Haziran 25, 2019, 01:33:10 ÖÖ
Haberler:

Sözünüzü ister gizleyin, ister açýða vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. (Mulk -13)

Abdullah-Ă˝ dehlevĂ®

Baţlatan mis@fir, Nisan 12, 2009, 06:32:16 ÖÖ

« önceki - sonraki »

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

mis@fir

ABDULLAH-I DEHLEVĂŽ

Hindistan evliyâsýndan. Silsile-i aliyye denilen büyüklerden olup, seyyiddir. 1745 (H. 1158)'te Hindistan'ýn Pencab þehrinde doðdu. 1824 (H. 1240) senesinde Delhi'de vefât etti. Kabri Þâhcihân Câmii yakýnýndaki dergâhýndadýr. Binlerce seveni her zaman ziyâret edip, feyz almaktadýr.

Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin babasý, Abdullatif Efendi âlim, sâlih, zâhid, dünyâya raðbet etmeyen, yüksek haller sâhibi Kâdirî yolunda bir zât idi. Bu yolu Hýzýr'la görüþmüþ olan hocasý Þeyh Nâsýrüddîn Kadîrî'den aldý. Ayrýca Çeþtiyye ve Þettâriyye yollarýndan da feyz almýþtý. Tasavvuf yolunda kemâle, olgunlaþmaya çalýþýrdý. Haram yemekten son derece sakýnýr, kýrlarda yetiþen meyvelerle yetinir, nefsini terbiye etmek için uðraþýrdý. Sahrâlarda Allahü teâlânýn ism-i þerîfini anarak dolaþýr, yarattýklarýna bakar, O'nun büyüklüðünü tefekkür edip düþünür, bir an olsun Rabbini unutmazdý.

Bir gün rüyâsýnda hazret-i Ali ona þöyle dedi:

"Ey Abdüllatîf! Allahü teâlâ sana bir oðul ihsân edecek, o ilerde büyük bir zât olacak. Ona bizim ismimizi koyarsýn."

Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de annesine rüyâsýnda; "Yakýnda dünyâya bir oðlun gelecek. Ona bizim ismimizi koyarsýn." buyurdu. Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem de evliyâdan bir zât olan amcasýna rüyâsýnda, doðacak çocuða Abdullah isminin verilmesini emretti. Çocuk doðduðunda, ismini babasý, Ali, annesi Abdülkâdir, amcasý Abdullah koydu. Abdullah-ý Dehlevî altý yaþýna gelince, hazret-i Ali'ye karþý sevgi ve edebinden kendisine Ali demeyip Ali'nin hizmetçisi mânâsýna Gulam Ali dedi ve bu isimle tanýndý.

Abdullah-ý Dehlevî hazretleri Allah vergisi çok üstün bir zekâya sâhipti. Kur'ân-ý kerîmi kýsa zamanda ezberledi. Dînî ilimleri ve zamanýnýn fen ilimlerini öðrendi. Delhi'de hocasý þeyh Nâsýrüddîn'in hizmetinde bulunan babasý, onun terbiyesinde yetiþip, Kâdiriyye yoluna girmesi için, oðlu Abdullah'ý Delhi'ye çaðýrdý. Abdullah-ý Dehlevî Delhi'ye vardýðý gece Þeyh Nâsýrüddîn vefât etti.Babasý; "Oðlum! seni Þeyh Nâsýrüddîn'den Kâdiriyye yolunu alman için çaðýrmýþtým. Nasîb deðilmiþ. Artýk, sana nereden irþâd kokusu gelirse, oraya git. Serbestsin." dedi.

O sýrada Delhi'de Çeþtiyye büyüklerinden, Þeyh Muhammed Zübeyr ve iki halîfesi, Þeyh Ziyâüddîn, Þeyh Abdüladl, Þeyh Mîr Dered bin Þeyh Nâsýr, Mevlâna Fahrüddîn ve baþkalarý vardý. Yirmi iki yaþýna kadar onlarýn huzûrunda ve sohbetlerinde bulundu. Bu sýrada gönlünden, yine Delhi'de bulunan Mazhar-ý Cân-ý Cânân hazretlerinin dergâhýna gitmek geldi. Mazhar-ý Cân-ý Cânân hazretlerinin huzûruna varýp, kendisini talebeliðe kabûl buyurmasýný istedi. O da:

"Sen zevkin ve þevkin olduðu yere git. Bizim yolumuz, tuzsuz taþý yalamak gibidir." buyurdu.

Abdullah Dehlevî ise; "Zaten benim mûradým, isteðim de buyurduðunuzdur." dedi. Mazhar-ý Cân-ý Cânân hazretleri; "Mübârek olsun."buyurup talebeliðe kabûl etti. Onu Nakþibendiyye yolunun, Müceddidiyye koluna göre yetiþtirip, bu yolun esaslarýný ve edeblerini öðretti. Abdullah-ý Dehlevî on beþ sene onun sohbetiyle þereflendi. Evliyâlýkta yüksek derecelere kavuþunca, mutlak icâzet, diploma alýp, halîfesi oldu.

Ýlk zamanlarda, "Nakþîbendiyye yoluna girmemden Gavs-ül-a'zam Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri râzý olurlar mý?" diye tereddütler geçirmiþti. Bir gün rüyâsýnda gördü ki, Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri bir makâma gelip oturdu. O makâmýn tam karþýsýna da Þâh-ý Nakþibend Muhammed Behâeddîn hazretleri teþrif etti. Þâh-ý Nakþibend'in yanýna gitmek istedi. Bu sýrada Gavs-ül-a'zam; "Maksat, Allahü teâlânýn rýzâsýna kavuþmaktýr. Sýkýlmayýn, gidin." buyurdu.

Elinde malý, mülkü kalmadýðý için baþlangýçda geçim zorluklarý ile karþýlaþan Abdullah-ý Dehlevî hazretleri, dâimâ tevekkül üzere oldu. Eski bir hasýrý yatak, bir tuðla parçasýný yastýk edindi. Bu þekilde, on beþ sene kanâat köþesinde oturdu. Bir defâsýnda o kadar çâresiz kalýp, bitkin düþtü ki, "Artýk bulunduðum bu hücre benim mezârým olacaktýr." diye düþünmeye baþladý. Nihâyet Allahü teâlânýn yardýmý yetiþti. Tanýmadýðý birisi, bir mikdâr para býrakýp gitti. O günden sonra devamlý Allahü teâlânýn bu þekilde yardýmýna kavuþtu.

Hocasýnýn vefâtýndan sonra yerine geçip, talebe yetiþtirmeye baþladý. Uzak yakýn her yerden, Diyâr-ý Rum, Þam, Irak, Hicaz, Horasan ve Mâverâünnehr'den pek çok talebe, ilim ve feyz almak, sohbeti ile þereflenmek için yarýþýrcasýna yanýna koþtu. Mevlânâ Hâlid-i Baðdâdî, Þeyh Ahmed-i Kürdî, Seyyid Ýsmâil Medenî gibi bâzýlarý Resûlullah efendimizden aldýðý mânevî emirle geldi. Bazýsý, sâdâtýn, bu yolun büyüklerinin mânevî iþâreti ile koþup teslim oldu. Þeyh Muhammed Can bunlardandý. Bâzýsý ise,Abdullah-ý Dehlevî hazretlerini rüyâda görüp geldi.

