlmesi, Allah için konuĂľulmasĂ˝, Allah için muhabbet duyulmasĂ˝ “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalĂ˝narak, her zaman Hakk’Ă˝n soluklanmasĂ˝ndan ibaret sayĂ˝lmýþtĂ˝r.
BazĂ˝larĂ˝na göre riyâzet, nefsin horlanĂ˝p hakir görĂĽlmesi Ăľeklinde de yorumlanmýþtĂ˝r ki, bunu fenalĂ˝ktan baĂľka bir Ăľey düþünmeyen “nefs-i emmâre”ye veya hodgâmlĂ˝k cihetiyle insanĂ˝n kendi kendini sĂ˝fĂ˝rlayĂ˝p enâniyetten tecerrĂĽdĂĽne ya da ĂľahsĂ® arzularĂ˝ itibarĂ˝yla “Ă–lmeden evvel ölĂĽnĂĽz!” teklifine bir cevap sayĂ˝labilecek mahiyetteki bedenĂ® istekleriyle ölme mânâsĂ˝na hamletmek mĂĽmkĂĽndĂĽr. Bu itibarla da buna, “terbiye-i nefs” deĂ°il de “riyâzet-i nefs” demek daha uygun olur ki; tĂ˝pkĂ˝ toprak gibi nefsin de didik didik edilip sĂĽrĂĽlmesi, baĂ°rĂ˝na iyi ve gĂĽzel Ăľeylerin nĂĽvelerinin saçýlmasĂ˝, ĂĽzerine, varlýðýn esas unsurlarĂ˝ sayĂ˝lan su, hava ve ateĂľin salĂ˝nmasĂ˝ suretiyle yoĂ°rulmasĂ˝, yumuĂľatĂ˝lmasĂ˝ ve gĂĽllere, çiçeklere kâselik yapabilecek kĂ˝vama getirilmesi demektir ki:
خَاك شُو خَاك تَا بَروُيد گُل
كه بَجُز خَاك نِيست كهِ مَظهَرِ گُل
“Toprak ol toprak ki, gĂĽl bitsin; zira topraktan baĂľkasĂ˝ gĂĽlĂĽn mazharĂ˝ deĂ°ildir..” sözleri de zannediyorum bu terbiye ve tekâmĂĽlĂĽ, bu mahviyet ve tevazuu anlatmaktadĂ˝r.
AyrĂ˝ca, tasavvuf düþüncesinde, nefsi, kendi boĂľluklarĂ˝ndan, kendi zaaflarĂ˝ndan uzaklaĂľtĂ˝rarak ona ikinci bir tabiat kazandĂ˝rma mânâsĂ˝na “riyazâtĂĽ’l-edeb”; sĂĽlĂ»kte, muradĂ˝n çok iyi belirlenip tek hedef hâline getirilmesi mânâsĂ˝na “riyazâtĂĽ’t-taleb” Ăľeklinde ikili bir yaklaþým da söz konusu olmuĂľtur ama, bunlarĂ˝ da yine, nefsin terbiyesi ve ahlâkĂ˝n tehzibi mânâlarĂ˝na ircâ ederek yorumlayabiliriz. LĂĽcce sahibinin:
حِكمَتْ اَندَر رَنج تَن تَهذِيبِ عَقل
و جَان اَست
“Teni incitmedeki hikmet akl ĂĽ cânĂ˝n tehzibidir.” Ăľeklindeki sözleri de bu mĂĽlâhazayĂ˝ teyit eder mahiyettedir.
Riyâzet mevzuunda, riyâzet erbabýnca, farklý þöyle bir taksime de gidilmiþtir:
a- MĂĽbtedĂ®lerin riyâzâtĂ˝ ki; ilim ile ahlâkĂ˝n, ihlâs ile amelin tehzib edilip, tam bir hakĂľinaslĂ˝kla Hakk’Ă˝n da, halkĂ˝n da hukukuna riayetten ibaret görĂĽlmĂĽĂľtĂĽr.
b- Yolun sonuna yaklaþmýþlarýn riyâzâtý ki, iç dünyasý itibarýyla sâlikin, bütün bütün aðyardan tecerrüd edip, derûnundaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadýn sesini alarak, sürekli vicdan ibresinin gösterdiði istikameti takip etmesi.. dahasý onun yol mülâhazasý ve yolculuk televvünatýný tamamen unutmasý þeklinde yorumlanmýþtýr.
c- MĂĽntehĂ®lerin riyâzâtĂ˝ ki, hâl ve zevk itibarĂ˝yla Ăľahid ve meĂľhĂ»d ikiliĂ°inden kurtularak cem’u’l-cem –ileride ĂĽzerinde durulacak– mertebesine yĂĽrĂĽnmesinin yani kalbin derinliklerinde esmâ ve sĂ˝fâtĂ˝n vahdetini duyarak MĂĽn’im’i aynen MĂĽntakim, KâbĂ˝z’Ă˝ tĂ˝pkĂ˝ BâsĂ˝t, Mâni’i de Mu’tĂ® gibi görĂĽp zevketmek, farklĂ˝ ve birbirine zĂ˝t gibi görĂĽnen esmâ-i ĂťlâhĂ®, sĂ˝fât-Ă˝ SĂĽbhânĂ® ve onlarĂ˝n bĂĽtĂĽn eserlerini denge ve uyum televvĂĽnĂĽyle bir tek Ăľey gibi duyup hazzetmenin unvanĂ˝ saymýþlardĂ˝r.
* Bu yazý Sýzýntý dergisinin Kasým 1994 tarihli 190. sayýsýndan alýnmýþtýr.Eylül 2007

Mercan

HĂĽrriyet
Meþru her isteðin, herhangi bir engelle karþýlaþmadan gerçekleþtirilmesi.. veya herhangi bir baský, mahkûmiyet, boyunduruk altýnda bulunmama hâli.. ya da seçme, seçilme ve hareket serbestisi þeklinde yorumlanan hürriyet, ister düþünce tarihi, ister hukuk açýsýndan üzerinde en çok yazý yazýlan ve söz söylenen bir mefhum.

Ýnsanýn temel haklarý kabul edilip üzerinde durulan hürriyetler; þahsî haklar, siyasî haklar, umumî haklar kategorileri ve bunlarýn teferruatý sayýlan, inanma, ibadet etme, barýnma, çalýþma, mülk edinme, düþünme, düþünülen þeyleri ifade etme hürriyetlerinden, seçme, seçilme, danýþma, denetleme, vazife verme, vazifeden alma, aday olma hürriyetlerine kadar pek çok çeþitleriyle Kalbin Zümrüt Tepeleri?ne, doðrudan doðruya mevzu teþkil etmeseler de, her zaman insanoðlunun en önemli meseleleri olarak kabul edilegelmiþtir.