Dergâhýnda iki yüz kiþi civarýnda talebe vardý ve onlarýn ihtiyaçlarýný temin ederdi. Bununla berâber, dâimâ mütevâzî ve gönlü kýrýk bulunurdu. Bir gün bir köpeði görüp; "Yâ Rabbî! Ben kimim ki, seninle, sevdiklerim arasýnda vâsýta olayým. Bu yarattýðýn hürmetine bana merhamet eyle!" buyurdu.

Peygamber efendimizin sünnet-i seniyesine uygun yaþamaya çok gayret ederdi. Az uyur, teheccüd, gece namazýna kalktýðýnda uyuyanlarý da kaldýrýrdý. Sonra murâkabeye oturur, peþinden Kur'ân-ý kerîm okurdu. Kur'ân-ý kerîmden her gün on cüz okurdu. Sabah namazýný kýldýktan sonra talebeleriyle beraber iþrak vaktine kadar zikir, Allahü teâlâyý anmak ve murâkabe, nefs muhâsebesi ile meþgul olurdu. Sonra hadîs ve tefsîr derslerine baþlarlar bu hal zevâl vaktine kadar sürerdi. Sonra yemek yenirdi. Zenginlerden birisi, lezzetli bir yemek gönderse yemez, talebelerinin de yemesini istemez, komþularýna hediye gönderirdi. Birisi para gönderse, þüpheli bir durumu yoksa, Ýmâm-ý a'zam hazretlerinin ictihadýna göre bir sene dolmadan mal nisaba ulaþtýðýnda zekât vermek câiz olduðundan önce onun zekâtýný verirdi. Çünkü bir kuruþ zekât vermenin binlerce lira sadaka vermekten kat kat üstün olduðunu bilirdi. Sonra kalan paranýn bir kýsmý ile helva ve baþka þeyler yaptýrýr derviþlere daðýtýr, bir kýsmý ile dergâhýn borçlarýný öder, birazýný da yanýna gelen ihtiyaç sâhiplerine verirdi. Öðleye yakýn sünnet-i þerîfeye uymak için bir müddet kaylûle yapar, uyur, kalkýp bir mikdâr yemek yiyip dînî kitablar okumak, bâzý mevzular üzerinde yazýlan yazýlarý gözden geçirmek ve yazýlmasý lâzým olanlarý yazmakla uðraþýrdý. Öðle namazýný kýlýp, ikindiye kadar, hadîs ve tefsîr dersi verirdi. Ýkindiyi kýldýktan sonra, hadîs-i þerîf, Ýmâm-ý Rabbânî hazretlerinin Mektûbât-ý Ýmâm-ý Rabbânî, Avârif-ul-Meârif ve Risâle-i Kuþeyrî'yi okur, sonra güneþ batýncaya kadar talebeleriyle zikir ve murâkabe ile meþgul olurdu. Akþam namazýndan sonra, mânevî teveccühleri ile talebelerinden ileri gelenlerinin ilerlemelerini saðlardý. Yatsýyý kýldýktan sonra geceyi zikr ve murâkabe ile ihyâ ederdi. Uyku bastýrdýðýnda seccâdesi üzerinde sað yaný üzere yatardý. Bazan otururken uyuyakalýrdý. Hayâsýnýn çokluðundan ayaðýný uzattýðý görülmezdi.

Kur'ân-ý kerîmi okumakdan ve dinlemekten çok hoþlanýr þevk hâlinin gâlib olduðu zamanlar dinleyince kendinden geçer ve; "Daha okumayýnýz, dayanamýyorum." buyururdu. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin Mesnevî'sini de çok okutup, dinlerdi. Bu esnâda vecd hâli hâsýl olur, coþar, ilâhî muhabbete gark olurdu. Fakat baþkalarýnýn yaptýðý gibi dînin emir ve yasaklarýna uymayan halleri görülmezdi. Her hâli dine uygun olurdu.

Emr-i mâruf ve nehy-i an'il-münker yapar, insanlara Allahü teâlânýn emirlerini hatýrlatýr, yasaklarýndan sakýnmalarýný emrederdi. Bir kerre Þimþîr Bahâdýr Han papazlara mahsus bir þeyi giyerek huzuruna geldi. Onu o hâlde görünce darýlýp bu vaziyette yanýnda oturmamasýný istedi. Bahadýr Han, bu kadarýna müsâde etmezseniz, bir daha yanýnýza gelmem dedi. "Allahü teâlâ sizin bir daha böyle buraya gelmenizi nasîb etmesin." buyurdu. Huzûrundan kýzarak ayrýlan Bahadýr Hanýn içi rahat etmeyip, üzerindeki o þeyi çýkarýp, huzuruna gelerek affýný istedi ve talebesi oldu.

Dünyâya ve dünyâlýða raðbet etmezdi. Zamânýn pâdiþâhý defalarca dergâhýn ihtiyaçlarýný karþýlayacak bir yardýmda bulunmayý teklif ettiði halde, kabûl etmedi. Vâlî Emir Han da dergâhýn ihtiyaçlarý için yardým teklif ettiðinde talebelerinden Raûf Ahmed'e; "Hediye gönderen Emîr Hana þu beyti cevap olarak yazýnýz.

Biz fakr-ü kanâati þeref biliriz,

Emîr Hana söyleyin mukadderdir rýzkýmýz.

Ve biz, Allahü teâlânýn meâlen; "Semâda ise, rýzkýnýz ve vâd olunduðunuz Cennet vardýr." (Zâriyât sûresi: 22) âyet-i kerîmesine güveniriz.

Bir sýkýntýsý olduðunda din büyüklerinin yardýmýna kavuþurdu. Þöyle anlatýr.

Bir defasýnda karným aðrýmýþtý. Ýmâm-ý Rabbânî hazretlerinin rûhâniyetinden yardým istedim. O anda kendisini gördüm. Yanýma teþrîf edip, rahatsýzlýðýmý giderdiler.

Peygamber efendimizi son derece seven Abdullah-ý Dehlevî, O'nun þerefli ismini duyduðunda, kendinden geçecek gibi olurdu. Bir kere hizmetçisi ona; "Resûlullah'ýn sallallahü aleyhi ve sellem manzûru yâni nazar buyurduklarý bir zâtsýn." demiþti. Bu sözden duyduðu mânevî hazla birden yüzlerinin rengi deðiþti ve hizmetçinin alnýndan öpüp; "Ben kim oluyorum ki, Resûlullah efendimizin manzûru olayým." deyip tevâzu gösterdiler.