Hürriyet; insan vicdanýnýn önemli bir rüknü sayýlan iradenin en esaslý rengi, en ehemmiyetli fakültesi ve en hayatî bir buudu olarak Allah?ýn insanoðluna en müstesna ihsanlarýndan biridir. Bu büyük ve müstesna ihsan, Ýslâm literatüründe, ferdin kendi haklarýna sahip olmasý þeklinde tarif edilmiþtir ki; vuzûhu biraz da aksinin kavranýlmasýna baðlýdýr. Bunun aksi ise, ferdin haklarýna baþkasýnýn sahip olmasýdýr ki, bu da düpedüz kölelik demektir. Ýnsana bu haklarý, hususî bir çerçevede bahþeden Allah?týr. Bu itibarla da insanýn, bu haklarý deðiþtirmeye, tebdil etmeye, satmaya hakký yoktur. Hürriyetle alâkalý bu günahlardan birini iþleyen insan, insanlýðýnýn bir bölümünü yitirmiþ sayýlacaðý gibi, Allah indinde de ciddî bir sorumluluk altýna girmiþ sayýlýr. Zira, böyle bir anlayýþ ve davranýþ her þeyden evvel insanî deðerlere karþý saygýsýzlýk demektir. Böyle bir saygýsýzlýðý irtikâp edenin, kendi varlýðýnýn þuurunda olduðu söylenemez; kendini idrak edememiþ birinin de, gerçek muhabbet ve Hakk?a kulluktan nasibi yoktur.

Hulâsa olarak diyebiliriz ki, Allah?ý tanýmayan haknâþinaslarýn, insanî haklara sahip olma mânâsýnda, hür olduklarýndan bahsedilemeyeceði gibi, Allah?tan baþkasýna kul olma düþüncesinden sýyrýlamamýþ kimselerin de hürriyetlerinden söz etmek mümkün deðildir.
Ancak bütün bunlar, Kalbin Zümrüt Tepeleri?ne esas teþkil eden hürriyet için birer mebâdî mahiyetindedir ve ?maksûdun bizzat? sayýlmazlar.

Tasavvufta hürriyet; insanýn Allah?tan gayri hiçbir þey ve hiçbir kimsenin boyunduruðu altýna girmemesi, hiçbir þeye serfürû etmemesi mânâsýna hamledilmiþtir ki, riyâzetin en önemli meyvelerinden biri sayýlýr.. ve kalbin Hakk?ý gösteren bir mir?ât-ý mücellâ hâline gelmesinin de en açýk emaresidir. Bin riyâzet veya inayetle bu noktaya ulaþmýþ hak yolcusu, kalben, topyekün varlýk ve eþya ile alâkasýný keser; hürriyet semalarýnda pervaz eden hülyalarý, hürriyet iþtiyakýyla þahlanan gönlü, hürriyet mýrýldanan duygularý ve egosunu saran kayýtlarý bir bir kýrmýþ benliðiyle, biricik mihrabýna yönelir ve Hz. Hâris Ýbn Mâlik el-Ensarî felsefesiyle, düþünce dantelâsýný ötelere ait atkýlar üzerinde örgüler durur.

Evet, gerçek hürriyet ancak, insanýn dünyevî endiþelerden, mal-menal gibi gâilelerden kalben sýyrýlýp, âlem-i halka ait bütün hususiyetleri ve âlem-i emre ait bütün derinlikleriyle Hakk?a yönelmesi sayesinde gerçekleþebilir. Büyükler bu düþünceyi ifade için:

?Evlat, kölelik baðýný çöz ve azat ol; daha ne kadar zaman altýn ve gümüþün esiri olarak kalacaksýn?? demiþlerdir ki, Hz. Cüneyd?in hürriyeti kendisine soranlara: Cenâb-ý Hakka baðlýlýktan baþka bütün kayýtlardan kurtulduðun zaman gerçek hürriyeti tatmýþ olursun.? þeklindeki cevabý da ayný gerçeðin bir baþka þekildeki ifadesinden ibarettir.
Evet, eðer hürriyet, Cenâb-ý Hakk?a hâlisane kullukla mepsuten mütenasip (doðru orantýlý) ise ?ki öyledir? hayatlarýný baþkalarýnýn gölgelerinde geçirenlerin hür olduklarýný söylemek oldukça zor, hatta imkânsýzdýr. Konu ile alâkalý, bir hak dostu þöyle der:
?Eðer namus davulunu çalmak istersen, yýldýzlar çarkýndan geç; zira zillerle dolu bu çember bir rüsvaylýk defidir.?

Hakikî hürriyet kemal-i ubûdiyetin lâzýmýdýr; bu iki þeyi eþ anlamlý bile kabul edebiliriz. Bu itibarla, denebilir ki insan, Allah?a kulluðu ölçüsünde hürdür. Kulluktan nasipsiz olanlar hür olamayacaklarý gibi, gerçek insanî deðerleri kavramalarý da mümkün deðildir. Zira bunlar, hiçbir zaman beden ve cismaniyetin girdaplarýndan kurtulamaz, kalbin, ruhun hayat ufkuna ulaþamaz ve özlerini kendine has derinlikleriyle duyamazlar.
Hayatýný, hep bedenî mülâhazalar aðýnda geçiren, mazhar olduðu nimetler karþýsýnda iki büklüm olacaðýna küstahlaþan, üzerindeki ilâhî mevhibeleri bozbulanýk hýrslarla yaþayan, kazandýðýnda þýmarýklaþan, kaybettiðinde inkisardan inkisara düþen ve elindeki imkânlarý yitireceði endiþesiyle tirtir titreyen bir tali?siz, cihanlara sultan olsa da hür deðildir.

Evet, kalb, deðiþik matluplara, mahbuplara, maksûdlara dilbeste olduðu sürece kat?iyen hür olamaz. Deðiþik mülâhazalarla sürekli baþkalarýna bedel ödeyen birisi nasýl hür olabilir ki.! Rica ederim, ömrünü bir kýsým dünyevî çýkarlar ve cismanî hazlar karþýlýðýnda þuna-buna ipotek etmiþ birinin hür olmasýna imkân var mý?.