Yakýn talebeleri anlatýrlar; "Mübârek hocamýzýn odasýndan zaman zaman çok güzel kokular duyardýk. O zaman, Resûlullah efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem ile büyük âlim ve evliyânýn rûhlarýnýn ziyârete geldiklerini anlardýk. Hocamýz, Peygamber efendimizin sünnet-i þerîflerine o kadar baðlýydý. Bir gün bize; "Biz muhabbet þerbetini içenlerdeniz. Bizim muhabbetimizin artmasýna sebep; kalblerimize çeþit çeþit zevk bahþeden hadîs-i þerîfler ve salevât-ý þerîfelerdir." buyurdu.

Giyiminde Resûlullah efendimize uyar, O'nun gibi sert ve kalýn elbise giyerdi. Birisi kýymetli bir elbise getirse onu satar, parasýyla birkaç elbise alýr, fakirlere sadaka olarak daðýtýrdý. "Birkaç kiþinin giyinmesi bir kiþinin giyinmesinden daha iyidir." buyururdu.

Buyurdular ki:

Rüyâda Peygamber efendimize sallallahü aleyhi ve sellem sual edip; "Yâ Resûlallah; "Rüyâda, beni gören gerçekten beni görmüþtür." sizin hadîsiniz midir? dedim. "Evet." buyurdu. Devamlý tesbih, sübhânellah ve tahmîd, elhamdülillah okuyup, mübârek rûhuna hediye ederdim. Bir defâ okuyamadým. Rüyâda Resûlullah'ý, Tirmizî'nin Þemâil'inde anlatýlan þekilde gördüm. Geldiler ve; "Okumadýn!" buyurdular.

Bir defâ Cehennem ateþi korkusu beni kapladý. Rüyâda Resûl-i ekremi sallallahü aleyhi ve sellem gördüm. Geldi ve; "Bizi seven, Cehennem'e girmeyecek." buyurdu.

Hiçbir kerâmet ve hârika, Allahü teâlâyý sevmek ve peygamberlerin efendisine sallallahü aleyhi ve sellem tâbi olmak gibi olamaz. Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinde bu iki haslet ziyadesi ile var idi.

Talebelerinin gönüllerine tasarruf eder, Hakk'ýn feyz ve bereketlerini onlarýn kalblerine akýtýrdý. Bu büyük iþ, onda çok görüldüðünden binlerce talebenin kalbi devamlý Allahü teâlâyý anar hâle getirdi. Yüzlercesini cezbelere ve ilâhî feyzlere kavuþturdu. Çoklarýný yüksek makam ve hâllere eriþtirdi. Bununla berâber kerâmetleri, Allahü teâlânýn izni ve ilâhî ilhâm ile gaybdan haber vermeleri olurdu.

Abdullah-ý Dehlevî'nin talebelerinden iki tanesi bir yolculuktan hocalarýna dönüyordu. Yolda kendi aralarýnda konuþurlarken; "Hocamýzýn yüksek huzurlarýna kavuþtuðumuzda, bize ikrâm olarak ne istiyelim?" dediler. Biri; "Bana bir seccâde vermesini isterim." öbürü; "Bana bir takke vermesini arzu ederim." diye konuþtu. Huzurlarýna varýnca, Abdullah-ý Dehlevî herkese, arzu ettiði þeyi ikrâm etti.

Ýnsanlarýn müþkillerini çözer, derdleri ve istekleri için duâ ederdi. Çoklarýnýn iþleri onun duâlarý ile hallolurdu.

Beyt:

Ýþlerinin olmasý mutlak Allah'dandýr,
Sakýn zannetmeyin bu, kullardandýr.

O yüksek makamlar sâhibinin her sözü hârika olup, Allah'ýn Peygamberinin sallallahü aleyhi ve sellem mûcizelerinin þualarý idi.

Birçoklarý Abdullah-ý Dehlevî'yi rüyâda görüp, büyüklerin yolunu anlar, içine düþen þevk ile huzûrlarýna gelir, yüksek makamlara kavuþup, memleketlerine dönerdi. Talebeleri çok olduðu hâlde, teveccühleri ile herbirini makamdan makâma geçirir, hâlden hâle kavuþtururdu. Teveccühünün kuvveti sâyesinde, senelerce sürecek iþleri, günlere sýðdýrýrdý. Pek çok fâsýk, fâcir ve günahkar, yüksek nazarlarý, bakýþlarý ile tövbe edip, doðru yola geldiler. Bir kýsým kâfirler de küçük bir iltifâtý ile müslüman oldular.

Bir gün yakýþýklý bir gayr-i müslim genç, Abdullah-ý Dehlevî'nin meclisine, severek gelip, sohbetini dinlemeye baþladý. Mec.

Meclistekilerin hepsi bu hâle hayret ettiler. Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin mübârek nazarlarý o gence deðince, gencin kalbinde bir deðiþiklik oldu. Hemen müslüman oldu.

Beyt:

Evliyâyla, onlarý candan severek otur,
Onlarla oturan kul, kalkýnca sultan olur.

Abdullah-ý Dehlevî hazretlerine hasta sâhipleri gelir, hastalarýnýn þifa bulmasý için duâ etmesini isterlerdi. O da, gelenleri boþ çevirmez, sýhhate kavuþmalarý için duâ buyururdu. Allahü teâlâ, böyle sevgili bir kulunun duâsýný kabûl buyurduðu için, hasta ânýnda iyi olurdu. Bunu iþiten herkes, Abdullah-ý Dehlevî'nin hâne-i saâdetlerinin önünde birikip, dertlerine derman ararlardý.

Talebesinden Mevlevî Kerâmetullah, zâtülcenb hastalýðýna yakalanmýþdý. Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin elini hastanýn üzerine temas ettirmesiyle, hastalýk Allahü teâlânýn izniyle geçti.

Delhi Câmisinin imâmý Mevlevî Fadl Ahmed'in çocuðu uzun zamandýr hasta yatýyordu. Bir gece rüyâda, Abdullah-ý Dehlevî hazretleri kendi evine gelip, hasta oðluna bir þey içirdi. Sabah olunca oðlunun tamâmen iyileþtiðini gördü. Çok sevindi. Sýdk ve hâlis bir niyet ile biraz para alýp, huzûruna geldi ve; "Bunlarý kabûl ediniz." diye arzetti. Abdullah-ý Dehlevî tebessüm edip; "Bu bizim geceki hizmetimizin ücreti midir?" diyerek keþf-i kerâmet buyurduðunda, Mevlevî Fadl Ahmed; "Hayýr efendim, bunlar, bu geceki, lütuf ve inâyetinize þükür bile olamaz." dedi.