Allah?ýn bir insaný, kesrete müptelâ edip, onun kalbini fâniyât u zâilât arenasý hâline getirmesi ve onu hep cismaniyetin girdaplarýnda dolaþtýrmasý böyle bir tali?siz için en büyük ?mekr-i ilâhî? olmasýna karþýlýk, bir diðerinin, bâtýnýný, dünyanýn; nefis ve hevesâtýmýza bakan yanlarýna karþý kapamasý; diðer bir ifadeyle, kalbi dünyadan, dünyayý da kalbten uzaklaþtýrmasý en büyük bir ihsân-ý ilâhîdir. Bu ise insaný gerçek hürriyete taþýyan bir mânevî köprüdür.

*Bu yazý Sýzýntý dergisinin Aralýk 1994 tarihli 191. sayýsýndan alýnmýþtýr.
Sýzýntý /Ekim 2007

Mercan

ĂťSAR
Sýzýntý/ Kasým 2007

Ýnsanýn, baþkalarýný kendisine tercih etmesi mânâsýna gelen îsâr; ahlâkçýlara göre, toplumun menfaat ve çýkarlarýný þahsî çýkarlarýndan önce düþünmek.. tasavvuf erbabýnca ise, en hâlisâne bir tefânî düþüncesiyle topyekün þahsîliklere karþý bütün bütün kapanýp, yaþama zevkleri yerine yaþatma hazlarýyla var olmanýn unvaný kabul edile gelmiþtir.

ĂŽsârĂ˝n tam karþýtĂ˝, “Ăľuhh”tan doĂ°an cimrilik ve ĂľahsĂ® çýkar duygusudur ki, Hak’tan, halktan ve Cennet’ten uzak kalmanĂ˝n âmili sayĂ˝lmýþtĂ˝r.1 Evet, “Ăľuhh”tan, “buhl” diyeceĂ°imiz cimrilik; “Ă®sâr” ruhundan da “cĂ»d”, “sehâ” ve “ihsan” sözcĂĽkleriyle ifade edeceĂ°imiz cömertlik, semâhat ve civanmertlik doĂ°muĂľtur.

CĂ»d; ferd-i mĂĽ’minin, gönlĂĽnde herhangi bir rahatsĂ˝zlĂ˝k duymadan, sahip olduĂ°u Ăľeylerin hiç olmazsa bir kĂ˝smĂ˝nĂ˝ infak etmesinin ve baĂľkalarĂ˝ için o kadar var olabilmesinin adĂ˝dĂ˝r.
Sehâ; müminin, infaký ve baþkalarýný düþünmeyi önde götürmesi ve kendi mutluluðu içinde, hatta onun da önünde onlarýn mutluluðunu düþünebilmesi.. ihsan ise; onun, ihtiyacý olduðu hâlde baþkalarýný kendine tercih edebilmesidir ki:
وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ“Onlar, mĂĽ’minlere verilen Ăľeylerden nefislerinde herhangi bir kaygĂ˝ duymaz ve muhtaç olsalar bile onlarĂ˝ kendilerine tercih ederler.”2 âyetiyle iĂľaret edilmek istenen Ă®sâr zirvesi de iĂľte budur. Biz buna, o has ve enfes tarifiyle ihsan da diyebiliriz.

ĂŽsârĂ˝n gayri ihtiyarĂ® olanĂ˝na “esere” denir ki, ortada çiĂ°nenen bir hak söz konusu deĂ°ilse sabĂ˝r vâridatĂ˝ndan öte bir meziyeti yoktur ve kat’iyen Ă®sâr seviyesinde de deĂ°ildir.
Yukarýda yarým yamalak karþýlýklarýyla aktarmaya çalýþtýðýmýz cûd ve sehâ, ayný zamanda seviye ve derece farkýný da ifade etmek üzere þöyle sýralanabilir:
1- Hak yolunda ve O’ndan ötĂĽrĂĽ iman ve ehl-i iman uĂ°runda candan geçilmesidir ki, civanmertliĂ°in zirvesi sayĂ˝lĂ˝r.
2- Riyâset ve makam mevzuunda her türlü fedakârlýkta bulunmadýr ki, birincisine nispeten bir kadem daha geri kabul edilmiþtir.
3- Maddî refah ve mutlulukta baþkalarýný düþünme ki, öncekilere göre oldukça ucuz bir kahramanlýktýr.
4- Bedel ve karþýlýk beklentisine girmeden ilim ve fikir bezlinde bulunmak ki diðerleri kadar aðýr olmasa gerek.
5- Sa’yin semeresini infak ki, zekât ve sadaka gibi sorumluluklarĂ˝mĂ˝z bu cĂĽmleden sayĂ˝labilir.
6- Güler yüz, tatlý dil ve deðiþik hayýrlara vesile olma ki, hemen herkesin muvaffak olabileceði bir hayýr türüdür.
Bunlardan birincisi, cûd ve sehânýn zirvesi, îsârýn da esaslý bir derinliðidir ki, ona muvaffak olmak her babayiðidin kârý deðildir. Bu babayiðitliði Baharistan sahibi þöyle seslendirir:
بَسِيم و زَر جوَانمَردِي توان كَرد خُوش آنكَس که جوَانمَردِي بَجَان كَرد“GĂĽmĂĽĂľ ve altĂ˝nla cömertlikte bulunmak kolaydĂ˝r; hoĂľtur o kimse ki, canĂ˝yla cömertlik eder.”
Ýnsanlarýn temsil durumlarý itibarýyla îsâr da kendi içinde derece derecedir:
1- Baþkalarýný yedirip içirip kendisinin aç ve susuz durmasý ve baþkalarýný görüp-gözettiði hâlde kendisini yer yer ihmal etmesi ki, herhangi bir kul hakkýný çiðnememe kaydýyla ebrâr ahlâkýndandýr ve insaný evc-i kemalât-ý insaniyeye çýkarýr.
2- Herkese ve her Ăľeye raĂ°men, Allah’Ă˝n ona olan bĂĽtĂĽn ihsanlarĂ˝nĂ˝, sadece ve sadece O’nun rĂ˝zasĂ˝nĂ˝ düþünerek bezletmek, bezlettikten sonra da düþünmemektir ki mukarrabĂ®nin tavrĂ˝dĂ˝r. Bu tavrĂ˝n temsilcilerinde verme hazzĂ˝ birkaç kadem daha alma sevincinin önĂĽndedir.
3- “ĂŽsâr-u Ă®sârillah” sözleriyle ifade edilen hâldir ki; apaçýk hususĂ® mazhariyetlere bile birer mahmil bularak, ĂĽcret ve huzĂ»zât vaktinde bĂĽtĂĽn mevhibeleri nisyana gömĂĽp, sadece ve sadece O’nu duyup, O’nun varlýðýnĂ˝n ziyasĂ˝nĂ˝n gölgesi olduĂ°unu hissetmektir ki, “AkrabĂĽ’l-MukarrabĂ®n”in yoludur. Bu mânâda, Hz. Ăžeref-i Nev-i Ăťnsan ve FerĂ®d-i Kevn ĂĽ Zaman bir Ă®sâr kahramanĂ˝dĂ˝r; O kahramanĂ˝n mĂ®râcĂ˝ da bu engin arayýþ sayesinde O’nu aranan biri hâline getirmenin serencamesidir. O’nun gökler ötesi âlemlerden dönĂĽp insanlar arasĂ˝na inmesi hiç kimseye nasip olmayan bir “Ă®sâr” derecesi ise, ĂĽmmeti adĂ˝na Cennet’ten çýkĂ˝p cehennemlere gözyaþý salmasĂ˝, salĂ˝p bĂĽtĂĽn insanlarĂ˝ dilemesi de hiç kimsenin tasavvur bile edemeyeceĂ°i bir baĂľka Ă®sâr derinliĂ°idir.