Abdullah-ý Dehlevî, bir gün Hakîm Nâmdâr Haný ziyârete gitti. Onu sekerât hâlinde, gözlerini kapamýþ ve þuûru gitmiþ buldu. Yakýnlarý; " Hastalýðýnýn gitmesi için Allahü teâlâya teveccüh ediniz" dedi. O da, hastaya bir baktý. O anda hastanýn þuûru yerine geldi, gözlerini açtý. Bir müddet onunla konuþtu. Abdullah-ý Dehlevî kalkýp mübârek adýmýný, kapýsýndan dýþarý atýp çýkýnca hasta hemen vefât etti.

Ölüm hâline yaklaþan birisini, dostlarýndan biri sýrtýna alýp, seher vaktinde Abdullah-ý Dehlevî'nin huzûruna getirdi. Abdullah-ý Dehlevî hazretleri duâ ettikten sonra hastaya teveccüh buyurdu, o anda hasta iyileþti.

Talebelerinin büyüklerinden Mîr Ekber Ali'nin akrabâsýndan bir kadýn hastalanmýþtý. Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinden, hastalýðýnýn azalmasý için duâ ricâ etti. Fakat o duâ etmedi. Duâ etmesini istirhâm edince; "Bu kadýn, on beþ günden çok yaþamaz." buyurdu. Allahü teâlânýn takdîri ile on beþinci gün vefât etti. Lâkin Mîr Ali, kadýna teveccüh edip, hastalýðýnýn kalkmasýna uðraþdý. Ama yaþamasýna fayda vermedi. Abdullah-ý Dehlevî hazretleri cenâzesinde bulundu ve; "Mîr'in teveccühlerinin bereketi, bu hanýmýn üzerinde açýkça görülmektedir." buyurdu.

Delhi'de kýtlýk, kuraklýk olmuþtu. Abdullah-ý Dehlevî hazretleri mescidin avlusuna çýkýp, kýzgýn güneþin altýnda oturdu ve yaðmur yaðmasý için Allahü teâlâya niyazda bulundu. Çok geçmeden yaðmur yaðdý.

Talebelerinin ileri gelenlerinden Ahmed Yâr, ticâret için sefere çýkmýþtý. Dönerken hocasý Abdullah-ý Dehlevî'yi yanýnda yürüyor gördü. Ahmed Yâr'a; "Hýzlý yürü, kâfile geride kalsýn! Çünkü yolda, soyguncular, yol kesiciler vardýr. Kâfileyi basmak istiyorlar." buyurdu ve kayboldu. Ahmed Yâr sonradan bu hadiseyi; "Acele ettim. Kervândan çok ileri geçtim. Yol kesiciler gelip, ardýmdan kâfileyi bastýlar. Ben kurtuldum. Sað sâlim evime geldim." diye anlattý.

Hazret-i Zülf Þâh anlattý:

Abdullah-ý Dehlevî'yi ziyârete gidiyordum. Fakat onu hiç görmemiþtim. Memleketim Delhi'den çok uzaktý. Yolu þaþýrdým. Heybetli bir zât karþýma çýkarak yolu gösterdi. "Sen kimsin?" dedim. "Ben, ziyâreti için yola çýktýðýn kimseyim." buyurdu. Bu hâl, baþýmdan iki kere geçti.

Ahmed Yâr'ýn amcasý, sultan tarafýndan hapsedilmiþti. Ahmed Yâr aðlayarak hocasýnýn huzûruna geldi ve durumu arz etti. Abdullah-ý Dehlevî; "Birisini gönder, onu hapisten çýkarsýn." buyurdu. Ahmed Yâr ise; "Bu nasýl olur, kale muhafýz askerler ve nöbetçilerle kuþatýlmýþtýr." dedi. Hocasý da; "Sen orasýný düþünme, sözümü dinle git, onu kurtarýrsýn." buyurdu. Ahmed Yâr; "Gittik, onu hapisten kurtardýk ve nöbetçilerden hiçbiri bize müdâhalede bulunmadý." diye anlattý.

Abdullah-ý Dehlevî'nin huzûruna bir þahýs gelip; "Ey efendim! Oðlum iki aydan beri kayýptýr. Çocuðumu bana vermesi için Allahü teâlâya duâ eder misin?" dedi. O da; "Çocuðunuz evdedir." buyurdu. Gelen çok þaþýrarak; "Ben þimdi evden buraya geldim." deyince tekrar; "Evinize gidiniz. Çocuðunuz evdedir." buyurdu. O kimse emre uyarak evine gitti ve gerçekten çocuðunu evde buldu.

Meyân Ahmed Yâr anlatýr:

Bir gün mübârek hocam ile birlikte, kýzý vefât etmiþ olan yaþlý bir hanýmýn evine tâziyeye gittik. Hazret-i Þeyh, o hanýma hitâben; "Allahü teâlâ, sana ona karþýlýk daha iyisini ihsân eder." dedi. Kadýn; "Hocam! Ben ihtiyârým, kocam da çok ihtiyârdýr. Bu durumda bizim artýk çocuðumuz olmaz." diye cevap verince, hocam; "Hak teâlâ her þeye kâdirdir." buyurdu. Sonra birlikte o evden çýktýk ve eve bitiþik bir mescide geldik. Hocam abdestini tâzeledi ve iki rekat namaz kýldý. O kadýna çocuk vermesi için Allahü teâlâya duâ etti. Sonra bana dönüp; "Allahü teâlâya, o kadýna bir çocuk vermesi için arz-ý hâcette bulundum. Duâmýn kabûl olduðuna dâir alâmetleri gördüm. Ýnþâallah çocuðu olacaktýr." buyurdu. Daha sonra hocamýn buyurduðu gibi, Allahü teâlâ, o kadýna bir oðul verdi ve çok yaþadý.

Onu üzenler yaptýklarýnýn zararýný görürlerdi.

Hakîm Rükneddîn Han baþvezir olunca, Abdullah-ý Dehlevî, sevdiklerinden birini bir iþ için ona gönderdi. Rükneddîn Han ilgilenmedi. Abdullah-ý Dehlevî'nin kalbi kýrýldý. Kýsa bir süre sonra hiçbir sebep yok iken Rükneddîn Han azlolundu ve bir daha o yüksek makâma gelemedi. Baþka bir seferinde Delhi vâlisine kalbi kýrýldý ve o gün vâli azledildi.

Mübârek dergâhlarýnýn yakýnýnda, Eshâb-ý kirâma düþman olan biri vardý. Abdullah-ý Dehlevî'nin talebesi çok olduðundan dergâh küçük geliyordu. Bunun için geniþletilmesi lâzýmdý. Kadýndan, o yeri istediler. Kadýn vermedi. Nihâyet Delhi'nin ileri gelenlerinden Hâkim Þerîf Haný ona gönderdiler ve; "Eðer satýp, para almaktan utanýyorsan, kýymetini gizli olarak gönderelim. Siz, nezr, hediye gibi bir isimle bize verdiðinizi söyleyin." dediler. Allahýn velî kullarýna düþman olan bu kadýn, Hâkim'in sözünü kabûl etmedi. Ayrýca Abdullah-ý Dehlevî hakkýnda, râfýzîlerin âdetleri olduðu üzere çirkin, kaba sözler söyledi. Hâkim kalktý. Abdullah-ý Dehlevî'nin yanýna geldi ve durumu anlattý. Abdullah-ý Dehlevî hazretleri ellerini açarak; "Yâ Rabbî, söylediklerini duydun!" dedi. Allah'ýn takdîri ile o evde bulunanlardan bir çocuk hâriç, hepsi kýsa zamanda öldü. Çocuk da hastalandý. Anladýlar ki, yaptýðýmýz kötü iþ sebebiyledir. O çocuðu Abdullah-ý Dehlevî'nin huzuruna gönderdiler. O yeri de hediye ettiler.


mis@fir

Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin en büyük kerâmeti, yetiþtirdiði binlerce âlim ve evliyâdýr. Bunlar içinde en büyükleri; Mevlânâ Hâlid Ziyâeddîn Baðdâdî, Ebû Sa'îd Fârûkî, Mevlânâ Beþâretullah, Mevlânâ Pîrzâde, Rauf Ahmed, Mevlânâ Muhammed Cân, Mevlânâ Fâdýl Gulâm, Mevlânâ Þeyh Sa'dullah Sâhib, Mevlânâ Þeyh Abdülkerîm, Mevlânâ Þeyh Gulâm Muhammed, Mevlânâ Abdurrahmân, Mevlâna Seyyid Ahmed, Mevlânâ SeyyidAbdullah Maðribî, Mevlânâ Pîr Muhammed ve Mevlânâ Muhammed Münevver'dir.

Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin gönülleri ferahlatan, kalplere neþe ve sevinç veren söz ve sohbetleri ayrý bir nîmet sofrasý idi. Buyururdu ki:

"Dünyâ sevgisi bütün kötülüklerin baþýdýr. Günahlarýn baþý ise küfrdür, îmânsýzlýktýr."

"Hizmet görmek isteyen hocasýna hizmet etsin."

"Nefsinin arzularýna tâbi olan, Allahü teâlâya nasýl kul olur? Ey insan! Kime tâbi isen onun kulu olursun."

Abdullah-ý Dehlevî hazretleri yanýnda bulunanlarý terbiye edip, yetiþtirdiði gibi uzakta olanlara da mektuplarý ile doðru yolu anlatýr, gaflet, Allahü teâlâyý ve âhireti unutmaktan uyandýracak nasîhatlarda bulunurdu.

Bir mektûbunda þöyle buyurdu:

Yüksek makamlar ve beðenilen hâller sâhibi Ahmed Han! Allahü teâlâ size selâmet versin. Esselâmü aleyküm ve rahmetullah. Münþî Naîmüddîn Han, iyi hâllerinizden çok bahsettiler. Bunun için, bu birkaç satýr, kýrýk dökük ifâdeler yýðýný mektubu yazdým ki, uzakta kalmýþ olanlarý inâyet nazarýnýzdan unutmayasýnýz ve teveccüh ediniz. Zîrâ bu ihtiyârýn ömrü günah iþlemekle geçti. Þikâyet, gýybet, dil uzatma, ayýblama, lânet etme, büyükleri anlayamama netîcesi sitemler þeklinde açýk günahlar, yâhut huzur içinde olmayan, tecvîde riâyet edilmeden namaz kýlma, boþ ve lüzumsuz þeylerden kesilmeden oruç tutma, mânâsýný düþünmeden Kur'ân-ý kerîm okuma ve boþ vakitleri Allah korkusu ve huzûru ile geçirmeme ve sayýlý nefesleri gafletle harcama þeklindeki diðer günahlar o kadar çoktur ki, amel defterimi kararttýlar. Binlerce teessüfler, esefler olsun ki, cihân bahçesine gül için geldik, ama diken topladýk. Hasretler, ziyânlar olsun ki, bize sýhhat, âfiyet ve rahatlýk verildi, hepsinin þükründe kusûr ve eksiklik eyledik. Piþmanlýklar olsun ki, Kur'ân-ý kerîm ve Peygamber efendimiz gibi eþsiz iki nîmet ihsân olundu. Biz ise onlarýn þükründe olacak yerde hâlâ gafletteyiz. Allah korusun. Hayretteyim. Yarýn ne yüzle Allahü teâlânýn ve Peygamberinin huzûrunda kabûl görürüz. Bu ne anlayýþsýzlýktýr. Bu uygunsuzluk ve liyâkâtsizlikle, þefâat ve magfiret derecesine ulaþmak çok zordur. Ancak Allahü teâlânýn gadabýný aþmýþ rahmeti, ümîdimizdir. Mücerred ihsâný ile muâmelesine güveniyoruz. Yoksa hiç özrümüz, özür dileyecek yüzümüz yoktur.

Ölüm baþýmýzýn ucunda, kýyâmet çok yakýn. Ýþe yarar hangi ameli iþledik. Ýyiler Cennet'e girip, Cennet nîmetlerine ve Hakk'ýn dîdârýna kavuþurlar. Bizim gibi gâfiller, elli bin senelik hesâb gününde, bizi hesâba çektirecek, býrakmayacak þeylerle meþgûlüz. Düþünmek lâzýmdýr ki, yarýn elde hasret, ziyân kalmasýn. Allah katýnda kýymetli kullarýn yaptýklarý gibi, seher vaktinde kalkýp, gözlerden hasret gözyaþlarý akýtmaðý, mücâhede ve can çýkarýrcasýna gayretle ibâdet ve kullukta bulunmayý Hak teâlâ nasîb eylesin. Hazret-i Münþî Naîmüddîn Han ve sevgili zât-i âliniz, husûsî zamanlarýnýzda, yolda kalmýþ ihtiyarlarý hatýrlayýnýz. Gýyâbî duâ kabûle daha yakýndýr. Buradakiler ve bu fakîr size her zaman duâ ediyoruz. Allahü teâlâ iki dünyâ seâdeti versin." (91. mektup)

Abdullah-ý Dehlevî namaz hakkýnda þöyle buyurdu: Namazý cemâatle kýlmak ve "tumânînet" (rükûda, secdelerde, kavmede ve celsede her uzvun hareketsiz durmasý) ile kýlmak, rükû'dan sonra "kavme" (kalkýp, ayakta her uzv yerine yerleþecek þekilde dik durmak) yapmak ve iki secde arasýnda "celse" (dik durma) yapmak bizlere Allahýn Peygamberi tarafýndan bildirildi. Kavmenin ve celsenin farz olduðunu bildiren âlimler vardýr. Hanefî mezhebinin müftîlerinden Kâdýhân, bu ikisinin vâcibliðini, ikisinden birisini unutunca secde-i sehv yapmanýn vâcib olduðunu ve bilerek yapmýyanýn namazý tekrar kýlmasýný bildirmiþtir. Müekked sünnet olduklarýný bildirenler de, vâcibe yakýn sünnet demiþlerdir. Sünneti hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek terk etmek küfürdür. Namazýn kýyâmýnda, rükûunda, kavmesinde, celsesinde, secdelerinde ve oturulduðu zamânýnda, ayrý ayrý, baþka baþka keyfiyetler, hâller hâsýl olur.