Dipnotlar
1. Bkz: TirmizĂ®, birr 40.
2. Haþr sûresi 59/9.

* Bu yazý, Sýzýntý dergisinin Ocak 1995 tarihli 192. sayýsýndan alýnmýþtýr.

Mercan

Edeb
Sýzýntý /Aralýk 2007

AkĂ˝llĂ˝lĂ˝k, usluluk, hâl, tavĂ˝r ve davranýþ gĂĽzelliĂ°i veya insanlara iyi muamelede bulunma mânâlarĂ˝na gelen edeb; sofĂ®lerce “edeb-i Ăľeriat”, “edeb-i hizmet”, “edeb-i Hak” unvanlarĂ˝ altĂ˝nda yanlýþlĂ˝klardan korunma ve yanlýþlýða sĂĽrĂĽkleyen sebep ve sâikleri bilmekten ibaret sayĂ˝lmýþtĂ˝r. Edeb-i Ăľeriat; dinin usĂ»lĂĽnĂĽ bilip uygulamak; edeb-i hizmet; cehd ĂĽ gayret ve hizmette her zaman birkaç kadem önde; ĂĽcret, takdir ve bilinmede birkaç kadem geride bulunmak; ayrĂ˝ca, esbaba tevessĂĽlde kusur etmemenin yanĂ˝nda bĂĽtĂĽn iyilik ve gĂĽzellikleri Allah’tan bilmek; edeb-i Hak da; Hakk’a yakĂ˝nlýðý temkinle bezeyip, Ăľatahat ve laubaliliĂ°e girmemekten ibarettir.

Bir diĂ°er yaklaþým da, “edeb-i Ăľeriat”, “edeb-i tarikat”, “edeb-i mârifet” ve “edeb-i hakikat” Ăľeklindedir ki, birincisi; Allah ResĂ»lĂĽ’nĂĽn, hususĂ®, umumĂ®, kavlĂ®, fiilĂ®, hâlĂ® ve takrĂ®rĂ® bĂĽtĂĽn sĂĽnnetlerini hayata geçirip yaĂľamak; ikincisi; mĂĽrĂľid ve muallime karþý tam teslimiyet, tam muhabbet, ölesiye hizmet, sohbete devam ve kalbinde itiraza yer vermemek; üçüncĂĽsĂĽ; yakĂ˝nlĂ˝k ve temkin dengesini, havf ve recâ muvazenesini, lĂĽtuflara mazhariyet ve acz u fakr mĂĽlâhazasĂ˝nĂ˝ muhafaza etmek; dördĂĽncĂĽsĂĽ; Cenâb-Ă˝ Hakk’a tahsĂ®s-i nazarla beklentilere girmemek, endiĂľelere dĂĽĂľmemek ve gönĂĽl gözlerini aĂ°yar hayalinden bile korumak Ăľeklinde yorumlamýþlardĂ˝r.

AslĂ˝nda, bir bakĂ˝ma tasavvuf da “edeb” demektir.. her “vakit”, her “hâl” ve her “makam”Ă˝n hususĂ® edebiyle bir edeb.

Ne var ki, bu edeblerden her biri, insanýn iç âleminde gerçekleþtirebildiði ölçüde, onun ahlâk, tavýr ve davranýþlarýnda da kalýcý olabilir; yoksa, vicdanýn enginlikleri ve duygularýn derinlikleriyle bütünleþememiþ bir edebin devam ve temâdisi söz konusu olmadýðý gibi, insaný, iç âlemine göre deðerlendiren Allah nezdinde de bunlar, hiçbir kýymeti hâiz deðildirler. O rengin ve zengin ifadeleriyle hem edebi hem de edebin bu farklý yanlarýný Hz. Mevlânâ ne hoþ ifade eder:

پيش اَهلِ دِل اَدَب بَر بَاطِنَستزَانكِه اِيشَان بَر سَرَائِر فَاطِن اَست
پيش اَهلِ تَن ادَب بَر ظَاهِرَست كِه خُدَا زِ ايشَان نَهانرَا سَاترست
اَز خُدَا جُويِيم تَوفـيـق ادَب بِى ادَب مَحرُوم گَشت اَز لُطفِ رَب


“GönĂĽl erbabĂ˝nca edeb bâtĂ˝nĂ®dir; zira onlar, sĂ˝rlara açýk ve muttalidirler. Beden insanĂ˝ olan ehl-i ten nezdinde ise edeb zahirĂ®dir; çünkĂĽ Cenâb-Ă˝ Hak onlardan bâtĂ˝nĂ® olan Ăľeyleri gizlemiĂľtir. Biz, her zaman Allah’tan edebe muvaffak olmayĂ˝ dileriz, (zira) edebi olmayan, Cenâb-Ă˝ Hakk’Ă˝n lĂĽtfundan mahrumdur.”

EbĂ» Nasr TĂ»sĂ®’ye göre edeb, Ăľu üç maddede hulâsa edilebilir:
1. Söz ĂĽstadlarĂ˝ ve sözde sĂĽs arayanlarĂ˝n edebi ki, gönlĂĽn sesi ve soluĂ°u olmamasĂ˝ itibarĂ˝yla tasavvufçularca “kĂ®l u kâl” sayĂ˝lmýþtĂ˝r.

2. Din-i MĂĽbĂ®n-i Ăťslâm’Ă˝, kalbĂ® ve ruhĂ® hayat seviyesinde temsil edenlerin edebi ki, nefsin riyazâtla, duygularĂ˝n muhabbet ve mehâfetle yoĂ°rulmasĂ˝ ve kĂ˝lĂ˝ kĂ˝rk yararcasĂ˝na Ăľer’Ă® hudutlara riayetten ibaret olan Ăľer’Ă® edeb.

3. SĂĽrekli muhâsebe ve murâkabe ile “tecellĂ®gâh-Ă˝ ilâhĂ®” olan kalbi pâk tutanlarĂ˝n edebi ki, hayallerine bile, huzurun edebine muhalif herhangi bir hâlin târĂ® olmamasĂ˝ Ăľeklinde yorumlanmýþtĂ˝r.

Hakikat erleri, her mânâdaki edebe fevkalâde önem vermiþ ve onu insan ruhuyla bütünleþtirme istikametinde her türlü takdirin üstünde bir cehd göstermiþ, bu konuda dünya kadar söz söylemiþ ve bu sözleri en hâlisane duygularla temsil etmeye çalýþmýþlardýr.

Ýþte o altýn sözlerin mîrî olanlarýndan biri:

لِكُلِّ شَيْءٍ زِينَةٌ فِي الْوَرَى وَزِينَةُ الْمَرْءِ تَـمَـامُ اْلأَدَبِ
قَـدْ يَشْرُفُ الْمَرْءُ بِآدَابِهِ فِـينَا وَإِنْ كَانَ وَضِيعَ النَّسَبِ


“Ăťnsanlar arasĂ˝nda her Ăľeyin bir sĂĽs ve zĂ®net yanĂ˝ vardĂ˝r; insanoĂ°lunun zĂ®neti ise, edebindeki tamamiyettedir. Ăťnsan vardĂ˝r ki o, nesebiyle göz doldurmasa bile, âdâbĂ˝yla mazhar-Ă˝ Ăľereftir.”

Ve iĂľte Divân-Ă˝ Ali’den, halk ĂĽslĂ»buyla söylenmiĂľ bir baĂľka cevher:

لَيْسَ الْبَلِيَّةُ فِي أَيَّامِنَا عَجَبْ بَلِ السَّلاَمَةُ فِيهَا أَعْجَبُ اْلأَعْجَبْ
لَيْسَ الْجَمَالُ بِأَثْوَابٍ تُزَيِّنُهَا إِنَّ الْجَمَالَ جَمَالُ الْعِلْمِ وَاْلأَدَبْ
“Ăžimdilerde belâ þâyân-Ă˝ taaccĂĽp deĂ°ildir; asĂ˝l insanĂ˝ ĂľaĂľkĂ˝nlýða sevk eden Ăľey, bunca belalar içinde salim kalabilmektir. GĂĽzellik, giyilen elbisenin insana kazandĂ˝rdýðý gĂĽzellik deĂ°ildir; hakikĂ® gĂĽzellik, ilim ve edeb gĂĽzelliĂ°idir.”

Avârif’te de, edeble alâkalĂ˝ Ăľu ĂĽrperten tespit yer almakta: “Ăťman, tevhidi gerektirir; tevhidi olmayanĂ˝n imanĂ˝ da yoktur. Tevhid, dinĂ® esaslarĂ˝n hayata geçirilmesini iktiza eder; dinĂ® hayatĂ˝ olmayanĂ˝n tevhidi olduĂ°u da söylenemez. Dinin hayata hayat olmasĂ˝, edebi zaruri kĂ˝lar; edebi olmayanĂ˝n, mĂĽteĂľerri olabileceĂ°ini düþünmek bir tenakuzdur.” NasĂ˝l olmasĂ˝n ki:
أَنبِيَا چُون بَا ادَب رَفتَند رَاه هَر يكي شُد خَاصّ دَرگاهِ إله
“Zira nebiler, katettikleri yolu edeble katettiler. Katetti ve her biri Allah dergâhĂ˝nĂ˝n seçkini hâline geldi.”

Ayrýca edebi, fiilî ve kavlî diye ikiye ayýranlar da olmuþtur ki, biz bunlardan fiilî olanýnýn, edebin genel tarifleri içinde üzerinde durmuþ ve izah etmeye çalýþmýþtýk. Þimdi bir kere daha hatýrlatmak üzere, o konuda söylenmiþ bazý deðerli sözleri kaydedip geçelim:
Edebdir kiþinin dâim libâsý
Edebsiz kiþi üryâna benzer.
.............................
Edeb, ehl-i ilimden hâlî olmaz
Edebsiz ilim okuyan, âlim olmaz
.............................
Edeb iledir nizâm-ý âlem
Edeb iledir kemal-i âdem

KavlĂ® edeb, düþüncede safvetin, gönĂĽlde istikametin, Allah’la engin bir mĂĽnasebetin ifadesi açýsĂ˝ndan, asĂ˝rlarca hem medrese, hem de tekyede, hakkĂ˝nda çok Ăľey söylenmiĂľ bir konudur.

VehbĂ®:
Boþboðazlýk ile açma deheni, lîk âdâbýyla
söyle sözünü!
Eyle evvel sözüne endiþe, sonra
dĂĽĂľmeyesin teĂľviĂľe.!
sözleriyle katýlýr bu melek-enîs örfaneye.
Bir baĂľkasĂ˝ da:
Edeb bir tâc imiĂľ nĂ»r-i Hudâ’dan,
Giy ol tâcý, emin ol her belâdan!
ifadeleriyle soluklar edeb adýna hislerini.
Hz. Mevlânâ’nĂ˝n:
خَوَاجَه دَريَاب كِه جَان دَر تَن انسَان اَدَبَست...matlaĂ˝yla o uzun ve latĂ®flerden latĂ®f edeble alâkalĂ˝ manzumesi ise, takdirlerimizi aĂľacak mahiyettedir:
“Efendi, bil ki, insanĂ˝n tenindeki cân edebdir. ĂťnsanoĂ°lunun göz ve kalb nuru edebdir. Ă‚dem bir ulvĂ® âlemdendir, sĂĽflĂ®den deĂ°il; bu dönen kĂĽmbetin hem dönmesi hem de revnak ve zĂ®neti edebdir. ĂžeytanĂ˝n baþýna ayaĂ°Ă˝nĂ˝ koymak istersen, gözĂĽnĂĽ iyi aç, ĂľeytanĂ˝n canĂ˝nĂ˝ çýkaran edebdir! ĂťnsanoĂ°lu eĂ°er edebden yoksun ise, o insan deĂ°ildir; zira insanoĂ°lu ile hayvan arasĂ˝ndaki fark edebdir. Aç gözlerini bak, Allah kelâmĂ˝ olan Kur’ân âyet âyet edebdir. AkĂ˝ldan sordum: ‘Ăťman nedir?’ AkĂ˝l, kalb kulaĂ°Ă˝na ‘Ăťman edebdir.’ dedi.”