Bütün ibâdetler namaz içinde toplanmýþtýr. Kur'ân-ý kerîm okumak, tesbîh söylemek (ya'nî sübhânallah demek), Resûlullah efendimize salevât söylemek, günahlara istigfâr etmek ve ihtiyaçlarý yalnýz Allahü teâlâdan istiyerek O'na duâ etmek namaz içinde toplanmýþtýr. Aðaçlar, otlar, namazda durur gibi dik duruyorlar. Hayvanlar, rükû hâlinde, cansýzlar da ka'dede, oturuyor gibi yere serilmiþlerdir. Namaz kýlan, bunlarýn ibâdetlerinin hepsini yapmaktadýr. Namaz kýlmak, mîrâc gecesi farz oldu. O gece mîrâc yapmakla þereflenen, Allahü teâlânýn sevgili Peygamberine uymaðý düþünerek namaz kýlan bir müslüman, O yüce peygamber gibi, Allahü teâlâya yaklaþtýran makamlarda yükselir.

Resûlullah efendimiz; "Gözümün nûru ve lezzeti namazdadýr." buyurdu. Bu hadîs-i þerîf; "Allahü teâlâ namazda zuhûr ediyor, müþâhede olunuyor. Böylece gözüme rahatlýk geliyor." demektir. Bir hadîs-i þerîfte; "Yâ Bilâl! Beni rahatlandýr!" buyruldu ki; "Ey Bilâl! Ezân okuyarak ve namazýn ikâmetini söyleyerek, beni rahata kavuþtur." demektir. Namazdan baþka þeyde rahatlýk arayan bir kimse, makbûl deðildir. Namazý zâyi eden, elden kaçýran, dînin diðer emirlerini daha çok kaçýrýr.

Îmâný olmayan kimsenin Cehennem ateþinde sonsuz yanacaðýný Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doðrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânýn var olduðuna, bir olduðuna inanmak gibi lâzýmdýr. Ateþte sonsuz yanmak ne demektir? Herhangi bir insan sonsuz olarak ateþte yanmak felâketini düþünürse, korkudan aklýný kaçýrmasý lâzým gelir. Bu korkunç felâketten kurtulmanýn çâresini arar.

Bu ise, çok kolaydýr. "Allahü teâlânýn var ve bir olduðuna ve Muhammed aleyhisselâmýn O'nun son peygamberi olduðuna ve O'nun haber verdiði þeylerin hepsinin doðru olduðuna inanmak" insaný bu sonsuz felâketten kurtarmaktadýr. Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmýyorum, bunun için böyle bir felâketten korkmuyorum, bu felâketten kurtulma çârelerini aramýyorum, derse, buna deriz ki: "Ýnanmamak için elinde senedin, vesîkan var mý? Hangi ilim, hangi fen inanmana mâni oluyor?" Elbet vesîka gösteremeyecektir. Senedi, vesîkasý olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimâl denir. Milyonda, milyarda bir ihtimâli olsa da, "Sonsuz olarak ateþte yanmak" felâketinden sakýnmak lâzým olmaz mý? Azýcýk aklý olan kimse bile böyle felâketten sakýnmaz mý? Sonsuz ateþte yanmak ihtimâlinden kurtulmak çâresini aramaz mý?

Abdullah-ý Dehlevî, ömrünün sonlarýnda hastalýklardan çok güçsüz kaldý. Ýbâdetlerini zevkle, fakat büyük zorluklar içinde yapardý. Buyururdu ki:

Þu þiiri okuduðum zaman Allahü teâlâ vücûduma bir güç kuvvet veriyor, gençleþiyorum.

Gerçi ihtiyârým, kalbim hasta, dermansýzým,

Yüzünü andýkça kuvvet gelir, gençleþirim.

Yâni; her ne kadar ihtiyâr, hasta ve mecâlsiz olsam da, hakîkî sevgilinin aþký ve O'na kavuþma isteðinin cilvelerini gördükçe gençleþirim.

Vefâtlarý: Abdullah-ý Dehlevî her zaman þehîd olmayý arzû ederlerdi. Lâkin buyururlardý ki: "Mürþidim ve üstâdýmýn, yânî Mazhar-ý Cân-ý Cânân hazretlerinin þehîd edilmesinden insanlara çok sýkýntýlar geldi. Üç sene büyük kýtlýk olup, binlerce insan öldü. Yine o þehîdlik hâdisesi üzerine insanlar arasýnda olan kavga ve gürültülerde ölenler, herkesin bildiði gibi yazýya sýðmayacak kadar çoktu. Onun için þehîd olmaktan vazgeçtim."

Abdullah-ý Dehlevî'nin son hastalýðýnda bâsur ve kaþýntýsý arttý. Bu sýrada Luknov'da bulunan Ebû Sa'îd Fârûkî'ye kýsa zamanda birçok mektuplar yazýp; "Benden sonra yerime siz oturursunuz." dediler. Bu haberler üzerine Ebû Sa'îd çok þaþýrdý. Çoluk çocuðunu Luknov'da býrakýp süratle geldi. Huzurlarýna gelince; "Sizinle karþýlaþtýðým zaman içimden çok aðlayacaðým diyordum. Fakat öyle bir vakitte geldiniz ki, aðlayacak gücüm de yok." buyurup, çok ihsânlarda bulundular. Âdetleri öyle idi ki, hastalandýðýnda vasiyetnâme yazdýrýrlardý. Þimdi de hem yazdýrdýlar hem söz ile anlattýlar ve buyurdular ki:

"Devamlý zikrediniz. Büyüklere baðlýlýðýnýzý muhâfaza ediniz. Güzel ahlâklý olup, insanlarla iyi geçininiz. Kazâ ve kader husûsunda nasýl ve niçini býrakýnýz. Yol kardeþleri ile birlik olmayý lâzým biliniz. Fakr, kanâat, rýzâ, teslim, tevekkül ve ferâgat üzerine olunuz. Benim cenâzemi, âsâr-i nebeviyyenin (Peygamber efendimize âit eserlerin) bulunduðu Delhi'deki Büyük Câmiye götürünüz Allah'ýn Resûlünden þefâat isteyiniz."

Yine buyurdu ki:

Hazret-i Hâce Behâeddîn Nakþibend; "Bizim cenâzemizin önünde;

Huzûruna müflis olarak geldim,
YĂĽzĂĽnĂĽn gĂĽzelliĂ°inden bir Ăľey isterim.