Ăťslâm’Ă˝n gĂĽzel kabul ettiĂ°i söz ve davranýþlar Ăľeklindeki tarifiyle edebin ahlâkla alâkalĂ˝ olanĂ˝ ve Hz. Peygamber aleyhissalâtĂĽ vesselâmĂ˝n, kavil, fiil ve takrĂ®riyle Ăľekillenen, Ăľekillenip fĂ˝kha esas teĂľkil eden kĂ˝smĂ˝, ayrĂ˝ bir tahlil konusu ve bu çerçevenin dýþýnda kalĂ˝rlar…

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى
وَصَلِّ اللّٰهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

*Bu yazý, Sýzýntý dergisinin Þubat 1995 tarihli 193. sayýsýndan alýn

Mercan

Ăťlim

SĂ˝zĂ˝ntĂ˝/Ocak 2008   

Ăťnsan duyularĂ˝yla elde edilen veya Allah’Ă˝n (c.c.) vahiy ve ilham yoluyla bildirdiĂ°i bilgi ki, zaman zaman onun herhangi bir tezahĂĽrĂĽnĂĽ ifade sadedinde: gerçeĂ°e, vâkĂ˝a uygun bilgi veya bir Ăľeyi olduĂ°u gibi kavrama mânâlarĂ˝na da hamledilmiĂľtir. AynĂ˝ zamanda ilim, kesin olsun olmasĂ˝n, tasavvur veya hĂĽkĂĽm olarak, mutlak mânâda idrak etme, düþünme ve anlama mânâlarĂ˝na da gelir. Hatta çok defa, ilim sözcĂĽĂ°ĂĽyle mârifet mânâsĂ˝nĂ˝ kasdettiĂ°imiz de olur.

Ýlim bahsinde hangi konunun bizi daha çok alâkadar ettiði belli olmakla beraber, az dahi olsa, ilim, ilmin sebepleri ve bölümleri gibi bir kýsým tasavvurî taksimlere temasýn yararlý olacaðýna inanýyorum.

Ýlim, kendi içinde vasýtalý ve vasýtasýz olmak üzere ikiye ayrýlýr:
a- Her insan ayrĂ˝ ayrĂ˝ bir kĂ˝sĂ˝m hususiyetlerle yaratĂ˝lmýþtĂ˝r. Bu hususiyetleri bilmek, deĂ°erlendirmek her ferde vasĂ˝tasĂ˝z olarak verilmiĂľ bir bilgi mevhibesidir. ĂťnsanĂ˝n, havasĂ˝zlĂ˝k, susuzluk, açlĂ˝k, tasa, sevinç gibi hususlarĂ˝ idrak etmesi.. ve çocuklarĂ˝n sĂĽt emmesi, kuĂľlarĂ˝n uçmasĂ˝, balĂ˝klarĂ˝n yĂĽzmesi, bĂĽlbĂĽlĂĽn yuva örmesi, yeni doĂ°muĂľ yavrularĂ˝n kendileri için tehlikeli sayĂ˝lan Ăľeylerden sakĂ˝nmalarĂ˝ gibi özelliklere veya bu özelliklerle hayatlarĂ˝ için yapĂ˝lmasĂ˝ lâzĂ˝m gelen Ăľeyleri anlamalarĂ˝ mânâsĂ˝na gelen Ăľuur veya idrake “vasĂ˝tasĂ˝z ilim” diyoruz.

b- Buna karþýlĂ˝k, akĂ˝l ve hisler aracĂ˝lýðýyla öðrenilen ilimler de vasĂ˝talĂ˝ ilimlerdir. MaddĂ® Ăľeylerle alâkalĂ˝ bilgiler daha çok, görme, iĂľitme, koklama, tatma ve dokunma duyularĂ˝yla elde edilir. Fizikötesi bilgiler ise, zihin, muhakeme, kalb, sĂ˝r, hafĂ®, ahfâ, hatta sâika ve þâika yollarĂ˝yla…

Konuyla alâkalĂ˝ deĂ°iĂľik bir taksim de, ilmin elde edilme yollarĂ˝ açýsĂ˝ndan karþýmĂ˝za çýkar. Ăťslâm’a göre ilmin sebepleri üçtĂĽr:

1. Göz, kulak, burun, dil ve deriden ibaret olan, bizim “saĂ°lam duyu organlarĂ˝” dediĂ°imiz “havâss-Ă˝ selĂ®me.”
2. “Haber-i sâdĂ˝k” sözcĂĽĂ°ĂĽyle ifade edeceĂ°imiz doĂ°ru haber ki, o da kendi içinde ikiye ayrĂ˝lĂ˝r:
a. Yalan ĂĽzerinde ittifaklarĂ˝ mĂĽmkĂĽn olmayacak kadar çok sayĂ˝daki bir cemaatin ihbarĂ˝ mânâsĂ˝na gelen “mĂĽtevâtir haber.”
b. Allah tarafĂ˝ndan gönderilen peygamberlerin mesajlarĂ˝ mânâsĂ˝na “haber-i resĂ»l.”
3. Ăťlmin üçüncĂĽ sebebi de akĂ˝ldĂ˝r. Ăťster düþünĂĽlmeden hemen akĂ˝lla bilinen bedihiyyât kabĂ®linden olsun, isterse düþünĂĽlerek ve istidlâl yoluyla ulaþýlan bilgiler nev’inden olsun, bu kabĂ®l ma’kĂ»lâtĂ˝n zâhirĂ® sebebi akĂ˝ldĂ˝r.
Bundan baþka ilim, aklî ve naklî olmak üzere ikiye ayrýlýr. Bunlardan birincisini þu üç kategoride hulâsa etmek mümkündür:
1. Saðlýk ve eðitim gibi topluma lüzumlu ilimlerdir ki, lüzumlarý nispetinde vacip veya farz-ý kifâye sayýlmýþlardýr.
2. Din nazarýnda mezmum olan ilimlerdir ki, sihir, simyâ, remil, týlsým ve hokkabazlýk gibi mârifetleri bu cümleden sayabiliriz.
3. Mübah ve icabýnda vacip sayýlan ilimlerdir ki, hendese, hesap, kelâm, týp, fizik, kimya ve tarih gibi ilimler bu kategori içinde mütalâa edilirler.
Naklî ilimler de kendi içinde mükâþefe ve muâmele adlarýyla iki bölümde hulâsa edilmiþlerdir. Bunlardan muâmele kýsmý, fiil ve terkten ibaret olmak üzere dört bölümde ele alýnmýþtýr:

1. UsĂ»l ki; Kitap, SĂĽnnet, Ăťcmâ ve KĂ˝yas’tan ibarettir. AynĂ˝ zamanda bunlara “edille-i Ăľer’iyye” de denir.
2. Fürû ki; bunlar da, ibadet, muâmelât, münâkehât ve ukûbât gibi adlarla kitaplarda yerlerini almýþlardýr.
3. Mukaddimât ki; lügat, sarf, nahiv, maânî, beyan, bedî gibi ilimlerdir.. ve bunlar, hadis, tefsir, fýkýh ilimlerini sýhhatli anlama yolunda sadece birer vasýtadýrlar.
4. MĂĽtemmimât ki; bu da tamamen Kur’ân ilimleriyle alâkalĂ˝dĂ˝r. Kur’ân’Ă˝n lafzĂ˝yla alâkalĂ˝ olan kĂ˝smĂ˝: Mehâric, tashĂ®h-i huruf, aĂľere, takrib unvanlarĂ˝yla.. mânâsĂ˝na taalluk eden bölĂĽmler, tefsir ve te’vil adlarĂ˝yla.. ahkâmĂ˝yla alâkalĂ˝ kĂ˝sĂ˝mlar da usĂ»l kitaplarĂ˝nĂ˝n konusu olan, nâsih-mensĂ»h, hâss-âmm, celĂ®-hafĂ®, hakikat-mecaz-kinâye, mĂĽcmel-mĂĽfesser, muhkem-mĂĽteþâbih gibi isim ve unvanlarla ele alĂ˝nmýþ ve iĂľlenmiĂľlerdir.
NaklĂ® ilimlerin mĂĽkâþefe kĂ˝smĂ˝na gelince, bu da, ledĂĽnnĂ® ve vicdanĂ® namlarĂ˝yla iki bölĂĽmde mĂĽtalâa edilmiĂľtir ki, “Kalbin ZĂĽmrĂĽt Tepeleri”ni doĂ°rudan doĂ°ruya alâkadar eden de iĂľte bu bölĂĽmdĂĽr. Bu bölĂĽmde ele alĂ˝nĂ˝p iĂľlenen Ăľeyler, bir açýdan mĂĽstakil gibi görĂĽnse de, esasen bunlar da yine Kitap ve SĂĽnnet’e dayanmaktadĂ˝r. Bu temiz kaynaklardan istinbat edilmeyen, Kitap ve SĂĽnnet filtresinden geçmeyen vâridât ve mevhibeler kuĂľkuyla karþýlanĂ˝r. BunlarĂ˝n hĂĽcciyetleri bir yana, sĂĽbjektif baĂ°layĂ˝cĂ˝lĂ˝klarĂ˝nĂ˝n olduĂ°u bile söylenemez.

Hz. CĂĽneyd: “Peygambere uĂ°ramayan yollar kapalĂ˝dĂ˝r, neticeye ulaĂľtĂ˝rmaz.” veya “Kitap ve SĂĽnnet bilmeyenin arkasĂ˝ndan gidilmez!” sözleriyle..
EbĂ» Hafs: “Her zaman hâl ve davranýþlarĂ˝nĂ˝ Kitap ve SĂĽnnet’e göre deĂ°erlendirmeyen ve kendini kontrol etmeyen, bu meydanĂ˝n erlerinden sayĂ˝lmaz.” beyanĂ˝yla..
EbĂ» SĂĽleyman DârânĂ®: “Kalbe gelen vâridâtĂ˝ ancak Kitap ve SĂĽnnet gibi iki þâhid-i sadĂ˝kla kabul ederim.” tembihiyle..

EbĂ» YezĂ®d: “Otuz sene nefsime karþý mĂĽcâhedede bulundum, ilmĂ® ölçülere riayet kadar ona aĂ°Ă˝r gelen bir Ăľey görmedim.” tespitleri ve “Bir insana göklerde tayarân etme kerâmetinin verildiĂ°ini görseniz dahi aldanmamalĂ˝sĂ˝nĂ˝z; onun emirler, nehiyler ve Ăľer’Ă® hudutlara riayet mevzuundaki hassâsiyetine bakmalĂ˝sĂ˝nĂ˝z!” ikazlarĂ˝yla..
EbĂ» SaĂ®di’l-Harrâz: “Dinin ruhuna muhalif olan bâtĂ˝n bâtĂ˝ldĂ˝r.” vecizesiyle..
Ebu’l-KâsĂ˝m NasrâbâzĂ®: “Tasavvufun özĂĽ, Kitap ve SĂĽnnet’e sĂ˝msĂ˝kĂ˝ sarĂ˝lmak, hevâ ve bid’atlerden uzak kalmak, kusurlardan dolayĂ˝ herkesi mâzur görebilmek, evrâd ĂĽ ezkârda tekâsĂĽl göstermemek, elden geldiĂ°ince ruhsatlardan uzak durmak ve dinde ĂľahsĂ® yorumlardan sakĂ˝nmaktan ibarettir.” irĂľadĂ˝yla bu önemli hususu ders veriyor olsalar gerek.. ve daha nicelerinin, konuyla alâkalĂ˝ ne lâl ĂĽ gĂĽher ifadeleri..!
Bu meydanĂ˝n erlerine göre “ilim”, “hâl”den önce gelir. Zira “hâl” tamamen ilme tâbidir. AslĂ˝nda ilim enbiyanĂ˝n mirasĂ˝, âlimler de bu peygamber terikesinin vârisleridirler. Bu konuda (1) اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْأَنْبِيَاءِfermân-Ă˝ nebevĂ®si, ulemâ için pâyeler ĂĽstĂĽ bir pâye ifade eder.

GerçeĂ°in ilmi veya gerçeĂ°e ulaĂľtĂ˝ran bilgi; kalblerin hayatĂ˝, basĂ®retlerin nuru, sinelerin vesile-i inĂľirâhĂ˝, akĂ˝llarĂ˝n cevelangâhĂ˝, ruhlarĂ˝n lezzet kaynaĂ°Ă˝, hayrette kalanlarĂ˝n rehberi ve dostu, yalnĂ˝zlarĂ˝n “enĂ®s ĂĽ celĂ®s”i, meleklerin temennâ durduklarĂ˝ kĂ˝ymetler ĂĽstĂĽ kĂ˝ymeti hâiz, arz televvĂĽnlĂĽ, semâ kaynaklĂ˝ bir mâidedir.

Evet, ilim, imana önemli bir basamak; hidâyet ve dalâleti, þüphe ve yakîni birbirinden ayýran esaslý bir mihenk ve insanýn insanî yanlarýný ortaya çýkaran ilâhî bir sýrdýr.