Ăžu boĂľ zenbilime elini uzat,
O mübârek eline güvenirim

beytlerini okuyun!" buyurmuþlardý. Ben de, bu þiirin ve ayrýca aslý Arabî olan þu þiirin güzel sesle okunmasýný istiyorum:

Kerîmin huzûruna azýksýz geldim,
Ne iyiliĂ°im var, ne doĂ°ru kalbim,

Bundan daha çirkin hangi þey olur?
Azýk götürürsün, O ise Kerîm.

Cumartesi günü idi. Mevlevî Kerâmetullah Sâhib'e; "Çabuk Meyân Sâhib'i yâni Þâh Ebû Sa'îd'i (r. aleyh) çaðýrýnýz." buyurdular. Mevlevî Sâhib acele kalkýp, Ebû Sa'îd hazretlerini çaðýrdý. Kapýdan içeri girince, bakýþlarýný ona çevirdi ve bu hâlde, 22 Safer 1240 (m. 1824) senesinde, kuþluk vakti murâkabe hâlinde iken, bu sýkýntýlarla dolu dünyâdan ayrýldýlar.

Vefâtý haberini duyan binlerce insan toplandý. Cenâze namazý Büyük Câmide kýlýndý. Þâh Ebû Sa'îd imâm oldu. Cenâzesi, üstâdý Mazhâr-ý Cân-ý Cânân hazretlerinin medfûn bulunduðu kabrin sað yanýna defnolundu.

Bugün oradaki üç kabirden biri de Þâh Ebû Sa'îd hazretlerinindir. Hacdan dönerlerken Tunek'de vefât etti. Cenâzesini oradan getirip, Abdullah-ý Dehlevî'nin sað yanýna defnettiler. Bu duruma göre, Abdullah-ý Dehlevî'nin mezârý ortada olandýr.

Abdullah-ý Dehlevî'nin vefâtý için; "Nevverallahu madca'ahü: Allahü teâlâ kabrini nûrlandýrsýn." ve "Cân be-Hak Nakþibend-i sânî dâd: Ýkinci Nakþibend Hakka cân verdi." târih düþürüldü. Þâh Rauf Ahmed de pek güzel bir rubâî söyledi ki þöyledir:

Zamânýnýn kayyûmu Þâh Abdullah-ý Dehlevî,
Vefât etti, açýldý ona Cennât-i naîm.

Kalbimden vefâtýna târih aradým, buldum:
Fî ravhýn ve reyhânýn ve Cennât-in-na'îm (1240)

Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin büyüklüðünü en güzel, talebesi Mevlânâ Hâlid-i Baðdâdî hazretleri meþhur dîvânýnda þöyle anlatmýþtýr:

"Mübârek hocam karanlýk ufuklarý aydýnlatýp, mahlûkâtý dalâletten hidâyete kavuþturmaya vesîle oldu.

O, hidâyet yýldýzý, karanlýk gecelerin dolunayý, takvâ ummâný, feyzler defînesi, yüksek hâller ve kerâmetler hazînesidir.

O, hilmde yer, vekarda daðlar, ziyâ bakýmýndan güneþ, yükseklikte semâ gibidir.

O, Dîn-i Ýslâmý en güzel bilen bir kaynak, irfân mâdeni, mahlûkâtýn yardýmcýsý, iyilik ve ihsân menbaýdýr.

O, Allahü teâlâya kavuþturucularýn kutbu, evtâdýn rehberi, mahlûklarýn gavsi (yardýmcýsý), ebdâl isimli Hak âþýklarýnýn maksadý, hedefidir.

O, mahlûklarýn þeyhülislâmý, müslümanlarýn baþtâcý, büyüklerin reisi, müþkillerde mürâcaat yeridir.

Gizli bir rehberlikle en iyiye götürücü, en iyi yol göstericidir. Bütün gücü ile insanlarý Allahü teâlâya dâvet edici, çaðýrýcýdýr.

O, âlemlerin Rabbinin sevdiði bir kuldur. Kim onun gösterdiði doðru yoldan giderse, sen o kimseye; "Ey emsâllerine rehber olan zât!" diye hitâb et.

Nefs hevâsýnýn bukaðýsýyla baðlanmýþ nice câhilleri, o, bir nazarla, teveccühle nefsinin elinden kurtarmýþtýr.

Nice kâmil velîler, ondan yüz çevirdiði gibi yüksek hâllerden ve mârifetlerden mahrûm kalmýþtýr.

Onun yüksekliðini inkâr eden nice kimseler helâk olmuþ, Allahü teâlânýn þiddetli azâbýna yakalanmýþtýr.

O, noksan olanlarýn kemâle gelmesine vesîle olan, bütün kemâl ehlinin de noksanýný tamamlayandýr.

Þâný yüceAllahü teâlâ, onu, azamet ve heybet kubbesi altýnda gizlemiþtir."

Eserleri: 1) Makâmât-ý Mazhariyye: Hocasý Mazhâr-ý Cân-ý Cânân hazretlerini pek güzel anlatmaktadýr. 2) Mekâtib-i þerîfe: Pek faydalý bilgiler ve nükteleri ihtiva etmektedir.

EYVAH!..

Abdullah-ý Dehlevî müslümanlara çok þefkatli idi. Seher vakti onlara duâ ederdi. Kötülük gördüklerine de iyilik yapardý. Hâkim Kudretullah Han Abdullah-ý Dehlevî hazretlerinin komþusu idi. Çoðu zaman Abdullah-ý Dehlevî'yi gýybet eder, aleyhinde konuþurdu. Bir gün hapse düþtü. Abdullah-ý Dehlevî hazretleri onu hapishâneden çýkartmak için çok uðraþtý. Fakat bunu ona söylemedi.

Abdullah-ý Dehlevî'nin meclisindi dünyâ ile ilgili sözler konuþulmazdý. Birisi gýybet etse ona mâni olur, gýybet edene; "O dediðine ben daha layýkým." derdi. Bir gün yanýnda; pâdiþahý kötülediler. O gün oruçlu idi. Kötüleyene dönerek; "Eyvâh orucumuz gitti!" buyurdu. "Siz kimseyi kötülemediniz ki!" dendiðinde; "Evet, biz gýybet etmedik, ama dinledik. Gýybette söyleyende dinleyen de aynýdýr." buyurdu.

O'NDAN GELENE RĂ‚ZIYIZ!

Abdullah-ý Dehlevî'nin mübârek vücûtlarýnda birkaç tane hastalýk vardý. Bu hastalýklar sebebiyle namazlarýný özürlü kýlardý. Bunu bilen dostlarýndan biri dayanamayýp; "Efendim! Herkes hastalýktan kurtulmak için sizden duâ istiyor. Cenâb-ý Hak da duâlarýnýzý reddetmiyor. Her gelen, þifâya kavuþarak huzûrunuzdan ayrýlýyor. Hâlbuki sizdeki hastalýklarý biliyoruz. Duâ buyurup da bu dertlerden kurtulsanýz olmaz mý?" diye sordu. O da; "Onlar hastalýktan kurtulmak için duâ istiyorlar. Biz ise, Allahü teâlânýn verdiði bu dert ve belâlardan, O gönderdiði için râzýyýz. Dert ve belâlar, kemend-i mahbûb olduðundan Allahü teâlâ, bu dertleri sevdiði kullarýndan dilediklerine verir. Bu sebeple dertlerin bizden gitmesini deðil, gönderilmesini isteriz." buyurdu.

O, insanlarýn sýkýntýlardan kurtulmalarýna yardýmcý olurdu.

SĂ‚DIK TALEBE!

Abdullah-Ă˝ DehlevĂ® buyurdu ki;

Talebe, sâdýk olan tâlib demektir. Allahü teâlânýn sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuþmak arzusu ile yanmaktadýr. Bilmediði, anlayamadýðý bir aþk ile þaþkýn hâldedir. Uykusu kaçar, göz yaþlarý dinmez. Geçmiþteki günahlarýndan utanarak baþýný kaldýramaz. Her iþinde Allah'dan korkar, titrer, Allahü teâlânýn sevgisine kavuþturacak iþleri yapmak için çýrpýnýr. Her iþinde sabreder. Her geçimsizlikte, sýkýntýda kusûru kendisinde görür. Her nefeste Allah'ýný düþünür. Gaflet ile yaþamaz. Kimseyle münâkaþa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri Allahü teâlânýn evi bilir. Eshâb-ý kirâm hakkýnda hayr konuþur ve isimleri anýldýðýnda "r.anhüm" der. Hepsinin iyi olduðunu söyler. Peygamber efendimiz Eshâb-ý kirâm arasýnda olan þeyleri konuþmamaðý emir buyurdu. Sâlih müslüman, bunlarý konuþmaz, yazmaz ve okumaz. Böylece, o büyüklere karþý bir edebsizlikte bulunmaktan kendini korur. O büyükleri sevmek, Allah'ýn Resûlünü sevmenin niþânýdýr, alâmetidir. Kendi bilgisi, kendi görüþü ile evliyâ-yý kirâmý, birbirinden aþaðý ve yukarý diye ayýrmaz. Birinin, daha yüksek, daha üstün olduðu ancak âyet-i kerîme, hadîs-i þerîf ve Sahâbe-i kirâmýn sözbirliði ile anlaþýlýr. Muhabbet sarhoþluðu elbet baþkadýr. Aþk sâhibi mâzûrdur.

HASTALIK NĂŽMETTĂťR

Abdullah-ý Dehlevî, þâný büyük bir velî,
Meþhurdu halk içinde, bir çok kerâmetleri.

Bir gün biri gelerek, mübârek huzûruna,
"Oðlumuz çoktan beri, kayýptýr" dedi ona.

Ve ilâve etti ki: "Lütfen duâ ediniz,
Tekrardan ihsân etsin, onu bize Rabbimiz."

Onun bu sözlerini, dinleyip o büyük zât,
Buyurdu ki: "OĂ°lunuz, evindedir Ăľu saat."

O kimse heyret edip, dedi: "Ama efendim,
Þimdi evden ayrýlýp, huzûrunuza geldim."

O yine buyurdu ki: "Evine dön ki þu an,
Rabbimiz onu size, tekrardan etti ihsân."

"Peki efendim" deyip, evine gittiĂ°inde,
Gördü ki oturuyor, oðlu gelmiþ evinde.

Yine bir gün birisi, ölüm yataðýndaki,
Hastasýný sýrtlayýp, geldi bir seher vakti.

Dedi ki:"Ey efendim, çok aðýrdýr hastamýz,
Belki bir þifâ bulur, duâ buyurursanýz."

Þöyle bir nazar etti, hastaya bir kerrecik,
Kavuþtu sýhhatine, o kimse hemencecik.

Böyle, binlerce kiþi, duâ alýp o zâttan,
Þifâya kavuþurdu, her türlü mazarrattan.

Lâkin kendisinin de, üç mühim derdi vardý,
Hattâ namazlarýný, hep özürlü kýlardý.

Sevdiklerinden biri, buna olup muttali
Bir gün kendilerine, suâl etti bu hâli.

"Efendim, bu devirde, kim hasta olsa eĂ°er,
Kapýnýza gelerek, sizden duâ isterler.

Siz bir duâ edince, gelen her bir hastaya,
Her biri, duânýzla, kavuþuyor þifâya.

Hâlbuki sizin dahi, vardýr hastalýðýnýz,
Ve bilhassa üçünden, hiç yoktur râhatýnýz.

Lâkin hikmet nedir ki, etmezsiniz hiç duâ?
Etseniz, size dahi, verir Allah bir devâ."

Buyurdu ki: "Kurtulmak, istiyor dertten onlar,
Bu yüzden bize gelip, hep duâ istiyorlar.

Biz ise Rabbimizin, verdiĂ°i bu dertlerden,
O gönderdiði için, râzýyýz herbirinden.

Mahbûb-u kemenddir ki, her musîbet ve belâ,
Sevdiði kullarýna, gönderir Hak teâlâ."

Kýtlýk vâki olmuþtu, bir zaman da Delhi'de,
Buna çok üzülmüþtü, Abdullah Dehlevî de.

Mescidin avlusuna, çýktý bir gün nihâyet,
Kýzgýn güneþ altýnda, oturdu kýsa müddet.

Dedi ki: "Yâ Ýlâhî, yaðmur yaðana kadar,
Buradan gitmemeĂ°e, bu kulun verdi karar."

O böyle söyleyince, çok geçmedi aradan,
Nehirler akar gibi, yaĂ°mur yaĂ°dĂ˝ havadan.

Çok nazlý kullarýdýr, Allah'ýn çünkü onlar,
Onlarýn hürmetine, yaðdýrýr yaðmur ve kar.

Resûlullah'tan gelen, o ilâhî feyiz, nûr,
Onlarýn kalplerinden, herkese vâsýl olur.

Bu büyük velîlerin hürmetine yâ Rabbî,
Bizi, her hâlimizde, onlara eyle tâbi.

1) Mu'cem-ül-Müellifîn; cild 6, s. 77
2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s. 190
3) Makâmât-ý Mazhariyye; s. 159.
4) Hadâik-ul-Verdiyye; s. 209
5) Ýrgâm-ül-Merîd; s. 70
6) Ă‚dab; s. 10.
7) Behçet-üs-Seniyye; s.8
8) Hadîkat-ül-Evliyâ; s. 122
9) Reþehât Zeyli; s.72.
10) Tam Ýlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s. 431, 1081.
11) RehberAnsiklopedisi; c.1, s.18
12) Ýslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.18, s. 282.
13) Nüzhet-ül-Havâtýr; c.7, s.306.
14) Sefînet-ül-Evliya (Hüseyin Vassâf); c.2, s. 28.
15) Persian Literature; c.2, s. 1034.
16) Hazînet-ül-Asfiyâ; c.1, s. 703.

AnadoluVarisi