بَعِلْمَسْتْ آدَمِـي اِنسَانِ مُطلَق
چُو عِلمَش نِيست شُد حَيوَانِ مُطلَق
عَمَلِ بِي عِلْمْ بَاشَدْ جَهْلِ مُطلَق
بَجَهل اَى جَان نَـشَايَد يَافتَن حَقّّ

“Ă‚demoĂ°lu ilimle mutlak insan, ilim olmayĂ˝nca da mutlak hayvandĂ˝r. Ăťlimsiz amel mutlak cehâlet, ey cân cehaletle Hak bulunmaz.” diyen hak dostu mĂĽbalaĂ°a etmemiĂľ olsa gerek...

Tasavvuf erbabĂ˝nca ilim; akĂ˝l, sem’ u basar yoluyla elde edilen bilgi ve mârifetten daha çok, verâlardan akĂ˝p gelen tecellĂ®-i ilm-i ilâhĂ® dalga boylu öyle bir nur ve ziyadĂ˝r ki, gelir bĂĽtĂĽn ruhu sarar ve insanĂ˝n derĂ»nundaki sĂ˝r yamaçlarĂ˝nda, hafĂ® tepelerinde, ahfâ zirvelerinde çiçek çiçek tĂĽllenir ve hep Sonsuz’un vâridâtĂ˝yla gĂĽrler. Bu ilâhĂ® tecellĂ®ye mazhariyetin mebdei, sĂ˝r ve ötesinin Ăžems-i Ezel’e teveccĂĽhĂĽ, beden ve cismâniyetin kalb ve ruh seviyesine yĂĽkselmesi ve sinenin iman, muhabbet, aĂľk ve cezbe ile Zât-Ă˝ Hakk’a yönelmesi; mĂĽntehâsĂ˝ da ilm-i ledĂĽnnĂ®dir.

Ăťlm-i ledĂĽnnĂ®: (2)وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا fehvâsĂ˝nca, berzahsĂ˝z, hicapsĂ˝z doĂ°rudan doĂ°ruya “HazĂ®ratĂĽ’l-Kuds”den insânĂ® enginliklere yaĂ°an bir bârân-Ă˝ rahmettir. Kulluktaki derinlik, Allah ve ResĂ»lĂĽ’ne karþý vefâ ve sadâkat, duygularĂ˝n rĂ˝za eksenli, davranýþlarĂ˝n ihlâs yörĂĽngeli olmasĂ˝ ve kalbin de yakĂ®nden yakĂ®ne koĂľmasĂ˝, ledĂĽnnĂ® vâridât için, hatta o vâridâtĂ˝n saĂ°anak saĂ°anak boĂľalmasĂ˝ için bir yol ve bir Ăľart-Ă˝ âdĂ®dir.

BĂĽtĂĽn enbiyanĂ˝n ilmi, Cenâb-Ă˝ Hakk’Ă˝n vahiy ve tâlimiyle zuhĂ»ra gelmesi açýsĂ˝ndan bilasâle ilm-i ledĂĽnnĂ® olduĂ°u gibi, onlarĂ˝n arkalarĂ˝ndan giden ilhama mazhar evliyâ ve asfiyânĂ˝n ilimleri de bittebaiyye o mâhrĂ»larĂ˝n –ay yĂĽzlĂĽler– ziyâ-i ilimlerinin ĂľuâlarĂ˝ olmasĂ˝ itibarĂ˝yla ledĂĽnnĂ® sayĂ˝lĂ˝r. Bu ilmin Hz. HĂ˝zĂ˝r’a tahsisi (3), belli bir zaman, belli bir makam ve belli bir hâl itibarĂ˝yladĂ˝r ki, o ilmin bazĂ˝ cĂĽz’iyâtĂ˝ açýsĂ˝ndan Hz. HĂ˝zĂ˝r, kendine fâik olan bazĂ˝ zâtlara, mercuhun hususĂ® bir kĂ˝sĂ˝m meselelerde râcihe tereccĂĽhĂĽ nev’inden öne geçmiĂľtir. Yoksa onun ne Hz. Musa’ya ne de diĂ°er ulĂĽlazm zâtlara ĂĽstĂĽnlĂĽĂ°ĂĽ söz konusu deĂ°ildir.

AyrĂ˝ca, Hz. Musa’nĂ˝n ilmi, ilâhĂ® ahkâmĂ˝n mârifeti ve bu mârifetin, eĂľyanĂ˝n perde önĂĽ ve perde arkasĂ˝ muvâzenesini koruma gibi bir derinliĂ°e açýk olmasĂ˝na karþýlĂ˝k, Hz. HĂ˝zĂ˝r’Ă˝n bilgisi daha çok eĂľyanĂ˝n bâtĂ˝nĂ˝na ait idi. Nitekim, bu ayrĂ˝ma, Hz. Musa ile konuĂľmasĂ˝ esnasĂ˝nda HĂ˝zĂ˝r da iĂľaret eder: “Yâ Musa! Ben Allah’Ă˝n bana tâlim ettiĂ°i bir ilme sahibim ki, sen onu bilemezsin. Sen de, Allah’Ă˝n sana tâlim ettiĂ°i bir bilgiye maliksin ki, ben onu bilemem.”

Evet, ilm-i ledĂĽnnĂ®, tâlim ve taallĂĽmle elde edilmeyip Cenâb-Ă˝ Hakk’Ă˝n hususĂ® bir mevhibesi ve bir kuvve-i kudsiyesinin nĂ»rânĂ® tecellĂ®sidir. Bu tecellĂ®, sanattan Sâni’e, eserden MĂĽessir’e giden bir bilgi olmaktan daha çok, Sâni’den zîþuur sanata, MĂĽessir’den esere akan bir mârifettir. Hatta o, esrâr-Ă˝ Hakk’a ait mahrem vâridâtĂ˝n insan ruhunda taayyĂĽnĂĽnden ibaret sayĂ˝lmýþtĂ˝r.

وَاللّٰهُ أَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

*Bu yazý, Sýzýntý dergisinin Mart 1995 tarihli 194. sayýsýndan alýnmýþtýr.

Dipnotlar:
1)“Ă‚limler, peygamberlerin (AleyhimĂĽsselâm) vârisleridir.” (BuhârĂ®, ilim 10; Ăťbn Mâce, mukaddime 17),
2)“Biz ona nezdimizden RabbanĂ® bir ilim öðretmiĂľtik.” (Kehf sĂ»resi, 18/65),
3)Kehf sûresi, 18/65.
4)BuhârĂ®, tefsir (18) 4.